Ana Sayfa Blog Sayfa 1637

[Geleceği inşa eden mekanlar-2] Bisikoop Bisikletliler Hizmet ve Dayanışma Kooperatifi

İzmir’de bisikleti yaşamlarının bir parçası haline getirmiş bir grup gönüllü 30 Ağustos 2018 ‘de Bisikoop’u kurdular. Başlangıçta 38 kişi tarafından kurulan kooperatifin halen 40 ortağı bulunuyor. Ortaklar bisiklet konusunda katkı koymak isteyen, düşünsel üretkenliğe sahip bisiklet önderlerinden oluşuyor. Kurum kültürlerini oturtana kadar yeni üye kabul etmeyi düşünmüyorlar.

Kooperatif yönetim kurulu başkanı Ahmet Çelikörs, Bisikoop’un  Türkiye’nin ilk ve tek bisiklet kooperatifi olduğunu, ayrıca  hizmet ve dayanışma kooperatifi türündeki 3. örnek olduğunu vurguluyor. Temel amaçlarını “bisikletlilerin ortak çıkarlarını korumak ve katkıda bulunmak” olarak belirlemişler. Bu amaç doğrultusunda kamu kuruluşlarının ya da özel sektörün çalışma alanı dışında kalan ve bisikletlilerin ihtiyaç duyacağı hizmet ve ürünleri geliştirme ve gerçekleştirmeye yönelik çalışmalar yapıyorlar. Resmi merkezleri Karşıyaka Belediyesi bünyesindeki Ahmet Priştina Kültür Merkezinde. Yürüttükleri diğer projeler kapsamında da yine Karşıyaka Belediyesi bünyesinde olan Suat Taşer Açıkhava Tiyatrosunda bir ofisleri bulunuyor.

Geniş gönüllü ağı

Bisikoop’da mali müşavir dışında ücreti çalışan kimse bulunmuyor. Ortaklar kooperatife gönüllü olarak katkıda bulunuyorlar. Ortakların dışında çok geniş bir gönüllü ağına sahipler. Faaliyetlerini bu gönüllü ağı yoluyla gerçekleştiriyorlar. Kuruluşlarının üzerinden çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen esnek ve işbirlikçi yapıları sayesinde birçok proje gerçekleştirmişler. Bisikletli ulaşım konusunda çok önemli bir boşluğun olduğunu ve bu boşluğun kamunun ve özel sektörün dışında bir sivil toplum örgütünce doldurulabileceğini; bisikletin yaygınlaştırılması için bisiklet almak isteyenlere kolaylık sağlanması gerektiğini düşünüyorlar. Bu amaçla daha ekonomik koşullarda bisikletçilerin bisikletlerini değerlendirebilmesi ve satın alabilmesi için bir ikinci el bisiklet pazarı oluşturmakla işe başlamışlar.  Karşıyaka Belediyesinin Bostanlı Pazar Yeri’ni tahsis etmesiyle bu proje hayata geçmiş ve çok ilgi görmüş. Pandemi nedeniyle pazar faaliyeti sonlanmış olsa da ikinci el pazarını en kısa sürede tekrar başlatmayı planlıyorlar.  

Bisiklet festivali

Pazar dışında birçok projeyi daha hayata geçirmişler. Örneğin bir bisiklet festivali düzenlemişler. Bu festivali geleneksel hale getirmek amacındalar. Bu festivalde anaokulu çağındaki çocuklara yönelik faaliyetler, bisiklet yarışları, ikinci el bisiklet pazarı gibi etkinliklerin yanı sıra halkın bisikletle tanışabileceği ve dokunabileceği bir sergi alanını da oluşturmuşlar. Pandemi nedeniyle tekrarlanamayan bu etkinliği de koşullar elverdiğinde tekrarlamayı amaçlıyorlar.

Mart ayında pandemi gerçekleşince 65 yaş üzerindeki İzmirli’lere hizmet vermek üzere yaklaşık 48 gönüllü bisikletli ile BisiDestek adı altında bir çalışma başlatmışlar. Bu çalışmaları BM UNDP ve GEFSGP birimi tarafından Dünya’da örnek gösterilen ilk üç proje arasına girmiş. 30 Ekim tarihinde İzmir’de yıkıma sebep olan deprem sonrasında BisiDestek programı kapsamında 110 kişilik bir ekiple hızla, araçların çalışmadığı bir bölgede devreye girerek AFAD ile birlikte bölgede görev yapan ender sivil toplum kuruluşlarından biri olmuşlar. 

Platformlar

Bisikoopa bağlı birçok başka grup da çeşitli faaliyetler düzenliyorlar. Ahmet Çelikörs Karşıyaka Bisiklet Platformu’nda yaklaşık 4000 kişiyi kapsayan bir oluşumun kurucusu olduğunu belirtiyor. Yine İzmir’de Bisikletli Ulaşımı Geliştirme Platformu adı altında 13.000-14000 takipçisi olan bir üst kuruluşları var. Çarşamba Akşamı Bisikletçileri (ÇAB) diğer bir platformları. Bölgelerdeki bisiklet gruplarıyla çok geniş bir kitleye ulaşabiliyorlar.  Bu ağların hepsi birbirleriyle ilişki içindeler. Daha kurumsal bir yapı oluşturduklarında bu kitlelerden de ortak kabul etmeyi düşünüyorlar.

BisiKoop bir yandan bisikletlilerin çıkarlarını koruyarak bisikletli yaşamın geliştirilmesi için kamunun eksik kaldığı noktalarda STK gibi çalışırken, öte yandan bir şirket gibi davranarak önemli boşlukları doldurmak için çaba gösteriyor. Ahmet Çelikörs kooperatifin aslında bir şirket türü olduğunu söylüyor ve dernekler gibi sivil toplum örgütlerinin bu esnekliğe sahip olmadığını, örneğin derneklerin yatırım yapması ve ekonomik bir faaliyet göstermelerinin çok özel koşullara bağlı olduğunu vurguluyor. Yasal bir statü olarak kooperatifi seçmelerinin en önemli sebebini, ticari faaliyet yürütmeyi mümkün kılması olarak belirtiyorlar. Kooperatifin çok ortaklı ve eşit paylaşımlı olması nedeniyle şirket kurmak yerine kooperatif yapısını tercih etmişler.

Bisiklet kiralama

Bisikoop bisiklet kiralama hizmetini de özel bir girişim olarak hayata geçirmiş. Hafif ve keyifli sürüş yapılabilen yaklaşık 100’e yakın bisikletle Karşıyaka Belediyesinin alt yapısını sağladığı Bostanlı Açık Hava Tiyatrosu’nda bulunan ofisten kiralama hizmeti veriyorlar.  Bu iş için Boğaziçi Üniversitesi’nde kurulmuş Bizero isimli yazılım ortaklığının iş birliğiyle telefon aplikasyonu hazırlanmış. Bu girişim aracılığıyla kooperatif ortaklarının gelir elde edebileceği bir sistem kurarken, öte yandan bisiklete binmek isteyenlere kolay, hesaplı ve ulaşılabilir bir alternatif sunmayı hedeflemişler.  Bisikletleri yine İzmir’de kurulu olan bir bisiklet firmasından uygun fiyata temin etmişler. Projelerini uzun vadede İzmir’in tüm semtlerine yayılmış bağımsız istasyonları olan bir alt yapı kurarak geliştirmeyi planlıyorlar.

Uluslararası ortaklıklar

Bisikoop uluslararası kuruluşlarla ortak projelerde yer almış. Birleşmiş Milletler iş birliğiyle iklim değişikliğini önleme amacıyla Cities on Bike projesini gerçekleştirmişler. İzmir Belediyesi EuroVelo 8 Akdeniz Rotası’nın Türkiye’deki ilk temsilcisi olarak yaklaşık 500 km bir rota ile Avrupa Bisiklet Ağı’na dahil olmuş. Projenin hedefi İzmir’den başlayıp Kıbrıs’a kadar uzanan bir rota oluşturmak olarak belirlenmiş. Ahmet Çelikörs Avrupa’da bunun gibi 15 rotanın ve yaklaşık 60.000 kilometrelik bir ağın bisikletlilerin kullanımında olduğunu belirtiyor. Bu ağın, genişletilerek 100.000 kilometreye ulaşması hedefleniyor. Yakın gelecekte Türkiye ve eski Doğu Bloku ülkelerinin de bu rotanın bir parçası haline geleceğini belirtiyorlar.

Bisikoop kurumsal yapı olduğu için kamu ile rahatça ilişki kuruyor ve bisikletli ulaşımı ya da bisikletli yaşamı geliştirmek için katkı sağlıyor. Bisikletli ulaşımın birinci işlevinin iklim değişikliğini önlemek olduğunu söyleyen Ahmet Çelikörs, otomobille ulaşımın dünyadaki karbondioksit (CO2) salımının %40 dan fazlasına sebep olduğunu belirtiyor. Karbon salımının %60’ı kentsel alanlarda kent içi ulaşımda gerçekleşiyor. Araç kullanımı küresel ısınmayı ve iklim değişikliğini birinci derecede tetikleyen bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca araçlı ulaşım için yapılan yollar ve otoparklar ısı yutağı olan toprağı kapatıyor, yeşil alanları, ağacı azaltıyor. Bunun sonucunda kentin içi ile 5 km dışı arasındaki ısı farkı neredeyse 7-8 derecelere ulaşıyor. Bu nedenle kent merkezlerinin hızla otomobil merkezli ulaşımı terk etmesi gerekiyor.

Dünya ortalamasına bakıldığında otomobille ulaşımın yüzde altmışı şehir içinde gerçekleşiyor ve bunun % 25 ila 30’u da 5 kilometrelik mesafelerde.  Oysa bu mesafe rahatlıkla bisikletle kat edebilir ve hatta giderek yaygınlaşan elektrikli bisikletler bu mesafeyi daha da artırarak rahatlıkla 10 km üzerine de çıkılabilir. Böylece birçok kişi işine giderken ya da normal ulaşımında bisikleti kullanma olanağına kavuşabilir. Almanya’da birçok kentte daha önce otopark olan yerler, yeşil alan haline çevrilmeye başlanmış. Dünyada genelinde bu değişiklikle ilgili bir program oluşturulmuş. Türkiye’de de büyük şehirlerde artık iklim değişikliğine karşı bir hareket planı çerçevesinde ilgili birimler oluşturulmaya başlanmalı.

Tüm dünyada bisiklet yolu, paylaşılabilir bisiklet sistemleri ve elektrikli/ paylaşımlı araçlar iklimle mücadelenin birinci elemanı olarak bu programlarda yer alırken Bisikoop gibi girişimler de projeler geliştirerek, uluslararası örgütlerle, belediyeler ve diğer kamu kurumlarıyla çalışarak iklim değişikliğinin önlenmesi için etkin bir rol oynuyor. 

*

 Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına destek olan Merve Alçık’a sonsuz teşekkürler.

 

 

Klasikler neden klasiktir ve klasikleri niçin okumalıyız -1

Bu yazıyı yazmadan önce İtalo Calvino’nun ismini çok sevdiğim “Klasikleri Niçin Okumalı” kitabını özellikle okumadım. Bu konuya dair kendimden ne çıkacak merak diyordum çünkü.

İddialı bir giriş oldu ancak amacım bir iddia ortaya koymaktan çok gerçekten klasikleri niye bu kadar sevdiğimi sizinle birlikte düşünerek paylaşmaktır. Der demez aklıma ilk gelen şey George Steiner’in “eski tarz eleştiri denemesi” alt başlıklı “Tolstoy mu Dostoyevski mi” adlı incelemesi oldu. Steiner bu incelemesinde tam da benim kitapçılık yapma tarzımda çok haz aldığım şeyi tarif ediyordu. Ona göre, edebiyat eleştirmenliği metnin üslup, biçem, kurgu, dilbilgisi açılarından (bunun da önemli olmasıyla birlikte) incelenip çözümlenmesinden çok insanın ruhunda bıraktığı etkinin yansıtılmasıydı. Yani kısacası okuyup hayatınızı alt üst eden, bir daha aynı kişi olamayacağınız denli üzerinizde etki bırakan metinlerin herkesin okuması için gösterilen çabaydı. İşte “Bir kitap okudum ve hayatım değişti” cümlesi de bunun için kurulmuştu. Hayatımın değişmesinde rol oynamış kitapları, okurla buluşturabilmekten daha çok beni heyecanlandıran bir şey yoktur desem abartı olmaz.

Hayat değiştiren kahramanlar

Eski Yunan’da bir tragedyayı izlediğiniz tiyatro mekânından çıktığınızda, tragedyanın kahramanları sizi o kadar etkilerdi ki bir daha aynı insan olamazdınız. O yüzden tragedya yazarları çok önemsenir ve savaşta başlarına bir şey gelmesin diye askerlikten muaf tutulurdu. Günümüzde ise yayınevlerinin editörleri ve kitapçıların işlevi de bu anlayıştan süzülmüş eserleri öne çıkarmak, okurla buluşmasını sağlamak değil midir? Bir edebiyat eseri beyninize balyoz gibi inmiyorsa onu ve karakterlerini unutmanız kolay olacaktır, tıpkı televizyonda izlediğiniz bir diziyi unutmak gibi.

Klasik eserlerde yaratılan karakterler öyle güçlüdür ki okuduğumuzda hayatımızın bir parçası olur. Gündelik dilimize bile yerleşir: “Don Kişot’luk yapma”, “Oblomov gibisin” v.s. Frankenstein’ı bilmeyenimiz yoktur örneğin. O karakterlerin ve yazarların isimlerini kitabevlerimize kafelerimize veririz. Klasiklerdeki felsefi, mitolojik, sosyolojik, psikanalitik ve duygusal altyapı bizi derinden sarsar. Her dönemin insanını etkileyecek bir evrenselliğe sahiptir bu altyapı. Günümüzde birçok insanın klasiklerin kendisine hitap etmeyeceği düşüncesi bir önyargıdan ibarettir. Oysa Dostoyevski’nin hayatın dışında kalmış yeraltı insanı, Melville’nin aşırı hırsının kurbanı olmuş Kaptan Ahab’ı, Tolstoy’un hayatın ve evliliğin rutinliğine hapsedilerek aradığı çıkış yolunda mahvolan Anna Karenina’sı, Lawrence’ın İngiliz sanayileşmesi ve püriten ahlak yapısı içerisinde boğulmuş Lady Chatterley ve Ursula’sı, Birkin’i, Gerard’ı, Gudrun’u, Klseist’ın bir türlü gerçekleşmeyen adalet beklentisi sonucunda Saksonya Eyaleti’ni baştan sona yakacak bir isyana imza atan Michael Kohlhaas’ı bugün her zamankinden daha günceldir. Ve insanlık var olduğu sürece güncelliğini koruyacaktır.

Canlanan cümlelerin vaat ettikleri

Örneğin Hemingway’in 1930’ların sonunda yazılmış ve İspanya İç Savaşı’nda geçen Çanlar Kimin İçin Çalıyor’unu geçtiğimiz günlerde okuduğumda bende bıraktığı yaşam, ölüm ve zaman algısı çok sarsıcıydı. Kitap bittiğinde şunu düşündüm: Eğer bir gün çanlar bizim için de çalacaksa ki çalacak ne kadar yaşadığımız değil ne yaşadığımız önemli değil mi? İşte iki yoldaş olan Robert ve Maria iç savaşta İspanyol faşistlerinin geçmesini engellemek için bir köprüyü havaya uçurmanın arifesindeki son günlerinde birbirlerini bir daha hiç göremeyeceklerini düşünerek belki de bir ömre değecek an- ları yaşıyorlardı. Birbirlerini hiçbir insanın sevmediği gibi severek. İçtikleri her yudum şarabın her damlasını sonuna kadar duyumsayarak. “Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” diyerek özgür olmayan yaşamı hiç – leyerek. Sevişerek, bütünleşerek, büyük bir diğerkâmlıkla başkasının acısını hissederek.

Klasikler aracılığıyla yaşamınıza giren bir cümle öyle canlıdır ki belki de onlarca teorik kitaptan alamayacağınız etkiyi dâhil edersiniz kendinize. Bu etki siz büyüdükçe büyür, yoğrulur içten içe sarar sizi. Belki bu etkinin cümlesini kuramazsınız ama bilirsiniz zihninizdeki varlığını. Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza’yı yazarken “ben hukuk eğitimi alamayacak kadar yoksul yaşarken birilerinin bu kadar zengin olması adil değil” deyip zengin birisini öldürerek varlığına el koyan bir Fransız hukuk öğrencisinden etkilendiğini bilmek bambaşka yerlere götürür sizi. Tolstoy’un ise Anna Karenina’yı yazarken kimse beni rahatsız etmesin diye odaya kapanıp üç gün sonra odasında açlıktan baygın halde bulunması roman-yaşam ilişkisi açısından kim bilir neler düşündürtür. Mary Shelley’nin kendi ve yakın çevresindeki insanların hayatının psikanalizi niteliğindeki daha 18 yaşındayken yazdığı Frankenstein romanı büyük sorgulamalara gebe bırakır hayatınızı.

Örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki sayfalar yetmeyecektir. Ancak şunu söyleyebiliriz, zamanın eskiliğinin ötesinde, klasikler kusursuz olma iddiasına en yakın edebiyat eserleri olarak çıkar karşımıza. Defalarca okuyabilir ve her okuduğunuzda yeni derinliklere ulaşmanız çok mümkündür.

Devam edecek… (İkinci Bölüm: Calvino’dan sonra) 

 

Mozambik’i vuran İdai’den alınacak dersler: Sular yükseliyor, iklim değişiyor

Yazan: Sally Williams 

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Yılmaz

*

Meydandaki ağaç neredeyse 100 yıldır oradaydı. Afonso Reis’in anlattığına göre, o doğmadan önce babası tarafından dikilmiş. Bugün 70’li yaşlarda olan Reis, babasının şoförlük yaptığından ve ağaçları çok sevdiğinden bahsediyor. Eskiden insanların ekşi kırmızı meyvelerinden topladığı bu ağaç, yakın zamana kadar Mozambik’in en büyük şehirlerinden biri olan Beira’da, kalabalık bir pazaryerinin ortasında tezgâhını açanlara gölge oluyordu.

Pazaryerinin kaotik sokaklarında domates, salatalık, soğan ve sarımsak satan 21 yaşındaki Fina, ağacın dallarının altında oturmayı sevdiğini anımsıyor. Pazarda muz, portakal ve ikinci el kıyafetler satanlar da var. Etrafında hayat hiç durmasa da, o ağaç hep oradaydı. Sonra bir gün tuhaf bir şey oldu: 14 Mart 2019 günü öğlen saat 2’de ağaç birden devrilip yere yıkıldı. Yaralanan kimse olmadı, fakat insanlar bu görüntü karşısında şaşkınlığını gizleyememişti. Fina o gün sadece hafif bir rüzgar olduğunu söylüyor, “Bu kadar büyük bir ağacın birden yıkılacağını kim düşünebilirdi ki?”

Bu olaydan yedi saat sonra, güney Afrika tarihinin en şiddetli kasırgası önce Mozambik’i, ardından karaya ilerleyerek Zimbabve ve Malavi’yi vurdu. Afrika’nın doğu kıyısında kurulan 500.000 nüfuslu liman şehri Beira’da 1000’den fazla insan Idai kasırgasında hayatını kaybetmiş ve bu şehir felaketinin boyutlarının en ağır görüldüğü yerlerden biri olmuştu. Her şey, hızı saatte 200 km’yi bulan ve çatıları, masaları, hatta kedi ve köpekleri bile uçuracak kadar şiddetli rüzgârlarla başladı. Ağaçlara savrularak hayatını kaybeden hayvanların cesetlerinin kokusu bölgede günlerce hissedildi.

Tüm bunlardan iki yıl sonra, Mozambik’te hayatı normale döndürme çabaları sürüyor. Fakat tarihsel olarak hiçbir şeyin normal olmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Idai kasırgasında olduğu gibi, bu tür felaketler böyle senaryolara hazırlıklı olmayan ülkeleri vurmaya devam edecek mi?

Hiç bir şeyin normal olmadığı bir dönemde normalleşmeye çalışmak

Felaket, kasırgayı izleyen şiddetli yağmur ve sellerle devam etti. Beira şehri, iki büyük nehrin ağzında konumlanmış: Buzi ve Pungwe nehirlerinin ikisi de kasırga sonrası taşarak civar köyleri su altında bırakmış, bölge halkı evlerin çatılarında mahsur kalmış ve taşkınlar sonucu Lüksemburg büyüklüğünde bir göl oluşmuştu. Binlerce ağaç kökünden söküldü, evlerinin çoğunun çatısı uçtu ve şehirdeki binaların en az %70’i ağır hasar aldı. Altı okul ve 60 kilise kullanılamaz hale geldi. Kasırga ayrıca yolların ve havaalanının da kapanmasına sebep olarak ulaşımı da olumsuz etkiledi. Süpermarketlerde stoklar tükendi. Ekmek ve su günlük istihkaklarla dağıtıldı. Dört bölgede toplamda 146.000’den fazla insan evsiz kaldı.

Tüm bunlardan iki yıl sonra, Mozambik’te hayatı normale döndürme çabaları sürüyor. Fakat tarihsel olarak hiçbir şeyin normal olmadığı bir dönemde yaşıyoruz: Aşırı kuraklıklar, yıkıcı seller, kıyamet boyutunda yangınlar rekor düzeylerde görülmekte. Idai kasırgasında olduğu gibi, bu tür felaketler böyle senaryolara hazırlıklı olmayan ülkeleri vurmaya devam edecek mi? Bunun ne kadarı iklim kriziyle bağlantılı? Gelişmiş ülkeler nasıl yardım edebilir?

Chiramswuana, eşi ve çocuklarıyla köyde iki küçük evde yaşıyordu. Vasco Limo da ailesiyle benzer bir hayat sürdürüyordu. Yiyeceklerini kendileri yetiştiriyor, yakınlardan içme suyu temin edebiliyor ve çocuklarını okula göndermeye yetecek kadar kazanç sağlıyorlardı.”

Kasırgadan 11 ay sonra, Şubat ayında, Beira’dan iki saat uzaklıkta bulunan ve 2,355 kişiyi barındıran Ndedja Kampı’nda yağmur sızdıran bir çadırda Rita Chiramswuana (51) ve Fatima Vasco Limo (45) ile tanıştım. 200 nüfuslu John Segredo Köyü’nün çiftçileri. İkisinin toplam 16 çocuğu var, onlardan biri de 11 yaşındaki Zacarias. Altı yaşındayken önce annesini, sonra da babasını kaybettikten sonra Chiramswuana onu evlat edinmiş.

Chiramswuana’nın cıvıl cıvıl ve cana yakın bir enerjisi var. Takı takmayı, mavi renk oje sürmeyi ve örme balıkçı şapkası giymeyi seviyor. Vasco Limo daha sessiz ve ve sakin. Uzun yıllardır arkadaşlar. Chiramswuana, işaret parmağını göstererek “Bizim arkadaşlığımız böyle işte” diyor. “Etle tırnak gibiyiz.”

Chiramswuana, eşi ve çocuklarıyla köyde iki küçük evde yaşıyordu. Vasco Limo da ailesiyle benzer bir hayat sürdürüyordu. Yiyeceklerini kendileri yetiştiriyor (lahana, fıstık, mısır, fasulye), yakınlardan içme suyu temin edebiliyor ve çocuklarını okula göndermeye yetecek kadar kazanç sağlıyorlardı (Mozambik’te eğitim 10. sınıfa kadar ücretsiz, fakat 8. sınıftan sonra ders kitaplarını ailenin alması gerekiyor). Ayrıca plastik sandalye, tava, çatal-kaşık gibi ev işlerinde ihtiyaçlarını karşılayacak araç gereçleri de alabiliyorlardı. Chiramswuana’nın 20 ördeği ve 30 tavuğu vardı; Vasco Limo 15 tavuğa ve iki keçiye sahipti ve tüm bunlar köyde bir statü belirtisiydi. İkisi de tuğladan yapılma “gerçek bir eve” ve aydınlatmaya sahip olmanın hayalini kuruyorlardı: “Geceleri çok karanlık oluyor. Yılanların yanımıza kadar geldiğini göremiyoruz.” Yine de hayatlarından memnunlardı.

Evlerini sel bastıktan 24 saat sonra, Maria Mussa çocukları ve kalan eşyalarıyla birlikte. Fotoğraf: Elena Heatherwick

Köyde, daha önce de fırtınalar ve devamında şiddetli yağmurlar yaşanmıştı; komşularının kasırgadan bahsettiğini duyduğunda, Vasco Limo ilk olarak yine bu seviyede bir durumun yaşanacağını düşündü (bir radyoya sahip olmadığı için devletin yaptığı uyarılardan haberi yoktu). Akşam 6’da, ailesi için pişirdiği sebzelerle akşam yemeği hazırlamıştı. 8’de kasırga başladığında eşi, üç çocuğu, keçileri ve tavuklarıyla birlikte evindeydi (diğer çocukları yakınlarda başka bir eve sığınmıştı).

Saat 9’a geldiğinde kasırganın uğultusu artmaya başladı. Büyük bir gürültü koptu ve çatılarının uçtuğunu anladılar. “Her şey çok karanlıktı. Gece boyunca çocuklara sarılarak bekledim.”

Vasco Limo, hayatını kurtaran mango ağacını “O benim tanrım! Şükranlarımı ona sunuyorum,” diyerek tarif ediyor artık. Fakat köylerinin geri kalanı tamamen tahrip oldu ve evlerine dönemiyorlar. Geçici barınaklarda kalıyor ve verilen yardımla hayatlarını sürdürüyorlar.”

Gökyüzü griye döndü ve yağmur başladı. Vasco Limo rüzgârın sesini “oldukça gürültülü bir vantilatöre” benzetiyor. Bazıları da “kasırganın sanki yer altından doğru geldiğini” hissettiklerini söylüyorlar. Sabah 5’te rüzgar durmuştu ve Vasco Limo evinden çıktı. “Evlerin yıkıldığını ve insanların öldüğünü gördüm.” Onlardan biri de 60 yaşındaki komşusu Anna’ydı: “Sonra insanların ‘Socorro! Socorro! Yardım et!’ diye çığlık attığını duydum. Eşim seslerin geldiği yere koştu, büyük bir su kütlesinin ona doğru geldiğini görünce hemen yine koşarak geri döndü.”

Vasco Limo ve ailesi selden kurtulmayı başardı; taşkın onlara ulaşmadan ve köy tamamen sular altında kalmadan yüksek bir yere çıkabilmişlerdi. Fakat Chiramswuana onun kadar şanslı değildi: “İnsanlar sudan koşarak kaçmaya çalışıyordu ama su çok hızlı ve şiddetli geliyordu Hâlihazırda su, bileklerine kadar ulaşmışken, yapabileceği tek şey bir ağaca tırmanmaktı. Önce birimiz tırmandı, sonra sırayla diğerlerinin de çıkmasına yardım ettik.”

Sudan en son çıkan Chiramswuana oldu: Yağmur devam ederken ailesiyle birlikte yiyecekleri olmadan, açlık hissini düşünemeyecek kadar perişan bir şekilde 24 saat mango ağacında kaldılar. Kucağında sekiz yaşındaki kızı, bir koluyla ağacın gövdesine diğeri de çocuğuna sarılırken aşağıdaki yıkıma bakmamaya çalışıyordu: “Domuzlar, keçiler, tavuklar, sandıklar, hoparlörler, dvd çalarlar – hatta insanlar bile akıntıya kapılmıştı.” Erkek kardeşi ve beş yaşındaki çocuğu başka bir ağaca sığınmış, fakat sığındıkları ağaç akıntıya karşı koyamamıştı. Kardeşinin cansız bedeni iki gün sonra çamura bulanmış bir şekilde bulundu; çocuğu da aynı şekilde 400 metre ileride tespit edildi.

Kasırgadan sonra aşırı yağmurlar

Felaketten dört gün sonra Chiramswuana Vasco Limo’yu gördüğünde bitkin bir şekilde birbirlerine sarıldılar. Vasco Limo, hayatını kurtaran mango ağacını “O benim tanrım! Şükranlarımı ona sunuyorum,” diyerek tarif ediyor artık. Fakat köylerinin geri kalanı tamamen tahrip oldu ve evlerine dönemiyorlar. Geçici barınaklarda kalıyor ve verilen yardımla hayatlarını sürdürüyorlar. Destek olarak ekmeleri için tohum ve bir parça arazi verilmiş.

Fakat geçen yıl ocak ayında yaşanan aşırı yağmurlar, kasırga sonrası ilk hasatlarına muhtaç olanlar için yeni bir felaket anlamına gelecekti. “Ekinler hiçbir işe yaramıyor. Kenarda biriktirdiklerimiz varken, eşim ve ben ‘Bununla ne alsak? Ördek mi, tavuk mu?’ diye düşünürdük. Üstüne kurabileceğimiz bir hayatımız vardı. Artık bu mümkün değil, bir günde her şeyimizi kaybettik.”

Fatima Vasco Limo and Rita Chiramswuana, Chiramswuana’nın oğlu Zacarias ile. Fotoğraf: Elena Heatherwick

Bugün, aralarında Vasco Limo ve Chiramswuana’nın da olduğu 2,300 evsiz bu kampta yaşıyor. Son hasat dönemi de hüsranla sonuçlandığı için, gıda yardımı için kuyruğa girenlerin sayısı oldukça fazla. Chiramswuana ekinlerin aşırı sıcaklarda kuruduğunu, yine de yeni tohumların güzel büyüdüğünü ve ağaçlardan mango toplayabildiklerini ifade ediyor. Vasco Limo ise, zamanla işlerin yoluna girdiğini ekliyor; son olarak güneş panelleri edinmiş. Fakat tam da işler onlar için yoluna girerken dünyayı saran yeni bir korku var: Covid-19.

İklim krizinin Idai kasırgasındaki etkisi tam olarak bilinmese de, uzmanlar Hint Okyanusu‘nda deniz suyu sıcaklığı artışlarıyla bağlantılı olduğuna inanıyor.”

Mozambik’te vaka oranları az denebilir; Aralık ayı itibariyle 16,521 vaka ve 139 ölüm kaydedilmiş. Fakat yapılan test sayıları oldukça az olduğu için virüsün gerçekte ne kadar yayıldığını saptamak zor. Njedja‘da henüz vaka görülmese de, korkusu herkesi sarmış durumda.

Kasırga toplamda 3,2 milyar dolar zarara sebep oldu; bu da ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının %22’si ve yıllık bütçesinin yarısı demek. Hükümet bu durum karşısında IMF‘den 118,2 milyon dolar kredi almak zorunda kalmış ve ülkenin toplam borcu 14,78 milyar dolara yükselmiş oldu.

Felaketten sonra Beira halkı tam anlamıyla bir akıl tutulması yaşadı ve birçoğu çağdışı inançlara geri döndü. Bazıları kasırganın bir tanrı ya da iblis tarafından gönderildiğini iddia etti; rüzgarlar bir canavarın ıslıkları, taşkınlar da “7 başlı dev bir hayvanın” marifetiydi.

Eskiye oranla daha sık ve şiddetli fırtınalar

Bilimin bu noktada farklı bir açıklaması var. İklim krizinin Idai kasırgasındaki etkisi tam olarak bilinmese de, uzmanlar Hint Okyanusu‘nda deniz suyu sıcaklığı artışlarıyla bağlantılı olduğuna inanıyor. Witwatersrand Üniversitesi‘nden (Johannesburg, Güney Afrika) doçent Jennifer Fitchett, yüksek şiddetli fırtınaların eskiye oranla daha sık gözlemlendiğini ifade ediyor. Idai’den altı hafta sonra, yine bir 4. kategori fırtınası olan Kenneth, Tanzanya ve Mozambik kıyılarını etkisi altına aldı. (Bir mevsimde iki büyük fırtına, Mozambik kanalı için alışılmışın oldukça dışında.)

Geçtiğimiz hafta da bir başka tropik fırtına (Chalane) şiddetli rüzgar ve yağışlarla Beira’da etkisini gösterdi. Merkezi, şehrin kuzey kesimleri olan fırtına, bu bölgede aralarında Nhamatanda Hastanesi‘nin de bulunduğu birçok binaya zarar verip çatıları uçurdu. 26,000’den fazla hane fırtınadan etkilendi ve 265 aileye geçici konaklama sağlandı.

Oxford Üniversitesi Çevresel Değişim Enstitüsü müdür vekili Friederike Otto‘ya göre, iklim değişikliğiyle birlikte Idai gibi tropik fırtınalar görüldüğünde, artık devamında şiddetli yağışların olması kaçınılmaz. “Ayrıca, halihazırda deniz seviyesinde görülen yükselmelerden ötürü, bu gibi felaketler sonrası oluşan taşkınlar da çok daha şiddetli.”

Simango’yla röportaj için buluştuğumuzda, ‘Her gün iklimin nasıl değiştiğine farklı bir şekilde tanık oluyorum’ diyerek söze başlıyor: Deniz seviyesi yükseldi, dalgalar artık daha şiddetli ve daha büyük. Sıcaklık dengesi değişiyor. Eskiden böyle değildi.”

Aslına bakılırsa bu felaketin getirdiği yıkımın boyutları, kasırganın şiddetinden değil, böyle bir kasırga karşısında en az hazırlıklı olan ülkelerden birini vurmuş olmasından. Beira’da, birkaç büyük villa ve ticaret alanları bulunmakta. Şehirdeki geniş bulvarlar ve diğer planlı bölgelerin çoğu sömürge döneminde Portekizliler tarafından oluşturulmuş (Mozambik 1975’te bağımsızlığını kazandı). Beira dışında ise, binlerce insan baraka evlerde yaşıyor. Ortalama gelir günlük 3 doların altında, bu da ancak 2 kilo şeker ve 4 somun ekmek almaya yetiyor. (o zamanlar İngiliz kolonisi olan) Güney Rodezya’dan gelen varlıklı beyaz turistler için yapılan ve hiç faaliyete geçmeyen otel, bugün bir gecekonduya dönüşmüş. Gölgelik olduğu için otelin döner merdivenin altında ‘konaklayan’ aileler bile var.

Liman, bölgedeki en büyük istihdam merkezi. 19. yüzyılın sonlarında kurulmuş ve ithal ürünlerin Mozambik ve diğer ülkelere girişi adına önemli bir ticari kapı. Güney Rodezya, 1930’larda Beira’yı stratejik liman olarak kullanmaya başlamış ve bu alışverişin etkilerini bugün hala ulaşım yolları ve boru hatları üzerinden görmek mümkün. Resmi işler yapan bazı kurumlar var – finans ve kredi – fakat piyasanın çoğunluğunu balıkçılar, meyve-sebze ve ikinci el giysiler satanlar oluşturuyor.

Daviz Simango, 2003’ten beri Beira’nın belediye başkanı. 2014’te uluslararası bağışçıların da katıldığı ‘Beira İmar Planı’ lansmanında taşkınlara karşı doğal koruma sağlayan mangrovların azalmaya başladığını ve deniz seviyesinden sadece birkaç metre yükseklikte olan şehrin iklim krizinin de etkisiyle savunmasız durumda olduğundan bahsetmişti. Simango’nun tanıtımını yaptığı çevre planı, önlem olarak 7000 ağaç dikilmesini ve mangrovlar için yeniden yaşam alanı sağlayarak 2035’e kadar Beira’nın felaketlere karşı direncinin artırılmasını öngörüyor. Son kasırgadan sonra ortaya çıkan zarar ise Simango ve Mozambik hükümetini konunun uzmanlarıyla birlikte ‘Mozambik’in en savunmasız şehri’ için daha acil çözümler bulmaya zorlamakta.

Soldan sağa: balıkçılar Sacura Alberto, Jose Joao Chimoio, Antonio Silvero Namangero, Damiao Victor ve Pedro Peter. Fotoğraf: Elena Heatherwick

Simango’yla röportaj için buluştuğumuzda, ‘Her gün iklimin nasıl değiştiğine farklı bir şekilde tanık oluyorum’ diyerek söze başlıyor: “Deniz seviyesi yükseldi, dalgalar artık daha şiddetli ve daha büyük. Sıcaklık dengesi değişiyor. Eskiden böyle değildi.”

‘Havalı restoranın önünde duran yoksula hesabı ödetmek gibi’

Idai kasırgası Mozambik’i vurduğunda, batılı ülkeler iklim değişikliğinin etkilerine doğrudan maruz kalan yoksul ülkelere nasıl yardım edebileceklerini araştırıyordu. Buna rağmen son olarak Aralık 2019’da, Madrid’de gerçekleştirilen UN COP25 iklim değişikliği konferansı sonrası gelişmiş ülkelerin maddi desteklerin aktarım yöntemi noktasında karar alıcılar arasında bir fikir birliği sağlanamadı. Simango, içinde oldukları durumu şu benzetmeyle açıklıyor: “Havalı bir restoranın önünde duran bir yoksul hayal edin. Bu insanın yanından geçerek restorana giriyor ve sipariş veriyorsunuz. Yemeğinizi bitirdikten sonra hesabı ödemeden dışarı çıkıp o yoksul insana hesabı ödemesini söylüyorsunuz.”

Beira’yı ziyaret ettiğimde, şehir hâlâ savaştan çıkmış gibiydi. Yeniden inşa çalışmaları %30 oranında tamamlanmış, 48 okulun hâlâ onarılmamıştı: “Yağmur başlayınca okul tatil oluyor ve çocuklar eve dönüyor.”

Mart ayında ilk Covid vakalarının görülmesinin ardından Mozambik’te okullar, restoranlar ve kiliseler kapatıldı fakat diğer ülkelerde olduğu gibi toplu bir karantina uygulamasına gidilmedi. Beira halkı için pandeminin etkileri, kasırganın yıkımı yanında ikinci planda kaldı. Hastanede koridorlar rutubet kokuyor ve yerlerde hâlâ su lekeleri görülüyordu. Felaketin ne derece yıkıcı olduğunun ilk belirtileri de burada görülmüştü. Halihazırda yetersiz kaynaklarla çalışan doktorlar üç günde kasırga ve taşkın sonucu çeşitli şekillerde yaralanan toplam 450 vakayla ilgilendiler.

Bugün bile yenidoğan yoğun bakım ünitesi molozlarla kaplı ve kullanılamaz durumda. Aynı zamanda hastane sözcüsü de olan doktor Boniface Rodrigues, pediatri birimindeki bebeklerin bakıma ihtiyaçları olduğuna ve bu yıkım sonucu kayıplar yaşanmış olabileceğine dikkat çekti: “Elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, ancak yenidoğan yoğun bakımı tam fonksiyonlu çalışmıyor.” Ameliyathane, kasırgadan ancak sekiz ay sonra onarılabildi.

Güvenlik görevlisi Netto Dezzimata, çalıştığı yelken kulübünde terk edilmiş odaların önünde. Fotoğraf: Elena Heatherwick

Namangero, “Kuşları, hafif rüzgârları, dalgaları özlüyorum” diyor: Akşam arkadaşlarımla toplanır, ateş yakıp balık kızartırdık. Burada sadece lahana var. Boğuluyorum. Burada yiyecekleri seçme şansımız yok; üstelik hava çok sıcak ve bunaltıcı.”

Geldiğimde, Beira’nın Macuti plajındaki yelken kulübü ziyarete açıktı, ancak konuklar sadece terasta oturabiliyor ve içeceklerini kendileri getirmeleri gerekiyor. Restoran, spor alanları ve kayıkhane hala harabe halinde. İnternet üzerinden kasırga uyarılarını okuduktan sonra restoran müdürüne kulübün boşaltılmasında yardım eden 38 yaşındaki güvenlik görevlisi Netto Dezzimata, kulüp yıkılırken nasıl hayatta kaldığını anlatıyor. O geceyi beton bir kemerin altında, kolları bir sütunun etrafına sarılı bir şekilde geçirmiş: “Denizin nerede bitip karanın nerede başladığını göremedim – tek görebildiğim suydu – ama güvenlik görevlisi olarak konumumu korumam gerektiğini biliyordum.”

Bir başka eğlence alanı olan Golden Peacock ise kasırgadan zarar görmemiş gibi. Chinatown olarak da bilinen, havalimanının yakınlarına kurulmuş bu kompleks beş yıldızlı bir otel (içinde bir Çin restoranı, spa ve kumarhane var), kiralık villalar, mağazalar ve çocuklar için bir eğlence parkı içeriyor.

Zenginler kurtuldu, ya yoksullar?

Mozambik’e ithal edilen ilk kuşlar olduğuna inanılan tavus kuşları, bakımlı çimler ve nilüfer göletleri arasında yaşıyor. Zimbabwe’de bir elmas madeni ve Zambiya‘da bir zümrüt madeninin yanı sıra Afrika’nın geri kalanında oteller ve süpermarket zincirlerini de bünyesinde bulunduran büyük ölçekli Çin şirketi AFECC’nin sahip olduğu Golden Peacock, Çinli işadamlarından yoğun talep görüyor. Otel ve villalardaki konuklar, kasırga boyunca gösterişli resepsiyon alanında kalmışlar. Hasar önemli boyutlarda olsa da – tüm binaların çatıları yıkılmış – bir ay içinde hepsi onarılmış.

Yaklaşık 92.500 kişi hala evsiz ve dört bölgede 71 farklı noktada kurulan geçici barınaklarda yaşıyorlar. Tek amaçları yeniden bir hayat kurabilmek. 38 yaşındaki Antonio Silvero Namangero, sadece bir kano ve bir ağ yardımıyla bol miktarda balık yakalıyordu – kırmızı balık, karides, karides, yengeç, karides ve hepsinden önemlisi orfoz. “Bu balıklar iyi para ediyordu” diyor.

Çocuklarıma, babalarının akşam eve balık getirdiğini hatırlatmak istedim. Şu anda hiçbir şey getiremiyor.”

Beira’nın Palmeiras 1 mahallesindeki birçok erkek gibi, o da baba mesleğini sürdürüp balıkçıkla geçimini sağlıyordu. Yakaladığı balıkları restoranlara, villa sahiplerine ve pazarda tezgahına gelenlere satardı. Sağladığı kazanç beş çocuğunu okula gönderebilmeyi ve işini büyütmesini de sağlıyordu. İlk kanosu ona ikincisini alacak kadar para kazandırdı; ikinci bir kanosu, iki yardımcı tutabileceği anlamına geliyordu. Evinin sahibi olma hayali kuran Namangero, “Güzel bir hayatımız vardı ve gerçekten mutluyduk” diyor.

Sonra kasırga geldi ve diğer birçok balıkçı gibi onun da evini ve kanolarını harap etti: “İnsanlar ateş yakmak için kanomdan geriye kalan odun parçalarını alıyordu.”

Namangero, Beira’dan bir saat uzaklıkta olan ve UNİCEF, Care ve Oxfam gibi STK’lar tarafından yönetilen Mandruzi Kampı’na yerleşti. Burada eşiyle birlikte yeni bir hayat inşa etmenin pratik bir yolu olarak STK’lar tarafından verilen teşvikle tarıma yöneldi. Kaldıkları barınak, boyu çocuklarından uzun olan muhteşem bitkilerle dolu bir arazi üzerinde konumlanmış: patates, kavun, mısır ve fasulye yetişiyor. Sıcaklıklar ise kavurucu.

Namangero, “Kuşları, hafif rüzgârları, dalgaları özlüyorum” diyor: “Akşam arkadaşlarımla toplanır, ateş yakıp balık kızartırdık. Burada sadece lahana var. Boğuluyorum. Burada yiyecekleri seçme şansımız yok; üstelik hava çok sıcak ve bunaltıcı.” Kendini bir çiftçi olarak mı yoksa bir balıkçı olarak mı gördüğünü soruyorum. “Balıkçı” diye cevap veriyor.

Yeniden ‘normal’ olabilmek…

Aynı kampta yaşayan 37 yaşındaki Jose Joao Chimoio, Beira’da bir günlük gezide yakaladığı balıkları gösteriyor: “Çocuklarıma, babalarının akşam eve balık getirdiğini hatırlatmak istedim. Şu anda hiçbir şey getiremiyor.” Balıkçıların amacı, çiftçilikten bir kano satın alacak kadar para kazanıp (yaklaşık 180 pound) ve “yeniden normal bir hayat yaşamaya başlamak”.
Ancak çiftçiliğin dezavantajları var. 40 yaşındaki Amadaeu Wilson Ibraim, “Altı ay çiftçilik yaparsın, sonunda eline sadece altı torba pirinç geçer” diyor: “Ve bu altı paket pirinç çok uzun süre yetmiyor. Balık tutarkense, balığı tutarsınız, sonra balıkları yersiniz ya da satarsınız. Çok daha hızlı. ”

Namangero, Chimoio ve Ibraim bizi kanolarının yok olduğu sahile götürmek istiyor. Günün ilerleyen saatlerinde, deniz kıyısında buluşup Beira’ya giden bir otobüse biniyoruz. Varınca yaptıkları ilk şey elbiselerine aldırmadan denize koşmak oluyor. Biz de sahilden onların zıplamalarını, yüzmelerini ve su sıçratmalarını izliyoruz. Namangero, sekiz ay sonra okyanusa kavuşuyor: “Harika bir şey bu. Bir kuş gibi hissediyorum.”

Hâlâ yeni bir tekne veya balık ağları alacak parası yok, Ibraim ve Chimoio için de durum aynı. Hâlâ kampta bulunmalarının ve yiyecek yetiştirmeye çalışmanın nedeni de bu. Namangero, “Sel basmadığı ve elektrik erişimi olduğu için insanlar buraya geliyor” diyor.

Çekirge istilası

Başka bir sürpriz daha var.

Ndedja yakınlarında mısır, kavun ve muz ağaçları olan bir çiftliği ziyaret ediyoruz. Ekinler yaklaşınca hareket eden bir şeyler görüyoruz – büyük, sarı ve siyah şeyler bunlar. Ekinler, binlerce çekirgenin istilası altında. Beş çocuğu olan ve 59 yaşındaki eşi Gorge Adjapi ile çiftliği işleten 39 yaşındaki Palmira Mussa, “Ailemiz aç kalacak” diyor. Çekirgeler şimdiden Etiyopya, Kenya ve Somali‘nin büyük bir bölümünü işgal etmiş ve uzmanlar bu sürülerin iklim değişikliğinin bir başka sonucu olduğunu belirtiyor. Oxfam ile birlikte kamp topluluklarının yiyecek yetiştirmesine yardımcı olmak için çalışan yerel sivil toplum örgütü Kulima’nın temsilcisi Armando Zacarias, “Toprak ıslak ve çekirgeler nemli toprağı seviyor, bu yüzden önceki yıllara kıyasla sayıları çok daha hızlı artıyor” diyor. Uzmanlar, bunun son 70 yılda Doğu Afrika‘da görülen en büyük çekirge sürüsü olduğunu doğruladı.

Dr. Otto, ‘Tropik siklonları günler önceden tahmin edebiliyor olsak da, erken uyarılar yalnızca insanların gidecek güvenli yerleri varsa hayat kurtarmaya yardımcı oluyor’ diye konuşuyor. “

Belediye Başkanı Simango, yeni bir tesisat sistemi geliştirmeyi, drenaj tesislerini iyileştirmeyi ve daha güvenli okullar inşa etmeyi amaçlayan “Beira Back Better” projesini hayata geçirmeyi hedefliyor. Bu iddialı bir proje, çünkü Beira’daki pek çok vatandaş kasırgadan önce de bu imkanlardan yoksundu. Simango, bağışçılardan bugüne kadar 888 milyon dolar toplandığını ve bunun da toplam maliyetin % 25’i anlamına geldiğini söylüyor.

Beira sınırındaki bir bölge olan Dondo’lu yetkili Carlos da Barca, İdai Kasırgası’ndan birçok ders çıkardıklarını ifade ediyor: “Hava durumu tahminleri için daha iyi araçlarımız ve vatandaşlarımızı bilgilendirmek için daha iyi yöntemlerimiz var. Yine de sahip olduğumuz tek şey bu: hâlâ acil bir duruma yanıt verecek gücümüz yok, sadece bilgi verebiliyoruz.” Mozambik, felaketleri önlemek için bugün hâlâ yetersiz durumda. Yoksulluk, kıt kaynaklar ve iklim kriziyle mücadele için yatırım eksikliği, milyonlarca yaşamı tehdit etmeye devam ediyor. Dr. Otto, “Tropik siklonları günler önceden tahmin edebiliyor olsak da, erken uyarılar yalnızca insanların gidecek güvenli yerleri varsa hayat kurtarmaya yardımcı oluyor” diye konuşuyor.

Yardım kuruluşları ise afete hazırlıklı olmanın gerekliliğini savunuyor. Düşük teknolojili koruma çözümleri mevcut: Otlak alanları korumak, ormanları yeniden ağaçlandırmak, mangrov dikmek gibi. Ancak dünya üzerinde kirliliğe en çok sebep olan ülkelerin de tehdit altındaki yoksul ülkeler için fedakarlık yapması gerekiyor. IMF, küresel ısınmaya en çok sebep olan gelişmiş ülkelere ihtiyaç sahiplerine yardım etmek için daha fazlasını yapmaları gerektiğini söyledi. 2017’de yapılan açıklamada, “Yükselen sıcaklıklar, bu felaketlere en az hazırlıklı olanlar için yıkıcı sonuçlar doğuracak” denmişti. Ve elbette son dokuz ayda, Covid’le birlikte iklim krizi siyasi gündemde hızla gerilere düştü.

Chiramswuana’ya Idai Kasırgası sonrası kabuslar görüp görmediğini soruyorum: “Rüyalarımda var. Uyanıkken bile geliyorlar. Tıpkı televizyon seyrederken olduğu gibi, gözünüzün önünde oynayan bir şeye benziyor. Hoşuma gitmiyor ama olan biten hala bir yerlerde kaldı. Kızgın değilim, sadece üzgünüm.”

*

Sally Williams, Oxfam ile bölgede ziyaretlerde bulundu. Yardım kuruluşunun Idai kasırgasının etkilediği topluluklarla yaptığı çalışmalar hakkında daha fazla bilgi için; tinyurl.com/yajktrh6

Makalenin İngilizce orijinali 

Duru olabilmek…

Netflix Türkiye’de Duru Olmak belgeseli geçtiğimiz haftalarda yayına girdi. Belgesel Nükhet Duru’nun Hikayesi Var albümünün kayıt süreciyle birlikte ve Duru’nun kendi anlatımıyla müziğe başlama serüvenini, sahne tecrübelerini ve vokal tarzının motivasyonlarını kayıt altına alıyor. Bir yandan da albümde yer alan yeni nesil vokallerle buluşma, onların Nükhet Duru ile birlikte üretme tecrübeleri ve Nükhet Duru anılarını izleyicisine sunuyor.

Belgeselin yönetmeni Mu Tunç’un müzikle filmi bir araya getirdiği ilk işi bu değil. Öncesinde, birçok kısa filminin yanı sıra, senaryosunu yazıp yönettiği Arada (2018) filminde genç bir punk şarkıcısının (Burak Deniz) İstanbul’dan müzik yapabilmek için Kaliforniya’ya ulaşabilme öyküsü üstüne kurmaca bir film yapmış.

‘Görüldüğü, duyulduğu gibi olmak’ 

Yapımcılığını Evren Balta’nın üstlendiği belgeselde Nükhet Duru’nun kendi kişisel tarihi arşiv görüntüleriyle, fotoğraflarla, gazete kupürleriyle verilirken belgeseldeki diğer röportajlar genelde bu albümün içinde yer alanlara ayrılmış. Albümdeki diğer sanatçılarla şarkıları nasıl ortaya çıkardıklarına, Nükhet Duru ile birlikte çalışmanın nasıl bir tecrübe olduğuna odaklanmış. Böylece Nükhet Duru’yu mutfakta iş başında, yeni nesle el verirken görüyoruz.

Duru Olmak,  filmde, biraz klişe tabirler kullanmayı göze alarak, tamamen göründüğü duyulduğu gibi olmak ne ondan daha fazlası ne eksiği… Doğal olmak ya da saf olmaktan öte, sadece nasılsa öyle olmak. Yani Duru’nun kendi yaşam enerjisini birlikte şarkı söylediği sanatçılara nasıl geçirdiğine, onların da Nükhet Duru ile birlikte nasıl rahatladıklarına, yeni neslin enerjisiyle Nükhet Duru’nun enerjisinin bütünleşmesine şahit oluyoruz. Bir yandan da albümdeki vokallerin farklı enerjilerini, Duru ile birlikte onların da müzikle kurdukları ilişkinin boyutlarını ortaya koymuş oluyor belgesel.

Şarkı olmak… Ayrık otu olmak…

Bu arada takip edenlerin bileceği gibi çokça eleştirildi bu belgesel. Hem içeriğiyle hem de belgesel tarzıyla eleştirildi. İçeriğiyle eleştirilmesinin sebeplerinden biri Nükhet Duru’nun döneminin tabiriyle dört yapraklı yoncadan biri olmaktansa (yani Nilüfer, Sezen Aksu ve Ajda Pekkan ile birlikte anılmaktansa) ayrık otu olduğunun altını çizmesiydi. Nükhet Duru kendini döneminin en önde gelen ses sanatçılarından ayrı bir yerde konumlandırırken kendini ötekileştiriyor ya da marjinalleştiriyor ama bundan da gocunmuyor ya da rahatsız olmuyor. Aksine o trendin ve o ortak deneyimin dışında yer aldığını temellendiriyor ve altını çiziyor.

Nükhet Duru ve Mu Tunç.

Sadece sesiyle değil elleriyle, mimikleriyle, bedeniyle bir bütün olarak sergilediği sahne performansını tanımlarken seslendirdiği şarkıları tüm vücuduyla icra ettiğini adeta şarkı haline geldiğini, şarkı olduğunu ileri sürüyor. ‘Kelimeler çok derindir, kelimeler yaşamın da ölümün de gücüne sahiptir, bu kesin.’ Bu düşünceyle şarkı söylerken kelimelerin anlamını sahnede tüm oluşuyla vermeye çalıştığının altını çiziyor. Bir yandan da Nükhet Duru ile albümdeki diğer sanatçıların ve performansların bir araya gelişi şimdinin dijital, uçucu ve geçmişe nazaran belki de daha zor üretim ve hayatta kalma koşullarını ferahlatıyor. Nükhet Duru ve tükenmeyen enerjisi geçmişin geçmeyeceğinin en büyük kanıtı ve yeni nesli bu açıdan rahatlatıyor.

İstanbul, sesler ve müzik

Belgeselin eleştirildiği noktalardan biri aralarda bolca İstanbul görüntüsü kullanıyor olması. Ancak bu denli İstanbul görünürlüğünün bir amacı ve işlevi var belgeselde. Yönetmen İstanbul sesi ve sokaklarıyla birlikte Duru’nun müzik serüvenini bir araya getirmiş. Ödünç alınan anın tanımlanamayan güzelliğine girizgâhıyla ve güneşin doğuşuyla başlıyor ve batışıyla döngüsel bir şekilde son buluyor. Kameranın şehirden ödünç aldığı anlar, şehrin sesleri ve Nükhet Duru’nun dinamik cıvıl cıvıl performansı, ona eşlik eden diğer vokallerin enerjisi, hepsi birbirine geçiyor. Aynı şehir gibi katman katman buluşmalarla bir müzikal geçmiş içtenlikle günümüze taşınıyor. Böylece belgesel hem şarkıları şehre yazıyor hem de şarkıların çıkış yerine, ezgilerin ve sözlerin mekanla kurdukları ve kurabilecekleri etkileşime işaret ediyor.

Elbette eleştirilecek noktaları da var. Bazen belgesel kayıt odasından çıkamama hissi yaratıyor örneğin ya da kayıt odasındaki belgesel için çekilmiş hissi veren performanslar yer yer monotonlaştırıyor belgeselin ritmini. Yine de sonundaki Nükhet Duru konseriyle, hele şimdi bu konserler ve buluşmalar bize çok uzakken, bir araya gelme, yan yana durma ve rahatlama, feraha ulaşma noktasına taşınıyor.

Nükhet Duru, Ata Demirer ile.

1974 yılından radyolarda yayınlanan ilk performansını Unutsana şarkısıyla sahnede dinletirken şarkının sonlarına doğru geçmişin ve şimdinin Nükhet Duru sesi birleşiyor ve konserinde kadın cinayetlerine ve Emine Bulut’a yaptığı vurguyla belgesel sonlanıyor. Uzun lafın kısası bu belgesel Duru’nun ayrıntılı hayat hikayesinden ya da özel hayatının inişlerinden çıkışlarından ziyade, Hikayesi Var albümünün kayıt serüveni boyunca Nükhet Duru’yu çalışma ve üretme süreçlerinde daha yakından tanıyabilmemize olanak sağlıyor.  

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir kavanoz mutluluk

Bir çok soyut kavram gibi mutluluk kavramını da hayatımızda sıkça kullanmamıza rağmen tanımı nedir diye sorulduğunda, diğer soyut kavramlar gibi, bizi biraz duraklatan, üzerinde düşünmemizi gerektiren bir kavramdır. Türk Dil Kurumu (TDK) mutluluk tanımını şöyle yapmıştır: “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık.”

Aynı kaynakta diğer tanımsa şöyledir: “Genellikle insanların kendilerine en yüksek erek olarak koydukları değer.”

Yarı fiyatına mutluluk

Bu tanımlardan yola çıkarak mutluluğu hayatın hedefi diye yorumlarsak sanırım hatalı bir çıkarım yapmış olmayız. Gerçekten de hayatı bu hedefe göre programlarız. Söz konusu program ise günümüz dünyasında  çok para kazanmak ve çok tüketmek üzerinedir. Medya tüketime yönelik  mutluluk reçeteleri sunar; arabadan temizlik bezine kadar geniştir yelpazesi reçetenin. Böyle olunca da üzerinde kendi kararımız olmayan peşinde sürüklendiğimiz ticari bir nesne halini alır mutluluk.

Bu programlar, reçeteler gerçekten vaat edildiği gibi mutlu eder mi insanları daha da önemlisi Bir Kavanoz Mutluluk kitabında da sorduğu gibi mutluluk alınıp satılabilecek bir şey midir ya da yarı fiyatına mutluluk olur mu? Hayatımızda araç olması gereken nesneler mutluluk için amaç haline mi gelmiştir?

Uçanbalık Yayınları’ndan çıkan Bir Kavanoz Mutluluk, Güvercin tarafından irili ufaklı kavanozlarda  satılan mutluluk üzerine kaleme alınmış.  Bizim reçetelerimize benzemesine rağmen Güvercin mutluluğu kavanozlara koymayı akıl etmiş. Bizde malum açıkta satılır mutluluk, Güvercin hijyen meselesini düşünmüş olmalı!

Kitapta tıpkı  bizlerde olduğu gibi kuşlar da yakınlarına, onları mutlu etmek için bütçeleri oranında irili ufaklı kavanozlar alıyor. Pazarlık edenler de oluyor, mutluluğu satın almayı kendine yakıştıramayıp daha sonra internetten sipariş edenler de. Hatta normalde mutlu olan ancak risk almak istemediği için bir kavanoz bulunsun diyenler bile var. Sanatçı kuş Sığırcık sanat yapabilmek için mutsuz olmak gerektiğini düşündüğü için almıyor kavanozları. Sanat yapmak zor zanaat ne de olsa!

Kavanoz açılınca…

Peki kuşlar kavanozu açtıklarında onlara vaat edilen ne? Bu bilgi kitabın sayfaları arasında saklı  ama şu kadarını söyleyebiliriz: Güvercin’in kavanozlarından biri düşüp fare bu kavanozu bulunca, içinde güzel bir çiçek yetiştirip gölgesinde yavrularına kitap okuyor. 

Mutluluğu çarşıdan pazardan galeriden alanlar da var, kavanozda çiçek yetiştirip mutlu olanlar da.

Bir Kavanoz Mutluluk, Düşman kitabının da yazarı  olan Davide Cali tarafından yazılıp Marco Soma’nın sıcak çizimleriyle renklenmiş. Gerek metin gerekse çizimler felsefenin de sorunu olan mutluluk konusunu çocuğa ve yetişkine aynı anda bir şeyler söyleyecek ve düşündürecek şekilde tasarlanıp  minik okurların beğenisine sunulmuş. 

 

 

HDP, nükleer atıkları Meclis’e taşıdı

Haber: Gençağa Karafazlı

Dünyada, insan sağlığına ve çevreye büyük zararlar veren nükleer atıkların güvenli depolanması ve bertaraf edilme işlemi yapılamadığını belirten HDP İzmir Milletvekili ve Çevre Komisyonu Üyesi Murat Çepni, konuyla ilgili TBMM’ye komisyon oluşturulması talebiyle önerge verdi. 

Çepni’nin önergesi şöyle:

“Nükleer Denetleme Kurulu’nun halk sağlığı ve çevrenin korunması için başta İzmir Gaziemir olmak üzere Türkiye’de mevcut nükleer atıkların kaldırılması için gerekli çalışmaların acil başlatması, bu atıkların Türkiye’ye hangi ülkeden, ne şekilde getirildiğinin saptanması, yapımı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesinin nükleer atıklarının çevreye, insan sağlığına, tarım ve hayvancılığa vereceği zararların tespit edilmesi,  nükleer atıkların nasıl depolanıp, denetim altında tutulacağının, nasıl bertaraf edileceğinin belirlenmesi,  nükleer güç santralinin ilgili Meslek Odaları ve demokratik kitle örgütlerinin denetimlerine açılması ve Türkiye’nin nükleer atık yönetiminin belirlenmesine yardımcı olunması amacı ile Anayasa’nın 98. ve İç Tüzüğün 104. ve 105. Maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ve talep ederim.” 

‘Nükleer santrallar toplumsal yarardan çok risk oluşturuyor’ 

Çepni önergesiyle ilgili gerekçeleri ise özetle şu şekilde açıkladı:  

“Nükleer güç santralleri;  kurulumu uzun süren ve yüksek maliyetli tesislerdir. Toplumsal yarardan çok toplumsal ve ekolojik risk oluşturmakta, doğal yaşam alanlarını tehlikeye atmakta ve ciddi çevresel zararlara neden olmaktadır. Nükleer santraller ile ilgili temel sorunlardan biri de nükleer atık yönetimi konusudur. Türkiye’de nükleer santral kurulması tartışmalarında nihai atıkların güvenli bir şekilde depolanması göz ardı edilmektedir.Nükleer atıkların zararsız hale getirilmesi,  nükleer santral yapmaktan daha maliyetli olmaktadır ve ciddi ekonomik yük getirmektedir. ”

İzmir Gaziemir’deki sahanın temizlenmesi ve rehabilitasyonunun yedi yıldır halen bitirilemediğini hatırlatan Çepni, şu ifadeleri kullandı: 

İzmir Gaziemir İlçesi Emrez Mahallesinde, Aslan Avcı Döküm Sanayi Tic.A.Ş.‘ye ait olan 70 dönümlük arazide (28 Mart 2020 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kapatılan) Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından 2007 yılında yapılan araştırma sonucunda 100 bin ton radyoaktif atık gömülü olduğu rapor edilmiştir. Tesiste, Türkiye’de bulunmayan nükleer çubuklar (Europium 152-154) getirilerek kurşun ve gümüş geri dönüştürülmüş, bu işlemlerin ardından, kalan tehlikeli atıklar denetimsiz bir şekilde rastgele araziye gömülmüştür. Ölçümlerde, radyasyon miktarı normal değerin 219 katı çıkmıştır. Ayrıca ağır metal atıklar da mevcuttur.  Fabrika 2010 yılında kapatarak metruk halde bırakılmıştır. “Türkiye’nin Çernobil’i” olarak adlandırılan Gaziemir’deki sahanın temizlenmesi ve rehabilitasyonu için çalışmalar olayın ortaya çıkmasının üzerinden yedi yıl geçtikten sonra başlatılmıştır. ”

Çepni, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu olmadan, işin nükleer atık bertaraf işi hiçbir uzmanlığı olmayan Turanlar AŞ adlı şirkete verildiğini belirterek şunları söyledi:

“Yıllardır toplum sağlığını hiçe sayarak bertaraf edilmeyen nükleer atıkların bulaşıcılık nedeniyle 250-300 bin tona ulaştığı iddia edilmektedir. Atıkların nereden, hangi yollarla, kimler tarafından getirildiği ortaya çıkartılmamıştır. Atıklar nedeniyle binlerce insan yıllardır risk altındadır..  Kapatılan TAEK’in  9 Mart 2013 tarihli Radyoaktif Atık Yönetimi Yönetmeliği’nde,   radyoaktif atıkların çalışanlar, toplum ve çevreye olan olumsuz etkileri için gerekli önlemler alınır denmesine ve Nükleer Düzenleme Kurumu’nun bölgede radyoaktif ve kimyasal temizlik için çalışmaların başlatılmasının hedeflendiğinin açıklanmasına rağmen, atıklar, hala temizlenmemiştir ve tehlike saçmaya devam etmektedir.” 

Akkuyu Nükleer Santrali’nin riskleri

Gaziemir’de nükleer atıklar temizlenemezken; 2018 yılında inşasına başlanan  Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin yapımının devam ettiğini de kaydeden Çepni, büyük hissedarı Rus CJSC Rusatom Overseas firması olan santralin Ankara ve Moskova’nın stratejik ortaklığının bir sembolü olarak politik bir proje olduğunu söyledi. HDP’li vekil, 2019’da reaktörün oturacağı zeminde iki kez çatlak oluştuğuna da dikkat çekti: 

“Etkileri halen süren Çernobil ve Fukuşima felaketinden sonra Dünyanın birçok ülkesi nükleer santralleri kapatmaya başlamıştır.  Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (UAEA) raporunda nükleer santrallerin dünyada enerji üretimindeki payının 2050 yılına gelindiğinde yüzde 6-3’e kadar gerileyeceği ifade edilmiştir.  Türkiye’nin enerji ihtiyacı olmadığı göz önüne alındığında nükleer güç santrali yapılmasındaki ısrar anlaşılamamaktadır” dedi. 

‘Olası zararlar önceden tespit edilmeli’

Murat Çepni önerilerini de şöyle sıraladı:

  • Nükleer Denetleme Kurulu’nun halk sağlığı ve çevrenin korunması için başta İzmir Gaziemir olmak üzere Türkiye’de mevcut nükleer atıkların kaldırılması için gerekli çalışmaların acil başlatması,
  • Bu atıkların Türkiye’ye hangi ülkeden, ne şekilde getirildiğinin saptanması,
  • Yapımı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesinin nükleer atıklarının çevreye, insan sağlığına, tarım ve hayvancılığa vereceği zararların tespit edilmesi, 
  • Nükleer atıkların nasıl depolanıp, denetim altında tutulacağının, nasıl bertaraf edileceğinin belirlenmesi, 
  • Nükleer güç santralinin ilgili Meslek Odaları ve demokratik kitle örgütlerinin denetimlerine açılması ve
  • Türkiye’nin nükleer atık yönetiminin belirlenmesine yardımcı olunması amacı ile Meclis araştırması açılması elzem hale gelmiştir. 

Boğaziçi akademisyenleri: Polis ablukası devam ediyor

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Boğaziçi Üniversitesi‘ne Melih Bulu‘nun rektör olarak atanmasının ardından öğretim üyelerinin başlattığı protestolar bir haftayı daha geride bıraktı.

Melih Bulu’nun istifa etmesini talep eden akademisyenler bugün de Güney Kampüs‘te yer alan Rektörlük binasına sırtlarını dönerek eylem gerçekleştirdi.

‘Abluka devam ediyor’

Protestolar başlayalı iki ay geçtiğini belirten öğretim üyeleri, “Nispetiye Caddesi’nde konuşlanan onlarca TOMA ve Akrep ile Hisarüstü Mahallesi’ni garip bir labirente çeviren polis bariyerleri hala yerli yerinde duruyor” dedi.

Protestolarının da devam ettiği belirtilen açıklamada “Mücadelemiz yurt içinde ve yurt dışında birçok üniversiteden ve farklı toplumsal kesimlerinden gelen destek mesajlarıyla zenginleşiyor ve büyüyor” ifadeleri kullanıldı.

Fotoğraf: Can Candan

‘Demokratik yöntemle seçtiğimiz dekanların resmi ataması hala yapılmadı’

“Bu hafta da yine, üniversitenizin özerk ve demokratik işleyişini hedef alan saldırılar ve iktidarın vesayetini kurumsallaştırmaya yönelik çabalarla karşı karşıya kaldık” diyen akademisyenler bu hafta yaşananları şöyle aktardı:

  • Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne kendi iradesi dışında atanan meslektaşımızın istifası neredeyse bir aydır işleme konmazken, demokratik yöntemlerle seçtiğimiz Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürümüz ve Mühendislik Fakültesi Dekanımızın resmi atamaları halen gerçekleşmedi.
  • Buna karşılık atanmış rektör, üniversitemizin usul ve teammüllerine aykırı olarak göreve gelen Hukuk Fakültesi Dekanı’nı, Üniversite Yönetim Kurulu Toplantısı’na davet etmekte bir beis görmedi.
  • En kısa zamanda seçilmişlerin resmi olarak göreve başlamasını talep ediyoruz. Demokratik irade ve sandığın önemini her fırsatta vurgu yapan ülke yöneticilerinden ilham alarak bu konuda ısrarcı olmayı sürdüreceğiz.

Bilim insanları uyardı: Atlantik Okyanusu sirkülasyonu bin yılın en zayıf seviyesinde

Avrupa’ya ılık ve ılıman hava getiren Körfez Akıntısı’nın (Gulf Stream) temelini oluşturan Atlantik Okyanusu sirkülasyonu bin yıldır ilk kez en zayıf noktasında. Sebebi ise iklim sistemlerindeki çöküş.

Atlantik Meridyen Devirme Sirkülasyonu’nun (AMOC) daha da zayıflaması İngiltere’de daha fazla fırtınaya ve daha yoğun kışlara, Avrupa genelinde ise sıcak dalgalarına ve kuraklıklardaki artışa neden olabilir.

‘Devrilme noktasına yaklaştırabilir’

Bilim insanları küresel ısınma devam ederse AMOC’ın daha da zayıflayacağını ve bu yüzyılın sonuna kadar yaklaşık yüzde 34 ile yüzde 45 arasında düşebileceğini tahmin ediyor.

Bu da bizi sistemi geri dönüşü olmayan bir şekilde istikrarsız hale getirecek bir ‘devrilme noktasına’ yaklaştırabilir. Buna ek olarak ABD’nin Atlantik kıyısındaki deniz seviyelerinin de yükselmesine neden olabilir.

Görsel: The Guardian

Yüzde 15 yavaşlamış durumda

Perşembe günü Nature Geoscience’ta yayınlanan araştırmanın yazarlarından Potsdam İklim Etki Araştırma Enstitüsü’nden Stefan Rahmstorf, dolaşımın şimdiden yüzde 15 oranında yavaşladığını ve bunun etkilerinin görüldüğünü söyledi.

Haberi gazete manşetine taşıyan The Guardian’ın Fiona Harvey imzalı haberine göre Rahmstorf, “20 ile 30 yıl içerisinde muhtemelen daha da yavaşlayacak ve bu da kaçınılmaz olarak bizim hava koşullarımızı etkileyecek. Avrupa’da fırtına ve sıcak hava dalgalarında bir artış ve ABD’nin doğu kıyısında deniz seviyelerinin yükseldiğini göreceğiz” dedi.

En büyük okyanus sirkülasyon sistemlerinden

AMOC yalnızca 2004 yılından beri doğrudan ölçülüyor. Rahmstorf’un yanı sıra İrlanda’daki Maynooth Üniversitesi’nden ve Birleşik Krallık’taki Londra Üniversitesi‘nden bilim insanları söz konusu araştırma için Grönland buz çekirdeklerini ve bunun üzerindeki geçmiş hava modellerini ortaya çıkaran diğer temsili verileri inceledi. İncelenen veriler ise mevcut zayıflamanın en azından son bin yılda görülmediğini ortaya koydu.

AMOC, Meksika Körfezi’nden kuzey Atlantik‘e doğru ılık yüzey suyunu taşıyan dünyanın en büyük okyanus sirkülasyon sistemlerinden biri. Akıntı burada soğuyor ve İzlanda‘nın kuzeyine batana kadar daha tuzlu hale geliyor. Bu da Karayipler’den daha fazla ılık su çekmeye neden oluyor.

Sera gazı emisyonları süreci hızlandırıyor

Bu sirkülasyona, aynı zamanda İrlanda, İngiltere ve Batı Avrupa‘nın diğer bölgelerine ılıman ve yağışlı hava getirmeye yardımcı olan rüzgarlar eşlik ediyor.

Bilim insanları uzun bir zamandır küresel ısınmanın bir sonucu olarak AMOC’ın zayıflayacağını ve çöküşe geçeceğini öngörüyordu. Yeni çalışma böyle bir noktaya gelmenin muhtemelen onlarca yıl uzaklıkta olduğunu ancak artan sera gazı emisyonlarının bu süreci hızlandıracağını tespit etti.

Fotoğraf: Shutterstock

‘Kabul edilemez bir risk’

Rahmstorf, “Bu yüzyılda devrilme noktasını tetikleme riski taşıyoruz ve dolaşım sonraki yüzyılda da yavaşlamaya devam edecek. Küresel ısınmayı durdurmazsak bunu tetikleme olasılığımız giderek artıyor” dedi

Bunun sonuçlarının çok büyük olacağını dile getiren Rahmstorf, “Yüzde 10’luk bir tetikleme ihtimali bile kabul edilemez bir risk olacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

Sorumlusu insan faaliyetleri

2018 yılında yapılan bir araştırma da AMOC’ın zayıfladığını gösteriyordu. Ancak yeni yayınlanan çalışma bu zayıflamanın son bin yılda eşi benzerinin görülmediğini söylüyor. Bu da insan eylemlerinin suçlanması gerektiğinin açık bir göstergesi.

Bilim insanları daha önce de Gulf Stream’in zayıflamasının Batı Avrupa’da dondurucu kışlara ve Atlantik boyunca benzeri görülmemiş değişikliklere neden olabileceğini söylemişti.

AMOC, genellikle ekvatordan ılık su getiren “taşıma bandı” olarak tanımlanan Körfez Akımı’nın büyük bir parçası. Ancak okyanus sirkülasyonu istikrarsız hale gelse de daha büyük hava sistemi tamamen bozulmaz. Çünkü bu sistemde rüzgarlar da önemli bir rol oynar. Sirkülasyon daha son buzul çağının sonunda olduğu gibi farklı koşullarda bozulmuştu.

Jet akımından farklı

Körfez Akımı, son haftalarda kuzey yarımkürede aşırı soğukların gelmesine yardımcı olan jet akımından farklı. Ancak jet akımı gibi Kuzey Kutbu‘ndaki artan sıcaklıklardan da etkileniyor.

Normalde, Kuzey Kutbu üzerindeki çok düşük sıcaklıklar, o soğuk havayı yerinde tutan ve jet akımını koruyan bir Kutup girdabı yaratır. Ancak Kuzey Kutbu üzerindeki daha yüksek sıcaklıklar, zayıf ve dolaşan bir jet akımına neden olur. Bu da geçtiğimiz haftalarda Birleşik Krallık, Avrupa ve ABD’de yaşandığı gibi soğuk havanın çok daha güneye inmesine yardımcı olur.

15 Şubat 2021/ Teksas. Fotoğraf: Shutterstock

Buzul erimesinden etkileniyor

Benzer şekilde Körfez Akımı da Grönland’ın güneyine büyük miktarda soğuk su dökerek AMOC’ın akışını kesintiye uğratan Arktik buzullarının erimesinden etkileniyor. Bu sirkülasyondaki değişikliklerin etkisi jet akımının aksine çok daha uzun süreler boyunca görülüyor ve daha sert hava koşullarını beraberinde getiriyor.

AMOC’nin zayıflaması, Avrupa ve ABD’nin doğu kıyılarında daha aşırı hava koşullarına neden olmanın yanı sıra, Atlantik deniz ekosistemleri üzerinde, balık popülasyonlarını ve diğer deniz yaşamını bozarak ciddi sonuçlar doğurabilir.

Geri dönüşü olmayan etkiler

Çalışmada yer almayan, British Antarctic Survey’den Andrew Meijers “AMOC, özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da küresel iklim üzerinde derin bir etkiye sahip. Bu nedenle dolaşımda devam eden bir zayıflamanın kanıtı iklimin gelecekteki bölgesel ve küresel tahminlerinin yorumlanması için oldukça kritik” değerlendirmesinde bulundu.

Meijers, bu zayıflamanın “iklim üzerinde derin ve muhtemelen geri döndürülemez etkileri olacak devrilme noktasına ulaşma riskiyle karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor” dedi.

ABD’de daha güçlü kasırgalar

Yine araştırmada yer alamayan Almanya‘daki İklim Hizmetleri Merkezi‘nden Karsten Haustein, Körfez Akıntısı’nın zayıflaması nedeniyle ABD’nin daha güçlü kasırgalar riski altında olabileceğini söyledi.

Haustein “AMOC yakın zamanda çökmeyecek olsa da yazarlar küresel ısınma hız kesmeden devam ederse akımın bu yüzyılın sonunda istikrarsız hale gelebileceği konusunda uyarıyorlar” dedi.

Deniz seviyesi yükselebilir

Makalenin baş yazarı, İrlanda‘daki Maynooth Üniversitesi‘nden Dr. Levke Caesar ise ABD’nin doğu kıyısındaki deniz seviyesindeki yükselmelerin bir başka olası sonuç olduğunu söyledi:

AMOC’nin kuzeye doğru yüzey akışı, su kütlelerinin ABD’nin doğu kıyılarından uzağa, sağa doğru sapmasına neden oluyor. Bunun nedeni, akıntılar gibi hareketli nesneleri kuzey yarımkürede sağa ve güney yarımkürede sola yönlendiren Dünya’nın dönüşü. Akıntı yavaşladıkça, bu etki zayıflar ve ABD’nin doğu kıyısında daha fazla su birikebilir ve bu da deniz seviyesinin yükselmesine neden olur.”

 

Boğaziçi öğrencilerine ‘Kabe resmi soruşturması’nda üç yıla kadar hapis istendi

Boğaziçi Üniversitesi‘nde öğrenciler tarafından hazırlanan bir sergide üzerinde Kâbe‘nin de olduğu bir resmin yer almasına ilişkin soruşturmada ikisi tutuklu yedi öğrencinin birer yıldan üçer yıla kadar hapsi istendi.

Basın Suçları Bürosu’nun hazırladığı İddianamede, İTÜ Mimarlık Fakültesi öğrencisi olan şüpheli S.C.U. ile Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi şüpheli D.D.’nin suçlamaları reddetmesine rağmen sergide katılımcı veya düzenleyici olarak görev aldıkları öne sürülerek, “eser diye nitelendirdikleri suça konu resmin kim tarafından hazırlandığını ve asıldığını bilmediklerine dair savunmaların suçtan kurtulmaya yönelik ve hayatın olağan akışına aykırı olduğu” savunuldu.

‘Kin ve nefrete tahrik amacını destekler mahiyette’

Suça konu resimde kullanılan arka plan resminde Müslümanlar tarafından yeryüzündeki en kutsal mekan sayılan Kabe’nin bulunduğu, Kabe’nin bulunduğu kısmın üzerini tamamen örtecek şekilde Şahmeran olarak bilinen mitolojik Tanrıça resminin  yapıştırıldığı, resmin dört köşesine de LGBTİ+ olarak anılan lezbiyen, gey, biseksüel, transgender, ve interseksüel topluluğu temsil eden amblemlerinin yapıştırıldığı ve resmin bu haliyle bir süre yere koyularak sergilendiği vurgulanan iddianamede şu ifadeler kullanıldı: .

 “Metnin de suça konu eylemin kin ve nefrete tahrik amacını destekler ve şüphelilerin kastını yoğunlaştırır mahiyette olduğu, kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıktığı, olayın kamuoyunda ciddi tepki çektiğinin müşahade edildiği, eylemin soyut bir saygısızlık ve reddin ötesinde bir halk kesimine karşı düşmanca tavırlar gösterilmesini sağlamaya veya bu tavırları pekiştirmeye elverişli olduğu…” 

 30 Ocak’ta tutuklanan öğrenciler D. D. ve S.C.U ile diğer şüpheliler E. K., H. K., M. B., S.N. B., R. Ö, “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla birer yıldan üçer yıla kadar hapisle yargılanacak. İddianame kabul edilirse öğrenciler önümüzdeki günlerde İstanbul Asliye Ceza Mahkemesinde hakim karşısına çıkacak. 

 
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da Twitter üzerinden duyurduğu gözaltı haberinde LGBTİ + bireylere karşı ‘sapkın’ ifadesini kullandı. Twitter ise bu paylaşıma engel getirdi. 

CHP’li Erbay: Turizm sektöründe çalışanlar bir an önce aşılanmalı

CHP Muğla Milletvekili Avukat Burak Erbay, Covid-19 salgını nedeniyle turizm sektöründe yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda gündeme getirdi.

Erbay, Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü verilerine göre 2020’de dünya turizm sektöründe 1,3 trilyon dolarlık gelir kaybı yaşandığını, dünya turizminin 2019 yılı seviyesine dönmesinin dört yılı alacağını söyledi.

‘Turist sayısı 16 milyona geriledi’

Turizm gelirlerinin Türkiye ekonomisi için çok büyük öneme sahip olduğunu belirten Erbay, Covid-19 salgını nedeniyle 2020 yılında önemli oranda gelir kaybı yaşandığını, ancak Avrupa’daki hızlı aşılama çalışmaları sonucunda 2021 turizm sezonunun hareketli geçme ihtimali olduğuna dikkat çekti.

Buradan elde edilecek gelirin Türkiye ekonomisinin iki temel sorunu olan dış ticaret açığı ve cari işlemler açığının kapanmasında önemli bir faktör oluşturacağını belirten Erbay, “2020 yılında ülkemize gelen turist sayısı 16 milyona, turizm geliri de 12 milyar dolara gerilemiştir. Bu tablo, ülkemiz ekonomisi açısından çok büyük bir kayıptır” dedi.

Turizm sektörü yeni düzenlemeler bekliyor

Turizm sektörünün 3 milyon 500 bin kişiye istihdam sağladığını vurgulayan CHP’li vekil, bu sektörde çalışanların pandemi döneminde gerekli devlet desteğini alamadığını belirtti.

Turizm sektörü temsilcilerinin birçok konuda yeni düzenlemeler ve destek paketleri beklediğini belirten Erbay, yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı:

  • SGK ve KDV gibi ödemeleri kriz dönemi boyunca kaldırılmalıdır. Mevcut krediler faizsiz olarak bir yıl ertelenmelidir.
  • Tur operatörü, konaklama ve yeme-içme sektörü işletmelerine, Avrupa’daki örneklerinde olduğu gibi karşılıksız destek verilmelidir.
  • Ayrıca salgın nedeniyle büyük rağbet gören yat ve tekne turizminde KDV oranı, otel konaklamalarında olduğu yüzde 1’e indirilmeli, alkol satışı yapmayan bu tür işletmelerde TAPDK vergisi tamamen kaldırılmalıdır.

‘Gecikmeden turizm çalışanları aşılanmalı’

Dünyada aşılama sayılarındaki hızlı artışın da umut vadettiğini söyleyen Erbay, “Ev sahibi olarak bizim de gerekli hazırlıkları yapmamız gerekiyor” çağrısında bulundu.

Erbay, “Tabi ki öncelikli olarak eğitimciler ve güvenlik görevlileri aşılanmalı daha sonra da gecikmeden turizm çalışanları aşılanmalı ve 2021 turizm sezonunun da kaybedilmesinin önüne geçilmelidir” dedi.