Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yaşar Kemal: Anadolu’nun dev bilge ağacı

Altı yıl oldu bedeni aramızdan ayrılalı. Bu altı yıl boyunca birçok kez onun hakkında bir şeyler yazmaya niyetlendim, fakat korktum, açıkçası. Çünkü Yaşar Kemal hakkında ne yazsam eksik kalacak, yetersiz olacaktı, bunu çok iyi biliyordum. Geçen yıl salgın başlayıp da evlere kapandığımızda onun anlatılarıyla her zamankinden daha fazla içli dışlı oldum. Eserlerinde geçen bitkileri anlattığım tivit zinciri beğenilince bu korkumu yendim az da olsa. Önce “Yanan Ormanlarda Elli Gün” hakkında bilimsel bir makale yazdım.Sonra, biraz da gelen istekler doğrultusunda yazmaya devam ettim. Ve işte şimdi, ölümünün altıncı yılında yine onu yazıyorum.

Olasıdır ki bu satırları okuyanlar Yaşar Kemal’i de, Yaşar Kemal hakkında yazılmış pek çok yazıyı da okumuştur. Onun hakkında söylenmiş hepsi birbirinden değerli pek çok söz, pek çok saptama zihinlerinizde yer etmiştir. Benim bunlara karşı çıkmak veya bir şeyler katmak gibi bir niyetim yok. Niyetim sadece bendeki Yaşar Kemal’i anlatmak, hepsi bu.

İçimdeki Yaşar Kemal

İçimdeki Yaşar Kemal’i hiçbir zaman aynı değerde kelimelere dökemeyeceğimin farkındayım. Dün çok sevdiğim bir dostum benimle William Blake’den bir alıntı paylaştı. Türkçesi şöyle aşağı yukarı: “Bazılarını sevinç gözyaşlarına sürükleyen ağaç, diğerlerinin gözünde sadece yoluna çıkan yeşil bir şeydir.” Okur okumaz, tamam dedim. Yaşar Kemal beni sevinç gözyaşlarına sürükleyen dev bir ağaç. Toroslar’da zamana meydan okuyan bilge bir sedir, örneğin.

Yüzyılların, binyılların birikimini alıp geleceğe taşıyan, doğru olan, güzel olan ne varsa korkusuzca haykırıp, yalanın, zulmün, adaletsizliğin, hoşgörüsüzlüğün, vicdansızlığın ve elbette sömürünün karşısında olanca heybetiyle dikilen dev bir bilge ağaçtır Yaşar Kemal. Altına oturup sırtımı dayadığımda ve gözlerimi kapayıp kendimi ana kucağı gibi şefkatli ve sevi dolu kollarına bıraktığımda o dev bilge ağacın, bana geçmişten günümüze hikâyeler anlatıp gözlerimden sicim gibi akan gözyaşlarını silerken bir yandan, diğer yandan da umudu, sevgiyi ve mücadele azmini aşılar.

Yaşar Kemal hayatı boyunca sömürüyü görmüş ve onun karşısında durmuştur. Yalnızca insanın insanı sömürmesi değil insanın doğayı sömürmesi de, daha kimseler farkında değilken Yaşar Kemal’in odağındadır. Bakın 1973 yılında yazdığı “Doğanın Öldürülmesi” başlıklı yazısında ne diyor:

Çağımızda doğanın yok edilmesi artık dünyanın başlıca sorunudur…  Sömürü bir bütündür. Bütün insan değerlerinin sömürülmesiyle, azgelişmiş bir ülkede, doğa değerlerinin hoyratça sömürülmesi bir arada gidiyor… Türkiye toprakları yıkıma uğratılıyor, hopur ediliyor. Biz Türkiye üstünde mirasyedileriz. Yıkımımızdan Türkiyenin[2] hiçbir insanı ve doğa değeri kurtulamıyor…”

Fotoğraf: Ara Güler.

Savrun Çayı kıyılarında geçirdiği yıllar Yaşar Kemal’e inanılmaz bir doğa sevgisi ve bilgisi kazandırmış. Bunu kendisi de açıkça dile getiriyor. İnce Memed 1’in New York Review baskısı için yazdığı önsözde bakın ne diyor dev bilge ağaç:

Doğayı ilk olarak İnce Memed 1’i yazmadan önce, Toros Dağları’nda keşfettim. Savrun, Toroslar’dan Çukurova’ya akan iki nehir ve birçok çay arasından bir çaydır. Savrun’u tanımamış olsaydım, doğayı bu kadar güçlü bir şekilde içimde hissedemezdim. Yıllarca Savrun’un kıyıları boyunca dağlarda yürürken doğa ile bir yaşadım (…) İşte o günlerde, bir ağaç dalındaki çiçeklerin hiçbirinin, bir çayırdaki hiçbir yaprağın, bir karınca yuvasındaki hiçbir karıncanın ve Toroslar’dan ovaya akan bir sürü ırmaktan hiçbirinin diğerlerine benzemediğini günbegün keşfettim.”

Onun doğa ve özellikle ormanlar ve bitkiler konusundaki bilgi seviyesinin artmasında “Yanan Ormanlarda Elli Gün” röportajlarının çok büyük etkisi olduğu açık. Daha İnce Memed’i yazmadan, 1954 yazında Cumhuriyet Gazetesi için gerçekleştirdiği röportajlar öncesinde günümüz gazetecilerine ders niteliğinde bir hazırlık süreci geçiriyor Yaşar Kemal. Kendi ağzından dinleyelim:

En iyi röportajım, “Yanan Ormanlarda Elli Gün”dür. O röportajı yapmak için İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesine gittim. O fakültede 5-6 ay kadar çalıştım; okumalar yaptım. Orman için ne diyorlar, diye araştırdım. Ne kadar yazı varsa, kitap varsa okudum. Hatta Almanya’dan büyük bir ormancı gelmişti, dil bilmediğim halde, dil bilen bir arkadaşıma konuşmayı tercüme ettirdim. Şu an hâlâ müthiş bir orman kültürüm var. Röportaj için yaptım bunları ben…”

Doğayı dekor değil, ana aktör olarak kullandı

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında Savrun kıyılarında geçen zamanlarda yaptığı hassas gözlemler, bir bilim insanı gibi ormana yaklaşımı, kütüphane ve konferanslardan dağ köylerine orman-insan ilişkilerini yakından inceleyişi ve ilk insanlardan günümüze çok az insanın sahip olduğu özel yetenekler bir araya gelince, Yaşar Kemal’de doğaya karşı bilge bir yaklaşımın ortaya çıkması kaçınılmazdı. Öyle de oldu.

Yaşar Kemal doğayı; dağları, ovaları, nehirleri, bitkileri, kuşları, börtü böceği eserlerinde asla bir dekor olarak kullanmadı. Tersine bunların hepsi onun anlatılarında öykünün ana aktörleri arasında yer alı. Çakırdikeni nasıl İnce Memed’in ana aktörlerinden biriyse, döngele[3] Ortadirek’in, menekşeler de Çıplak Deniz Çıplak Ada’nın ana aktörleri arasında yer aldı. Bakın Ortadirek’te döngeleyi nasıl anlatıyor usta:

“Döngele bozkırın en önemli bitkisi, dikenidir. Yazın tatlı bir yeşildeyken dikenleri kadar kökleri de sağlamdır. Görünüşü bozkıra can verir, hayat bağışlar. Kuruyunca kökü zayıflar, dikenleri sertleşir daha da. Esen yellerin önüne düşer sonra. Orta güzden sonra yeller iyice azıtır. Döngele de. Ve döngelelerin rengi açılır altın sarısına keser. Toprağa sağlamca yapışmış, inat, kopmaz. Ama kökler iyice incelir. Orta güzden sonra esen ulu yeller toprakta dikili hiçbir döngele bırakmamacasına çabalar. Islıklar doldurur bozkır dünyasını. Yüzlerce binlerce döngele bozkıra ağar. Bozkır sarı, altın pırıltısına boğulur. Bozkır gün ışığına batar, balkır. Yalp yalp eder. Balkıyarak döner, savrulur. Döngeleler olmasa bozkır bozkır değildir.”

Söyler misiniz, hangi yazar ve bilim insanı bir bitkiyi böyle anlatabilir? Elbette Yaşar Kemal.  Ancak, sanmayın ki Yaşar Kemal yüzünü bunca doğaya döndüğü için insandan çevirmiştir. Olur mu hiç? O hem insanın hem doğanın sömürülmesine başkaldırmıştır. Adnan Menderes asılırken de Hrant Dink öldürülünce de haykıran ses, onun içindeki insan sevgisidir. Ne var ki o etrafına kültürel kabuklar örmüş insanı eleştirir. Özdeki doğal insanın, iyi insanın arayışındadır. Nereden mi biliyorum? İsterseniz “Kuşlar Da Gitti”den bir alıntıyla yazıyı bitireyim. Hem nereden bildiğimi de anlamış olursunuz böylelikle:

“İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…” 

Çok yaşa Yaşar Kemal,

Çok yaşa Anadolu’nun dev bilge ağacı!

*

[1] Yaşar Kemal kesme işareti kullanmazdı. Bu nedenle alıntılar onun yazdığı gibidir.
[2] Western filmlerde, rüzgârla oradan oraya döne döne yuvarlanan bitkiler döngeledir (Salsola kali).

Kategori: Hafta Sonu