Ana Sayfa Blog Sayfa 1555

Reşadiye Çevre Platformu’ndan altın madenine karşı çağrı

Reşadiye Çevre Platformu, Tokat‘ın Reşadiye ilçesinde yapılmak istenen altın madeni projesine karşı tüm bölge halkını itirazlarını sunmaya davet etti.

TÜPRAG tarafından üstlenilen projenin tanıtım dosyasının yayınladığı hatırlatılan çağrıda “Biz buna itiraz edip, ‘ÇED Gereklidir’ dilekçesi vermek ve basın açıklaması yapmak üzerine Tokat’ta olacağız” denildi.

Açıklamada “Yaylalarımızın, meralarımızın ve su kaynaklarımızın siyanürle zehirlenmemesi için bütün duyarlı vatandaşları ve STK’leri 13 Nisan Salı günü saat 13.00‘te Tokat’a bekliyoruz” denildi. 

Yedi yarma hattı oluşturulacak

Eldorado Gold isimli şirketin Türkiye firması olan TÜPRAG tarafından hazırlanan Mart 2021 tarihli proje tanıtım dosyasında şirketin 2025 yılına kadar 1.947 hektarlık alanda ruhsatı bulunduğu belirtildi.

Maden aramak için yedi adet yarma hattı oluşturulması planlanan projede bu hatların toplamda 28,31 hektarlık alanı kapsayacağı bilgisi paylaşılıyor.

Söz konusu altın arama çalışmalarının bölgedeki yaşam alanlarını büyük oranda tahrip edeceğini belirten bölge halkı ise “Birinci derecede deprem bölgesi olan bölgemizde, siyanürle ayrıştırarak altın üretimi için oluşturulacak devasa havuzlarda oluşacak sızıntılar sonucu yer altı sularının zehirleyeceğini, havuzlardan buharlaşma ile ortama karışan siyanür ile tüm canlıların zehirlenme tehlikesi altında olduğunu biliyoruz” diyerek projeye karşı çıkıyor.

 

 

İstanbul’daki üç askeri alana Millet Bahçesi yapılacak

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, İstanbul’da bulunan üç askeri alanda Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından millet bahçesi yapılacağını açıkladı.

CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin herhangi bir yerinde Türk Silahlı Kuvvetleri adına oluşturulan hatıra ormanının imara açılıp açılmadığına ilişkin bilgi talep etmişti.

‘Ormanlık alan değil’

CHP’li milletvekilinin sorusunu yanıtlayan Bakan Kurum, Askeri Tesisler Genel Protokolü (ATGP) kapsamında; bedeli karşılığında TOKİ’ye devredilen taşınmazların, Milli Savunma Bakanlığı’na tahsisli askeri amaçlar doğrultusunda kullanılmayan taşınmazlar olduğunu belirtti.

Birgün’ün haberine göre Kurum açıklamasında  “Bu taşınmazlar, Askeri Alan lejantına sahip taşınmazladır. Ormanlık alanların İdaremize devri söz konusu değildir. Ayrıca İdaremizce orman niteliğinde bulunan herhangi bir taşınmaz imara açılmamıştır” dedi.

Zeytinburnu’nda inşaat başladı

Millet bahçesi haline getirilecek olan askeri alanlardaki ağaçların korunacağını ileri süren Bakan Kurum, söz konusu alanlarda ilave ağaçlandırma ve peyzaj çalışmaları yapacaklarını da bildirdi.

Bakan Kurum, Zeytinburnu Millet Bahçesi’nin inşaatına başlandığını belirterek, Esenler ve Beşiktaş’ta bulunan askeri araziler üzerinde projelendirme çalışmalarının sürdüğünü kaydetti.

‘Sürdürülebilirlik kavramını anlamış gibi yapmak kimseye fayda getirmeyecek’

Sınırlı kaynaklarla yaşadığımız ve o sınıra çoktan dayandığımız bir dünyada ‘sürdürülebilirlik’ kavramı bir can simidi gibi ona sarılmamızı bekliyor.

Ancak bugün dünyada karşı karşıya olduğumuz ekolojik, ekonomik ve sosyal krizler gibi sürdürülebilirlik konusu da oldukça karmaşık. Üstelik birçok şirketin bunu bir reklam aracı olarak kullanması nedeniyle kavramın içinin boşaltılmaya çalışılması söz konusu.

Karmaşık resme ortak çerçeve

Gülin Yücel ve Levent Kurnaz tarafından kaleme alınan makalelerden oluşan ve Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayınlanan “Yeni Gerçeğimiz Sürdürülebilirlik” kitabı ise bakış açısı her ne olursa olsun, herkesin sürdürülebilirliğin karmaşık resmine, ortak bir çerçeveden bakabilmesi için umut vadediyor.

İkili, bir sivil toplum gönüllüsü iş insanı ve bir çevre aktivisti akademisyen olarak beraber yola çıkıyor ve yeni bir kalkınma çağı hayal ediyorlar. Biz de bu hayalin kapılarını aralamak için bu röportajı gerçekleştirdik.

‘Tek bir görüş ile üstesinden gelemeyiz’

Kitabınızın girişinde “Bir çevre aktivisti akademisyen ve bir sivil toplum gönüllüsü iş insanı olarak birlikte yola çıktık” cümleleri yazıyor. Sizce bu birliktelik kitaba nasıl bir katkı ve bakış açısı sağladı?

Gülin Yücel: Bu birliktelik sadece kitaba değil, tüm ortak çalışmalarımıza ve birlikte verdiğimiz derslere, seminerlere yansıyan müthiş bir çeşitlilik getiriyor. Ortak felsefe ve değerlerde anlaşsak da bakış açılarında farklı olmak bize sürdürülebilirlik kavramının karmaşıklığı karşısında neler düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

Kimse veya tek bir ortak görüş ile karmaşıklığın üstesinden gelemeyiz; geleceğe yönelik çözümler oluşturamayız. Her tip bakış açısını dikkate almamız ve bunları sistem düşüncesi ile birleştirmemiz gerekiyor.

Bilim dünyası sürdürülebilirlik zorluklarına karşın ne yapılmasını söyleyecek tek otoritedir. Ancak iş dünyası bunu anlayamaz ve kendi felsefe ve uygulamalarına almaz ise, dönüşüm gerçekleşemez.

Dolayısıyla, sürdürülebilirlik dönüşümünde bilim temelli yaklaşımlar ile iş dünyasına rehberlik etmemiz gerekir.  İşte biz bu birliktelik sayesinde bu rehberi oluşturmaya çalışıyoruz.

‘Karşıtlıktan kakafoni doğmuyor’

Levent Kurnaz: Farklı yerlerden geliyor olmamıza rağmen bu karşıtlıktan bir kakafoni doğmuyor çünkü baştan bazı konular üzerinde anlaşamayabileceğimiz üzerinde anlaştık.

Bundan dolayı da ikimiz de birbirimizin uzmanlığına giren konulara saygı gösteriyoruz. Bu da iki elden daha fazla ses çıkmasına yardımcı oluyor. Bu kitap ne sadece aktivizm ve bilim ne de sadece iş dünyası. Ama bunların birlikteliği daha fazla kişiye hitap etmemize yardımcı oluyor.

Fotoğraf: Shutterstock

‘Hızlı tüketimin parçası yapmaya çalışıyorlar’

Sürdürülebilirlik kavramının şu anda birçok şirket ve belki hükümetler tarafından reklam amacıyla kullanılması insanlarda kavrama karşı bir soğuma yarattı. Ancak yeni çıkan kitabınızda bu kavramı sahiplendiğinizi ve hatta kitaba isim olarak koyduğunuzu görüyorum.

Sizce bu kavram ne ifade ediyor? Bu kavramın içini tekrar nasıl doldurabiliriz?

Gülin Yücel: Haklısınız, çok yozlaştırılmaya, hızlı tüketimin parçası yapılmaya çalışılıyor. Farklı uzantıları da türedi bile…

Biz bu kavramı, gezegen ile uyumlu bir şekilde yaşamı sürdürülebilmek becerisi olarak alıyoruz. Bu, bireyler için de aynı, kurumlar ve devletler için de. Bu beceriye sahip olanlar sürdürebilecek… birçoğu yaşam dışı kalacak.

‘Kavramı doğru anlamayanlar yaşam dışı kalacak’

Yani sürdürülebilirlik kavramını doğru anlayamayanlar, bu gezegende var olamayacak. Çok uzun zaman değil, 30 sene gibi sürelerden bahsediyoruz.

Tahminlerimize göre, şu an bildiğimiz kurumsalların yüzde 80’i 2040 ve sonrasında sürdürememiş olacak. Yani kavramı anlasalar bile birçoğu değişim hızına ayak uyduramayacak. Bu sebeple kavramı ‘anlamış gibi yapmak’ kimseye fayda getirmeyecek.

Çıkış yolu insan refahına ve doğanın bütünselliğine saygı duyanlar ve bunun için uğraş verenler için mümkün olacak.

‘Yaşam olan tek bir gezegen var’

Bilim insanları dünya varlıklarını tükettiğimizi ve sürdürülebilir bir model oluşturmamız gerektiğini söylerken siyasetçiler çareyi uzaya çıkmakta arıyor gibi görünüyor. Mars’a gönderilen Perseverance keşif aracı dünya gündemine oturmuş durumda. Sizce bu bir çözüm müdür?

Levent Kurnaz: Bizim yaşam süremizde ulaşabileceğimiz ve üzerinde yaşam olabilecek sadece bir gezegen var: Dünya. Bunun üzerinde sürdürülebilir biçimde yaşayabilmeyi başarmalıyız. Geri kalan tüm yaklaşımlar bir çözüm değildir.

Merkeziyetsizleşmiş bir enerji üretim ve dağıtım sistemi sizce Türkiye için bir ütopya mıdır?

Levent Kurnaz: Merkeziyetsizleşmiş olmanın ötesinde dışarıya bağımlılığından kurtulmuş bir Türkiye ütopya değildir, hatta bu birkaç basit kararın hemen ötesindedir. Yeter ki bir yanlış enerji kaynaklarına ve bunların dağıtım sistemlerine yatırım yapmayı bırakalım.

Yalnız, ülkemizin doğusu ve batısı eş coğrafi yapıya sahip değil. Bu nedenle de dağıtılmış enerji sistemine ulaşmaya çalışmak bir hedef olmalı, ancak bölgeler arasında enerji transferini de uzun vadede ayakta tutmak daha akıllıca bir yaklaşımdır. Hatta bunu sadece ülke içerisinde değil çok daha uzun mesafeler arasında da düşünmek faydalı olacaktır.

‘Döngüsel ekonomiye evrilmek zorunda’

Kapitalist bir sistemde döngüsel ekonomiye geçmek sizce mümkün mü?

Gülin Yücel: Saatlerce anlatılacak bir konu ve bunu ikinci kitapta tüm detayıyla kaleme alıyoruz.

Kapitalist sistem, ikinci dünya savaşı sonrası tasarlanan neo-liberal politikalar ve bakış açıları ile sürdürülemez bir noktaya gelmiştir. Döngüsel ekonomi bir malzeme ekonomisi gibi anılmakla birlikte, ekonomik sistemlerin nasıl dönüşmesi gerektiğine yönelik önemli prensipler sunmaktadır.

Biz bu prensiplere ek olarak, dönüşümde adreslenmesi gereken sosyal bileşenler ve dijital boyuta yönelik de açılımlar olması gerektiğine inanıyoruz. Her sektöre yönelik dönüşüm haritaları oluşturmak ve bunları güncel, tecrübe edilmiş örnekler üzerinden açıklamak arzusundayız.

Kısa cevap, mevcut kapitalist sistem döngüsel ekonomiye evrilmek zorundadır ve evet, yöntemleri vardır…

Fotoğraf: Shutterstock

Son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey veya paylaşmak istediğiniz bir mesaj var mı?

Levent Kurnaz: Bu tür kitapları ne kadar çok kişi okuyup faydalanırsa yazanlar açısından da o kadar yüksek bir motivasyon olur. Bizim kitabımızın arkasındaki amaç her yönüyle sürdürülebilirlik kavramını baştan sona ele almak değildi. Elimizdeki yazıları birleştirdik ve sonunda bu kitap çıktı.

Elbette eksik noktaları ve hataları var. Yalnız bu kitapla beraber yazabileceğimizi ve ortak bir ses yaratabileceğimizi gördük. Darısı sonraki kitaplarımızın başına.,

Gülin Yücel hakkında

Gülin Yücel 1988’de Amerikan Robert Lisesi’ni, 1992’de Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdikten sonra, 1993-1994’te İngiltere Londra’daki CASS, City Üniversitesi’nden M.B.A. derecesi aldı.

İş hayatına IBM şirketinde başladı ve burada yaklaşık 20 sene çalıştı. Farklı sektörlerde uzmanlık geliştirdi; hizmetler organizasyonu ve dijital satış kanallarını yönetti. Sonrasında Pronet Güvenlik Sistemleri’nde Genel Müdürlük yaptı.

2014 senesinden bu yana Brika Sürdürülebilirlik çatısında kurum, organizasyon ve devletlere danışmanlık yapmakta. Önde gelen uluslararası üniversite ve kurumdan eğitime ve International Society of Sustainability Professionals (ISSP) Organizasyonun sürdürülebilirlik profesyoneli sertifikasına sahip.

Gülin Yücel, 2012-18 arası Koç Üniversitesi’nde, 2019 itibariyle Sabancı Üniversitesi’nde ve 2015’den bu yana Boğaziçi Üniversitesi’nde sürdürülebilirlik dersleri veriyor.

Aynı zamanda sürdürülebilirlik ekosisteminin gelişmesi için yatırımcılık yapmakta olan Gülin Yücel, ETKİYAP Etki Yatırımcılığı Türkiye’nin İcra Kurulu ve KAGİDER (Kadın Girişimciler Derneği) üyesi olarak aktif çalışmalar yapıyor.

Prof. Dr. Levent Kurnaz hakkında

Prof. Dr. Levent Kurnaz, Avusturya Lisesi‘ni 1984’te, Boğaziçi Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü’nü 1988’de, Fizik Bölümü’nü 1990 yılında bitirirken Elektrik ve Elektronik alanında yüksek mühendis derecesi de aldı.

ABD, Pittsburgh Üniversitesi Fizik Bölümü’nden 1991 yılında yüksek lisans, 1994 yılında ise doktora derecesiyle mezun oldu. 1997 yılına kadar New Orleans’daki Tulane Üniversitesi Kimya Bölümü’nde doktora sonrası çalışmalarını tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev aldı.

Çalışmalarını halen Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde sürdürmekte olan Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın biri yurtdışında yayınlanmış iki kitabı, otuzun üzerinde bilimsel makalesi ve makalelere aldığı üç yüzün üzerinde atıf bulunuyor.

Bilimsel çalışma alanlarının başında iklim bilimi ve sürdürülebilirlik gelmektedir. Kuruluşundan bu yana Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi’nin müdürlüğünü yapmakta; devletin farklı kurumlarının danışma kurullarında yer almakta veya projelerini yürütmektedir.

 

Pandemi döneminde şehirler, insanlar ve doğa [4]: Çanakkale’de ‘ekoturizm’ ve kırsalda imar patlaması endişesi

PodcastMurat Utku

“Pandemi döneminde şehirler, insanlar ve doğa” serimizin dördüncü bölümünde Çanakkale Mimarlar Odası Şube Başkanı Mimar Sevil Ural ve Mimar İsmail Erten ile Çanakkale ve çevresinde yaşanan imar sorunlarını konuştuk.

İmar sorunlarından biri olan ekoturizm konusuna değinen Mimar Ural, tanımına ve çıkış amacına bakıldığında ekoturizm konusunun çok masum göründüğünü, ancak durumun sanıldığı gibi olmadığını kaydetti. Ural, bu tür projelerde soru işaretlerinin çok yoğun olduğunu belirtti.

Mimarlar Odası’nın bir vasfının da kamu yararına olmayan konuların nasıl olması gerektiğini ve yanlışlığın nerede olduğunu anlatmak olduğunu dile getiren Ural, yasa yapıcıların bu anlamda kendilerinden faydalanmaları gerektiğinin altını çizdi.

Pandemiyle birlikte yapılaşma hız kazandı

Mimar İsmail Erten, koronavirüs pandemisiyle birlikte insanların büyükşehirlerde yaşamak istememesi ve buna karşılık hızla kırsal kesim arayışına girilmesinin sonucunda bazı yerlerin imara açılmaya başladığını görmeye başladıklarını ifade etti.

Erten, planlama sürecinin bu şekilde devam etmesi durumunda Bodrum ve Datça Yarımadası‘ndan farksız bir Edremit Körfezi ve Assos‘un görüleceğini dile getirdi.

Ziraat Mühendisleri Odası, Şehir Plancıları Odası, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği‘ne (TMMOB) bağlı meslek odalarının ve yöre halkının konuyla ilgili ciddi çalışmalar yaptıklarını vurgulayan Mimar Erten, bu çalışmalardan da belli bir kesimin çok tedirgin olduğunu belirtti.

Greta Thunberg aşı dağıtımındaki adaletsizliği protesto etmek için COP26’ya katılmayacak

İsveçli genç iklim aktivisti Greta Thunberg kasım ayında İskoçya‘nın Glasgow şehrinde düzenlenecek 26’ncı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’na (COP26) katılmayacağını açıkladı.

18 yaşındaki Thunberg bu kararına gerekçe olarak koronavirüs aşılarının eşitsiz dağıtımı sonucu yoksul ülkelerin zirveye katılamayacak olmasını gösterdi.

‘Bu şekilde devam ederse katılmayacağım’

Zengin ülkelerin, ‘diğer ülkelerdeki risk grupları pahasına’ genç ve sağlıklı nüfusu kasıma kadar aşılamış olacağının altını çizen Thunberg, AFP’ye verdiği demeçte şu ifadeleri kullandı:

Aşırı derecede adaletsiz aşı dağıtımı göz önüne alındığında, gelişmeler bu şekilde devam ederse COP26 konferansına katılmayacağım.”

Thunberg, herkesin aynı şartlar altında katılım gösterememesi halinde konferansın ertelenmesi gerektiğini de söyledi.

İki kez ertelenmişti

İlk etapta 2020 yılının Kasım ayında yapılması planlanan zirve, koronavirüs salgını sebebiyle 2021 yılının ilk aylarında yapılmak üzere ertelenmişti. Birleşik Krallık, yaptığı öneride kendi ev sahipliği ve İtalya’nın başkanlığında gerçekleşmesi planlanan iklim zirvesinin 2021 yılının ilk ayları yerine 2021 Kasım ayında yapılmasının daha uygun olacağını söyledi.

Bu talebin üzerine Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi temsilcileri zirvenin yeni tarihini 1-21 Kasım olarak duyurdu.

İran: Natanz Nükleer Tesisi’nde terör saldırısı meydana geldi

İran yetkilileri İsfahan kentinde yer alan Natanz Nükleer Tesisi‘ndeki elektrik dağıtım hattında meydana gelen kesintinin “terör eylemi” olduğunu açıkladı.

İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi, daha önce kaza olarak açıklanan olayın “terör saldırısı” olduğunu duyururken, bu sabotaja karşı uluslararası camianın harekete geçmesi gerektiğini ifade etti.

İlk açıklama ‘kaza’ olduğuydu

Olayın ardından ilk etapta açıklama yapan İran Atom Enerjisi Kurumu Sözcüsü Behruz Kamalvandi 11 Nisan Pazar günü yaşanan kesintiyi bir “kaza” olarak nitelemiş, kazanın can kaybına veya kontaminasyona yol açmadığını kaydetmişti.

Kamalvandi, olayla ilgili inceleme başlatıldığını duyurmuştu.

Uranyum zenginleştirme hamlesi

Söz konusu olay, Tahran yönetiminin cumartesi günü Natanz’da 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmaya aykırı biçimde uranyum zenginleştirmeye başladığını açıklamasının ardından yaşandı.

Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani‘nin talimatıyla önceki santrifüjlere kıyasla 10 kat daha fazla uranyum üretecek 164 adet IR6 santrifüj zinciri devreye sokulmuştu.

Salihi’den açıklama

İran’ın resmi ajansı IRNA‘da da yer alan habere göre, Ali Ekber Salihi, söz konusu eylemin İran ve Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) nükleer anlaşmadaki taahhütlerine dönmesi için sürdürülen müzakereleri hedef aldığını belirtti:

Bu terör hareketinin faillerinin hedeflerini hayal kırıklığına uğratmak için İran, bir yandan ciddi bir şekilde nükleer teknolojisini geliştirmeye devam edecek, diğer yandan da baskıcı yaptırımları kaldırmak için çabalayacak.”

Eski ABD Başkanı Donald Trump, 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmişti Anlaşmanın tekrar yürürlüğe girmesi için diplomatik çabalar sürüyor.

Fotoğraf: AA

‘İsrail’in siber saldırısı’

İsrail Basını da, Natanz Nükleer Tesisi’nde gerçekleşen olayın İsrail’in siber saldırısı olduğunu ileri sürdü.

İsrailli bir gazeteci olan Amichai Stein, Twitter hesabından yayımladığı konuyla ilgili mesajında, meydana gelen olayın İsrail’in gerçekleştirdiği bir siber saldırı olduğunu ifade etti.

İsrail yetkililerinden açıklama yok

İsrail devlet radyosu Kan da istihbarat kaynaklarına atıf yaparak, İsrail’in dış istihbarat servisi olan Mossad tarafından bir siber saldırı gerçekleştirildiğini açıkladı.

Meydana gelen olayla ilgili İsrail’den resmi bir açıklama henüz gelmedi.

İlk kez yaşanmıyor

Natanz Nükleer Tesisi’nde daha önce de Temmuz 2020’de yangın çıkmıştı. nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan da Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada bu patlamaların tesadüf olmayacağına işaret etmişti.

Nükleer tesislerin gerek diğer ülkeler gerekse ülke içerisindeki gruplar tarafından tehdit amaçlı kullanılabileceğini belirten Demircan, “Bu şekilde  güç sahibi olmakla özdeşleştirilen nükleer tesis sahipliğinin esas olarak güçsüzlüğün ve aczin göstergesi olduğu iyi görülmelidir” yorumunu yapmıştı.

Nitekim, İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade‘nin öldürülmesinden bir gün sonra, 28 Kasım’da yapılan açıklamada, bunun İsrail tarafından gerçekleştirilen sabotaj olduğu açıklanmıştı.

 

Uzmanlara sorduk: 50 yıl sonra çay, kahve, kakao, pirinç, avokado, üzüm olacak mı?

Dosya Haber: Müjgan Halis

*

Küresel ısınma her ne kadar Türkiye’nin sıcak reel politik gündemi nedeniyle ülkemizde ilk sıralarda tartışılan bir konu olmasa da, insanlığın geleceği açısından belki de politik bütün sorunlardan çok daha öncelikli ele alınması gereken bir konu.

Gezegenin yaşadığı küresel değişiklik, başta iklim ve bitki örtüleri olmak üzere. pek çok bitkinin ve gıdanın da geleceğini tehlikeye atıyor. Uzmanlara göre önümüzdeki 50 yıl ve sonrasındaki kuşaklar pek çok gıdaya erişemeyecek. Göçler, kıtlık ve açlık ise en yakın tehlike.

Elver: 50 yıl sonrasını düşünmek gerek

2014-2020 yılları arasında Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü olarak görev yapan ve halen Kaliforniya Üniversitesi’nde uluslararası çevre ve insan hakları hukuku konusunda dersler veren Prof. Hilal Elver,  çevreyi ve bitki örtüsünü korumak konusunda bugünü değil, bundan 50 yıl sonrasını düşünerek hareket etmemiz gerektiğini söylüyor.

Gidişat böyle sürerse 50 yıl sonraki kuşakların pek çok gıdadan mahrum kalacağını söyleyen Prof. Elver, iklim değişikliğinin en çok tarım ve gıda sektörünü vuracağına dikkat çekiyor.

Beş derece ısınmaya doğru gidiyoruz

Tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve en geç 2030 yılına kadar düşük karbonlu enerji kaynaklarına geçilmesi gerektiğini belirten Elver, aksi taktirde içinde bulunduğumuz yüzyılda sıcaklıkların beş derece artacağı uyarısını yapıyor. Bu ısınmanın dünyada afetleri hızlandıracağına dikkat çeken 21. yüzyıl yaşam tarzına da dikkat çekiyor. Prof. Elver, küresel ısınmaya ilişkin şu tespitleri yapıyor:

Küresel ısınmanın olası etkileri ve zamanlaması, bilim insanları tarafından yorumlanarak çeşitli senaryolar ile sunulduğu bir konu ve tahminler bölgelere göre değişiyor. Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği ile ilgili bilimsel komitesi Intergovernmental Panel of Climate Change (IPSS) her beş yılda bir yayınladığı raporlarda iklim değişikliğinin yol açacağı sorunlar;  örneğin su kaynaklarının azalacağı, özellikle belli bölgelerde ciddi su sıkıntılarının yaşanacağı ya da deniz seviyesinin yükselmesi gibi  bazı konular neredeyse gerçeğe yakın bir biçimde, bazı konular ise olasılık dereceleri değişen bir biçimde kamuoyuna sunuluyor. Bu nedenle hangi bölgelerde, hangi sorunların daha önce ortaya çıkacağı ve hangi sektörleri ne kadar etkileyeceği değişkenlik gösteriyor. Zaten bu raporlar iklim değişikliği ile ilgili politika belirleyenlere bir öneri olarak da sunuluyor.”

‘Önlem almak için ülkeler geç kaldı’

Alınması gereken önlemlerde dünyanın bütün ülkelerinin geç kaldığını söyleyen Elver, “Zaten sera gazı salımlarının, küresel ısınmanın ilk ve en önemli nedeni olduğunu düşünürsek, herhangi bir ülkenin çok iyi önlem alarak sera gazlarını azaltması, global anlamda iklim değişikliğini azaltmaya yetmeyecektir. Çünkü sıcaklık artışı toplam sera gazlarının yükselmesine bağlı, herhangi bir ülkenin az veya çok salım yapması ile değişmiyor” diyor.

Elver, acil önlemler alınmadığı yani sera gazı salımı azaltılmadığı taktirde, sıcaklık artışı nedeniyle kuraklıkların artacağını, tatlı su rezervlerinin azalacağını, tarım üretiminin her yükselen ısı derecesine göre farklı ürünlerde farklı azalmalara neden olacağını belirtiyor.

‘Açıkla mücadelede büyük sorun yaratacak’

Bu durumun da açlıkla mücadelede büyük sorun yaratacağını belirten Elver, “Beslenme konusunda ise sağlıklı gıdaya erişimde hem fiyat artışları nedeniyle hem de ürünlerin kimyasal dengesinin ve beslenme değerinin düşmesi nedeniyle ciddi sorunlar yaşanacak,  aşırı sıcak yerlerde, örneğin Sahra Afrikası’nda göçlere neden olacak, denizlerin yükselmesi nedeniyle tarım toprakları  yok olacak, iç bölgelere doğru göçler başlayacak” diyor.

Elver’in aktardığına göre küçük ada ülkeleri bundan en önce etkilenecek. Bazı yerlerde ısı insanın yaşamasına elverişsiz hale gelecek kadar yükselecek. Isı yükselmesi ekosistemi de etkileyeceği için biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkileyecek. Ayrıca yağış sistemlerin değişmesi ile kuraklık yanında sel felaketleri de başlayacak. Özellikle tropik bölgelerdeki isi değişikliği nedeniyle doğal afetler daha sıklıkla görülecek ve daha uzun etkisini sürdürecek.

Dünya bize daha ne kadar katlanabilir?

Gaziantep Üniversitesi Gıda Mühendisliği Fakültesi’nden Prof. Dr. Mustafa Bayram ise, küresel ısınmanın geldiği aşamaya dair şu yorumu yapıyor:

Yerkürenin bir prensibi vardır, dünyanın herhangi bir yerinde denge bozulursa, yerküre bu dengeyi diğer bir noktada da yeniden sağlar. Entropi (düzensizlik) yerküre için belki üzerinde yaşanabilecek bir ortam olmayacaktır ama kütle olarak yerküre var olmaya devam edecektir. Yani, sorun yerkürenin sorunu değil canlıların sorunudur. Dünya bize ne kadar daha katlanabilir bunu tahmin etmek zor. Çünkü insanlarda bir şekilde hayatta kalma becerisine sahip ama bunun ne tür bir konfor içinde olabileceği bilinmiyor. Kalan zaman için 100 yıl desek, bu insanlar alemi için bir ömür boyu gibi ama dünya gezegeni için 4,5 milyar yıl içinde 100 yıl demek ki, bu zaman çok önemsiz bir zaman. Ama insanlar için sinyaller gelmeye devam ediyor. Kuraklık, yağışların dengesizliği, su kaynaklarının azalması ve kirlenmesi bu günlerin çokta uzakta olmadığını gösteriyor.”

Hangi gıdalar tehlikede?

İklim değişikliğinin etkilediği en önemli alanlardan biri de gıda. Prof. Hilal Elver bazı gıdaların diğerlerinden daha kırılgan ve naif olduğunu hatırlatarak, önümüzdeki 50 yılda şu gıdaların tehlike altında olduğunu vurguluyor:

Örneğin çay, kahve, kakao, pirinç, avokado, muz,  üzüm gibi ürünlerin veriminde ciddi azalmalar olacağı raporlarda belirtiliyor. Mısır çok yaygın üretilse bile, çok su isteyen bir ürün olduğundan ve sadece insan gıdası değil, ama hayvan yemi ve alternatif yakıt olarak kullanıldığından fiyatları yükselecek. Aynı şekilde soya fasülyesi de bu tür ürünlerden.”

‘Gelecek nesiller düşünülmeli’

Bu ürünlerin pek çocuğunun toprak ve suyunu özel birleşimi ve hava sıcaklığı ile çok yakın ilintili olduğundan değişen dengeden etkileneceğini belirten Elver, planlarımızı 50 yıldan daha uzun zaman dilimleri için yapmamız gerektiğine dikkat çekiyor:

Her şeyden önce planlarımızı 50 yıldan daha uzun zaman dilimleri için yapmalıyız Sürdürülebilirlik kavramı gelecek nesillerin korunması üzerdine kurulu olduğu için. Yani hiç olmazsa birkaç nesil düşünülmeli. İklim değişikliğimi önlemek için her şeyden önce sera gazı salımını azaltmamız gerekiyor. Yani fosil yakıt kullanımını en aza indirmek gerekiyor. Alternatif enerji kaynaklarına öncelik verilmeli, bu alanda ar-ge çalışmaları yapılmalı ve teşvikler bunun üzerine kurulmalı.”

Kuraklık kapıda

“Gıdanın toprağa, sıcaklığa ve suya dayalı olduğunu belirten Prof. Mustafa Bayram, “Küresel ısınma ile özellikle dünyadaki bazı bölgelerde kuraklığı ve su sorunlarını görmeye başladık. Örneğin, bize en yakın bölge olan Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye’nin Güney Anadolu Bölgesi bundan etkilenmeye başlamış durumda. Doğal şartlarla buralardaki üretimler zaten risk altında” diyor.  Gıda krizine dair ise şu yorumlarını paylaşıyor:

Barajlar, yer altı su kuyuları ve suni sulama sistemleri ile bu bölgelerde gıda ve diğer tarım faaliyetleri sürdürülmeye çalışılıyor. Çünkü artık doğanın doğal rutini ile sağlanan kaynaklar yetmiyor. Bazı bölgeler yavaş yavaş çölleşmeye başlıyor. Yaşam alanlarının daralması ve insanların refah sorunları yaşaması sebebi ile güneyden kuzeye doğru göçlerde yaşanmaya başlamış durumda. Ekvatora yaklaştıkça artan sıcaklık ve kuraklığa karşı, kuzey bölgelerinde de aşırı, yoğun ve düzensiz yağışlar sebebi ile gıda döngüsü de etkileniyor.”

‘Su kuyuları artık daha derin’

30-50 yıl öncesine kadar Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde gıda üretimi için su kuyularından 50 metreden su alınabiliyorken bugün su kuyularının derinlikleri 500 metreden daha fazla olduğu bilgisini veren Bayram şöyle devam ediyor:

Türkiye’nin sınır komşusu Suriye’de ise bu derinlikler 400-500 metrelerden 1000-1500 metrelere kadar çıkmıştır. Yani, yeraltı su kaynakları da artık yetmemektedir.  Gıda yetiştirmek için “su ayak izi” ne baktığımızda da 200 gram kırmızı et için 3000 litre, 200 gram kırmızı et için 780 litre, 1 bardak çay için 30 litre, 1 bardak süt için 200 litre, 1 hamburger için 2400 litre, 1 bardak portakal suyu için 170 litre su harcamak zorundayız.”

‘Muz türü ürünler daha çok yaygınlaşacak’

21’inci yüzyılda su savaşlarının kaçınılmaz olduğunu söyleyen Bayram “Türkiye’de de tarım alanlarının azalmaya başlaması, büyük şehirlerin ısı adacıkları oluşturması sebebi ile yağışların bu alanlara ulaşmaması, büyükşehirlerin su olmayan bölgelere kurulması ve artık suyun başka yerlerden şehirlere ulaştırılması da su sorununda artık dönülmez bir eşinin aşıldığını göstermektedir” diyor ve devam ediyor:

Örneğin, pirinç üretiminde çok su gereklidir ve pirinç dünyada yetiştirilen hububatın yaklaşık yüzde 30’u durumundadır. Asya ülkelerinin ise temel gıdasıdır. Su kaynakları sorunu ve küresel ısınma sebebi ile artık pirinç yetiştirmek daha zor hale gelmektedir. Çok fazla su tüketen ürünler yerine gelecekte muz türü ürünlerin daha çok gıda olarak kullanılacağı ön görülmektedir. Yine, aynı bitki gövdesi üzerinde birden fazla gıda üretilmesi diğer bir öngörüdür. Örneğin, kökü patates olan ama toprak üstü kısmı domates olan ürünlerle bu sorunların çözümlenmesi düşünülmektedir. Kakao, kahve gibi ürünlerin artan talebi karşılamayacağı ve bu ürünlerde kıtlığın olabileceği hesaplanmaktadır. Taze meyve ve sebzelerde de su kullanımı çok yüksek ve bu ürünlerin tedarik zincirinde fire oranları çok fazla olduğu için bu ürünlerin gelecekte fiyatlarının da artacağı kaçınılmazdır. Özellikle son yılda dünya genelinde gıda fiyat artışları artmaya başlamıştır. Gerek pandemi dönemi ve gerekse gelecekte gıdaya ulaşım zorlaşacağı için ülkelerin kendi gıda kaynaklarını koruma politikaları da artmaya başlamıştır. Gıdayı tam olarak değerlendirmek şimdilerde ve gelecekte en önemli konulardan birisi olacaktır.”

Fotoğraf: AA

Ne yapmak gerekiyor?

Prof. Elver, Tüketim alışkanlıklarının değişmesinin de zorunlu olduğunu belirten Elver, “Hemen hemen yüzde 50 sera gazının tarım ve gıda sektöründen geldiğini düşünürsek, hem nasıl ürettiğimiz hem de nasıl tükettiğimizi düşünmemiz ve değiştirmemiz gerekecek. Yani konvansiyonel tarım, endüstriyel tarımdan vazgeçip ekosisteme duyarlı, agroekolojik tarıma yönelmemiz gerekiyor. Ayrıca da çok su harcayan, kimyasal kullanımı ile toprak ve doğal kaynaklara zarar veren diyetlerden, yani çok fazla et tüketmekten de vazgeçmemiz gerekecek” ifadelerini kullanıyor.

Dört mevsimin yaşandığı ve her tür bitkinin yetiştiği bir ülke olarak bilinen Türkiye’nin Akdeniz ülkesi olarak çok zengin bir ekosisteme sahip olduğunu, ama aynı zamanda iklim değişikliğinden çok fazla etkilenenen bir bölgede oludunu hatırlatan Elver, “Son yıllarda Türkiye ürettiğinden daha fazlasını tüketen, tarımda ihracatından daha fazlasını ithal eden bir ülke durumuna düştüğü için bu çok tehlikeli bir gidişat diyebiliriz. Gerçi Türkiye gibi birçok ülkede aynı sorunlar var. Yani gıda ve tarımın büyük ölçüde oligopolleştiğini, birkaç firmanın ve birkaç ülkenin elinde olduğunu unutmamak gerekir” diyor.

‘Gıda bolluğu dönemi bitti’

Ne yapılması gerektiğine dair Prof. Mustafa Bayram ise şu tespit ve yorumların altını çiziyor:

Öncelikle 100 yıl önce keşfettiğimiz yeşil devrim olarak adlandırılan sürecin bize sağladığı bol gıda sürecinin sonuna doğru yaklaştığımızı bilmemiz gerekiyor. İnsanoğlunun kaderi milyonlarca yıldır gıdanın kaderine bağlıydı. Son yüzyıl bu kader birliğimiz ayrılmıştı. Çünkü gıda bollaşmıştı ama adil dağıtılmıyordu. Yakın gelecekte bu kader birliği yeniden kurulacak gibi duruyor. Bu durumda mevcut gıdayı korumak ve israf etmemek gerekiyor. Su kaynaklarının korunması ve çevrenin (hava, su, toprak) korunması gerekiyor. Küresel ısınmanın bir sonraki aşaması kuraklık ve kıtlık, bu değişim bazı bölgelerde çok sert geçecek ve bu bölgedeki toplumlar göç etmek zorunda kalacak. Göç ettikleri toplumlarda direkt olarak bu etkileşim altında olacaktır. Yani dünyanın bir noktasında olan kuraklık sadece o bölgeyi ilgilendirmiyor. Herkesi ilgilendiriyor.

‘Gıda enerji kaynağı olarak kullanılmamalı’

Diğer bir konunun ise gıda kaynaklarının enerji kaynağı olarak kullanılması olduğunu vurgulayan Bayram, “Biobenzin, biodizel gibi gıda kaynaklı enerji kaynakları hem gıda tedarik zincirini hem de gıda kaynaklarını tüketmektedir. Bu enerji döngüsünün de yasaklanması gerekmektedir” görüşüne yer veriyor.

Yeni çözümler üretilmeye başlandığını dile getiren Bayram “Yakın gelecekte beklenen gıda sorunlarını düşünen araştırmacılar ve girişimciler de bazı çözümler üzerinde çalışmaktadır. Yapay-et (lab-et), algler, dikey tarım, topraksız tarım, modifiye gıdalar gibi yeni ürünler de geliştirilmeye başlanmıştır. Bu yeni çözümler en azından temel gıdanın devamlılığı için önem arzetmektedir” diyor.

‘En önemlisi Dünya ile barışık yaşamak’

“Dünya’nın bize değil, bizim Dünya’ya ihtiyacımız bulunuyor” diyen Bayram’a göre en doğrusu ise dünya ile barışık yaşamak.

Gıda krizinin en önemli ayaklarından biri de tarım. Prof. Bayram, eskiden dört mevsimin yaşandığı ve her tür bitkinin yetiştiği ülkemizde mevsimlerin artık kısaldığını ve mevsimsel davranışların da değiştiğine dikkat çekiyor:

Yağmurlar artık ya yağmıyor ya da yağan bölgelerde büyük oranda sel felaketine dönüyor. Yaklaşık olarak 10-15 yıl önce Türkiye’nin iklim değişimi ile ilgili görüşler ortaya çıkmaya başlamıştı. Özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sıcaklıkların artacağı, yağmur oranlarının düşeceği buna karşılık Karadeniz Bölgesi’nde de yağmur yağışlarının yüzde 10 daha fazla olacağı belirtilmişti. Bugün bu öngörüleri yaşayarak görüyoruz. Güneydoğu Anadolu Bölgesi kuraklaşıyor ve iklim daha sıcak bir durumda geçiyor. Yanlış şehirleşme, şehirlerin hakim rüzgar yönlerine dikkat edilmeden yapılan yüksek yapılar bu şehirleri de mahvediyor. En basit örnek olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 15-20 yıl önce evlerde veya ofislerde klima kullanılmaz iken bu gün her evde birden çok klima kullanılıyor. Şehirler nefes alamadığı için de şehirlerde daha çok klima gereksinimi duyuluyor. Her yeni enerji kullanımı (klima, elektrikli cihazlar, ısı cihazları, ekipmanlar, arabalar vs) dünyadaki entropi seviyesini artırıyor. Maddeyi enerjiye çevirdiğiniz sürece entropi sürekli artmaktadır.”

Yurtdışına bağımlılık

Türkiye’nin doğadan direkt yararlanarak gıda üretiminde yetersiz durumda olduğunu ve bunun aslında bütün dünya için geçerli olduğunu belirten Bayram, bunun nedeninin ise artan gıda talebi olduğunu belirtiyor:

Gıda üretiminde Türkiye bazı ürünlerde özellikle yurtdışına bağımlı. Protein bazlı gıdalar ve yemlerde mecburen dışarı bağlıyız ve bunları ithal ediyoruz. Önümüzdeki süreçte en stratejik konu proteini yüksek olan ürünlerin yetiştirilmesi ve tüketilmesi konusudur. Ülkeler halklarını proteince daha zengin ürünlerle beslemeyi hedeflemektedirler. Piyasalarda da artık proteince zenginleştirilmiş gıdaları görmekteyiz. Türkiye gıda konusunda hala somut ve etkin bir planlama içinde değildir. Günlük veya mevsimsel kapsamda kısa vadeli sorunlar ve çözümler üzerinden gitmektedir. Bu yüzden dönemsel gıda fiyatları çok artarken bazı dönemlerde fiyatları yüksek olan bu gıdaların daha sonra çöpe gittiğini görmekteyiz.”

Göç, yapılaşma, plansızlık…

Türkiye’de gıda konusunda tartışılması gereken pek çok konu olduğunu belirten Bayram bunları şöyle sıralıyor:

Tarımsal alandaki yetiştiricilerin göç sebebi ile tarımı bırakmaları, tarım alanlarının terk edilmesi, parçalanmış tarım arazileri, tarım ve mera alanlarının emlak için kullanılması, tedarik zincirinde çok fazla fire oluşması, plansızlık, girdilerin yüksek maliyeti gibi. Küresel iklim değişiminin Türkiye’deki etkisi mevcut bu sorunların gölgesinde kalmaktadır. Ancak, şunu biliyoruz ki, Türkiye gıda çeşitliliğini kaybederken, daha pahalı gıda tüketmeye doğru evrilmektedir.”

Türkiye’de gıda politikaları

Türkiye’nin tarım politikalarının kişilere bağlı ve  dönemsel olduğunu öne süren Bayram “Geçmiş dönemlerde de çok kaliteli fikirler ve çözümler üretilmişti ancak devam ettirilmedi. Sürekli değişen tarım politikaları daha öncekinden sonuç alınmadan, yenisinin bile sonu gelir hale gelmiştir. Türkiye’nin tarımdaki ilk adımı planlama olmak zorunda. Bununla birlikte, Türkiye tarımda ölçmek, ölçüye dayalı kontrol etmek, kontrol ederek yönetmek zorundadır. Şu an yaşanan gıda kaosunun temelinde de bu temel çözümlenmemiş sorunlar bulunmaktadır” ifadelerine yer veriyor.

Bayram, bunlara ek olarak gıda politikaları bazında da Türkiye’nin mastır planlarını yapması ve geleceğe yönelik olarak 2030, 2050 ve 2100 gıda planlarını ve ihtiyaçlarını belirlemesi gerektiğinin altını çiziyor. Bayram, “Genel olarak Türkiye hasat sonrası elde ettiği gıda miktarını raporlar, artık geçmişi değil geleceği planlaması gerekmektedir” diyor.

Prof. Hilal Elver ise, ülkemizin tarım politikasına dair “Tarım politikalarının devamlılığı, tutarlılığı, açıklığı ve tahmin edilirliği çok önemli. Bu devamlğlık ve tutarlılık maalesef çok iyi gözükmüyor. Verilen kararlar ani olduğu için hemen değişiyor. Herkes tarımın önemini biliyor ama herkesin de kendine göre öncelikleri var. Her şeyden önce bütüncül bir yaklaşım olmalı ve tarım, gıda, kırsal kalkınma , şehirleşme, eşitlik, beslenme, ihracat, ithalat, iklim değişikliği, çevre ve sağlık birlikte düşünülüp planlanmalı. Eminim bunu söylemek kolay ama yapmak zor. Yine de uzun dönemli, uzun soluklu, sürdürülebilir, kaynaklarımıza, coğrafyamıza ve iklime göre, global ekonomi ile milli öncelikleri ve stratejik durumları bir arada dengeleyen bir tarım politikasına doğru hızla adımlar atmak gerekir. Bunun için de çok katılımlı platformlarda tartışılmadan politika yapılmamalı” tespitlerinde bulunuyor.

‘Aktivistlere daha fazla söz verilmeli’

Greta adlı genç kızın öncülük ettiği farkındalık hareketine dair sorumuza ülkemizde de gençlerin duyarlılıkların önemsenmesi ve sivil toplum kuruluşlarının maddi ve yasal  olarak desteklenmesi gerektiğini belirten Elver “Onlara daha fazla söz hakki vermek, karar mekanizmalarına katılımını sağlamak ve bunları sadece büyük şehirlerde değil bütün ülkede yapmak, eğitimde çevre ve iklimle birlikte sürdürülebilir kalkınmayı tanıtmak, üretici nüfusunu gençleştirmek için tarım sektörüne çekici teşvikler vermek, akademik çalışmaları desteklemek, dışarıyı takip ederken kendi içsel sorunlarımıza uygun çözümler getirebilmek faydalı olacaktır” yanıtını veriyor.

‘Çevre duyarlılığı artmalı’

Prof. Bayram ise bu konuda biraz daha ümitsiz. Türkiye’de Greta’nın söylediklerinin X-kuşağı tarafından anlaşıldığını zannetmediğini belirten Bayram’ın bununla ilgili görüşleri şöyle:

Belki sosyal medya kullanırlılığı ve çevresel duyarlılıkları sebebi ile Y ve Z kuşağı tarafından daha iyi algılandı. Ülkemiz halkının garip davranış şekilleri vardır. Bizim halkımız evlerinin içini çok temiz tutarlar, sürekli temizlik yaparlar ve eve ayakkabı ile girmezler. Ama sokakta, parkta veya yolda bu hassasiyeti göstermezler. Çekirdek kabukları, peçete, kağıt, sigara izmaritleri, içecek kutularını parkta, yolda, sahilde görürüz. Çevreye duyarlılığımızı artırmak zorundayız. Doğa hızla kirleniyor; hava, su ve toprak artık daha fazla kirli. Okyanus ve deniz çöple doluyor, atıklarımızı hala derelere, göllere ve denizlere bırakıyoruz. Küresel ısınma ile ilgili gerekli hassasiyetimiz yok. Gereksiz kullanımlarla küresel ısınmaya katkı veriyoruz. Çok üzülerek ve kaygı ile söylemem gerekiyor ki, bu konularda Ortadoğu ülkeleri gerekli hassasiyeti göstermiyorlar. Gelişmiş ülkelerde de ülkeler bazında siciller hiç iyi değil ama bireysel anlamda kişilerin hassasiyeti yüksek.”

 

Erdoğan imzaladı: 12 özelleştirme kararı ve acele kamulaştırmalar

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla özelleştirme, acele kamulaştırma ve taşınmazların satışına ilişkin kararlar Resmi Gazete’de yayınlandı.

Buna göre Sümerholding’in iki taşınmazı 30 milyon 400 bin liraya satıldı. Yapılan ihalelerde Sümer Holding’in Aydın’ın Didim ilçesi Mavişehir Mahallesi’ndeki 1.494 m² yüzölçümlü taşınmazı 13 milyon liraya Türk Metal Sendikası’na satılması onaylandı.

Sümerholding’in Kayseri Kocasinan‘da yer alan Sümer Mahallesi‘ndeki 3.791 m² yüzölçümlü taşınmazı 17 milyon 400 bin liraya satıldı.

Şeker Fabrikaları özelleştirmeleri

Türkiye Şeker Fabrikaları‘nın özelleştirme kapsamında bulunan Eskişehir‘in Beylikova ve Sakarya Mahallesi’ndeki, Karaman‘ın Ali Şahane Mahallesi’ndeki ve Sivas‘ın Yap Mahallesi’ndeki, parsellere ilişkin özelleştirme planları onaylandı.

Maliye Hazinesi‘nin özelleşirme kapsamında bulunan Urfa‘nın Karaköprü, Ankara‘nın Dikmen, Muğla‘nın Gökçebel ve Eskişehir‘in Sultandere Mahallesi’nde bazı taşınmazlar üzerindeki imar plan değişiklikleri onaylandı.

Acele kamulaştırmalar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararıyla Diyarbakır‘ın Yenişehir İlçesi, Üçkuyu Mahallesi ile Kayapınar İlçesi, Talaytepe sınırları içerisinde yer alan bazı alanlar Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje Alanı ilan edildi.

Kastamonu’nun Hanönü İlçesinde S:88614 Numaralı IV. (c) Grup Maden (Bakır) İşletme Ruhsat Sahası Sınırları İçerisinde Kalan ve Bakır Cevheri Üretimine Devam Edilebilmesi İçin İhtiyaç Duyulan Bazı Taşınmazların, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü Tarafından Acele Kamulaştırılmasına karar verildi.

Halkalı-Kapıkule Demiryolu Hattı ile kesişen 9 adet Enerji İletim Hattı Deplaseleri Projesi kapsamında bazı taşınmazlarda direk yerlerinin mülkiyet şeklinde, İletken Salınım Gabarisi‘nin ise irtifak hakkı kurulmak suretiyle Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü tarafından acele kamulaştırılmasına karar verildi.

Korunacak alan ilanları

Muğla‘nın Bodrum ilçesi Göl Mahallesi kıyı kesimi, Gündoğan, Türkbükü, Eskiçeşme, Bitez, Ortakent, Karakaya, Dereköy ve Geriş mahalleleri kıyısında bulunan alan, adalar ve çevresi “kesin korunacak hassas alan” olarak tescili yapıldı ve ilanına karar verildi.

İstanbul‘un Adalar ilçesi sınırları içerisinde bulunan Tavşan (Balıkçı) Adası, Doğal Sit Alanının Koruma Statüsü “kesin korunacak hassas alan” olarak tescil edildi.

Balıkesir‘in Marmara ilçesi Marmara Adası Saraylar Mevki 3 numaralı ve Marmara Adası/Marmara Adası Mevki 13 numaralı ile Ayvalık ilçesi Sarımsaklı Mevki 62 numaralı Doğal Sit Alanının Koruma Statüleri “kesin korunacak hassas alan” olarak tescil ve ilan edildi.

tavsan-adasi-korunacak-alan-ilan-edildi

Belediye satışları

Öte yandan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı Şahinbey/Beştepede toplam yüzölçümü 15,490 m² olan iki taşınmazını satışa çıkardı. En az 19 milyon 786 bin lira gelir bekliyor.

Antalya-Konyaaltı Belediye Başkanlığı ise 1.434 m² yüzölçümlü taşınmazını 8 milyon 604 bin liradan satışa çıkardı.

Birleşik Krallık’ta koronavirüse karşı alınan önlemler gevşetiliyor

Birleşik Krallık‘ta koronavirüse karşı alınan önlemler bugün itibariyle biraz daha gevşetilecek.

Ülkenin Başbakanı Boris Jonhson da konuyla ilgili yaptığı açıklamada, önlemlerin biraz daha gevşetilmesinin özgürlüğe doğru atılan önemli bir adım olduğunu, uzun zamandır kapalı olan iş yerleri sahiplerinin de biraz rahatlayabileceğini ifade etti.

Ancak Başbakan Johnson, halkı salgına karşı dikkatli olmaya devam etmeleri konusunda uyardı.

Hangi işletmeler açılacak?

Ülkede, açılacak yerler arasında güzellik salonları, spor salonları, hayvanat bahçeleri, eğlence parkları, kütüphaneler ve topluluk merkezleri bulunuyor. Ayrıca; barların, restoranların ve kafelerin bahçeleri de açılacak.

Aynı evde yaşayan kişiler ülkede beraber tatile çıkabilecek. Düğünlere en fazla 15, cenazelere de en fazla 30 kişinin katılmasına izin verilecek.

Çocuklar, kapalı mekanlarda düzenlenen aktivitelere katılabilecek.

İskoçya‘da çocuklar okulda yüz yüze eğitime geri dönecekken; Galler‘de de öğrenciler okullardaki eğitime tekrar başlayacak ve mağazalar açılacak.

Bir sonraki aşamada sinemalar açılacak

6 Ocak’ta ulusal düzeyde üçüncü kapanmaya başlayan ülkede, bugün itibariyle kuralların gevşetilmesiyle hükümet tarafından normal yaşama dönüş için hazırlanan yol haritasındaki üçüncü aşamaya gelindi.

Bir sonraki aşamada da farklı evlerden en fazla altı kişinin kapalı mekanlarda bir araya gelmesine izin verilecek, sinema salonları açılacak. Restoranlar ve barlar içeride de müşteri kabul edecek ve yurt dışında tatile izin verilecek. Bu adımın 17 Mayıs itibariyle uygulanması planlanıyor.

Türkiye’de beş yılda 11 ilde 2926 gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi

Göç İzleme Derneği tarafından hazırlanan ve sokağa çıkma yasakları ile özel güvenlikli bölge ilanlarının yarattığı hak ihlallerini göstermeyi amaçlayan rapor yayınlandı.

“2015/2020 Dönemi Sokağa Çıkma Yasakları; Veri Derleme ve Medya İzleme” isimli rapora göre bu tarihler arasında 11 ilin 52 ilçesinde 534 mahallesinde 426 köyünde 347 mezrasında 240 bölgesinde 439 kez sokağa çıkma yasağı kararı alındı.

Milyonlarca kişi etkilendi

Raporda ilan edilen yasaklar dolayısıyla yerinden edilen kişiler ve etkilenen nüfus hakkında da bilgiler paylaşıldı. Zaman zaman kent çapında ilan edilen yasaklarda milyonlarca kişinin mağdur edildiği belirtildi.

  •  Batman: 7 kez 14 gün süreyle sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Bingöl: 7 kez 37 gün süreyle sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Bitlis: 65 mezrada toplam 60 kez 938 gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Diyarbakır: 213 kez 837 gün boyunca sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Elazığ: 2 kez 7 gün sokağa çıkma ilan edildi.
  • Hakkari: 40 kez ve 189 gün boyunca sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Siirt: 14 kez ve 21 gün süren sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Şırnak: 444 gün süren sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Mardin: 67 kez 424 gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Muş: 7 kez ve 6 gün süreyle sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
  • Dersim: 7 kez 9 gün boyunca sokağa çıkma yasağı ilan edildi.