Ana Sayfa Blog Sayfa 1636

Almanya’da Sol Parti’nin iki eş başkanı da kadın 

Almanya‘da dün yapılan ve çevrimiçi olarak düzenlenen Sol Parti (Die Linke) kongresinde yeni eş başkanlar seçildi. Sonuçlara göre, partinin eş başkanlığını Hessen Eyalet Meclis Grubu Başkanı Janine Wissler ve Thüringen Parti Teşkilatı Başkanı Susanne Hennig-Wellsow yapacak.

Sol Parti’nin önceki başkanları Katja Kipping ile Bernd Riexinger‘in haziran ayında görev süreleri dolmuştu. Ancak, koronavirüs nedeniyle parti kongresi iki kez ertelenmişti.

Sonuçların ardından açıklamalar

Seçim sonuçlarının ardından açıklamalarda bulunan Hennig-Wellsow, partisine federal hükümette de görev alma çağrısı yaparak şu açıklamalarda bulundu:

Artık bizi bekletmeyin! İnsanların bizi bekleyecek zamanı yok.

Siyah-yeşil mi (Hristiyan Birlik-Yeşiller) yoksa kırmızı-kırmızı-yeşil mi (Sosyal Demokrat Parti-Sol Parti-Yeşiller) bir koalisyon kurulacak, bu bizim elimizde.”

Yeni eş başkan Janine Wissler de partiye birlik çağrısı yaptı ve “Tartışıyoruz, doğru yolu bulmak için birbirimizle mücadele ediyoruz” dedi.

Ayrıca, Wissler, her bir üyenin partiye “Yoksullukla, adaletsizlikle, savaşla ve faşizmle mücadele için” girdiğini belirtti ve bu noktaların unutulmaması gerektiğine vurgu yaptı.

Şu anda muhalefette bulunan Sol Parti, 2017 seçimlerinde yüzde 9,2’lik oy oranına ulaşmış ve federal mecliste temsiliyet hakkı kazanmıştı.

Son yapılan anketlerde, partinin ülke genelinde yüzde 8 civarında oy oranı bulunuyor. Almanya’da eylül ayında federal meclis seçimleri yapılacak.

AİHM’de açılan iklim davası başladı: Türkiye de dahil toplam 33 ülkeden savunma istendi

Yetersiz emisyon kesintilerinin insan hakkı ihlali olduğunu belirten altı Portekizli gencin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne açtığı dava görülmeye başlandı.

Gençler AİHM’e yöneltilen ilk iklim davası olma özelliği taşıyan davada aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 33 ülke hakkında şikayette bulunmuş, ülkeleri sera gazı emisyonlarını azaltmamakla suçlamıştı.

Şikayet edilen ülkelerin tamamı ise şu şekilde: 27 Avrupa Birliği üyesi, Türkiye, Norveç, Rusya, Ukrayna, İsviçre ve Birleşik Krallık.

27 Mayıs’a kadar savunma gerekiyor

Mahkemenin ilk duruşmasında mahkeme, davalı ülkelerden 2015 Paris Anlaşması’nın gereksinimleri doğrultusunda sera gazı emisyonlarını azalttıklarını kanıtlamasını istedi.

Youth4Climate’ın aktardığına göre 33 ülkeye sera gazı emisyonlarına ilişkin savunmalarını sunmaları için 27 Mayıs tarihine kadar süre verildi.

Hükümetlerin itirazları kabul edilmedi

Öte yandan iklim krizine katkı yapmak ile suçlanan ülkelerin davayı engelleme girişimleri de başarısız oldu.

Hükümetler, davanın ‘öncelikli’ statüsünü kaldırılmasını ve davanın kendileri açısından kabul edilemez olduğuna dair argümanların dinlenmesini talep etmişlerdi. Ancak mahkeme, ara oturum yapılması ya da geciktirilmesine yönelik girişimleri engelledi.

2017 yılındaki yangın Portekiz tarihinin en yıkıcı yangını olarak anılıyor.

Artan yangınlar ve sıcaklıklar gerekçe gösterildi

Yapılan başvuruya dayanak olarak Portekiz’de 2017 yılında meydana gelen ve 120 kişinin ölümüne sebep olan orman yangınları gösteriliyor. Araştırmacılar yangının şiddetini küresel ısınmaya bağlıyor.

Bunun yanı sıra geçtiğimiz temmuz ayının Portekiz’de son 90 yılın sıcaklık rekorunu kırması da başka bir gerekçe olarak sunuluyor.

Başvuruda bulunan altı genç ise şu şekilde: Cláudia Agostinho (21), Catarina Mota (20), Martim Agostinho (17), Sofia Oliveira (15), André Oliveira (12) ve Mariana Agostinho (8).

 

2020 orman yangınları bilançosu: 20 bin 936 hektar zarar gördü

Orman Genel Müdürlüğü 2020 yılında Türkiye‘de çıkan orman yangınları ile ilgili verileri açıkladı. Buna göre, 2020’de 3 bin 412 yangın çıktı.  Bunların 2 bin 949’u yani yüzde 86’sı insan kaynaklı olurken; 325’i yıldırım düşmesi, 138’i ise elektrik hatları sebebiyle çıktı.

Bu yangınlar sonucu 29 bin 487 futbol sahası büyüklüğündeki 20 bin 936 hektar ormanlık alan zarar gördü.

En büyük yangın Hatay’da

Geçtiğimiz yıl 5 Eylül’de Hatay‘ın Samandağ ilçesinde çıkan, Antakya ilçesine de sıçrayan orman yangınına 50 teknik personel ve 900 işçi; 16 helikopter, 2 uçak, 162 arazöz, 30 ilk müdahale aracı, 51 su tankeri, 12 dozer, 8 greyder, 8 ekskavatör, 50 itfaiye, 20 iş makinesi ile müdahale edildi.

Uçak ve helikopterlerin 520 saatlik uçuş gerçekleştirerek alevlere yaklaşık 12 bin ton su bıraktığı yangın, 93 saatte kontrol altına alındı. İlk defa İHA’ların da kullanıldığı yangında 3 bin 446 hektardaki orman yandı. Böylece bu yangın, 2020’nin en büyük orman yangınlarından biri olarak kaydedildi.

2020 orman yangınları bilançosu
Hatay’da çıkan yangın yerleşim yerlerine de sıçradı

Bilanço 800 milyon lira

Orman Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan 2020 Orman Yangınları Bilançosu’na göre geçtiğimiz yıl çıkan yangınların toplam masrafı 800 milyon lira olarak kaydedildi.

Bu harcamanın 600 milyon lirası yangınları söndürmeye ayrılırken, yanan alanların tekrar ormanlaştırılması için ekiplerin yapacağı tensil, rehabilitasyon ve ağaçlandırma çalışmaları kapsamında alanların bir kısmına tohum ekimi yapılması, bir kısmına ise yaklaşık 30 milyon fidan dikilmesine ise 200 milyon lira harcama yapılacağı aktarıldı.

Toplamda 435 fail tespit edildi

2020’nin en büyük orman yangınlarından Samandağ yangınının bu rakamlardaki payının ise 115 milyon lira olduğu belirtildi.

Orman yangınlarının maliyeti ve hasarın boyutu artarken çoğunlukla insan kaynaklı çıkan yangınların failleri için ise kapsamlı bir tespit çalışması yürütülüyor. Bu kapsamda geçtiğimiz yıl çıkan yangınlarda 435 fail tespit edildi ve de haklarında soruşturma başlatıldı.

Adana/Kozan Fotoğraf:DHA

Akbolat: Cezalar artırılsın

TEMA Vakfı Kahramanmaraş Temsilcisi Abdurrahman Akbolat, orman yangınlarının çoğunlukla insan kaynaklı çıktığını hatırlatarak vatandaşların da dikkat etmesinin önemini vurguladı. DHA’ya konuşan Akbolat, şu ifadeleri kullandı:

Orman yangınlarının yüzde 90’ı insan kaynaklı ve orman yangınlarının ekonomiye çok büyük zararı var. Yangınları söndürmenin yanında yanan alanların tekrar ağaçlandırılması için de masraf yapılıyor. Bunların hepsi ekonomik olarak Türkiye için bir kayıp. Avrupa’nın yaptığı araştırmada, Türkiye, orman yangınlarını söndürmede 3’üncü sırada. Bu, bizim için çok önemli bir olay.”

Halkın da orman içerisinde ateş yakmamak, yakılan ateşi söndürmek gibi konularda dikkatli olması gerektiği belirtilen açıklamada “Orman ve anız yangınlarına sebep olan kişilere verilen cezaların artırılmasını talep ediyoruz” denildi.

 

ABD’de üçüncü koronavirüs aşısına da onay verildi

Amerika Birleşik Devletleri‘nde (ABD) Biontech/Pfizer ve Moderna aşılarının ardından Johnson&Johnson firmasının geliştirdiği, tek doz halinde yapılan koronavirüs aşısının kullanımına da izin verildi.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi‘nin (FDA) onay vermesiyle birlikte Johnson&Johnson’ın geliştirdiği koronavirüs aşısı, ülkede acil kullanım onayı alan üçüncü aşı oldu. Bununla birlikte, ülkede ilk defa tek dozluk bir koronavirüs aşısı FDA tarafından onaylandı.

ABD, şirketle 1 milyara 100 milyon doz aşı anlaşması yaptı. Şirket ise bu miktarı yılın ilk yarısında teslim etmeyi amaçlıyor.

Firma, bu yıl içinde 1 milyar doz aşı teslim edebilir

Firma, FDA’nın onayının ardından bir hafta içinde 3-4 milyon doz aşı teslim edebileceğini açıklamıştı. Şirket, ayrıca bu yıl içinde 1 milyar doz aşı teslim etmeye hazırlanıyor.

Johnson&Johnson firması, Avrupa İlaç Ajansı‘na (EMA) kullanım izni başvurusu yapmıştı. Ajansın, mart ayı ortasına kadar aşının Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde kullanımına izin verip vermeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

AB, firmayla 400 milyon doz aşı alma anlaşması yapmıştı.

Dünya genelinde son olarak Bahreyn aşıya acil kullanım izni vermişti.

Aşının etkinlik oranı

Firma, ocak ayında 44 bin kişi üzerinde yaptıkları klinik deneylerin sonucunda, aşının orta dereceli ve ağır koronavirüs vakalarına karşı yüzde 66 oranında koruma sağladığını belirtmişti.

Ayrıca, firmanın yaptığı açıklamada, aşının uygulanmasından 14 gün sonra koronavirüs sebebiyle hastanede tedavi görme olasılığının yüzde 85, 28 gün sonra da yüzde 100 oranında azaldığı kaydedilmişti.

Papa Francis: İklim konusunda tutum değiştirmezsek yeni bir Nuh tufanı olacak

Yaptığı konuşmalarda sıklıkla dünya liderlerini iklim krizi konusunda harekete geçmeye çağırmasıyla bilinen Katolik Kilisesi‘nin lideri Papa Francis, iklim krizini İncil‘de de anlatılan Nuh tufanına benzetti.

Papa Francis, İtalyan Katolik din insanı Marco Pozza‘nın yazdığı  ve gelecek hafta yayınlanacak “Kusurlar ve faziletler” (Dei vizi e delle virtù) isimli kitap için yapılan bir söyleşiye katıldı.

Daha önce de iklim değişikliği ile mücadelenin aciliyetine birçok kez dikkat çeken Papa, Nuh tufanı benzetmesini gelecek hafta çıkacak bir kitap için verdiği söyleşide yaptı.

‘Aynı yolda gidersek şimdi de bu olacak’

BBC Türkçe’nin Roma muhabiri Övgü Pınar’ın aktardığına göre, Papa’nın iklim krizine ilişkin sözleri Corriere della Sera gazetesinde “Papa’dan çağrı: İklim konusunda tutum değiştirmezsek tufan olacak” başlığıyla yayınlandı. Papa söyleşide şu açıklamalarda bulundu:

İncil, tufanın Tanrı’nın gazabının sonucu olduğunu söylüyor… Uzmanlara göre İncil’deki bir mit anlatısı. Ama mitler de bir anlayış biçimidir. Arkeologlar, kazılarda sel izleri buldukları için tufanın tarihi bir anlatı olduğunu söylüyor. Bu belki de sıcaklığın artması ve buzulların erimesinden kaynaklanan büyük bir seldi. Aynı yolda gitmeye devam edersek şimdi de bu olacak.”

İklim krizi için genelge yayınlamıştı

Francis insan faaliyetleri ve iklim değişikliği arasındaki bağlantıya şüpheci bakanlar için, bilimi reddettiklerine vurgu yapan önemli bir genelge yayınlamıştı.

Katoliklerin uyması gereken, insanlık için de genel çağrı niteliği taşıyan duyuruda insanlığın fosil yakıtlardan ve çevreye zararı olan lükslerden uzaklaşması gerektiği savunuluyordu.

 

Bakan Selçuk özür diledi: Okullar salı günü açılacak

Milli Eğitim Bakanlığı‘ndan (MEB) yapılan açıklamayla 1 Mart tarihinde açılması planlanan okulların 2 Mar’ta açılacağı duyuruldu.

1 Şubat tarihinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı Kabine Toplantısı‘nda 1 Mart itibariyle tüm resmi, özel anaokulu ve ilkokullar, 8. ve 12. sınıflarla birlikte özel eğitim okul ve sınıflarında yüz yüze eğitime başlanılacağı kaydedilmişti.

Sağlık Bakanlığı’ndan açıklama

Sağlık Bakanlığı‘ndan yapılan açıklamada, 2 Mart’ta illerin salgın koşullarına göre yüz yüze eğitime geçileceği belirtildi:

Sağlık Bakanlığı tarafından paylaşılan ‘İllere Göre Haftalık Vaka Sayısı Haritası’nın güncellenme takvimi ve Koronavirüs Bilim Kurulunca belirlenen kriterlerin Kabine Toplantısı’nda değerlendirilecek olması nedeniyle 1 Mart 2021 Pazartesi günü eğitim öğretime geçişi planlanan resmi ve özel tüm okullarımızda yüz yüze eğitime ve sınavlara, 2 Mart 2021 Salı günü illerin salgın koşullarına göre başlanılması kararlaştırılmıştır.

1 Mart 2021 Pazartesi günü Cumhurbaşkanlığı Kabine Toplantısı’nda yapılacak değerlendirmeler neticesinde valilik il hıfzıssıhha kurullarınca ‘yerinde karar’ uygulamasına bağlı olarak eğitim öğretim faaliyetlerine devam edilecektir.”

Bakan Selçuk özür diledi

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da konuyla ilgili yaptığı son dakika açıklamasında, bir günlük erteleme için özür diledi:

Okulların açılma takviminde yaşanan 1 günlük erteleme için tüm vatandaşlarımızdan özür dilerim. Bazı illerimizde son birkaç günde tespit edilen hızlı vaka artışı yeniden değerlendirme zorunluluğunu doğurmuştur. Sağlık önceliğimiz. Sabrınız ve anlayışınız için teşekkür ederim.”

Yüz yüze eğitim için çocuğunu okula göndermek istemeyen veliler, okul müdürlüklerine yazılı başvuru yapabilecek ve böylece yüz yüze eğitime gelmeyen öğrenciler de devamsız sayılmayacak.

Sürdürülebilir taşıma ve dahası

“Atmosfere daha az karbondioksit salalım” dediğimizde aklımıza gelen önlemlerden biri arabamızı ya hibrit ya da elektrikli bir araçla değiştirmek oluyor. Oysa sürdürülebilir bir gelecekte arabalara yer yok. Bunun da gayet basit bir sebebi var. Arabalar 19’uncu yüzyılın sonundaki geniş dünya için tasarlanmış makinelerdi. Hem insanlara hem de arabalara yer vardı. Hatta kullanılan atlı arabalarla kıyaslandığında içten yanmalı motor kullanan arabalar çok daha az yer kaplıyordu. Atları barındırmak için de bir ahır tutmaya gerek yoktu. Arabalar bu düşünce ile tasarlandı.

Bugün bundan yüz sene önce ile kıyaslandığında çok daha farklı bir dünyada yaşıyoruz, ama hala eski alışkanlığımız olan arabaya sıkı sıkı sarılıp onu bir statü sembolü olarak görmekten vazgeçemiyoruz. Oysa ki araba kullanımı artık çoğumuz açısından bakıldığında ciddi bir külfet yaratıyor, eğer yaşam usüllerimizi hızlıca değiştirmezsek gelecekte de bu problemler artarak devam edecek.

Araba ne işe yarar? 

Öncelikle arabamız tüm zamanın %92’sini park halinde geçiriyor. Yani öyle bir makineye öyle büyük bir para harcıyoruz, ama bu makine bize günün sadece %8’inde hizmet ediyor. İçinde olduğumuz zamanın %5’i hareket halinde, %2’si park yeri ararken ve park ederken, %1’i de trafik sıkışıklığında geçiyor. Bu sayılar Avrupa Birliği’nin ortalamaları. Eminim İstanbul gibi büyük şehirlerde özellikle trafik sıkışıklığı hareket halinde olduğumuz süreye daha yakındır, hatta daha fazla bile olabilir. Peki gerçekten istediğimiz bir otomobile sahip olmak mı yoksa rahatlıkla bir yerden bir yere gidebilmek mi? Büyük şehirlerdeki vaktinin önemli bir kısmı trafik tıkanıklığının içinde otururken geçenler için bu sorunun cevabının “bir yere gidebilmek” olacağını düşünüyorum.

Enerjinin yüzde 84’ü çevreye ısı yaymak için kullanılıyor

İkinci büyük problemimiz arabaların ağırlığından ve motor teknolojisinin yanlışlığından kaynaklanıyor. Trafikte kullandığımız içten yanmalı motorlar yanan benzinin verdiği enerjinin ortalama %20’den azını hareket enerjisine çevirebilirler. Bu termodinamiğin temel yasalarının bir sonucudur. Yani “daha iyi bir motor yapsak daha verimli çalışır” diye bir düşünce olamaz çünkü burada bize sınırı doğa koyuyor. Arabaları ortalama 1.5 kişi kullanıyor. Bu da her araç yaklaşık 100 kiloluk insan yükü taşımasına rağmen kendi yükü yaklaşık 1200 kilo olur anlamına geliyor. En uygun şartlarda, en verimli çalışan araçlar bile enerjinin %84’ünü ısı olarak çevreye yayıyorlar, yaklaşık %14.5’luk kısmını kendilerini bir yerden bir yere götürmeye harcıyorlar ve sadece %1.5’unu bizi taşımak için kullanıyorlar. Öyle bir sistem tasarlamışız ki zamanının %92’sini boş durarak geçiriyor, çalıştığında da ona verdiğimiz enerjinin sadece %1.5’unu bizim istediğimiz şeyi yapmaya harcıyor ve gerisi tamamen boşa gidiyor.

Hibrit araçlarda bu verim çok daha yüksek. Araca verdiğimiz enerjinin %3’lük kısmı bizi taşımaya kullanılıyor. Hatta elektrikli araçlar çok daha iyi. En yeni motorlarla bizi taşıma bağlamındaki verim %5 civarına bile çıkabiliyor. Ama başımızda hala %92 boş duran bir araç var, üstelik elektrikli olduğunu, kullandığı elektriği de güneşten sağladığını kabul etsek bile ürettiğimiz enerjinin en iyi ihtimalle %5’i bizi taşımaya kullanılıyor. Günümüzün en modern teknolojisini bile kullanacak olsak, bu tamamen yanlış bir tasarım. Sürdürülebilir bir dünyada yaşamak istiyorsak bu tür yanlış tasarımları sistemimizden çıkartmamız gerekiyor artık. 

İstanbul ‘yaşamak için’ yanlış yer

Ancak çoğunuzun “ama ben şurada oturuyorum ve buraya gidebilmek için mutlaka arabaya ihtiyacım var” diyeceğinizi biliyorum. Haklısınız. Özellikle İstanbul gibi büyük bir megapolde yaşayan kişiler bu yaşamı sürdürebilmek için arabaya ihtiyaç duyabiliyorlar. Yalnız burada biraz düşünmemiz gerekiyor. İstanbul doğru bir şehir mi? Bu sorunun cevabının fazla düşünme gerektirmeyeceğine eminim. Her ne kadar dünyanın en güzel şehirlerinden biri olsa da İstanbul yaşamak için yanlış bir yer. Yakın gelecekte karşımıza çıkacak olan depremden, her daim tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta olan susuzluk tehdidinden, trafik sıkışıklığından ve daha birçok sorundan söz edebiliriz. Böylesi bir sorun yumağının içinde yaşamayı biz tercih ediyoruz ve bu akıllıca bir tercih değil. Ha, bir de İzmir ya da Ankara’nın durumu da çok daha farklı değil. Diğer büyük şehirler de önceden büyüyen şehirlerin yanlış izinden devam ediyorlar.

Öyleyse çözüm ne? Hoşumuza gitmese de büyük şehirleri bırakmamız ve kendimize yeni şehirler inşa etmemiz gerekiyor, büyük şehirlerin hatalarını barındırmayan. Mesela ilk depremde binalarının en az %20’si yıkılmayacak bir şehir olmalı bu. Sonra evden çıktığımızda yürüyerek 5 dakika içinde rahat kullanılacak bir toplu taşımaya ulaşabileceğimiz bir şehir olmalı. Yaşadığımız yer ve çalıştığımız yer diye iki ayrı bölgenin olmadığı bir şehir olmalı ve işe, okula, alışverişe, sinemaya, hastaneye ve aklınıza başka neresi geliyorsa oraya, yürüyerek gidebilmeliyiz.

Kısacası, çözümler sadece benzinli araba yerine elektrikli araba kullanıp hayatımızın geri kalanını olduğu gibi bırakmak kadar kolay değil. Eğer sürdürülebilir bir hayat yaşamak istiyorsak modern yaşamın bize dikte ettiği bu sistemi bir kenara bırakarak yeni bir sistem kurmak zorundayız. Bu sistemi oluşturmak başlangıçta zor görünebilir ama hem kendimize hem de doğaya vakit ayırmanın yaşam açısından daha doyurucu olduğunu hepimiz görebiliriz.  

Yaşar Kemal: Anadolu’nun dev bilge ağacı

Altı yıl oldu bedeni aramızdan ayrılalı. Bu altı yıl boyunca birçok kez onun hakkında bir şeyler yazmaya niyetlendim, fakat korktum, açıkçası. Çünkü Yaşar Kemal hakkında ne yazsam eksik kalacak, yetersiz olacaktı, bunu çok iyi biliyordum. Geçen yıl salgın başlayıp da evlere kapandığımızda onun anlatılarıyla her zamankinden daha fazla içli dışlı oldum. Eserlerinde geçen bitkileri anlattığım tivit zinciri beğenilince bu korkumu yendim az da olsa. Önce “Yanan Ormanlarda Elli Gün” hakkında bilimsel bir makale yazdım.Sonra, biraz da gelen istekler doğrultusunda yazmaya devam ettim. Ve işte şimdi, ölümünün altıncı yılında yine onu yazıyorum.

Olasıdır ki bu satırları okuyanlar Yaşar Kemal’i de, Yaşar Kemal hakkında yazılmış pek çok yazıyı da okumuştur. Onun hakkında söylenmiş hepsi birbirinden değerli pek çok söz, pek çok saptama zihinlerinizde yer etmiştir. Benim bunlara karşı çıkmak veya bir şeyler katmak gibi bir niyetim yok. Niyetim sadece bendeki Yaşar Kemal’i anlatmak, hepsi bu.

İçimdeki Yaşar Kemal

İçimdeki Yaşar Kemal’i hiçbir zaman aynı değerde kelimelere dökemeyeceğimin farkındayım. Dün çok sevdiğim bir dostum benimle William Blake’den bir alıntı paylaştı. Türkçesi şöyle aşağı yukarı: “Bazılarını sevinç gözyaşlarına sürükleyen ağaç, diğerlerinin gözünde sadece yoluna çıkan yeşil bir şeydir.” Okur okumaz, tamam dedim. Yaşar Kemal beni sevinç gözyaşlarına sürükleyen dev bir ağaç. Toroslar’da zamana meydan okuyan bilge bir sedir, örneğin.

Yüzyılların, binyılların birikimini alıp geleceğe taşıyan, doğru olan, güzel olan ne varsa korkusuzca haykırıp, yalanın, zulmün, adaletsizliğin, hoşgörüsüzlüğün, vicdansızlığın ve elbette sömürünün karşısında olanca heybetiyle dikilen dev bir bilge ağaçtır Yaşar Kemal. Altına oturup sırtımı dayadığımda ve gözlerimi kapayıp kendimi ana kucağı gibi şefkatli ve sevi dolu kollarına bıraktığımda o dev bilge ağacın, bana geçmişten günümüze hikâyeler anlatıp gözlerimden sicim gibi akan gözyaşlarını silerken bir yandan, diğer yandan da umudu, sevgiyi ve mücadele azmini aşılar.

Yaşar Kemal hayatı boyunca sömürüyü görmüş ve onun karşısında durmuştur. Yalnızca insanın insanı sömürmesi değil insanın doğayı sömürmesi de, daha kimseler farkında değilken Yaşar Kemal’in odağındadır. Bakın 1973 yılında yazdığı “Doğanın Öldürülmesi” başlıklı yazısında ne diyor:

Çağımızda doğanın yok edilmesi artık dünyanın başlıca sorunudur…  Sömürü bir bütündür. Bütün insan değerlerinin sömürülmesiyle, azgelişmiş bir ülkede, doğa değerlerinin hoyratça sömürülmesi bir arada gidiyor… Türkiye toprakları yıkıma uğratılıyor, hopur ediliyor. Biz Türkiye üstünde mirasyedileriz. Yıkımımızdan Türkiyenin[2] hiçbir insanı ve doğa değeri kurtulamıyor…”

Fotoğraf: Ara Güler.

Savrun Çayı kıyılarında geçirdiği yıllar Yaşar Kemal’e inanılmaz bir doğa sevgisi ve bilgisi kazandırmış. Bunu kendisi de açıkça dile getiriyor. İnce Memed 1’in New York Review baskısı için yazdığı önsözde bakın ne diyor dev bilge ağaç:

Doğayı ilk olarak İnce Memed 1’i yazmadan önce, Toros Dağları’nda keşfettim. Savrun, Toroslar’dan Çukurova’ya akan iki nehir ve birçok çay arasından bir çaydır. Savrun’u tanımamış olsaydım, doğayı bu kadar güçlü bir şekilde içimde hissedemezdim. Yıllarca Savrun’un kıyıları boyunca dağlarda yürürken doğa ile bir yaşadım (…) İşte o günlerde, bir ağaç dalındaki çiçeklerin hiçbirinin, bir çayırdaki hiçbir yaprağın, bir karınca yuvasındaki hiçbir karıncanın ve Toroslar’dan ovaya akan bir sürü ırmaktan hiçbirinin diğerlerine benzemediğini günbegün keşfettim.”

Onun doğa ve özellikle ormanlar ve bitkiler konusundaki bilgi seviyesinin artmasında “Yanan Ormanlarda Elli Gün” röportajlarının çok büyük etkisi olduğu açık. Daha İnce Memed’i yazmadan, 1954 yazında Cumhuriyet Gazetesi için gerçekleştirdiği röportajlar öncesinde günümüz gazetecilerine ders niteliğinde bir hazırlık süreci geçiriyor Yaşar Kemal. Kendi ağzından dinleyelim:

En iyi röportajım, “Yanan Ormanlarda Elli Gün”dür. O röportajı yapmak için İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesine gittim. O fakültede 5-6 ay kadar çalıştım; okumalar yaptım. Orman için ne diyorlar, diye araştırdım. Ne kadar yazı varsa, kitap varsa okudum. Hatta Almanya’dan büyük bir ormancı gelmişti, dil bilmediğim halde, dil bilen bir arkadaşıma konuşmayı tercüme ettirdim. Şu an hâlâ müthiş bir orman kültürüm var. Röportaj için yaptım bunları ben…”

Doğayı dekor değil, ana aktör olarak kullandı

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında Savrun kıyılarında geçen zamanlarda yaptığı hassas gözlemler, bir bilim insanı gibi ormana yaklaşımı, kütüphane ve konferanslardan dağ köylerine orman-insan ilişkilerini yakından inceleyişi ve ilk insanlardan günümüze çok az insanın sahip olduğu özel yetenekler bir araya gelince, Yaşar Kemal’de doğaya karşı bilge bir yaklaşımın ortaya çıkması kaçınılmazdı. Öyle de oldu.

Yaşar Kemal doğayı; dağları, ovaları, nehirleri, bitkileri, kuşları, börtü böceği eserlerinde asla bir dekor olarak kullanmadı. Tersine bunların hepsi onun anlatılarında öykünün ana aktörleri arasında yer alı. Çakırdikeni nasıl İnce Memed’in ana aktörlerinden biriyse, döngele[3] Ortadirek’in, menekşeler de Çıplak Deniz Çıplak Ada’nın ana aktörleri arasında yer aldı. Bakın Ortadirek’te döngeleyi nasıl anlatıyor usta:

“Döngele bozkırın en önemli bitkisi, dikenidir. Yazın tatlı bir yeşildeyken dikenleri kadar kökleri de sağlamdır. Görünüşü bozkıra can verir, hayat bağışlar. Kuruyunca kökü zayıflar, dikenleri sertleşir daha da. Esen yellerin önüne düşer sonra. Orta güzden sonra yeller iyice azıtır. Döngele de. Ve döngelelerin rengi açılır altın sarısına keser. Toprağa sağlamca yapışmış, inat, kopmaz. Ama kökler iyice incelir. Orta güzden sonra esen ulu yeller toprakta dikili hiçbir döngele bırakmamacasına çabalar. Islıklar doldurur bozkır dünyasını. Yüzlerce binlerce döngele bozkıra ağar. Bozkır sarı, altın pırıltısına boğulur. Bozkır gün ışığına batar, balkır. Yalp yalp eder. Balkıyarak döner, savrulur. Döngeleler olmasa bozkır bozkır değildir.”

Söyler misiniz, hangi yazar ve bilim insanı bir bitkiyi böyle anlatabilir? Elbette Yaşar Kemal.  Ancak, sanmayın ki Yaşar Kemal yüzünü bunca doğaya döndüğü için insandan çevirmiştir. Olur mu hiç? O hem insanın hem doğanın sömürülmesine başkaldırmıştır. Adnan Menderes asılırken de Hrant Dink öldürülünce de haykıran ses, onun içindeki insan sevgisidir. Ne var ki o etrafına kültürel kabuklar örmüş insanı eleştirir. Özdeki doğal insanın, iyi insanın arayışındadır. Nereden mi biliyorum? İsterseniz “Kuşlar Da Gitti”den bir alıntıyla yazıyı bitireyim. Hem nereden bildiğimi de anlamış olursunuz böylelikle:

“İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…” 

Çok yaşa Yaşar Kemal,

Çok yaşa Anadolu’nun dev bilge ağacı!

*

[1] Yaşar Kemal kesme işareti kullanmazdı. Bu nedenle alıntılar onun yazdığı gibidir.
[2] Western filmlerde, rüzgârla oradan oraya döne döne yuvarlanan bitkiler döngeledir (Salsola kali).

Yardımsever, empati kuran, gülen sıçanlara hazır mısınız?

Frans De Waal, Empati Çağı adlı kitabında “Pek çok hayvan diğerlerini bertaraf ederek ya da her şeyi kendisine saklayarak hayatta kalma yolunu tercih etmek yerine iş birliği yapar ve paylaşımda bulunur. Bu durum toplu olarak avlanan kurtlarda ya da katil balinalarda, fakat en çok da bizim en yakın akrabalarımız olan primatlarda açık bir şekilde görülür” der.

En yakın akrabalarımızda görülen bu davranışların bize en uzak olarak kabul ettiğimiz, isimlerini anmaktan dahi kaçındığımız fare ve sıçanlarda görülüp görülmeyeceğine dair yüzlerce çalışma yapıldı. Gözümüze daha “hoş” görünen, evin bireyi gibi kabul ettiğimiz ya da doğada yaşantılarını hayranlıkla izlediğimiz “onca tür varken neden fareler-sıçanlarla bu kadar ilgileniyoruz?” sorusunu sormadan edemiyoruz elbette. İşte bu kısım hayli paradoksal: Kendimize en uzak gibi görmek istediğimiz, evlerimize girip yiyeceklerimize ortak olmaya çalışmakla suçladığımız, kurtulmak istediğimiz canlılar anketi yapılsa şüphesiz ilk üçte olabilecek, hastalık ve tiksintiyle eşdeğer olan, onları içimizdeki intikam duygusuna yaraşır şekilde öldürebilmek için zehir, yapışkan tuzak gibi şeyler icat ettiğimiz ve bu “silahları” herhangi bir markette kolaylıkla bulabileceğimiz o canlılar… bize benziyor.

Ve benzedikleri için onları yüzyıllardır insan sağlığına yönelik yapılan deneylerde kullanıyoruz-en azından bize söylenen bu. Ancak bize söylenen bir diğer şey ise bize benzemedikleri. Tüm söylenenleri özetlemek gerekirse: “Bize benzedikleri için güvenli bulup deneylerde kullanıyoruz ve bize benzemedikleri için etik bulup deneylerde kullanabiliyoruz”. Bir çelişki sezdiniz mi?

Benzerlik ve benzemezlik çelişkisi 

İnsandışı primatlarda ise durum farklı: “Bize benzedikleri için deneylerde kullandık ve bize benzedikleri için deneylerde kullanmaya son verdik çünkü etik çekinceler kaçınılmazdı”.

On yıllar boyunca bilimsel araştırmalarda yer aldılar ve hükûmetler birer birer, onları bir deney tüpü olmaktan kurtaracak yasal kısıtlamalar getirmeye başladı. Neredeyse insan olarak görülmelerinin bir sonucu olan bu kısıtlamalar öncesinde -özellikle de 20.yüzyılın ikinci yarısında- dönemin sıçanları primatlar, kozmetik ürünlerden böcek ilaçlarına, hepatit araştırmalarından travma deneylerine, davranış çalışmalarından askerî araştırmalara kadar aklımıza gelebilecek her alanda kullanıldılar.

Sıçanlar yardımseverdir ve başkasının sıkıntılı durumuna karşı toplum yanlısı davranırlar.

Yardım etme, kişinin kendi dezavantajına bakmaksızın bir başkasına, tamamen onun yararına olacak şekilde yardım ettiği toplum yanlısı bir davranıştır. 1950’lerden beri yapılan davranış araştırmaları farklı türde hayvanlarda yardım etme davranışını göstermişti ancak sonuçlar her seferinde bilimsel muhalefetle karşılaştı. Sıçanların birbirini önemsediği tezi kabullenilmesi güç olsa da sonrasında devam eden çalışmalar bir öncekinin sonuçlarını pekiştirmenin yanı sıra yeni bilgiler de verdi: Tutsak bir sıçanı kurtarmak için bir kola basan sıçanlar, başka bir sıçana elektrik şoku verilmesine neden olduğu için labirentte yürümeyi reddeden sıçanlar, işbirliği yapan sıçanlar, fedakarlık yapan sıçanlar, duygudaşlık kurabilen sıçanlar.

Sıçan empatisi o kadar büyük bir şaşkınlık ve şüpheyle karşılandı ki sonraki yıllarda bu çalışmalar giderek azaldı.  York Üniversitesi Hayvan Zihin Araştırmaları Kürsüsü başkanı Kristin Andrews’a göre “Dünya empati kuran sıçanlara gülenlerden daha hazır değildi”. Andrews’in bahsettiği gülen sıçanlar bir metafor değildi: Afektif nörobilim teriminin sahibi, Estonyalı sinirbilimci ve psikobiyolog Jaak Panksepp, 1990’ların sonlarında sıçanların güldüğünü keşfetti. Ve hatta gıdıklandıklarında daha da fazla güldüklerini, kendilerini gıdıklayan insanlara bağlandıklarını ve oyun için sıklıkla o kişiye yaklaştıklarını.

Belirgin empati

Ancak bu da pek kabul görmedi zira eğlenen, gülen, işbirliği yapan, yardımsever ve empati kuran sıçanlar insanlar için bir kâbus anlamına gelebilir; aramızda ne kadar fazla benzerlik açığa çıkarsa (primatlarda olduğu gibi) o kadar yakınlaşırız, ne kadar yakınlaşırsak (kedi ve köpeklerde olduğu gibi) korumaya yönelik hassasiyet o kadar artar. Bu noktada, laboratuvarların dokunulmazlığı hayli önem taşır.

Sıçanların, acı çeken bir sıçana tanık olmaktansa aç kalmayı tercih ettikleri artık kanıtlanmış bir gerçektir.

Amerikalı psikolog Russell M. Church, 1959’da yayınladığı Diğerlerinin Acılarına Karşı Sıçanların Verdiği Duygusal Tepkiler adlı makalesinde, bir kolu kullanarak yiyecek almak için eğitilen sıçanların, kolu kullandıklarında içlerinden birinin canının yandığını fark ettiklerinde bu hareketi yapmayı bıraktıklarını söyler.

Tel Aviv Üniversitesi Psikoloji Bölümü ve Sinirbilim Fakültesi öğretim üyesi Inbal Ben-Ami Bartal’ın laboratuvarı uzun bir süredir toplum yanlısı davranışların nörolojik temelini ve bunun gerçekleşmesini sağlayan moleküler yolu araştırıyor ve sıçan davranışlarını inceliyor. 2011 yılında Bartal ve arkadaşları sıçanlardaki toplum yararına davranışları test etmek için bir araştırma yaptı. Bir alanda özgür bir sıçan ve aynı alanda tutucuya hapsolmuş kafes arkadaşı bulunuyordu “[rat restrainers”, şeffaf plastikten yapılmış, yatay bir koni şeklindeki kutudur, içine konulan hayvan alanın darlığından ötürü tamamen hareketsiz kalır]. Bazı evrelerde alana içi boş ya da yiyecek olan tutucular da yerleştirildi. Birkaç seans sonrasında özgür sıçanlar tutucuyu açarak tutsak sıçanı özgür bırakmayı öğrendiler ancak içi boş veya nesne içeren tutucularla hiç ilgilenmediler.

Ortada biri çikolata olan biri de tutsak sıçan olan iki tutucu olduğunda da dişi sıçanların %100’ü, erkek sıçanların da %70’i önce tutsak arkadaşını çıkarıp sonra birlikte çikolatayı alarak paylaştılar. Çalışmadan çıkan sonuç, sıçanların bir türdeşinin sıkıntısına yanıt olarak toplum yanlısı davrandıkları ve bunun, empati ile motive edilmiş yardım davranışının biyolojik kökenleri için güçlü kanıtlar sağlandığı idi.

Fakat çoğu bilim insanı ikna olmadı ve sıçanların muhtemelen birlikte takılacağı bir arkadaş için, aslında egoistçe hareket ettikleri öne sürüldü. Japonya Kwansei Üniversitesi Psikolojik Bilimler Bölümü’nde bilişsel nörobilim ve hafıza konularında çalışan Nobuya Sato ve arkadaşları işi biraz daha ileriye götürdü: Bu sefer su dolu bir kapta epey sıkıntılı bir deneyim yaşayan sıçan ve bir de kuru alanda olan ama istediğinde arkadaşını kurtarabilecek bir sıçan vardı. Kuru alandaki sıçanlar, bir kapıyı açarak diğer sıçanın güvenli bölgeye geçebilmesini sağladı. Ayrıca, daha önce su deneyimi yaşayan sıçanların diğerlerine yardım etmeyi öğrenme süreçlerinde hiç yaşamayanlara oranla çok daha hızlı davrandıkları görüldü ki bu da boğulma deneyimi yaşayanların diğerlerinin nasıl hissettiğini anladığını gösteriyordu. Ayrıca Sato ve arkadaşları, şüphecilerden gelecek “akrabalık” eleştirilerini de bertaraf etmek için sıçanların benzer genlere sahip olmamalarına da dikkat ettiler. Sonraki aşamada ise, birinde yardım edebilecekleri ve diğerinde de yiyecek alabilecekleri iki kapı vardı ve sıçanlar gene önce yardım etmeyi seçtiler. Hatta içinde bulundukları zor durumdan kaçabildikleri hallerde bile, diğer sıçana yardım ediyorlardı.

Sıçanlar birbirlerini önemsiyor. Sanıyorum bu bazıları için tam bir felaket çünkü birbirini önemseyen, yardım eden, duygudaşlık kurabilen, gülen, oyun oynayan canlıları kuyruklu, beyaz, minik robotlar ya da ucuz ve tek kullanımlık araştırma araçları gibi sunmak eskiden olduğu kadar kolay olmayacak… Ve tüm bu deneylerde hakları ihlâl edilen hayvanların üzücü sonları da buna aracılık etmiş olacak. #DeneyeHayır

‘Seda sayesinde ömrünün son dönemini laboratuvar yerine sevildiği bir evde geçiren fare Rıfat’ın masum, küçük ve beyaz anısına…’

*

KAYNAKLAR:

  • Ben-Ami Bartal I, Decety J, Mason P. Empathy and pro-social behavior in rats. Science. 2011 Dec 9;334(6061):1427-30. Erratum in: Science. 2012 Jan 27;335(6067):401
  • Church R.M. Emotional reactions of rats to the pain of othersJ Comp Physiol Psychol. 1959;52(2):132-134

Katılım efsane mi gerçek mi, gerçek olabilir mi?

[email protected]

Demokrasi, doğrudan demokrasi, demokratik kent yönetimi ve katılımcı yönetim, planlama, demokratik planlama/ katılımcı planlama gibi terimleri, kategoriler olarak kabaca tartıştık ancak katılım kavramını doğrudan tartışmadık.

Katılım nedir?

Katılım oldukça yeni bir kavram gibi durmakla birlikte aynı zamanda en antik Yunan “polisinin” (kentinin) yönetiminden beri (bütün eksiklikleriyle birlikte) uygulanmakta olan bir kavram. Poliste, kent kamusal alanının durumu ya da geleceği ile ilgili sorunların yetişkin erkek kentli yurttaşlar tarafından bir mecliste tartışılarak karara (bazen yasalara) bağlanıp çözüldüğünü (kabaca) biliyoruz. Demografik olarak büyüyen ve yoğunlaşan kentler ve demokratik işleyişlere/ kent yönetimine “katılma” süreçlerinin giderek daha dolaylı ve toplumun kendisinden uzaklaşmış/ yabancılaşmış bir konuma doğru sürüklenmesinden dolayı belki de teorik tartışmalar bir arayış olarak önem kazandı.

Katılım (katılımcı demokrasi) için en yakın kavramın, “doğrudan demokrasi” olduğunu söyleyebiliriz. Ancak “doğrudanlık” sadece bir tek katmanı ifade derken katılım kendi içinde hiyerarşik pek çok katmanı ifade ediyor olabilir. Bunun nedeni temsilciler aracılığıyla katılımda bireyin kendi iradesinden ve gereksinimlerinden / duyarlıklarından (göreli) uzaklaşma olsa da “katılımın” bir anlamda gerçekleştiğinin kabul edilmesidir. Birey düzeyinden uzaklaştıkça ve yetkiler bir “temsilciye” aktarılarak kullanıldıkça doğrudanlık azalmakta ve bireyin gerçeği ile bağı zayıflamakta/ dolaylı ve dolambaçlı hale gelmekte ve giderek yok olmaktadır denilebilir.

Bu durumda katılım için iki geniş kategori (ya da iki katılım türü) adlandırabiliriz:

  • Doğrudan katılım
  • Dolaylı katılımlar (bireyin farklı uzaklık ya da yakınlıktaki bir imlemeyle temsil edilmesi)

Birey ile temsilci arasındaki iletişim ve etkileşim

Önce bu uzaklaşmanın niteliği üzerinde kısaca duracak olursak temsilin niteliğinin birey ile temsilci arasındaki iletişim ve etkileşimin özelliklerine bağlı olacağı açıktır. Eğer temsilci sık ve nitelikli bilgilendirmelerle bireyler (temsil etikleri) ile etkileşmekteyse ve bunu sağlıklı ve sürdürülebilir bir tempoda ve etik kurallara tam olarak bağlı bir biçimde yapıyorsa, bu uzaklaşmanın bir anlamda kompanse edildiği (ya da bireyin uzaklaşmasına karşın özgün olarak yaratılan etkileşimlerle olumsuzlukları azaltılabildiği) düşünülebilir.

Bu durumda birey temsilcileri aracılığıyla (dolaylı olarak) sürece katılmakta, ama kararlar üzerindeki dolaylı etkisini koruyabilmektedir. Dolaylı temsilde bireyin temsilcisini denetleyemediği ya da düşüncelerini/taleplerini yeteri kadar güçlü bir biçimde temsil etmediğini düşünüyorsa temsilcisini geri çağırma ve/veya değiştirme hakkına sahip olması gerektiğini ek bir koşul olarak belirtmek gerekecektir.

Bu düşünceyi derinleştirebilmek için temsil edilme gereğinin ortaya çıkış nedenlerine kısaca bakmak, gerekli olacaktır: Neden doğrudan bir katılımdan vaz geçmek ve katılmayla ilgili işlemleri bir başkasına/ bir dolayıma devretmek durumunda kalırız? Önce karar çevresinin olası özelliklerini anımsayalım: Her (olağan) karar çevresi bütün cinsel kimliklerden, her yaştan, her sınıftan farklı ilgileri/ meslekleri ve çıkarları/ beklentileri, dünya görüşleri farklı olan bireylerin toplamından oluşur (ya da oluşması beklenir).

Şimdi katılımla ilgili güçlükleri en basitinden başlayarak yanıtları sıralayalım:

  • Karar çevresinin demografik olarak büyümesi, (yüz yüze) tartışmanın sağlıklı bir biçimde yapılabilmesini güçleştirebilir,
  • Alınması gereken kararın (coğrafi ya da kapsam olarak) niteliği, geniş bir çevrenin katılmasını gerektirebilir,
  • Alınması gereken kararların yarıçapı genişledikçe/ büyüdükçe, bu sorun üzerinde tartışmak özel uzmanlık bilgileri/ becerileri gerektirebilir,
  • Katılımcıların sorunların ayrıntılarına girebilmek için zamanları/  gündelik yaşamlarıyla ilgili zaman bütçeleri yeterli olmayabilir,
  • Alınması gereken kararlar, karar çevresindeki bireylerin bilgi düzeyini teknik olarak aşabilir,
  • Bireylerin karar alınması gereken her konuyla ilgilenme istekleri/ nedenleri olmayabilir; bazı alanlarda karara katılmayı anlamlı/ gerekli görmeyebilirler, (bunun tam tersi de olabilir, katılımcılar bazı konulardaki kararları temsilciye devretmek istemeyebilirler).
  • Belki en sonunda, bütün bireylerin her hangi bir süreçle ilgili olarak katılım arzularının/ isteklerinin hiç olmaması da söz konusu olabilir. Onlar sadece belirli bir rasyonellikle oluşmuş nesnel bir çevrenin kendileri için sağlanmış olmasını, bununla ilgili kararların kendisi için/ kendisi dışında alınmış olmasıyla yetinmeyi, toplumun uygarlık düzeyine göre bir özgürlük olarak düşünmeyi seçmiş olabileceğini de söyleyebiliriz.

Sorun alanları

Katılımla ilgili olarak bir de çözümlemesine ve karalarına katılmamız gereken sorun alanlarının özelliklerine bakalım: Sadece anlatım/ anlaşılma kolaylığı nedeniyle sorun alanlarının/ gereksinimlerin de (her zaman güçlü ya da zayıf içsel bağlantıları olmakla birlikte) çeşitli hiyerarşik kademelerden oluştuğunu biliriz.

  • En yakın çevremiz, aile çevresi,
  • Apartman ya da site/ konut çevresi,
  • Ortaklaşa iş yaptığımız, birlikte iş ya da ticaret ya da üretim yaptığımız çevre
  • İçinde çalıştığımız sivil toplum çevresi ya da sendika veya meslektaşlar çevresi,
  • Sokak ya da mahalle (köy) çevresi
  • Semt ya da yaşadığımız kentin ilçesiyle ilgili sorunlar
  • Kentle ilgili çevre, kentsel politikalar veya stratejiler
  • İçinde yaşadığımız il ya da bölge veya ülkesel sorunlar çevresi, genel ülkesel politikalar
  • Uluslararası sorunlar çevresi, savaşlar, göçler-iltica, insanlıkla/ evrensel insan haklarıyla ya da doğa / ekoloji-canlılar alemi ile ilgili kararlar (belki bunu uzayın kirletilmesine kadar da genişletebiliriz?)

Sorun ölçeği ve buna bağlı olarak gerekli karar çevresinin büyüklüğü ve oluşum biçimi değiştikçe ve genişledikçe, katılım türleri ve tekniklerinin değişmesi de gerekli olacaktır.

Karar ve sorun hiyerarşisine kabaca baktığımızda karara katılması gereken bireyler bakımından:

Sorunların,

  • ölçekleri ve karar almak için gereken zaman arttıkça (ya da tartışmayı sonlandırabilmek için uzun bir zamanın gerektikçe),
  • önemleri ve aciliyeti, çeşitli nedenlerle azaldıkça,

katılım isteği ve olanağı giderek anlamsızlaşır ve gereksizleşir. Bazı durumlarda ve ölçeklerde daha iyi kararların alınabilmesi için, farklı katılım türlerini etkin bir biçimde kullanmaya ihtiyacımız olduğu bir önceki hafta sunulan listelerden zaten açıkça anlaşılacaktır.

Katılım talebi

Yukarıdaki sorunun tartışılmasının genişletilmesi gerektiği açık olmakla birlikte şimdilik katılımda ilgili iki farklı duruma değinerek tartışmayı ilerletelim. Bunlardan birincisi, katılım talebinin aşağıdan yukarı doğru mu örüldüğü ve talep edildiği ya da yukarıdan aşağıya doğru mu talep edildiği ile ilgilidir. Katılım talebinin ve örülmesinin nereden doğru başladığı önemli ve belirleyici bir özelliktir. Genellikle aşağıdan yukarı örülen katılım taleplerini demokratik, yukarıdan aşağıya doğru örülen talepleri de diktatöryel olarak adlandırmak olasıdır (elbet bu adlandırmanın, çok genel olduğu için yanıltıcı olabileceği durumları, göz önünde tutmak gerekir).

Ayrıca, katılım bazı durumlarda “yasa gereği” olarak da, tanımlanmış olabilir: STK’ların, sendikaların, ya da apartman yönetiminin genel kurullarına ya da belediye veya ulusal meclisin oturumlarına katılmak yasa gereği ama yaptırımı olmayan bir zorunluluktur. Bu durumda katılım isteğinin ya da katılıma zorlamanın yönü üzerinde durulabilir.

İkincisi ise katılım talepleri sistematiği ile ilgili olarak düşünülebilir: Rastgele/ bazı sorunlar için bazen, bazı durumlarda bir katılım talebi ve uygulaması mı söz konusu yoksa sistematik olarak bütün sorun türleri için ve her sorun türünün bütün ölçekleri/ bütün karar çevresi ölçekleri için katılım söz konusu mu? Katılım sistematiğinin niteliği, yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarı doğru örülen talepler bakımından her seferinde farklı anlamlar taşıyabilir.

Taksim Meydanı için açılan yarışma ve yapılan oylamanın sonucunda kazanan proje.

Tartışmaya başlarken kullandığımız örneği düşünecek olursak (İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim Meydanı’nın düzenlemesi için, açık bir proje yarışması açması ve ilk üç projeden birini İstanbulluların seçmesini istemesi) burada hem yukarıdan aşağı doğru örülen, hem de sistematik olmayan/ rastgele (İstanbul’un sorunların biri/ ama önemli biri için) yapılmış bir katılım talebi/ çağrısı örneği görüyoruz. Gezi sırasında ortaya çıkmış olan katılım talebi ise aşağıdan yukarı doğru ve rastgele olmanın (belki sistematiğinin, kendiliğinden/ önceden belirlenmiş olmaksın/ spontan patlamalar biçiminde olmasının) bir örneğidir. Burada amacımız, bunun iyi-kötü ya da yeterli olup-olmadığı ile ilgili bir tartışma değil. Sadece, katılım ile ilgili diğer kavramları/ özellikleri vb., çözümleye çalışmak…

Yukarıda, “katılım nedir?” sorusu ile ilgili tartışmanın ancak bir kısmı yer alıyor. Gelecek hafta tartışmayı başka bir kısmı ile sürdüreceğiz.