Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tırışkadan işlere dair…

“Bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz
Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini alıyoruz.”(*)

Bazen düşünürsünüz ben ne yapıyorum, neye hizmet ediyorum, nerede olmak isterdim, ne yapmak beni mutlu ve hayatta var kılar?

Düşündüğünüz bu duruma verecek net bir cevabınız olsa dahi elinizin kolunuzun bağlı olduğu hissine kapılır ve kovarsınız kafanızdan bu düşünceleri. Durulmayan bir kafa halinde oluşunuz çoğunlukla yaptığınız işle ilgilidir. Zaman zaman evet yaptığım iş şu açıdan işe yarıyor diye kendinizi kandırmaya çalışsanız da içten içe bilirsiniz ki yaptığınız işin pek de anlamlı bir karşılığı yoktur hem kendiniz hem de toplum nezdinde.

Siz bu anlamsızlık burgacında “dokuz altı yollarında” gidip gelirken birileri sizi denetler, sizi denetleyeni de başka birisi denetler. Anlamsız işlerin sürmesi adeta bir hayat memat meselesidir onlar için. Bunun için verilen çabayı anlamakta zorlanırsınız. Aslında bu denetimin önemli bir parçası sizi en az 8-10 saat bu çarkta tutmaktır. İsterseniz yöneticilerinizin de yaptığı gibi internetten çeşitli oyunlar oynayabilirsiniz yer yer. Yeter ki çarkın işleyişini sorgulayıp kendinize başka şeyler yapabilmek için zaman talebinde bulunmayın: “Sene 1930, John Maynard Keynes yüzyılın sonuna geldiğimizde teknolojinin belli bir düzeyin üzerine çıkacağını ve haftalık iş yükünün 15 saate düşeceğini öngörüyordu. Gelgelelim öngörü gerçekleşmedi. Ters köşeye yatırıldık, bilakis, teknolojiye daha fazla çalışmamızın yollarını bulma görevi verildi. Bunun için bilfiil manasız işler yaratılması gerekiyordu.”[1]

19’uncu yüzyılın başlarında makinelerin işlerini ellerinden alacağı korkusuyla makine kırıcılığına yönelen Ludistler’in hiç tahayyül edemeyeceği bir noktadayız. Makineler ağır işçi sayısını azaltırken beyaz yakalı çalışan sayısını artırdı. İşçi sayısı azalmayıp yön değiştirdi. Ve teknoloji inanılmaz boyutlarda gelişmesine rağmen 1 Mayıs 1886’da işçilerin günlük 8 saat çalışma süresi mücadelesinden günümüze çalışma saatlerinde çok bir değişiklik olmadı.

David Graeber.

Ölüm gösterip sıtmaya razı etmek 

Bu girişi 2020’de kaybettiğimiz anarşist antropolog ve “Wall Street’i İşgal Et” hareketinin baş aktörlerinden akademisyen aktivist David Graeber’in Tırışkadan İşler kitabının bende uyandırdıklarını sizinle paylaşmak için yaptım. Tırışkadan İşler, yazarın Everest Yayınları’nca Türkçeye çevrilen beşinci kitabı. Diğer kitapları da tüm dünyada çok güzel tartışmalara yol açmış önemli kitaplar. Yazar Tırışkadan İşler’i şöyle tanımlıyor:

“Tırışkadan iş, işi yapanın dahi bu iş şu yüzden elzem diyemediği ama istihdam koşulları gereği öyle değilmiş numarasına yatmak zorunda hissettiği, dibine kadar manasız, gereksiz yahut habis bir ücretli istihdam türüdür.” 

Korona koşullarında zaten işsizlik var bir de bunu mu düşüneceğiz diyen seslerinizi duyar gibi oluyorum. Ancak zaten tam da üzerinde durmamız gereken yer burası. İşsizlik aracılığıyla ölümün gösterilip sıtmaya razı edilmesi durumu. Gerek ekonomiyle ilgili gerekse sağlıkla ilgili her türlü kriz, işsizlik korkusu sopası olarak geri dönüyor bize. Ekonominin sosyal yansıması, kaynakların adil kullanılıp daha az çalışarak üretken bir toplum değil, işin kendisinin başlı başına bir değer ve vaktinin çoğunu işe harcamayanın bu hayatta pek yeri olmadığı şeklinde gerçekleşiyor.

Graeber bu kitabı yazmaktaki meramında “dünyaya katkıda bulundukları inancını taşıyan insanların dünyalarını yıkma amacı taşımadığını” söylüyor ve ekliyor: “Ama işlerinin manasız olduğunu çoktan fark etmiş insanlar ne olacak?”.. Örneğin, zaten bu kadar işsizlik varken benim işimden yakınmam şımarıklık olur diye düşünmek zorunda mı kalacak? Öyle ki ya altı gün güneşi bile görmeden çalışmak zorundasınız ya da işsiz kalmak. Bu altı günü bir de manasız işler yaptığınızı düşünerek geçiriyorsanız depresyon kapınızda.

Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar kitabında kendisi de bir dönem cezaevinde kalıp mahkûmlar üzerine yaptığı gözlemlere dayanarak şöyle bir şey söylüyordu : “ Bir insanı hiç mertebesine indirmek istiyorsanız ona yararsız ve anlamsız işler yaptırın. Mahkûmlar yaptığı iş, işlerin en ağırı olsa ve bundan hiç maddi çıkar elde etmese bile ortaya çıkan ürünlerden başkası yararlanıyorsa da yine de mutludur. O mahkûm bu durumda kendini iyi hisseder.”

Diğerkamlığın sağaltıcılığı

Greaber’in da belirttiği gibi yaptığı işi tırışkadan gören insanın onu öyle görmeme veya bir başkasının “bak işin var” söylemiyle teselli olması pek mümkün değil. O nedenle sorun yokmuş gibi davranmak yerine o insanın psikolojisine yönelmek gerekiyor. Bu psikolojik durumunu, sayısı milyonun üzerinde  çalışanın, David Graeber’a Strike Dergisi’nin 2013 baharında yayınlanan “Tırışkadan İşler Olgusuna Dair” yazısından sonra ilettiğini ve çok net açıklamalarda bulunduğunu biliyoruz. Yazı yayınlandığında uluslararası bir sansasyona da yol açmış. Ve bu itiraflar ismini gizli tutarak sadece kamudan değil açık bir şekilde özel sektörden de gelmiş. Kitapta buna dair çok etkileyici sayısız anekdot yer alıyor. Okuduğunuzda bu işlerde çalışan insanların nasıl bir psikolojik yarılma içerisinde olduğunu görüyorsunuz.

Patronun baskısıyla sizin basiretsizliğinizden yararlanıp hiç ihtiyacınız olmayacak, biraz zorlasanız kendiniz de rahatça ulaşabileceğiniz bir şeyi size satan tele pazarlamacının yaşadığı duygu durumunu düşünün. Yazar bu psikolojik durumu, ağırlıklı olarak iki şeyle açıklamış: Birincisi ahlaki utanç duyma durumu. İkincisi ise işe yaramama düşüncesi. Bu tablo giderek yükselecek gibi de görünüyor. Şirkette geçirilen anlamsız ve boş işlerindeki yükselişi aşağıdaki 2015 – 2016 ABD Şirket Mesaisi Durum Raporu çok iyi gösteriyor. 

Kitaptaki anekdotlardan birisi çok ilginç. 26 Şubat 2016’da Jewis Times’da yer alan bir habere göre, bir İspanyol memur altı yıl, çalışmadan maaş almış ve bu süreyi Spinoza metinleri üzerinde uzmanlaşmak için kullanmış. Memur Garcia’nın yokluğu 2010 yılında hizmet süresi nedeniyle madalya almaya hak kazandığında fark edilmiş. Sosyalist olduğu için kızağa çekilen, işlere el değmesine pek izin verilmeyen  Garcia, kendisine böylece bir anlam dünyası yaratmış. Sistem bize bir yığın tırışkadan iş tanımlıyor ve bizden bu işi yaparken de emeği kutsamamız ikiyüzlülüğünü bekliyor.

Bunun reklamcılık piyasasındaki karşılığını bir romandan alıntıyla verelim: “Zehra’nın reddettiği şey kıt kanaat geçinmek değil, bunun nasıl olacağıydı. Savunduğu onca şeyi görmezden gelemiyordu. Belki inat yüzünden, belki dürüstlük. Uzun aramalardan sonra, hiç istemediği o reklam şirketinde çalışmaya başlaması bu yüzdendi işte. Başkası olsa buna “ekmek parası” deyip geçebilirdi, ama mesele ondan ibaret değildi. Zaten bu meseleye öyle bakmak ikimizi de rahatsız ediyordu. “Ekmek parası” lafının her şeye uyan bir kılıf haline geldiğini, asla yapılmayacak işleri bile yapma ruhsatı verdiğini, yanlış yerlerde yanlış kişilere hizmet etmeyi hafife aldığını biliyorduk. Zehra’nın uzak bir tanıdıkla ilgili sözleri işin özeti gibiydi: “ Ne ekmekmiş arkadaş! Bir tek siz mi ekmek yiyorsunuz ya! Biz ekmek yemiyor muyuz!” [2]

Ne yapmalı?

İşyerlerinde geçirilen anlamsız, habis, boş, sıkıcı ve boğucu zamana dair farklı niteliklerde çok fazla örnek verebiliriz. Ancak bu durumu anlamamız açısından önemli sadece. Şurası açıktır ve yönetici elitler de çok iyi biliyor ki tek başına yoksulluk, sisteme başkaldırmak için yeterli bir durum oluşturmuyor. Çalışan insanlara durup araştırıp okuyacak, düşünecek ve özellikle de diğer insanlarla bir araya gelip sorunlarını tartışacak zaman lazım. Bu nedenle gerektiğinde her konuda bonkör davranabilen kapitalizm, işçiye daha fazla boş zaman konusunda çok eli sıkı davranıyor. Bunun için de ona sürekli iş tanımlaması lazım.

Bu durumda yapılabilecek en önemli şeylerin başında daha çok örgütlenmek ve çalışma süresinin günlük örneğin 4-5 saate düşürülmesi için mücadele etmek gerekiyor. Sendikalar saygınlığını kazanıp buna öncülük etmek zorunda. Tabii tek başına boş zamana ulaşmak işi temelden çözmeyecektir. Doğrudan demokratik bir sendikal örgütlenme için kafa yormak ve hayata geçirmenin adımlarını atmak zorundayız. Aksi halde boş zamanı ele geçirsek bile sürekliliğini sağlamak bizim kontrolümüzde olmayacaktır. Doğrudan demokratik siyaset ve örgütlülük bizim her alanda eşit söz sahibi olmak ve kazanımlarımızı koruyabilmek açısından çok elzemdir. Bu konuda umutlu olmak için 20’nci yüzyılın ilk yarısı İspanya ve Fransa’sındaki sendikal örgütlenmelere bakmak çok ilham verici olacaktır.

*

[*] Şükrü Erbaş
[1]David Graeber, Tırışkadan İşler, Everest Yayınları 2021
[2]Özcan Doğan, Öyle Değil mi Zehra? , Doğu Batı Yayınları 2021, syf.38-39

Kategori: Hafta Sonu