Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sivil toplum Espoo Sözleşmesi’nin neresinde -2

Mevcut yasalar uyarlanmış, hukuk tarafsızlığını ve bağımsızlığını kaybetmişse mücadelenin bu ayağını sınır ötesine doğru uzatmak bir seçenek olmanın ötesinde midir? Geçen hafta Akkuyu Nükleer Santrali‘yle ele aldığımız Espoo Sözleşmesi‘nin örtük ihtimallerini bu defa Sinop Nükleer Santral Projesi için değerlendirelim.

Türkiye’de biri bitmeden ikincisinin kurulması için Sinop’un işaret edildiği nükleer santral projesine dünyanın ikinci büyük nükleer felaketinden iki yıl sonra karar verildi. Fukuşima’dan yükselen radyoaktif etkilere dair kabuslar dünya kamuoyu tarafından da görülmeye başlamışken Japonya ile hükümetlerarası anlaşma 2013 yılında imzalandı. “Hatalarımızdan ders alıyoruz!” mottosuyla ülke içinde yaşanan korku ve paniğin sevk ettiği nükleer santralleri tekrar çalıştıramama ihtimaliyle dünya nükleer endüstrisinin imajını kurtarmak adına en “akılcı” yol, şirketleşen dünyanın pazarlama mantığına uygun olacaktı. Kullanamadığını parlatarak satmak gibi bir stratejiyle bu sermaye yoğun riskli teknoloji ve binlerce insan kaynağına yönelik yeni müşteri küresel piyasada nasılsa bulunabilirdi…

Eskiyen yurt dışına

Bu düşünceler Türkiye ve Japonya [1] arasında nükleer anlaşmanın imzalanmasının ardından Fukuşima nükleer felaketinin neden ve sonuçlarının küresel manada anlaşılması için parçası olduğum Fukuşima’ya düzenlenen bir eğitim gezisi kapsamında beni Oneda Nükleer Santrali’nin yetkilisine şu soruyu sormaya sevk edecekti: “Japonya’da 53 reaktör var ve bunların bazıları ömrü dolduğu için kapatıldı, bazıları ise geçici olarak devreden çıkarıldı, binlerce personelin ve teknolojinin maliyetini nasıl tolere edeceksiniz?

Bir “yabancı” olarak dolambaçlısını beklediğim yanıtın dik açılı saflığı, düzlüğü ve netliği beni şaşırtmıştı: “Onları yurt dışı projelerimizde değerlendireceğiz…”

Fukuşima Nükleer Santrali’nden bir görüntü

Bu uzun girişi küresel sermayenin tıkanan damarlarını açma taktiğine nükleer güç bağlamında bir örnek olarak düşünelim. Zira Türkiye’de gerek Japonya’nın gerekse küresel nükleer endüstrinin taleplerine cevaz veren bir hükümet on sekiz yıldır icraatlarını sürdürmekte. Bu gibi planların gerçeğe dönüşmesi için izlenen yolda ise demokratik kitle örgütlerinin ve halkın itirazlarının engellenmesine ek olarak geriye düşülen hak ve özgürlüklerde en son “Kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi kanunu” üzerinden mesnetsiz suçların atfedilmesi, kayyım atanmasına kadar vardı.

Küresel sermayeyi kendi yöntemiyle yenmek

Tıkandığı noktada uluslararası çözümler üretebilen nükleer endüstrinin karşısında mağduriyete uğrayacak olan halkların sınırların ötesine taşarak dayanışma sağlaması açısından 1970’lerde Avrupa ve ABD halklarını bir araya getiren nükleer testlerin durdurulmasını sağlayan hareketler hatırlanabilir. Bununla birlikte 1997’de yürürlüğe girerek Sınır aşan Çevresel Etki Değerlendirmesi Sözleşmesi (Espoo) ortak bir coğrafyada bulunan herkesin çevresel bilgiye ulaşmasını ve kararlara katılmasına olanak tanımasıyla yasalar kapsamındaki önemli bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Zira Karadeniz çevresindeki ülkelerden Rusya, Romanya, Ukrayna, Gürcistan ve Bulgaristan’da yaşam, görece kapalı bir deniz olan Karadeniz’in kıyısındaki Sinop‘a kurulacak bir nükleer santral nedeniyle etkilenecek.

Avrupa Komisyonu: Türkiye Espoo’yu imzalamalı

Karadeniz’in kıyısına kurulmak istenen Sinop NGS’nin bu denizi Avrupa ülkeleriyle paylaşıyor olmasından hareketle Fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç da sivil toplumun sorumluluk duyan bir ferdi olarak Türkiye’nin Espoo Anlaşması’nı imzalaması için Avrupa Komisyonuna ve Bükreş Konvansiyonu Sekreteryası‘na ithafen bir mektup kaleme aldı.

Mektubunda Sinop NGS’nin kaza gibi bir felaket olmasa dahi salt kurulmasıyla Karadeniz ekosistemine nasıl olumsuz etkilerde bulunacağını açıklayan Kılıç, Türkiye’nin Sinop NGS projesiyle 1982’de taraf olduğu Sofya Protokolü ile 1986’da taraf olduğu Bükreş Konvansiyonunu açıkça ihlal ettiğini de hatırlatıyor. Mektupta Sinop NGS’nin özellikle tüm deniz organizmalarını içeren kıyı yüzey suyunu emerek sadece ısı ile değil, aynı zamanda ayrıca soğutma suyu sistemine enjekte edilen kimyasallarla da zehirleyerek 10 yıl içinde Karadeniz’de yerel deniz yaşamının yok olmasına yol açacağını açıklandığı gibi ÇED raporunda toksik kimyasalların buharlaşma oranlarıyla bölge nüfusu üzerinde oluşabilecek sağlık risklerine dair herhangi bir bilgilendirmenin de belirtilmemiş olduğuna vurgu yapılıyor.

Bu çerçevede projenin her açıdan Karadeniz’in güvenliğini tehdit ettiği gibi olağan ÇED sürecinin de demokratik olmayan, şeffaflıktan uzak bir şekilde ve yurttaşların katılımının engellenmesiyle gerçekleştirildiği belirtilerek Espoo Anlaşması uyarınca uluslararası prosedürün Sinop-ÇED prosedürüyle birlikte yürütülmesi gerektiğine de işaret ediliyor.

6 Şubat 2018- Sinop NGS için halkın katılamadığı Halkın Katılımı Toplantısı.

Türkiye Hükümeti’nin Espoo Sözleşmesi’ni imzalamaktan imtina etmesinin nedenini nükleer santralin lisans sahipleri / işletmecilerinin Karadeniz’in güney kıyılarında sadece 200-300 metre sınırlı deniz yaşamının sonunun başlangıcı olacak bir kazanın meydana gelmesi halinde zararın tazmin yükümlülüğüyle karşılaşılmasını önleme amacı taşıdığına da vurgu yapılan mektupta, Karadeniz Bükreş Anlaşması imzacılarının ilgisi talep ediliyor. Zira Türkiye Sinop NGS Projesi ile aslında Karadeniz ‘in çevresini ve doğal ortamını korumak üzere Karadeniz çevresindeki ülkeleri (Rusya, Romanya, Ukrayna, Gürcistan ve Bulgaristan) de bilgilendirmeyerek imzalamış olduğu Bükreş Anlaşmasını ihlal etmekte [2].

Avrupa Komisyonu Çevre Komisyonu Başkanı Davor Percan tarafından değerlendirilen bu tespitler “Türkiye’de çevre ve insan sağlığı üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilecek nükleer projelerle ilgilenildiği” şeklinde karşılık buluyor. Nitekim Percan’ın yanıt mektubunda ülkelerin kendi topraklarında nükleer santral kurma kararlarına yönelik herhangi bir müdahale veya yaptırım olmasa da hala ‘AB üyeliği bekleyen bir Türkiye’den bahsediliyor ve Avrupa ile çevre, deniz, karasal çevre ve nükleer güvenlik dahil yasal müktesebat açısından uyumunun önemine işaret ediliyor.

Ne dersiniz? Hazır Bükreş Anlaşması Sekreteryası’ndan Türkiye’nin anlaşmayı ihlal ediyor olmasına dair bir geri dönüş yapılması beklenirken demokratik kitle örgütlerinin/sivil toplum örgütlerinin sözleşmeye taraf olan ülkelerin hükümetlerinin sessiz kalmayı tercih etmesi ihtimaline karşı sınır aşırı ülkelerde işbirlikleri geliştirmesi, bu girişime ivme kazandırabilir mi?

*

[1] 2019 yılında Japonya hükümeti ve şirketleri Sinop’taki nükleer santral projesinden çekilmişse de Sinop’a nükleer santral kurulması için girişimler devam ediyor. Halihazırda hangi ülkenin know-how teknolojisiyle inşa edileceği bilinmese de bir referans reaktör baz alınarak buna Çevre Etki Değerlendirme Onayı verildi. demokratik kitle örgütlerinin ve halkın itirazlarıyla proje yargı sürecinde bulunuyor.

[2] Kılıç, H.  ve Atal, İ. H. Violation of the Convention on the Protection of the Black Sea against Pollution, Bucharest’s Convention of 1992 and the Sofia Protocol of 2018 by Turkish Government’s Sinop Nuclear Power Complex Project (Karadeniz’in Kirliliğinin önlenmesini hedefleyen Bükreş sözleşmesi ile Türkiye tarafından 2018 yılında imzalanan Sofya protokolünün ihlali) Journal of Environmental Science and Engineering, A 10 (2021), 34-38

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sivil toplum Espoo Sözleşmesi’nin neresinde?

Bir kazanın meydana gelmesiyle geniş coğrafyaları radyasyona maruz bırakabilen; olağan işletim süreçlerinde dahi ekosistemin yapısını bozduğu uzun vadedeki kümülatif negatif etkileriyle bilimsel olarak ispatlanmış bulunan nükleer santral tesislerinin bir “proje” formunda sunulmasıyla karar alım süreçleri, salt yıkımın altına imza atan ülkelerle sınırlı tutulamaz. Bu tesislerin kurulum, işletim, atık, söküm hatta yakıt sevkiyat süreçlerine dair en azından aynı bölgedeki ülkelere yönelik bilgi vermesi de bir zorunluluk kabul edilmelidir.
Bu bağlamda, uygulamada katılımcılığı öne çıkaran iki temel metin 2001’de yürürlüğe girerek ortak bir coğrafyada bulunan herkesin çevresel bilgiye ulaşmasını ve kararlara katılmasını şart koşan “Çevresel Bilgiye Erişim, Karar Vermede Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru”(Aarhus) Sözleşmesi ile 1997’de yürürlüğe giren Sınır aşan Çevresel Etki Değerlendirmesi (Espoo) Sözleşmesidir. Şüphesiz petrokimya tesisleri, biyolojik artıma, atık yakma tesisleri, kömürlü termik santraller gibi ekosistemi zehirleyen her tür faaliyet de bu sözleşmelerin kapsamında düşünülebilir.
Lakin biz bu yazı için nükleer santralleri; karar alma süreçlerinde proaktif yaklaşımı benimsediği kabul edilen Aarhus ve Espoo sözleşmelerinden de farklı demokrasi iklimine sahip olan ülkelerle etkileşimin imkanlarına kapı aralama ihtimali bulunan ikincisini baz alacağız. 

Başkaları için de kaygılanmak…

Bugüne kadar, elli nükleer santral projesinin sınır aşan etkilerine karşı komşu ülkelerin incelemesine olanak tanıyarak Sınıraşan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED)’nin hazırlanmasını gerektiren Espoo Sözleşmesi Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamı tarafından imzalanmış durumda [1]. Daha uzak coğrafyadan  Azerbaycan, Kızgızistan, Kazakistan ve Kanada’nın da imzalayanlar listesinde olduğu buna mukabil Rusya ve Ermenistan’la birlikte Türkiye tarafından imzalanmamış olan Espoo Sözleşmesi, iyi değerlendirilirse Akkuyu NGS Projesi’ne karşı etkin bir araç  kılınabilir. Sınıraşan etkileri haiz nükleer tehlike nedeniyle “başkaları” için de kaygılanmak Espoo Sözleşmesi’yle aralanacak kapıdan komşu ülkelerde açan güneşin girmesiyle karanlığı dağıtabilir, sınırötesi sivil toplumla gösterilecek dayanışma  rengarenk çiçekleriyle yaşamın kendisini sağaltabilir.

Meseleye salt nükleer santral değil de Türkiye topraklarında Rusya menşeili şirket; Rosatom tarafından inşa edilmekte olan bir  nükleer santralin reaktörünün inşaat temelinde iki defa oluşan çatlak, inşaatta tespit edilen su sızıntısı ve meydana gelen “planlı” patlamalarda meydana gelen kaza(lar) açısından da bakarsak ortada büyük bir sorun bulunuyor. Doğal olarak,  kararından vazgeçmeyen ama bilgi de paylaşmayan bir siyasi iktidarla karşı karşıya olan, mağdur edileceği dönüştürülen yasa ve hukukla elinin kolunun bağlanmasından mütevellit sivil toplum açısından rotanın dışında bir çözüm aramak kaçınılmaz görünüyor.

Bu noktada ise en büyük rol yine bugüne dek yapılan basın açıklamalarından, paylaşım ve açıklamalardan görüldüğü üzere her koşulda yüksek sesle tepki verebilen, madunun sesi olan adres her zaman yerel yönetimleriyle, örgütleriyle, sendikalarıyla meslek örgütleriyle, inisiyatifleriyle ve özgür medyasıyla sivil toplumun kendisidir. Zira sivil toplumun gücünü, son dönemde derneklere kayyım atanmasına olanak tanıyarak üzerinde çakan şimşeklerden daha iyi ne anlatabilir?

Türkiye Espoo Anlaşmasını neden imzalamıyor?

Gelişmekte olan ülke kategorisinde olup da yıllardır nükleer santral  kurmayı, böylelikle “güç sahibi” ülke olunacağını iddia eden Türkiye’nin, nükleer santral sahibi(!) olmaya AKP iktidarında hiçbir siyasi iktidarın döneminde olmadığı kadar yaklaştığı da bir gerçektir [2]. Oysa Espoo Sözleşmesi yıllarca nükleer karşıtlarının Türkiye sınırına 16 kilometre mesafede işletme halinde olan Ermenistan’daki Metsamor Nükleer Santrali’nin faaliyetlerinin izlenmesine yönelik de imzalanmasını talep ettiği bir anlaşmadır. Diğer bir deyişle Espoo’nun imzalanması talebi bir ülkeye karşı olan tutumdan bağımsız şekilde her ülke için geçerli ve anlamlı sayılabilecek bir talepken Türkiye’nin komşularının Akkuyu ve Sinop projeleri için benzer kaygıları taşımasından daha doğal bir şey de yoktur. Ancak öyle görünüyor ki  bahsettiğimiz kaygıların giderilmesi için de hemen her konuda izlenen ithalat odaklı bir politikanın izlenmesi, bilginin ithal edilmesiyle mümkün olacak….

Zira üç yıl içinde operasyona başlaması planlanan, bunun için pandemi koşullarını dahi engel tanımayan hatta, almadığı önlemler nedeniyle skandallara imza atarak işçi sağlığı ve güvenliğini önemsemeden inşasına devam edilen Akkuyu NGS’nin sahibi Rosatom sadece Türkiye’yi değil Akdeniz coğrafyasındaki bütün ülkeleri tehdit ediyor. Ne var ki sınır aşan etkilerin etkisi bağlamında Espoo Sözleşmesi’ni Rusya menşeili şirketin operasyonları açısından düşünmek benzersiz fırsatları da haiz. Zira  Espoo Sözleşmesi’ni imzalamamışsa da sözleşmeye taraf olan ülkelerdeki projelerle ilgili olarak sözleşmeyi uygulayacağını taahhüt etmiş bulunuyor.

Akkuyu NGS

Rusya Sözleşmeye taraf olmasa da, Rosatom Akkuyu NGS için Espoo’yu uygulayabilir!  

Rosatom’un bu taahhüdünün  kaynağında ise on yıl önce meydana gelen Fukuşima nükleer felaketi yatıyor. Hatırlayacağınız gibi Fukuşima nükleer felaketi meydana gelip dünya gündemine yerleştiğinde başta Almanya olmak üzere bazı ülkeler nükleer enerjiden çıkacağını açıklarken nükleer güç sahibi diğer bazı ülkeler de Japonya gibi bir nükleer santrallerini devreden çıkartarak depremsellik testine tabi tutmaya başlamıştı. Bu olayın o günlerde de nükleer gücünü arttırmayı planlayan Rusya üzerindeki etkisi ise  daha fazla şeffaflık sağlamak adına Rosatom’un Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu’na (United Nations Economic Commission for Europe’s (UNECE) Convention)’ı kendi nükleer projeleri hakkında aynı coğrafyayı  paylaştığı Avrupa ülkelerini bilgilendireceğini açıklaması şeklinde oldu.

Ez cümle, Rosatom’a bu taahhüdü Akkuyu NGS projesinde reaktör  inşaatlarının temeli atılırken meydana gelen çatlaklar, inşaatın içinden su sızdığına dair görüntüler de kamuoyuna yansımışken yani açıkça zeminin bu projeye uygun olmadığı iddiaları kendini ispatlarken; inşa sürecinin derhal durdurularak tesisin bağımsız uzmanların incelemesine açılması gerekirken  hatırlatılmalıdır.

Rosatom’un genel manada nükleer santrallerin var olan risklerini ikiye, üçe katlayan bir kaygılandırma potansiyeline haiz Akkuyu NGS’nin durumu hakkında bilgi vermesi gerekirken bunu yapmıyorsa, en azından Akdeniz çevresindeki 23 ülke (Arnavutluk, Cezayir, Bosna Hersek, Hırvatistan, Kıbrıs, Mısır, Yunanistan, Filistin, İtalya, Lübnan, Libya, Malta, Fas, Tunus, Monaco, Karadağ, Slovenya, Fransa, İspanya, Suriye, İsrail, Filistin, Mısır, Tunus) arasında Espoo’yu imzalamış olan Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan ve Kıbrıs’a karşı  resmi olarak tutması gereken bu taahhüt, sivil toplum tarafından kampanyalarla hatırlatılabilir.

Benzer bir kamuoyu baskısının oluşturulması için bir diğer yol ise sivil toplumun ülke koşulları çerçevesinde kontrol ve tahditlerle elinin kolunun bağlandığı  hal ve koşullarda madunun sesi olma kararlılığını Espoo’dan bağımsız ve daha önce de önerdiğimiz gibi yukarıda adlarını tek tek saydığımız  Akdeniz çevresindeki  tüm  ülkeleri harekete geçirerek sürdürmesi olabilir.

Bunun için Akdeniz coğrafyasını paylaşan ülkelerin  Akkuyu NGS’deki çatlaklardan ve sorunlardan haberdar edilmesi, haberlerin dünya dili konumuna gelmiş İngilizceye çevrilerek yaygınlaştırılması iyi değerlendirilmelidir. Zira başta da söylediğimiz gibi yasalar çerçevesinde yaşama kasteden projelere dair gerçek ve doğru bilgiyi edinmek mümkün olmuyorsa ancak, ortak coğrafyayı paylaşan ülkelerin bilgilendirilmesi için gösterilecek çaba Akkuyu’nun sırlı kapısını aralayabilir.

*

[1] Bugün dünya genelinde aktif 413 nükleer reaktörün olduğu (https://www.worldnuclearreport.org/) göz önüne alınırsa ve elli projede reaktör sayısının en az iki-üç olduğu düşünülürse sınıraşan ÇED yapılmasını şart koşan Espoo Sözleşmesi’nin önemi daha iyi anlaşılır. Örnek: Akkuyu NGS bir projedir fakat 4 nükleer reaktör içerir.

[2] Hükümetlerarası Anlaşma ile kararlaşatıılan Akkuyu NGS projesinin Yap -Sahip ol-İşlet (B.O.O.) usulünde inşa edilmesi en başta nükleer tesisin sahipliği konusunda  büyük soru işaretleri barındırıyor. Akkuyu NGS açısından hisselerinin tamamı Rosatom’a ait olan nükleer santral kurulumundan işletimine  Rusya’ya aittir. Türkiye’ye değil. Aynı durum B.O.O. usulünde inşa edilmesi öngörülen (inşa edecek şirketve devleti belli olmasa da) Sinop NGS için de geçerlidir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[2020’nin ardından] Nükleer enerjinin maskesi düştü, zirvede nükleer enerjiyle sıvanamayan güneş!

2020, nükleer santrallerin promosyoncuları tarafından bile “yenilenebilir enerji” şeklinde lanse edilmesinden vazgeçtiği, güneş enerjisinin maliyet ve verimlilik hesaplarıyla zirveye oturduğu bir yıl oldu. Uzunca bir süre “karbonsuz enerji” olarak tanıtılan, direkt karbon salmasa dahi direkt radyasyon salan, gerek denizin gerekse atmosferin sıcaklık artışını tırmandıran etkileriyle nükleer yakıt çevrimi  içinde küresel negatif etkilere haiz olan atık sorunu genel anlamda yani dünya çapında deneyimlenmediği için yeterince anlaşılamayan  nükleer enerji, bu açılardan değilse de kârlılık planlarını desteklemediği için sınıfta kaldı.  Nihayet nükleer karşıtlarının yıllardır haykırdığı bir gerçeği iş insanları da kaçınılmaz şekilde ve yüksek sesle kabul etti: Nükleer enerji tesisinin inşaatı maliyetlidir, pahalıdır, uzun sürer; nükleer enerji üretimi  maliyetlidir, verimli değildir, risklidir, öngörülemeyen maddi manevi maliyetlere enerji üretimi dışındaki motivasyonlar için katlanmak demektir.

Buna ek olarak 2020, özellikle yaz aylarında günümüzün bir gerçeği olan iklim değişikliği şartlarında soğutma suyunu göl ve nehirlerden alan nükleer santrallerin devreden çıkarıldığı, enerji üretiminin durdurulduğu bir yıl oldu.  Otuz kırk yıl önce yüksek maliyetlere, uzun inşaat sürelerine katlanılarak inşa edilen santrallerin yılda iki üç ay üretimin durduruldu. Özetle nükleer santrallerin verimliliği bırakın zararına yatırım anlamına geldiği anlaşıldı. “Ne için, kim için  nükleer enerji? ” sorusu yatırımcılar tarafından da sorulur oldu.

Aralık ayında, Uluslararası Enerji Ajansı (UEA)Başkanı Fatih Birol Ekonomi Gazetecileri Derneği (EGD) tarafından organize edilen benim de katıldığım sanal toplantıda yeni dönemin rüzgarının yenilenebilir enerji kaynaklarından özellikle güneş enerjisinden yana eseceğini ilan ederek nükleer enerjiye ekonominin değil, devlet(ler)in ilgi ve motivasyonunun  olduğunu açıkça teslim etti.

Güneş enerjisinin maliyeti yüzde 89, rüzgar enerjisinin maliyeti yüzde 70 azalırken nükleer enerjinin maliyetleri yüzde 26 arttı.

Nükleer enerjinin çoktan geriye düştüğünü geçmiş yıllarda da aktardığımız gibi bu sene de Yeşil Gazete okurları için Eylül ayında Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu‘nu değerlendirme yazımızla paylaşmıştık. Raporda nükleer enerji santrallerinin kurulum ve işletim süreçlerinin, kaynağını doğadan alan ve doğada sınırsız bulunan rüzgar ve güneş enerjilerine göre çok geriye düştüğü şu cümleyle özetleniyordu: Güneş enerjisinin maliyeti yüzde 89, rüzgar enerjisinin maliyeti yüzde 70 azalırken nükleer enerjinin maliyetleri yüzde 26 arttı.

Mart 2020’de TENMAK kuruldu

Dünya ve Türkiye’deki yatırımcılar yüzünü güneşe dönerken 2020, hükümetin ve hükümetin açtığı yasal zeminde yükselen şirketlerin madencilik ve kirli enerji yatırımlarına yöneldiği bir yıl oldu. Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Resmi Gazete’de yayımlanarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile ilgili özel bütçeli Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) kuruldu.

2019’da Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmeden bir ay önce, KHK ile kurularak başkanının Cumhurbaşkanı olduğu Nükleer Düzenleme Kurumu‘nun (NDK) kurulmasıyla Türkiye’nin nükleer enerji yatırımlarının hafızası  sayılan ve hiç bir bakanlığa bağlı olmayan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) lağvedilmişti. TENMAK’ın kurulmasıyla birlikte de tekrar ve tamamen kapatıldı. TAEK çalışanlarının bir kısmının TENMAK bünyesine alındığı açıklandı. Mart ayında yapılan bu kurumsal değişimi müteakip belli  şirketlerin madencilik faaliyetleri, yatırımları agresifleşti.

 Akkuyu NGS inşaatı engel tanımadı

2020, güneş enerjisi dünya genelinde zirveye tırmanırken ironik şekilde yılda 300 gün güneş alan Mersin‘de Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) inşaatına devam edilen bir yıl oldu. Bir yıl önce başlanan reaktör inşaatı hızla tamamlanarak üçüncü reaktör için de inşaat lisansı verildi.

Akkuyu NGS’de işçilerle üst fotograflarda yöneticilerin yemekhane koşulları

Birinci reaktörün Cumhuriyet’in ilan edilişinin 100. yılına denk getirilecek şekilde 2023’te operasyona başlatılması hedefi doğrultusunda, işçilerin Covid 19’a yakalanması riskine karşı şantiyenin yemekhanesinde bir önlem alınmadığına şahit olduk. Çalışanlar mesafesiz  koşullarda yemek yerken aynı işletmede üst düzey yöneticilere özel koşulların tasarlandığını görmek Akkuyu NGS’de emekçilerin hayatlarının hiçe sayılmasının yanı sıra ayrımcılık yapıldığının da ispatı oldu. Üst düzey yöneticilerin içinde Rusların varlığı Ruslara ait bir işletmede çalışan Türk emekçilerin milliyetçilik üzerinden de ayrımcılığa maruz kalmış olabileceğini düşündürdü.

Bir önceki yıl iki defa vuku bulan temel çatlamasının geçiştirildiği Akkuyu NGS şantiyesinde emekçilerin sağlık ve selametinin  önemsenmemesi,  olur da üretime geçilirse halk sağlığının da hiçe sayılacağının emaresiydi.

VVER 1200’ün teknik sorunları 

2020’de ucu Akkuyu NGS’ ye dokunan bir olay da Belarus‘ta yaşandı. Akkuyu NGS’de kullanılacak olan aynı tip VVER 1200 reaktörü Ostravetz Nükleer Santrali‘nin inşa edilmiş tek reaktörü elektrik iletim hatlarında oluşan bir problem nedeniyle operasyona başladıktan bir ay sonra devreden çıkarıldı.

Tekrar devreye alındıktan hemen sonra da soğutma suyu sistemi arızalanan bu reaktör, komşu ülke Litvanya’yı alarma geçirdi. Litvanya tepki olarak Belarus’tan elektrik ithalatını durdururken başkentte halka valilik tarafından evlerden çıkmamaya hazırlıklı olunacak şekilde gıda stoklaması söylendi. Belarus’ta ise devletin kendi yurttaşları için herhangi bir önlem almaması ve acil durum çağrısı yapmaması nükleer santraller söz konusuysa devletlerin istikrarı korumak için halk sağlığını yok saymasının diğer bir örneği oldu.

Sinop NGS ÇED’i onaylandı, yurttaşlar davacı

2020’de Akkuyu NGS’nin ardından Türkiye’nin ikinci nükleer santralinin kurulması için seçilen Sinop’ta hareketli günler yaşandı. İki yıl önce 6 Şubat’ta halkın katılamadığı halkın katılımı toplantısına tepki olarak Valilik önündeki protestolara katılan Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyelerine karşı açılan dava geçen yıl bu zamanlarda görüldü ve iki ay sonra da beraatle sonuçlandı.

Beraat haberinden iki ay sonra ise Sinop Nükleer Santrali için Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanarak askıya çıkarıldığı öğrenildi. Böylece 2018 yılında Türkiye ile imzaladığı Hükümetlerarası Anlaşmadan çekilmiş olan Japonya ile yapılmış bu anlaşmaya dayandırılarak projeyi inşa edecek şirket dahi belli olmaksızın “farazi bir reaktör tipine yönelik” hazırlanmış olan ÇED, skandal şekilde onaylanmış oldu. ÇED’e karşı dava açan Sinop Nükleer Karşıtı Platform, sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar son bir yıldır yoğun şekilde yaşanan ekonomik darboğaza rağmen bilirkişi ücretini karşılamak üzere yeni yılda hukukun tecelli etmesini umarak dayanışma gösterdiler.

Çernobil ve Fukuşima ekosistemi zehirlemeye devam ediyor

Dünyaya baktığımızda 2020, nükleer enerji üretim tesislerinin tüm dünya için nasıl bir tehdit anlamına geldiğini, 34 yıl önce meydana gelen Çernobil felaketi ve 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketiyle anıldığı bir diğer yıl oldu. Çernobil bölgesindeki kızıl ormanda çıkan yangınlar radyoaktivitenin ekosisteme yine yeniden karışma riskini gündeme getirirken, Fukuşima nükleer felaketi de onlarca belki yüzlerce yıl boyunca her yangın, tayfun, sel gibi doğa olaylarının eşliğinde bölgedeki radyoaktif kirliliğin hareketlenerek ekosistemde yayılımına, dolayısıyla  riskin yeniden üretimine yol açtı.

2020’de Fukuşima Nükleer Santral sahasındaki silolarda biriktirilmiş olan 1 milyon 200 bin ton radyoaktif suyun denize boşaltılması ihtimali  tekrar  gündeme geldi. Fukuşima santral arazisinde bu siloların depolanacağı alan kalmayacağı gerekçesiyle mevcut miktarın denize boşaltılma girişimi 2021’de de devam edecek görünüyor.

Covid 19 Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nı 2021’e erteledi

Fukuşima’da, Japon hükümetinin inkar ettiği radyoaktivite gerçeği açısından yegane olumlu gelişme, tüm bu radyoaktif kirlilik ve risklere rağmen “Fukuşima’da radyasyon yoktur” iddiasının teyidi  için gerçekleştirilmek istenen Olimpiyat oyunlarının Covid- 19 nedeniyle 2021 yılının Haziran ayına ertelenmesi oldu.

Arap yarımadası’nın ilk reaktörü

2020, enerji yatırımlarına nükleerle devam etmenin mantıksızlığını ortaya koyarken Birleşik Arap Emirlikleri‘nin Barakah Nükleer Enerji Santrali‘nin faaliyete geçtiğini duyurmasıyla Arap yarımadası nükleer yarımada oldu.  Arap dünyasının ilk nükleer santrali olma özelliğini taşıyan bu santral, Güney Kore Elektrik Şirketi (KEPCO) ve Emirates Nuclear Energy Corporation (ENEC) ortaklığıyla kuruldu.

Arap yarımadası nükleer yarımadaya dönüşürken Basra Körfezi’nin karşı yakasındaki İran‘ın Natanz Uranyum Zenginleştirme Tesisi‘nde İran haber kaynaklarınca ABD ve İsrail tarafından düzenlenen bir sabotaj olarak değerlendirilen bir patlama meydana geldi. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (IAEA) açıklaması, sabotaj ihtimalini destekler şekilde; “İran’ın nükleer anlaşmanın dışına çıkarak %3,5 yerine %4,5 civarındaki uranyum zenginleştirmesi rahatsızlık vericiydi” şeklinde oldu.

İran’ın nükleer çalışmalarına verilen yanıt bu kadarla da sınırlı kalmadı. İran nükleer programının mimarı Mohsen Fakhrizadeh, suikaste uğrayarak yaşamını yitirdi. Misilleme endişeleri yükselirken  2020 ABD seçimlerinin galibi Joe Biden yeni yılın 20 Ocak’ında görevine başladığı zaman ilk olarak Trump’ın bozduğu İran’la nükleer anlaşmayı onaylayarak “normalleştirme” sağlayacağını duyurdu.

Bu dünyanın sahibi siz değilsiniz, onu mahvetmenize izin vermeyeceğiz”

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması yürürlüğe girdi

2020 yılında nükleer enerjinin “güç”değil “güçsüzlüğün” ispatı sayılabileceği pek çok olay yaşanırken nükleer silahlanmaya karşı dev bir adım atıldı. Honduras‘ın da imzalamasıyla 196 ülkeden 50’si, nükleer silah sahiplerine ‘Bu dünyanın sahibi siz değilsiniz, onu mahvetmenize izin vermeyeceğiz‘ mesajını verdi ve Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması (TPNW) yürürlüğe girdi. Resmi olarak malumun; yani  nükleer silahlanmanın “yasal ve de etik olmadığının” ilamı anlamına gelen bu anlaşma nükleer silah sahibi olmayı ‘suç’ ilan etmesiyle çok kıymetli. Bu ön kabul  nükleer silahlanma süreçlerini beslediği açıkça kabul edilen nükleer enerji üretimi için de yakın gelecekte  tartışmalı bir sürecin başlamasına evrilebilir.

Rashid Alimov Foto: Greenpeace Rusya

 

2020, Covid 19’un Rusya vatandaşı Nükleer karşıtı aktivist Rashid Alimov‘u 40 yaşında hayattan kopardığı bir yıl oldu. Yaşamını nükleer risk ve tehlikelere karşı mücadeleye adamış olan Alimov, Rusya’nın başta Almanya olmak üzere farklı ülkelerden seyreltilmiş  uranyum atığı ithal ettiğini kamuoyunun öğrenmesi için çalışmış, bu atıkların ham madde girdisi sayılma olasılığına karşı  toplum ve çevre sağlığı açısından daha katı kurallara tabi olmasını gerektirecek şekilde, “nükleer atık” kabul edilmesi yolunda mücadele vermişti.

Kategori: Manşet

DünyaKoronavirüs SalgınıManşet

Nükleer karşıtı aktivist Rashid Alimov Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti

Rusya‘nın önde gelen nükleer karşıtı aktivistlerinden Rashid Alimov, 18 Aralık perşembe günü yakalandığı Covid 19’a bağlı semptomlar göstererek yaşamını yitirdi.

40 yaşında nihayetlenen ömrünü nükleer karşıtı mücadeleye adamış biri olarak yıllardır nükleer risk ve tehlikelere karşı mücadele veren Alimov çevreci kişiliğiyle biliniyordu. Söylem ve açıklamaları Rus medyasının takibinde olan, nükleer konusunda görüşüne başvurulan konusunda uzman bir kişiydi. Ekoloji ve nükleer karşıtı mücadele aktivistleri arasında üzüntüyle karşılanan ölümü, bir dönem çalışmış olduğu Rusya’nın çevre-ekoloji gazetesi Bellona ve arkadaşlarının yayımladığı sosyal medya mesajlarıyla duyuruldu. Biz de Yeşil Gazete olarak genç ömrüne uzun soluklu bir mücadele sığdıran Alimov’a karşı son görevimizi onu sizlerle buluşturarak yerine getirme ihtiyacını duyduk.

Rusya’da insanlar temiz hava soluyorsa bunda Rashid Alimov’un verdiği mücadelenin de katkısı  var: Bir dönem St Petersburg‘da kurulması planlanan atık yakma ünitesine karşı  çıkan itirazları ülke genelinde binlerce kişinin katıldığı bir kampanyaya dönüştürerek Valiliğin planı iptal etmesini sağladı. Genel olarak tehlikeli atıklar üzerine çalışmışsa da nükleer risk ve tehlikelerin özel ilgi alanına giren Alimov, Greenpeace Enerji Departmanı yöneticisi olarak başarılı eylem ve etkinliklere imza attı.

Rashid  Alimov St Petersburg Valilik binasının önünde Rusya’nın kullanılmış nükleer yakıt ithal etmesini protesto ederken

Özellikle son yıllarda nükleer risk ve tehlikeler üzerine yoğunlaşan Rashid Alimov, Rusya’nın başta Almanya olmak üzere farklı ülkelerden seyreltilmiş  uranyum atığı ithal ettiğini kamuoyunun öğrenmesi için çalıştı.

10 yıl önce Rusya ve Almanya’daki aktivistlerin direnişiyle durdurulmuş olmasına rağmen 2019 yılında yeniden başlatılan bu ithalata karşı Greenpeace çatısı altında eylem ve protestolar düzenledi. Rusya’nın Mayak Nükleer Yakıt Yeniden İşleme Tesisi’nde işlenmek üzere ülkeye sokulan nükleer atıkların ‘nükleer atık mı yoksa yeniden işlenecek bir hammadde olarak mı sayılacağı’  hususunda yaşanan tartışmalarda aktif rol oynadı. Kategorisine göre prosedürel izinlerin ve önlemlerin alınması mümkün kılınacağı için bu atıkların toplum ve çevre sağlığı açısından daha kati kurallara tabi olmasını gerektirecek şekilde “nükleer atık” kabul edilmesi yolunda da mücadele verdi.

Alimov, Greenpeace tarafından yürütülen Çernobil Nükleer Felaketi’nin radyoaktif kirlilik boyutlarını araştırma süreçlerinde ve Rusya’nın  Mayak Nükleer Santrali bölgesinde radyoaktif kirlilik keşiflerinde görev aldı. Toplumun radyoaktif riskler konusunda bilinçlenmesi için yıllarca  emek vermiş olan Alimov’un Greenpeace tarafından yayımlanan “Çernobilin Sonuçları Raporu”nda da katkısı bulunuyor.

Greenpeace Rusya, Alimov’u web sayfasında yayımladığı “Rashid eşi bulunmaz bir uzman ve nazik, enerji dolu, bilgili ayrıca mizahı güçlü bir arkadaşımızdı, onu özleyeceğiz” notuyla son yolculuğuna uğurladı.

Benim de aktivist bir arkadaşım olan Rashid Alimov, yaşanabilir bir dünyanın tesis edilmesi için uğraşan herkesin büyük bir kaybı. Geride bıraktığı eşiyle iki çocuğunun, nükleer karşıtlarının ve tüm sevenlerinin başı sağ olsun.

Kategori: Dünya

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Akkuyu’da Sinop’ta yargı kamu vicdanına karşı, tek çare dayanışma

Hukuk ve adalet şüphesiz yaşamın her alanında ihtiyaç duyduğumuz, tutunduğumuz, önemini en iyi yokluklarında anladığımız kavramlar. Gezi sonrası dönemde tırmanışa geçen hak ihlalleriyle sıklıkla karşılaşırken son yıllarda buna bir de hukuki  süreçlerin açıkça bağımsız ve tarafsız olmayışı eklendi.
Özellikle güçler ayrılığı ilkesinin tartışmaya açılmasının akabinde Parlamenter rejimin yerini Cumhurbaşkanlığı rejiminin almasıyla yasama yürütme karşısında gücünü yitirirken yargı erki de yürütmenin kontrolüne girdi. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını iki ayrı fakat, birbirini tamamlayan kavramlar olarak ele alan Hukukçu Rıza Türmen bağımsızlığı yargının yürütmeye tabi olmamasıyla, tarafsızlığı ise hakimin karar verirken dış baskılardan etkilenmemesi ve  kararını yasaya dayandırması boyutlarıyla tanımlıyor.
Mersin Akkuyu ve Sinop nükleer santral projeleri de tabi olduğumuz coğrafi sınırlar içinde hukuk sistemimizin bugün maalesef ne bağımsız ne de tarafsız olduğunu gösteren  örneklerden. Ancak kurulması maddi manevi risk, tehlike ve külfet teşkil eden, kalıcı izleri uzamda ve zamanda sınır tanımayan nükleer santraller yargı yoluyla da dayatılırken (üstelik tüm bu etkileri katmerlendirecek olan iklim krizi çağında) bu projelere karşı çıkabilecek bir hukuk ve adalet sistemi işlemiyorsa, gerçek yargı kamu vicdanıdır.  Zira ulusal hukukun da bağlı olduğu  uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelerden oluşan bir ekosistemi vardır ve onu işletecek olan yalnızca kamu vicdanının göstereceği iradedir… Bu bağlamda yargının nükleer santral projelerindeki  tarafgirliğini Akkuyu’daki süreçlerle anımsatabilecek olan bu yazı çok yakında Sinop Nükleer santral Projesi için bilirkişi incelemelerinin başlatılmasına yönelik bir dayanışma çağrısı şeklinde de okunabilir.

Reddi hakim talepleri dikkate alınmıyor

Türkiye’nin ilk nükleer santral projesi olmaya namzet Akkuyu NGS’nin inşasına hukuken geçerli bir ÇED raporu ve üretim lisansı olmaksızın başlanmış ve devam edilirken, yukarıda ifade edildiği üzere yargı ne bağımsız ne de tarafsız oldu. Açılan ve adaletsizliğe mahkum edilen davalar uzun bir liste oluşturur. Nitekim en son DAÇE tarafından 30 Kasım günü açılan davada avukatların reddi hakim talebinde bulunması da yargının bağımsızlığı kadar hakimin tarafsızlığının dert edildiğinin bir ispatı.
Zira 2019  yılında birinci reaktörün temeli atılırken meydana gelen çatlaklara istinaden projenin yürütmesinin durdurulması istemiyle açılan davada, hakimin bu talebi açık değil kapalı şekilde reddetmesiyle davanın bölge idare mahkemesine götürülmesini önlemesi davadaki tarafgirliğinin açık net bir göstergesi sayılıyor. Bu tespitin sağlamasını ise reddi hakim talebine rağmen aynı hakimin davayı görmekten imtina etmemesinde, daha doğrusu hakimin tarafsız olmadığı anlaşıldığına göre “ettirilmemesinde” görüyoruz. 

Dünyanın ilk hükümetlerarası anlaşmasını müteakip ayağa kalkan Türkiye kamuoyunun bir dizi mücadelesine rağmen Akkuyu NGS’de iki reaktörün inşaatının tamamlandığı üçüncü reaktörün de inşaat lisansının alındığı bir aşamaya geliniyorsa, reddi hakim talebinin umursanmaması da çok şey söylüyor. Esasen perşembenin gelişinin çarşambadan belli olduğu, 2016-2018 yılları arasında Akkuyu NGS ÇED’ine karşı 13 sivil toplum örgütünün açtığı davaların iki seferde gerçekleştirilen bilirkişi  incelemeleri süresince verilen mücadelenin üstüne ÇED’in  gerekçesiz onaylanmasında görülmüş; akabinde bu bilgi ÇED iptal davası için verilen emeğin, gösterilen eforun ardından ÇED iptal talebinin reddine kopyala-yapıştır cümlelerle hükmedilmesi ve sivil toplumun itirazlarının bir çırpıda geri püskürtülmesiyle teyit edilmişti. 

Sinop’ta skandal uygulamalar

Bu noktaya kadar Akkuyu NGS Projesinde  “Ak” bir kuyu’ya düştüğü iyice pekişmiş olan yargı süreci, ikinci nükleer santralin kurulması planlanan Sinop İnceburun’da halkın bir kez daha yok sayılmasıyla inceldiği yerden kopabilir.

Zira Türkiye’nin ikinci nükleer santralinin kurulmasının planlandığı Sinop’ta da Japonya ile hükümetlerarası anlaşmanın yapıldığı 2013 yılından bugüne çeşitli hukuksuzluklar, halkın irade beyanının hukukla karşı karşıya geldiği süreçler yaşanıyor. Aynı Akkuyu’daki gibi daha halkın katılımı toplantısında başlayan adaletsizliklere tanık olundu ve projenin karşısında irade gösteren 17 kişiye karşı dava açıldı, davalar beraatle sonuçlandı. Halkın İzleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantılarına da alınmadığı ÇED içeriği Japonya projeden çekilmiş olmasına rağmen Japonya ile yapılmış olan hükümetlerarası anlaşmaya dayandırılmış olarak; hangi şirket tarafından yapılacağı da belli olmayan şekilde ve varsayımsal bir “referans”reaktörün çevreye etkisini değerlendirdiği iddiasıyla karşımıza çıkarıldı. Nereden tutulsa elde kalan skandal üç bin sayfalık nihai ÇED kamuoyuyla paylaşıldı ve tüm itirazlara rağmen olumlu bulunarak onaylanabildi.

sinop

Sinop NGS’nin skandallarıyla Akkuyu NGS’ye şimdiden fark atmasının nedeni şüphesiz Sinop NGS’nin ÇED sürecine Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçilmiş dönemde; diğer bir deyişle neoliberal sistemin otoriteryen eğilimleri zirve yaparken başlanmış olması. Sonuç olarak yakında ÇED onayına karşı Sinop NGS için İnceburun sahasında bilirkişi inceleme ve değerlendirmeleri gerçekleştirilecek. ÇED’e itiraz edilerek bilirkişi incelemesi talep edilen davanın görülmesi için gerekli olan 40.884,90 TL tutarındaki meblağ ise Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyelerinin girişimiyle ekonomik darboğaz içindeyken dahi katkısını esirgemeyen bireylerin, yerel yönetimlerin, dernek, sendika ve meslek odalarının katkılarıyla toplandı.

Dolayısıyla bugünler Sinop için desek de aslında tüm Türkiye için hararetli ve telaşlı bir dayanışma süreci  yaşanıyor. Zira bir  nükleer santral projesi salt yapıldığı şehri ya da coğrafyayı ilgilendirmiyor. Çevreyi ve ekolojiyi bir bütün olarak daha altyapı düzenleme çalışmalarıyla Akkuyu’daki gibi tarumar edeceğini bugüne dek bir milyona yakın ağacın kesimiyle  gösteren projede katliamın bizim vergilerimizle yapılacağı da malum… Neticede maliyetli, riskli yatırımın sağlamayı iddia ettiği elektriği bile satın alırken mağdur edileceğimiz bu proje, Akkuyu gibi sırtımızdaki kamburlardan birini oluşturarak nükleer bir kaza olmasa dahi  her türlü geleceğimizden çalacak.

Hele bir de iklim kriziyle karşı karşıya kalmışken insan suyun, toprağın kadrinin bilinmesiyle sınanırken bu coğrafyaya tarih boyunca yapılmamış en büyük kötülüğün, verilmemiş zararın verilmesine on iki bin yıllık Hasankeyf’in sulara gömülmesine  tanıklık ettiğimiz gibi tanıklık ediyor mu olacağız? Tanıklık seyir etmek halini alırken Sinop NGS’nin sınır aşan etkileriyle daha yakın bir coğrafyadan Avrupa’yı ilgilendirmesi de bizim için önemli. 

Anımsayalım ki tabi olduğumuz hukuk sistemi işlemese de o hukukun uluslararası hukuk ve uluslararası anlaşmalarla bağlandığı bir ekosistemi bulunuyor. Ancak iç hukuk tüketildiğinde diğer süreçlere geçilen bu ekosistemde, kamuoyunun kalbinin Akkuyu ve Sinop’la atmasına ihtiyaç var. Diğer bir deyişle Akkuyu ve Sinop projelerine karşı çıkabilecek bir hukuk ve adalet sistemi işlemiyorsa gerçek yargı kamu vicdanıdır diyerek tek yapmamız gereken bu davalara sahip çıkmak; Akkuyu’da ve Sinop’taki nükleer santral projelerine karşı itirazımız olduğunu yılmadan, yüksek sesle dile getirmek; vicdanımızın irade göstermesine ve hukukun kendi ekosistemi içinde devinimine imkan tanımaktır.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın başarısı için

“Şimdi dünyaları yok eden ölümün kendisi oldum. Sanırım hepimiz düşündük bunu, o ya da bu şekilde…” [1]

1945 yılında Manhattan Projesi kapsamındaki Trinity (Üçlü) Test’in ilkini New Mexico- Alamogordo’da gerçekleştirdiklerinde, bombanın yapım sürecinde görevli olan fizikçi Robert Oppenheimer nükleer patlamanın etkisi karşısındaki hissiyatını Hinduların Kutsal Kitabı Bhagavad Gita’dan bir alıntıyla ifade eder. Onun bu sözleri yüzeysel bir değerlendirmeyle “güç sahipliğinin dışavurumu” sanılarak yıllarca yanlış yorumlanmışsa da James Hijiya’nın “The Gita of Oppenheimer (Oppenheimer’ın Gitta’sı) makalesinde ışık tuttuğu perspektiften bakınca sözlerinin dünyayı yok edebilecek bir ölüm makinası inşa etmek zorunda kalmanın vicdani ağırlığıyla baş etme çabasının itirafı olduğu anlaşılır [2].

Ne var ki siyasi figürlerin siyasi gerilim ortamında gövde gösterisi kıvamında nükleer testler yapılabilmesi Bhagavad Gita’nın dizelerindeki gibi dünyaları yok eden ölümün kendisi olmaya namzetmiş ruh hali içinde bu silahları kullanmak istemesi, hep ihtimal dahilindedir.

Nükleer silahlanma suçtur!

2017 yılında Nobel Ödülü’ne layık görülmesiyle adı dünya çapında duyulan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması/Treaty Nuclear Weapon Prohibition (TPNW) kampanyası ile ICAN son 10 yıldır nükleer silahlanmaya karşı çeşitli ülkelerdeki sivil toplum örgütlerinin dayanışma içinde verdiği mücadeleyi zirveye taşıdı. Anlaşmanın 24 Ekim 2020 tarihinde 50’inci ülkenin de imzalamasıyla resmiyete kavuşması ise tarihte ilk defa nükleer silah üretmenin, test etmenin, topraklarında bulundurmanın ve nükleer silah satın almanın birlikte yasaklandığı, diğer bir açıdan ise aksi faaliyetlerin “suç” teşkil ettiğinin resmen yürürlüğe girdiği anlamına geliyor.

Şüphesiz nükleer silaha sahip olan ülkelerin nükleer silahsızlanmayı savunan bir metnin altına imza atmasını beklemek şimdilik bir hayal. Zira 2019 yılının verilerine göre dokuz devlet – ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore – yaklaşık 13.400 nükleer silaha sahip  ve bunların 1800’ü yüksek operasyonel alarm durumunda[3].

Öte yandan T.P.N.W.’ye imza atmış olan devletler arasında Türkiye, Suudi Arabistan gibi ilk kez nükleer santral kurma sürecindeki ülkeler yer almadığı gibi nükleer santrali bulunan 31 ülkeden de yalnızca ikişer reaktöre sahip Brezilya ve Meksika’nın imzacılar arasında olması, yani diğerlerinin henüz yer almaması da dikkat çekici. Zira bu detay bize nükleer santrallerle nükleer silahlanma arasındaki ilişkiye dair bir şeyler söylüyor.

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na nükleer santrali bulunan, nükleer santral kurma planları yapan ülkelerin şimdiye kadar imza atmamış olması (umalım ki izleyen süreçte imzalansın) nükleer silahlanmaya ve testlere karşı daha önce yapılmış olan önceki küresel anlaşma ve kampanyaların neden başarıya ulaşmadığını ve yine yeniden Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na ihtiyaç duyulduğunu bize gösteriyor. Peki bugüne dek yanlış olan neydi ve Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın(T.P.N.W.) başarı sağlaması için ne yapılmalı? Bunun için biraz geçmişe gidip daha önce yapılmış olan nükleer silahlarla testlerin yasaklanmasına yönelik imzaya açılmış olan anlaşmaların geçmişine bakalım.

Amacına ulaşmayan nükleer silah karşıtı girişimler

Nükleer testlere İkinci Dünya Savaşı‘nı müteakip Soğuk Savaş Dönemi’nde başlandı. 1974 yılına kadar atmosferde, yer altı ve deniz altında gerçekleştirilen yaklaşık 2 bin nükleer test, devletlerin “güçlerini” birbirlerine göstermeye çalıştığı bir yarış havasında geçti. Pasifik’te, uzak coğrafyalarda yerli halkların radyoaktif kirliliğe maruz bırakılmasının neticesinde oluşan tahribata karşı dünya kamuoyu ilk olarak 1964 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Kısmi Önlenmesi Anlaşması’nı imzaya açtırdı. Denizaltı ve atmosferdeki testler yasaklanınca testlere yer altında devam edilmesiyle kısmi anlaşma yerine daha kapsayıcı anlaşma yapılması ihtiyacı doğdu. 

Bununla beraber dünya genelinde kanser ve türevi hastalıklarındaki artış ve çocukların dişlerinde nükleer silahların atılmasıyla açığa çıkan radyoaktif elementlerden stronsiyumun tespit edilmesi durumun vehametini ortaya serince, dünya kamuoyu bu kez uluslararası hekimlerin desteğini alarak daha güçlü bir şekilde nükleer testlerin durdurulması için sesini yükseltti ve 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Kapsamlı Önlenmesi Anlaşması (N.P.T.) imzaya açtırıldı.

Türkiye, bu anlaşmayı 1969 yılının Mart ayında imzalamış, 1979 yılında T.B.M.M.’de onaylatarak yürürlüğe koymuştur. Nükleer silahlanmayı ABD ve eski S.S.C.B.’nin sahipliği ile sınırlama anlamına gelen NPT imzacısı ülkelerin nükleer teknolojiyi geliştirmesinin ise silahlanmaya yönelik kullanılmayacağının sözünü vermiş göründüler. Bu sözün geçerliliği bir yana bugün hala yürürlükte olan bu anlaşmayı parlamento onay sürecinden geçirmemiş devlet de çoktur. Akabinde nükleer güçler testlere devam ettiği için de 1996 yılında Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması (C.T.B.T.) imzaya açıldı. Lakin bu anlaşma da imzacı devletler tarafından mecliste onaylatılmadığı ve aralarında mevcut nükleer alt yapısına rağmen hiç imzalamamış olan devletler bulunduğu için bugün işlevini tam olarak yerine getirememektedir. Türkiye C.T.B.T.’yi 1996 yılında imzalayarak 2000 yılında T.B.M.M.’de onaylamıştır.

Nükleer silah-santral geçişliliği göz ardı edilince

Nükleer silahlarla nükleer enerji üretim alt yapısı arasında bir geçişlilik olduğu ise günümüzde yaygın şekilde biliniyor. Nükleer silahların yarıştırıldığı Soğuk savaş ortamında ABD Başkanı Eisenhower tarafından 8 Aralık 1953 tarihinde ilan edilen Barış için Atom Anlaşması da bu savaş teknolojisinin geliştirilmesini meşrulaştırılmaya yönelik kullanılmıştır.

Nükleer gücün bir enerji olarak günlük yaşamın kalbine sokulması için esas büyük adım ise dünya çapında etkileri olan 1973 Petrol Krizi ile atıldı. Öyle ki nükleer enerjinin petrolle elde edilen elektrik enerjisine alternatif çözüm olarak sunulması dünya çapında literatüre Nükleer Rönesans olarak geçti.  Bu açıdan 1970’lerde nükleer enerjinin petrole alternatif enerji kaynağı olarak gösterilmesi günümüz iklim krizi koşullarında nükleerin temiz enerji şeklinde lanse edilmesine benzetilebilir.

Nükleer santral kurma eğilimi ABD’de 1979 yılındaki Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’yle sekteye uğrarken dünyanın geri kalanı ABD ile aynı nükleer farkındalık noktasına ancak 1986 yılında Çernobil Nükleer Felaketi’ni yaşayarak gelmiş ve felaketin üstünden geçen 10 yılın sonunda nükleer santral yatırımları yeniden başlayabilirken irili ufaklı kazalar görmezden gelinse de radyoaktif kabus 25 yıl sonra Fukuşima Nükleer Felaketi ile kendini yeniden hatırlatmıştır. 

Nükleer silahlanma anlaşmalarına rağmen nükleer enerjinin kullanımının yaygınlaştığı dönemlerde, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmalarıyla nükleer testlerin yasaklanması anlaşmalarının işlevsizliğinin sırrı nükleer silah-santral süreçlerinin kesişimselliğinde gizlidir. Nükleer teknolojinin askeri alandaki kullanımının nasıl geliştirildiğine örnek olarak ABD Savunma Bakanlığı’nın 2005 yılındaki bir çalışmasında 1-3 kilogram plutonyumun nükleer silah yapmak için yeterli olduğu açıklaması [4], 1000 megawatt gücündeki nükleer reaktörün yılda 200 kilogram plutonyum üretiyor olduğu gerçeğiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte nükleer santral -nükleer silah üretimi ilişkisinin barındırdığı olasılıkların yanı sıra nükleer yakıtın üretim aşamasında seyreltilmiş uranyum mermisi üretiminde kullanıldığı da göz önüne alınmalıdır. Nitekim 1945 yılında Hiroşima’ya atılan nükleer bombanın uranyum, Nagasaki’ye atılan bombanın ise plutonyum bombası olması da nükleer silahlanmanın salt plutonyum kullanımından ibaret olmadığını gösterir. Nükleer yakıtın işlenmesini de Körfez Savaşı‘nda, Sırbistan, Ukrayna savaşlarında ve yakın tarihte Suriye’de seyreltilmiş uranyum mermilerinin kullanılmasıyla birlikte düşünmek gerekir.

Nükleer santrallerde meydana gelen kazaların nükleer bomba atılmış, diğer bir deyişle nükleer silah kullanılmışçasına tahribat yarattığı ise bilinen bir diğer gerçektir. Özellikle Çernobil Nükleer Felaketi’nin Hiroşima’ya atılmış olan atom bombası ile açığa çıkan radyasyonun 200, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin ise 400 katı daha fazla radyasyon yaydığını da hatırlamakta fayda var. Yine nükleer santrallerin operasyon halinde bile çevreye yaydığı radyasyonun kümülatif olarak etkisinin hesaplanmasının gerekmesi Fukuşima Nükleer Felaketi’yle pekiştirilen bir derstir. Nükleer santrallerin riskleri bu yazının konusu olmadığı ve yazının uzunluğunu gözetmem gerektiği için bu konuya fazla giremesem de nükleer riskler ile ilgili olarak önceki yazılarıma bakılabilir.

Sonuç olarak, Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın resmen yürürlüğe girmesinin anlamına tekrar dönersek, bu anlaşmayla nükleer silahlanmanın suç olduğunun ilan edilmesi çok kıymetli bir adımdır. Ancak bu girişimin amacına ulaşması için nükleer silahlanmanın beslendiği damarların kurutulması elzemdir.

Nükleer silahsızlanma nükleer santral işletim süreçlerinden nükleer santrallerin muhtaç olduğu nükleer yakıtın ham maddesini oluşturan ve ekosistemi zehirleyen uranyum madeninin yerin altından çıkarılmasına kadar (sağlık dışındaki alanlarda) nükleer yakıt çevrimi süreçlerindeki kullanımından vazgeçilmesini gerektirir. Türkiye gibi nükleer santrali bulunmayan ülkeler ise nükleer silahlanma dünya kamuoyu nezdinde “SUÇ” ilan edildiğinden, çıkmak zorunda kalacakları bu yola hiç girmemeli, Türkiye’de halihazırda inşaatına devam edilen Akkuyu Nükleer Santrali ile Sinop Nükleer Santrali projelerinden vazgeçilmelidir. Fakat ne Türkiye ne diğer devletler nükleer santral planlarından ve nükleer yakıt çevrimi süreçlerinden sivil toplum talep etse de irade kullanarak çekilecekleri  için Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın (T.P.N.W.) başarı sağlaması adına bu anlaşmanın nükleer silahlarla sınırlı tutulmaması ve nükleer silahların beslenme kaynakları olan nükleer yakıt çevrimi süreçlerinin kurutulması önemli ve gereklidir.

*

[1] “Bhagavad Gita, Hinduların Kutsal Kitabı”, Çev.Korhan Kaya, Dost Kitabevi, 2001

[2] Bilgi için tıklayın

[3] Geniş bilgi için tıklayın

[4] Cochran T.B. Plutonium: the international scene h

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Covid Çağı’nda Nükleer Enerji, 2020 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu açıklandı

Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, yaşı, kaçının inşaat halinde olduğu, kaçının devreden çıkarılacağı, kaçının sökümüne hazırlanıldığı gibi hususları netleştirerek açıklayan, bu şekilde güncel bilgi kaynağı olan Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu-2020/World Nuclear Industry Status Report (WNISR) yayımlandı. Dünya genelindeki nükleer santrallerin durumunu bir yıl öncesine ait verilerle analiz eden ve gelecek projeksiyonlarıyla enerji süreçlerinin karşılaştırmalı takip edilebilirliğine çok önemli bir katkıda bulunan  rapor yeni bölümleriyle, orjinaline  şuradan ulaşabileceğiniz  361 sayfadan oluşuyor.

Fotoğraf ©Nina Schneider

Rapor, 24 Eylül günü İstanbul saatiyle 12:00’de pandemi koşullarına uygun olarak internet üzerinden koordinatörü Mycle Schneider   tarafından  zoom ortamında bir sunumla kamuoyuna tanıtıld. Ardından  raporun yazarlarından ve halihazırda Atom ve Uluslararası Güvenlik temalı bir araştırma yürüten Ali Ahmad ile birlikte sorular yanıtlandı. Biz de Yeşil Gazete olarak her sene olduğu gibi raporu sizin için özetliyor ve değerlendiriyoruz:

Öncelikle bu seneki raporun nükleer enerjinin üretim maliyetleri ile yenilenebilir enerjilerin üretim maliyetleri arasındaki makasın açıldığını gösteren çok net veriler sunduğunu belirtelim. Bununla beraber raporda her sene yaşanan gelişmeler ışığında yeni bölümleri görebildiğimiz üzere, bu sene de 2020 yılına damgasını vuran Covid 19 krizinin nükleer santrallerin işleyişine ve çalışma yaşamına etkisini analiz eden bir bölümün eklenmiş bulunduğunu söyleyelim. Rapora eklenen bir diğer bölüm ise Ortadoğu’nun nükleerleşmesine dair süreç analizini içeriyor ki, Türkiye’nin adı  bölgedeki beş ülkeyle birlikte anılıyor ve eş zamanlı gelişen nükleer enerji yatırım faaliyetleri ortak bir resmin içinden ele alınıyor.

Raporda,  dünya çapında ilk kez inşa edilerek Finlandiya‘nın Nihai Nükleer Atık Deposu olarak faaliyete geçmesi beklenen Onkalo Projesi’nin tamamlanmasının bu yıl yine ertelendiğini de okuyoruz. Yani çözümsüz nükleer atık sorununun çözümü varmış gibi gösterilen proseslerin dahi  işlemediği bir kez daha görülüyor.

Çalışmada, Japonya’da Fukuşima Nükleer Felaketi‘nin meydana geldiği 2011 yılından itibaren nükleer felaketin son bir yıl içindeki etkileri bu sene de  değerlendiriliyor.  Ancak bu yazının uzunluğunu gözeterek, Fukuşima Nükleer Santral tesisindeki reaktörlerin maliyet ve söküm süreçlerine, radyoaktif mağduriyette gelinen duruma dair paylaşılan bilgilere bir başka yazıda yer vermeyi seçerek bu yazıda nükleer endüstrinin dünya ve Ortadoğu özelindeki durumuna odaklanacağız.

Rapor öncelikle dünya genelindeki nükleer enerji üretiminin %70’inin istikrarlı bir şekilde nükleer endüstriye sahip olan ABD, Rusya, Çin, G. Kore ve Fransa olmak üzere beş ülke  tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda yalnızca Çin ve Rusya’nın enerji çeşitliliği içinde nükleerin payını arttırmaktan yana bir gayret içinde olduğunu söylemek yanlış olmaz.

2010-2019 yılları arasında dünya genelinde  inşaatına başlanılan reaktör sayısı 67 reaktör olup bunlardan beşi terk edildi. 62 reaktörün yarısı yani 31’i ise  Çin’de bulunuyor.  2020 ortası itibariyle 62 üniteden sadece 18’i faaliyete geçerken, 44’ü bugün de inşaat halinde. 2020  1 Temmuz itibariyle ise 2019’daki ilavelerle toplam 52 reaktör olduğu belirtiliyor.

2019 yılında ilk kez güneş ve rüzgar enerjisi nükleeri geçti!

Bu seneki raporun en önemli çıktısı ise tarihte ilk kez – yenilenebilir enerji kaynaklarından (hidroelektrik hariç) 2019 yılında elde edilen elektrik üretiminin  nükleer santrallerden elde edilen elektrik üretimini geçmiş olması. Hatta Covid 19’a rağmen, yeni yenilenebilir enerjilere yapılan küresel yatırımın, 2020’nin ilk yarısında özellikle rüzgar enerjisi yatırımlarındaki artışla yılda yüzde 5 artarak 132 milyar ABD dolarına yükseldiği tahmin ediliyor.

Adı Nükleer Endüstri Durum Raporu olmasına rağmen özellikle nükleer güç sahibi olan ülkelerde yenilenebilir enerji sınıfındaki güneş ve rüzgar enerjisinin önlenemeyen yükselişi nedeniyle son beş yıldır çalışma kapsamında nükleer enerji -yenilenebilir enerji karşılaştırması da yapılıyor. Dolayısıyla bu seneki raporda rüzgar ve güneş enerjisi gibi yeni yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen üretimin geçen yıl  rüzgardan sağlanan 59,2 Gigawatt, güneşten sağlanan 98 Gigawatt üretim artışıyla  toplamda bir önceki seneye göre de 20 Gigawatt yükselerek üretimdeki artışın 184 Gigawatt’a ulaştığı; buna mukabil nükleer enerjiden elde edilen üretimin  yalnızca 2,4 Gigawatt artış gösterdiği belirtiliyor.

Yenilenebilir enerji maliyetlerinde gerçekleşen düşüşün üretimdeki artışla ilgisi kurulabilecek şekilde aşağıdaki grafikte 2019 yılında güneş enerjisinin maliyetinin yüzde 89, rüzgar enerjisinin maliyetinin yüzde 70 azaldığı fakat nükleer enerji maliyetlerinin yüzde 26 artmış olduğu görülüyor.

Covid 19 ve nükleer enerji sektöründeki çalışma şartları

Dünya genelinde Covid 19 nedeniyle pandemi şartları çalışma yaşamında önlemler alınmasını gerektirirken alınan ve alınmayan önlemler iş yerine ya da sektöre dair değerlendirme yapmayı sağlıyor. Buna ilaveten nükleer santral tesislerinin hem 7/24 bilfiil çalışma yapılan bir iş yeri olmasından hem de meydana gelebilecek kaza, sızıntı ya da diğer sorunların salt bir yerle ve belli kişilerle, tek bir zaman dilimiyle sınırlı kalmayacak olmasından mütevellit derin bir izleme ve değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Nitekim 2020 WNISR’de ayrılan bölüm nükleer endüstri açısından risklere ışık tutarken ülke bazında  tespitler paylaşıyor:

Örneğin Fransa’da nükleer endüstrinin bel kemiği olan EDF‘in çalışanlarının üçte ikisinin evden çalışmaya yönlendirildiğini fakat sahanın taşeron işçilere kalmasına bağlı olarak  güvenlik risklerinin belirginleştiğine vurgu yapılıyor.  Diğer taraftan nükleer santral tesisindeki mevcut personele getirilen çalışma saatleri düzenlemesinin, çalışan üzerinde baskı kurulduğundan da bahsediliyor.

İşçiler uzun süreli kamplara alınıyor

Nükleer santrallerin süreklilik gerektiren iş planına karşın Covid 19’un vaka riskine karşı  karantina ortamı yaratmaya dönük şekilde hazırlanan çalışma planı ise işçilere özel hayat bırakmıyor. Zira ABD ‘de işçilerin herhangi bir 24 saatlik zaman diliminde 16 saate kadar çalıştırıldığını, herhangi bir 7 günlük dönem için ise 86 çalışma saatine kadar veya art arda 14 güne kadar 12 saatlik vardiyalara göre çalışma şeklinin yeniden dizayn edildiğini  görüyoruz. Buna mukabil Rusya ve İsveç’ te kontrol odası personeliyle anahtar(temel) personelin izole edilerek tesis alanında barınma sağlanmış olarak çalıştırıldığı belirtiliyor.

Bakım onarım çalışmaları erteleniyor

Raporun aydınlattığı önemli bir nokta da nükleer santrallerde “bakım onarım” yani yakıt ikmali ve bakım prosesleri gibi son derece kritik bir konunun 2021 yılının sonuna kadar “kritik olmayan işler“şeklinde nitelenmiş olması. Zira nükleer santraller bakım onarımları yapılmazsa kaza olasılıkları artan , yüksek ısının açığa çıkmasına bağlı olarak altyapı malzemelerinde kolaylıkla eskimeye ve yıpranmaya yol açtığı bilinen, bu nedenle de kolay yaşlanan tesisatlardan oluşur -ki birazdan okuyacağınız gibi dünya ortalaması reaktörlerin 30 yaş civarında olduğunu gösteriyor, yani bakım onarım elzemdir, ertelenmesi kaza olasılıklarını arttırır.

Raporda da gerek bakım onarım gerekse inşaat süreçlerinde daha az personelin sahada bulunmasının yetersiz olduğu, diğer bir ifadeyle yenilenebilir enerji endüstrisinin nükleer endüstriye göre iş takibi açısından da daha az risk taşıdığından bahsediliyor

Raporda altı çizilen diğer bir konu nükleer tesislerdeki Covid 19 vakalarındaki artış. Nitekim Rusya’daki Rosatom tesislerinde temmuz ayı ortası itibarıyla toplam 4500 vakanın olduğu belirtiliyor. Yine ABD’nin Georgia eyaletinde inşaatı devam eden Vogtle fabrikasında büyük bir salgının meydana gelerek 800’den fazla personelin pozitif çıktığı ve Ağustos 2020’nin sonunda hala 100’den fazla Covid 19 hastası olduğu tespitler arasında.

408 operasyon halindeki reaktörün ortalama yaşı 31 

WNISR 2020 son bir yıl içinde 3’ü Rusya’da, 2’si Çin’de, 1’i Güney Kore’de olmak üzere toplam altı reaktörün kapatılmasıyla bugün operasyon halinde 408 reaktör bulunduğunu söylüyor.

Rapora göre Çin dışındaki büyük yeni inşa programları açısından dünyadaki nükleer reaktörlerinin ortalama yaşı 2020’de 30,7 yıla ulaşmış bulunuyor. Bununla birlikte 408 olan toplam reaktör sayısının üçte ikisine tekabül eden 270 reaktörle 41 yıl veya daha uzun süredir çalışan 81 reaktörün (toplamın yüzde 20’si) 31 yıl veya daha uzun süredir faaliyette olduğuna işaret ediliyor.

Elektrik üretim çeşitliliği içinde nükleerin payı artmıyor

Bununla beraber nükleer enerjinin küresel ticari brüt elektrik üretimindeki payında ise bir artış yok, bilakis azalış var zira 1996’daki yüzde 17,5 iken 2018’den bugüne yüzde 10,15 düzeyinde bulunuyor.

Öte yandan halihazırda çalışan tüm reaktörlere ömrü uzatılanlarla inşaat halindekilerin kapasitesi dahil edildiğinde, 135 reaktörün ya da nükleer enerjiyle elde edilen 105 Gigawatt kapasitenin 2030’un sonuna kadar devrede olması anlamına geliyor.

İnşaat projelerine bakıldığında ise son on yıldaki projelerin yüzde 5,8’den 13,7’ye çıktığı yani iki katından fazla arttığı görülüyor lakin yine de  inşa süreçlerinin düşüş eğilimi gösterdiği düşünülüyor.  2020 Temmuz ayı itibariyle, 62 üniteden sadece 18’i faaliyete geçmiş ve 44’ü ise hala inşaat halinde bulunuyor.

Raporda birçok reaktörün, lisansları sona ermeden çok önce kapatıldığı; 2015 ile 2019 yılları arasında şebekeden çıkarılan 17 reaktörün ortalama devreden çıkarma yaşının 42,4 olduğu bilgisi paylaşılıyor.

Rapora göre 2016 Aralık ayından bugüne esas olarak 2019 yılında inşasına başlanan altı reaktör var. Bunların dördü Çin’de, biri Rusya’da diğeri ise Birleşik Krallık‘ta bulunuyor. Türkiye’deki Akkuyu NGS inşaatının ikinci reaktörünün inşaatı ise 2020’nin ilk yarısında başlamış durumda.

Ayrıca İran‘da , 1976’da başlatılmışken durdurulan Bushehr-2 reaktörünün inşasına 2019’da devam edilmesiyle halihazırda 17 ülkede inşaatların devam ettiği; nihayet 1 Temmuz 2020 itibarıyle toplam 52 reaktörün inşa halinde olduğu notu düşülmüş bulunuyor. Buna göre kapasite 8,9 Gigawatt artarak 53,5 Gigawatt düzeyine ulaşılmış.  2020 yılı sonuna kadar inşaatı sürecek olan Çin’deki 14 Gigawatt’a karşılık gelen 15 reaktör de bu 52 reaktör arasında yer alıyor.

İnşaat projelerinde ertelemeler

Son 18 ayda başlayan tüm reaktör inşaatları geçen on yıl içindeki inşaat projelerinin çoğu gibi, devletlerin sahip olduğu veya yönlendirdiği şirketler eliyle yürütüldüğü tespiti yapılıyor. İnşaat sürelerine bakıldığında ise 52 reaktörün ortalama inşaat süresi 7,3 yıl olurken bu sürenin geçen seneye göre 6 aylık sarkmaya uğradığı, 2017 ortalarında ise 6,2 yıl olan bu sürenin 1,5 yıl uzadığına işaret ediliyor. İlginç olan ise inşaat süresi uzayan bu projelerin 15’inin,  ülke bazında ise proje yürütülen 17 ülkeden 8’indeki projelerin Rusya’ya ait olması.

Rapora göre söz konusu 17 ülkenin en az 10’ununda yapım aşamasında olan  reaktörlerde yıl boyunca gecikmeler yaşanmış ve tüm inşaat projelerinin en az 33’ü (toplamın yüzde 64’ü ) ertelenmiş bulunuyor. Nitekim planlarının gerisinde olduğu açıkça belgelenen 33 reaktörün en az 12’si hakkında gecikmeler olacağı ve dördü hakkında da ilave yeni gecikmelerin meydana geldiği  bildirilmiş. Sonuç olarak 2019’da 13 reaktörün devreye alınması planlanmışken ancak altı reaktör tamamlanabilmiş bulunuyor.

WNISR 2020, nükleer endüstrisi için üst hedefler kurma eğilimi gösteren Çin’de 2016–2020 beş yıllık planı doğrultusunda 2020 yılına kadar 58 Gigawatt kapasitenin operasyonda ve 30 Gigawatt kapasitenin inşa sürecinde olması hedefine karşın, 2020 ortasında 45,5 Gigawatt kapasitede reaktörün operasyonda olması ve hedefin yarısından bile düşük şekilde 13,8 Gigawatt reaktörün inşaat halinde bulunmasıyla orjinal hedefin oldukça  uzağına düşüldüğüne işaret ediyor.

Her yıl olduğu gibi WNISR 2020’de de uzun dönem projeksiyonlar yapılmış. Buna göre lisanslı tüm ömrü uzatılan ve lisans yenilemeleri yapılan reaktörler hesaba katılarak(özellikle ABD’de) tüm inşaat sahalarının tamamlandığı bir senaryo çalışmasına değinelim. 40 yıllık bir ömür tahmini üzerinden 2020’nin sonunda, net çalışan reaktör sayısının iki reaktör ve kurulu kapasitenin de 2,5 Gigawatt artması beklenebilir görünüyor.

2030’a kadar ise, net dengenin 2022’de negatife dönmesiyle devreden çıkışların karşılanmasının 137 yeni reaktörün (107,5 Gigawatt) devreye alınmasıyla mümkün olacağı değerlendirmesine yer verilmiş.

Bu seneki raporda Türkiye’ye de geniş geniş yer verilmiş, zira dünya nükleer endüstriden çekilirken Türkiye nükleer enerji yoluna girmeye çalışıyor. Ayrıca Türkiye’nin WNISR 2020’de  Ortadoğu’daki nükleer santral projeleriyle birlikte değerlendirildiğinin altını çizelim.

Türkiye’nin adı Orta Doğu Bölgesi’ndeki projelerle  anılıyor

Bir Arap ülkesinde (Birleşik Arap Emirlikleri‘ndeki Barakah) operasyon aşamasına giren ilk nükleer enerji santrali vesilesiyle, WNISR Orta Doğu’daki altı ülkenin nükleer enerji hedeflerine genel bir bakış sunuyor. Bu ülkeler, İran, BAE, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün.  Bu ülkelerin üçünde  İran ,Mısır ve Türkiye’de projeler Rosatom tarafından yürütülüyor.

Ortadoğu’da, nükleer santraller inşa etmek için on yıllardır süren planlara rağmen çok az ilerleme kaydedildiğinin altı çizilen çalışmada bölgesel nükleer enerji projelerinin siyasi ve ekonomik belirsizliklerle karşı karşıya olduğu belirtiliyor. Nitekim bu ülkeler aşağıda Şekil 23’te gösterildiği gibi çok farklı taahhüt ve ilerleme seviyelerinde.

Bu politikayı sürdüren ülkelerin en büyük ortaklıkları ise kamuoyuna karşı kurulan söylemin elektrik üretiminde fosil yakıtların payının azaltılması gerekliliği üzerine oluşu. Benzer şekilde bu ülkelerden bazıları nükleer santral yatırımlarının kalifiye çalışanlardan oluşan bir üs kuruluyormuş ve ileri teknoloji tesisi gibi sunulduğuna da değiniliyor.

Ortadoğu’daki nükleer programların operasyonlarının kapsamının ve boyutunun aynı olmadığını teslim eden raporda Tablo 3’te gösterildiği gibi, İran nükleer programının en gelişmiş reaktör olduğuna ve bu modelin ikincisinin inşaat halinde olduğuna işaret ediliyor. Yine uranyum madenciliği yatırımları ve diğer nükleer yakıt zinciri faaliyetleri arasında dönüştürmeyle zenginleştirme de faaliyetler arasında görülebilir.

Raporda uranyum zenginleştirme faaliyetinin İran’ın nükleer silahlanma potansiyelini sınırlamaya yönelik uluslararası çabaların odak noktası olduğu hatırlatılıyor. Nitekim bu sorun, İran’ın kullanılmış nükleer yakıtı yeniden işlememeyi ve Rusya’ya geri göndermeyi taahhüt ettiği Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) aracılığıyla çözülmüş fakat, anlaşma Trump yönetiminin anlaşmadan çekilmesiyle  2020 ortasında nihayetlenmişti.

Öte yandan İran’ın Buşehr-1‘i bölgedeki tek operasyonel reaktörken (bkz. Şekil 24)bugün dördü Birleşik Arap Emirlikleri’nde, ikisi Türkiye’de ve biri İran’da olmak üzere yedi birimin daha inşa edildiği dikkat çekiliyor. Rapora göre daha fazla gecikme olmadığı varsayıldığında, bölgedeki şebekeye bağlanacak bir diğer reaktör ise son testlerden geçen Barakah-1 reaktörü . Tamamlandığında ve dört ünitenin tamamı faaliyete geçtiğinde, santralin ülkenin elektrik arzının yüzde 25’ini karşılaması öngörülüyor.

İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin nükleer enerji programlarında inşaat gecikmeleri (Buşehr-1 durumunda 35 yıldan fazla) ise farklı nedenlere dayanıyor. İran örneğinde, gecikmeler çoğunlukla siyasi nedenlerden kaynaklanırken, Birleşik Arap Emirlikleri’nde esas olarak yerel personelin daha fazla eğitilmesi ihtiyacı ve bazı öngörülemeyen teknik konularla ilgili bulunuyor.

Akkuyu NGS ekolojik, ekonomik ve toplumsal sorun kaynağı 

WINSR 2020’de Mersin‘de inşaatına devam edilen Akkuyu NGS’ye ilişkin olarak projenin finansmanının, 1. ve 2. reaktörlerden üretilecek elektriğin yüzde 70’ine  3 ve 4. reaktörlerden elde edilecek elektriğin yüzde 30’una tekabül edecek şekilde 15 yıllık Elektrik Satın Alma Anlaşması’nın ekonomik sorun yaratacağına değiniliyor. Buna göre reaktörden elde edilecek elektriğin yüzde 50’si ilk 15 yıl için garantili bir fiyata satılacak, geri kalanı piyasada satılırken bir de ayrıca kur dalgalanması ve Türk lirasının değerinin düşmesi gibi risklere maruz kalınca fiyat garantilerinin(123,50 ABD Doları/Megawatt ) düzeyine çıkacağı öngörüsünde bulunuluyor.

Genel olarak Türkiye’de nükleer karşıtlığının yüksek olduğuna yukarıdaki grafikle dikkat çekilen raporda Akkuyu NGS inşaat sürecine dair Akkuyu NGS’nin Büyükeceli Köyü‘nde neden olduğu ekolojik ve toplumsal sorunlarla da ele alınıyor.  Bu hususta Yeşil Gazete’ de okuduğunuz özel haberimize referans verilerek Akkuyu’da prefabrik konteynardan oluşan kamp alanlarında sayıları 5 bin civarına varan işçilerin Büyükeceli Köyü sakinlerine rahatsızlık verdiği toplumsal ve ekolojik kirlilik yarattığından  bahsediliyor. Ayrıca Akkuyu’daki inşaat çalışmalarının Covid 19 ortamında devam etmesine karşın Mersin Nükleer Platformu’nun riskler konusunda endişeleri dile getirdiği de belirtiliyor.

2019 yılında ilk reaktörün inşaatı için temel atma sürecinde meydana gelen ve ancak tekrarladığında kamuoyunun öğrendiği çatlaklara da değinilen raporda Rosatom yönetimi tarafından bir açıklamanın 2020 Temmuz ayına kadar yapılmadığına dikkat çekiliyor. Raporda Ağustos 2019’da Rosatom’un tesisin inşası için, Rusya’nın en büyük bankası Sberbank‘tan 400 Milyon Dolar tutarında kredi sağlayacağını da okuyoruz.

Raporda Sinop‘taki nükleer santral projesi ile ilgili olarak ise 2018 yılında ilk ÇED başvurusu yapıldıktan sonra 30 Mart 2020’de  Assystem ENVY Energy ve EÜAŞ Uluslararası ICC Jersey Adaları, Türkiye Merkez Şubesi adıyla Sinop Nükleer Santrali için ÇED  başvurusunun yapıldığından bahsediliyor. Bizim de “Referans reaktöre şirketsiz ÇED!” yazımızda okuduğunuz gibi  Fransa’da şu anda yapım aşamasında olan Flamanville-3 EPR reaktöründen garip bir şekilde “referans reaktör” olarak bahsedildiğine, ne var ki bunun bir anlaşmaya dayanmadığına vurgu yapılıyor. Ayrıca konuyla ilgili bu referans reaktörün menşei ülkesi Fransa’nın önce gelen şirketleri olan EDF’ ten ve Areva‘ dan bir açıklama yapılmadığı da belirtilmiş.

Politik kararlar belirleyici

Dip toplamda Orta Doğu’nun halihazırda doğal gaz ve yenilenebilir enerji üretim kapasitesine uygun yatırım yapması halinde petrolden uzak bir enerji geçişine müsait olmasına rağmen, enerji çeşitliliği adı altında nükleer enerji üretiminde ısrar edilerek hiç bir ekonomik faydanın sağlanmayacağı teslim ediliyor. Yani ekonomik bir girdi sağlamayacak olan nükleer enerji yatırımının nedeninin Türkiye’de her zaman nükleer karşıtlarının söylediği gibi yalnızca politik kararlara dayalı olduğu ifade ediliyor.

Nükleer-yenilenebilir enerji karşılaştırmasında güneş ve rüzgar galip!

2020 yılının Haziran ayında Uluslararası Enerji Ajansı‘nın/International Energy Agency (IEA) üç yıllık sürdürülebilir iyileşme planı ortaya attığına gönderme yapılan çalışmada, “2021 ile 2023 arasındaki belirli zaman aralığında uygulanabilecek uygun maliyetli önlemlere odaklandığından bahsediliyor. Buna göre yenilenebilir enerji maliyetleri de düştüğüne göre planın üç ana hedefi var: Ekonomik büyümeyi artırmak, istihdam yaratmak ve daha dayanıklı ve daha temiz enerji sistemleri tesis etmek.

Bu bağlamda elektrik sektörüne yönelik teklif; yenilenebilir enerji yatırımına öncelik verilmesi,elektrik şebekelerinin genişletilmesi ve modernizasyonunu desteklemek için bir dizi önlemin alınarak şebekenin güçlendirilmesi şeklinde sunuluyor, yani yeni rüzgar ve güneş tesisatlarını hızlandırmak ve mevcut olanları yeniden güçlendirmek temel hedef . Buna göre mesaj açık: Ekonomik, istihdam ve sürdürülebilirlik nedenleriyle açık öncelik yenilenebilir enerjinindir.

IEA’nın çıkarımları WNISR 2020’nin de çıkarımı olarak verilmiş, yani: Giderek daha ucuz yenilenebilir enerji kaynakları yelpazesi ile karbondan arındırılmış bir enerji sektörüyle rekabet edemeyen, sorun kaynağı, atıl, uyumsuz ve pahalı bir teknoloji olarak, nükleer enerjinin artık terk edilmesi gerekiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Kara Yağmur’ altında ve şemsiyesiz

Geniş anlamıyla toplumsal yaşamın yasalar çerçevesinde koruma altına alınarak yurttaşların haklarının maddi- manevi yaptırımlarla düzenlenmiş olan kurallar bütününe uygun şekilde savunulmasını sağlayan hukuk, sağlık ve güvenlik risklerinin karşısında da kaçınılmaz bir başvuru aracıdır. Tüm devletlerin anayasalarında yer alan sağlıklı yaşam hakkının herkes tarafından ulaşılabilir olması için hukuk bir şemsiye görevi görür. Bu açıdan hukuk, teknolojik alandaki gelişmelerle adına medeniyet denilen dünya sahnesi de değişirken oluşan her tür mağduriyetin önlenmesi ya da tolere edilmesi noktasında da önemli bir rol oynar.

Ne var ki, tüm endüstriyel faaliyetlerin aynı olmaması farklı mağduriyetlerin oluşmasına yol açarken aynı hukuki yaklaşımın izlenmesi bırakın mağduriyetlerin önlenmesini mağdur edenin elini güçlendiriyor. Mevcut hukuki yaklaşım ve alt yapının radyoaktif kirliliğe maruziyetten doğan mağduriyetlerin önlenmesinde ya da tolere edilmesinde yetersiz kaldığını anlatmayı amaçladığım bu yazıda sizlere 66 yıl arayla yaşanan iki olaydan örnek vereceğim. Zira gerek 75 yıl önce Hiroşima ve Nagasaki‘ye atılan bombaların gerekse dokuz yıl önce başlayan Fukuşima Nükleer Felaketi‘nin ardından doğan hak arayışlarının bugün yanıtsız bırakılmış olması dünya genelinde yurttaşlar açısından gelecekteki mağduriyetlerin habercisi. Aynı zamanda aradan geçen 66 yıla rağmen hukukun bir adım öteye gitmemiş olması da bildiğimiz hukukun kifayetsizliğinin en büyük göstergesi.

Radyasyonla yaşamak: Hibakuşalar

Dünya kamuoyu nezdinde 1945 yılının 6 Ağustos’unda Japonya’nın Hiroşima şehrine 9 Ağustos’ta ise Nagasaki şehrine ABD tarafından atılan nükleer bombalarla tanışılan yıkım, aslında 1942’de başlatılan Manhattan Projesi‘nin Üçlü Test (Trinity Test) kapsamındaki test sürüşüdür. İlki New Mexico Alamogordo‘da da denendikten sonra ilk kez insanlar üzerindeki etkisinin anlaşılması için savaş koşulları bahane edilerek(gerek olmamasına rağmen) ikincisi 21 gün sonra Hiroşima’ya ve üçüncüsü de hemen ondan üç gün sonra Nagasaki ‘ye atılır. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan bombalarla sivil yaşam hedeflendiği için bombanın düştüğü noktalardan her yöne beş kilometre içinde 200 bini aşkın insan yanarak anında can verirken bir o kadarı da yıllar içinde çeşitli hastalıklardan musdarip, “hibakuşa”* olarak bir hayat sürmek zorunda kalır…

Ömürleri boyunca tedavilerinin görülebilmesi için Japon Kızıl Haç Derneği tarafından 1956’da Hiroşima’da, 1969’da ise Nagasaki’de birer hastane faaliyete geçmiştir. Uluslararası Kızıl Haç Örgütü‘ne (ICRC ) ait 2014 yılı kayıtlarına göre 2,5 milyondan fazla kişinin ayakta tedavisi yapılmışken 2,6 milyon kişi ise yatarak tedavi hizmetlerinden yararlanmıştır. Tedavi görmüş olanların üçte ikisi akciğer, mide, karaciğer, bağırsak kanserleri ve lösemiden yaşamını yitirmiştir. Nagasaki’de ise yaşamını kanser nedeniyle kaybedenler toplam tedavi görenlerin yarısından fazladır. Bombalar atıldığı zaman doğmamış olanlar dahi 50-60 yaşlarına geldiklerinde kanserle tanışır.

Atılan bombanın tetiklemesiyle yağan “kara yağmur“un bombanın düştüğü noktadan doğu-batı yönünde 15 kilometrelik ve kuzey-güney yönünde ise 29 kilometrelik alanda etkili olduğu tespit edilir ve bu alanda yaşayanlar atom bombası (nükleer bomba) kurbanı kabul edilerek tedavileri devlet tarafından üstlenilir. Ne var ki “kara yağmur” daha geniş bir bölgede etkisini göstermiş radyoaktivite besin zincirine de karışmış olduğu için binlerce insan akut radyasyona bağlı hastalıklardan(long term radiation disease) muzdariptir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım gelişmelerin akabinde radyoaktif etki altında kaldığı tayin edilen bölgenin dışından da “kara yağmura” maruz kaldığı için ömrünü hastalıklarla boğuşarak geçirmiş olan 70-90 yaş aralığındaki 84 Japonya yurttaşı tedavi masraflarının devlet tarafından üstlenilmesi için Hiroşima Bölge Mahkemesi‘ne dava açmıştı. Dava 30 Temmuz 2020 tarihinde 84 kişinin lehine ve onların diğer nükleer bomba kurbanı kabul edilenlere sağlanan sağlık hizmetlerinden yararlanabilmelerine imkan veren şekilde sonuçlandı. Üstelik su ve toprağın radyoaktif kirliliğe uğramasından mütevellit radyoaktivitenin besin zincirine karışarak kansere yol açtığının kabul edilmesi, dünya genelinde”sağlıklı yaşam hakkının tesisi” açısından önemli bir kazanım.

Ne var ki bu kazanım Japonya’da hükümetin “yeterli bilimsel kanıt olmadığı“gerekçesine dayandırmasıyla 12 Ağustos 2020 gününde temyiz edildi. Temyizin sonucu henüz belli olmasa da bu başvurunun hükümet tarafından yapılmış olması fazla ümitli olunamayacağının ispatıyken reddi ise dünya çapında yankısı duyulacak bir devrim anlamına gelebilir.

‘Arkadaş Operasyonu’ mağduru askerler

Bir diğer örneğimiz ise Fukuşima Nükleer Felaketi meydana geldiği zaman Okinawa açıklarında seyir halindeyken rotayı Fukuşima’ya çevirip tesise 90-160 kilometre mesafeden tasfiye işlerine destek olan Ronald Reagan Donanma Gemisi mürettebatının mağduriyetine dayanıyor. Fukuşima Nükleer Santrali‘nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) tarafından radyoaktif yayılım olduğuna dair bir uyarı yapılmadığı için Arkadaş Operasyonu (Operation Tomodachi) adı altında acil durum desteği veren 5000 kişilik mürettabatın yaklaşık yarısında 1 yıl içinde körlük, tiroit kanseri, testis kanseri, lösemi, beyin tümörü gibi hastalıklar  görülmeye başlanır.Sağlıkları kanser ve çeşitli hastalıklara yakalanarak bozulan 80 asker TEPCO yönetimine ve reaktör üreticisi olan General Electric (GE) şirketlerine karşı 2012 yılında dava açar ve davaların takibinin ABD mahkemelerinde görülebilmesi mümkün olur.

Ne var ki bu dava da hüsranla sonuçlandı. Zira 2020 yılının Mayıs ayında mahkemenin ABD Ronald Reagan Gemisi mürettebatının misyonunun TEPCO’dan bir uyarı gelmiş dahi olsa tasfiye işlerine müdahil olacağı yönünde karar vermesiyle tazminat talepleri reddedildi. Mahkemenin açıkladığı bir diğer gerekçe de Ronald Reagan gemisinin iki reaktörlü bir nükleer donanma olması nedeniyle personelin radyoaktivite izleme programı kapsamında mütemadiyen izlendiği, fakat sınır dozları aşılmadığı için hastalıklarının nedeninin Fukuşima Nükleer Felaketi ile ilişkilendirilemeyeceği oldu.

Resmi olarak 1942’de başlatılan Manhattan Projesi kapsamında nükleer savaş teknolojisinin geliştirilmesi için gerçekleştirilen o ilk denemede patlamanın şiddetini “Ben şimdi ölüm oldum” şeklinde yorumlayan fizikçi Robert Oppenheimer‘ın bu sözünü ödünç alıp o yıkıcılığın bir de radyoaktif kalıcılığa haiz olduğunun altını çizersek, ölüm “kara yağmur”la her yerde… Ne hukuk ne kanunlar yurttaşların mağduriyetlerini kabul ederken dili olmayan, bizim kurduğumuz dünyada yaşamak zorunda bırakılan diğer canlıların haklarından bahsedemiyorum bile…

Bugüne kadar atmosferde, yer altında ve denizaltında yapılan 2 bin küsur nükleer testin dünya üzerinde yarattığı yıkıcılığı bir de 1970’leri müteakip felaketin enerji versiyonunun takip etmesi ise hukukun kifayetsiz kaldığı ortamda Fukuşima vakasındaki gibi mağdurların sayısını arttırıyor. Bugün dünya genelinde 400 civarında reaktörün operasyon halinde olduğu gerçeğine Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye‘nin nükleerleşme yarışına sokulduğunu da eklersek hukukun koruma kabiliyetinin dışında kalan bu alanda durumumuz “kara yağmur”un altında şemsiyesiz kalmaktan farksız değil midir?

Çok açık ki, nükleer süreçlerle ilgili olarak ortaya çıkan mağduriyetlerin bildiğimiz hukuk sistemi içinde çözümlenmesi hala mümkün değildir. Mağduriyetlerin sistemin kurucuları tarafından görülmek istenmemesinden, yok sayılmasından ayrı, tespit ve tayinlerine ilişkin yöntem ve yaklaşımların da hatalı ve eksik olduğu kabul edilerek yenilenmesi gerekir. Tabii, nükleer silah ve santrallerden vazgeçilmesi dünya için en hayırlısı olacaktır! Ülkemizde Mersin’e ve Sinop’a nükleer santraller kurulmaya çalışılırken tüm yurttaşların bu alandaki mağduriyetlerin giderilmesinde hukukun dünya genelinde işlemediği gibi Türkiye’de de işlemeyeceğini, kendilerinin de hukukun labirentlerinde kaybolacaklarını öngörmesi ve nükleer projelere itiraz etmesi gerekir.

(Nükleer santral ve nükleer silahlarla ilgili süreçlerin başlangıcı anlamına gelen uranyumun yerin altından çıkarılmasından nükleer atıklara kadar geniş bir yelpazede radyoaktif mağduriyetlerin yaşanmasına, yani hibakuşa olunmasına tarih boyunca yol açmış olaylardan bir kısmı nukleersiz.org web sitemizde görülebilir. Üç yıl önce “Hibakuşalar Olmasın!” adı altında sırasıyla Mersin, Sinop , Samsun İstanbul ve Kırklareli’nde gerçekleştirilen birer sunumun ardından açılarak birer hafta ziyaretçileriyle buluşmuş olan sergiyi yenilenen web sitemizde ziyaret edebilirsiniz.)

(Bu yazı Sivil sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

*Hibakuşa: Bu terim ilk olarak Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atıldıktan sonra maruz kaldıkları radyasyonla yaşamlarına devam edenleri ifade eder. 

 

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Rosatom’u tanıma dersleri -2

Gün geçmiyor ki  Türkiye’nin ilk nükleer santrali olmaya namzetmiş Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS)’nin inşaat sürecine dair yeni bir haber duymayalım! Kor tutucunun nükleer santral sahasına getirilişinden ekipman setinin imalatına,  hatta boruların alana ulaşmasına varan detayda muştulanan haberlerle kamuoyunda “Güçlü Türkiye” algısının oluşturulmasının amaçlandığı herkesin malumu.

Ne var ki, 2004 yılında yaşadığımız Hızlandırılmış Tren, nam-ı diğer Pamukova Tren Faciası’yla başlayıp Soma Maden Faciası’yla devam eden içimizi yakan kazalar silsilesine en son Adapazarı’nda bir havai fişek fabrikasında meydana gelen kazanın da eklenmesiyle bu algı oyununa insan istese de kapılamaz. Yedi kişinin yaşamını yitirdiği bu kazanın hemen ardından, havai fişeklerin soğutulması için gereken 15 günlük süre beklenmediği için üç kişinin daha yaşamını yitirdiği ikinci bir kazanın yaşanmış olması da Türkiye’de on yıllar boyunca soğutulması gerekecek nükleer yakıt çubuklarıyla nasıl bir deneyim yaşanabileceği sorusunu bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Akkuyu NGS için sahaya getirilen lojistik envanterinin sayılıp dökülmesiyle “güçlülük” algısının yaratılmaya çalışılmasına benzer diğer bir çaba da “şeffaflık” böyle olur hissi yaratmak. Oysa Akkuyu NGS sahasındaki çatlak haberlerinin aylarca saklanması ve ikincisi olana kadar kamuoyuna duyurulamaması Rosatom kontrolündeki işletim sürecinin nasıl bir “şeffaflık”zeminine oturacağını net olarak göstermişti.

Nitekim şirketin daha önce tartıştığımız şu yazıda geçen hadiseler karşısındaki ketum ötesi tutumu, en son haziran ayında Avrupa üzerinde tespit edilen sezyum 134, sezyum 137, rutenyum 103 ve iyot 131 radyoaktif izotoplarının adresinin Rusya’nın batı bölgesindeki Kola ve Leningrad nükleer santralleri olduğu yönündeki iddiaları yalanlamasıyla kendini bir kez daha gösterdi. Barentobserver‘ın haberine göre başta İsveç, Norveç ve Hollanda’dan yetkili kuruluşların, bundan on gün sonra da Finlandiya Toplum Sağlığı ve Çevre Ulusal Enstitüsü’nün açıklamalarına rağmen iddialar üç yıl önce Türkiye Atom Enerjisi Kurumu‘na(TAEK) sorular yöneltmemizi gerektiren haberdeki gibi Rus yetkililerce reddedildi.

Metsamor’un modernizasyonu da Rosatom’da

Rosatom’un hayatımıza müdahil oluşu dünya genelindeki diğer projeleri üzerinden de söz konusu. Bu açıdan dünyanın en tehlikeli reaktörü olarak bilinen ve Türkiye’ye yalnızca 16 kilometre mesafede yer alan ve bugün bir de Azerbaycan’la çatışma içinde olan Ermenistan’daki Metsamor Reaktörü’nün modernizasyon işlerini üstlenmiş olması önemli. Dolayısıyla Akkuyu NGS’nin sahibi Rosatom’u sizlere daha yakından tanıtmak amacıyla başladığımız yazı dizisine, bu şirketin  dünyanın en tehlikeli nükleer santrallerinden bir olduğu için 1 Temmuz’da kapatılması gereken yanı başımızdaki Metsamor’un modernizasyon çalışmalarına başladığını değerlendirerek devam ediyoruz.

Ermenistan’ın Sovyet Rusya tarafından ilki 1976 yılında, ikincisi ondan üç yıl sonra inşa edilmiş olan iki reaktörü var. Bugüne dek beş büyük 150′ ye yakın küçük kazanın yaşandığı tesiste aktif olan ve şimdi modernizasyon sürecine sokulan reaktörün devreden çıkarılması gerek depremsellik riski gerekse eski oluşu nedeniyle Avrupa Birliği tarafından yıllardır öneriliyor.Zira 1988 yılında merkez üssü santralden  75 kilometre mesafede olan ve 25 bin kişinin yaşamını yitirdiği  6,8 şiddetindeki Spitak Depremi’nden hemen sonra devreden çıkarılan reaktörlerden ikincisi, enerji ihtiyacı gerekçesiyle 1995 yılında tekrar devreye alınmıştı. Bu reaktör, 30 yıldan fazla bir süre işletilerek miadını çoktan doldurmuş olmasının ötesinde, fay hattının üzerinde oluşuyla  hem kendi toprakları hem de  Türkiye dahil komşuları olan Gürcistan, Azerbaycan ve İran için de sağlık ve çevre açısından  yıllardır büyük risk teşkil ediyor.

 1988 yılında Spitak Depremi'nin merkez üssü ve 75 Kilometre mesafedeki Metsamor Nükleer Santrali
1988 yılında Spitak Depremi’nin merkez üssü ve 75 Kilometre mesafedeki Metsamor Nükleer Santrali

Ne var ki verimli bile olmamasına rağmen aksi iddia edilerek yıllarca çalıştırılan reaktörün 2017 yılında  Ermenistan hükümetiyle AB arasında imzalanan Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Antlaşması (CEPA) doğrultusunda devreden çıkarılması kararının ardından, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile yapılan görüşmeler neticesinde yenilenmesine, diğer bir deyişle modernizasyonuna karar verildi. Böylece 440 Megavat kapasitesi kullanılsa dahi ülkenin ülkenin elektrik ihtiyacının yarısını karşılayacağı iddia edilemeyecek bu reaktörün ömrünün ülkenin başka bir enerji kaynağı olmadığı gerekçesiyle hükümet tarafından 2026’ya kadar uzatıldığı açıklandı. Tahmin edeceğiniz gibi reaktörün ömrünün  uzatılmasını destekleyen kararın diğer ucunda Rosatom duruyor. Netice itibariyle Metsamor Nükleer Santrali’nin aktif olan ikinci reaktörünün modernizasyonu  1 Temmuz itibariyle Rusatom Hizmetleri tarafından başlatıldı.

Yap, borçlandır, işlet…

Rosatom tarafından modernizasyon adı altında yürütülen bu çalışmanın temel amacı yapılan açıklamalara göre reaktörü depreme karşı güçlendirmek. Lakin proje, soğutma suyunu Aras Nehri‘nden alan santralin soğutma kulelerindeki mikro çatlaklarının onarılmasını da  kapsıyor. Projenin maddi boyutu ise, Rosatom’un yurt dışındaki VVER tipi reaktörlerine yönelik  bakım onarım hizmeti veren şirketi Rusatom Hizmetleri tarafından 130 Milyon Dolar’a tekabül ediyor.

Esasen  başlangıçta Rusya tarafından verilecek olan 270 Milyon Dolar kapsamında gerçekleştirilmesi teklif edilmiş olan bu projenin daha sonra  Ermenistan Hükümeti tarafından devlet bütçesiyle yapılacağı açıklandı. Ne var ki Ermenistan’ın daha 2005 yılında Rusya’dan satın aldığı nükleer yakıt karşılığında Rusya’ya 100 Milyon Dolar borçlandığı ve bu şekilde santralin yönetimini neredeyse Rus RAO Birleşik Enerji Sistemleri (UES) şirketine kaptırmış olduğunu  göz önüne alırsak “hangi devlet bütçesi?”diye bir soru doğuyor. Hem de  nükleer yakıt borcunun  60 Milyon Dolarından fazlasını Ermenistan hükümeti  üstlenemediği için geri kalan 40 Milyon Dolarının silinmesi karşılığında Erivan’daki Hrazdan Nehri üstünde  ülkenin %10 elektriğini sağlayan 560 Megavat kapasiteli, hidroelektrik santrali [1] hediye edilmişken. Bu noktada işlerin nasıl yürüdüğüne örnek olması için Rusya’nın izleyen süreçte bu barajı Ermeni -Rus Tashir Grup Şirketi‘ne %30 karla satmış olduğunu da belirtelim.

Ermenistan’ın Metsamor üzerinden Rusya ile kurduğu ilişki henüz operasyona geçmiş bir ticari bir nükleer santrali  olmayan bizim için Rosatom ve iştiraklarini tanımayı sağladığı kadar, nükleer santral süreçlerinde işlerin nasıl yürüdüğüne dair de önemli ipuçları barındırıyor. Dahası, bulunduğu coğrafyada  “ye kürküm ye” misali  ülke ihtiyacının %40’ını karşıladığı [2] karşıladığı gerekçesine dayandırılarak verimsizliğine, risklerine rağmen reaktörüne tutunan bir yönetimin süreklendiği halin kendisi bir ders niteliğinde. Son yıllarda kendi ülkemizde  bu soruyu fazlasıyla tüketmiş oluşumuzun sorunun mahiyetini değiştirmeyeceği önkabulüyle, size de nükleer yakıtın borcu için elden çıkarılan  hidroelektrik barajının akıbeti tefeciye yapılacak ödeme için başka kıymetlerin gözden çıkarılması anlamına gelmiyor mu? Üstelik reaktörün çalıştırılacağı yıllar boyunca yakıt alımı devam edeceği için diğer hükümetler de borçlanmaya devam edecek.

Deprem görmeyen ülkeden fay hattına santral

Tüm bunlara ek olarak, Rosatom’un sözlüğünde pek de rastlamadığımız şeffaflık kavramının anlam ve önemi, önümüzdeki 65 gün boyunca Metsamor’un modernizasyonu çerçevesinde yeni bir boyut kazanacak.  Zira Çernobil Nükleer Felaketi’ne yol açan aynı VVER-440 tip reaktörün modernizasyon sürecini, reaktörü depremlere dirençli kılma görevini depremsellik deneyimi olmayan bir ülkenin şirketinin üstlenmiş olması bizi  potansiyel Çernobil’e de yaklaştırıyor. Bu noktada Rosatom iştiraki olan Rusatom Hizmetleri’nin gerek Ermenistan kamuoyuna gerekse sınır aşan etkileri bağlamında ilk etapta etkilenecek olan sınırdaşları Gürcistan, Azerbaycan, İran ve Türkiye’ye  yaşananları eksiksiz raporlaması  hayati önem taşıyacak.

Metsamor’un, Ağrı Dağı fay hattı üzerinde kurulmuş olması son dönemde Türkiye’de artan deprem fırtınasıyla birlikte düşünüldüğünde depremsellik açısından yeterince büyük bir risk teşkil ederken bölgenin halihazırda savaş gibi insan eliyle yaratılan başka türden bir depreme sahne olması ise yine bir problem. Açıkçası, Dağlık Karabağ’da Ermenistan ile Azerbaycan  arasında yaşanan çatışmanın Metsamor üzerine olası bir yansıması, diğer bir deyişle santralin şu haberdeki gibi taraflar arasında bir tehdit aracı olarak kullanılması her zaman ihtimal dahilinde. Kaldı ki bu tehdidin gerçeğe dönüşmesi halinde o ülkelerin dışındaki coğrafyalar da geri dönüşü olmayan bir felaket yaşayabilir.

Sonuç olarak  dört komşusundan ikisiyle siyasi ilişkileri bozuk olan Ermenistan’ın bir felaket halinde onları bilgilendirmesi de pek mümkün görünmüyor.Tüm bu gerekçeleri üst üste koyduğumuzda bir kez daha anlaşılıyor ki, nükleer risklerin bertaraf edilemediği noktada sivil toplumun  Fukuşima sonrası Japon toplumunun yaptığı gibi kendi bilgi edinme sürecini inşa ederek kendini koruma  mekanizmaları kurması da önemli bir ihtiyaç. Dolayısıyla sizlere ulaşan bu satırlar vesilesiyle altını çizmek isterim ki,  durumun hassasiyeti Türkiye’deki  meteoroloji  istasyonlarının, sivil toplum örgütlerinin, özellikle doğu illerimizdeki üniversitelerin enstitülerin ve konuyla ilgili bilim insanlarının  en azından önümüzdeki 65 gün için Metsamor’u takip edebilecek şekilde birbirleriyle haberleşme ağları tesis etmesine; bu ağların ulusal ve uluslararası ölçekte geliştirilmesine muhtaç.

Dizinin ilk bölümü için tıklayın

*

[1] Bugün santral Rus şirketi tarafından da Rus-Ermeni Tashir Grup’a karlı bir şekilde satılmış bulunuyor. https://caucasuswatch.de/news/2259.html

[2]Gerçekler ise tüketilen elektriğin ancak %7’sini karşılayabildiğini gösteriyor.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır)

 

 

Kategori: Haftasonu

News

For Sinop NPP, Turkey seeks EIA without a company for a reference reactor

(Flamanville 3 is on the left)

Normally The Environmental Impact Assessment (EIA) aims to determine the impacts of projects on the environment . Starting from the planning stage, all processes including construction, operation and termination of the activity are covered. However, the EIA reports, which have theoretically undergone systematic changes for the last five years and have in practice been under the control of political decision mechanisms, being prepared as formalities in Turkey. The statements containing subjective comments and generalizations in the reports are the most important indication that there is not even a concern that the applicant may not be approved. As a matter of fact, the objections of the civil society are not taken into consideration in the processes despite the right to public participation and following-up. Furthermore, the final EIA reports of up to three thousand pages are approved by the political authorities within 10 days.

The processes described above have already been experienced in the Akkuyu Nuclear Power Plant (NPP) at all levels and now the intention is to do the same for Sinop in a similar way. However, although Sinop Nuclear Power Plant project and its impact on its immediate surroundings has been opened for evaluation, there is yet neither a valid agreement nor a company commissioned for the construction of reactors! The Japanese Government, who was committed to realize the Sinop nuclear power plant project withdrew from the International Agreement (Intergovernmental Agreement) at the beginning of 2018 after submitting the EIA application file. Thus ending the Mitsubishi-Areva consortium commissioned in 2013 for the construction of reactors also ended. However, this development did not prevent the EIA preparation file from turning into a final EIA application. Moreover the participation of the public that has to be done according to the EIA regulations was held by preventing the participation of the opposing public in February of the same year as you can see in our previous article. Then in 2019 the non-governmental organizations from Sinop were prevented from attending to the Review and Evaluation Commission (IAC) which was held in Ankara for Sinop NPP.

(ongoing EPR construction) EPR Flamanville 3 ‘Reference reactor’

We have repeatedly underlined that the end of the International Agreement with the Government of Japan did not mean the NPP project was abandoned in Sinop.  The company which performed the EIA application on 30 March 2020 was Assystem ENVY Energy and Environmental Investment on behalf of EUAS International ICC Sinop Nuclear Power Plant Jersey Islands Turkey Central Branch. In fact it was decided that EUAS ICC would never have more than %49 share per the intergovernmental agreement with Japan and when Mitsubishi was involved to the project. The most interesting part of the final EIA report is that the Flamanville 3 type reactor was declared as a “reference reactor” to evaluate the impact of the project on the environment while there is no technology investor company replacing Japanese Mitsubishi. In other words, when the EIA preparation file was submitted 2 years ago, it was prepared for the untested Atmea 1 type 4 reactor (4560 MW in total) which would be produced by Japanese Mitsubishi and French Areva consortium. But now it seems that the French nuclear industry Areva who has an aim to equip the world with its third generation pressurized water reactor (EPR-European Pressurized Reactor) seems to be interested in establishment of the Sinop Nuclear Power Plant project alone despite the fact that there is no intergovernmental agreement signed to perform in Turkey!

EPR is an Areva-made reactor, according to the information in The World Nuclear Industry Status Report (WNISR) 2019, Flamanville 3 reactors which was encountered as  “referance reactor”for Sinop NPP project  has been under construction since 2007 at Flamanville Nuclear Power Plant and its startup is currently scheduled at the end of 2022 at the earliest. We have at Green Gazette previously conveyed you the scandal about the EPR reactors with our news that “400 incompatibilities were detected in the production processes of Areva”. In addition, let us state that the EPR reactor installed in Flamanville 3 was supposed to be put into operation in 2012 in France at first, and the estimated cost of 3.6 billion dollars has reached 13 billion dollars today. Although there may be differences with Flamanville 3, another EPR investment is the Olkiluoto 3 reactor which has been under construction in Finland since 2005 and has at least quadrupled its estimated construction costs, the latest commitment for it to be completed is in 2021. In China,we see  Taishan 1 to 2 as operating EPR reactors; we also see projects in UK with Hinkley Point C and Sizewell C which is very far from construction stage, as well as other projects in India and in Africa. So when we think of reasons for the insistence of the Turkish Government on the nuclear power plant project in Sinop, the agreement between IAEA  and  Nuclear Regulatory Authority of Turkey (NDK) which is established in the place of Turkish Atomic Energy Institution (TAEK) in September becomes more meaningful.

Another humpback for Turkey

One common point of the above-mentioned projects is the EPR, and another common point is that these projects almost triple their projected costs by moving out of their planned investment deadlines. Therefore, for Sinop NPP, as written in this final EIA report, that excavation work will be started in 2021 and it will start operating in 2031, is far from being realistic. Moreover, while these delays are experienced for a single reactor, the establishment of four reactors in Sinop means that citizens will be facing with a new economic burden since delays in construction mean cost. Undoubtedly, if the ecological and social damages caused by the establishment of a nuclear power plant could be calculated numerically and added to economic costs, no investor company would dare to make such a damage to nature by constructing and operating nuclear power plants. However, reflecting financial costs to the electricity bill of citizens can even make projects profitable for companies. For this reason, the environmental massacre started in Mersin Akkuyu and Sinop is not a loss for the state and companies.

(1 million trees cut after the transfer of the land to Energy Ministry)

1 million trees cut down for a final repository

In Sinop, the first movement that paved the way for the environmental massacre for this project was the transfer of 10 square kilometers of land from the Ministry of Agriculture and Forestry to the Ministry of Energy. In the area of ​​1415 stadiums, nearly 1 million trees were cut without showing any sign of remorse. However, in order to suppress the rising reaction of the public, the EIA report sought to prove that, as the statements of the political representatives said, the claims of the opponents of the NPP did not reflect the true characteristic of the “rejuvenation” they made in doing this. Because the most crucial point of the final EIA application made for Sinop NPP to the Ministry of Environment and Urbanization is related to nuclear waste issues, in the report it is explicitly mentioned that the 10 square kilometer area transferred to the Ministry of Energy for the purpose of establishing a nuclear facility would be used as a temporary waste storage area for 60 years lifetime of the power plant and the final disposal facility would be established by Turkey under the responsibility of Turkish Atomic Energy Institution(TAEK)* to have the waste ultimately disposed of at this disposal facility. Such an explanation indicates that the government of Turkey also easily attempts to build a “final repository” which will be at least three times more costly and has never been successfully done in the world since 1942, when the first reactor was established. Today the first such facility is still under construction in Finland since 2004, namely The Onkalo Repository.

A double foreign dependence

Another issue that the nuclear opponents have been blaming the government for decades is seen in the final EIA report as a confession regarding the projects being neither local nor national. Through mention of long-term agreements for nuclear power plant project in the final EIA with supplier countries such as Australia, North America, Kazakhstan, Russia, South Africa, Niger (mistyped as Nigeria on page 6 of the EIA report) and Namibia, the government confesses this. It is obvious that nuclear fuel will be purchased from other countries and foreign technology will increase, even double, Turkey’s economic foreign dependency, as there is also the Akkuyu Nuclear Power Plant construction going on at the coast of Mediterranean Sea. On the other hand, it should be noted that the countermeasures for the risks that may occur in the case of nuclear fuel transportation which was declared to be done via Istanbul Bosphorus Strait, are not included in the final report.

Sinop NPP project and its “final” EIA involves a burden that will mean Turkey’s future will be taken under the mortgage from every direction, even by only the very few items that I discussed here. Moreover, in the 3284-page EIA of this nuclear power plant investment, the question mark remains on how accurate and realistic the effect of the environment is calculated over the “reference reactor” hypothesis. Because of outdated information which leads us to conclude that the document has remained as it was prepared for the previous model Atmea 1 reactor, there is a need to have the whole information checked carefully by experts who are outside the political decision mechanism.

Since they have tried to exclude intervention of society for Sinop NPP Project, just like the case was for Akkuyu from the beginning of the EIA application process, it would not be wrong to presume that the report was 3284 pages long to make analyzing it difficult and this makes sense when considered within the antidemocratic processes leading to the trial of its antinuclear opponents. However, another reason could be the necessity of covering possible damage that may be caused by the establishment of the plant. Because the project, which means a massacre for nature just by cutting nearly 1 million trees until today, has to claim that it will not be giving any harm to its surroundings, vegetation, underground and above water assets, animal life, and endemic plants. The project should not be harmful to adjacent to subsistence works such as agriculture, animal agriculture and fishing in nearby villages as well and friendly to its neighbour Hamsaros National Nature Conservation Area.

(Sinop Inceburun, NPP project are 7 years ago)

As a matter of fact, on the 93th page of the EIA, we see “There is no IAEA elimination criteria for NPP field selection”; “It has been concluded that Sinop field conditions do not constitute an obstacle to the ability to prevent, detect, delay and properly respond to nuclear safety incidents”. And while these expressions are jagged in some places, in the 4.12 Conclusion section, the phrase “As a result of the analysis and evaluations made during the Field Research and Site Selection stages, Sinop NPP area has been found to be suitable for NPP construction and operation” appears as a wall. What shall we say? In the picture above, for the sake of the trees that no longer exist, and for our tomorrow: The walls are meant to fall!

*

*Despite TAEK was replaced by Nuclear Regulatory Institution(NDK) which was established by Presidential rules under the effect of 15 July 2016 “Military coup” and Turkish Energy Nuclear Mining Research Institution (TENMAK ) which was added to NDK 2 years later, its name remains in the report.

Kategori: News

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sinop’ta referans reaktöre şirketsiz ÇED

Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) özünde projelerin çevre üzerindeki etkilerinin tespit edilerek tedbirlerin alınmasını amaçlar. Planlama aşamasından başlayarak inşaat, işletme ve faaliyetin sona erdirilmesi dahil tüm süreçler kapsam dahilindedir. Ne var ki son beş yıldır teoride sistematik değişikliklere uğratılan, pratikte politik karar mekanizmalarının kontrolüne giren ÇED raporları artık formalite icabı hazırlanıyor. Raporlarda yer alan subjektif yorum ve genelleme içeren ifadeler dahi başvuru şirketinin onaylanmama gibi bir kaygı duymadığının en önemli göstergesi. Nitekim gerek halkın katılımının gerekse takibinin hak olduğu süreçlerde sivil toplumun itirazları dikkate alınmadığı gibi üç bin sayfaya varan nihai ÇED raporları 10 gün içinde siyasi yetkililerin eliyle onaylanıveriyor.

Yukarıda resmini çizdiğim süreçler Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nde (NGS) deneyimlendiği gibi Sinop‘ta kurulmak istenen nükleer santral projesinde de yaşanıyor. Ancak santral alanının yakın çevresi üzerindeki etkisinin değerlendirmeye açıldığı bu projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi! Hatırlayacağınız gibi, iki yıl önce ÇED başvuru dosyasını sunduktan sonra Sinop nükleer santral projesini gerçekleştirmeyi taahhüt eden Japonya, 2018 yılının başında Milletlerarası Anlaşma‘dan (Hükümetlerarası Anlaşma) çekilmiş, reaktörlerin yapımı için görevlendirilen Mitsubishi-Areva konsorsiyumu da sonlandırılmıştı. Lakin bu gelişme ÇED hazırlık dosyasının nihai ÇED başvurusuna dönüşmesine engel olmadı. Üstelik ÇED yönetmeliğine göre aynı yıl şubat ayında halkın katılımı önlenerek halkın katılımı toplantısı yapıldı ve bir sene sonra Sinop’tan sivil toplum örgütlerinin toplantıya katılması önlenmesine rağmen İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı Ankara‘da gerçekleştirilmiş sayıldı.

Efsane EPR Flamanville 3 ‘Referans reaktör’

Japonya Hükümeti ile Milletlerarası Anlaşma’nın son bulmasının Sinop’ta bir nükleer santral projesinden vazgeçildiği anlamına gelmediğinin altını daha önce defalarca çizmiştik.  Nitekim Japonya’nın çekildiği projenin hayata geçirilmesi için 30 Mart 2020 tarihinde nihai ÇED başvurusunu yapan merci, Mitsubishi devredeyken %49 hisseye sahip olacağı belirtilen EUAS International ICC Merkezi Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi adına Assystem ENVY Enerji ve Çevre Yatırımları A.Ş. oldu . Nihai ÇED raporunun en ilginç tarafı ise ortada teknoloji sahibi yatırımcı şirket yokken projenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için Flamanville 3 tipi reaktörün“referans reaktör” ilan edilmiş olması. Yani ÇED hazırlık dosyası sunulduğu zaman projenin %100 sahibi durumundaki Japonya’nın denenmemiş Atmea 1 tipi reaktörüne niyet edilmişken Fransa‘daki nükleer endüstrinin dünyayı donatmak istediği üçüncü nesil basınçlı su reaktörüne (EPR-European Pressurized Reactor)’ kısmet denilmiş görünüyor.

Flamanville 3 reaktörünün inşaatı

EPR, Fransa’da Areva yapımı olan bir reaktör. Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu (WNISR) 2019′ da yer alan bilgiye göre Flamanville Nükleer Santrali‘ndeki önceki basınçlı su reaktörlerinin yanına 2007’den beri katmak isteyip inşaatı 13 yıldır bir türlü tamamlanamadığı için işletmeye alınması en son 2022’ye ötelenmiş olan Areva’nın “yeni” ürünü. EPR reaktörüyle ilgili skandalı sizlere “Areva’nın üretim süreçlerinde 400 uygunsuzluğun tespit edildiği” haberimizle aktarmıştık. Bununla birlikte ÇED raporunda “referans reaktör” olarak karşımıza çıkan Flamanville 3’e kurulan EPR reaktörünün 2012 yılında operasyona alınacağı umularak 3,6 milyar dolar öngörülen maliyetinin bugün 13 milyar dolar ‘a ulaştığını da belirtelim.

Flamanville 3 ile bazı farkları olsa da yine EPR yatırımlarından bir diğeri de Finlandiya‘da 2005’ten beri inşaat halinde olan ve en son 2021’de tamamlanacağı taahhüt edilerek maliyetlerini dörde katlamış olan Olkiluoto 3 reaktörü. Benzer şekilde EPR reaktörlerini Çin’de operasyon halindeki Taishan 1 ile 2’ile; Birleşik Krallık‘ta inşaat sürecindeki Hinkley Point C ve henüz başlangıç aşamasında olan Sizewell C ile, 12 civarında projeyle Hindistan’da ve Afrika‘da görüyoruz. Dolayısıyla bu şekilde büyük resmi görmek mümkün olduğunda Türkiye’nin Sinop’ta nükleer santral projesinde ısrar etmesiyle önceden TAEK, 2018 yılının Temmuz ayında 702 No’lu KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) kadrosuna geçen temsilcilerin küresel politika arenasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile aynı yıl Eylül ayında imzaladığı beş yıllık anlaşma da daha bir anlamlı hale geliyor.

Türkiye’nin sırtına yeni kambur

Yukarıda bahsi geçen projelerin bir ortak noktası reaktörlerin EPR olması ise diğer bir ortak noktası da bu projelerin planlanan yatırım sürelerinin dışına taşarak öngörülen maliyetlerini neredeyse üçe katlaması. Dolayısıyla Sinop NGS için, bu nihai ÇED raporunda yazıldığı gibi 2021’de kazı çalışmalarına başlanarak 2031’de faaliyete geçmesi gerçeklerden uzak. Kaldı ki, tek bir reaktör için bu gecikmeler yaşanırken Sinop’ta dört reaktörün kurulması gecikmelerin maliyet anlamına geldiği gerçeğiyle yurttaşların sırtına yeni bir ekonomik külfet binmesi demek. Şüphesiz bir nükleer santralin kurulmasıyla oluşan ekolojik ve toplumsal zararlar rakamsal olarak hesaplanıp ekonomik maliyetlere eklenebilseydi hiç bir yatırımcı şirket böylesi bir doğa tahribatında bulunmaya cüret edemezdi. Ne var ki maddi maliyetlerin yurttaşların elektrik faturasına yansıtılması projeleri şirketler için karlı hale bile getirebiliyor. Bu nedenle Akkuyu’da, Sinop’ta nükleer santraller için ayrılan alanda bu tesisler daha kurulma aşamasındayken yapılan çevre katliamı da devletin ve şirketlerin gözünde bir kayıp değil.

Sinop İnceburun’da nükleer santral tesisine tahsis edilen alan

Kesilen 1 milyon ağacın yerine nükleer atık deposu

Sinop’ta bu proje için çevre katliamının önünü ilk açan hareket Tarım ve Orman Bakanlığı‘ndan Enerji Bakanlığı‘na 10 kilometrekarelik arazinin aktarılması olurken, 1415 stadyum büyüklüğündeki alanda 1 milyona yakın ağaç kesilmesinin de taşlaşmış vicdanlarda bir karşılığı yok! Ne var ki kamuoyunun yükselen tepkisini baskılamak için siyasi temsilcilerin o gün yaptıkları “gençleştirme” açıklamalarının nükleer karşıtlarının iddia ettiği gibi gerçeği yansıtmadığı bu ÇED raporuyla ispatlanmış oldu.

Zira Sinop NGS için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapılan nihai ÇED başvurusunun en can alıcı noktası atıklarla ilgili. Raporda açıkça Nükleer tesisin kurulması amacıyla Enerji Bakanlı’ğına devredilen 10 kilometrekarelik alanın santralin kullanım ömrü tayin edilen 60 yıl boyunca geçici atık depolama alanı olarak kullanılacağından ve bu atıkların Türkiye Hükümeti’nin sorumluluğu altında TAEK* tarafından kurulacak olan bertaraf tesisisinde nihai olarak bertaraf edileceğinden bahsediliyor. Öyle görünüyor ki Türkiye’de siyasi iktidar ilk nükleer reaktörün kurulduğu 1942 yılından bugüne kurulamamış, 2004’ten beri Finlandiya’da tek örneği inşa edilmeye devam edilen Onkalo Nihai Atık Deposu‘nun bir benzerini ya da kendi deyimiyle “atık bertaraf merkezini” nükleer santral kurmaktan daha da maliyetli süreçleri üstlenmek suretiyle göze almış.

Dışa katmerli bağımlılık

Nihai ÇED raporunda nükleer karşıtlarının on yıllardır savunduğu; siyasi iktidarın inkar etmesine rağmen bir diğer itirafı da projenin “yerli ve milli”liğine ilişkin. Nitekim nihai ÇED’de nükleer santral projesi için nükleer yakıtın Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijer (ÇED raporunun 6. sayfasında Nijerya olarak yanlış yazılmış) ve Namibya gibi tedarikçi ülkeler ile yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar vasıtasıyla ve deniz yoluyla temin edileceği konusuna yer verilmiş. Nükleer yakıtın diğer ülkelerden alınacağı ve yabancı teknolojiyle kurulan nükleer santralin Akkuyu için de geçerli olduğu gibi dışa bağımlılığı arttıracağı aşikar. Öte yandan Sinop NGS için yapılan bu nihai ÇED’de deniz yoluyla getirileceği beyan edilen yakıtın İstanbul Boğazı‘ndan geçirilmesi halindeki oluşabilecek risklere nihai raporda yer verilmediğini de not düşelim.

Sinop NGS projesi ve onun “nihai” ÇED’i ele aldığım yalnızca bir kaç ana başlıkta bile bir çok yeni sorun, külfet barındırırken Türkiye’nin geleceğinin her yönden ipotek altına alınması anlamına geliyor. Kaldı ki özü itibariyle normalde ekolojik riskleri haiz olan bir nükleer santral yatırımının 3284 sayfalık raporunda “referans reaktör” faraziyesi üzerinden çevreye etkisinin ne derece doğru ve gerçekçi hesaplandığı da kocaman bir soru işareti. Zira adına nihai ÇED denen bu raporda güncel olmayan, Atmea 1 reaktörü için başvuru dosyası olarak hazırlanmış olduğu haliyle kalan, bu yazıya sığdıramadığım, siyasi karar mekanizmasının dışındaki bilirkişilerin incelemesine muhtaç bilgiler dikkati çekiyor.

Sinop İnceburun Yarımadası’nın yedi yıl önceki halinden bir görüntü

Sinop NGS Projesi ÇED başvuru sürecinden itibaren aynı Akkuyu’da olduğu gibi toplumun müdahalesinden kaçırılmak istendiği için raporun 3284 sayfa olduğu şeklinde yorumlamak, nükleer karşıtlarının yargılanmasına varan antidemokratik süreçlerle birlikte düşünülürse yanlış olmaz. Ne var ki bir diğer neden de santralin kurulmasının vereceği zararın kapsamının büyüklüğüdür. Zira bugüne kadar 1 milyona yakın ağacın kesilmesiyle doğa katliamı anlamına gelen projenin inşaata başlanması, operasyona geçilmesi halinde çevre bitki örtüsüne; tüm canlılara; yer altı ve üstü su varlıklarına; yakın köylerdeki tarım, hayvancılık, balıkçılık gibi geçimlik işlere ve ayrıca Hamsaroz Koruma Alanı’na komşu olması nedeniyle endemik bitki ve hayvanlara hayvanlara, olumsuz tesir etmeyeceğini iddia etme zarureti var.

Nitekim ÇED’in 93. sayfasında “NGS saha seçimi için eleyici bir IAEA kriteri yoktur. Sinop saha koşullarının, nükleer güvenlik olaylarını önleme, tespit etme, geciktirme ve uygun şekilde müdahale kabiliyetine bir engel teşkil etmediği sonucuna varılmıştır” gibi ifadeler bilumum yerlerde pırtlarken 4. 12 Sonuç kısmında “Saha Araştırma ve Yer Seçimi aşamalarında yapılan analiz ve değerlendirmeler sonucunda, Sinop NGS alanının, NGS yapımı ve işletimine uygun olduğu görülmüştür”ibaresi bir duvar gibi karşımıza çıkıyor. Ne diyelim, şu yukarıdaki resimde artık var olmayan ağaçların hatrı ve yarınlarımız adına: Duvarlar yıkılmak içindir!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Rosatom’u tanıma dersleri -1

Türkiye tarihinde  ilk kez ticari bir nükleer santralin kurulması için atılan adımların inşaat sürecine kadar evrilebildiği bir projede usul usul ilerleniyor. Evril-e-bildiği diyorum çünkü dönemine özgü şartlara sahip olmakla birlikte tarihsel izleğine aykırı düşmeyen şekilde siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla çevrelenmiş bir ortama rağmen “durmak yok yola devam”sloganının hakkını verme çabası belirleyici.  Öyle ki dünya Covid 19’dan kırılırken 6500 civarında taşeron işçinin çalıştığı Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) şantiyesindeki faaliyetler askıya alınmak bir yana “siyasi iktidarın temsilcileri tarafından “Akkuyu inşaatı  atom çekirdeği üzerinde yükseliyor!” nidasıyla kamuoyuna duyuruluyor.

Esasen, Akkuyu NGS Projesi’ne gölge etmesi muhtemel engellerin yok farz edileceği hükümetlerarası anlaşmanın icat edilmesiyle kendini göstermişti. Nitekim bu anlaşma için imzaların atılmasını yasama ve yargı süreçlerinin projenin önünü açan şekilde işletilmesi ve akabinde yatırım kararlarının “mega projeler” adı altında serbestçe uygulamaya konması izledi. Bu aşamada da 18 yıl önce elde ettiği hükümet olma hakkını bugün de sürdüren siyasi iktidarın her türlü engeli  aşmaya dönük  gayretinin belirleyici olduğu aşikar.

Rusya’nın nükleer başarısızlıklarının mirasçısı

Ne var ki  Akkuyu NGS ‘nin kurulmasına yönelik ilk resmi adım olan hükümetlerarası anlaşmanın diğer tarafını oluşturan, Rusya devleti tarafından görevlendirilen Rosatom şirketi tarafındaki gelişmeler de gözardı edilmemeli. Zira şu an hisselerin %100’üne sahip olan Rosatom, asla yüzde 51’inden azına sahip olmayacak şekilde Akdeniz’in kıyısına konuşlandırılan bu nükleer santrali işleterek gerek Türkiye gerekse bulunduğu coğrafyaya damgasını vuracak. Bugünümüzü ve yarınımızı ipotek altına almaya muktedir konumundaki, nükleer kaza sicili kabarık; iklim krizi şartlarında yüzen nükleer santraliyle, kutuplarda nükleer buz kırıcısıyla dolaşan, Techa Nehri’ni radyasyona boğan bir şirket olacak…

Biraz da bu nedenle önceden yazılarımda yer yer değindiğim Rosatom’la ilgili paylaşımları  ilk örneğini okumakta olduğunuz biçimiyle (düzenli olmayan fakat aynı çatı altında toplanabilecek şekilde) “Rosatom’u Tanıma Dersleri” başlığı altında tekrara kaçmamayı da umarak ele alma gereği duyuyorum.

Rosatom2000’li yıllardan itibaren Rusya Devleti’ne ait Atom Enerjisi Şirketi olan Rosatom, kuruluşu 1940’lara uzanan ve  SSCB ‘nin ömrünü tamamlamasıyla 1991 yılı itibariyle Rusya Federasyonu’na devrolan askeri ve sivil nükleer programın idaresini elinde tutan şirket. Dolayısıyla bugünkü Rosatom’u Rusya devletinin tarihi nükleer programın mirasçısı olduğu kadar nükleer başarısızlıklarının vebalinin mirasçısı olarak görmek mümkündür.

Bu açıdan Akkuyu NGS’de operasyona başlamadan kirlilik hasıl olurken üretime geçilmesiyle yaşanabilecek ekolojik felaketlere dair fikir vermesi için işletmecinin sabıkalı siciline bakmak bile yeterli olabilir. Kaldı ki Rusya ve nükleer felaket kelimeleri yan yana geldiğinde akıllara ilk olarak Çernobil Nükleer Felaketi  geliyorsa da konuya daha aşina olanlar için 1957 yılında Mayak Nükleer Santral Tesisi’nde tarihe Kyshtym Kazası olarak geçen nükleer kazayı hatırlatmak gerekir. Kyshtym kazasında, nükleer atıkların soğumaya bırakıldığı tesisteki patlama nedeniyle binlerce kişi tahliye edilmiş ve 30 köy haritadan silinirken gerçekler dünya kamuoyundan 1990’lara kadar  saklanmıştı. Kaynaklar Mayak Nükleer Santrali’nde meydana gelen irili ufaklı kazaların sayısının 132’ye vardığını göstermektedir. 

Buna ek olarak  Greenpeace Rusya‘nın 2014 yılında hazırladığı ve 2017’de  güncellenen raporuna göre de Rosatom, 1948’lerden itibaren tesisin bulunduğu bölgenin içme suyu da olan Techa Nehri’ne radyoaktif atıklarını boşaltmıştır. Hatta kimi kaynaklara göre bu kirlilik 2004 yılına kadar, kimi kaynaklara göre ise bugün de devam eden bir şekilde, çevre halkı dahil bu nehirden yaşam bulan yüz binlerce canlının geri dönüşü olmayan şekilde sağlıklı bütünlüğünü kaybetmesine neden olmuştur. Öte yandan Rosatom’u değerlendirirken son dönemde meydan gelen Nenoksa olayı ve karşısındaki sorumsuzluklarını da anımsamak yerinde olur. 

Finansal altyapısı yatırımları karşılamaya yetmiyor

Geçmişi böylesine karanlık olan Rosatom’un bugünkü operasyon ve yatırımlarına  bakacak olursak web sitesinde yer alan bilgiye göre halihazırda ülke sınırları içinde 11 nükleer tesiste toplam 36 reaktörü bulunuyor. Ne var ki nükleer endüstrinin genel olarak aktif olmayan reaktörlerini hesabın dışına almaya cesaret edemediği üzere yedi reaktörün ömrünü tamamlamış olarak devreden çıkarılmış olduğu detayına web sitesinde pek yer verilmemiş.

Bununla birlikte Yeryüzü Dostları Derneği- Rusya tarafından Rusya’daki nükleer karşıtı mücadelenin değerlendirildiği rapora göre de ülkedeki reaktörlerin bir çoğu 1970’lerde ömürleri 30 yıl olarak dizayn edilmiş olan, dolayısıyla üretim lisansları uzatılmış olan reaktörlerdir. Nitekim siyasi iktidarların reaktörleri devreden çıkarmayı mümkün olduğunca erteledikleri ortamda Rusya’da da halihazırda operasyonda bulunan reaktörlerin %70’inin lisansları yenilenmiştir.

Öte yandan şirketin yurt dışı operasyonları web sitesinde yer alan bilgiye göre 35-36 civarında görünse de Rosatom’u takibine alan sivil toplum örgütü Ecodefense, ülkenin nükleer enerjinin  geliştirilme süreçlerinden  vazgeçmesini, mevcut nükleer enerji santrallerini kapatarak devreden çıkarmasını talep etmesiyle kendisi de hükümetin hedefi haline gelmiştir.  Ecodefense’in tespitlerine göre anlaşma yapılmış olan projeler Macaristan, Finlandiya, Beyaz Rusya, Çin ve Türkiye dahil 12 ülkede, toplam 26 reaktör için söz konusudur. Örgüt, Rosatom’un hedefinde olmayı hak edercesine şirketin üstlenmiş olduğu bu yatırımların toplamının 133 milyar Dolar’a tekabül etmesine karşın, finansal alt yapı ve kaynaklarının en fazla 90 milyar dolar civarını karşılayabilecek durumda olduğuna işaret eder. 

‘Nükleer sömürgecilik’

Rusya’daki aktivistleri Rosatom ile yakın dönemde direkt karşı karşıya getiren önemli  bir olay ise Krasnoyarsk şehrinde yüksek tehlikeli radyoaktif atıklar için bir depo kurmayı planlaması oldu. İnşaatın yurt dışı projelerinden elde edilecek nükleer atığın depolanması için gerekli görülmesi ise “nükleer sömürgecilik yapılıyor”iddiasını gündeme getirdi. Bu nedenle de şehre yalnızca 40 kilometre mesafede Sibirya’nın Yenisei Nehri kıyısının seçildiği bu operasyonu, çevre aktivistleri  gelecek kuşaklara karşı işlenen suç kategorisine alınmasını talep ediyor. Krasnoyarsk halkı yaşadıkları yerin nükleer çöplüğe çevrilmesine karşı yedi yıldır mücadele veriyor ve toplanılan imza sayısı 146 bine ulaşmış durumda. 

Nükleer endüstrinin başını çeken Rosatom’un nükleer atıklarıyla gerek kendi gerekse Kazakistan gibi komşu ülkelerin topraklarında nasıl bir çevre felaketine yol açtığı da sır değil. Bu noktada daha önceki bir yazımızda okuyabileceğiniz gibi Akkuyu NGS’de inşaat halindeyken dahi inşaat işçilerinin foseptiğini direkt köyün içinden geçen Çağlayık Deresi’ne verip Akdeniz’i kirleten şirketin, bu ülke topraklarında radyoaktif atıklarla, ihmalkarlıklarıyla yapabileceklerini hayal etmek maalesef güç değil. 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

News

Radioactive facts in Gaziemir and authoritarian negligence

Gaziemir, one of the 30 districts of Izmir, was recognized as “Chernobyl of Izmir” due to the nuclear waste that remained in the soil for decades. The nuclear waste was detected in the grounds of The Aslan Avci Lead Factory in 2011, soon after the factory moved away to an other district of Izmir and the company was sentenced to pay the highest environmental penalty of 5.7 million Turkish Liras for its polluting the environment. Being at a distance of 75-100 meters from two primary schools with over 1000 students attending each, it is located in the middle of the town.

Despite the fact that authorities were informed by press releases of environmental organizations such as Aegean Environment Platform(EGECEP) and Anti-Nuclear Platform Izmir (NKP Izmir), negligence remains with the radioactive waste in the soil. As a result of being affected negatively the civil society claimed lawsuits in 2014 for the sake of public health and psychology but the problem remains unsolved as civil society excluded from the legal process. According to the statement by experts, the amount of the waste were known as 100 thousand tones; but today new facts are emerging regarding the amount being twice or triple more.

This article aims to draw the readers’ attention to find a solution by being the voice of victims. It highlights the results of living in a toxic and radioactive environment, provides information regarding the institutions which used to be responsible, and asks who is responsible within the system called Presidential system which we are now in since 2018.

A 70 year problem

Scraps and various parts were brought to the factory grounds and processed in the recycling facility as a part of operations at Aslan Avci for 70 years. But operations that caused toxic waste and were never supervised by authorities have been affecting residents in the neighbourhood. Despite an increase in urbanization and its being made a district due to the population growing to hundreds of thousands living in the neighbourhood, the lead recycling process continued in the factory untill 2011. However, the path of ambition and lack of supervision extended the operation all the way to bringing nuclear wastes in the factory grounds.

The waste which was buried in the land of Aslan Avci entered the public agenda 2007 for the first time upon the residents noticing it, and it became top news. It was also confirmed by the Turkish Atomic Energy Agency (TAEK) that nuclear waste had been buried in the field of Aslan Avci Lead Factory and the material under the soil was Europium 152( EU 152)with half life of 13 years which can be found in used nuclear fuel. But although 7 years have passed, no legal action was taken to protect society untill the company owners were sued as a results of complaints raised by the residents in 2014.

The judicial process which was carried out by Plaintiff attorney Arif Ali Cangi and the company was sentenced to pay 5.7 million TL (approx. 815 thousand EUR), the highest environmental penalty ever declared in Turkey. However, the factory owners objected to the penalty and ignored the court decision and refused to apply for an Environmental Impact Assessment (EIA) for the decontamination process. As a result the company attempted to carry out the radioactive decontamination through makeshift methods. Claiming that there was a violation of right to property, the defendants applied to the Constitutional Court (AYM) but, they experienced a second shock in February 2019 when the final decision of the court was declared since the AYM did not intend to interfere with the right to property and the sentence of 5.7 Million TL fine was was declared as appropriate and proportionate.

‘A smell of a mixture of hydrochloric acid and bleach’

After introducing some cases chronologically, this article will try to provide an understanding of how the residents who have been left to live with radioactivity within toxic waste in the neighbourhood and how they are affected in their daily lives. Especially at the time of the Covid-19 threat when it is “normal” to be closed in interior spaces, imagine you had to avoid even opening a window due to the existing smell of a mixture of hydrochloric acid and bleach. Gaziemir residents have been living in such conditions that a pregnant woman is afraid for her baby’s future and her voice trembles. Another woman in the neighbourhood who moved to Gaziemir after her marriage tells how they have been suffering from the smell for 17 years so that she never allows her children to play in front of the apartment building. The smoke rising after the rain and the red dust brought by the wind too means we need to worry, while reminding the nuclear waste.

On the other hand, these externalities also make negative impact on health…. While some residents suffer from asthma diseases in the neighbourhood, there is also a risk that the nuclear-contaminated wastes which was buried in the soil are flammable through chemical reaction. It was February 2019 when the firefighters said “This is a bomb ready to explode!,” when fire started in the factory grounds.

Not 100 thousand but even 250-300 thousand tons of radioactive slag!

Despite of the fact that the public health has been ignored for 13 years and no precautions have been taken, the scale of the problem is likely even bigger than what the public knows. According to the statement of a witness who had worked at the factory, nuclear waste was brought into operation at the end of 2006 and processed. Meanwhile, the recycling of scrap nuclear fuel rods caused radioactive contamination of scraps that were recycled consecutively, due to the usage of same furnaces in the subsequent processes. Earlier waste was contaminated as well, since nuclear waste was burried in the ground on top of others. As a matter of fact, according to the witness’ court statement, some waste was sent to the disposal facility of the municipal waste management company IZAYDAS, but were rejected due to the radioactivity detected.

In short, the entire land of Aslan Avci factory is radioactive, and such an amount of radioactive waste has been mixed within the soil that the amount of radioactive slag corresponds to 250-300 thousand tons. According to the results of measurement and analysis performed by the Environment and Urbanization Ministry, Atomic Energy Agency of Turkey (TAEK) and universities on the factory grounds, it was determined that there was a mixture of radioactive and chemical pollution in varying proportions of waste [1]. Even in the official reports, it is stated that there are toxic elements such as lead, arsenic, zinc and manganese in the soil, together with the radioactive element EU 152”. However, if the amount described above is true and the amount that radioactive pollution is around 250-300 thousand tons, the reason for not taking precautions up until now might be the “difficulty in dealing with the problem”.

Since it is so difficult for them to acquire it, the defendants who own the Aslan Avci factory attempted to convert the EIA decision which the court mandated to “a hazardous waste recycling project” permit instead. In other words, they tried to get a permit again for a factory in the middle of the neighbourhood by assigning the 3rd Party company Turanlar to start recycling within the grounds. Plus, the statement in EIA such as “In general, there is no radioactive pollution observed in the field other than the waste stored on the surface” is proof of how oblivious institutions regarding the issue acted.

Who is responsible? Nuclear Regulatory Institution (NDK) or Energy, Nuclear, Mining Research Institution of Turkey (TENMAK)?

The new address of this nuclear waste problem in Gaziemir District was previously followed by mainly TAEK now seems to be performed by NDK which is an institution announced by presidential decree in December 2017, just 1 month before the announcement of the Presidential System. Indeed since TAEK is abolished, the responsibilities of NDK concerning nuclear risks seemed to be safety of people and the environment; safety of nuclear facilities; management of radioactive wastes and radiation safety [2].

On the other hand, while the former staff of the “abolished” TAEK were transferred to the units of NDK, we can see that TAEK was only “closed” two years later in March 2020 [3]. NDK was so insufficient in covering TAEK’s tasks that TENMAK which is to combine nuclear research with mining, R&D and renewable energy categories under the same roof was established. As a result, TAEK with 65 years of experience was divided according to administrative, social and technical branches.

Although we can assume that TAEK’s human resources and historical know-how were transferred to both NDK and TENMAK, it is obvious that this new situation will not let these institutions to act freely and match TAEK’s ability to make a holistic and independent assessment. On the other hand, TENMAK activities are subjected to the budget of the Ministry of Energy and Natural Resources while it inherits TAEK for all its scientific references. Despite NDK refering to TAEK for its scientific approach, NDK has the President as its top authority and it seems to be the only decision-maker for the processes such as radiation safety and social health risks related to nuclear processes.

In fact, a name close to the current government, Mehmet Emin Birpinar, Deputy Undersecretary of the Ministry of Environment and Urbanization, in 2013 had also confirmed the detection of radioactive slag and warned the public against even using the groundwater due to the risk of these wastes mixing into the groundwater[4]. It is obvious that Gaziemir is the first test of NDK[5], it has been 2 years since the exam started, and NDK has practically failed.

In summary, this failure for the disposal of nuclear waste in Gaziemir District has become a structural problem, since the Municipality of Izmir is not even authorized to consider a solution for the problem within its 2020-2024 Strategy Plan for Gaziemir Municipality, since it is a nuclear matter NDK is the address to make every decision.

For Gaziemir, NDK should immediately start the decontamination process and radioactive slag should be removed and sent directly to the disposal facility. But supporting the construction of Akkuyu Nuclear Power Plant even over the Covid-19 pandemic crisis, we can not expect the NDK to act candidly even in case of a nuclear accident.

*
Notes

[1] Removal of Radioactivated Wastes by Physical Methods, Cleaning of the Site and Recovery of Lead Obtained Project, Final EIA report  here
[2]Nuclear Regulatory Authority’s legislation and regulations here
[3]Details about TENMAK here
[4] The highest penalty for environment pollution in Turkey  here
[5]Nuclear regulatory Authotiy(NDK) and Gaziemir  here

 

Pınar Demircan

Kategori: News

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ergene sizi çağırıyor!

Trakya Havzası’nı sulayan Ergene Nehri beni en çok yıllar önce izlediğim Gündöndü Belgeseli’yle yüreğimden  yakaladı. Önceden Çernobil bulutlarının getirdiği yağmurun havzadaki çeltik tarlalarında yol açtığı radyoaktif kirliliğin detaylarını merak ederken, bu belgesel siyasi iktidarların umursamazlığının ve ihmalkarlığının Çernobil kadar ölümcül sonuçları olduğunu gösteren net bir örnek olarak belleğimde yer etti. Kendime “Peki ben Ergene için ne yapabilirim?” diye  sorduğumda ise bu yazının sözünü vermiş olduğum üzere şu anda bu satırları okuyorsunuz…
 
Zira bugünlerde Ergene’nin sesini duyurmak gibi bir şansı var: Gündöndü Belgeseli bu yazının sonunda vereceğim linklerden izlenebilecek şekilde erişime açık, hatta önümüzdeki günlerde belgeselin yapımcısı ve yönetmeni olan Nejla Demirci ile bir söyleşi de planlanıyor. Demirci  aynı zamanda Yüzleşme, Kanun Hükmü ve yapım aşamasındaki Güneş belgesel filmlerinin de yapımcısı ve yönetmeni.
 
Gündöndü’nün ilk gösterimi 2012 yılında Fransa’nın Marsilya kentinde dünyanın birçok ülkesinin ekoloji mücadelesi veren gruplarından, üniversitelerden, çiftçi hareketlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Alternatif Su Forumu’nda yapıldı. 2 Aralık 2012 Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde Çevre Filmleri Festivali 2012 “En İyi Belgesel Ödülü” ve 24 Mart 2013 Ankara Film Festivali “Jüri Özel Ödülü”ne layık görülen belgeselin bugüne kadar 80 civarında özel gösterimi oldu. Demirci’nin “Ergene’ye sahip çıkmak herkesin kendi yaşamına sahip çıkmasıdır” vurgusuyla ürettiği belgesel bir dramı gözler önüne seriyor. Istranca Dağları’ndan tertemiz doğduktan 7 kilometre sonra evsel ve sanayi atıkların hücumuna uğrayan Ergene, maruz kaldığı şiddeti on yıllardır istemsizce etrafına yayıyor, yaşamları söndürüyor… Bu feryadı duymaya hazır mısınız? 
 

Ben büyünce burada yaşamayacağım, Çorlu’da da yaşamayacağım. Derenin kokusu Çorlu’ya da geliyor…

Fazla detaya girmeden ön bilgi vermek adına ilk söylenmesi gereken sanırım Ergene’nin Türkiye’de sınırları belirlenmiş 23 havzadan biri olduğudur. Zira Ergene 35-40 yıl öncesine kadar geçtiği topraklara can veren bir nehirken plansız sanayileşme, öngörüsüzlük ve ihmalkarlık  nedeniyle Türkiye’nin en kirli nehirlerinden biri haline gelmiş bulunuyor. Bırakın sağlıklı yaşamayı küçük bir çocuğun bile tahammül sınırlarını zorlayan koku nehre boşaltılan atıkların eseri! Öyle ki atıklarla suyun debisi altı  katına çıkarken Saray, Çerkezköy, Çorlu, Muratlı, Lüleburgaz, Babaeski, Pehlivanköy, Hayrabolu, Uzunköprü ve Meriç’ten geçerek İpsala’da Meriç Nehri ile birleşen 285 kilometre uzunluğundaki nehirdeki kirliliğin izi Ege Denizi’nden devam edilerek Adriyatik Denizi’ne kadar sürülebiliyor.  

Ergene deşarj

Türkiye’de 90’lı yıllar itibariyle yoğun uygulanan neoliberal politikalar, altyapısız ve düzensiz sanayileşmenin önünü açarken doğduğu yerde içilebilen 1. kalite suyun Çerkezköy’den sonra döküldüğü Meriç’e kadar uzandığı hat boyunca 4. kalite ve neredeyse simsiyah olarak devam etmesinin temel nedeni. Ne var ki bugüne dek bu durumu değiştirecek somut bir adım atılmadığı gibi bölgeye yeni sanayi tesislerinin gelmesiyle sorunlar derinleşmiş durumda. Nitekim belgeselde nehir boyunca kurulu bulunan köylülerle yapılmış olan mülakatlar bölge sakinlerinin acı, endişe ve umutsuzluklarını net bir biçimde ortaya koyuyor.  

Nehirdeki kirliliğin temel müsebbibi olan sanayi tesisleri Tekirdağ civarında konuşlanmış bulunuyor. Buna göre Çerkezköy, Çorlu, Muratlı ve Lüleburgaz çevresinde gelişmiş sanayi ve kirleticilik sırasına göre birinciliği tekstil sektörü alırken onu gıda, kimya, deri ve maden sektörleri izliyor.  Yapılan bilimsel araştırmalarla içinde ağır metal, kurşun, kadmiyum, nikel, bakır, çinko gibi maddeler tespit edilen nehir denize dökülene dek aldığı yol boyunca ekolojik kirlilik ve dolayısıyla hastalık saçıyor. Nehir boyunca yerleşik köylüler kirli suyla tarım yapmak zorunda kalırken nehrin denizle buluştuğu Enez’de balıkçılar denizdeki kirliliğin balığı bitirdiğini anlatıyor.

Belgeselden yola çıkarak yaptığım genel bir araştırma önüme Marmara Belediyeler Birliği Raporu’nu getirdi. Buna göre, havzaya günlük yaklaşık olarak 700 bin metreküp atık su deşarj ediliyor; bunun %34’ünü evsel atık su, %66’sını ise endüstriyel atık su oluşturuyor. Dolayısıyla Ergene Havzası bu haliyle bile Türkiye çapındaki çeltik üretiminin %50’sini, ayçiçeği üretiminin %70’ini , buğday üretiminin de %10’unu karşılayan Trakya Bölgesi içinde önemli yer tutarken Ergene temiz akabilseydi neler olurdu hayal etmek serbest! [1]

Trakya ErgeneArıtma girişimleri bile işlevsiz…

Ergene Nehri’nin temiz tutulması için başlatılan çalışmalar yok değil; ne var ki bir sonuç alınamıyor. Örneğin 25 Şubat 2017 tarihinde gerçekleştirilen Marmara Belediyeler Birliği Encümen Toplantısında Ergene Havzası Koruma Eylem Planı masaya yatırılarak yeni yapılan sekiz adet Islah Organize Sanayi Bölgesi devreye alınmışsa da süreç üzerinde olumlu etkisi hala yok. Nitekim Ergene Nehri’nin halk sağlığını tehdit etmesi münasebetiyle arıtma tesislerinin işlevsizlik sorununa çözüm bulunması gerektiğinin altını çizen Türkiye Barolar Birliği’nin açıklamasına göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından 2019 Nisan ayı içerisinde bitirilebileceği öngörülen projenin 2021’de tamamlanması bile uzak ihtimal. [2]

Kuşkusuz Türkiye genelinde aşina olduğumuz siyasi kültür gereği Ergene’nin kirletilmesinin yıllardır önüne geçilemeyişinin arkasında sermaye gruplarının siyasi temsilleriyle ilişkisi var. Çok uzağa gitmeden bu baskının gücünü 2011 – 2016 yılları arasında Sağlık Bakanlığı tarafından Kocaeli, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Antalya’da yapılan araştırmadan elde edilen fakat kamuoyuna açıklanmayan sonuçları kamuoyu ile paylaşan Bülent Şık’a dava açılarak hapis istemiyle yargılanmasında da görüyoruz. Nitekim Şık, Ergene Havzası’nda hangi noktada kurşun karıştığına kadar tespit edildiğini ve bu nedenle projenin bu kadar gizlenmeye çalışıldığını, açıklamasının bazı çevreleri rahatsız ettiğini belirtmişti. 

Kırmızı Ergene

Tüm bunlara ek olarak benim aklıma takılan önemli bir husus ise Trakya Bölgesi’nde bu kirliliğe hasıl olan üç önemli şehirde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) seçmeninin etkin olması. Nitekim ’90’lardan bugüne “CHP’nin kalesi” olarak bilinen Trakya’da Edirne ve Tekirdağ belediye başkanları CHP’den olurken Kırklareli’nde de önce CHP’den sonra bağımsız aday kategorisinden yerel seçimi almış bir başkan görevde. Bu durum ister istemez sanayi bölgelerinin yönetiminde yerel yönetimlerin payı ve etkisi yok mu ya da on yıllardır  göz yumulan bu sorunun müsebbibinin diğer illerde siyasi iktidar olduğunu gördüğümüz gibi Trakya için de ana muhalefet partisi mi sorularını akıllara getiriyor. 

Gündöndü Belgeseli’nin gösterimi ve bir söyleşi 

Özetle Türkiye genelinde uzmanların da altını çizdiği gibi kaynağından tertemiz çıkmasına rağmen temiz kalabilen nehir neredeyse kalmamışken Gündöndü Belgeseli bir yaşam kaynağı olan suyun zehre dönüşmesinin boyutlarını, diğer bir deyişle tüm nehirlerle canlı cansız çevresinin dramını gözler önüne seren  çarpıcı bir yapım. Belgesel 1001 Film Festivali kapsamında ve sonrasında da açık olarak şu fragman ve linkten  izlenebileceği gibi, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün bir ertesi günü yani, 6 Haziran Pazartesi saat 21:00’da Belgesel Sinemacılar Birliği’nin Youtube kanalında da Nejla Demirci ile belgesel üzerine bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Yazının başında söylediğim gibi, Ergene’nin bir şansı var! Çünkü gidişatın değiştirilmesi durumdan rahatsız olmakla mümkündür. İzleyip rahatsız olmanız temennisiyle…

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

*

[1] Ergene Havzası, Koruma Eylem Planı Durum Değerlendirme Raporu, Aralık 2018, İstanbul

[2] Türkiye Barolar Birliği(TBB), Ergene Derin Deniz Deşarjı Projesi ve Marmara Denizi Ortak İnceleme Raporu, 2015

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve ihmalin otoriter hali

İzmir’in 30 ilçesinden biri olan Gaziemir, 2011 yılında taşınmadan önceki adıyla Aslan Avcı Döküm Sanayi’ne ait olan arazideki nükleer atıklar nedeniyle “İzmir’in Çernobil’i” olarak hafızalara kazındı. Sahiplerinin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezası olan 5,7 Milyon TL ödemesine hükmedildiği fabrika, önünden geçen yolun karşısında apartmanların, 75-100 metre mesafede 1000’e yakın öğrenci nüfusuyla birer okulun yer almasıyla yaşam alanlarının tam ortasında. Toplum sağlığını ve psikolojisini yıllardır olumsuz etkileyen bu nükleer atıklara çözüm bulunması için EGEÇEP ve Nükleer Karşıtı Platform İzmir (NKP) başta olmak üzere bir çok sivil toplum örgütü gerek basın açıklamaları gerekse eylemlerle on yıldan fazla bir süredir yetkililerin meseleye ilgisini talep ediyor.

İlk defa 2014 yılında açılan davalarla sivil toplumun sürece müdahil olduğu görülse de daha önceki bir yazımda okuyabileceğiniz gibi seri şekilde süreçten dışlandığına tanık oluyoruz. Başlanılan noktaya geri dönülmüşken kaleme alınan bu yazı ise bir kez daha madunun sesi olmaya niyetlenirken meseleye çözüm üretilmesi için dikkatinizi çekmeye çalışacak. Bununla beraber Gaziemir Davası’nda mahkemeye beyanat veren bir görgü tanığının aktardıkları sorunun ölçeğinin  daha büyük olabileceğine işaret edecek. Nihayet meselenin çözümü için bugün adına Cumhurbaşkanlığı sistemi denen sistemde hangi kurumun sorumluluk ehliyeti olduğu sorusuyla baş başa kalacağız.

70 yıllık birikim

Hurda ve çeşitli parçaları fabrika arazisine getirerek geri dönüşüm tesisinde işlemek kuruluş tarihi 1940’lara uzanan Aslan Kurşun San. ve Tic. A.Ş’nin 70 yıl boyunca rutin çalışma şekliydi. 2005 yılında Aslan Avcı Döküm Sanayi adını alıp ünvan değişikliğine gidildikten sonra da iş yapma biçimi değişmedi. Atıklar işlenerek geri dönüşüm prosesinden geçirilirken 63,5 dönümlük fabrika arazisi, işlenen atıklardan arda kalanların açılan çukurlara gömülmesi gibi bir prosedürün parçası haline gelmesi için elverişliydi. Normal şartlarda cezalandırılması gereken bu eylemler denetimsizlik ortamında atık maliyetlerinden kurtulmanın bir yolu oluyordu. ’80’li yıllarda köyden şehre göç artıp şehirleşme Gaziemir’i 1992 yılında ilçe yaptıktan sonra 2000’lerde  ilçede yüz binler yaşarken etrafı yerleşim alanları dolan fabrikada kurşun geri kazanımı proseslerine aynen devam ediliyordu. Ne var ki kazanma hırsının ve denetimsizliğin açtığı yol bir gün uygun fiyata alınan nükleer atıkların araziye getirilmesine uzandı.

Aslan Avcı Döküm Sanayi’ye ait arazide gömülü olan atıklar ilk kez semt sakinlerinin ihbarı üzerine kamuoyunun gündemine 2007 yılında girdi. Arazide nükleer atıkların gömülü olduğu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından da teyit edilmişti. Yalnızca nükleer atık çubuklarında bulunan bir madde olan EU 152 toprakta tespit edildiği için reaktör yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulmak istendiği anlaşılmıştı. Fakat 2014 yılında mahalle sakinlerinin şikayetiyle şirket sahiplerine dava açılmasına kadar bir önlem alınması için harekete geçilmedi. Davacı vekili Arif Ali Cangı tarafından yürütülen adli süreç 5,7 milyon TL ile şirketin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezasına çarptırılmasına imkan verdi. Ancak fabrika sahipleri, cezaya itiraz ettiği gibi Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) alınarak yapılması hükme bağlanan radyoaktif temizliği de derme çatma yöntemlerle yapma girişimlerinde bulundu. Haklarında verilen cezayı aşırı bularak mülkiyet hakkına müdahale edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi‘ne (AYM) başvuran davalılar ikinci bir şoku 2019 yılının şubat ayında nihayetlenen mahkeme kararıyla yaşadı. Zira AYM verilen cezanın mülkiyet hakkına müdahale amacı taşımadığına bilakis, verilen cezanın yerinde ve orantılı olduğuna hükmederek 5,7 Milyon TL’lik cezayı onadı.

‘Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı bir koku’

Gaziemir’le ilgili gelişmeleri kronolojik olarak gözünüzün önüne getirebildiysem şimdi nükleer tehlikenin kaderine terk edilen mahalle sakinlerinin gündelik yaşamlarına nasıl sirayet ettiğine bakalım.

Tehlikeden korunmak için iç mekanlara kapandığımız bu dönemde dışarısıyla yegane bağlantıyı sağlayan bir  pencereyi bile açmaktan imtina ettiğinizi hayal edin. Nükleer tehlike nedeniyle evin içinde her daim böyle bir yaşam süren Gaziemir sakinleri yıllardır sakin değil…Öyle ki bu yazı için telefonla görüşüp bilgi aldığım bir anne adayı bebeği için duyduğu korkuyu anlatırken sesi titriyor. Bir diğer mahalleli ise çocuklarının apartman önünde oynamasına izin vermediğini söyleyerek gelin geldiği evde 17 yıldır maruz kaldıkları kokudan musdarip. “Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı” şeklinde tanımladığı bu koku yüzünden değil balkona çıkmak, camı bile açmak çekinilmesi gereken eylemler…

Esasen radyoaktif kirlilik göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm aletleriyle ölçülmedikçe var olduğu tespit edilemeyen bir tehlike ise de bu fabrika arazisinde başka atıkların da gömülü olmasıyla toz ve kokuyla kendini gösteriyor. Dolayısıyla yağmurdan sonra yükselen duman, rüzgarın getirdiği kırmızı toz ve kokuyla yaşamak, nükleer atıkları da hatırlatarak durup dururken hep biraz endişe duymak demek. Öte yandan bu dışsallıkların şimdiden sağlık üzerinde olumsuz etkisi var… Nitekim yedi senedir Emrez Mahallesi Muhtarı olan Ramazan Arslanalp mahallede astım hastalıklarında bir artış olduğunu anlatıyor. Arslanalp fabrikayı 2011 yılında kapattırana kadar şehir içinde böyle fabrika olmaz diyerek mücadele vermiş lakin, şimdi de fabrikanın hayaletiyle uğraşmak zorunda. Öyle ki, toprağa gömülü halde terk edilen nükleer bulaşıklı atıklar yanacak ağaç bile olmayan arazide kimyasal reaksiyona girerek kendiliğinden alevleniveriyor.  Muhtarın anlattığına göre en son 2019 yılının şubat ayında meydana gelen yangına müdahale eden itfaiye görevlileri alevlenen arazi için “Burası patlamaya hazır bir bomba!” ifadesini kullanmış. Bu benzetmeyi 1993 yılında İstanbul Ümraniye’de metan gazı sıkışmasına yol açarak 39 kişinin ölümüyle sonuçlanan Ümraniye çöp patlamasıyla imlersek buradaki risk daha iyi anlaşılabilir.

100 bin değil, 250-300 bin ton radyoaktif cüruf!

13 yıldır toplum sağlığının hiçe sayılması ve önlem alınmamış olması yeterince endişe vericiyken sorunun ölçeğinin bilinenden daha büyük olma ihtimali de saklı. Zira fabrikada çalışmış olan bir görgü tanığının benimle paylaştığı dava tutanaklarındaki beyanatına göre nükleer atıklar 2006 yılı sonunda işletmeye getirilerek geri dönüşüm prosesine sokulmuş. Yani radyoaktif madde içerikli hurda kurşunlarla nükleer yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulması aynı fırınların sonraki proseslerinde kullanılmasıyla radyoaktivitenin sonraki atıklara bulaşmasına yol açarken prosesten arda kalanların toprağa gömülmüş olmasıyla da radyoaktivitenin önceki atıklara bulaşmış olması sözkonusu.

Nitekim tanığın mahkeme beyanına göre izleyen yıllarda IZAYDAŞ’ın bertaraf tesisine gönderilmek istenen bazı atıklar radyoaktivite tespit edildiği için reddedilmiş. Toparlayacak olursam edindiğim bilgi, Aslan Avcı fabrika arazisinin tamamının radyoaktif bulaşıklı olduğu ve arazi içinde bertaraf edilmesi gereken toprakla karışık radyoaktif atık miktarının diğer bir deyişle radyoaktif cüruf miktarının 250-300 bin tona tekabül ettiği yönünde.

Bugüne dek işletme arazisinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve üniversiteler tarafından yapılan inceleme, ölçüm ve analizlerin sonucuna göre alanda bulunan atıkların değişen oranlarda radyoaktivite ve kimyasal kirlilik içermekte olduğu belirlenmişti [1]. Ancak resmi raporlarda Europium 152 (Eu-152) radyoaktif element ile birlikte toprakta kurşun, arsenik, çinko ve mangan gibi toksik elementler bulunduğu” belirtilmişse de bahsi geçen miktarlar yaklaşık 10.000 ton olarak öngörülmüştü ki bugüne dek bulaşık haliyle bu cürufun en fazla 100 bin Ton olduğu telaffuz edildi.

Ne var  ki eğer yukarıda anlatılanlar doğru ve radyoaktif kirliliğin sirayet etmiş olabileceği miktar 250-300 bin ton civarındaysa bugüne dek önlem alınmamış olmasının nedeni  “sorunla baş etmedeki güçlük” olabilir.  O kadar ki Aslan Avcı fabrikasının sorumlusu olan davalılar radyoaktif atıkların bertarafı için mahkeme kararına göre almaları gereken ÇED’i radyoaktif temizliği Turanlar AŞ adındaki taşeron firmayı görevlendirerek atıkların yerinde diğer bir deyişle  “mahalle ortasında” kurşun geri kazanımı projesine dönüştürmeye kalkışabildi. Büyük resmi bu şekilde gördüğümüz noktada ÇED raporunda geçen “Genel olarak, yüzeyde gelişi güzel olarak depolanan atık dışında sahada radyoaktif kirlilik gözlenmediği” ifadesi de işletme ve ilgili kurumların meselenin çözümüne ne denli bigane kaldığının ispatı oluyor.

Sorumlu NDK mı, TENMAK mı?

Kamuoyunun dağarcığına “nükleer atık”olarak yerleşen ve bugüne dek TAEK’in iştigal ettiği Gaziemir’deki nükleer atık sorunun yeni adresi Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilan edilmesinden yalnızca 1 ay önce 2017 yılının Aralık ayında KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK). TAEK’in lağvedildiği açıklamalarını da beraberinde getiren bu yeni kurumun sorumlulukları arasında nükleer tesis güvenliğinden tutun da radyoaktif atıkların yönetiminden radyasyon güvenliğine kadar insan ve çevrenin haklarını ilgilendiren bir çok konu var[2] .

Öte yandan “lağvedilen” TAEK’in personelinin NDK’nın birimlerine transfer olması beklenirken iki yıl sonra Mart 2020’de TAEK’in yine kapandığı haberleriyle karşılaştık [3]. NDK, TAEK’i kapsamada yetersiz kalmış olacak ki bu kez görev alanını biraz da genişleterek madencilik, ar-ge ve yenilenebilir enerji kategorileriyle nükleer araştırmaları aynı çatı altında toplayan Türkiye Enerji ve Maden Araştırma Kurumu‘nun (TENMAK) kurulmasına ihtiyaç duyuldu. Sonuç itibariyle 65 yıllık TAEK’in deneyimi bugün idari, sosyal ve teknik kollarına göre iki kurum arasında bölüştürülmüş durumda. Ancak TAEK kadrolarının bu kurumlara transfer edilerek bilgi birikiminin aktarıldığı düşünülse de yeni durumun TAEK’in sahip olduğu bütüncül değerlendirme yapma yetisine imkan vermeyeceği  aşikar. Zira TENMAK  faaliyetleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bütçesine tabi olmasına rağmen TAEK’e yapılmış tüm bilimsel atıflarının mirasçısı olsa da nükleer süreçlerle ilgili radyasyon güvenliği ve toplumsal sağlık konularında yetki sahibi yalnızca NDK.

Lakin kurumlar nasıl yapılandırılırsa yapılandırılsın Gaziemir’de sorunun giderilmesine dönük bir adım atılmadı. Oysa bugünkü hükümete de yakın bir isim olarak 2013 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar da radyoaktif cürufun tespitini teyit ederek bu atıkların yer altı suyuna karışmasından mütevellit yeraltı suyunun dahi kullanılmaması yönündeki uyarılarda bulunmuştu[4]. Çok açık ki teorideki bu değişikliklere rağmen önceki bir yazımda ifade ettiğim üzere Gaziemir NDK’nın ilk imtihanıydı [5], sınav başlayalı 2 yıl oldu ve NDK pratikte sınıfta kaldı.

Özetle, Gaziemir’in Emrez Mahallesi’ndeki nükleer atıkların bertarafındaki bu başarısızlık ve ilgisizlik son kertede bir sistem sorunu haline gelmiştir. Mevzu nükleer atıklar olduğu için Gaziemir Belediyesi’nin 2020-2024 Strateji Planı’nda bile görünmediği üzere ilçede yurttaşlara sağlıklı bir yaşam sunmanın tek yolu NDK’dan geçiyor. Bu noktada çözüm üretmekten uzak duran bir NDK’nın,  Akkuyu NGS inşaatı için “atom çekirdeği üzerinde yükseliyor”şeklindeki tanıtımlara  karşın gelecekte oluşabilecek bir nükleer kaza ve felaketlerden korunmayı nasıl sağlayacağı cevabını hiç bir zaman bilmek istemeyeceğimiz bir konu olsa gerek. Yine de Gaziemir’in rahat bir nefes alması için talebimizi Nükleer Düzenleme Kurumu’na iletmekten başka yol şimdilik görünmüyor. Buna göre kurum radyoaktif cürufun çıkarılarak arazinin temizlenmesine yönelik çalışmaları ivedilikle başlatmalı, çıkarılacak radyoaktif cürufun doğruca bertaraf tesisine gönderilmesini sağlamalıdır.

*

Son notlar

[1] Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Sahanın Temizlenmesi ve Elde Edilen Kurşunun Geri Kazanımı Projesi Nihai Çed raporu için tıklayın

[2]Nükleer Düzenleme Kurumu’nun mevzuat ve yönetmeliklerini burada bulabilirsiniz.

[3]TENMAK’ın kuruluşu için tıklayın

[4] Türkiye tarihinin en büyük cezası için tıklayın 

[5]Nükleer Düzenleme Kurumu ve Gaziemir için bk.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira, dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş para cezaları. Tek teselli ise bu günlerin sağlıklı şekilde atlatılması halinde “yakında” çayıra, çimene güneşe, seyirlik denize yeniden kavuşma ihtimali… Ne var ki virüs yeterince öldürücü ve bulaşıcıyken hayati risk teşkil etmeyen iş yerlerinde üretime devam edildiği için salgının hız kesmesi pek mümkün değil. Bu nedenle bir ay sonrası için pandemiye veda planları kamuoyuna ilan edilirken alınmayan önlemler nedeniyle alınan önlemlerin manasızlaştığı ortam eve kapatılabilenlerin kapatılma sürelerinin uzayacağına ve bir süre daha gerçeklerin inkar edileceğine delalet.

Risk sosyoloğu Ulrich Beck hayatın içine işlemiş olan genel riskler karşısındaki siyasi tavırda inkar ve ihmalin çok belirleyici olduğundan bahseder [1]. Bu açıdan siyasi iktidarın bugün koronavirüs karşısında almadığı önlemler diğer bir deyişle gerçeklerden kaçınma hali tam da 34 yıl önce 26 Nisan’da yaşanan Çernobil nükleer felaketi karşısında dönemin siyasi iktidarının sergilediği tavra denk düşer. Etkisi milyonlarca yıl sürecek radyoaktif parçacıkların patlamayla havaya karışarak binlerce kilometre katetmesi bugüne dek milyonlarca insanın sağlığını dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemiş lakin nasılsa Türkiye’ye hiç uğramamıştır(!). Dönemin başbakanı Turgut Özal ‘radyoaktif çay daha lezzetlidir’ derken, yeni mahsul fındıklarla çaylar okullarda, kışlalarda bedava dağıtılmış, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ise radyasyon olmadığını kabul etmeyen toplumsal muhalefete “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” yanıtını vermiştir.

2000 yılında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yürütülen bir çalışmayla devlet eliyle yapılacak resmi bir araştırmanın önemine işaret eden bulgular ortaya konmuşsa da ülke genelinde Çernobil etkisinin tespit edilmesine dönük bir araştırmalardan kaçınılmış, ‘radyasyon yok, sağlık tehlikesi yok’ oyununun oynanması tercih edilmiştir. Oysa Avrupa’da Çernobil nükleer felaketinin etkileri üzerine Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2016 yılında yapılmış olan araştırma Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağına işaret etmektedir.

‘Risk analizi’nin ardındakiler..

Beck bilimsel rasyonellikte dönüm noktası addedilen risk bilincinin, ileri uygarlıkta ortaya çıkmış olmasına rağmen modernlikle çelişircesine baskılandığına dikkat çeker. Buna göre riskler teori ile pratiğin ayrımına, uzmanlık ehliyetlerine; kurumsal yetki alanlarına; değer ve olgu arasındaki ayrıma; siyaset, kamuoyu; bilim ve ekonominin görünürdeki alanlarıyla çakışır.[2] Bugün de dünya genelinde ekonomilerin, yatırımların istikrarsızlaştığı ortamda siyasi iktidarlar bir şekilde dizginleri elden bırakmadan süreci atlatma gayesini taşıyor. Nitekim Çernobil nükleer felaketinin etkilerinin inkar edilmesinin arka planında çalışan siyasi akıl yurttaşlarının sağlığını, selametini öncelemektense gelecekte nükleer santral sahibi olma ihtimalini saklı tutmak adına küresel nükleer endüstri ile söz birliği yapmıştır. Nihayet bu ketum tavır meyvelerini (!) 2010 yılında Mersin’e nükleer santral kurulmasının yeniden gündeme getirilmesiyle vermiştir.

Yıllardır sivil toplumun sesinin yargı ve yasama süreçlerinde boğulmasının, toplumsal muhalefetin yok sayılmasının neticesinde birinci reaktörün inşaatı tamamlanma aşamasına gelmişken elektrik üretimine başlanacağı ilan edilen 2019 yılına göre şimdiden dört yıllık bir gecikme hasıl oldu. Siyasi iktidarın tarihi olaylarla yaratmaya çalıştığı özdeşlik algısı gereği nükleer santralin operasyona başlaması Cumhuriyetin yüzüncü yılına tekabül eden 2023 yılına yetiştirilmek isteniyor. Ancak bu planın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için gereğinden hızlı bitirildiği ve risk taşıdığından dem vurulan Marmaray sürecine benzemesi bir felaketle sonuçlanabilir. Dolayısıyla şu anda genel hayat açısından aciliyeti olmayan bir iş olması itibariyle beş bin işçinin çalıştığı inşaatta faaliyetlere ara verilmeden devam edilmesi, bu felaketin ayak sesleri sayılabilir.

Gerçekleşmemiş felaketi şimdiden durdurmak

Konfiçyüs’ün ‘geleceği belirlemek istiyorsanız geçmiş üzerinde çalışın’ sözünün bu topraklarda maalesef karşılığı fazlasıyla var. Meseleyi Akkuyu NGS ile ele alınca, bunca yılda siyasi refleksin değişmemesi bir yana boynuzun kulağı geçtiği söylenebilir ki bu durum yaşanabilir bir gelecek açısından büyük risk teşkil ediyor.

Pandeminin müsebbibi bir çok ülkenin suçlamalar yönelttiği bir ülkeyken dahi önlemlerin alınmasından geri durulurken nükleer santralin kurulmasına önayak olan bir siyasi iktidarın sınır aşan etkilere haiz nükleer felakete yol açması halinde inkarcılığı daha öteye taşıyacağı muhakkak. O zaman insanlarla araya konan fiziki mesafenin yerini doğaya karşı çekilecek set alırken yaşamak için alınan nefese, beslenmek için gereken gıdaya hep biraz endişeyle yaklaşılacak. Kuşkusuz yasama, yargı erklerinin yürütme erkinin çatısı altında toplandığı, Millet Meclisi’nin hiç olmadığı kadar güçten düştüğü bir siyasi altyapı varken, inşaatı devam ettirilen nükleer santralin yapımının durdurulmasının artık beyhude olduğu düşünülebilir. Ne var ki her geçen senenin yeni sorunlar ve bir öncekine göre daha kötü sürprizler getirdiği deneyimlendiği üzere, gerçekleşmemiş olan felaketlerin mucizelerle durdurulandan niye farkı olsun? Öyleyse o mucizenin kendimiz olabileceğini düşünmemize de bir mani yok…

*

[1]: Beck, U. Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev: Kazım Özdoğan, Bülent Doğan, İthaki , İstanbul P. 356

[2]: a.g.e , 106

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde İLO standartlarını hatırlamanın tam zamanı

Dünya Sağlık Örgütü’nün (World Health Organisation-WHO) küresel virüs tehdidi karşısında önlemlerin ulusal ölçekte alınacağını ilan etmesi, bu önlemlerin devletlerin karakteristik özelliklerine göre şekilleneceğinin de işaretiydi. Böylece bir süredir “şirket gibi” yönetilen Türkiye kendi tarzını yaşamaya başladı. Yurttaşların gönüllü karantinaya davet edilmesini hükümet tarafından şirketlerin sosyal sorumluluk (Corporate Social responsibility-CSR) projelerini andıran bir bağış kampanyasının başlatılması izledi. Bu kampanya ile emekçiler birer ihtiyaç sahibi haline getirilirken vaadedilen ödemelerin yapılacağı adresleri ne zaman ve nasıl bulacağı ise meçhul.

Lakin salgının  durdurulması için işe fiilen gitmesi gereken ve/veya iş arayışı içinde olan dolaşımdaki milyonlarca insanın geçim derdine ivedilikle çare bulunarak ülke çapındaki karantina sürecine dahil edilmesi gerekiyor. Durumdan vazife çıkaran sivil toplumun temsilcileri, sendikalar, meslek odaları dolaşımdaki bu nüfusun temel ihtiyaçların karşılanarak genel karantinanın ilan edilmesi için hükümetin atması gereken adımları açıklayarak bir imza kampanyası  başlattı ; Sosyal Bilimciler de kamuculuk, planlama ve toplumsal dayanışma zemini oluşturmaya dönük  22 maddelik bir çağrı metni yayımladı. Ne var ki, siyasi iktidar sivil toplumdan gelen bu uyarı ve talepleri dikkate almayarak süreci krize çevirdiği gibi bugüne dek T.C. Devleti kimliğiyle imzalanmış olan Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labor Organization-ILO)  sözleşmelerini de ihlal etti.

Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.” ILO

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı karışıklık ortamında, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal adaletin sağlanması adına Birleşmiş Milletler tarafından üst düzenleyici örgüt olarak kurulan ILO’nun 1932 yılından beri üyesi olan Türkiye, 55’i yürürlükte olan 59 sözleşme imzalamıştır. Bu bilgileri edinebileceğiniz ILO Ankara temsilciliğinin web sitesine girdiğinizde karşınıza ilk olarak dünya genelinde tüm insanların aynı gemide olduğunu hatırlatan ILO’ya ait şu söz çıkar: “Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.”

Tabii, korona günlerinde sözün önemini daha iyi idrak ederken aklınıza küresel salgın ortamında çalışma yaşamının nasıl düzenleneceğine dair küresel mücadelenin ipuçlarını aramak gelmiş olabilir. İşverenlere ve çalışanlara düşen görev ve sorumluluklar minvalinde mesajların ağırlık kazandığı Türkçe sayfada aradığınızı bulamadığınız için benim yaptığım gibi ILO’nun kendi sayfasına yönelme ihtiyacı da duyabilirsiniz. İşte,Türkçe sayfada göremediğiniz İngilizce ILO Standartlarına dair Covid 19 raporu karşınızda!

Sözleşmeler imzalanıyor ama…

23 Mart 2020 tarihli ILO Standartları ve Covid 19 adlı raporun en önemli özelliği içeriğin üye ülkeler (Türkiye dahil toplam 187 ülke) tarafından yürürlüğe konmuş ya da meclisten onay bekleyen standartlara dayanıyor olması. Zira bu tür sözleşmelerin işlevselliği meclisteki siyasi partilerden sendikalara, basına kadar tüm baskı grupları tarafından tartışılmayı hak etmesiyle yakından ilgili. Nitekim ILO’nun önemini özellikle yaşanmış olan iş kazalarından sonra atılan adımlar gösterir. Hatırlarsanız, 2014 yılında 301 madenciyi yitirdiğimiz Soma maden kazasının ardından madenlerde “yaşam odalarının” kurulmasını şart koşan sözleşmenin imzalanmamış olduğu anlaşılınca baskı grupları devreye girmesinin de etkisiyle  2006 tarih ve 187 sayılı İş Güvenliğini ve Sağlığını Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi kabul edilmişti. Benzer şekilde madencilik ve inşaat sektörlerinde meydana gelen kazalar sonrasında da işverenlerin önlemleri almada kusurlu olduğu anlaşılınca 1988 tarih ve 167 sayılı İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi ile 1995 tarih ve 176 sayılı Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi 23 Mart 2015 tarihinde kabul edilmişti. Şimdi bu durumu tersten yani yürürlükte olan sözleşmelerin etkinleştirilmesi gereği üzerinden düşünelim.

ILO’nun Covid 19 salgını ile mücadeleye yönelik yayımladığı bu raporun amacı genel hatlarıyla işsizlik sorunlarının giderilmesi ve geçim kaynaklarının, gelirin dengelenmek suretiyle ekonominin düzene sokulması… Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için ise iş sürekliliğinin korunarak iktisadi ve finansal politikaların devreye sokulması, Türkiye tarafından 13 Aralık 1977’de yürürlüğe konmuş olan 122 sayılı İstihdam Politikası Sözleşmesi gereğince öneriliyor. Yine; tam ya da kısmi gelir kaybının oluşmasına karşılık hükümetlerin ücret ödemelerinin devam ettirilmesi, iş sözleşmesinin feshi halinde işçinin alacak ve haklarının tazmininin sağlanması Türkiye’de 29 Mart 1961’den beri yürürlükte olan 95 sayılı Ücretlerin Korunması Sözleşmesine dayandırılarak tavsiye ediliyor.

Bununla birlikte hükümetlere işverenlerin işin ifası nedeniyle ve iş süresince çalışanlarının risklere maruz bırakmaması için işçilere her türlü koruyucu ekipman ve malzemeyi ücretsiz şekilde temin etmekle yükümlü olduğu Türkiye’nin 1981 yılında imzalayarak 22 Nisan 2005’te yürürlüğe koyduğu 155 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği ile Çalışma Ortamına İlişkin Sözleşme gereğince öneriliyor. İlaveten Türkiye açısından yürürlükteki sözleşmelerin referansıyla atılması mümkün adımlardan bir diğeri de Covid 19 krizi ortamında işçinin iş akdinin işin niteliği, işçinin eylemleri ya da  operasyonel gerekçelerle fesh edilemeyeceği; işçinin hastalık ya da ailevi nedenlerle geçici devamsızlık göstermesi halinde de iş akdinin fesh edilmeyeceği… Ki Türkiye de bu tavsiyeye dayanak oluşturan 158 sayılı Hizmet İlişkisine Son Verilmesine ilişkin Sözleşme’yi 4 Ocak 1995’te yürürlüğe koymuş bulunuyor.

Baskı yapma görevi

ILO bu raporla Covid 19 ile mücadele sürecinde işverenlerin ekonomik, sağlık ya da sosyal nedenlerle iş akdi feshedilen ya da ücreti düşürülenlere işsiz bırakılmalarından doğan tüm haklarının ödenmesi gerektiğini de hükümetlere hatırlatıyor. Ne var ki bu önerinin dayandırıldığı 168 sayılı İstihdamı Geliştirme ve İşsizliğe Karşı Koruma Sözleşmesi’ni Türkiye imzalamışsa da mecliste onaylatmadığı için sözleşme yürürlükte değil. Eğer Türkiye bu sözleşmeyi imzalamış olsaydı misal geçenlerde medyada yer alan koronavirüse yakalandığı için sağlık personelinin ücretinin yarıya indirilmesi gibi durumlarda bu tavsiye kararına uyulması istenebilirdi. Tıpkı  122, 95, 155 ve 158 Sayılı sözleşmelere uyulması yönünde hatırlatmalar yapılabileceği gibi…

Bugün karşımızda TÜİK’in 2020 verilerine göre toplam 83 Milyon nüfus içinde ücretli ya da yevmiyeli işçi konumundaki 19 Milyon 216 bin işçinin hastalanmayı göze alarak işe gittiği gibi bir gerçek var. Salgına %13 seviyelerindeki işsizlik ve %50’lere varan yüksek enflasyon ortamında yakalanan Türkiye’de kapanan işyerleri nedeniyle işsizliğin daha da artarak geçim şartlarının zorlaşacağı da malum.

Ne var ki nüfus içi dolaşım sürdükçe salgın durmayacağı için bildiğimiz neoliberal umursamazlığın işçiyi, emekçiyi hor görmeye devam etmesi artık mümkün değil. Bu nedenle gönüllü karantinasını yaşayan bizlerin emekçinin salgın ortamında çalışmama hakkına, ücretli izin hakkına; işsizin, yoksulun, mültecinin barınma ve diğer temel ihtiyaçlarının giderilerek sağlıklı yaşam hakkına kavuşması için daha talepkar ve ısrarcı olması gerekiyor. Zira öyle bir radde ki bu, 2020 yılı için mega projelere 18,8 Milyar TL garanti ödemesi bulunan siyasi iktidarın önceliklerinde değişikliklik yapması elzem!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüssel devinimler

İnsanın ve onun doğal çevresinin metalaştırılarak piyasanın kaderine terk edilmesine karşı çıkan sesin on yıllardır boğulduğu sistemde artık insanlar fiziken de boğulmaya başladı. Dünya genelinde bugünkü verilere göre 10.100  insan yaşamını yitirirken bilim insanlarının uyarısına göre her gün  vaka sayıları artıyor. Bu ortamda insan türüne mesafelenerek toplumsallığı askıya alma zorunluluğu bulunurken sokağa çıkılması gerekiyorsa maske ve eldiveni muhakkak takıyoruz. Ne var ki sorun küresel olsa da mücadelenin “ulusal”olduğunun ilan edilmesi işin rengini değiştiriyor, kriz kimi ülkelerde yerini olağan üstü hal koşullarının fırsatlarına bırakıyor.

Krizin neden olabileceği hak gasplarına dair yazılacak şey çoksa da bu makalenin amacı koronovirüs tartışmalarında gözden kaçtığını düşündüğüm üzere krizi en başta kaynağında kesmeyen, önlemleri piyasanın keyfine bırakan akla dikkat çekmek olacak. Zira etikten nasibini almamış ve karlı olmadıkça harekete geçmeyi salık vermeyen neoliberal kapitalist sistem ulusal, yerel ölçeklerde olduğu kadar küresel düzlemde de virüslerini  imal ediyor ve bu dünya için felaket demek! Nitekim 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketi de gözden kaçmaması gereken örnekleri haiz. Öte yandan neoliberal sistemde küresel bir sorunun ulusal mücadele adı altında bireylere bırakılmasının sonuçlarına da yine aynı felaket sonrası toplumun bulduğu mücadele biçimleri üzerinden bakmak mümkün.

Aşı üretme çalışmaları 2016’da durduruldu

Açık Radyo’da Açık Gazete programının daha sıkı bir takipçisi haline geldiğim korona günlerinin başında, koronavirüs türlerine karşı aşı geliştirme çalışmasının 2016’da durdurulmuş olduğunu öğrendim. Dolayısıyla öncelikle bu yazıya vesile olan Açık Radyo emekçilerine her zaman borç bildiğim teşekkürü buradan da iletmek istiyorum. Bahsettiğim haberin orijinal kaynağında Teksas Çocuk Hastanesi‘nin Aşı Geliştirme Bölümü’nden aşı araştırmalarını yürüten Dr. Peter Hotez’in verdiği mülakatta, 2012’de ortaya çıkan ve koronavirüsü ile (Covid 19) benzerlik gösteren “şiddetli akut solunum yolu sendromu”(SARS) ile 2012’de ortaya çıkan Ortadoğu solunum sendoromu (MERS) salgınları sonrasında aşı geliştirme çalışmalarının yatırımcılar tarafından “karlı bulunmaması nedeniyle” durdurulduğuna işaret ediliyor. Bu ise 2016’da aşı üretilmiş olsaydı Dr. Hotez’in altını çizdiği gibi aşının etkinliğinin hemen insan üzerinde test edilerek bunca vakit ve insan kaybedilmemiş olacağı anlamına geliyor.

“Karlı” olmadığı için koronavirüse karşı üretilmeyen aşıya, SSCB döneminde meydana gelen Çernobil nükleer felaketinden 25 yıl sonra, nükleer kabusun kapitalist sistemdeki versiyonu olan Fukuşima nükleer felaketinden örnekler tekabül eder. Dünya genelindeki diğer nükleer santraller de düşünülürse Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi‘nin (TEPCO) gerekli önlemleri almamış olması ve hükümetin  yurttaşlarını korumayı öncelemeyen yaklaşımı nükleer felaketlere ne kadar açık olduğumuzu gösterir. Zira bilim insanlarının santral civarında meydana gelebilecek 9 büyüklüğünde bir depremin 14 metre yüksekliğinde dalgalar yaratacağı ve tsunami duvarının buna göre inşa edilmesi gerektiği yönündeki uyarıları “yüksek maliyetli” bulunduğu için TEPCO tarafından dinlenmemiş, hükümet tarafından uyarı yapılmamış ve tedbirlerin alınmasından geri durulmuştur. Bunun neticesinde 9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelerek çekirdek erimelerine yol açmış, 14 metrelik dalgalar oluştuğu için soğutma suyu sistemi bozulmuş ve reaktörler soğutulamayarak patlamıştır.

Nükleer felakette de aynı senaryo

Benzer şekilde nükleer felaketin öncesinde yapılan bir senaryo çalışmasına göre nükleer santralde yaşanacak bir patlama halinde radyasyonun Tokyo şehrini  içine alan 250 kilometrekarelik alana yayılabileceği ihtimali basında yer almasına rağmen, gerçek tedbirler senaryodakinden çok farklı olmuştur. Ekonomik ve politik nedenlerle tahliyeler değil dünya standardı olan 30 kilometre yarıçaplı alanda, 20 kilometrekarelik alanda tutularak istatistiksel verilerde yer alabilirse kanser vakalarında artışla daha iyi görüleceği şekilde insanlar radyasyona maruz bırakılmıştır. Son kertede aynı şirketin ve bugünkü hükümetin  Fukuşima Nükleer Santrali’nin sahasında biriktirilmiş olan 1 milyon 200 milyon ton radyoaktif suyu okyanusa dökme girişimlerinde bulunması maalesef şaşırtıcı değildir. Bu girişimlerini  dünya genelinde radyoaktif atık suların denize boşaltıldığına dayandırmaları ise sistemin ne tür tehlikeler yarattığının itirafı olarak okunabilir.

Küresel felakete ulusal çözüm?

Neoliberal kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan nedenler küresel felaketlerin oluşmasını önleyici tedbirlerin alınmasına elvermediği gibi maruziyet alanının “ulusal” adı altında bireysel çözümlere bırakılmasıyla salgının  yeniden üretimine hizmet eder. Zira alınmayan ya da asgaride alınan tedbirlere bağlı olarak küresel bir salgının yükünün yalnızca bireylerin sırtına yüklenmesi nihayetinde salgının büyümesine yol açacak, nükleer felaketlerde gördüklerimize benzer şekilde siyasi iktidarın imali olacaktır! Bu noktada radyasyon gibi göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm cihazları(kiti) olmadıkça nerede olduğu bilinmeyecek virüsün siyasi iktidarları otoriter bir çizgiye iteceğini öngörmek de bittabi zor değil…

Felaketler karşısında yaşama tutunmak zorunda olan insanların bireysel girişimleri ancak sistemin çatlaklarından sızan ışıkla beslenebilirse yerel, ulusal, küresel örgütlenmelerle yeni dayanışma ağları örülebilir. Bunun için Fukuşima’da radyasyonun yüksekliğine rağmen evlerine dönmekten başka çözümü olmayan ya da evlerini hiç terk etmemiş olan yurttaşların sivil toplum örgütleriyle dayanışmak suretiyle kendi ölçüm istasyonlarını nasıl kurduğunu, mobil ölçüm cihazları üreterek radyasyon veri haritası  hazırladığını, bu şekilde  yaşama tutunduğunu öğrenmek yararlı olabilir. Ne var ki felaketlerle mücadele etmek için bulunan örgütsel çözümlerin felaketlerin oluşmasını önleme gücü olmayabilir, esas yapılması gereken sistemin tümüyle ve küresel olarak değiştirilmesidir.

Toparlayacak olursam, başlangıç aşamasında dahi küresel koronovirüs salgını “karlılık” ve “maliyet hesabı” gibi temel kriterlere sahip kapitalist neoliberal sistemin felaketleri aynı bir virüs salgını gibi nasıl tırmandırabileceğine dair çok önemli bir örnektir. Ayrıca felaketlerin meydana gelmesinin önlenmediği  kadar çözümlerin ülkeden ülkeye farklılaşmasının, insanların yalnız bırakılmasının da tehlikelerin şiddetini arttıran, tehlikelerin süresini uzatan, risk halini devam ettiren bir etki yaptığı görülmelidir. Bu sistemin bizi yıllar içinde küresel iklim krizine sürüklemiş olduğunu da düşünürsek, bu sistemin imali olan Belirsizlikler Çağı’nda yaşamın devamlılığı ancak küresel sistemin  insanı ve onun doğal çevresini korumayı önceleyen, riskleri öngörerek bertaraf eden şekilde dönüştürülmesiyle mümkün olabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

EnerjiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Fukuşima nükleer felaketi dokuz yaşında

11 Mart 2011, Japonya‘nın Tohoku bölgesini vuran 9 büyüklüğündeki depremin 14 metre yüksekliğinde tsunami dalgaları oluşturarak Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nde nükleer felaketi başlattığı gün olarak tarihteki yerini aldı. 18 bin kişinin yaşamını yitirmesine, yüzbinlerce insanın yaralanmasına ve 380 bin insanın evini, yaşam alanlarını aniden terk etmesine yol açan üçlü felaket, doğal afetlerin nükleer santraller üzerinde ne denli tehlike teşkil edebileceğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Depremin meydana gelmesiyle nükleer tesisin altı reaktöründen üçünde sırasıyla 12,14 ve 15 Mart tarihlerinde meydana gelen tam erimeler, tsunami dalgalarının soğutma suyu sistemini bozmasıyla reaktörlerde patlamalara yol açarak tehlike derecesinin Çernobil nükleer felaketinin tehlike derecesine eşdeğer; “7 seviyesi”ne çıkarılmasını gerektirdi.

Ne var ki patlamalarla atmosfere yayılan radyoaktif partiküller daha önce de yazdığımız üzere yağış, rüzgar, fırtına gibi hava olayları ve yangınlarla ekosistemde yayılarak tehlike oluşturduğu gibi mütemadiyen denize karışan radyoaktif su ve çözümsüz atık sorunu da bu tehlike derecesini daha yukarıya taşıyor. Fukuşima nükleer felaketi’nin kendini sürekli yeniden üreten ve yüzlerce yıl sürecek olan ekosistemsel tehlikelerini ve risklerini önceki senelerde  olduğu gibi  paylaşıyoruz.

Bu seneye damgasını vuran olay, yüksek radyasyon seviyelerine hatta son kertede dünya çapında etkili olan koronavirüse rağmen gerçekleştiril- mek istenen Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları. Japonya’da halk Tokyo 2020’ye tepkili fakat ülkenin ekonomik çıkar dengeleri aşırı tepkilerin önüne geçiyor. Fakat gelin Tokyo 2020′ yi detaylandırmadan önce son bir yıl içinde yaşananlara göz atalım.

Bitmeyen dekontaminasyon çalışmaları

Fukuşima nükleer felaketinin oluşturduğu tehlike ve riskler kadar Japon Hükümeti’nin bölgede dekontaminasyon çalışmaları yürütülüyor olmasına rağmen mevcut radyasyon tehlikesini yok sayması ve sağlık risklerini görmezden gelen yaklaşımı da bu riskleri artırıyor. Bölgeyi terk etmiş olan 380 bin kişiden en son 40 bin kişi tazminat ödemeleri kesilmesine rağmen dönmemekte direnirken dönenler daha ziyade yaşlılar ve çocuksuz olanlar. Tahliye bölgesinde “okullar faaliyete geçti denmesi için” yeniden açılmış olan okullara ise öğrenciler başka şehirlerden otobüslerle taşınıyor.

Tahliye bölgelerinde halen girilmesi yasak olan ilçe ve şehirler ise yüksek radyasyon seviyeleri nedeniyle dekontaminasyon işlerinde çalışan işçilerin sağlığı açısından ciddi tehlike arz ediyor. Zira nükleer felaketin meydana geldiği Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde her gün dört-beş bin işçinin dekontaminasyon çalışmalarını yürütmesi, yer yer saatte 250 Mikrosievert radyasyona maruz kalmaları anlamına geliyor ki bu dünya standartı olan yıllık sınır dozuna dört saat içinde erişilmesi demek. Öte yandan 404 milyon dolar harcanarak inşa edilen fakat reaktörlerin içinden geçerek denize akmaması için biriktirilen 400 ton suyun miktarını yalnızca 170 tona düşüren Buzdan Duvar projesi zamanında tesis sahasında çalışanlarla beraber bu sayının sekiz bine ulaştığı belirtiliyor.

Görsel: Greenpeace/ Japonya

Kanser vakaları artıyor

Yetişkinler arasında nedeni bilinmeyen kalp krizi ve diğer rahatsızlıklardan ölümlerin Fukuşima nükleer felaketi ile ilişkilendirilmesi kolay değil. Bu durumu daha da zorlaştıran ise felaketin ilk yılında ölümlerin %90’ı bildirilirken 2018’de bildirim oranının %55,8’e düşmüş olması. Diğer bir deyişle zaman geçtikçe ölümlerle ve kanser vakalarıyla nükleer felaket arasında bağ kurmanın güçleşmesi, bildirimlerin yapılmasının önünde engel teşkil ediyor.

Kanser vakalarının yüksek olarak görüldüğü bir grup da işçiler kadar direkt radyasyona maruz kalmasalar da bağışıklık sistemi görece zayıf olan çocuklar. Çocukluk çağı tiroit kanserinin nükleer felaket öncesinde milyonda bir ya da iki görülebilen bir hastalıkken nükleer felaketin başlamasıyla görülme sıklığının 500 kat arttığını ortaya koyan vakalar izlenmeye devam ediyor.

Buna göre tiroit kanseri teşhisi ve şüphesi olanların sayısı, 2018 sonunda yayımlanan araştırmalara göre, 380 bin çocukta 206 iken, bugün bu sayı 218 vakaya çıkmış durumda. Sıkı bir takip yapılırsa bu sayının 3500’e çıkabileceğine işaret eden uzmanlara göre Fukuşima nükleer felaketi nedeniyle çocuklarda görülen kanser teşhisi ve şüphesi vaka sayısı Çernobil nükleer felaketi sonrasındaki vakalara kıyasla oldukça yüksek. Bu görüşü daha önce Yeşil Gazete’de yaptığımız röportajda, Kazuhiko Kobayashi de destekliyor. Kobayashi, nükleer felaketin başladığı tarihten bugüne dokuz yıl geçmiş olduğu için çocukların başka şehirlerde takibinin yapılması mümkün olmadığını söyleyerek kanser vakalarının bilinmesindeki zorlukların altını çiziyor.

Yüksek radyasyon seviyeleri

Bağımsız uzman ve yurttaşlar tarafından yapılan ölçümler Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın Fukuşima rotası kapsamındaki Koriyama şehrinde saatte 0,46 mikrosievert, İitate kasabasında saatte 0,77 mikrosievert radyasyon tespit etmiş bulunuyor ki bu tespit radyasyon seviyelerinin dünya standartı kabul edilen yıllık 1 milisievertin saat hesabına  göre radyasyon miktarının iki-üç kat fazla olduğunu gösteriyor. Öte yandan hatırlatmak gerekirse  Fukuşima nükleer felaketinin başlamasından aylar sonra tayin edilen yıllık 20 Milisievert sınır dozunun dokuz yıldır hala uygulamada tutulması  dünya çapında bir ilk. Bu şekilde, açıkça dünya standardı olan yılllık 1 milisievert sınır dozuna geri dönülemeyecek denli yüksek radyasyon seviyeleri, diğer bir deyişle dünya standartının  20 kat üstü “normalleştirilmek” isteniyor.

Havalandırma kuleleri büyük risk

Gerek Fukuşima eyaleti gerekse meteorolojik hareketlilik nedeniyle Japonya ve Uzak Doğu hatta Pasifik Okyanusu açısından en büyük tehlikelerden biri de Fukuşima Nükleer Santral Tesisi sahasında bulunan havalandırma kuleleri . 120 metre yükseklikteki iki kule patlamalar esnasında yüksek radyoaktif izotopların açığa çıkması ve buralarda birikmesi nedeniyle yüksek tehlike barındırıyor. En son bu kulelerin bir fırtına ve ya şiddetli hava olayı nedeniyle devrilerek işçilerin mağdur olmaması için 200 metre uzaktan kumandayla bir operasyon yürütüldü ve kulelerin yüksekliği ayakları kesilerek  60 metreye indirildi. Ancak soğutma kuleleriyle ilgili yürütülen bu işleme olimpiyat sürecinde bir kaza meydana gelirse radyasyonun yayılmasına neden olur gerekçesiyle 2021 yılında devam edilmesine karar verildi.

2021 yılı Fukuşima Nükleer Santrali’nde dünyayı ilgilendiren operasyonların yapılacağı yıl olacak görünüyor. Nitekim 2021 yılında başlanması düşünülen bir diğer işlem de reaktörlerdeki erimiş olan yakıt çubuklarının çıkarılması; ki eğer işlem başarılır da erimiş yakıt çubukları soğumaya alınabilirse reaktörlerin sökümü için öngörülen tarih de ancak 2040 ya da 2050 olabilecek. Tüm bu işlemler için maliyet ise en az 250 Milyar Dolar olarak öngörülüyor.

Denize boşaltılmak istenen 1 milyon 200 ton radyoaktif su

Dünya kamuoyunun da yakından izlediği radyoaktif atık suyun denize boşaltılmak istenmesi konusu ise halen beklemede. TEPCO ve Japon Hükümeti bugün sayısı 1200’e ulaşan 1000 tonluk silolardaki suyun denize boşaltılması için en son Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (IAEA) da desteğini almasına rağmen yasa gereği balıkçıların iznine tabi olunması bir ekolojik felaketin önüne geçiyor.Zira bu suyun içinde onlarca radyoaktif izotop bulunduğu da tespit edildi. Japonya genelinde yapılan araştırmaya göre balıkçılarla birlikte nükleer karşıtlarının da desteğiyle karşıtlık %42 civarındayken, nüfusun yalnızca %6,7’si suyun denize boşaltılmasından yana . Bu şekilde günde 170 ton suyun biriktirilmesine devam edilse de yetkililer 2 yıl sonra suyun depolanabileceği bir alan kalmayacağı için boşaltılması gerektiği ifade ediliyor.

Atıklar çözümü olmayan sorun

Fukuşima nükleer felaketinin başlamasıyla dekontaminasyon görevlilerinin topladığı katı atıkların miktarı 9 yıl sonra 14 milyon tona ulaşmış bulunuyor. Beş yıl önce 43 milyon ton olan radyoaktif atıkların yakılarak bu miktara indirilmiş olması bir sorunken bugün 8000 Bekerel/kg’ya kadar radyoaktif olan katı atıklar okulların, kamu binalarının depolarında tutuluyor. Halkın rahat etmesi için bunların tutuldukları yerlerden çıkarılması ve nükleer santral civarındaki orta dereceli atık depolama alanına getirilmesine karar verilen son tarih ise 2022, zira bu tarihten üç yıl sonra yani 2025’te katı atıkların nihai atık depolama alanına alınması gerekiyor Ama bunların çıkarılıp nereye konacağı halen kararlaştırılmış değil, yani orta dereceli atık deposunun neresi olacağı belirlenemiyor.

Fukuşima anma etkinlikleri iptal, Tokyo 2020’ye devam

Fukuşima nükleer felaketi aynı zamanda Japonya’da yurttaşların nükleer risklere dair bilinçlenerek yurt genelinde bir daha nükleer santrallerle ilgili mağduriyet yaşanmaması, maruz kalınan tehlikelerin tazmin edilmesi ve risklere karşı önlem alınması için önemli bir tarihi olay. Nitekim bu olay nedeniyle yıllar içinde Japonya’da çalışabilir reaktör sayısı 54’ten 37’ye düşerken bugün yeniden üretime açılmış bulunan operasyon halindeki reaktör sayısı yalnızca yedi ve ülke genelinde yenilenebilir enerji olarak rüzgar ve güneş santrali yatırımları nükleer enerjinin yerini alıyor. Bu açıdan dokuz yıldır sivil toplum eliyle düzenlenen Fukuşima Anması ve onu takip eden etkinlikler toplumun kendi içinde nükleer gerçekleri konuşması ve farkındalığın yükselmesi için önemli fırsatlar sunuyor.

Ne var ki nükleer felaketin meydana geldiği sembolik gün itibariyle gerçekleştirilen tüm anma etkinlikleri ilk kez koronavirüsün yayılmasına karşı alınan önlemler çerçevesinde ikinci bir açıklamaya kadar yasaklanarak iptal edildi. Dokuz yıldır ilk kez iptal edilen etkinliklerin bu seneki teması “Tokyo 2020 Radyoaktif Olimpiyat Oyunları” olarak planlanmıştı. Buna karşın Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapacak olmasında ise bir başlangıç seremonisinin seyircisiz yapılmasından başka bir değişiklik yok. Zira Başbakan Abe Japonya’da 1000 Covid- 19 vakasına rağmen dünya çapında gelecek sporcuları Fukuşima’da karşılama fırsatını, diğer bir deyişle Fukuşima’dan sporcularla “iyileştik”mesajı verme fırsatını kaçırmak istemiyor.

Tokyo 2020 kapsamında ilk durak olan Fukuşima’dan dünyaya verilecek mesaj için ise Iwate, Miyagi ve Fukuşima eyaletlerinden öğrenciler geçen sene ağustos ayında gerçekleştirilen atölyelerde bir araya getirilerek Fukuşima’dan “iyileşme” mesajı verilmesi için görevlendirildiler. Bu görev gereği nükleer felaketin etkisi süren Tohoku Bölgesi‘ndeki boşaltılmış olan geçici konutların aluminyum pencerelerinin geri dönüştürülmesiyle elde edilen malzemeden bir anıt yapacaklar- ki bu malzemelerin radyoaktif olabileceği ilk akla gelen risk!

Binlerce insanın yaşamını kabusa çeviren nükleer felaketin etkileri devam ederken Japon hükümetinin Fukuşima’yı dünyaya bölgedeki tüm sorunların giderilmiş ve radyoaktif kirlilikten eser kalmamış gibi gösterme çabası şüphesiz başta nükleer karşıtları tarafından eleştiriyle karşılanırken . Olimpiyat ateşi 26 Mart tarihinde ilk durak olarak Fukuşima’yı ziyaret edecek ve Japonya genelinde 17 eyalet ziyaret edilmiş olacak.

Fukuşima nükleer felaketi dünya genelinde  bilinen 400 nükleer felakette olduğu gibi yarılanma ömürlerine göre etkisi yüzlerce, binlerce belki de milyonlarca yıl devam edecek olan radyoaktif izotopların canlı cansız çevreye tezahür etmesiyle başlar ve  ömrünü tamamlayana kadar etkisini sürdürür. Bu şekliyle ekosistemsel kırım “ekokırım“olarak tanımlanmayı hak eden nükleer felaket canlı yaşamı üzerinde kendisini yıllar içinde kanser ve nedeni tespit edilemeyen diğer bir çok hastalıklarla gösterecektir. Fukuşima nükleer felaketi özellikle bir deprem ülkesinde nükleer felaketlerin meydana gelmesini kolaylaştıran ortamın olduğunu göstermesi açısından önemli dersler ihtiva eder. Bu nedenle hükümetler ısrar etse bile böylesi bir felaketin yaşanmaması için toplum tarafından nükleer santrallerle ilgili gerçeklerin bilinerek geleceğin sahiplenilmesi elzemdir. Söylemekten yorulmayalım: En tehlikesiz nükleer santral, hiç kurulmamış olandır.

 

Kategori: Enerji

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Memnuniyetsizlerin birliği için feminist tahayyül

8 Mart 2020’de kim bilir kaçıncı kez sloganlar zihnimizde kapalı durduğu yerden çıkıp sokakları dolduracak: “Kadın olmasa dünya durur!”; “Kadın eli değerse dünya değişir!”… Dünyanın iklim değişikliği nedeniyle hızla felaketler çağına doğru sürüklenişine tanık olduğumuz bu dönem aslında yaşamın devamlılığına dair bir düşünümselliğin kurulması için son şansımız. Zira adına “Altıncı Yok Oluş” denen bu kriz öncekilerden farklı olarak tahakküm ilişkileriyle beslenen kapitalist sistemde insan eliyle gerçekleştirilen aşırı endüstrileşmenin bir sonucu. İklimi değiştirme pahasına fosil yakıt üretim ve tüketiminin temel müsebbipleri bu faaliyetin önünü açan şirketler ve devletler olsa da gidişatın değiştirilmesi için sorumluluk alıp onları durdurması gereken milyonlarca insan var. Bu açıdan 2015 yılında Greta’nın yaptığı çıkışa, bilim insanlarının, aktivistlerin, çocukların, kısacası bir “yarın”ın olamayacağı endişesini duyan herkesin katılımıyla o ilk büyük adım atıldı.

Ne var ki hareketin büyümesi için sisteme dair çeşitli açılardan “memnuniyetsizlik duyanların” da konfor alanlarından çıkıp sürece dahil olması elzem. Onlardan biri de kapitalist sistemle perçinlenen tahakküm ilişkilerine gömülü olan bugünkü sisteme toplumsal, ekonomik ve politik veçhelerden direnen kadınlar ve kendini kadın hissedenler. Çünkü ancak çok geniş bir yelpazede tarihsel bir mücadelenin bayrağını taşıyan kadınlar memnuniyetsizler grubunu nitelik ve niceliksel olarak güçlendirebilir.

Bu yazı iklim değişikliği ile felaketlerin kapıya dayanmasına neden olacak kadar saldırgan kapitalist tahakküm sistemine karşı feminist perspektifin bu hareketi büyütme ihtimaline katkı yapmayı amaçlıyor.

İklim adaleti biyolojik mağduriyeti de içerir

İklim değişikliğiyle gelen yok oluş tehdidi karşısında iklim adaleti, toplumsal cinsiyet konularına ek olarak biyolojik mağduriyetin de kadınların aleyhine işliyor olmasının mücadeleye yeni bir boyut katacağı umulabilir. İklim değişikliğine bağlı olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde dış çevre koşullarında yaşayan ve çalışan kadının temiz su ve gıdaya, temiz ve ucuz enerjiye erişimde zorluklarla karşılaştığı bilinir. İklim adaleti çerçevesindeki ele alınan bu sorunların yanısıra afetler esnasında kendinden önce çocuğunu kurtarma çabasını gösteren kadınların ölüm oranının yüksek olduğu da yine kadın-iklim çalışmalarında sıklıkla vurgulanır. Ancak nedense kadının endüstriyel kirlilik karşısında biyolojik mağduriyeti bilimsel araştırmalar içinde dahi hep biraz ihmal edilmiştir. Oysa iklim değişikliğinde payı olan endüstriyel kirlilik ekosistemsel bozulmaya yol açarken bütün canlı yaşamı üzerindeki tesirini biyolojik yapı ve metabolizmal özelliklere göre gösterir.

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre  her yıl 4,2 milyon kişi hava kirliliği nedeniyle yaşamını  yitirirken birinci sırada çocuklar, ikinci sırada kadınlar yer alır. Benzer şekilde ülkemizde Küresel Hava Durum Raporu’nun 2019 verileri de Türkiye’de hava kirliliğinin PM 2.5 seviyesindeyken 36 bin 900 erken ölüme neden olduğunu ve bugün dünyaya gelen bir çocuğun ortalama yaşam beklentisinin 20 ay kısaldığını ortaya koyuyor. Diğer taraftan anne karnında gelişim halindeki çocukların yaşamsal bütünlüğünü tehdit eden hava kirliliği etkisini kadınlarda da adet düzensizlikleri ve meme kanserindeki artışla gösteriyor.

Nitekim Kanada’da hava kirliliğinin PM 2,5 seviyesinde olduğu 1980-1985 yılları arasında 90 bin kadın üzerinde yapılan bir araştırma menapoz öncesi yaş grubundaki kadınlarda göğüs kanserine yakalanma oranının%30 arttığına işaret ediyor.

Sağlık politikaları cinsiyet ve yaş farkı gözetmiyor 

İklim değişikliğinin yol açacağı belirsizliklerden bir diğeri de daha sık görülmesi beklenen afetler. Lakin bu afetlerin meydana geliş sıklığını ve şiddetini arttırması endüstriyel tesislerde kazaları tetikleyerek ekosistemin dolayısıyla tüm canlıların ekolojik kirliliğe maruz kalmasıyla sonuçlanabilir. Bu noktada kadınların biyolojik yapısının kimyasal maddeler karşısında daha kırılgan olma ihtimalinin yüksekliği söz konusu.

Bu sorunu 2006 yılında makalesinde tartışan Maureen Butter da ekolojik risk teşkil eden kimyasal kirlilik ve bulaşıcı hastalıklar karşısında kadınların erkeklere göre daha farklı etkilendiğine işaret ediyor. [1] Bununla birlikte araştırmanın en önemli çıktısı, kadınların doğurganlık özellikleri gereği hormonal bezlerin farklılığı olduğu kadar otoimmun de denen bağışıklık sisteminin erkeklere göre daha zayıf olması nedeniyle dahili maruziyetlerin daha yoğun komplikasyonlara yol açması.

2014 yılında Frontiers’da yayımlanan araştırma da otoimmun hastalıkların kadınlarda daha çok görüldüğünü ortaya koyuyor.[2] Butter’ın makalesinde üzerinde durduğu bir diğer bir konu ise kadınların kimyasal maddelerden erkeklere göre yüksek oranda etkilenmesine karşın meselenin hafife alınması nedeniyle sağlık politikalarında kadınların lehine bir revizyonun yapılmaması.  Kimyasal etkinin ırk, yaş ve cinsiyete göre yol açacağı mağduriyetin farklı olduğu bilinse de bilimsel araştırmalarda genellikle erkek işçilerin maruziyetleri baz alınıyor hatta, aynı işyerinde çalışan hamilelik çağındaki kadınların bile daha ağır bir mağduriyet yaşama ihtimalleri  dikkate alınmıyor.

Bu konuda bir diğer örnek de daha önce bir yazımda  değindiğim üzere aynı doz radyasyon maruziyeti karşısında yetişkin erkeklere göre yetişkin kadınların %50 daha fazla, erkek çocuklarının 5 kat, kız çocuklarının ise 10 kat daha fazla kanser ve türevi hastalıklara yakalanması gösterilebilir. Zira bilimsel gerçek insan cinsi ve yaşına göre farklı komplikasyonların oluştuğunu söylerken radyasyon sınır dozlarının belirlenmesinde her hangi bir kademelenmeden eser yok.

Nitekim Çernobil nükleer felaketinin ardından radyasyon üst sınır dozlarının dünya genelinde yıllık 44 Milisievert’ten 1 Milisievert’e  indirilmesi ve bugün hala bu sınırın geçerli olması açıkça cins, yaş ve ırka göre farklılığın gözetilmediğinin ispatı. Kadın-erkek ve çocuk arasında radyasyonun mağduriyeti farklı düzeyde yaşanırken “kim için” ve “neye göre” sorularını cevaplamaktan uzak olan radyasyon dünya standardının bağımsız bilim insanlarının ısrarla “düşük doz radyasyon yoktur, diğer bir ifadeyle düşük görünen radyasyon da sağlık için risklidir”uyarısıyla birlikte düşünüldüğünde ezbere konduğu anlaşılıyor.

İklim değişikliği şartlarında genel mağduriyetlerin artacağı savına geri dönersek feminist hareketin yıllardır mücadele ettiği bu sistemin kadın ve çocukların daha dezavantajlı konumda olmasına karşın eşitsiz mağduriyetten korunmaları için herhangi bir prosedürel düzenlemenin dahi yapılmaması oldukça düşündürücü. Hayatın her alanını kesen iklim değişikliğinin etkilerinden korunmak için, dahası korunma gerektirmeyecek özgür ve güvenli yaşanabilir bir dünyaya doğru dönüşümün başlaması için sosyal, politik, ekonomik müdahalelere karşı direniş örgütleyen feminist hareketin dinamizmine ihtiyaç var. Bir Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü daha kutlarken feminist hareketin iklim hareketi içindeki memnuniyetsizlerin birliğine can suyu olması dileğiyle.

***

[1] Maureen E. Butter, Are Women More Vulnerable to Environmental Pollution?  J. Hum. Ecol., 20(3): 221-226 (2006)

[2] Frontiers in Neuroendocrinology Gender differences in autoimmune disease 35 (2014) 347–369 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Hafta Sonu