Ana Sayfa Blog Sayfa 1784

Türkiye’nin kara raporu

Geçtiğimiz hafta içinde Düzce’de yaşanan ve etkisini birkaç gün sürdüren hava kirliliği, bize pandemi günlerinde unuttuğumuz ama yıllardır yaşadığımız ve nedenlerini de çok iyi bildiğimiz bu tehditi kez daha hatırlattı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Hava İzleme Merkezi verilerine göre, geçtiğimiz hafta içinde en az üç gün Düzce il merkezinde hava kirliliği insan sağlığını ciddi olarak tehdit edecek boyuta ulaştı.

Aslında Düzce’de yaşananlar ülkemiz de hava kirliliği konusunda çalışan bilim insanlarını hiç şaşırtmamış olmalı… Türk Tabipleri Birliği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, Türk Nöroloji Derneği, Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği gibi çok sayıda meslek örgütünün de içinde yer aldığı Temiz Hava Hakkı Platformu, Ağustos 2020’de yayınladığı Kara Rapor 2020’de Düzce ilini; Iğdır, Manisa, Bursa, Kahramanmaraş ve Afyon ile birlikte hava kirliliği sorunu çözülemeyen iller içinde saymıştı.  Bu iller neredeyse her yıl özellikle kış aylarında belli aralıklarla insan sağlığını tehdit eden ölçüde hava kirliliği sorunu yaşıyorlar.

Milyonlarca insan zehir soluyor

Kara Rapor 2020’de yapılan ülkemizin hava kirliliği sorunuyla ilgili tespitler bununla da sınırlı değil. Rapora göre 2019 yılı içinde 30 ilimize ait yeterli hava kalitesi verisi yok. Üstelik bu illerimizde nüfusumuzun %21’ni oluşturan 18 milyona yakın insan yaşıyor. Eskişehir, Muş, Uşak ve Şırnak illerinde ise son üç yıldır asgari düzeyde bile hava kalitesinin ne olduğu bilinmiyor. Amasya, Iğdır, Manisa ve Bursa illerinde yaşayanlar da son dört yıldan bu yana yılın en az %68’inde mevzuatımızda yazılı günlük sınır değerin üzerinde kirli hava soluyorlar. 2019 yılı içinde 55 ilde ölçülen SO₂ seviyesinin en yüksek bulunduğu yer Soma Kömürlü Termik Santrali’nin de bulunduğu Manisa ili…

Fakat asıl önemlisi başta çeşitli organ kanserlerine, kalp ve solunum sistemi hastalıklarına, nörolojik bozukluklara, çocuklarda bilişsel gelişim geriliğine ve düşük doğum ağırlığına da yol açtığı bilinen pm (partikül madde) 2.5 µ ilgili hala mevzuatımızda bir sınır değer olmaması ve 60 ilimizde pm 2.5µ ilgili hiçbir ölçüm yapılmaması… Oysa pm 2.5µ ile ilgili çok sayıda bilimsel yayın var ve Avrupa Birliği ülkeleri ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) onu en tehlikeli hava kirletici kabul ediyor.

Kara Rapor 2020’de 2017’de de olduğu gibi Türkiye’de hava kirliliğine uzun süreli maruziyetin toplum sağlığına olan etkilerini ortaya koymak amacıyla, WHO’nun Avrupa Bölge Ofisi’nin geliştirmiş olduğu AirQ+ yazılımı ile hesaplamalar da yapılmış. Hesaplamaya göre 2019 yılı içinde Türkiye’de 30 yaş ve üstü kazalar ve dışsal yaralanmalar haricindeki toplam 396.670 ölümün 31.476’sı, yani %7,9’u, direk hava kirliliğine bağlı. Diğer bir anlatımla ülkemizdeki hava kalitesi sınır değerleri WHO’nun sınır değerleri düzeyine indirilebilseydi; 2019 ölümlerinin %7.9’u önlenebilecekti.

Hava kirliliğine bağlı ölüm sayılarının en fazla olduğu üç il İstanbul, İzmir ve Manisa iken toplam ölümlerin içinde ölüm yüzdesinin en yüksek olduğu il ise Iğdır… 2017’nin başından 2019’un sonuna kadar ülkemizde hava kirliğine bağlı ölüm sayıları aynı dönem içinde yaşanan trafik kazalarından ölümlerin neredeyse yedi katı…

Kara Rapor 2020’nin içinde COVİD-19 pandemisinin ilk dalgasını yaşadığımız 2020 yılının ilk altı ayı ile ilgili bilgiler ve ipuçları da var. Rapora göre yılın ilk yarısında ülkemizde hava kalitesinde bir iyileşme görülmüş. Bunun en önemli nedeni ise pandemi nedeniyle düşen elektrik tüketimi nedeniyle Kahramanmaraş, Kütahya ve Zonguldak illerinde kapanan kömürlü termik santraller ve azalan trafik… Fakat haziran ayı ile birlikte gerek santrallerin yeniden açılması, gerekse kaldırılan seyahat yasakları sonucu hava kirliliği tekrar artmaya başlamış. Bu arada şu ana kadar yapılan bilimsel araştırmalarda hava kirliliğinin, havadaki partikül yoğunluğu ve nemin COVİD-19 yayılımını artırdığına dair henüz kesin bir bulgu yok.

Hava kirliliği pandemiden kat kat fazla zarar veriyor

Yaşadığımız COVID-19 pandemisi er veya geç bitecek. Fakat hava kirliliği ve onun insan sağlığı üzerindeki yaşamsal tehditleri çözüm önerileri gerçekleştirmediğimiz her gün artarak devam edecek ve SARS-CoV-2 pandemisinin ülkemize verdiği zararın katlarca daha fazlasını vermeye devam edecek. O nedenle artık zaman kaybetmeden bir şeyler yapmak gerekiyor. Bunun ilk adımı ülkemizde yetersiz olan hava kalitesi ölçüm verilerinin iyileştirilmesi, tüm illerde Temiz Hava Eylem Planları’nın uygulanması, kanserojen olan pm 2.5µ için ölçüm istasyonlarının artırılması ve mevzuatla yasal sınır değer belirlenmesi olmalı ve bir an önce bu adımlar atılmalı.

İkinci adımda ise sanayi projelerinin izin süreçlerinde WHO’nun da son yıllarda ısrarla önerdiği Sağlık Etki Değerlendirilmesi (SED) yapılmasının önü açılmalı ve SED’in yasal bir zemine oturtulması için çalışmalara başlanmalı. Tabii hava kirliliği sorununu kesin olarak çözebilmek için atılması şart olan en önemli adım başta kömür olmak üzere tüm fosil yakıtların kullanımından vazgeçilmesi. Bunlar yapılmadığı takdirde hava kirliğinin ülkemiz açısından meydana getirdiği çevre ve insan sağlığı sorunları her geçen yıl katlanarak artacak. 

Oysa ülkemizde hala inatla; hem de düşük kalorili linyit kömürlerini yakan kömürlü termik santraller, üstelik çevresel ve sağlık etki değerlendirme çalışmaları yapılmadan kurulmaya çalışılıyor. Bu durum açıkçası hava kirliliğinin yakın gelecekte çözümlenebileceği umutlarını şimdilik ortadan kaldırıyor.  Düzce ve diğer illerimiz ne bir ilk; ne de son olacak. Bu gidişle insanlarımız hava kirliliği nedeniyle yaşamlarını kaybetmeye devam edecek. 

Şimdi yaşantımızda yeni ‘Kara Raporlar’ ile karşılaşmamak için mücadele zamanı…

Arnavutköy’de taş ocağında göçük: İki işçi hayatını kaybetti

İstanbul Arnavutköy‘de bir taş ocağında meydana gelen göçük sebebiyle iki işçi hayatını kaybetti. Göçüğün toprak kayması sebebiyle yaşandığı bildirildi. 

İstiklal Mahallesi, Devlet Caddesi’ndeki taş ocağında sabah saatlerinde yaşanan göçük nedeniyle bir iş makinesi devrildi. Olay yerine çok sayıda itfaiye ekibi ve sağlık ekibi sevk edildi.

Ağır yaralanan Sabit Deniz sağlık ekipleri tarafından hastaneye kaldırılsa da tüm müdahalelere rağmen kurtarılmadı. Toprak altında kalan diğer işçi Nuri Deniz, ekiplerin uzun uğraşları sonunda göçük altından çıkarılabildi. Ancak, Deniz hayatını kaybetti.

Polis ekiplerinin olay yerindeki incelemeleri sürüyor.

Gazeteci Ayşegül Doğan’a altı yıl üç ay hapis cezası

KHK ile kapatılan İMC Tv‘nin program koordinatörlüğünü yapan gazeteci Ayşegül Doğan’ın yargılandığı davadan ceza çıktı. Mahkeme heyeti Doğan’a  altı yıl üç ay hapis cezası verirken Doğan’ın avukatları karara itiraz etti. “Silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” suçlamasıyla yargılanan Doğan hakkında gösterilen delillerin tümü, gazetecilik faaliyetleri… 

Duruşmaya Doğan’ın avukatı Ahmet Özmen, M. Emin Aktar ve Emel Ataktürk katıldı. Avukatlar iddianamede suç tarihi olarak 23.05.2018’in belirtildiğini, ancak delil olarak sunulan dinleme ve teknik takip tarihlerinin 2010-2013 aralığında olduğunu ifade etti. Müvekkilleri hakkındaki delillerin tümünün hukuka aykırı olarak alındığını ve örgüt üyeliği iddiasını kanıtlar nitelikte olmadığını belirten avukatlar Ayşegül Doğan’ın beraatini istedi.

Toplantı izleme suçu

Avukat Emel Ataktürk Sevimli de Doğan’ın gazeteci olarak Demokratik Toplum Kongresi (DTK) toplantılarını izlediğini, Kongre’nin Meclis’ine gıyabında üye yapılıp gıyabında çıkarıldığını kaydetti; “Dosyadaki tüm dayanaklara bakıldığında deliller, müvekkilimizin DTK daimi meclis üyesi olduğu değil, olmadığını kanıtlar nitelikte. Öte yandan katıldığı DTK toplantılarının tümüne de gazeteci kimliğiyle katılmıştır” dedi. 

Duruşmaya verilen aranın ardından hükmünü açıklayan mahkeme, Ayşegül Doğan’ın “örgüt üyeliği” suçlamasıyla altı yıl üç ay hapisle cezalandırılmasına karar verdi. Ceza kesinleşene kadar Doğan hakkındaki adli kontrol tedbirlerinin devamına hükmedildi. 

Türkiye’nin Covid-19 aşısı aldığı Sinovac’ın geçmişte rüşvetle aşı onaylattığı ortaya çıktı

Türkiye’nin Covid-19 hastalığına karşı Çin’den 50 milyon doz sipariş verdiği Sinovac Biotech firmasının CEO’sunun geçmişte Çin’in ilaç düzenleme kurumuna aşı onaylarını hızlandırmak için rüşvet verdiği ortaya çıktı.

Çin merkezli ilaç şirketi Sinovac, 2003 yılında SARS aşısı için ilk klinik testlere başlayan ve 2009’daki kuş gribi aşısını dağıtan ilk şirketti.
Washington Post, Sinovac CEO’su Yin Weidong‘un geçmiş aşılarla ilgili ülkenin ilaç düzenleme kurumuna rüşvet verdiğini ortaya çıkarttı.

10 yıl hapis cezası aldı

Haberde yer alan bilgilere göre 2016 yılında Sinovac’ın kurucusu ve icra kurulu başkanı Yin Weidong, aşı incelemelerini denetleyen düzenleyici bir yetkili olan Yin Hongzhang ve eşine 83 bin dolardan fazla rüşvet verdiğini itiraf etti.

Yin Hongzhang ise rüşvet karşılığında Sinovac’ın aşı sertifikalarını hızlandırdığını kabul etti. Düzenleyici yetkili, Sinovac ve diğer yedi şirketten rüşvet aldığı için 2017’de on yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Diğer rüşvet iddiaları

Bunun ardından Çin’de en az 20 hükumet yetkilisi ve hastane yöneticisi 2008 ve 2016 yılları arasında Sinovac çalışanlarından rüşvet aldığını itiraf etti. Şirket, 2017 yılında rüşvet skandallarıyla ilgili bir iç soruşturma başlattığını duyursa da hala sonucunu açıklamadı.

Yin Weidong, Sinovac tarafından suçlanmadı ve şirketin Covid-19 aşı girişimini denetlemeye devam ediyor. Sinovac geliştirdiği koronavirüs aşısı için Türkiye, Brezilya, Endonezya gibi pek çok ülke ile anlaşma sağladı.

 

Kırmızı Başlıklı Kız hikayesi ve Marmaray Projesi

Önceki yazımda Marmaray Projesi’nin şehirselleştirilmediğini söylemiştim. Merkeziyetçi bir yönetim mantığı ile şekillendiğini, yereldeki önceliklerle ilişkilendirilmediği anlamında. Bu nedenle projenin kötü tasarlandığını, yönetildiğini düşündüğümü de söyledim.

İstanbul‘da, dış kaynakla da olsa, kamu eliyle gerçekleştirilen ve yönetilen bu son proje merkezi yönetim ile yerel yönetimin işbirliği yapması için bulunmaz bir fırsattı. Eğer bu deneyimi üretme fırsatı yaratılsaydı, büyük ihtimalle arkasından gelen kamusal alandaki imtiyazlar tanınarak geliştirilen projeler furyası, finansman ve özelleştirme modeli kurumsallaşmayacak, merkezi yönetimin şehre müdahale biçimi çığrından çıkmayacaktı. İçinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin de olduğu misyon odaklı bir organlaşmaya ihtiyaç duyulacaktı. 

Daraltılmış seçenekler

Bu yazıda göstermeye çalışacağım ise kamusal alanın daralmasına yönelik işaretlerin ortaya çıkışı. Örneğin Boğaz geçişlerinin, ulaşım politikaların şunun gibi tercihlere indirgenmesi: “Lastik tekerlekli mi, yoksa raylı sistemli bir Boğaziçi geçişi mi?”

Bu proje (ya da bütün projeler) gibi çok boyutlu şehirsel müdahaleler eğer çok öncelikli ve çok aktörlü bir misyon odaklı yapılar ile yönetilseydi farklı öncelikler dikkate alınacaktı. Bugün belki hatırlanmıyor olabilir ancak bir başka yazının konusu olacak bir gelişme, bu yapının oluşturulması ihtiyacını duyan sivil toplum girişimi, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti adaylığı tam da bu amaçla gerçekleştirilmişti. Ancak bu girişimin bu yerel politikalarla ilgili dönüştürücü potansiyeli merkezi yönetim tarafından fark edilerek, denetim altına alındı. Dünya Mirası Alanları, kültürel mirasın yönetimi ve korunması, şehrin katılımcı yöntemlerle planlaması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi, şehirselleştirilmiş ulaşım kararları, metro sistemi ile entegrasyonu gibi konular yönetim modelinde köklü bir dönüşüme işaret ediyordu. Buna karşılık, merkeziyetçilik ve projenin politik temsilindeki problemler baskın geldi. Şehirselleştirilmiş bir organlaşma engellendi.

Bu son kamu projesi ve Avrupa Kültür Başkenti girişimi, şehir arkeolojisinden ulaşım kararlarının planlanmasına, transfer merkezlerinin projelendirilmesinden şehrin kamusal alanlarının yönetimine kadar İstanbul’un canlandırılması, yaratıcı enerjinin harekete geçirilmesi için çok önemli bir fırsattı. Bu tür projelerin çok yönlü şehircilik deneyimleri olduğunu anlamak için yalnızca şehrin gelecekte ana transfer merkezi olacağı düşünülen Yenikapı‘ya bakmak bile yeter.

Demiryolu değil, metro hattı omurgası

Her ne kadar merkezi yönetim onu Avrupa ile Asya‘yı birleştirecek ve geçmişteki gibi banliyö sistemini de içine alacak bildiğimiz anlamda bir demiryolu projesi olarak adlandırmış olsa da, Marmaray Projesi metropoliten bir toplu ulaşım sisteminin omurgasını oluşturacak, şehrin doğusu ile batısını birleştirecek bir “metro hattı” olarak gerçekleşti. Yazımda şehir ölçeğinden bakıldığında Marmaray Projesi’nin “yanlış yere inşa edilmiş bir metro hattı omurgası” olduğunu söylemiştim. Bu omurganın şehrin 19. yüzyıldaki toplu taşıma sistemi, vapur ve demiryolu hattı ile oluşmuş yerleşim morfolojisini altüst edecek şekilde, kıyıdan geçirilmesi, maliyetinin çok üstünde bir bedel getirecek bir karardı.

Eğer bir benzetme yaparsak, bir balığın omurgasının alttaki yüzgeçlerine yakın yerleştirilmesi gibi bir tuhaflıktı. Bu hattın güzergah seçimi hem ulaşım aktarma masraflarını, hem de şehirsel düzen üzerindeki dikey akışların güçlendirilmesi ile iki misli artıracak bir tercihti. Güzergah tercihinde bakanlık kamulaştırma maliyetlerinin rol oynadığını söyledi. Ancak bu iş bu kadar basit değil.

Merkezi yönetimin şehrin yerleşim ve ulaşım yapısının dönüşümünde nasıl bir rol oynadığını anlamak için yakın tarihe bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

3. Köprü mü, Marmaray mı, lastik tekerlekli geçiş mi, raylı sistemli geçiş mi? 

3. Köprü‘nün ihalesini yapma girişimi İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi‘nin hemen ertesinde gerçekleşti. Arnavutköy-Kandilli (1. ve 2. köprüler) arasında yapımı planlanan 3. Boğaz Köprüsü’nün ihalesi 1997 yılında koalisyonun Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu tarafından kamuoyuna açıklandı. Topçu bir yıl içinde iki defa ihaleyi gerçekleştirme girişiminde bulundu.

Ancak bu tarihte hiç beklenmedik bir başka şey oldu: Bu girişim o tarihe kadar hiç görülmemiş bir dirençle karşılaştı. Sivil toplum kuruluşları, medya, İBB bir araya gelerek bu girişimi püskürttü. Basın itirazları birinci sayfadan veriyor, toplantılar Büyükşehir Belediye Meclisi’nde düzenleniyordu. Bu işbirliğinde hiç şüphesiz Birleşmiş Milletler Zirvesi öncesinde örgütlenen sivil toplum girişimi önemli bir rol oynadı.

Ancak küçük bir ayrıntıdan da söz etmek iyi olur. O da profesyonel kapasitelerin kullanılması. Bakanlık projenin görsellerini (imajlarını) hazırlama işini Park Oteli mücadelesinde yer alan Yılmaz Zenger’e vermişti, o tarihlerde bu işlerde uzmanlaşmış bir kişi olarak. Zenger önceden projeyi alıp, bakanlığın istediği imajları hazırlamıştı. Ancak Zenger bir aktivist olduğu için hazırladığı imajları İnsan Yerleşimleri Derneği‘ne iletti. Böylece sivil toplum alanında ağ oluşturan, mahalli katılımı sağlamak için çalışan bu dernek gönüllüleri daha bakanlık ihale girişiminde bulunmadan semt toplantıları yapmaya, 3. Köprü’nün bakanlık için hazırlanmış imajlarını ve onun teknik altyapısını kullanarak yerel kamuoyunu bilgilendirmeye başladı.

Topçu bu nedenle tam iki defa “ihaleye çıkıyoruz, bu köprü mutlaka yapılacak” demesine ve tarih vermesine rağmen başarılı olamadı. Köprünün ayaklarının basacağı Arnavutköy’de yerel halkın örgütlenmesi yanında medya tartışmalara geniş yer ayırdı. Protestolar birinci sayfalarda yer aldı, tam sayfa röportajlar yayınlandı. (Dedikodulardan bir tanesi de o tarihte büyük bir medya patronunun villasının köprü için istimlak edilecek yerde olmasıydı!) Topçu hiç şüphesiz ne olduğunu tam anlayamamıştı. Bu direnişin nasıl olup da ihale süreci bile başlamadan ortaya çıktığına, sivil muhalefetin nasıl olup da kendisini bastırdığına bir türlü akıl erdirememişti. Bu yüzden ikide bir çıkıp “ihaleye çıkıyoruz” dedikçe muazzam bir karşı çıkış bombardımanına maruz kaldı. Şaşkınlık içinde merkezi yönetimin tipik tepeden inmeci söylemlerine sarıldı.

Buna karşılık 3. Köprü muhalefetinin iki önemli ortağı olduğunu da hatırlatmak gerekli: Birincisi dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan. Açıklamalarında “3. Köprü cinayettir” demekteydi. Daha sonra, onun talimatları doğrultusunda Ali Müfit Gürtuna bu sivil girişimle ilişkiyi sürdürdü, hatta protestolara bizzat katıldı. 3. Köprü muhalefetine de Büyükşehir Meclisi toplantı salonu tahsis edildi. Bu işbirliği iktidarı şaşırttı.

Diğeri, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın dönemin koalisyon hükümetindeki ortağı, Ulaştırma Bakanlığı‘ydı.  Bu ortak beklendiği gibi açık olarak ortaya çıkmadı, gizli bir işbirliği önerdi. Bizzat müsteşar, Ulaştırma Bakanı’nın bilgisi dahilinde Büyükşehir Meclis Salonu’ndaki toplantılara katıldı ve 3. Köprü’ye karşı Marmaray Projesi’nin savunulmasını istedi. STK’lar böylece iktidar içindeki gizli rekabetten yararlandı. 

Müsteşarın söylediğine göre Marmaray yaklaşık bir çeyrek asır öncesine giden bir raylı sistem projesiydi ve köprüler ve otoyollar ile şehrin iki yakasını birleştirme girişimlerine karşı kalıcı bir alternatifti. “Eğer bu proje hayal olmaktan çıkarsa, 3. Köprü’nün gerçekleştirilmesi asla mümkün olmayacaktı.” Çünkü bu raylı sistemle Boğaz’ı su altından birleştirecek olan proje, bir değil, tam dokuz köprü kadar yolcu geçişi sağlayacaktı. Ulaştırma Bakanlığı Birleşmiş Milletler Zirvesi’nden beri bu sivil girişimin kamuoyunda çok prestijli bir yere sahip olduğunun ve gücünün farkındaydı ve onlarla işbirliği yapmayı tercih etmişti. Bu işbirliği teklifine zannedersem daha çok meslek kuruluşları cephesinden olumlu bakıldı. Marmaray’ın ulaşım açısından daha etkin olacağı bir şekilde yapılandırılması, güzergah seçimi, şehir yönetiminin ulaşım kararları gölgede kaldı. Marmaray Projesi’nin Tarihi Yarımada‘daki ve şehrin Anadolu yakasındaki kültürel mirasa vereceği zararlar fazla sorgulanmadı. Raylı sistem her zaman savunulan bir tercihti ve dolayısı ile Ulaştırma Bakanlığı ile işbirliği yapılması 3. Köprü’ye karşı verilecek mücadele için uygun görüldü.

Ancak Marmaray şehirde dış finansmanla gerçekleştirilen son kamu projesi oldu. Bundan sonra artık yatırım-finans çevreleri devlet garantili ancak hiç bir planda yer almayan kendi projelerini onaylatarak devreye girdiler. Marmaray Projesi de 3. Köprü’ye güçlü rakip gibiydi ama hemen yanı başında bir araç tüneli açılması bu meydan okumanın kağıt üzerinde kaldığını gösterdi.

Bugün Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının ve çevrelerindeki değerli alanların gelecekte nasıl işlevlendirileceğini bilmiyoruz. Şehirlerin bu seksiyonlaşmış merkeziyetçi yapılarla temsil edilemediğini, planlanamadığını biliyoruz. Ama bilmiyormuş gibi yapmaya devam ediyoruz.

Yalnızca biz değil, bu kararları verenler de bilmiyorlar. Akla yalnızca özelleştirmek ve arkadaki kutsal bagajlarını korumak için pay almak ve teslim olmaktan başka bir şey gelmiyor. Kamusal alanlar imtiyaz sahipleri tarafından işgal edilebilecek bir boşluğa dönüşmüş durumda. Şehirle ilgili imar kararlarını, projeleri imtiyaz sahipleri geliştiriyor. 

Karşımızda hala bir kamu var zannediyoruz, oysa yok. Onun yerinde başkaları var. Yani çok iyi bildiğimiz “Kırmızı Başlıklı Kız” hikayesi…

Gökpınar Gölü’nde ilk imar planına açılan dava sonlanmadan ikinci kez imar planı değişti

Sivas’ın Gürün ilçesinde yer alan ve Doğal Sit Alanı olarak tescil edilmesi beklenirken inşaata başlanan Gökpınar Gölü’nde yapılacak düzenlemeler için sonradan değiştirilen imar planına yapılan itiraz sonuçlanmadan Sivas Valiliği yeni bir imar planını onayladı.

Bunun üzerine Gökpınar Gölü Korunmalıdır Hem de Tüm Doğallığıyla İnisiyatifi bir açıklama yayınlayarakBöylece tüm gölü kuşatacak şekilde yeni yapılaşmaların önü açıldı. Bunu kabul etmemiz mümkün değil” tepkisini gösterdi.

İnisiyatif inşaat faaliyetlerinin durdurulması ve imar planı değişikliklerinin iptal edilmesi için change.org üzerinden imza kampanyası başlattı.

Neler yaşandı?

Sivas Valiliği tarafından mayıs ayında ihaleye açılan ‘Gökpınar Gölü İyileştirme ve Bungalov Evleri Yapım İşi’ projesi kapsamında gölün çevresine bungolav evler ve yürüyüş alanları yapılması planlanıyordu.

Gökpınar Gölü Korunmalıdır İnisiyatifi çatısı altında birleşen doğa severler imar planına dayanmadan yapılmak istenen projenin kıyı kanununa aykırı olduğunu, doğal yapısını bozacağını söyleyerek ihalenin iptal edilmesini talep etti.

Bakanlık Potansiyel Doğal Sit Alanı ilan etti

Kamuoyundan gelen tepkilerin ardından valilik inşaat makinelerini geri çekti. Ancak kendisine yönelik hazırlanan CİMER başvurusunu yanıtlayan valilik bu kez bungalov yerine göle 66 metre mesafede 15 adet seyir kafesi yapılacağını ve doğal malzeme kullanılacağını söyledi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise 3 Temmuz 2020 tarihinde Gökpınar Gölü’nü “Potansiyel Doğal Sit Alanlarının Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Projesi” kapsamına aldı.

Bakanlık, Valiliğin daha sonra kendisine iletildiğini yalanladığı bir yazı ileterek “tescil işlemleri tamamlanıncaya kadar alanın doğal yapısına etki edecek herhangi bir müdahalede bulunulmaması” talimatı verdi.

İnisiyatif’ten Ayhan Çelik Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada Temmuz ayında Gökpınar’ın sadece çok sınırlı bir kısmı için olduğu söylenen bir imar planının onaylanarak askıya çıktığı bilgisini aldıklarını aktardı. Valiliğe iletilen itirazlar ise reddedildi.

İnşaat başlatılınca plan yargıya taşındı

Ardından da valilik kafeterya için inşaat çalışmalarına başladı. Çelik, bunun üzerine süreci yargıya taşımaya karar verdiklerini söyledi. Açılan davada hem ihalenin hem de imar planı değişikliğinin hukuk dışı olduğu belirtildi.

TMMOB’a bağlı Mimarlar Odası Ankara Şubesi, de  Gökpınar Gölü’nü yapılaşmaya açan 2. Etap İmar Planı’nı yargıya taşıyacağını açıkladı.

‘Bütün imar planları iptal edilmeli’

Valilik tarafından kabul edilen ikinci imar planına karşı açıklama yapan İnisiyatif  “Sivas, Gürün, Gökpınar Gölü’nün sesini duymanızı, başlatılmış tüm inşaatların durdurulmasını, hukuka, bilim ve tekniğe aykırı şekilde onaylanmış tüm imar planlarının ivedilikle iptalini talep ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Sivas Valisine seslenilen açıklamada “Sayın Vali, siz ise hâlâ göle zarar verilmeyeceğini tekrar ediyorsunuz. Çayırlıkları ağır iş makinalarıyla sıyırarak, dere yatağını değiştirerek, binalar yaparak koruma olmaz” denildi.

Açıklamada “‘Gölün aşağı tarafına inşaatlar yapıyoruz, yapacağız’ diyorsunuz. Gökpınar’ın aşağısı yukarısı yoktur. Onayladığınız imar planlarının en uzak noktası göle sadece 100 metre mesafededir. Yani yaptığınız ve yapacağınız her şey kıyıdan itibaren 100 metrelik bir bant içinde kalmaktadır. Böyle bir koruma olamaz” ifadeleri yer aldı.

 

Antalya’da Koyu Yeşil Film Günleri başlıyor

2015’ten bu yana Antalya’da, Antalya Kültür Sanat’ın ev sahipliğinde
gerçekleşen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, bu yıldan başlayarak
Koyu Yeşil Film Günleri adı altında düzenlenecek.

9-13 Aralık 2020 tarihlerinde çevrimiçi olarak gerçekleşecek olan “Koyu Yeşil Film Günleri” kapsamında, Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2019 seçkisinde yer alan ama pandemi nedeniyle gösterilemeyen 14 kısa ve 11 uzun metrajlı film gösterimde olacak.

Filmler ve söyleşiler

İklim değişikliği, doğa koruma ve yaban hayatı, biyoçeşitlilik, sürdürülebilir tarım, su hakkı, altın madenciliği ve toksik atıklar, kent hakkı, göç, sosyal girişimcilik, sürdürülebilir ekonomi gibi konuların işlendiği filmlerin seyirciyle çevrimiçi olarak buluşacağı etkinlik boyunca her akşam saat 20.00’de o günün bir filminden hareketle, konuyu derinlemesine irdeleyen bir söyleşi gerçekleşecek.

Özellikle Antalya’yı tehdit eden aşırı kentleşme, turizm baskısı, maden arama-taş ocakları, ormanların tahribi ve bu tehditlere karşı yeni dünya tahayyülleri gibi konular sektör temsilcileri, akademisyenler ve aktivistlerle tartışılacak.

Nereden izleyebilirsiniz?

Koyu Yeşil Film Günleri filmleri, “surdurulebiliryasam.net” web sayfası üzerinden, söyleşiler ise “AKS Zoom hesabı” üzerinden kayıt olunarak izlenebilecek.

Gösterim programı ve söyleşilerle ilgili detaylı bilgiye www.antalyakultursanat.org.tr sayfasından ve Antalya Kültür Sanat’ın sosyal medya hesaplarından ulaşılabilir. Sosyal medya hesapları ise şu şekilde:

facebook.com/antalyakultursanat
twitter.com/antalyakultur
instagram.com/AntalyaKulturSanat/

İkizdere halkı: Limak başaramadı, Reis de başaramayacak

Haber: Gençağa Karafazlı

*

Rize‘de koruma altındaki İkizdere Vadisi halkı, Cengiz Holding’in İşkencedere bölgesinde açmak istediği taş ocağına karşı dayanışma çağrıları yaptığı sırada yine iktidara yakın Reis İnşaat, bu kez vadinin Dereköy mevkiinde HES projesi gerçekleştireceğini açıkladı.

Dereköy’de daha önce yine AKP’ye yakınlığıyla bilinen Limak Holding’in HES projesi yapmak isteğini, ancak projenin 2009 yılında Rize İdare Mahkemesi tarafından iptal edildiğini hatırlatan İkizdere Dernekleri Federasyonu (İKDF) 2.başkanı İsmet Ekşi şunları söyledi:

“Dünyada koruma altında olan 200 vadiden biri olan İkizdere Vadisi’nde HES’ler yüzünden su kalmadı. Ayrıca iki taş ocağı aktif faaliyette. Doğa tahribatı devam ediyor Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi de yeni bir HES projesini bu vadide hayata geçirmek İkizdere halkına açıkça “vadiyi terk edin biz burayı yok edeceğiz” demektir.” Ekşi Limak’ın başaramadığını, Reis’in de başaramayacağını, yargıya başvuracaklarını kaydetti.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EDPK) verilerine göre 76 kilometrelik İkizdere Vadisi üzerinde toplam 26 HES projesi var. Bunlardan altısı halen aktif halde faaliyetini sürdürüyor.

Mahkeme ‘taş ocağı’ olmaz demişti

Vadide faaliyet halindeki iki taş ocağının dışında, geçen ay İyidere Lojistik Liman inşaatı çalışmalarına başlayan Cengiz İnşaat personeli Cevizlik Köyü-İşkencedere vadisinde yeni bir taş ocağı çalışması için keşif yapmak istemiş ancak köylüler tarafından vadiden kovulmuştu.

Vadide daha önce de bir şirketin taş ocağı açmak için aldığı ruhsat köylülerin idare mahkemesine başvurması sonucunda iptal edilmiş; mahkeme “burada taş ocağı açılamaz” demişti.

İptal edilen ruhsat alanının hemen alt kısmında yeniden taş ocağı açmak isteyen Cengiz İnşaat çalışanlarının köylüler tarafından vadiden çıkarılmasından sonra bu kez devreye Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı girdi. Bakanlığa bağlı Trabzon 11. Bölge Müdürlüğü söz konusu bölgede, taş ocağı ruhsatı verdi. Bunun üzerine İkizdere Dernekler Federasyonu İstanbul da bir basın açıklaması yaparak koruma altında olan vadinin taş ocakları ve HES projeleriyle yok edileceğini belirterek yargıya başvuracaklarını açıkladı ve İkizdere halkını dayanışmaya çağırdı.

Federasyonun çağrısı sonrası İkizdere’nin MHP’li belediye başkanı Hakan Karagöz ile AKP’li eski belediye başkanı Hasan Kösoğlu da taş ocağına karşı olduklarını açıklamıştı.

10 yıl sonra koruma kararı tescillendi’

İDEF İkinci Başkanı Ekşi, adeta HES ve taş ocağı istilası altında olan vadinin 2010 tarihinden itibaren Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun aldığı karar sonucu Doğal SİT Alanı ilan edildiğini belirterek şöyle konuştu:

“İkizdere SİT alanı ilan edildi edilmesine ancak ilgili bakanlık tescil onayını , ‘Rize İli, İkizdere İlçesi, İkizdere Vadisi Doğal Sit Alanı, Bakanlık Makamının 13.08.2020 tarihli ve 170536 sayılı OLUR’ u ile kısmen “Doğal Sit-Nitelikli Doğal Koruma Alanı ” ve kısmen “Doğal Sit-Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak aradan tam 10 yıl geçtikten sonra tescil edilmiştir’

Bu karara göre bölgede henüz başlamış proje yok. İkizdere, Anzer, Cimil ve Ovit bölgelerinde planlanan 26 HES ise şimdilik durdu. Kurulun kararı sonrasında 2863 sayılı yasa gereği söz konusu alanda taş ocağı, madencilik çalışması da yapılamayacak.

Ekosistemi ve canlı yaşamını tehdit eden hiçbir yapılaşmanın artık bölgede olamayacağını vurgulayan Ekşi, bu karara rağmen vadide yeniden taş ocağı ve HES yapımına izin verilmesini; bir yandan koruma altına alırken, diğer yandan alınan kararların yok sayılmasını eleştirdi:

“İkizdere Vadisi’nde, 26 adet HES projesi var. Bunlardan dokuzu İkizdere ilçe merkezinden aşağıda, denize doğru olan kısımda… Diğerleri ise İkizdere’nin üst ve yayla kesimlerinde. Zaten projenin hiçbir şekilde yapılması mümkün değil, çünkü etraflarında su namına bir şey yok!”

‘Madenle değil, doğamızla anılmak istiyoruz’ 

Vadideki beş ayrı proje için Av.Yakup Okumuşoğlu‘nun açtığı davalar nedeniyle durdurma ve iptal kararlarının bulunduğunu anlatan Ekşi şunları söyledi: 

“Vadimiz Ülkemiz geleceğine HES’lerle Taş ocaklarıyla değil, doğal güzellikleriyle hizmet edecektir. Dünyanın sayılı korunması gereken vadilerinden biri olan İkizdere Vadisi, artık adından taş ocaklarıyla HES’lerle  bölgeye gelecek yerli ve yabancı doğaseverlerle söz ettirecektir. Bölgemizin kalkınması burada yaşayan insanlarımızın geleceği turizmle garanti altına alınır. Birkaç HES baronunun yapacağı yatırımla belki birkaç kişiyi zengin edersiniz, ancak binlerce insanı da yerinden yurdundan, toprağından edersiniz. Bu cennet vadi hepimizin, bu ülkenin vadisidir. Gelin hep birlikte bunu koruyalım gelecek kuşaklara yaşanabilir bir çevre bırakalım”

Av. Okumuşoğlu: ÇED olumlu raporları kamu yararına aykırı 

Davanın avukatı Yakup Okumuşoğlu da HES projesiyle ilgili verilen ÇED Olumlu Raporu’nun kamu yararına aykırı olduğunu söyledi. Okumuşoğlu, özellikle HES’lerle ilgili sürdürülen ÇED sürecinin formaliteden öteye gitmediğini ifade etti.

İkizdere Vadisi’nin Doğal SİT Alanı ilan edilmesi için 2010’da verilen kararın 2020 yılında açıklanmış olmasına da vurgu yapan Okumuşoğlu, “HES projesiyle, koruma öncelikli doğal yaşam alanlarına, endemik türlere ve kültürel değerlere geri dönüşümsüz zararlar verecektir. İlgili kurumların verdiği ÇED gerekli değildir kararlarının formaliteden öte hiçbir anlamı yoktur” dedi.

‘Limak gitti, Reis geldi’ 

Fenerbahçe Kulübü ikinci başkanı Nihat Özdemir’e ait Limak Holding’e bağlı Bess Elektrik Üretim Sanayi ve Ticaret A.Ş., vadide Dereköy regülatörü ve Demirkapı hidroelektrik santrali (HES) inşaatları için EPDK’dan 49 yıllığına üretim lisansı almış, ardından da bölgede çalışmalara başlamıştı. Çalışmanın başlamasının ardından devreye giren ve HES inşaatı ile vadinin doğal dokusunun yok olacağını savunan yöre halkı ise, İkizdere Derneği adına, çevrecilerin avukatı olarak bilinen Av. Yakup Okumuşoğlu Rize İdare Mahkemesine dava açtı.

Mahkeme, 16 Mart 2009 tarihinde ‘İnşaat faaliyetlerinin devam etmesi halinde çevreye etkileri ve projenin kapsamı dikkate alındığında telafisi güç ve imkânsız zararların oluşmasını önlemek amacıyla mahallinde keşif ve bilirkişi incelenmesi yapılmasına, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından verilen ÇED raporunun iptali ile yürütmenin durdurulmasına’ karar verdi.

Alanda bu kez, Samsunlu iş adamı Fevzi Reis’in sahibi olduğu Reis RS Enerji Şirketi, HES projesi için girişim başlattı. Holding İkizdere Dereköy mevkiinde hayata geçirmek istediği HES projesiyle ilgili “İkizdere-Dere köy HES projesi bilgilendirme notu” başlığıyla da bir bildiri yayınladı.

Bildiride şu bilgilere yer verildi:

Tarım ve Orman Bakanlığı, Devlet Su işleri Genel Müdürlüğü tarafından  “Doğu Karadeniz Havzası üzerinde Master planı raporu”  kapsamında yapımı devlet tarafından talep edilen, İkizdere-Dereköy Regülatörü ve Hidro Elektrik santrali  (HES) Projesi; ülkemiz kuzeyindeki, Karadeniz bölgesinde, Rize ili sınırları içeresinde, İkizdere ilçesinin sınırları içerisinde yer almaktadır.

Regülatör yeri, Dereköy ‘ne 650 metre uzaklıkta, kabahor dersi üzerinde 97200 tal veg kodunda yer almaktadır.

Proje debisi 30 m/s olarak projelendirilen İkizdere – Dereköy  HES’in brüt düşüşü 316,50  metredir. Regülatör vasıtasıyla çevrilen sular 5,461 m uzunluğunda iletim tüneli u iletim tünelinin 545 m uzunluğundaki kısmı çelik kaplamadır. Türbin eksen kodu 659.50 olan İkizdere Dere köy HES tesisine düşürülmesi suretiyle enerji üretilebilecektir.

Projeye ait santral binası; her biri 40,88 MWm/ 39,67 MWe güce sahip iki adet platon türbinden oluşmakta olup toplam 81.76 MWm/79.33 MWe kurulu güce sahiptir.

Tesisin devreye alınması ile ortalama 90 000 konutun yıllık elektrik enerjisi ihtiyacının karşılanmasının yanı sıra Türkiye ekonomisine ve enerji arz güvenliğine katkıda bulunacağı gibi, coğrafi konumu ve ulaşım yolları ve büyük limanlara yakınlığı ile gelişme potansiyeline sahip olan yörede enerji imkânları yaratacak ekonomiye ve istihdama gerek inşaata gerekse işletme dönemine imkânlar getirecektir.

Yeşil Enerji’ye katkı sunacaklarmış 

Bütün bunların yanında Türkiye’nin ürettiği “yeşil enerji “miktarına katkıda bulunacak, Kyoto Konferansı kararlarına göre halihazırda  enerjinin  en az  %22’sini yeşil enerji olarak tüketmeleri gereken Avrupa ülkelerine enerji ihracatı imkânında katkı sağlayacaktır.

Ayrıca, bu ve benzeri santrallerin büyük oranda yerli sermaye ile inşa edilerek devreye girmesi, devlet kaynaklarının daha verimli kullanılması da sağlayacak, karşılığında döviz ödenen enerji kaynaklarına duyulan ihtiyaç biraz olsun azalacak ve değerlendirilmeyen yenilenebilir enerji kaynaklarımızın değerlendirilmesine katkıda bulunulacaktır.

İkizdere –Dereköy Regülatörü ve HES tesisinin hayta geçirilmesi il milli ekonomiye yıllık 18 674 80 ABD doları (YEKDEM) geliri ile katkı sağlanacaktır.”

Fevzi Reis kimdir?

AKP ye yakınlığıyla bilinen Reis Holding, 1980 Yılında Fevzi Reis tarafından Samsun’da kuruldu. Akaryakıt sektöründe ticari faaliyetine başlayan şirket daha sonra otomotiv, tütün ürünleri son olarak enerji alanında büyük yatırımlar yapmaya başladı.

2014 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde, “Bir Erdoğan daha gelmez” diyerek destek açıklaması yapan Samsunlu iş adamı Fevzi Reis’in sahibi olduğu firmanın Çekerek Irmağı üzerinde inşa ettiği Çekerek Regülatörü ve HES Projesi için 4 Ekim’de ek acele kamulaştırma kararı alındı.  Tokat’ın Zile, Yozgat’ın ise Çekerek ile Aydıncık ilçeleri sınırlarında inşa edilen proje, yöre halkının açtığı davalar devam ederken tamamlandı.

Irmak üzerinde inşa edilen 28 MGW kurulu güce sahip proje, nehir vadisi boyunca yaklaşık 40 kilometrelik bir alanda sekiz ayrı HES ünitesi ve su alma yapılarından oluşuyor. Proje için Çekerek Irmağı 40 kilometre boyunca derin bir kanala dönüştürüldü.  Bilirkişi raporunda da ifade edilen bu durum, doğal yaşamı ve köylülerin tarımsal üretimini ikiye böldü.

Buna rağmen, proje için 4 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı tarafından vadi boyunca 700 bin metrekareden fazla 112 parsel tarım arazisi için acele kamulaştırma kararı çıkarıldı. Köylüler, HES’le birlikte hayvancılığın bitme noktasına geldiğini, tarımsal üretimin ise yüzden 70 azaldığını söylüyor. ‘

Karadağ’da uzun aradan sonra hükümet kuruldu, Yeşiller koalisyon ortağı oldu

Karadağ Parlamentosu 30 Ağustos 2020 tarihinde yapılan genel seçimlerin ardından yeni koalisyon hükümetini onaylayarak otuz yıllık sosyalist yönetimi sona erdirdi.

Cuma günü yapılan oylamada 81 sandalyeli meclisteki 41 milletvekilinin güven oyunu alan koalisyon muhafazakar Sırbistan yanlısı partiyi, merkez sağ partisini ve Yeşiller Partisi URA’yı bir araya getirdi.

Başbakan Zdravko Krivokapiç, kabinesinin krizle mücadele edeceğine, koronavirüsle mücadele edeceğine ve Karadağ’ın uzun vadeli Avrupa Birliği’ne katılım hedefinin kilit bir şartı olan yolsuzluk ve organize suçun kökünü kurutacağına söz verdi.

Avrupa Yeşilleri’nden kutlama

Avrupa Yeşilleri tarafından yapılan açıklamada yeni koalisyon haberi sevinçle karşılandı. Açıklamada “Görünen o ki Karadağ’da Yeşil bir değişim için artan bir talep var. Uzman hükümet, yolsuzluk ve organize suçla mücadele etmeyi planlıyor, Karadağ’ı ekolojik bir devlete dönüştürmek için çalışıyor, seçim yasasına yönelik temel reformlara odaklanıyor ve acil önlemler almaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.

Açıklamada “Yeşiller olarak, Karadağ ve Batı Balkanlar’ın Avrupa Birliği’ne katılmasını istiyoruz ve URA’nın bölgedeki Avrupa ve Yeşil değerleri destekleme taahhüdünü övüyoruz” denildi.

Yeşiller genel seçimlerde mecliste dört sandalye kazanmışlardı. Yeşiller Partisi URA’nın lideri Dritan Abazović ise Başbakan Yardımcılığı pozisyonuna getirildi.

Organize suçla mücadele

Yeni hükümet, uzun süredir görev yapan Cumhurbaşkanı Milo Cukanoviç liderliğindeki Sosyalist Demokrat Parti (DPS) tarafından inşa edilen devlet aygıtını da ortadan kaldırmaya çalışacak.

Krivokapiç, müttefikleri, demokrasi ve insan hakları gözlemcileri uzun süredir Djukanoviç ve DPS’yi, 620 bin kişilik küçük bir Adriyatik cumhuriyeti olan Karadağ’ı kendi tımarlıkları gibi organize suçla bağlantılı bir şekilde yönetmek ile suçluyordu. Hükümet ise bu suçlamaları yalanlıyordu.

Sırp Ortodoks Kilisesi destekliyor

Yeni hükümet, ülkenin en büyüğü olan muhafazakâr Sırp Ortodoks Kilisesi‘nin desteğine sahip. Ayrıca şu anda feshedilmiş durumdaki Yugoslav federasyonunun eski ortağı Sırbistan ile daha yakın ilişkiler istiyor.

Geçtiğimiz aralık ayında Karadağ, devlete tarihsel mülkiyeti kanıtlanamayan dini varlıklara el koyma izni veren bir yasayı kabul etmiş, bu yasa Sırp Ortodoks Kilisesi tarafından protesto edilmişti. Krivokapiç yasayı değiştireceği sözünü verdi.

Gelen tepkiler üzerine geri adım atıldı: Tunceli’de yaban keçisinin avlanmasına izin yok

Amerikalı iş insanı Bradley Garret Van Hoose‘a Tunceli’de ‘av turizmi’ kapsamında yaban keçisi öldürebilmesi için hazırlanan avcılık belgesi gelen tepkilerin ardından iptal edildi.

Belgenin iptal edildiğini Cumhuriyet Halk Partisi Tunceli Milletvekili Polat Şaroğlu duyurdu. Şaroğlu, konuyla ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:

Son günlerde basında yer alan, Tunceli Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü tarafından ABD’li bir iş insanına bir adet dağ keçisi vurma izni verildiği yönündeki haberler üzerine Tunceli Valisi Sayın Mehmet Ali Özkan ile yaptığım görüşme neticesinde söz konusu izin belgesinin iptal edildiği ve avlanmanın yapılmayacağı bilgisini kamuoyunun dikkatine sunarım.”

7-13 Aralık tarihleri arasında izin verilmişti

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Antalya merkezli Caprinae Travel isimli firmanın başvurusu üzerine dağ keçilerinin avlanması için iş insanı Bradley Garrett Van Hoose’a avcılık belgesi temin edilmişti. Bölge halkının kutsal saydığı ve Hızır‘ın keçisi olarak bilinen dağ keçilerinin avlanmasına için 7-13 Aralık tarihleri arasına izin verilmişti.

Ancak, geçtiğimiz temmuz ayında Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün Tunceli’de dağ keçilerinin avlanabilmesi için açtığı 17 dağ keçisinin avlanmasıyla ilgili ihale gelen tepkiler üzerine iptal edilmişti.

‘Seni bekliyor olacağım’

Tunceli Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, iznin verilmesinin ardından avcıya seslenerek şunları söylemişti:

Bizim için doğadaki hiçbir cana asla paha biçilemez…Dürbünlü silahı ve 50 mermisiyle dağ keçisini katletmek için gelecek olan kişiye sesleniyorum. Yarın köylüler ve duyarlı tüm dostlarla orada seni bekliyor olacağım.”