Marmara Denizi‘nde yer alan ve Tavşan Adası olarak bilinen Neoandros Adası ve çevresini kapsayan alan Resmi Gazete’de yayınlananCumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile koruma alanı ilan edildi.
DHA’nın aktardığına göre kararda, “İstanbul İli, Adalar İlçesi Sınırları İçerisinde Bulunan Tavşan (Balıkçı) Adası Doğal Sit Alanının Koruma Statüsü’nün Yeniden Değerlendirilmesi Sonucunda, Sınır ve Koordinatları Gösterilen Alanın Kesin Korunacak Hassas Alan Olarak Tescil ve İlan Edilmesine 1 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 109’uncu maddesi gereğince karar verilmiştir” denildi.
Deniz Yaşamını Koruma Derneği’nden açıklama
Konuyla ilgili açıklama yapan Deniz Yaşamını Koruma Derneği, “2015 yılından bu yana Adalar çevresinde ki eşsiz biyoçeşitliliği korumak, karşı karşıya olduğu tehditleri azaltmak ve geleneksel balıkçılığa yönelik tehditlere çözüm önerileri üretmek üzere; Neandros (Tavşan) Adası çevresinde bir koruma alanı oluşturulmasını istedik” dedi.
Bu süreç boyunca katılımcı bir yöntem izledikleri vurgulanan açıklamada “Daha kapsayıcı olabilmek adına, Kadıköy’den Tuzla’ya kadar tüm Kent Konseyleri ve Kaymakamlıklara konu hakkında bilgilendirerek, yerel Sivil Toplum Kuruluşları ve Balıkçı kooperatiflerinden görüşler alarak, balıkçılık ve deniz koruma alanlarıyla ilgili yerel ve ulusal çalıştaylara katılım sağlayarak, Adalar ve denizel çevresinin daha etkin korunması için ortak akıl oluşturmaya çalıştık” ifadeleri kullanıldı.
Dernek açıklamasında “Tüm çalışmaların nihayetinde gelecek deniz yaşamının sürdürülebilirliği için, alanında uzman bilim insanlarının danışmanlığı ve ilgili tüm Sivil Toplum Kuruluşları ve gönüllüleri ile birlikte yapmış olduğumuz başvurunun ardından; öncelikle Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğümüz ve Çevre Şehircilik Bakanlığımız ve ardından Sayın Cumhurbaşkanımızın kararı ile Neandros (Tavşan) Adası koruma altına alınmıştır. Bu kararın alınmasında emeği olan herkese teşekkür ediyoruz” ifadelerini kullandı.
‘Gırgır avcılığı nedeniyle tehlikedeydi’
Marmara Denizi’nde yaşayan balıklara, nadir mercanlara ev sahipliği yapan Neandros adası ve çevresinin gırgır avcılığı nedeniyle tehlike altında olduğu hatırlatılan açıklamada şu bilgiler paylaşıldı:
Çevreciler, İstanbul’un ekosistemi için çok önemli yeri olan Neandros Adası ile çevresinin her türlü avcılığa kapatılmasını istiyordu. Neandros, 90 metre uzunluğuyla Prens adalarının en küçüğü ve Akdeniz’in nadir siyah mercanları ve kırmızı gorgonlarına da ev sahipliği yapıyor. Pek çok balık türü de Adalar ve çevresinde yaşıyor ve bu alanda yumurtluyor.
Türkiye’de kullanılan Sinovac aşısı da dahil olmak üzere Çin’de Covid-19’a karşı üretilen aşılarla ilgili konuşan Çinli yetkililer aşının koruyuculuğunun düşük olduğunu belirtti.
Çin‘de koronavirüse karşı geliştirilen aşıları yorumlayan Çin Hastalık Kontrol Merkezi‘nin (CDC) müdürü Gao Fu, aşılarının koruyuculuğunun yüksek olmadığını ifade etti.
Dün, ülkenin Çengdu şehrinde düzenlenen bir konferansta konuşan Fu, “Çin aşıları yüksek koruma oranlarına sahip değil” açıklamasını yaptı.
Etkinliği yüzde 56
Çin’de Sinovac tarafından geliştirilen koronavirüs aşısıyla ilgili Şili Üniversitesi‘nde yürütülen bir araştırmaya göre, aşının ikinci dozu uygulandıktan iki hafta sonra etkinliğinin yüzde 56 olduğu açıklanmıştı.
Yapılan bu çalışmayı yorumlayan Hong Kong Üniversitesi‘nde görevli moleküler virolog Prof. Jin Dong-yan, “Bir kişi Sinovac’ın iki dozunu vurulsa dahi elde edilen koruma BioNTech’in tek dozundan bile düşük” ifadelerini kullandı.
Çin’de farklı aşılar kullanılmaya başlanabilir
Çin’de henüz başka ülkelerde üretilen aşıların uygulanmasına başlanmadı. Ancak, CDC müdürü Gao Fu ilerleyen dönemlerde bu tür aşılamalara başlanabileceğini işaret ederek, bağışıklanma süreci için farklı teknik özellikleri olan aşıları kullanmayı düşündüklerini söyledi.
Fu, “Herkes mRNA aşılarının faydalarını göz önünde bulundurmalı. Dikkatle takip etmeli ve bunları görmezden gelmemeliyiz” açıklamasında bulundu.
Konferansta konuşan aşı uzmanı Tao Lina ise “Bizim aşılarımızın ürettiği antikor seviyesi ve etkinlik oranı mRNa aşılarınkinden daha düşük” dedi.
Etkinliği artırmak için dozu artırmak veya Çin aşılarıyla birlikte farklı bir teknikle geliştirilen aşılardan bir doz uygulanması seçeneklerinin de değerlendirildiği kaydedildi.
Siyasi Tutuklulara Yardım Kuruluşu’nun yayımladığı günlük rapora göre 1 Şubat tarihinde gerçekleşen darbeden bu yana Myanmar‘da başlayan protestolarda toplam can kaybı 701’e yükseldi.
Raporda 3 bin 12 kişinin ise gözaltında olduğu kaydedildi.AA’nın aktardığına göre raporda ek olarak darbe karşıtı 656 kişi hakkında gözaltı kararının bulunduğu belirtildi.
10 Nisan tarihinde Bago kentinde Myanmar ordusunun protestoculara silahlı müdahalesinde en az 82 kişi yaşamını yitirmişti.
Fotoğraf: AA
Neler yaşandı?
Myanmar ordusu, kendine yakın siyasi grupların, 8 Kasım 2020 seçimlerinde hile yapıldığı iddialarını ortaya atması ve ülkede siyasi gerilimin yükselmesinin ardından 1 Şubat’ta yönetime el koydu.
Ordu, Dışişleri Bakanı ve ülkenin fiili lideri Aung San Suu Çii başta olmak üzere pek çok yetkili ve iktidar partisi yöneticisini gözaltına aldı ve bir yıllığına olağanüstü hal ilan etti.
Yaptırım kararları
Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği başta olmak üzere uluslararası toplum, darbeyi kınadı. ABD, Kanada ve İngiltere, darbede rol oynayan askeri yetkililere yaptırım kararı aldı.
Myanmarlılar, 6 Şubat’ta demokrasiye dönüş talebiyle gösterilere başladı, güvenlik güçlerinin sert müdahalesi sonucu can kayıpları yaşanınca protestolara katılım arttı.
Ülkede geniş katılımlı gösteriler sürerken gözaltındaki üst düzey hükümet yetkililerinin askeri mahkemede yargılanmalarına devam ediliyor.
TBMM Küresel İklim Değişikliği Araştırma Komisyonu‘nda sunum yapan Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar, Türkiye’de iklim değişikliğine inananların oranının yüzde 85’e çıktığını açıkladı.
Hem dünya hem de Türkiye’de küresel iklim değişikliğinin yansımalarından örnekler veren Birpınar, 17 Şubat’taki toplantının ardından yayımlanan İklim Değişikliğiyle Mücadele Sonuç Bildirgesi kapsamında İklim Kanunu’nun alt yapısını oluşturacak çalışmalara başladıklarını bildirdi.
Birçok Avrupa ülkesinin sıfır karbon hedefi koyduğunu belirten Birpınar, Türkiye’de de böyle bir hedefi koymanın gerekliliğinden bahsetti.
‘İstanbul Boğazı’nda başka binalar yalı olabilir’
BBC Türkçe’nin aktardığına göre Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı, dünyanın ortalama sıcaklığının giderek arttığını yüzyılın sonuna kadar 3-4 derecelik artış halinde deniz seviyesindeki yükselmenin 5 metreye kadar yükselebileceğine dikkat çekti.
Birpınar, “Birçok ada ülkesinin yok olacağı, bütün kıyı ülkelerinin veya kıyısı olan, deniz seviyesinde olan birçok yerin sular altında kalacağı ve belki de işte, İstanbul Boğazı’nda başka binaların yalı olacağını görebileceğiz” görüşünü dile getirdi.
‘Seneye hamsi 100 liraya çıkabilir’
Komisyonda iklim değişikliği konusunda yapılan araştırma bilgilerini de paylaşan Birpınar, Türkiye’de iklim değişikliğine inancın yüzde 85’lere çıktığını belirtirken, bunun somut karşılığının bizzat yaşanarak görüldüğünü ifade etti. Karadeniz Bölgesi’ne hamsinin fiyatının bu yıl 50 liraya kadar çıktığını belirten Birpınar, bunun deniz suyunun ısınmasından kaynaklandığına dikkat çekti:
Seneye 100 liraya çıkabilir. Çünkü Karadeniz ısınmaya başladı, Karadeniz ısınınca hamsi balığı sürü yapamıyor yani sürü hâlinde yakalanan bu balık, daha soğuk sularda sürü yapıyor ama Karadeniz ısınınca bunlar daha kuzeye doğru, Rusya’ya ve Ukrayna’ya doğru gitmeye başladılar ve oralarda sürü yapıp oralarda yakalanıyor. Buna uyum göstereceği tedbirler alacağız. Peki, Karadeniz’in başka bir ürünü, fındık. Fındık, çok klasik yöntemlerde damlarda kurutuluyor. Bir taşkın geldiğinde, beklenmedik bir taşkın, bütün fındıklar denize gidiyor. Geçen sene 750 ton civarında fındık denize gitti ve insanların çok büyük kayıpları olduğunu görüyoruz.”
‘Kaplumbağa Tuğba ilk kez Adriyatik’e çıktı’
Açık denizlerin doğa olayı olan hortumların artık Akdeniz’de hiç beklenmedik şekilde ortaya çıkmasının da küresel iklim değişikliğine bağlı olduğunu ifade eden Birpınar bu durumun, deniz canlıları popülasyonu kadar, tedarik zincirini de olumsuz etkilediğini anlattı. Birpınar, denizlerdeki ısınma konusunda ise şu örnekleri verdi:
Biz Muğla Dalyan’da, Tuğba ismini verdiğimiz bir kaplumbağanın üzerine bir çip taktık ve bu çiple 10 bin kilometre boyunca biz bunu izliyoruz, hâlâ canlı yayında izliyoruz. Hayvan -biliyorsunuz on beş dakikada bir nefes almak için “caretta”lar yüzeye çıkıyor ve bize sinyal gönderiyor- şu anda bütün hepsi Adriyatik’in ve İtalya sınırlarına gitti, sıcak deniz hayvanıdır bu.
Türkiye’de de Çanakkale’de görülmeye başladı ki bu kadar yukarılara hiçbir zaman çıkmayan bir balıktı. Aynı şekilde, Kızıldeniz’in balığı olan balon balıkları da Akdeniz’e gelmeye başladı. Bu sefer oradaki kendi habitatı olmayan yere gelince birçok hayvan türünü yok etmeye başladı, onları yemeye başladı veya biz onu yakaladığımız zaman da balıkçıları zehirliyor veya diğer türleri yiyor ve bütün oradaki aslında habitatı, sistematiği bozmaya başladığını görüyoruz.”
‘Plastik poşet kullanımı yüzde 80 azaldı’
Son 2,5 yılda Çevre Yasası’nda iki kez değişiklik yapıldığını ve bazı olumlu adımlar atıldığını belirten Birpınar, bunlardan birisinin de “plastik poşet” kullanımına ilişkin yapılan düzenleme olduğunu ifade etti. Birpınar’ın verdiği bilgiye göre alışveriş poşetlerinden ücret alınmaya başlamasına ilişkin yasal düzenlemenin yürürlüğe girdiği 1 Ocak 2019 tarihi itibaren plastik poşet kullanımı yüzde 80 azaldı ve bu sayede 290 bin ton plastik atık oluşumu engellendi.
Ayrıca 2 milyar lira tasarruf sağlandı ve 12 bin ton sera gaza salımının önüne geçildi. Yurttaşların daha önce bir poşetlik alışveriş yaptığında yanına da çöp poşeti olarak kullanmak için çok sayıda boş poşet de aldığını, şimdi bu anlayıştan vazgeçildiğini anlatan Birpınar, 25 kuruşa satılan poşetin fiyatının yurttaşların tepkisi dikkate alınarak artırılmadığını ifade etti. Birpınar, deniz çöpleriyle ilgili başlatılan “Sıfır Atık Mavi” projesi kapsamında da 2019 yılında 65 bin, 2020’de ise 20 bin ton civarında atık toplandığı bilgisini paylaştı.
Ek protokol tartışması
Küresel iklim değişikliği konusunda dünya ülkeleri ve Türkiye’nin attığı adımları da anlatan Birpınar, 1992 Birleşmiş Milletler Rio Konferansı’nda bir anlamda işin “anayasası” olarak nitelendirilen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi”nin imzalandığını ve ülkelerin de ek protokollerle sınıflandığını, Çin ve Brezilya’nın da aralarında bulunduğu 153 ülkenin “ek dışı ülkeler” kapsamında emisyon azaltımı yükümlülüğü dışında bırakıldığına işaret etti.
Birpınar, Türkiye’nin ise o yıllarda hem “emisyon azaltımı” zorunluluğunu içeren ek 1 protokol, hem de diğer ülkelere finansman yardımı yapacak “ek 2 protokol” kapsamına alındığın ifade etti. 2001 yılında Marakeş toplantısında Pakistan ve Azerbaycan’ın desteğiyle “ek 2 protol” kapsamından çıkıldığını belirten Birpınar, bu kez de “finansmandan yararlanma” şansının ortadan kalktığını belirtti:
Mesela, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya emisyonlarına katkısı yüzde 24,8; Avrupa Birliği’nin yüzde 17,4; Çin’in 13,3; Rusya’nın 6,9; İngiltere’nin 4,7; Japonya’nın 3,9 iken Türkiye’nin yüzde 1’in bile altında bir emisyonu var, 0,8 gibi bir emisyonla tarihî bir sorumluluğu var. Biz hep şunu iddia ettik: Tarihî sorumluluğu olan yani iklimi değiştiren ülkelerin vahşice kalkınan yani havayı, suyu ve toprağı acımasızca kirleterek, vahşi bir kalkınma modeli verilen, dünyanın kaynaklarını aşırı sömüren bu ülkelerin bunun bedelini çok daha fazla ödemeleri gerekiyor.”
Türkiye geç kalıyor
Birpınar Türkiye’nin, Paris Anlaşması kapsamında kurulan “Yeşil İklim Fonu”ndan yararlanmak için yaptığı başvuruların ise “Ek 1 prokotol ülkesi olunması” gerekçe gösterilerek reddedildiğini ve Türkiye’ye “Paris Anlaşması’na taraf olun” denildiğini ifade etti. Paris Anlaşması konusundaki tartışmalara da değinen Birpınar, şu görüşleri dile getirdi:
Bu zamana kadar -bunu rahatlıkla söyleyebilirim- Paris Anlaşması ve iklimle ilgili bu yapılan anlaşmalar, Türkiye’nin kalkınmasını engelleyecek anlaşmalar olarak görünüyordu ama şunu söyleyelim, bu saatten sonra dünyadaki bütün bankalar, özellikle iklim dostu olmayan projelere destek vermeyeceklerini, hatta işte, sınırda karbon ticareti meselesinde, ülkenin ihracatının sıkıntıya gireceği, ondan sonra emisyon ticareti meselesinin oluşturulması gerektiği gibi bir sürü aslında, ticareti, sanayiyi, ekonomiyi bozacak hâle geldi. Dolayısıyla, eğer biz bundan sonra bu sisteme girmezsek yani bu sistemin içerisinde olmazsak, karar mekanizmalarının çoğundan yararlanamayacağız, oralarda oy kullanmayacağız ve Paris Anlaşması gibi, bunlara biz girmezsek ekonomimiz daha büyük zarar görebilir diye yeni görüşler de ortaya çıkmaya başladı. Bunların da hepsinin analizinin yapılması gerekiyor.”
‘Nötr karbon hedefi konulmalı’
“Türkiye’nin Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi” ve “İklim Değişikliği Eylem Planını 2050 hedefleri doğrultusunda güncellediğini anlatan Birpınar, birçok Avrupa ülkesinin “nötr karbon” yani “salınan emisyonla, yutulan emisyonu sıfırlama” hedefi koyduğunu anımsattı.
Birpınar, “Mesela Türkiye de 2071’le ilgili böyle bir şey koyabilir, 2060’la ilgili koyabilir. Bütün bunların iyi analizlerinin yapılması böyle bazı ülkeler gibi… Çin diyor ki ‘Ben 2050’de, 2060’da karbonlarımı sıfırlayacağım.’ Yapamayacağını herkes biliyor ama bir hedef koyuyor veya dünyaya böyle bir sinyal veriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin de böyle belki bu kanun çerçevesinde başarılabilir, başarılamaz ama hedeflerinin olması gerektiğini de düşünüyoruz” görüşünü dile getirdi.
‘İklim Kanunu çıkarılmalı’
İklim değişikliği ile mücadele konusunda 17 Şubat’ta yapılan toplantısında yayımlanan “iklim değişikliğiyle mücadele sonuç bildirgesi”yle, bakanlıkların neler yapacağının genel ilke ve esasların belirlendiğini belirten Birpınar, bir iklim kanunun konusunda da çalışmaların altyapısının hazırlandığını ifade etti:
“Tabii sizlerin takdiriyle çıkacak olan, dünyada son dönemde bir iklim kanunu var, biliyorsunuz. Avrupa Birliği bunu çıkardı, diğer ülkeler de çıkarmaya başladı. Biz de Meclis’in çıkaracağı bir iklim kanununa destek verebilir miyiz diye çalışmalar yapmaya başladık.”
Fotoğraf: DHA
‘Paris Anlaşması’nı müzakere ediyoruz’
Komisyon üyelerinin Türkiye’nin “Paris Anlaşması’nı neden onaylamadığı” sorusu üzerine Birpınar şu yanıtı verdi:
Paris Anlaşması’nı onaylamayalım demiyoruz ama müzakere ediyoruz. Müzakere ederken de geldiğimiz iyi noktalar da var. Yani konsensüs lazım, 195 ülkenin Ek-1’den çıkmamız için onay vermesi gerekiyor. Yani siyasi olarak Suriye bize karşı çıkabiliyor, Mısır karşı çıkabiliyor, Yunanistan karşı çıkabiliyor veya bir ülkeyle o an kötü oluyorsunuz, elini kaldırıyor, o zaman o karar çıkmıyor. Biz bunun dışında nasıl çözebiliriz diye aslında çok baktık.”
Sıfır atık denilen şeyin uluslararası kabul görmüş tanımı aşağı yukarı şu şekildedir:
“Sıfır atık, çevreyi veya insan sağlığını tehdit eden ürünlerin, ambalajların ve malzemelerin toprağa, suya veya havaya boşaltılmadan, yakılmadan, sorumlu bir şekilde üretilmesi, tüketilmesi, yeniden kullanılması ve mümkünse geri kazanılması yoluyla tüm kaynakların korunmasıdır”
Bu tanıma bakıldığında bütünsel bir yaklaşım ile atığın azaltılmasının hedeflendiği kolayca anlaşılmaktadır. Bu tanım ile sadece atığın kendisiyle değil, aynı zamanda iklim kriziyle olan ilişkisine de dem vurulmaktadır. İklim acil durumuna yaklaştıkça, atık yönetimi, atığın yakılarak bertarafıyla mücadele ve azaltılmış plastik üretiminin küresel sera gazı emisyonlarımızı düşürmede oynadığı rol gittikçe daha da önemli hale gelmektedir. Uluslararası ve ulusal düzeyde, küresel ısıtmayı 1.5 derecenin altında tutmak için toplumun tüm kesimlerinin birlikte çalışması gerektiği düşünüldüğünde, sıfır atık ve benzeri yaklaşımların da ciddi anlamda önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durum kişisel yaşamda, şehir hayatında ve hatta iş hayatında da geçerlidir. Sıfır atık için en önemli şey, kısa orta ve uzun vadeli taahhütlerdir. Bu taahhütlerin izlenebilir ve ölçülebilir olması ve kâğıt üzerinde kalmaması ise en önemli gerekliliktir.
Sorumluluğu vatandaşa yüklemek
Sıfır atık stratejisinin nihai hedefi, atığın sürekli olarak azalan bir şekilde üretilmesini sağlamaktır. Bunun da en önemli yolu insanlarla atık arasındaki ilişkinin yeniden kurgulanması ve atık olma potansiyeli yüksek olan materyallerin (tek kullanımlıklar, ambalajlar vb.) üretiminin zamanla azaltılmasından geçmektedir. Kısacası sıfır atık bütünsel bir bakış açısıyla atığın türlerine uygun olarak ayrı ayrı stratejilerin oluşturulduğu bir çatı yaklaşımıdır. Bu bağlamda düzenlenecek olan yönetmeliklerle de endüstrinin, yerel yönetimlerin, merkezi hükümetin ve bireylerin konumu ve yapmaları gerekenler açıkça ortaya konulmalıdır. Nitekim dünyanın birçok ülkesinde işler bu şekilde yürütülmektedir.
Ancak neticede endüstrinin lobi çalışmaları nedeniyle bu faaliyetler çoğunlukla sekteye uğramaktadır. Bugün baktığımızda dünyanın en büyük çöpleyici şirketlerinin sıfır atık stratejisi uygulayan tüm ülkelerde sıfır atık stratejilerini kendi çıkarlarının aracı haline dönüştürmek için çaba harcadıklarını görebiliriz. Bunu yaparken de yanlış çözüm önerilerini doğruymuş gibi sunmayı (atıkların yakılarak enerjiye dönüştürülmesi, geri dönüşümün en etkin çözüm olduğu, plastikten yakıt elde edilmesi vb.) ve çöp probleminin asıl sorumlusunun vatandaş olduğu algısını oturtmaya çalışmayı ihmal etmemektedirler. Nitekim bunda başarılı oldukları söylenebilir.
Örneğin ülkemizdeki sıfır atık temalı kamu spotlarının içeriğinde hep vatandaşın sorumlulukları işlenmektedir. Oysa ki çöp kaynaklı kirliliğin asıl kaynağı plastik endüstrisinin aşırı üretim baskısıdır. Buna dair herhangi bir strateji ise ülkemizin sıfır atık yaklaşımında yer almamaktadır. Aksine bu sektörün ekonomi için nasıl vazgeçilmez olduğu teması işlenmektedir. Zaten endüstri bunun olmasını engellemek için sıfır atık stratejisini adeta kuşatmış ve kendi çıkarına olan yaklaşımları sıfır atık stratejisinin merkezine yerleştirmek için uğraşmaktadır. Buna bir de bu endüstriyi denetlemesi gereken bakanlığın yetersiz ve etkisiz denetimini ve belediyelerin çöp yönetim altyapısı konusundaki yetersizliklerini ekleyince meydanın endüstriye kaldığını kolayca görebiliriz. Nitekim vatandaşın çöpünü çöp kutusuna atmaması davranışının, çöp meselenin asıl kaynağı olduğu algısının pompalanması da bunun en önemli göstergelerinden biridir.
Endüstrinin bu bağlamdaki en önemli lobi faaliyeti, sıfır atık yaklaşımının temeline geri dönüşümün yerleştirilmesi gibi son derece yanlış bir temanın işlenmesini sağlamak üzerine kurulmuştur. Çünkü bir şeyin geri dönüştürülebilir bir hammadde olduğu algısı yeterince yerleştirilirse ortada çöp üretimi değil, aslında hammadde üretimi söz konusu olacaktır. Bu da dolaylı olarak sıfır atık olmuş olacaktır. Çünkü bir şeye atık demezseniz ortada atık da olmaz. Bir nevi yanılsama.
Sıfır: Azaltarak bitirmek
Oysa ki geri dönüşüm, sıfır atık stratejisinin merkezine yerleştirilemeyecek kadar yetersiz ve sınırlılıkları olan bir yaklaşımdır ve olsa olsa büyük resmin çok küçük bir parçasını oluşturabilir. Sıfır atık stratejisinin merkezinde atığın kaynağında ayrıştırılması değil kaynağında azaltılması olmalıdır. Bu da atık üretmemekle mümkündür. Atık üretmemenin de en önemli adımı da çöp olmak üzere üretilen malzemelerin hayatımızdan kısa orta ve uzun vadede çıkartılmasına yardımcı olacak üretim azaltımı ve genişletilmiş üretici sorumluluğunu yerleştirmektir. Çünkü atığın sıfırlanması, üretilen çöpe ham madde muamelesi yaparak sağlanamaz. Sıfırın manası budur yani azaltarak bitirmektir. Siz çöpün asıl kaynağı olan tek kullanımlıkların yasaklanması için gönülsüz davranıp depozito sisteminde kaplumbağa hızında hareket edip poşeti sadece market kasasında ücretlendirip pazarda ise serbest bırakırsanız uzun vadede atığı değil azaltmak aksine arttırırsınız. Geri dönüşümü her şeyin mucize çözümüymüş gibi sunarsanız da uzun vadede çöp miktarını arttırırsınız. Sıfır atık ne geri dönüşümün merkezde olduğu bir strateji ne de plastik poşetlerin, çöp arabalarının, üniversite kampüslerinin ya da kamu binalarının üzerine sıfır atık yazıp bir de logo eklemek değildir. Üstelik bunların sıfır atığa katkısı da sıfırdır.
Netice itibariyle geri dönüşüm yaklaşımı sıfır atık ile uyumlu bir yaklaşım değildir. Eğer öyle olsaydı bugüne kadar üretilen toplam plastik çöpün %9’u değil %100’ü geri dönüştürülürdü. Bu oranın önümüzdeki 50 yılda ancak %30’lara çıkartılabileceği düşünüldüğünde nasıl büyük bir yanılsama olduğu da anlaşılacaktır. Sıfır atığın geri dönüşümle mümkün olabileceği iddiası konunun tam olarak anlaşılamamış olduğunu göstermektedir. Evet, geri dönüşüm olmalıdır ama merkezde değil kıyıda kenarda atık azaltım stratejisinin destek ayaklarından sadece küçük bir tanesi seklinde olmalıdır. Çünkü bugün geri dönüşüm sektörünün kendisi ciddi bir atık üreticisidir ve bu atığın da tek bertaraf yöntemi üretilen çöpün yakılmasıdır. Yakmak da sıfır atık stratejisinde kesinlikle olmaması gereken bir yöntemdir. O halde sıfır atıkla yan yana bile gelmemesi gereken bir atık bertaraf yöntemini besleyen geri dönüşüm işinin de sıfır atığın merkezine yerleştirilmesi abesle iştigaldir.
Sözün özü: Geri dönüşüm çöp sorununun çözümü değildir.
SS Troya Yenilenebilir Enerji Kooperatifi’nin kuruluşuna öncülük eden Troya Çevre Derneği, 2009 yılında iklim değişikliğiyle mücadele etme misyonuyla yola çıkmış.
Yerelde yaşayan dernek üyeleri, topluluk olarak veya bireysel olarak iklim değişikliğini önleme konusunda çözüm yolları aramaya başlamışlar. 2012 yılında belirlenen Çanakkale – Balıkesir 1/100000 master planının içinde Çanakkale’nin kuzeyine 13 termik santral yer almış ve bunların hemen hepsinin ithal kömürle çalışması planlandığından termik santrallerin deniz kenarına konulması tasarlanmış. Bu gelişme karbon salımı açısından bölgeye çok büyük zarar vereceği için dernek olarak buna karşı çözümler ve alternatif yollar üretmeye çalışmışlar. Fosil yakıtlarla üretim yapan santrallere sürdürülebilir bir alternatif olan yenilenebilir enerji kaynaklarını araştırmaya başlamışlar. Aynı dönemde dernekleri iklim değişikliği ve tarım politikalarıyla ilgili bir Avrupa Birliği projesi yürütmekteymiş. Proje kapsamında Belçika’ya gittiklerinde bir enerji kooperatifini ziyaret etme şansları olmuş. Böylece o dönemde bakanlık içindeki uzmanların dahi haberdar olmadıkları enerji kooperatifleri derneğin gündemine girmiş. Yaptıkları araştırmalar sonunda kıta Avrupası’nda enerji kooperatiflerinin çok yaygın olduğunu görmüşler. Bunun üzerine Troya Çevre Derneği üyeleri bir enerji kooperatifi kurup bu işin Türkiye’deki önderliğini yapmak için harekete geçmeye karar vermişler. Öncelikle yasal düzenlemeleri inceleyerek kooperatifler kanununda buna izin olup olmadığını, elektrik üretimi yasasının buna imkân verip vermediğini araştırmışlar. Ankara’ya giderek EPDK ve Enerji Bakanlığı’yla görüşmeler yapılmış.
Troya ekibinin Belçika ziyaretinden.
O dönemde yaşananları dernek başkanı Oral Kaya anlatıyor: “Onlar enerji kooperatifi kelimesini daha henüz duymamışlar. Kooperatife ne gerek var ki, diyorlar. Şirket kurun, enerjinizi üretin. Biz size engel olmayız diyorlar… şirket tamam, tabi ki kurabiliriz de, ama bizim derdimiz biraz daha böyle bir topluluğun içinde…insanların etkilenebileceği bir alanı yaratmak.. Çünkü o 13 tane termik santralin kurulacağı bölgedeki insanlara bir alternatif de yaratmak istedik. Bu alternatif üzerinden gidelim ki o insanlar orada arazilerini o kömür santrali sahiplerine satmasınlar, biz kendimiz arazimizin üzerine kendi elektrik ihtiyacımızı karşılayacak bir sistem kuralım, siz de buna izin verin dedik…”
Uluslararası bağlantılar
2014 yıllarında lisanssız enerji yönetmeliği Enerji Bakanlığı tarafından belirlenmiş ve böylece bireylere veya kurumlara küçük çaplı elektrik üretme izninin yolu açılmış. Düzenlemeyle bir megawat’a kadar küçük üretim tesisleri kurmak mümkün olunca dernek üyeleri bu yasal düzenlemeden yararlanmak istemişler. Ne var ki enerji kooperatifçiliğinin herhangi bir yasal düzenlemesi olmadığından bu kez de Ankara’da Ticaret Bakanlığı’na bağlı Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü yetkilileriyle görüşmeye başlamışlar. Diğer yandan EPDK vasıtasıyla Rüzgâr Enerjisi Birliği, Güneş Enerjisi Üreticileri Derneği’yle de görüşmeleri sürdürmüşler. Enerji kooperatiflerinin Türkiye’de, fosil yakıta karşı, önemli bir alternatif yaratacağına inandıkları için bu kavramları daha geniş kitlelerle yaymanın önemli olduğunu düşünmüşler. Bu fikirden hareketle uluslararası enerji kooperatifleri konferansları düzenlemeye karar vermişler. Böylece farklı ülkelerden deneyimleri öğrenme ve enerji kooperatifçiliği fikrini daha geniş bir kitleyle paylaşma imkânı bulmuşlar. Bu konferansa Belçika’da ziyaret ettikleri enerji kooperatifi başta olmak üzere Almanya, Avustralya, Tazmanya ve İsveç’te kurulmuş olan enerji kooperatiflerinin yöneticilerini davet etmişler. İsveç’te kurulu enerji kooperatifinin bir kadın kooperatifi olması dernek üyelerine ilham vermiş.
Çanakkale’de bütün gün süren bu konferansa EPDK’ndan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı’ndan uzmanlar da katılmış. Katılımcılarla birlikte bu alandaki mevzuatın nasıl yaratılabileceğini, neler yapılabileceği üzerinde çalışmak mümkün olmuş. Büyük bir ilgiyle karşılaştıkları bu konferans onlara doğru bir yolda oldukları hissini vermiş. 2016’nın son ayında Lisanssız Enerji Yönetmeliği değiştirilerek Enerji kooperatifleriyle ilgili düzenleme yapılmış. Yönetmeliğin değişmesinin ardından Türkiye’de on tane yenilenebilir enerji kooperatifi kurulmuş.
Üyelerin çoğu da yönetim kurulu da kadın
Derneğin öncülüğünde S.S. TROYA YENİLENEBİLİR ENERJİ KOOPERATİFİ 2017 yılında kendi enerji ihtiyaçlarını sürdürülebilir kaynaklar yoluyla üretmek ve kullanmak isteyen dokuz ortak tarafından kurulmuş. Hem kooperatiflerinin hem de Troya Çevre Derneği’nin merkezi Çanakkale’de ve kooperatifin şu anda 24 ortağı var. Ancak üyelerin hepsi merkezde yerleşik değiller.
Kooperatifin yönetim kurulu üyelerinden Dilek Özsoy Çakılcıoğlu o dönemde aralarında çok güzel bir sinerji oluştuğunu ve farklı kesimlerden insanların bir araya gelerek büyük bir hevesle çalışmaya başladıklarını belirtiyor. Üyelerin çoğu kadın olan kooperatifin yönetim kurulu da üç kadın üyeden oluşuyor. Düzenleme gereği sadece elektrik abonesi olan kişilerin kooperatif üyesi olmasına izin veriliyor. Kadınların kooperatifte ağırlıklı olmasını istedikleri için çoğu meskende abonelikleri evde yaşayan kadınların üzerine geçirdiklerini belirtiyorlar. Üye olmasalar da kadın üyelerin eşleri ve aile bireyleri de kooperatife destek oluyorlar.
Enerji Ekonomisi Derneği’nin, ‘Yılın Enerjik Kadını’ ödülü geçen yıl Troya’nın üç kadın yöneticisine verildi: Derya Nazan Ünverir, Dilek Özsoy Çakılcıoğlu, Filiz Kırçın Kaya.
Enerji kooperatifine üye olacak kişilerin yasal mevzuat gereği aynı elektrik dağıtımcısına bağlı olmaları gerekiyor. Troya Enerji Kooperatifi üyeleri Uludağ Elektrik şebekesi abonesi. Uludağ Elektrik Bursa, Balıkesir, Yalova ve Çanakkale şehirlerine enerji dağıttığı için kooperatif sadece bu dört şehirde aboneliği olan kişileri üye olarak kabul edebiliyor. Enerji kooperatiflerine üye olmak için bir başka kural da bu aboneliklerin hepsinin ticarethane veya sanayi veya mesken olmaları gerektiği, yani aynı tip abonelik gerekiyor. Troya Kooperatifi mesken abonelerinden oluşuyor, aralarında ticarethane yok. Meskenlerin tüketim kapasiteleri de düşük olduğu için bu tüketime uygun miktarda güneş santrali kurmaları gerekiyor. Meskenlerin tesisatı yapılırken çizilen elektrik projesindeki maksimum kullanım miktarı temel alınıyor ve yapılacak tesis, üretebilecek enerji de bunu geçemiyor. Kooperatif üyeleri, ekonomist, avukat, gemi kaptanı, elektrik ve bilgisayar mühendisi gibi çeşitli mesleklerden, aralarında memur, esnaf, akademisyen, yönetici veya emekli olanlar da var.
Kısıtlar, engeller…
Çalışmaya başladıkları dönemde devletin güneş enerjisine on yıl alım garantisiyle beraber teşvik verdiğini belirtiyorlar. Kooperatif 2017 yılında kurulduktan sonra arazi arayışına girmişler. Özsoy Çakılcıoğlu arazi konusunda bir çok kısıt olduğunu belirtiyor: “…Biz mesela Adatepe Köyü’ndeyiz. Yaşadığımız yer orası. Çanakkale’nin Balıkesir sınırında olan bir köy ve sit alanı ve bizim burada güneş paneli kurmamız yasak… çanak anten koymak da yasak sit alanı olduğu için, kentsel sit olduğundan görüntü önemli olduğu için. Nazan Hanım mesela Çanakkale’de yaşıyor. Bir apartmanda.. Zaten güneş paneli koyamaz…”
Her biri farklı yerlerde yaşayan kooperatif üyeleri birleşerek bir arazi aramaya başlamışlar. Arazi seçimiyle ilgili devletin koyduğu birçok düzenleme bulunuyor. Örneğin tarım alanı, sit alanı, kıyı ve turizm bölgesinde tesis kurulamıyor. Bu koşullara uygun arazi bulmakta zorlanmışlar. Üstelik uygun arazi bulunduktan sonra enerji dağıtım şirketine başvurarak orada ekipman ve enerji nakil hatlarının müsait olduğu onayını almaları gerekiyor. O yüzden önce araziyi kiralamaya, sonra satın almaya karar vermişler. Bu koşullarla satış yapmaya hazır arazi sahibi bulmak da hiç kolay olmamış. Tüm bu engeller aşılıp arazi bulunduktan sonra yeni bir düzenlemeyle üretilen enerjiyi üretilen yerde tüketme şartı getirilmiş.
Dilek Özsoy Çakılcıoğlu bu karara isyan ediyor: “Ürettiğim yerde nasıl tüketeyim? Sonuçta ben bu köydeyim, öbürü Çanakkale’de apartmanda. Yani ürettiğimiz yerde tüketmemiz mümkün değil. Zaten biz meskeniz… Domates örneğinden gidiyorum. Domates kooperatifi kurabilirsin, domates de üretirsin, ama gidip tarlada yiyeceksin. İyi de yani herkes gidip tarlada domatesini nasıl yesin? Her gün üç öğün kap kaçak, çoluk çocuk oraya gidip domatesi orada pişirip orada mı yiyeceğiz? Böyle anlamsız bir şey. Çıkan kararda…enerji kooperatifinin adı bile geçmiyor. Şu anda isterseniz siz de bir enerji kooperatifi kurabilirsiniz, ama enerji üretemezsiniz durumuna geldi iş.”
Troya Kooperatifi’nin 2019 Olağan Genel Kurulu’nda hedef olarak 250 kw güneş enerjisi santrali kurulumu belirlendi.
Enerji kooperatifi kurmayı anlamsız hale getiren bu yeni düzenleme Cumhurbaşkanlığı kararnamesini değiştiren bir kararname yoluyla yapılmış. Üretilen yerde tüketim yapılabilmesi için örneğin bir site olmak ve orada üretim yapmak gerektiğini ancak onun için de kooperatif olmaya gerek olmadığını belirtiyorlar. Bu tür bir üretim site yönetiminin süzme sayaç koymasıyla yapabiliyor. Yani bunun için kooperatif kurmak gerekmiyor.
Sonuç olarak 2016 yılında devletin politikasında güneş enerjisi, enerji kooperatifi ve kooperatiflerin daha önemli olduğu bir dönemde enerji kooperatifi kurmak, enerjilerini güneşten elde etmek ve sürdürülebilir enerjiyi desteklemek için yola çıkan grup, süreçte hükümetin değişen politikası ve uygulamaları nedeniyle misyonlarını gerçekleştirememişler. Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü de bir süre sonra Esnaf, Sanatkârlar ve Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülmüş.
Türkiye’de kurulu 50’nin üzerinde enerji kooperatifinin olduğunu ancak sadece bu son düzenleme yapılmadan önce üretim izni olan dokuz enerji kooperatifinin üretim yapma imkanına sahip olduğunu aktarıyorlar. Troya Yenilenebilir Enerji Kooperatifi üyeleri bu düzenlemenin değişmesini ve üretim yapma izni alabilmeyi ümit ediyorlar. Pandemi nedeniyle genel kurullarını yapamamışlar ancak üyelerin genel eğiliminin enerji kooperatiflerinin önünü açacak bir düzenlemenin yapılmasını beklemek yönünde olduğunu belirtiyorlar. Eğitim ve sağlık alanlarında olduğu gibi enerjide de bir devlet politikasına ihtiyaç olduğunu ancak enerji kooperatiflerinin, devletin uzun vadeli enerji stratejisi konusunda bir fikir sahibi olmadığını vurguluyorlar. Devletin neyi destekleyeceği bilinmiyor. Bu durum başka birçokları gibi Troya Yenilenebilir Enerji Kooperatif’nin de kendi yol haritalarını çizmelerini güçleştiriyor.
Bu yazıda benim için 2020’nin en heyecan verici karşılaşmalarına vesile olan kitaplardan üç tanesine yer verdim. Yeni yıl okuma listelerinizde yer bulmaları dileğiyle.
Tutku ve takıntı üzerine: Gölgeler Çekildiğinde
Cahide Birgül, hakkını geç de olsa teslim etmemiz gereken bir yazar. En azından benim için öyle. Eğer zaten tanıştığınız bir yazarsa şanslısınız, henüz tanışmadıysanız Türkçenin bu özgün yazarıyla tanışmayı daha fazla ertelemeyin derim.
Benim Cahide Birgül’le tanışmam Kafka’nın yeniden basımları vesilesiyle oldu. Ardından sene başında Epsilon Yayınları’nda yaşanan haksız işten çıkarmalar sebebiyle kitabı önermek konusunda kararsız kaldım. Söz konusu iki kadın arasındaki ilişkiyi böylesine bir dille anlatmış bir yazar olunca bu önemli yazarla daha fazla kişinin tanışmasına vesile olma isteğim ağır bastı.
Gölgeler Çekildiğinde, yazarın ilk kitabı. Bugüne kadar birçok yazı okumuş olmama rağmen Türkçe edebiyatta eşcinsellik söz konusu olunca Cahide Birgül’ün ya da bu kitabının adına pek de rastlamamış olmak hem şaşırtıcı hem de değil. Okuma listelerinizi hazırlarken bu gerilim dozu yüksek, kurgusuyla sizi hayretler içinde bırakacak romanı mutlaka değerlendirmenizi öneririm.
Hiç okunmayacak bir mektup
Ocean Vuong’un Türkçedeki ilk kitabı yeni ve uzun soluklu olmasını dilediğimiz bir yayınevinden, Harfa Yayınları‘ndan çıktı. Kitabın film haklarının A24 tarafından alındığı ise henüz açıklandı.
Bu yıl okuduğum en iyi romanlardan biri Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz. Vuong’un okuma yazma bilmeyen annesine yazdığı uzun bir mektup bu. Hiçbir zaman okunmayacak bir mektup dolayısıyla. Vietnam Savaşı’ndan kurtulup gelen bir ailenin -anne ve anneanneden oluşan bir aile bu- üniversiteye giden ilk bireyi Ocean Vuong. Dille olan ilişkisi, kendini keşfetme süreci, annesiyle yaşadığı o sert ve çatışmalı ilişkiyi müthiş bir dille anlatmış Vuong.
Goodreads‘te 75 binden fazla kişinin oyladığı birçok ödül alan kitabın üzerinden çok da zaman geçmeden Türkçede de yayımlanması biz okurlar için büyük şans. HBO’nun We Are Who We Are gibi queer yapımlarında dahi kitaba atıfta bulunulduğunu da eklemek gerek. Etrafında oluşan bu etkiyi sonuna kadar hak eden bir yazar Ocean Vuong.
Geçmişle yüzleşmeye dair: Babamı Kim Öldürdü
Babamı Kim Öldürdü,Édourd Louis’in otobiyografik roman üçlemesinin son, Türkçedeki ilk kitabı. Kitaptan uyarlanan tiyatro oyunu bu sezon Moda Sahnesi‘nde oynanıyor aynı zamanda.
Louis bu kitabını Xavier Dolan’a ithaf etmiş, meraklısı için ikilinin birbiriyle gerçekleştirdiği bir söyleşi burada. Yazarın asıl ses getiren kitabıysa Fransızcada 2014 yılında yayımlandı. En finir avec Eddy Bellegueule, yayımlandığı dönem Fransız medyasında öyle bir ses getirdi ki bir çocuğun maruz kaldığı homofobi kaynaklı şiddetin gerçek mi kurgu mu olduğunu bile sorgulayanlar oldu.
Babamı Kim Öldürdü, yazarın babasıyla ilişkisini yeniden düşünme pratiği gibi. Yeterince erkek olmadığı için babasını utandırdığı anlar, gördüğü şiddet, babasının hayatına dair izleri de takip ederek onu tanıma çabası… Elli sayfalık bu küçük kitap yazarın kendisi ve babasıyla bir hesaplaşma çabası. Babasını anlamaya çalışma belki onu affetme çalışması da diyebiliriz buna. Kısa ve vurucu bir metin Babamı Kim Öldürdü.
2021’de edebiyatın seyrini değiştirecek 32 LGBTQ temalı kitaplar gibi iddialı bir liste isterseniz de buraya bakabilirsiniz.
Hemen hemen bütün bilimsel disiplinlerde yapılan eğitimlerde olduğu gibi ekoloji alanındaki eğitimler de ekolojinin tanımlanması, o da etimolojik köken ile başlar. Az buçuk ekoloji eğitimi almış herkes etimolojik kökenin Yunancada ‘ev’ anlamına gelen ‘oikos’ olduğunu bilir. Tıpkı ekonominin etimolojik kökenin de aynı sözcük olması gibi. Ekoloji ‘ev ya da yaşanılan ortam bilimi’ iken ekonomi ‘evin yönetimidir’ kelime karşılığı olarak.
Orman mühendisliği lisans öğretiminde çok eski yıllardan beri hem ekonomi dersi hem de ekoloji dersleri okutuluyor. O nedenle derslere biraz ilgi gösteren her öğrenci ‘bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu’ zıtlığının ekoloji ile ekonomi arasında açık şekilde bulunduğunu görür. Üstüne benim gibi orman ekonomisi[1] yüksek lisans ve doktorası yapanlar bu zıtlığı en derin noktasına kadar hisseder. Peki, nereden kaynaklanır bu zıtlık evin bilimi ile evin yönetimi arasında? Sanırım zıtlığın kaynağını ekolojide aramak doğru olamaz. Çünkü ekoloji, evi oluşturan unsurları ve bunlar arasındaki ilişkileri inceler. Yani bütünüyle nesneldir. Bakış açısına göre değişmez. Oysa ekonomi veya daha doğru ifade ile ekonomiyi ele alış biçimimiz, bana sorarsanız bütünüyle özneldir, bakış açısına, yaklaşıma göre değişir. En bilinen sınıflandırma ile kapitalist ve sosyalist ekonomik sistemlerin ekonomiyi ele alış şeklini düşünebiliriz örnek olarak.
Öte yandan, ekonomiye yaklaşım her nasıl olursa olsun, yaygın, egemen ekonomik anlayışların tamamı ihtiyaç-üretim-tüketim hattında bataklığa saplanmış durumda. Hepsi ihtiyaçların sınırsızlığına, üretimin ve tüketimin, dolayısıyla büyümenin sürekli artırılması gereğine biat ediyor. Öyle ki, bu yaklaşımın dünyayı kaçınılmaz bir uçuruma doğru sürüklediğinin anlaşılmasının üstünden on yıllar geçmiş olmasına karşın hâlâ ‘sürdürülebilir’ maskesi takılarak büyüme yahut kalkınma[2] masalları anlatılmaya devam ediliyor.
Neden büyüme(me)liyiz?
Ben, açıkçası, büyümemeyi rasyonalize etmek için büyümeyi rasyonalize etmek için bulduğumdan çok daha fazla gerekçe buluyorum. Büyümenin kapital sahibine daha çok kazandırmaktan başka hiçbir kesin getirisi yok. Büyüdükçe istihdamın arttığını, gelir adaletsizliğinin azaldığını söyleyebilir miyiz? Bunlar koşullara bağlı sonuçlar, yani büyüme bu sonuçları garanti etmez. Büyümeme de tersini. Yani büyümeyen ekonomilerin kesinlikle daha düşük istihdam ve daha kötü gelir paylaşımı yarattığı söylenemez. Fakat ben size büyümenin yarattığı kesin bir sonuç söyleyebilirim: Mutsuzluk. Bazı araştırmalar bunun tersini söyleyebilir.
Örneğin geniş kapsamlı bir araştırma[3] ekonomik büyümenin mutluluğu artırdığını olmasa da toplum genelinde mutluluk düzeyini homojen hale getirdiğini ortaya koyuyor. Yani çok mutsuzum ve çok mutluyum diyenler azalıyor; ortalarda bir yerde yığılma yaşanıyor. Buradaki en önemli sorun, bildiğim tüm mutluluk araştırmalarında mutluluğun tanımının kişiye bırakılmış olması. Yani kişiye mutlu olup olmadığı soruluyor ve verdiği yanıt o kişinin mutluluk düzeyi olarak kabul ediliyor. Aslında ölçülen mutluluk değil de tatmin düzeyi, belki de. Tatmin düzeyi yaşamdan beklentilerle ve deneyimlerle ilişkilidir. Ama mutluluk bundan çok ama çok daha derin bir kavram. Basit bir soruyla ne demeye çalıştığımı açmaya çalışayım: Hiç ağaca tırmanmamış, hiçbir hayvana dokunup sevmemiş, oyun konsolu başında gözleri kan çanağına dönerek sabahlayan bir çocuğun, o oyunu oynuyor olabildiği için ‘mutluyum’ demesi onun gerçekten mutlu olduğunu gösterir mi? Veya plazada sabah ve akşam karanlıkları arasında, gün yüzü görmeden çalışıp dolgun maaş alan beyaz yakalının pahalı arabasında gaza basarken hissettiği şey gerçekten mutluluk mudur?
Haddimi aşıp mutluluğun psikolojik temellerine girecek değilim. Ama sabit telefonun, kalorifer sisteminin bile olmadığı, tek kanallı siyah-beyaz televizyonlu evlerde büyüyen bir X kuşağı bireyi olarak, insanların daha çok metaya sahip oldukça daha fazla mutsuz olduklarını göremeyecek kadar da saf görünemem. Anket sorularında ‘çok mutluyum’ seçeneğini işaretleyip sahte ama gürültülü kahkahalar atanların bile gerçekte çok ama çok mutsuz olduklarını görememek için kör değil duygusuz olmak gerekir.
Mutluluğun sırrı da ekoloji de
Mutluluğunu paraya ve ekonomiye bağlamış çaresiz insanlığın girdiği çıkmaz sokağın (aslında sokak çıkmaz değil çıkar sokak, bir uçuruma, bir yok oluşa çıkıyor ama şimdilik onu bir kenarda tutuyorum) şifreleri de ekolojide. Hiç şaşırmayın, ne dediğimin farkındayım. İnsanı dünya dediğimiz evin sıradan bileşenlerinden biri olarak tanımlayan tek bilim ekolojidir. Ekonomiden psikolojiye, sosyolojiden teolojiye diğer tüm bilimler insana özel bir önem atfeder. O nedenle, insan, eğer mutlu olmak istiyorsa, hiç zaman kaybetmeden kendini özel sanmasını sağlayan her türlü tanım ve çerçeveyi yırtıp daha basit ama ekolojik sistemle çok daha uyumlu yaşamanın yollarını aramaya başlamalı ve uygulamaya aktarmalıdır.
“Ne yani, mağara insanına geri mi dönmeyi öneriyorsun?” diyenleri duyar gibi oluyorum. Birincisi, mağara insanından daha mutlu olduğumuzu gösteren bir kanıt yok. İkincisi, ekoloji bilen evrimi de bilir. Evrilerek basitleşmek ve bütün kanserli hücrelerimizden yavaş yavaş, zamana yayarak kurtulmak olanaklı. Ama düşüncelerimizin değişmesini ne zamana ne de evrime bırakabiliriz. Düşüncede ihtiyaç duyduğumuz şey, hiç şüphe yok ki tam bir devrim. Bunu yapmak da olanaklı. Fırsat buldukça bu konuyu yazmaya, daha doğrusu konuyu yazarak düşünmeye devam edeceğim. Burada bir noktalı virgül koymak iyi olur.
*
[1] Ben yüksek lisans ve doktora yaparken Orman Ekonomisi tek bir anabilim dalı idi ve Ormancılık Politikası ile Ormancılık Hukukunu da kapsardı. Şimdi hepsi ayrı anabilim dalları. Ben Ormancılık Politikası alanında çalışsam da rahmet saygıyla andığım Uçkun Geray Hoca’dan oldukça kapsamlı ekonomi dersleri almıştım. [2] Büyüme ile kalkınma anlam olarak farklı kavramlar olsa da, günlük yaşamda kalkınma terimi çoğunlukla ekonomik büyüme bazlı değişimi ifade etmek amacıyla kullanılmaktadır. [3] Clark, A.E., Fléche, S., Senik, C. 2016. Economic Growth Evens Out Happiness: Evidence from Six Surveys. Rev Income Wealth 62 (3): 405–419. doi:10.1111/roiw.12190
“Bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini alıyoruz.”(*)
Bazen düşünürsünüz ben ne yapıyorum, neye hizmet ediyorum, nerede olmak isterdim, ne yapmak beni mutlu ve hayatta var kılar?
Düşündüğünüz bu duruma verecek net bir cevabınız olsa dahi elinizin kolunuzun bağlı olduğu hissine kapılır ve kovarsınız kafanızdan bu düşünceleri. Durulmayan bir kafa halinde oluşunuz çoğunlukla yaptığınız işle ilgilidir. Zaman zaman evet yaptığım iş şu açıdan işe yarıyor diye kendinizi kandırmaya çalışsanız da içten içe bilirsiniz ki yaptığınız işin pek de anlamlı bir karşılığı yoktur hem kendiniz hem de toplum nezdinde.
Siz bu anlamsızlık burgacında “dokuz altı yollarında” gidip gelirken birileri sizi denetler, sizi denetleyeni de başka birisi denetler. Anlamsız işlerin sürmesi adeta bir hayat memat meselesidir onlar için. Bunun için verilen çabayı anlamakta zorlanırsınız. Aslında bu denetimin önemli bir parçası sizi en az 8-10 saat bu çarkta tutmaktır. İsterseniz yöneticilerinizin de yaptığı gibi internetten çeşitli oyunlar oynayabilirsiniz yer yer. Yeter ki çarkın işleyişini sorgulayıp kendinize başka şeyler yapabilmek için zaman talebinde bulunmayın: “Sene 1930, John Maynard Keynes yüzyılın sonuna geldiğimizde teknolojinin belli bir düzeyin üzerine çıkacağını ve haftalık iş yükünün 15 saate düşeceğini öngörüyordu. Gelgelelim öngörü gerçekleşmedi. Ters köşeye yatırıldık, bilakis, teknolojiye daha fazla çalışmamızın yollarını bulma görevi verildi. Bunun için bilfiil manasız işler yaratılması gerekiyordu.”[1]
19’uncu yüzyılın başlarında makinelerin işlerini ellerinden alacağı korkusuyla makine kırıcılığına yönelen Ludistler’in hiç tahayyül edemeyeceği bir noktadayız. Makineler ağır işçi sayısını azaltırken beyaz yakalı çalışan sayısını artırdı. İşçi sayısı azalmayıp yön değiştirdi. Ve teknoloji inanılmaz boyutlarda gelişmesine rağmen 1 Mayıs 1886’da işçilerin günlük 8 saat çalışma süresi mücadelesinden günümüze çalışma saatlerinde çok bir değişiklik olmadı.
David Graeber.
Ölüm gösterip sıtmaya razı etmek
Bu girişi 2020’de kaybettiğimiz anarşist antropolog ve “Wall Street’i İşgal Et” hareketinin baş aktörlerinden akademisyen aktivist David Graeber’in Tırışkadan İşler kitabının bende uyandırdıklarını sizinle paylaşmak için yaptım. Tırışkadan İşler, yazarın Everest Yayınları’nca Türkçeye çevrilen beşinci kitabı. Diğer kitapları da tüm dünyada çok güzel tartışmalara yol açmış önemli kitaplar. Yazar Tırışkadan İşler’i şöyle tanımlıyor:
“Tırışkadan iş, işi yapanın dahi bu iş şu yüzden elzem diyemediği ama istihdam koşulları gereği öyle değilmiş numarasına yatmak zorunda hissettiği, dibine kadar manasız, gereksiz yahut habis bir ücretli istihdam türüdür.”
Korona koşullarında zaten işsizlik var bir de bunu mu düşüneceğiz diyen seslerinizi duyar gibi oluyorum. Ancak zaten tam da üzerinde durmamız gereken yer burası. İşsizlik aracılığıyla ölümün gösterilip sıtmaya razı edilmesi durumu. Gerek ekonomiyle ilgili gerekse sağlıkla ilgili her türlü kriz, işsizlik korkusu sopası olarak geri dönüyor bize. Ekonominin sosyal yansıması, kaynakların adil kullanılıp daha az çalışarak üretken bir toplum değil, işin kendisinin başlı başına bir değer ve vaktinin çoğunu işe harcamayanın bu hayatta pek yeri olmadığı şeklinde gerçekleşiyor.
Graeber bu kitabı yazmaktaki meramında “dünyaya katkıda bulundukları inancını taşıyan insanların dünyalarını yıkma amacı taşımadığını” söylüyor ve ekliyor: “Ama işlerinin manasız olduğunu çoktan fark etmiş insanlar ne olacak?”.. Örneğin, zaten bu kadar işsizlik varken benim işimden yakınmam şımarıklık olur diye düşünmek zorunda mı kalacak? Öyle ki ya altı gün güneşi bile görmeden çalışmak zorundasınız ya da işsiz kalmak. Bu altı günü bir de manasız işler yaptığınızı düşünerek geçiriyorsanız depresyon kapınızda.
Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar kitabında kendisi de bir dönem cezaevinde kalıp mahkûmlar üzerine yaptığı gözlemlere dayanarak şöyle bir şey söylüyordu : “ Bir insanı hiç mertebesine indirmek istiyorsanız ona yararsız ve anlamsız işler yaptırın. Mahkûmlar yaptığı iş, işlerin en ağırı olsa ve bundan hiç maddi çıkar elde etmese bile ortaya çıkan ürünlerden başkası yararlanıyorsa da yine de mutludur. O mahkûm bu durumda kendini iyi hisseder.”
Diğerkamlığın sağaltıcılığı
Greaber’in da belirttiği gibi yaptığı işi tırışkadan gören insanın onu öyle görmeme veya bir başkasının “bak işin var” söylemiyle teselli olması pek mümkün değil. O nedenle sorun yokmuş gibi davranmak yerine o insanın psikolojisine yönelmek gerekiyor. Bu psikolojik durumunu, sayısı milyonun üzerinde çalışanın, David Graeber’a Strike Dergisi’nin 2013 baharında yayınlanan “Tırışkadan İşler Olgusuna Dair” yazısından sonra ilettiğini ve çok net açıklamalarda bulunduğunu biliyoruz. Yazı yayınlandığında uluslararası bir sansasyona da yol açmış. Ve bu itiraflar ismini gizli tutarak sadece kamudan değil açık bir şekilde özel sektörden de gelmiş. Kitapta buna dair çok etkileyici sayısız anekdot yer alıyor. Okuduğunuzda bu işlerde çalışan insanların nasıl bir psikolojik yarılma içerisinde olduğunu görüyorsunuz.
Patronun baskısıyla sizin basiretsizliğinizden yararlanıp hiç ihtiyacınız olmayacak, biraz zorlasanız kendiniz de rahatça ulaşabileceğiniz bir şeyi size satan tele pazarlamacının yaşadığı duygu durumunu düşünün. Yazar bu psikolojik durumu, ağırlıklı olarak iki şeyle açıklamış: Birincisi ahlaki utanç duyma durumu. İkincisi ise işe yaramama düşüncesi. Bu tablo giderek yükselecek gibi de görünüyor. Şirkette geçirilen anlamsız ve boş işlerindeki yükselişi aşağıdaki 2015 – 2016 ABD Şirket Mesaisi Durum Raporu çok iyi gösteriyor.
Kitaptaki anekdotlardan birisi çok ilginç. 26 Şubat 2016’da Jewis Times’da yer alan bir habere göre, bir İspanyol memur altı yıl, çalışmadan maaş almış ve bu süreyi Spinoza metinleri üzerinde uzmanlaşmak için kullanmış. Memur Garcia’nın yokluğu 2010 yılında hizmet süresi nedeniyle madalya almaya hak kazandığında fark edilmiş. Sosyalist olduğu için kızağa çekilen, işlere el değmesine pek izin verilmeyen Garcia, kendisine böylece bir anlam dünyası yaratmış. Sistem bize bir yığın tırışkadan iş tanımlıyor ve bizden bu işi yaparken de emeği kutsamamız ikiyüzlülüğünü bekliyor.
Bunun reklamcılık piyasasındaki karşılığını bir romandan alıntıyla verelim: “Zehra’nın reddettiği şey kıt kanaat geçinmek değil, bunun nasıl olacağıydı. Savunduğu onca şeyi görmezden gelemiyordu. Belki inat yüzünden, belki dürüstlük. Uzun aramalardan sonra, hiç istemediği o reklam şirketinde çalışmaya başlaması bu yüzdendi işte. Başkası olsa buna “ekmek parası” deyip geçebilirdi, ama mesele ondan ibaret değildi. Zaten bu meseleye öyle bakmak ikimizi de rahatsız ediyordu. “Ekmek parası” lafının her şeye uyan bir kılıf haline geldiğini, asla yapılmayacak işleri bile yapma ruhsatı verdiğini, yanlış yerlerde yanlış kişilere hizmet etmeyi hafife aldığını biliyorduk. Zehra’nın uzak bir tanıdıkla ilgili sözleri işin özeti gibiydi: “ Ne ekmekmiş arkadaş! Bir tek siz mi ekmek yiyorsunuz ya! Biz ekmek yemiyor muyuz!” [2]
Ne yapmalı?
İşyerlerinde geçirilen anlamsız, habis, boş, sıkıcı ve boğucu zamana dair farklı niteliklerde çok fazla örnek verebiliriz. Ancak bu durumu anlamamız açısından önemli sadece. Şurası açıktır ve yönetici elitler de çok iyi biliyor ki tek başına yoksulluk, sisteme başkaldırmak için yeterli bir durum oluşturmuyor. Çalışan insanlara durup araştırıp okuyacak, düşünecek ve özellikle de diğer insanlarla bir araya gelip sorunlarını tartışacak zaman lazım. Bu nedenle gerektiğinde her konuda bonkör davranabilen kapitalizm, işçiye daha fazla boş zaman konusunda çok eli sıkı davranıyor. Bunun için de ona sürekli iş tanımlaması lazım.
Bu durumda yapılabilecek en önemli şeylerin başında daha çok örgütlenmek ve çalışma süresinin günlük örneğin 4-5 saate düşürülmesi için mücadele etmek gerekiyor. Sendikalar saygınlığını kazanıp buna öncülük etmek zorunda. Tabii tek başına boş zamana ulaşmak işi temelden çözmeyecektir. Doğrudan demokratik bir sendikal örgütlenme için kafa yormak ve hayata geçirmenin adımlarını atmak zorundayız. Aksi halde boş zamanı ele geçirsek bile sürekliliğini sağlamak bizim kontrolümüzde olmayacaktır. Doğrudan demokratik siyaset ve örgütlülük bizim her alanda eşit söz sahibi olmak ve kazanımlarımızı koruyabilmek açısından çok elzemdir. Bu konuda umutlu olmak için 20’nci yüzyılın ilk yarısı İspanya ve Fransa’sındaki sendikal örgütlenmelere bakmak çok ilham verici olacaktır.
*
[*] Şükrü Erbaş [1]David Graeber, Tırışkadan İşler, Everest Yayınları 2021 [2]Özcan Doğan, Öyle Değil mi Zehra? , Doğu Batı Yayınları 2021, syf.38-39
Çin, bu ay 14’üncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı kabul etti. Başkan Xi planı “Çin şimdi artık dünyanın gözleri içine bakabilir” şeklinde takdim etti. Çin, 2025‘de her alanda kendine kendine yeterli olmayı hedefliyor. Bu plan bunun için yeni hedefler getiriyor.
Bu tür planların ana hedefi “büyüme” olur. Çin de bu doğrultuda her yıl ortalama yüzde 6 büyümeyi öngörüyor. Yıllık bir hedef yok, ortalama ile yetinilmiş. Bunu tamamlayan ikinci hedef ise yüzde 65 ile bir kent toplumu olması.
Ar-ge harcamaları planın özel başlığı. 2025’de dek Ar-ge harcamaları yüzde 7 artacak. Stratejik olarak üretilecek teknolojik alanlar tek tek sıralanmış. Planda “yüksek kaliteli” altyapı hedefi dikkat çekiyor. Plan döneminde hızlı tren ulaşımı 70.000 km‘ye ulaşacak. Bu uzunluk, dünyadaki mevcut hızlı tren uzunluğundan daha fazla.
Sıfır karbon hedefi yok
Bütün bu iddialı hedefler dizisi içinde “sıfır karbon” hedefi yok, anlaşılan bu “unutulmuş”. Yani, Çin dünyanın en büyük kirleticisi olmaya devam edecek.
Borç/GSMH oranı ise yüzde 300’e ulaşmış, “azaltılması” da bir hedef değil. Yüzde 3.2 oranında çok iddialı ve küçük bir bütçe açığı hedefi var.
Büyüme, ulusal çıktı ve bütçe açığı alt alta dizildiğinde Harrod- Domar Büyüme Formülü’yle tutarsız. Ancak rahmetli Erdoğan Alkin hoca “Çin’in bu türden rakamlarını ihtiyatla karşılamak gerekir” derdi. Hoca yine haklı çıktı.
13’üncü plan “Çok Taraflı Dünya İşbirliği” temalı idi. 14’üncüsünde hakim vurgu “Dünya ve Hegemonya”. Anlaşılan son beş yılda köprünün altından çok sular aktı, artık yeni hedef dünyanın süper devleti olmak. Yedi kıtada “Çin İpek Kemeri”ni örmüş olan ülke, şimdi kuzey yarımkürede de bir ipek kemer yaparak bu petrollerden “pay sahibi” olmak istiyor.
Suni yağmur yağdırma çözüm mü?
Geçen hafta İran ile imzaladığı “Stratejik İşbirliği Anlaşması”, Çin’in Ortadoğu’ya sağlam bir girişini sağladı. Bir hesaplama Çin’in dünyaya 1.5 trilyon borç para verdiğini ortaya çıkardı ki bu bir dünya liderliği; “Bunu, bu parayı geriye ödeyecek olanlar düşünsün” denmeyecek dek büyük bir rakam.
Çin yetersiz yağışları önlemek adına “suni yağmur yağdırma” yöntemi uyguluyor (bulutlara gümüş iyot yüklemesi ). Ülkenin yarı alanına ulaşan 5 milyon km2’de suni yağış yöntemi uygulanıyor. Resmi beyan 200 milyon $’lık harcama karşılığı ülke su talebinin yüzde 8‘inin karşılandığını ve bu işin “çok etkin” olduğunu açıklıyor. Oysa Dünya Meteeoroloji Örgütü (WMO) aynı kanıda değil: Bu yöntem salt iklim dengelerini bozuyor, hepsi bu…
Şimdi gündemde 2022 Çin Kış Olimpiyatları var. Bu olimpiyatları “Uygurlara uygulanan insanlık dışı işlemler” gerekçesiyle boykot etmesi beklenen ülkelerin çokluğu nedeniyle Olimpiyatların nasıl gerçekleşeceği “güzel” bir soru.
Önümüzdeki çeyrek yüzyılda Çin‘in “hissedilir sıcaklığı” çok artacak, bu kesin… En önemlisi, ABD’li Profesör Prof. Ander Gunder Frank’la başlayan “doğu despotizmini” kutsama davranışlarını gözden geçirmemiz gerekiyor.
Çin başta, Güney Asya ülkelerinin hızlı büyümesini “devlet kapitalizmi”(Atilla Sönmez, Doğu Asya ‘’Mucizesi ‘’ ve Bunalımı : Türkiye İçin Dersler ) olarak nitelerken, bizler kalkınmanın “az ya da yok demokrasiile mümkün olmayacağını” öğrendik, şimdilik burada duralım.