Ana Sayfa Blog Sayfa 1557

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Küçük insan: Esaretin bedeli

Çocukken hayvanat bahçesine çoğumuz gitmiştir. Sadece belgesellerde gördüğümüz hayvanları karşımızda görmek ilgimizi çekmiştir. Peki, kaçımız o hayvanların gözlerinin içine bakmıştır? İtiraf edeyim ben bakmadım. Baksaydım güven içinde yaşayan mutlu hayvanlar yerine muhakkak esaretin acısını görürdüm. Evinden koparılmanın dayanılmaz acısını…

Hayvan Hakları Federasyonu’nun (HAYTAP) aktardığı üzere Türkiye’de akvaryum ve dolphinariumlar (yunus akvaryumu) hariç olmak üzere tahminlerine göre 41 adet hayvanat bahçesinde ortalama 23 bin hayvan yaşıyor. Esasen HAYTAP’ın da ifade ettiği gibi bu hayvanlar hayvan hapishanelerinde esaret altında tutuluyor. İşte Alain Serres, “Küçük İnsan” adlı kitabında aslında bu esir etme merakına dair biz insanlara ışık tutuyor.

Hikâyemizde vahşi hayvanlar ilkokuluna giden su aygırları Tim ve Tom, bir gün ormanda bir sürprizle karşılaşıyorlar. Karşılarına küçük bir insan çıkıyor. Bu küçük insanı kaybolmasın ve üşütmesin diye bir bez çuvalın içerisine koyup arkadaşlarına sürpriz yapmak üzere sınıfa getiriyorlar. Öğretmen ve arkadaşları bu sürprize hem çok şaşırıyorlar, hem de çok seviniyorlar. Küçük insan’ımız sınıfta elden ele dolaşıyor. Tüm sınıf bu küçük insan’ı çok benimsiyor ve kaçmasın diye her akşam okulun bütün kapılarını kilitleyerek ona sınıfta bakmaya karar veriyorlar. Küçük insan’ımızın karnı tok, sırtı pek ama mutlu mu? Devamı kitapta…

Alain Serres, bu çok katmanlı kitapta bizden farklı olana, alışılmadık olana, yeni olana eşya gözüyle bakmanın ne demek olduğuna dikkat kesilmiş. Özgürlüğün refah anlamına gelmediğini biz gözleri kör küçük-büyük insanlara anlatmaya çalışmış. Yeri geldiğinde insan-hayvanın empati ve vicdan konusunda diğer hayvanlara göre nasıl da sınıfta kaldığını göstermiş bizlere.

Hayal et, sorgula…

Anne Tonnac da yer yer fantastik öğeler içeren, sayfalarda anlatılanları birebir takip etmeyen resimler aracılığıyla hikayeyi düz bir çizgi şeklinde ilerlemekten alıkoymuş; okuyucuya hayal etme imkanı tanımış. Zaten bu resimleme tekniği de Alain Serres’ın 1996 yılında Rue du Monde Yayınevi’ni kurarkenki amacıyla birebir örtüşüyor: Çocukların “dünyayı hayal etmelerine ve sorgulamalarına yardım edecek” kitaplar yayımlamak…

Haydi, bu kitabı okuyan bizler de bir hayal kuralım… Hayvanların hayvanat bahçesi denilen hapishanelerde hapsedilmediği, esaret altında değil de elbirliğiyle koruduğumuz doğal ortamlarında özgürce yaşadıkları bir dünyanın düşünü kuralım… Ne dersiniz?

Künye

Yazan: Alain Serres
Resimleyen: Anne Tonnac
Çeviren: Korkut Erdur
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Sağlık Bakanı ‘tespit yaptı’: İstanbul’da mart başına göre vaka sayıları 10 kat arttı

Türkiye‘de son 24 saatte koronavirüs (Covid-19) nedeniyle 253 kişi daha hayatını kaybederken, 2408 ‘hasta’ olmak üzere 55 bin 791 yeni ‘vaka’ tespit edildi. 

Sağlık Bakanlığı, günlük koronavirüs verilerinin yer aldığı tabloyu paylaştı.

Tabloya göre, son 24 saatte 253 kişinin daha hayatını kaybetmesiyle toplam ölüm sayısı 33 bin 454’e yükseldi. Son 24 saatte tespit edilen 55 bin 791 yeni vaka ile toplam vaka sayısı da 3 milyon 745 bin 657 oldu.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da sosyal medya hesabından “İstanbul’da Mart başına göre vaka sayıları yaklaşık 10 kat arttı. Ülkemizde vakaların yaklaşık %40’ı İstanbul’da” açıklamasını yaptı. 

Bakan Koca, il sağlık yöneticileriyle bir araya gelmelerinin ardından Twitter’dan paylaşımda bulundu.  

Vakaların yüzde 40’ı İstanbulda, yüzde 85’i varyant virüsler

İstanbul’un kritik önemde olduğunu ifade eden Koca’nın açıklamaları şöyle:

İl sağlık yöneticilerimizle salgın sürecini değerlendirdik. İstanbul’da Mart başına göre vaka sayıları yaklaşık 10 kat arttı. Ülkemizde vakaların yaklaşık %40’ı İstanbul’da. İstanbul’un durumu ülkemizin durumunu belirliyor. İstanbul’u koruyabilirsek ülkemizi de koruyabileceğiz.

Tespit edilen vakaların %85’ini çeşitli varyantlar oluşturuyor. Bütün veriler bulaşmanın daha hızlı olduğunu gösteriyor. Bulaşma hızını azaltmak için tedbirler belli. Aşı ise en büyük silahımız. Sırası gelen vatandaşlarımız randevularını alarak aşılarını olmaktan çekinmemeli.”

‘Kontrollü normalleşme’ye geçilen 1 Mart tarihinden bu yana ölüm, vaka ve test sayılarındaki artış ise şöyle: 

1 Mart: 9.891 vaka, 645 hasta, 69 ölüm (130.536 test)
2 Mart: 11.837 vaka, 668 hasta, 68 ölüm (135.291 test)
3 Mart: 11.520 vaka, 689 hasta, 65 ölüm (138.018 test)
4 Mart: 11.322 vaka, 685 hasta, 68 ölüm (137.885 test)
5 Mart: 11.302 vaka, 698 hasta, 62 ölüm (138.214 test)
6 Mart: 11.770 vaka, 702 hasta, 64 ölüm (138.592 test)
7 Mart: 11.187 vaka, 735 hasta, 65 ölüm (129.299 test)
8 Mart: 13.215 vaka, 767 hasta, 64 ölüm (139.429 test)
9 Mart: 13.755 vaka, 801 hasta, 66 ölüm (140.828 test)
10 Mart: 14.556 vaka, 814 hasta, 67 ölüm (145.130 test)
11 Mart: 14.046 vaka, 821 hasta, 63 ölüm (146.386 test)
12 Mart: 14.941 vaka, 834 hasta, 66 ölüm (148.856 test)
13 Mart: 15.082 vaka, 841 hasta, 65 ölüm (150.098 test)
14 Mart: 13.378 vaka, 852 hasta, 68 ölüm (132.425 test)
15 Mart: 15.503 vaka, 858 hasta, 63 ölüm (151.113 test)
16 Mart: 16.749 vaka, 874 hasta, 71 ölüm (158.386 test)
17 Mart: 18.912 vaka, 869 hasta, 73 ölüm (167.526 test)
18 Mart: 20.049 vaka, 902 hasta, 81 ölüm (184.452 test)
19 Mart: 21.030 vaka, 934 hasta, 87 ölüm (187.859 test)
20 Mart: 21.061 vaka, 958 hasta, 95 ölüm (190.129 test)
21 Mart: 20.428 vaka, 965 hasta, 102 ölüm (189.906 test)
22 Mart: 22.216 vaka, 981 hasta, 117 ölüm (201.215 test)
23 Mart: 26.182 vaka, 1006 hasta, 138 ölüm (211.848 test)
24 Mart: 29.762 vaka, 1.142 hasta, 146 ölüm (221.738 test)
25 Mart: 28.731 vaka, 1.210 hasta, 157 ölüm (222.753 test)
26 Mart: 29.081 vaka, 1.253 hasta, 153 ölüm (220.985 test)
27 Mart: 30.021 vaka, 1.281 hasta, 151 ölüm (223.214 test)
28 Mart: 29.058 vaka, 1.305 hasta, 153 ölüm (220.109 test)
29 Mart: 32.404 vaka, 1.325 hasta, 154 ölüm (225.511 test)
30 Mart: 37.303 vaka, 1.376 hasta, 155 ölüm (235.298 test)
31 Mart: 39.302 vaka, 1.401 hasta, 152 ölüm (240.012 test)

1 Nisan: 40.806 vaka, 1.424 hasta, 176 ölüm (243.738 test)
2 Nisan: 42.308 vaka, 1.471 hasta, 179 ölüm (248.968 test)
3 Nisan: 44.756 vaka, 1.483 hasta, 186 ölüm (249.126 test)
4 Nisan: 41.998 vaka, 1.508 hasta, 185 ölüm (246.210 test)
5 Nisan: 42.551 vaka, 1.706 hasta, 193 ölüm (245.496 test)
6 Nisan: 49.584 vaka, 2.003 hasta, 211 ölüm (271.547 test)
7 Nisan: 54.740 vaka, 2.203 hasta, 276 ölüm (302.108 test)
8 Nisan: 55.941 vaka, 2.316 hasta, 258 ölüm (304.492 test)
9 Nisan: 55.791 vaka, 2.408 hasta, 253 ölüm (305.103 test)

Üzerinde deney yapılan tavşan Ralph kendi yaşamını anlatıyor

Altyazılar: Defne Sarıöz

Küresel çapta hayvan haklarını savunan Washington merkezli kar amacı gütmeyen kuruluş Humane Society of the United States hayvanlara deney adı altında işkence edilmesine dikkat çeken bir video yayınladı.

Deneylerde kullanılan bir hayvan olan tavşan Ralph’in kendini anlattığı Save Ralph isimli animasyon, bize kapalı kapılar ardında hala devam eden bu vahşeti oldukça yumuşatılmış ama bir o kadar da vurucu bir şekilde anlatıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=UC62z5o2fr8

Çarpık düşünce yapısını gösteriyor

Kaderini kabullenen Ralph deney hayvanı oluşunu kara mizah kullanarak adeta bir meslekmiş gibi anlatıyor. Gözündeki, kulağındaki ve sırtındaki hasardan sıradan bir durummuş gibi bahsediyor.

Öte yandan insanın üstün varlık olduğunu ve onlar için bunu yaptığını, çektiği acıların önemli olmadığını söyleyerek hayvan deneylerinin arka planındaki çarpık düşünce yapısına ışık tutuyor.

‘Uzaya gidecek kadar üstün hayvanlara işkence yapacak kadar ilkel’

Bigumigu’den Ece Yılmaz animasyon filmini yorumlarken Ralph’in anlattıklarının alt metnini “Uzaya gitmeyi başarmış üstün(!) bir varlık, bilimde ilerleyebilmek için hala hayvanlara işkence yapacak kadar ilkel” ifadelerini kullanıyor.

Arch Model Studio tarafından hazırlanan animasyon filminde ana karakteri Taika Waititi seslendiriyor. Aynı zamanda Ricky Gervais, Olivia Munn, Zac Efron, Pom Klementieff, Rodrigo Santoro ve Tricia Helfer’in sesleri de animasyonda bir araya geliyor.

 

KİT Komisyonu’nda ÇAYKUR’un mali bilançosu görüşüldü: Satışı artırmak yerine zararı artırdı

Haber: Gençağa Karafazlı

Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü‘nün (ÇAYKUR)  2017 ve 2018 yıllarına ait bilançosu Türkiye Büyük Millet Meclisi Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu‘nda (KİT) görüşüldü.

Toplantıya ÇAYKUR’un Genel Müdürü Yusuf Ziya Alim de katılırken, Alim İYİ Parti’li ve CHP’li Milletvekilleri tarafından yoğun eleştirilere maruz kaldı.

‘Acil Eylem Planı oluşturuldu’

ÇAYKUR ile ilgili bir sunum yapan Yusuf Ziya Alim, ÇAYKUR’un finansman yükü ve buna bağlı olarak stok miktarının rahatlatılması için adımlar atıldığını açıkladı.

Alim, yarı mamül stokunun mart sonu itibariyle 68 bin ton olduğunu söylerken, organik gübre konusunda 20’nin üzerinde farklı organik gübre şirketleriyle denemeler sonucunda en uygun gübre veya gübreler için çay ihtisas üniversitesi olan Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi tarafından tavsiye kararının kamuoyu ile paylaşılmasının beklendiğini ifade etti.

Alim, koronavirüs salgını sürecinde 44 maddelik acil eylem planı oluşturulduğunu, bu yılda koruyucu önlemler eşliğinde kampanya faaliyetlerinin yürütüleceğini söyledi.

Bunlarla birlikte, Yusuf Ziya Alim ÇAYKUR’un 2020 yılı zarar bilançosunun 547 milyon olduğunu kaydetti.

Ulusal Gen Havuzu Projesi

Alim, sunumunda Çay Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü bünyesinde 2005 yılında oluşturulan Ulusal Gen Havuzu Projesi‘nden bahsetti ve seleksiyon bahçelerinde altı adet yerli ve yabancı tescillenmiş klon çay çeşidinin olduğunu belirtti.

2019-2023 yılı Cumhurbaşkanlığı Stratejik Planı’nda çay alanlarının yenilenmesi başlığında yer alan proje ile 50 dekar alanda 100 bin adet tescilli klondan oluşan damızlık çay bahçesi oluşturma projesinin devam ettiğini ifade eden Alim, 2019 yılında ÇAYKUR’un müşterisi olduğu çay ihtisas üniversitesi olan Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’nin ise yürütücü olarak yer aldığı TÜBİTAK Kamu Kurumları Araştırma ve Geliştirme Projelerini Destekleme Programı tarafından finanse edilen “Çay Bitkisi Gen Havuzunun Oluşturulması ve Ticari Çay Çeşit Adaylarının Belirlenmesi” isimli projenin başlatıldığını duyurdu.

“Çay Kanunu hazırlanması ve yasalaşması” hakkında da konuşan Alim, 2009 yılında Ulusal Çay Konseyi ve Rize Ticaret Borsası tarafından hazırlanan çay kanun taslağının kanunlaşmadığını, 2013’de ÇAYKUR ile çay sektörünün paydaşlarıyla kapsamlı bir toplantı yapıldığı, taban fiyatı konusunda tam mutabakat sağlanamadığı için mesafe alınamadığını, Tarım ve Orman Bakanı’nın 4 Eylül 2020 tarihli Rize ziyaretinde çay kanunu çalışması yapılması görevinin Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ne verdiğini, taslak hazırlama sürecinin devam ettiğini belirtti.

‘Çay üreticilerinin şikayetleri neden arttı?’

Konu hakkında konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuz yılmaz, Türkiye’nin 2019 yılında çay ithalatında 25. sırada, ihracatında ise 31. sırada yer aldığına dikkat çekti ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verilerine göre, 18 bin 387 ton çay ithalatı karşılığında 39 milyon 475 bin dolar ödendiğini dile getirdi:

O nedenle bana bu on dokuz yılda neden ÇAYKUR’un böyle kötü bir mali tabloya kavuştuğunu ve aynı zamanda da çay üreticilerinin şikayetlerinin çok fazla arttığını, neden kişi başına dünyanın en fazla çayını tüketen bir ülke olduğumuz halde ihracat sıralamasında bu kadar geride olduğumuzu, 2019 yılı itibarıyla 31’inci sırada olduğumuzu lütfen, bana açıklamanızı istiyorum.

Ne kadar açıklarsanız açıklayın, ortada çok büyük bir zarar tabii yine olacak, gerçek değişmeyecek ama ben sorunu bütünüyle anlayıp anlamadığınızı görmek istiyorum ve bizim tespit ettiğimiz, yani ÇAYKUR’un kasasını boşaltan, kasasında delikler açan pek çok yanlış uygulamanın, sorumluluğunu yerine getirmeyen bugüne kadarki bürokratların ve bütünüyle ilgili de bir teftiş gerçekleştirip gerçekleştirmediğinizi merak ediyorum.”

‘Kimsenin bilgisi var mı?’

İyi Parti Samsun Milletvekili Bedri Yaşar da 2017 yılında resmi yazı ve telefonla Çay Kanun Taslağı çalışmalarını ÇAYKUR Genel Müdürü’ne sorduğunu, ancak bir yanıt alamadığını ifade etti. Çay Kanunu’nun hazırlanmasına ilişkin süreçten de haberdar olmadıklarını belirten Yaşar, şu açıklamalarda bulundu:

Bir sürü mecralar anlattınız, bir sürü. İşte, üniversitelerle çalışıyoruz, odalarla konuştuk, sivil toplum kuruluşlarıyla bu olayı değerlendirdik. Bu kanun Meclisten geçecek.

Bu kanunla neyi talep ettiğiniz konusunda siz bizden başka herkese sormuşsunuz. Yani şuradaki üyelerin dışında herkese çay kanunuyla ilgili kamuoyu oluşturmuşsunuz, bu kanunu çıkaracak Parlamento. Peki, Parlamentoya bu kanunu taşıyacak kim? Tarım Komisyonu. Bilgisi olan var mı? Benim yok. Sizlerde var mı ben bilmiyorum.”

‘Kredinin ne kadarı ödenmiş?’

CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuz yılmaz, ÇAYKUR’ün içinde bulunduğu kredi borcuna değinerek şu açıklamalarda bulundu:

Finansman dar boğazının aşılması için tedbir alınması diye bir bulgu var Sayıştay’da. Ya, çok çarpıcı ve çok önemli yani tam çözülmesi gereken sorunların neredeyse merkezinde duruyor. Bir tablo var, bankalar var, kullanılan krediler var. Ne kadar kullanılmış ne kadarı ödenmiş ne kadarı devretmiş?

Bakın, Kurumun 2019 yılına devreden kredi borcu 2 milyar 55 milyon 790 bin 300 Türk lirası ve diyor ki: ‘349,6 milyon lira’ finansman gideri olarak yansımış oluyor. Biz şu ana kadar ne konuştuk bu Komisyonda? Şu bulgunun üzerinden bakmadığımız sürece gerçekten çok eksik. Tablo tamamlanmıyor, ben buna da şaşkınlık içindeyim açıkçası.

Sizden bu kredi kullanımıyla ilgili -ki bence bu da soruşturmalıdır- bu kadar büyük zarar varken bu kredi kullanımı ne kadar kullanılmış ne kadarı ödenmiş ne kadarı devretmiş kısımları inanın bir servet niteliğindeki bir tutardan bahsediyoruz. Dolayısıyla, ben tekrar kanaatimi söyleyeyim, acil olarak bir soruşturma yapılması gerekli, acil. Aksi takdirde, on dokuz yıldır bu zararın böyle katlanarak büyümesi ve yeterince analiz edilmediğinin de bu Komisyon toplantısında anlaşılması ve aynı zamanda on dokuz yıldır da bir çay kanunun çıkması için doğru düzgün ciddiyetli bir adımın atılmamasını açıklayabilecek başka hiçbir neden yok.”

‘Satışı artırmak yerine zararı artırdı’

İyi Parti Denizli Milletvekili Yasin Öztürk, ÇAYKUR’un reklamları ve projeleri için büyük meblağlar harcandığını ve ÇAYKUR’un satışı artırmak yerine zararı artırdığını söyledi:

ÇAYKUR’un stantları kadar büyük paralar harcadığı ve vazgeçtiği ya da akıbetinin ne olduğunu bilmediğimiz projeleri söz konusu. Mesela, bu Stevia’yla ilgili, Rize şekeri konusunda rasyonel olmayan bu çalışmayla ilgili, bu projeden vazgeçildiğini tahmin ediyoruz ama bu projeleri bu şekilde getiren, bu önerileri veren kişilerle ilgili herhangi bir soruşturma açıldı mı muamma.

Yine, bize dağıtılan ÇAYKUR’un sunum dosyasında bu projeyle ilgili bir bilgi olmadığı gibi ‘JP53’ diye bir projesi söz konusuydu ÇAYKUR’un. JP53 neydi? Beyaz çay ekstrasından üretilecek, kanser hastalarına ümit olacak diye duyuruldu. Bu proje için defalarca Japonya’ya gidip gelindi. Kurumun resmi sitesinde kapsamlı açıklamalar yapıldı. Projeye 600 bin dolar para ayrıldı, 240 bin dolar para ödendi, geri kalan 362 bin dolar ödenmemiş. Kanser hastalarına umut olacak diye reklamı yapılan bu çay Japonya’da depolarda beş ay boyunca bekletildi ama parası ödenmediği için Japonya çayı vermedi. JP53 projesine ilişkin Sayın Genel Müdürün sunum dosyasında hiçbir bilgiye yer verilmediğine göre muhtemelen bu projeden de vazgeçildiğini anlıyoruz. Vazgeçilmediyse de en azından kendisinden bu konuda bilgi istiyoruz.

ÇAYKUR dünyanın en çok çay tüketen ülkesinde çay satmak için, 2019 yılında reklam için 36 milyon lira, fuar ve festivaller için etkinliklere 896 milyon lira harcamış. Yine, temperli kulplu cam bardak için reklamasyon niyetine 5 milyon 250 bin lira ödeme yapılmıştır. Yanında dağıtılan şemsiyelere, dağıtılan takvimlere bakarsak ÇAYKUR’un satışı artırmak yerine zararı artırdığını gözlemliyoruz. Bu konuda stokların ve zararın azaltılması için herhangi bir çaba yerine, aksine bu zararlar hala devam etmekte. Bu zihniyetin de bu şekilde devam ettiğini görmekteyiz.”

TTB’den iktidara uyarı: Yanlış sağlık politikalarında ısrar, sosyal cinayettir

Türkiye’de Covid-19 pandemisi hızla yayılırken Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, 9 Nisan 2021 günü “İktidara Uyarımız, Topluma Çağrımızdır” başlıklı bir basın toplantısı düzenleyerek alınması gereken acil önlemleri sıraladı.
 
TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı toplantının başında, “İktidar bu uyarılarımızı asla hayata geçirmedi. Bunlar toplumu yok saymanın belgesidir” dedi. Basın açıklamasını ise  TTB II. Başkanı Doç. Dr. Ali İhsan Ökten ve TTB Merkez Konseyi üyesi Doç. Dr. Deniz Erdoğdu okudu.
 
Açıklama özetle şöyle: 

İktidara Uyarımız, Topluma Çağrımızdır

“İktidarın yeni “Kontrollü Normalleşme Kararları”nı açıklayıp uygulanmaya başlamasından bugüne 38 gün geçti. Bu adımlar atılmadan önce Covid-19 hastalığında resmi sayılara göre günlük vaka sayısı 8000’lerin ve hastalığa bağlı ölüm sayısı 65’lerin altındaydı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) olarak o zaman da “normalleşme” başlığı altında atılacak adımların bilimsel olmadığı konusunda uyarmıştık; ama ne yazık ki uyarılarımız yine dinlenmedi.

Hatırlatıyoruz öngörülen her şey önlenebilirdi. Hastaların Sağlık Bakanlığı’nın verdiği sayılara göre dahi 55.000’i aştığını ve ölüm sayılarının 250’nin üzerine çıktığını görmekten üzüntü duyuyoruz. Bu sayılarla Avrupa’da yeni vaka bildirimin en yüksek olduğu ülkeyiz.

İktidar önlemleri göstermelik aldığını virüsle adeta randevulaşacak kadar ileriye taşımıştır. 1 Mart’a açılma randevusu verip “Ramazan ayına kadar herhangi bir önlem almayacağım” demek, bilimsel değil algısal bir tutumdur. Beklediğimiz sürede fazladan kaybettiğimiz her canımızın sorumlusu bu kararı alanlardır. Bu tutum kendi yaşam biçimlerinin topluma dayatılmasıdır.

14 Ocak 2021 tarihinden bu yana 11 hafta geçmiştir ve iki doz aşı olanlar toplumun %10’una dahi ulaşmamıştır. İki doz aşı olanların 8 milyona ulaşmayan sayısı ile bilimsel olarak Türkiye’de bağışıklama sağlanabilmesi için 6 ayda 120 milyon doz aşı gerekliliğinin yanından bile geçilememektedir ve halen bir aşı programı açıklanamamıştır.

TTB olarak iktidarı bir kere daha uyarıyoruz: Geç kaldınız, önlenebilir ölümleri önlemediniz! Her gün yüzlerce insanımızı kaybettiğimiz son durumda acil adımlar atılmalıdır.”

Açıklamada acilen yapılması gerekenler ise şöyle sıralandı: 

  • Mevcut sağlık politikalarının başarısız olduğu artık kabul edilmeli; sağlığa bütüncül bakan toplum ve sağlık örgütlerinin katılımıyla dayanışma içerisinde yeni bir sağlık sistemi kurulmalıdır.
  • Pandemi ile mücadele, derhal geniş katılımlı yerel pandemi kurullarına devredilmelidir. Bu kurullara yerel yönetimler, sağlık emek ve meslek örgütleri, ve toplum dahil edilmelidir.
  • Bilimsel kriterlere uygun filyasyon çalışmalarına hızla başlanıp salgının ilk kaynağına ulaşılmalı, bireyler hastalanmadan veya hastaneye gelmeden gerekli adımlar atılmalıdır.
  • Çalışanlar sosyal ve ekonomik hiçbir kayba uğratılmadan; AVM, fabrika, lokanta, atölye, şantiye gibi kalabalık ve kapalı alanlar derhal kapatılmalıdır. En az 14 gün tercihen 28 gün zorunlu üretim alanları dışında çalışanlar hiçbir şekilde mağdur edilmeden çarklar durdurulmalıdır. Zorunlu üretim alanlarında çalışanlar için işyerine ulaşmada ve iş yerlerinde fiziksel önlemler alınmalı, dönüşümlü çalışma modelleri ile çalışma ortamlarında bulunan sayısı azaltılmalıdır.

‘Etkili aşılama programı uygulanmalı’

  • Uluslararası dolaşım en aza indirgenmeli ve yalnızca çok gerekli şartlarda olmalı, yurtdışı seyahatlerinde 14 gün karantina uygulanmalıdır.
  • Aşılamada hedef toplumsal bağışıklık olmalıdır. Etkili bir aşılama programı uygulanmalıdır. Aşı temini ile ilgili süreç şeffaf bir biçimde kamuoyu ile paylaşılmalı, toplumun önüne net bir aşı takvimi konulmalıdır. Mevcut durumda hızlı aşılama salgınla mücadelenin en önemli parçasıdır.
  • Sağlık çalışanlarının mevcut pandeminin yükü yetmezmiş gibi iktidarın vurdumduymazlığıyla daha da tükendiği görülmelidir. COVID-19’un meslek hastalığı kabul edilmesi gibi basit bir adımın bile atılmaması halen bir ayıp olarak ortada durmaktadır. Halen atanmayı bekleyen ve KHK ile gerekçe gösterilmeden ihraç edilmiş tüm sağlık çalışanları hızla salgınla mücadelede yerlerini almalıdır. Sağlık çalışanları artık dinlenebilmelidir.
  • Kapatılmış olan Hıfzıssıhha Enstitüsü gibi yapılarımızın ne kadar gerekli olduğu şimdi bir kez daha anlaşılmıştır. Artık sağlıkta birilerini zengin edecek değil toplumun ihtiyaçlarına yönelik adımlar atılmalı; aşıda patenti ortadan kaldıracak uluslararası adımlar atılmalıdır. Küresel sorunda çözümün de küresel olduğu kabul edilmelidir. Kimseyi geride ve yalnız bırakmayan uluslararası koordinasyon acilen kurulmalıdır.

TTB’nin açıklamasında verilerin kamuoyu ile paylaşılmadığı, bağımsız bilimsel çalışmaların engellendiği şartlarda sınırlı sayıda da olsa eldeki mevcut verileri ile ülkenin, bölgelerin, risk gruplarının özgün durumlarının gösterilmesi gerektiğine dikkat çekilerek, bilim insanlarınin yayın üretme konusunda Bakanlığın çizdiği çerçevenin dışına çıkması istendi; TTB’nin  bilimsel sorumluluğu almaya hazır olduğu kaydedildi. 

 

‘Kentler, doğayla kurduğumuz tahakküm ilişkisinin ara yüzü gibi’

Yeşil Avrupa Vakfı (GEF) ve Yeşil Düşünce Derneği’nin desteği ile hazırlanan “Sivil Toplum ile Şehri Yeşil Yapmak: Yeşil Şehir Uygulamaları Çerçevesinde İBB-Sivil Toplum İlişkilerinin Değerlendirme Raporu” yayınlandı.

Umudun Yeri Yeşil Şehirler projesi kapsamında düzenlenen Yeşil Şehirler çalıştaylarının çıktılarından faydalanarak hazırlanan rapor İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sivil toplumla kurduğu ilişkinin başarılı ve başarısız yanlarını ele alıyor. Aynı zamanda karşılaşılan sorunlara karşı politika önerileri sunuyor.

‘Kentler kaynakların yüzde 75’ini tüketiyor’

Raporun yazarı Sosyalog-Araştırmacı Dr. Baran Alp Uncu ile belediyeler ve sivil toplum arasındaki ilişkiyi masaya yatırdık.  “Adı Antroposen olan yeni bir çağda yaşıyoruz. Gezegende insanın müdahale etmediği herhangi bir alan bulunmuyor. Ve gezegenin limitleri gün geçtikçe daha da çok aşılıyor” diyen Uncu, kentlerin de doğayla kurduğumuz tahakküm ilişkisinin ara yüzü gibi olduğunu söyledi.

İklim ve ekoloji mücadelesinde kentlerin kritik öneme sahip olduğunu belirten Baran Alp Uncu “Bakıldığında dünya genelinde nüfusun yüzde 55’i kentlerde yaşıyor. Kentler kaynakların yüzde 75’ini tüketiyor, karbondioksit salımlarının da yaklaşık yüzde 70’i kent kaynaklı. Özetle, kentler ürettiğinden çok daha fazlasını tüketen mekanlar ve başta iklim krizi olmak üzere ekolojik yıkımın baş sorumlularından. Aynı zamanda ekolojik felaketler karşısında oldukça kırılganlar” ifadelerini kullandı.

‘İklim ve çevre adaleti için katılım şart’

“Yeşil Kent” ise tüm canlıları merkezine alan, yeşil altyapı üzerine inşa edilmiş, doğa ile denge içerisinde var olan mekânlardan oluşan, iklim krizi ve diğer ekolojik sorunlara karşı “dönüşerek” direnç kazanmış yaşama alanları vadediyor.

İklim ve çevre adaleti kavramlarının bize ekolojik sorunların yoksullar, kadınlar, göçmenler, etnik ve dini azınlıklar gibi dışlanmış dezavantajlı grupların üzerinde çok daha yıkıcı etkileri olduğunu söylediğini aktaran Uncu, “Bunun giderilmesinin başlıca yolu katılımın sağlanması. Bu da farklı konular üzerinde faaliyet gösteren, farklı kesimlerin savunuculuğunu yapan sivil toplum aktörlerinin kent halkının kendisiyle beraber karar alma mekanizmalarına doğrudan katılımı anlamına geliyor” dedi.

Rapor ne amaçlıyor?

Baran Alp Uncu raporun yayınlanmasının temel amacını “İBB’nin yeşil politika uygulamalarında sivil toplum ile kurduğu ilişkileri incelemek ve değerlendirmek; bu ilişkilerin geliştirilmesinin, yaygınlaştırılmasının olasılıklarını aramak” olarak özetledi.

Ekim ayında İBB’nin farklı birimlerinden temsilciler ve yöneticilerle faaliyet alanları ekoloji olan çeşitli sivil toplum aktörlerini bir araya getiren iki çalıştay düzenlendi. Çalıştaylarda İBB temsilcileri mevcut yeşil politika uygulamalarını ve planlarını paylaştı. Sivil toplumdan katılımcılarla bu planlar ve politikalar değerlendirildi. Aynı zamanda sivil toplum ile beraber işletilmeye çalışılan katılımcılık süreçlerinin biçimi, içeriği, etkinliği tartışıldı. Rapor da bu çalıştaylarda tartışılanların, ortaya çıkan sonuçların bir özetini içeriyor.

‘Referans olmasını ümit ediyoruz’

Uncu rapora ilişkin “Ümit ediyoruz ki bu rapor sonraki yeşil politika çalışmalarında zorlukları, engelleri ve olasılıkları ele alırken kullanılacak referanslardan biri olur” ifadelerini kullandı ve şu eklemede bulundu:

Aynı zamanda, çalıştayların kendisi de oldukça önem taşıyor. İBB yetkililerinin ve sivil toplumun karşılıklı olarak deneyim, görüş ve bilgilerini paylaştığı, tartıştığı bu buluşmaların sayısının arttırılması ve sürekli hâle getirilebilmesi önemli.”

‘Katılımcılık sürecinin başındayız’

Alp Baran Uncu “Türkiye’de ve İstanbul’da belki katılımcılığın, şeffaflığın lafı edildi ama uygulanmaya tam olarak hiçbir zaman konulmadı” ifadelerini kullandı.

Son dönemde ise İBB tarafında katılımcılık yönünde atılan adımlar bulunduğunu belirten Uncu, “Bu durum sivil toplum tarafından da olumlu bulunuyor. Diğer yandan bu sürecin henüz başındayız demek mümkün. Henüz üzerinden gelinmesi gereken yapısal ve ilişkisel engeller, zorluklar bulunuyor” dedi.

‘Koordinasyon eksikliği var’

Uncu’nun aktardığına göre sivil toplum tarafından dile getirilen konuların başında farklı alanlarda düzenlenen çalıştayların koordinasyonu, kapsayıcılığı ve genel olarak sürecin takibi ve denetimi ile ilgili iyileştirmeler geliyor.

Çalıştay ve diğer toplantıların süreç içerisindeki yerinin ve işlevinin daha da net bir biçimde ortaya konmasının yanı sıra verilerin ve bilgilerin şeffaf paylaşımının ve sektörler arası bir anlayışın geliştirilmesinin gerekliliği de altı çizilen meselelerden.  Katılımcılığın sadece tek taraflı bir fikir alma süreci olarak işletilmemesi, politika yapım süreçlerine sivil toplumun aktif ve sürekli katılımı da hatırlatılıyor.

‘Sivil topluma erişmekte zorluk yaşıyorlar’

İBB temsilcilerinin de yaşadığı zorluklara değinen Uncu, “İBB temsilcileri zaman zaman sivil topluma erişim zorlukları yaşadıklarını, sivil toplum aktörlerinin kendileri ile iş birliğinden beklentilerini daha somut hale getirmesi gerektiğini söylemekte” dedi.

Uncu, “İBB’nin yeşil politikalar konusunda yaşamakta olduğu sorunların arasında mevzuat kısıtları ve zaman baskısı da bulunuyor. Özetle, buna karşılıklı bir öğrenme süreci olarak bakmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.

‘Kentlerin yetki ve hareket alanları sınırlı’

Raporun çıktılarını değerlendiren Uncu, “Başta kentlerin birçok yönden yetki ve hareket alanlarının sınırlı olduğunu hatırlamak gerekir” dedi. Birden çok ölçekte eşzamanlı eylem ve politikalar olmadan kentlerin tek başına ekoloji ve iklim krizlerinin üstesinden gelmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Uncu şunları söyledi:

Bununla birlikte Avrupa kentlerinde genel olarak sivil toplumun yeşil politikalar konusunda söz üretmesinin, kararlara katılımının önü çok daha açık diyebiliriz. Bunun nedenlerinden biri içinde bulundukları ulusal ve bölgesel siyasi bağlam(lar)ın buna olanak sağlaması. Aynı zamanda, Avrupa’daki sivil toplum ve yerel yönetimlerin göreceli olarak daha dazla deneyime sahip. Bu da olumlu sonuçlar üretiyor.

‘Türkiye giderek daha da merkezileşiyor’

Türkiye’de ise çok daha merkezi bir yapı olduğunu ve bu yapının giderek merkezileştiğini belirten Uncu, “Bu nedenle Türkiye’de kentler daha kısıtlı bir hareket alanına sahip. Üstelik Türkiye’de katılımcılık deneyimleri de genel olarak oldukça sınırlı. Hem yerel yönetimin hem de sivil toplumun bu konuda kapasitesini arttırması gerekli” dedi ve şöyle devam etti:

Mevcut duruma baktığımızda, İBB temsilcileri uygulamaya koydukları ya da koyacakları farklı alanlardaki politikalarını anlatırken ‘sürdürülebilirlik’ kavramının altını özellikle çizdiğini görüyoruz. Çevre/iklim adaletinin sağlanabilmesi için önceliklerden bir tanesi kentte yaşayan dezavantajlı gruplarının ekoloji/iklim felaketleri karşısındaki kırılganlıklarının belirlenmesi. Bunun kadar önemlisi katılımcılık süreçlerinin iyileştirilmesi ve dirayetle uygulanması. Ayrıca, sivil toplum-İBB iş birliğinin kalıcılaşması için gerekli zeminlerin oluşturulması, ‘açık veri’nin sağlanması, denetleme-izleme mekanizma ve araçlarının iyileştirilmesi, geliştirilmesi de önemli.”

‘Aynı zamanda bir demokrasi mücadelesi’

Son olarak, en temel hak ve özgürlüklerin bile giderek kısıtlandığı, bunların savunulmasının artan düzeyde zorlaştığı bir dönemden geçtiğimize değinen Uncu, “Kent düzeyinde yeşil politikalar çerçevesinde katılımcı süreçlerin işletilmesini genel bir demokratikleşme çabasının bir parçası olarak da görmek gerekir” ifadelerini kullandı.

Uncu, “Böylelikle iklim krizi ve diğer ekolojik yıkımlardan doğrudan etkilenenlerin ihtiyaç, talep ve arzularını söylemeleri, alınacak kararlara ortak olmaları sağlanacak. Çünkü iklim mücadelesinin de bir parçası olarak düşünebileceğimiz kentleri yeşil yapmak aynı zamanda çevre/iklim adaletini sağlayacak bir demokrasi mücadelesidir” değerlendirmesinde bulundu.

George Floyd Davası: Floyd’un ölümü mahkemede animasyonla gösterildi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Minnesota eyaletinde gözaltına alındığı sırada eski polis memuru Derek Chauvin tarafından katledilen George Floyd‘un ölümüyle ilgili dava görülmeye devam ediyor.

Chauvin’in yargılandığı davada, savcılık tarafından çağrılan güç kullanma uzmanının görüşleri dinlendi, Floyd’un öldürülme anı animasyonla mahkemede gösterildi.

‘Sağlık durumunun kötüleştiği görülüyordu’

Hennepin Bölge Mahkemesi‘ndeki duruşmada, Los Angeles Polis Departmanı‘nda görevli olan güç kullanma uzmanı komiser yardımcısı Jody Stinger, Chauvin’in Floyd’a güç kullanmaya devam ederken hayati tehlikeyi dikkate alma yükümlülüğü bulunduğundan bahsetti.

Stinger, “Videoda açıkça izlenebildiği üzere, zaman geçtikçe Floyd’un sağlık durumunun kötüleştiği görülüyordu” ifadelerini kullandı.

Stinger, polislerin şüphelinin direnmesi durumunda yerde tutmak için iki kürek kemiğine dizi ile basma eğitimi aldıklarını, ancak her zaman mümkün olduğunca boyundan uzak durmaları konusunda uyarıldıklarını kaydetti.

Jody Stinger, “Kanaatime göre o pozisyonda kuvvet uygulamak makul değildi. Olay yerindeki polisler, Floyd’un durumuyla ilgili bazı şeylerin yolunda gitmediğini görüp ona göre hareket etmek zorundaydı” dedi.

‘Ben uyuşturucu kullanmıyorum diye bağırdı’

Mahkemede, büyük oranda George Floyd’un uyuşturucu kullanıp kullanmadığına odaklanılırken, Minnesota Suçlu Yakalama Bürosu‘ndan Kıdemli Özel Ajan James D. Reyerson, Floyd’un “Ben uyuşturucu kullanmıyorum” diye bağırdığını söyledi.

Chauvin’in avukatları, Floyd’un uyuşturucu kullanımının getirdiği komplikasyonlar sebebiyle öldüğünü iddia ediyordu. Ancak, Reyerson’un bu ifadesi, Chauvin’in savunmasını çürütebilir.

Duruşmada animasyon

Öte yandan, Savcılar Chauvin’in avukatlarının bu savunmasını çürütebilmek için de Floyd’un ölümünü canlandıran bir animasyon hazırladılar. Animasyon bir doktor uzman eşliğinde gösterildi. Polisin Floyd’un vücuduna nasıl baskı yaptığı, o baskıyla birlikte Floyd’un nasıl nefessiz kaldığı jüriye gösterilmeye çalışıldı. 

Bu güçlü animasyon,  Chauvin’in avukatlarını da şaşkına uğrattı.

Tanık ifadeleriyle devam edecek duruşmanın ikinci haftası tamamlandı. Önümüzdeki hafta cuma günü hakimin ve jürinin bir karar varması bekleniyor.

Floyd’un öldürülmesi

46 yaşındaki George Floyd, 25 Mayıs 2020’de dolandırıcılık şüphesiyle Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde gözaltına alındığı sırada, 44 yaşındaki polis memuru Derek Chauvin’in yaklaşık 9 dakika boyunca diziyle boynuna bastırması nedeniyle hayatını kaybetmişti. Floyd’un ölmeden önce defalarca “Nefes alamıyorum” dediği görüntülere yansımıştı.

Floyd’un ölümü tüm dünyada tepkiyle karşılanmış, günlerce devam eden protesto gösterileri yapılmıştı. 

Kraliçe Elizabeth’in eşi Prens Philip 99 yaşında yaşamını yitirdi

Birleşik Krallık Kraliçesi Elizabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip hayatını kaybetti. Prens Philip, 99 yaşındaydı.
 
Buckingham Sarayı, Prens Philip’in ölümüne ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada “Majesteleri Kraliçe, çok sevdiği eşi Edinburgh Dükü Prens Philip’in ölümünü derin bir acıyla duyuruyor. Majesteleri, bugün Windsor Kalesi’nde huzurlu bir şekilde hayata gözlerini yumdu. Detaylı açıklamalar daha sonra yapılacak.” ifadeleri yer aldı. 
 

Prens Philip, şubat ayında bir “enfeksiyon” geçirdiği duyurularak hastaneye kaldırılmıştı ve yaklaşık bir ay hastanede tedavi görmüştü.

Kral ünvanını hiç almadı

Edinburgh Dükü Prens Philip Mountbatten, 1921’de Yunanistan’da doğdu. Babası Yunanistan Prensi Andrew ve Helen Kralı I. George’un küçük oğlu Danimarka, annesi Prenses Alice, Lord Louis Mountbatten’in kızı ve Kraliçe Victoria‘nın torunuydu. 

Amcası, Yunanistan Kralı I. Konstantin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya yanlısı olduğu için tahttan indirilirken dönemin Birleşik Krallık Kralı V. George, Philip ve ailesinin kaçmasına yardım etti.

17 yaşında Kraliyet Donanması’na katılan Philip, İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık’ın Akdeniz, Hint ve Pasifik Okyanusu‘nda bulunan savaş gemilerinde askerlik görevini yerine getirdi. 

Philip Mountbatten, Kral George’un en büyük kızı Elizabeth ile 1947’de evlendi. Çiftin evliliklerinden dört çocukları oldu. Kral George’un hayatını kaybetmesi üzerine en büyük kızı Elizabeth, 1953’te Kraliçe olarak tahta geçti.

Hiçbir zaman Kral ünvanı almayan Prens Philip, 2017’de kamu görevlerinden emekliliğini duyurdu. Prens Philip, ülke tarihindeki en uzun süre hizmet veren kraliyet eşiydi.

Edinburgh Dükü 10 Haziran’da 100 yaşına girecekti.

 

Eğitim-Sen Samsun Şubesi Başkanı Arzu Topaloğlu: Yüz yüze eğitim ertelenmeli

Haber: Gençağa Karafazlı – Hüseyin Altun

Eğitim-Sen Samsun Şubesi Başkanı Arzu Topaloğlu, koronavirüs salgınında artan vaka sayısının eğitime olan etkisiyle ilgili yazılı bir açıklama yaptı.

Topaloğlu, yaptığı açıklamada hükümetin ve Milli Eğitim Bakanlığı‘nın (MEB) salgına karşı alınması gereken tedbirler konusunda eğitim emekçilerinin ve eğitim bileşenlerinin taleplerine, önerilerine kulaklarını tıkadığını ifade etti.

Ayrıca, Arzu Topaloğlu salgına karşı tüm tedbirlerin alınıp yüz yüze eğitimin ertelenmesini ve aşının yaygınlaştırılmasını talep ettiklerini dile getirdi.

‘Yüz yüze eğitim riskli bir sürece dönüştü’

Arzu Topaloğlu, parti kongrelerinin yapıldığı illerde koronavirüs vaka sayısında patlama yaşandığını hatırlattı ve okullardaki vaka artışıyla Ak Parti ve MEB’in ilgilenmediğini kaydetti:

Pandeminin ülkemizde de yayılmasının üzerinden geçen bir yılı aşkın süreye rağmen AKP ve MEB’in alınması gereken tedbirler konusunda eğitim emekçilerinin ve eğitim bileşenlerinin talep ve önerilerine kulaklarını tıkaması, 15 Şubat’ta köy okullarında, 2 Mart’ta diğer bütün bölgelerde başlayan yüz yüze eğitimin çok riskli bir sürece dönüşmesine yol açmıştır.

Bir yanda ataması yapılmayan yüz binlerce öğretmen, enflasyon karşısında maaşları eriyen eğitim emekçileri varken, diğer yanda MEB için günlüğü 2 bin 160 liradan koruma araçları yeniden kiralanmaktadır. Demokratik hak arama ve basın açıklaması yapmanın önüne her tür engel çıkarılırken ‘lebalep kongreler’in yapıldığı ve her kongreden sonra o ilde vakaların patladığı bu dönemde, okullarımızdaki vaka artışları ne MEB’in ne de iktidarın umurundadır.”

‘Bakanlık duyarlılıktan uzak’

Eğitim konusunda kararların tepeden alındığını belirten Topaloğlu, alınan kararların da sürekli değiştirilerek eğitim sürecinin içinden çıkılmaz hale getirildiğini aktardı:

Tüm eğitim bileşenleri kaygıyla okula giderken ve hemen her gün bir yerlerde bir okul kapatılırken; öğrencilerimize, öğretmenlerimize, hizmetli ve memurlarımıza pozitif ya da temaslı teşhisi konulurken; MEB her şeyin yolunda olduğu algısıyla, yüz yüze eğitime katılımın ne kadar yüksek olduğunu açıklamaktadır. Birçok il ve bölge kırmızıya dönerken hiç rahatsızlık duymadan yapılan bu açıklamalar Bakanlığın duyarlılıktan ne denli uzak olduğunu ortaya koymaktadır.

Pandemi sürecinde eğitim politikalarını doğru yürütebilmek için demokratik mekanizmalar oluşturmak, sendikalarla, veli dernekleriyle, öğrencilerle iletişim halinde olmak ve yapılan önerileri ciddiyetle ele alarak planlamalara dahil etmek olmazsa olmazdır. Ancak mevcut iktidarın otoriter ve anti-demokratik yaklaşımları sonucunda her karar tepeden alınmış ve ikide bir kararlar değiştirilerek, eğitim süreci içinden çıkılmaz bir hale sürüklenmiştir. Aşı ve diğer tüm tedbirler alınmadan yüz yüze eğitime başlanmamasına, tedbirler alındıkça hangi kademeler de başlanması gerektiğine, yazılı sınavların iptaline, sağlıklı ulaşımın sağlanmasına dair yapılan önerilerin hiçbiri iktidarın ve bakanlığın gündemine girmemiştir. Ortaya çıkan olumsuz tablonun sebebi bu otoriter ve tek merkezci yaklaşımdır.”

Sendika, Sağlık Bakanlığı’na başvuru yaptı

Arzu Topaloğlu, eğitimcilerin koronavirüs aşılama sırasında geri plana itildiğini söyleyerek, bu durum çok ciddi riskler barındırdığına da işaret etti:

Yüz yüze eğitimin nitelikli bir şekilde yürütülebilmesi için eğitim emekçileri, öğrenciler ve veliler açısından eğitim-öğretim ortamlarının sağlıklı ve güvenli olması gerekmektedir. Bu güven duygusu onların eğitim ortamlarındaki psikolojik ve duygusal yeterlilikleri için önemlidir.

Salgının giderek yükseldiği koşullarda eğitim emekçilerinin desteklenmesi gerekirken, halen aşı planlamasında 2. aşamanın 7. sırasında gösterilmeleri ve bir türlü öne alınmamaları hem eğitim emekçileri hem de tüm eğitim bileşenleri açısından çok ciddi riskler barındırmaktadır. Sendikamızın MEB’e yaptığı çağrılar, Sağlık Bakanlığı’na yaptığı başvurular olumlu sonuçlanmamıştır. MEB bu konuda harekete geçip Sağlık Bakanlığı ile ortak bir planlama yapıp kamuoyuna duyuracağına, kendisine başvuran eğitim emekçilerine ‘Sağlık Bakanlığı’na başvurun’ demektedir.”

‘Eğitim alanında hiçbir tedbir alınmıyor’

Topaloğlu, Türkiye’de salgından kaynaklı vaka sayısının hızla yükselmesine rağmen, salgına karşı hiçbir tedbir alınmamasının yüz yüze eğitimin sürdürülebilirliğini tehlikeye attığını söyledi:

Sağlıklı ve güvenli bir ortamda öğrencilerin eğitim hakkını ve tüm eğitim emekçilerinin çalışma hakkını önemsemeyen bir Bakanlık ve iktidarla karşı karşıyayız. Öyleyse yeniden hatırlatalım; 15 Şubat’tan 4 Nisan’a kadar toplam pozitif ve temaslı öğretmen sayısı 2 bin 558, öğrenci sayısı 3 bin 379, hizmetli-memur personel sayısı ise 246’dır. 15 Şubat-4 Nisan arasında eğitim alanında hayatını kaybedenlerin sayısı 16’ya ulaşmıştır. Bu rakamlar buz dağının sadece görünen yüzüdür. Sendikamıza ulaşan sınırlı bilgilerle ortaya çıkan bu tablo bile tehlikenin boyutunun ne düzeye geldiğini gösterirken, elinde tüm veriler olan MEB ise ısrarla sayıları gizlemekte ve herhangi bir açıklama yapmamaktadır.

Önü alınamaz bir şekilde vakalar ve hasta sayıları tüm Türkiye’de hızla yükselirken eğitim alanında hiçbir tedbir alınmaması, yüz yüze eğitimin sürdürülebilirliğini tehlikeye atmaktadır. Yapılan çağrılara rağmen başta aşı olmak üzere önlemler noktasında bir hazırlık gözükmemektedir. Tüm toplumumuzun sağlığı tehdit altındayken, sağlık örgütleri ve bilim insanları, sağlık hizmetleri, belediye temizlik hizmetleri ve gıda satışı dışında, gelir güvenceli 28 günlük kapanmayı önermektedir.”

‘Yüz yüze eğitim ertelenmeli’

Şube Başkanı Topaloğlu, mevcut koşullarda yüz yüze eğitimin ertelenmesini ve şu tedbirlerin gecikmeden alınması gerektiğini ifade etti:

  • Eğitim emekçilerinin iki doz aşılanması süreci hızla tamamlanmalıdır.
  • Eğitime ek bütçe oluşturulmalı, sağlıklı ve güvenli bir eğitim için ihtiyaç duyulan kadro atamaları yapılmalıdır.
  • Seyreltilmiş sınıf uygulamasını ortadan kaldıracak düzenlemeler yapılmamalıdır.
  • Maske ve hijyen malzemeleri konusunda sürekli ek takviyelerin yapılacağı bir düzenleme mutlaka planlanmalıdır.
  • Kalabalık okullarda, öğretmenler odası sayısının artırılması konusunda çalışma yürütülmelidir.

  • Kalabalık okullarda öğrenci ve öğretmen tuvalet sayılarının artırılması için çalışma yapılmalıdır.
  • Okullarda bir sağlık görevlisine gereksinme bulunmaktadır, bu ihtiyaca dönük çalışma yürütülmelidir.
  • Okullarda uygulanması gereken tedbirleri düzenli olarak denetleyecek ve eksikliklerin giderilmesi için çalışma yürütecek görevlendirmeler yapılmalıdır.
  • Eğitim bileşenlerinin sağlıklı ulaşımı için valilikler ve yerel yönetimlerle birlikte kapsamlı bir planlama hızla hayata geçirilmelidir.
  • Alınan önlemlerin kapsamı genişledikçe okullarımız kademeli olarak açılmalı, yaşamın tüm alanları kademeli bir şekilde normalleşme kapsamına alınmalıdır.

Yeni varyantın kırıp geçirdiği Brezilya’da Yüksek Mahkeme hükümetin koronavirüsle mücadelesini incelemeye alacak

Yeni varyant: 18 mutasyonun birleşiminden oluşuyor

Bu arada ülkedeki bilim insanları, yeni tip coronavirüsün (Covid-19) daha önce tanımlanmamış 18 mutasyonunun birleşiminden oluşan tür tespit etti.

Brezilya’da yayın yapan O Globo‘da yer alan habere göre, Belo Horizonte şehrindeki Minas Gerais Federal Üniversitesi (UFMG) ve Pardini Grubu Araştırma ve Geliştirme Sektörü uzmanları, Rio de Janeiro Federal Üniversitesi iş birliğinde, Covid-19’un 18 mutasyonun birleşiminden oluşan türüne rastladı.

Söz konusu türün potansiyel olarak tehlikeli olduğunu belirten uzmanlar, bu türdeki daha önce tanımlanmamış 18 mutasyonun içinde Brezilya’nın Amazonas eyaletinde ortaya çıkan P1, Rio de Janeiro‘da ortaya çıkan P2, İngiltere‘de ortaya çıkan B.1.1.7 ve Güney Afrika‘da ortaya çıkan B.1.1.351 türleriyle benzer özellikler gösteren mutasyonların bulunduğunu ifade etti.

UFMG‘de görevli virolog Renato Santana, tespit edilen türün daha hızlı yayıldığını veya daha etkili olduğunu söylemek için erken olduğuna dikkati çekerek, “Brezilya’da mevcut türlerle benzer karakteristik özelliklere sahip olduğunu bilmek önemli ancak yeni karakteristik özelliklere de sahip. Bu sanki mevcut türlerin gelişmesi gibi” dedi.

Bu türün görüldüğü kişilerin ülke dışına seyahat etmediğini belirten Santana, türün ne zaman ve nerede ortaya çıktığını belirlemek için araştırmaların yapılması gerektiğini sözlerine ekledi.

Brezilya’da bugüne kadar 340 binden fazla kişinin ölümüne sebep olan Covid-19, ülkede 13,1 milyondan fazla kişide görüldü.

Bir gün 4 bin 249 kişi öldü, vaka sayısı 13 milyonu aştı

Brezilya Sağlık Bakanlığı verilerine göre, son 24 saatte 86 bin 652 yeni vakanın tespit edilmesiyle, vaka sayısı 13 milyon 279 bin 857’ye, iyileşenlerin sayısı da 11 milyon 732 bin 193’e yükseldi.

Ülkede son 24 saatte 4 bin 249 kişi yaşamını yitirdi. Bu rakam, salgının başlangıcından bu yana Brezilya’da bir günde görülen en yüksek Covid-19 kaynaklı ölü sayısı olarak kayda geçti. Toplam ölü sayısı 345 bin 25’e çıktı.

Brezilya’da günlük ölü sayısı ilk kez 7 Nisan’da 4 bini geçmişti.