Aralarında HDP eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ile Akademisyen Beyza Üstün ve Cihan Erdal’ın bulunduğu 28’i tutuklu 108 kişinin yargılandığı Kobane Davası’nın ilk duruşması bugün görülüyor.
Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi‘ndeki duruşma savunma avukatlarının mahkeme salonuna alınmaması nedeniyle protestolarla başladı.
Avukatlar salona alınmadı
Bu davanın takibi için açılan “6-8 Ekim Gerçekleri” isimli sosyal medya hesabından yapılan açıklamada “100’e yakın avukatın duruşma salonuna girişi engelleniyor. Savunma avukatları mahkeme salonu dışında bırakılıyor. Avukatların, izleyici salonundan duruşmayı izlemeleri isteniyor!” denildi.
Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre duruşmaya alınmayan meslektaşları için salonu terk eden avukatlar, kimlik tespiti devam ederken duruşma salonuna girdi. Çevik kuvvet polisleri avukatları engellemeye çalıştı. Gerginliğe rağmen mahkeme başkanı duruşmada kimlik tespitine devam etti.
Avukatların salona girmesini engellemek isteyen polisler, kalkan ve coplarını kullandı. Avukatlar, “Yerlerimizden polisi çıkarın” sözleriyle duruma tepki gösterdi. Mahkeme başkanı, “Talepleri ne zaman alacağımı ve söz hakkını ne zaman vereceğimi söyledim” diyerek, kimlik tespiti işlemine devam etti.
Mahkeme salonunda avukatlar mahkeme heyetini alkışlarla protesto ederek “Savunma avukatları yerine oturamıyor ama çevik kuvvet polisleri duruşma salonunda!” ifadelerini kullandı.
Bugün Figen #Yüksekdağ yine zulmün gözüne bakarak insanlık onurunu, hakikati ve adaleti savunacak. Ambargo altına aldıkları mahkeme salonundan, rehin tutulan yoldaşlarımızın dimdik duruşunu paylaşıyoruz. #HDPyargılıyorpic.twitter.com/DmKJxy7VDj
Kimlik tespiti yapılan sanıklar avukatlarını istedi
Kimlik tespiti yapılan sanıklar avukatları olmadan sorulara cevap vermeyeceklerini söyledi. Alp Altınörs “Avukatım olmadan kimlik tespiti yapılması hukuki değildir. Her aşamada müdafii desteğinden yararlanma hakkım vardır. Müşteki avukatlarının hepsi burada ama bizim avukatlarımız yok” ifadelerini kullandı.
Selahattin Demirtaş da şunları söyledi: “Buraya susmaya değil konuşmaya geldik. Yargılanmaya değil, yargılamaya geldik. Avukatların sayısı belliydi. Her bir sanık için 3 avukat olsa da 100’den fazla avukat olacaktı. Mahkeme salonunun kalabalık olacağı önceden belliydi. Bu sorunu çözebilirdiniz. Gerçekten yargılamanın devam etmesini istiyorsanız ara verip bu sorunu çözebilirsiniz.”
Duruşmaya ara verildi
Avukatların salona alınmamasına tapki gösteren savunma avukatlarının tamamının mahkeme salonunu terk etti. Daha sonrasında sabah salona alınmayan avukatlar da dahil tüm avukatlar duruşma salonuna girdi. Duruşma kimlik tespiti ardından iddianamenin okunmasıyla devam etti.
Mahkeme Başkanı duruşmaya bir saat ara verdi.
Neler yaşandı?
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla başlatılan Kobani olaylarına ilişkin yedi ilde gerçekleştirilen operasyon kapsamında birçok HDP’li isim 25 Eylül günü gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında akademisyenler; Cihan Erdal, Prof. Dr. Beyza Üstün ve Can Memiş de yer alıyordu.
6-8 Ekim 2014 yılındaki eylemlerle suçlanan siyasetçiler hakkında 38’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. Davada tutuklu yargılanan kişiler ise şu şekilde:
HDP eski Eşbaşkanları Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, yerine kayyum atanan Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Emine Ayna, eski milletvekilleri Ayla Akat Ata, Beyza Üstün, İbrahim Binici, HDP eski Parti Sözcüsü Günay Kubilay, HDP yeni dönem Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Alp Altınörs, HDP Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Nazmi Gür, HDP Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyesi Ali Ürküt, HDP eski saymanı Zeki Çelik, HDP eski MYK üyeleri Bülent Barmaksız, Can Memiş, Cihan Erdal, İsmail Şengül, Mesut Bağcık, Bircan Yorulmaz, Dilek Yağlı, Pervin Oduncu, Berfin Özgü Köse, Ayşe Yağcı, Zeynep Ölbeci, HDP eski Milletvekili Aysel Tuğluk, DBP eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, Diyarbakır eski Belediye Eş Başkanı Gülten Kışanak ile HDP eski MYK yesi Nezir Çakan ve Meryem Adıbelli.
Çağrıcıları arasında Ahmet Türk, Canan Arın, Celal Fırat, İhsan Eliaçık, Genco Erkal, Melda Onur, Murathan Mungan, Nejla Kurul, Öztürk Türkdoğan, Rıza Türmen, Şebnem Korur Fincancı, Tarık Ziya Ekinci ve Zülfü Livaneli’nin yer aldığı Demokrasi Konferansı bileşenleri,10 Haziran’da yapılacak büyük konferans için çağrı yaptı.
“Bu ülkenin geleceğinde bizim de sözümüz var” diyerek yola çıkan Demokrasi Konferansı’nın amacı, hak, özgürlük, iş, aş talep edenleri; kadınlar, LGBTİ+’lar, Kürtler, Aleviler gibi toplumun birçok kesimini bir araya getirmek.
Türkiye’de hemen her kesimden insanın başat sorunları arasında ekonomi ve adalet yer alıyor. Fazlasıyla kutuplaştırılan bir zemin içinde bu sorunlar çözümsüz kalmaya devam ederken muhalefet de bir alternatif olamıyor. Kamuoyu şirketlerinin anket sonuçlarına göre iktidar partisi AKP ve/veya Cumhur İttifakı oy kaybederken bu kayıp muhalefete yansımıyor, kararsız seçmenler de hızla artıyor.
Milletvekillerinin tutuklandığı, hızlıca fezlekelerin hazırlandığı, partilere kapatma davaları açıldığı bir ortamda bu konferans toplumun farklı kesimlerini bir araya getirmeye, seslerini duyurmaya ve ortak hareket etmeye alan yaratabilecek mi?
Cezaevinde bulunan siyasetçilerden Halkların Demokrasi Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “demokrasi bloğu” çağrısı bu konferansta mı karşılık bulacak?
Bu ve daha pek çok soruyu çağrıcılardan eski Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıcı ve eski CHP Milletvekili Rıza Türmen ve yazar Ayşegül Devecioğlu’na sorduk.
Rıza Türmen: Yeni bir başlangıç, yeni bir bilinçlenme
Türmen, “Türkiye’de pek çok hak talep eden gruplar var. Bu salgın döneminde bu talepler daha da çoğaldı. Bir taraftan eşitlik, özgürlük; diğer taraftan ekmek, aş, iş talep eden gruplar var. Demokrasi Konferansı bütün bu gruplar arasında bir bağlantı kurmak ve bir demokrasi şemsiyesi altında birleştirmek amacıyla toplanacak” diyerek söze başlıyor.
Rıza Türmen.
Konferansın “yeni bir başlangıç, yeni bir uyanış, yeni bir bilinçlenme” olacağını belirten Rıza Türmen şunları anlatıyor:
“Bütün bu hak talepleri aslında bir demokrasi sorunudur. Hepsini demokrasi zemininde birleştirmek, seslerini duyurabilmek önemli… Çünkü ezilmişler aslında konuşamayan gruplar. Sessizliğe mahkûm edilmiş kitleler konuşma gücünü, sözünü ele geçirmelerini sağlamayı hedefliyoruz. Yeni bir alan açılacak ve insanlar anlayacaklar ki seslerini duyurabilmek için kolektif bir gruba dâhil olmaları lazım. Demokrasi Konferansı yeni bir uyanış, yeni bir bilinçlenme konferansı olacaktır. Ümit ediyoruz ki Demokrasi Konferansı bir başlangıç olacak.”
‘Her şey aslında konferans bittikten sonra başlayacak’
Peki ya “başlangıçtan” sonrası? Fransa’da 1970 yılında Sosyalist ve Komünist partiler bir araya gelerek “ortak hükümet programı” oluşturmuş ve ardından seçimlerde başarıya ulaşmışlardı. Türkiye’de süren sistem tartışmalarının da ortasında hedeflenen böyle bir ortak program çıkarmak mıdır?
Türmen, “Konferans bittikten sonra başlayacak aslında” diyor:
“Bu gibi şeylerin her zaman iki yüzü olur. Biri itirazdır. Bir de o beğenmediğiniz şeye ne gibi bir alternatif getireceğiniz. Eğer bugünkü Türkiye’yi, yönetimi beğenmiyorsanız o zaman nasıl bir Türkiye istediğinizi ortaya koymanız lazım. Fakat Demokrasi Konferansı önce ezilmişlerin sesini duyurmasını hedefliyor. Hak talep edenler, düşüncelerini söylediği için cezaevinde olanlar, Kürtler, Aleviler, LGBTİ’ler, ekolojik gruplar, işçiler, işsiz kalanlar, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, KHK mağdurları, engelliler, sağlık çalışanları…
Bütün bu hak talepleri aslında bir demokrasi sorunudur. O yüzden hepsini demokrasi zemininde birleştirmek, seslerini duyurabilmek önemli. Her şey konferans bittikten sonra başlayacak aslında. Kürt sorununu da, kadın haklarını da, emekçilerin sorunlarını da demokrasi olmadan çözmezsiniz. Türkiye’de demokrasi olsaydı devletin parası, öncelikleri başka olacaktı. Para Kanal İstanbul gibi projelere harcanmayacak, yoksullara, işsizlere harcanacaktı. Öncelik bu olacaktı. Bunlar yeni bir bilinçlenmeyle ve ağın düğümleri olarak birlikte hareket edebilirlerse Türkiye’de demokrasi mücadelesi bambaşka yeni bir aşamaya girmiş olacak.”
Devecioğlu: Türkiye’nin geleceğine dair ortak bir program çıkması amacı var
Yazar Ayşegül Devecioğlu ise Konferansın amaçlarına ilişkin şunları söylüyor:
“Ekmek, özgürlük ve adalet buluşması diyoruz aslında. Türkiye’nin geleceğine dair ortak bir program çıkarması gibi bir amacı var. Demokrasi denince genellikle siyasi hak ve özgürlük anlaşıyor ama emek talepleri olmadan nasıl ki cinsiyet eşitsizliği devam ettikçe demokrasiden söz edemiyorsak, emek talepleri de olmadan, barış olmadan demokrasiden söz edemeyiz. Bunu süreç belirleyecek. Bu bir ittifak veya seçim hazırlığı değil. Mücadele eden tüm dinamikleri bir araya getirme ve bu dinamiklerin ortak bir programını çıkartmaya yönelik bir çalışma. Belki buradan başka ortak zeminler yaratmaya yönelik bir çalışma. Bu bir seçim sürecine denk gelirse o zaman seçim sürecinden etkilenmemesi ya da bu süreci etkilememesi olanaksız. Fakat niyet buradan siyasi partilere bir ittifak çıkarmak değil. Örneğin, kendi köyünde doğal alanlarının yok olmaması için mücadele edenler var. Onların bir siyasi tercihi vardır veya yoktur, AKP’li bile olabilirler. Biz onları da bu konferans çatısı altında toplamak istiyoruz. Haklarını korumak için mücadele eden herkesin seslerini birleştirmek istiyoruz. Buradan bir birikim çıkacaktır. Bunun neye evrileceğini ülkedeki politik iklim belirleyecek.”
Yazar Ayşegül Devecioğlu.
‘Üçüncü ittifak önerisinin arkasında taşıyıcı bir siyasi güç yok’
Selahattin Demirtaş’ın çağrısı ve muhalefet partilerin desteğine ilişkin her ikisi de İYİ Parti dışında, Meclis’teki partilerin desteğini aldıklarını söylüyor. Peki, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yan yana gelmeye çekindiği HDP ile böyle bir platformda bir araya geldiğini görebilir miyiz?
Rıza Türmen, “umut ettiğimiz şeylerden biri de bu” diyor:
“Selahattin Demirtaş’ın çağrısı bizim için bir çıkış noktası değil ama tabii ki önerisi bundan farklı değil. HDP ve CHP’den çok destek var. Bu konferansı gerçekten çok destekliyorlar. Bunu diğer partilerden de bekliyoruz. CHP ve HDP’nin yan yana gelmesini umut ediyoruz. Umut ettiğimiz çok şey var… Sivil toplum kuruluşlarıyla siyasi partiler arasındaki ilişkilerin güçlenmesini umut ediyoruz. Bunun yararlı olacağına inanıyoruz. Bir de tabii siyasi partiler arasındaki diyaloğun güçlenmesine katkıda bulunacağına inanıyoruz. Herkesin katılmasını istiyoruz. Bir görüş birliği sağlayıp bunu ortaya koyalım. Seçim arifesinde bu hareket ortaya çıkmış olacak. Buna tesadüf edecek. O zaman tabii seçimlerle ilgili konularda, örneğin seçim güvenliği sorunu konusunda demokrasi hareketinin kurduğu bu ağ çok önemli işler yapabilir.”
Ayşegül Devecioğlu devam ediyor:
“Demirtaş’ın ittifak çağrısının arkasında HDP de durmadı. Orada bir stratejik ortaklık yok. Sol ve sosyalist güçlerin birliğiyle bir üçüncü ittifak öneresinin arkasında taşıyıcı bir siyasi güç yok. Tartışıldı ama bu işin esas muhataplarından HDP bu konuda “biz de böyle bir ittifaktan yanayız” diye bir açıklama yapmadı. Bu Demokrasi Konferansı çağrısı Demirtaş’ın bu çağrısından çok önce ocak ayında yapıldı. Dolayısıyla o çağrıyla bu konferansın bir ilgisi yok. Tabii ki Demirtaş’ın söyledikleri önemli. Türkiye’de demokrasi mücadelesinin çok önemli bir figürü olduğunu düşünüyorum. Hukuksuz yere hapiste tutuluyor. Hepimiz dikkatle dinliyoruz söylediklerini.”
CHP’nin süreci başından beri destelediğini belirten Devecioğlu nedenini anlatarak sözlerini tamamlıyor: “CHP sürecin başından beri içinde ve destekliyor. Bu sürece katkı veren partilerden biri. İYİ Parti ile bir temas olmadı. Biz partilerle ilerlemek de istemiyoruz. CHP’nin olmasının sebebi ise zaten bizim koordinasyonumuzda yer almasıdır. CHP Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Taşkın, Demokrasi İçin Birlik’in (DİP)koordinasyonda. DİP üzerinden de CHP ile görüşme yapıldı. Fakat biz meclis içindeki ve dışındaki siyasi partilerden çok Soma işçisinden PTT emekçisine, moto kuryesinden kâğıt toplayanına kadar hak talebinde bulunan, daha insanca yaşamak isteyen bütün mücadele dinamiklerinin bir araya gelmesini istiyoruz. Siyasi partiler şu an bizim konumuz değil.”
Demokrasi Konferansı 10 Haziran’da yapılacak. Hazırlık sürecinde yer almak isteyen grup veya birey herkes konferans adına açılan demokrasikonferansi.org adresinden iletişime geçebilir.
Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) Yönetim Kurulu Fatsa Çerkez Tepesi’ndeki ağaçların sokağa çıkma yasağı olduğu günde yasadışı biçimde kesilmesine tepki gösterdi.
Çerkez Tepesi, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Fatsa Belediyesi‘ne devredilmişti. Belediye de bölgenin turizme kazandırılacağını açıklayarak, tepeye mesire alanı, piknik üniteleri, yaya yolları, spor sahaları, paintball alanı, seyir terası, konaklamak için ahşap evler ve lokanta gibi sosyal donatılar yapılacağını açıklamıştı.
Duyuruda da Belediye’nin görselleri kullanılmış ancak projenin içeriğine dair herhangi bir bilgi paylaşılmamıştı.
‘Olmayan proje için ağaç kesiliyor’
Yapılan açıklamada görselleri paylaşmanın proje olmadığını vurgulanarak, “Ortada görselden başka bir şey yok. İnsanların sokağa çıkamadığı gün apar topar Çerkez Tepesi’ndeki ağaçların kesilmesi suçtur. Fatsa Orman İşletme ağaçların kesimi için karar aldıysa, hangi gerekçeyle aldığı belli değil. Ağaçların kesimi için ihale yapıldı mı, belli değil” ifadeleri kullanıldı.
“Yangından mal kaçırırcasına” ağaçların kesildiği belirtilen açıklamada “Bunun hukuksal ve ahlaki bir gerekçesi olamaz. Halkın kullanımına açık mı olacak, özelleştirilerek rant kapısı mı olacak o da belli değil. Çünkü ortada proje yok. Orman keserek, dinlenme yeri yapmayı Fatsa Belediyesi’nden öğrenmiş olduk” denildi.
Daha önce de maden sahasındaki ağaçların hızlı bir şekilde kesildiği hatırlatılan açıklamada “Fatsa’da usulsüz ağaç kesmek olağanlaştırıldı” ifadelerine yer verildi.
‘Suç duyurusunda bulunacağız’
Açıklamada “Fatsa Belediyesi, Ordu Büyükşehir Belediyesi’nden projesiz çalışmayı öğrenmiş. Ordu Büyükşehir Belediyesi de görsel paylaşarak ‘proje’ adıyla çalışma yapıyor. Hem maden alanında hem de Çerkez Tepesi’ndeki ağaç kesme gösterdi ki, ağaçları koruması gerekenler, halkın kullanımı için yeşil alanları çoğaltması gerekenler elbirliğiyle ağaçları kesiyorlar” denildi.
Suç duyurusunda bulunulacağı belirtilen açıklamada “Bu konuda Fatsalıları birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz. Dağınık değil, birliktelikle üstesinden gelinmeyecek zorluk yoktur. Hukuksuzluğa ve usulsüzlüklere karşı sesimizi yükselteceğiz. Suç duyurusu yapacağız” ifadeleri kullanıldı.
Tam 35 yıl önce bugün, 26 Nisan 1986’da Pripyat kentinin yakınlarında bulunan Çernobil Nükleer Santrali’nin dördüncü ünitesinde bir patlama meydana gelmişti. Patlama sonucu çevreye 1945 de Hiroşima’ya atılan atom bombasının neredeyse 50 katı radyasyon yayılmış ve felaketten bu güne kadar bağımsız kaynaklara göre 600 bine yakın insan etkilenmişti. Kimisi bir daha dönmemek üzere doğduğu toprakları terk ederken, kimi de felaketten yıllar sonra bile radyasyona bağlı sağlık sorunlarıyla boğuşuyor. 200 bine yakın insanın doğrudan veya dolaylı olarak felaketten bu yan; 35 yıl içinde yaşamını yitirdiği bilimsel verilerle ortaya konuyor.
Çernobil felaketinin 35. yılında İzmirliler Gaziemir’deki kaçak olarak gömülmüş radyoaktif atıklar nedeniyle endişeli. Gaziemir’de gömülü bu radyoaktif atıkların çevre ve insan sağlığı açısından oluşturduğu riskler kentin göbeğinde tam 14 yıldan bu yana sürüyor. Kaçak radyoaktif atıkların öyküsünü kısaca hatırlayalım:
Atıklar Gaziemir’de 1940’lı yıllarda kurulan Aslan Kurşun Fabrikası sahasında ilk kez 2007 yılında tespit edilmişti. Daha sonra kapanan fabrikanın bahçesindeki radyoaktif atıklar için uzun tartışmalardan ve yürütülen yasal mücadelelerden sonra 2013 yılında fabrikanın sahiplerine 5 milyon 79 bin 900 TL ceza yazılmıştı. Bu ceza miktarı o güne kadar ülkemizde bir seferde verilen en büyük çevre para cezasıydı. Yine uzun itiraz süreçleri sonucunda para cezası 2020 yılında onandı. 2021 yılına geldiğimiz de ise geçen 14 yıllık zaman diliminde atıkların aynı yerde bırakıldığı görülüyor. Yani Gaziemirliler ve İzmir insanı 14 yıldır radyoaktif atıklarla birlikte yaşamaya devam ediyor.
Radyoaktif atıklar 14 yıldır açıkta duruyor
Peki, bölgedeki radyoaktif atıklar neden bertaraf edilmiyor? Çevresinde binlerce insanın yaşadığı, önünden her gün binlercesinin geçtiği ve bölgenin en büyük havaalanının tam dibinde bulunan bu kaçak atıklar 14 yıldır bilinmesine rağmen neden kaldırılmıyor? Mevzuatımıza göre bu atıkları gömüldüğü yerden alıp nükleer atık bertaraf tesisinde depolamak Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) görevi… Kurum bugüne kadar kendisine yapılan onca başvuruya rağmen radyoaktif atıkları kaldırmadı. Oysa aynı kurum ülkemizin değişik bölgelerine nükleer atık bertaraf alanları kurmaya çalışıyor bugünlerde…
O alanda olduğunun fark edilmesinin üzerinden 14 yıl geçip hala kaldırılmayan radyoaktif atıklar için Çernobil felaketinin 35. yıldönümünde İzmir Tabip Odası, İzmir Barosu ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu (İKK) bir araya gelerek Gaziemir’deki atıkların gömülü bulunduğu yerde bugün bir basın açıklaması yaptılar. Basın açıklamasında Baro ve meslek odası temsilcileri sorumlulara tüm İzmirlilerin defalarca sorup, yanıtlarını bugüne kadar alamadığı soruları yönelttiler:
Gaziemir`de kaçak olarak depolandığı anlaşılan radyoaktif ve tehlikeli atıkların bölgeden uzaklaştırılması konusunda neler yapılmıştır?
Ülkemize girişi yasak olan nükleer atıkların bölgeye nasıl geldiği konusunda çalışmalar hangi aşamadadır?
Bölgeden uzaklaştırılacak atık miktarı nedir ve nerede bertaraf edilecektir?
Firmaya kesilen para cezası ile ilgili süreç ne aşamadadır?
Bölgede herhangi bir sağlık taraması ve izleme çalışması yapılmış mıdır?
Sürecin sorumluları hakkında yürütülen hukuki süreç ve çalışmalar nelerdir?
Ülkeye girişi yasak olan atıkları, İzmir’e sokarak; bahçesine gömen ve başka bir alanda faaliyetine devam eden firma ile ilgili yürütülen süreçler nelerdir?
İzmir Tabip Odası, İzmir Barosu ve TMMOB İKK ve İzmirliler şimdi yıllardır cevap alamadıkları bu soruların yanıtlarını bekliyor Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan. Bir de bir an önce bu atıkların kaldırılmasını…
Dünya vazgeçiyor, Türkiye yeni santraller peşinde
Çernobil Nükleer Santralinin dördüncü ünitesindeki patlama çok sayıda ülke için uyarıcı oldu. Birçok ülke nükleer enerji programını önce askıya aldı, daha sonra tamamen iptal etti, belli bir program dahilinde mevcut santrallerini de kapatmaya başladı. Almanya önümüzdeki yıl bütün nükleer santrallerini kapatmış olacak. Belçika ise santrallerini 2025 yılında tamamen devre dışı bırakacak. Kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği’nin 16 ülkesi bugün tamamen nükleer enerjiden arınmış durumda… Kalan 12 ülke ise 2025-2035 yılları arasında nükleer santrallerini kapatmayı planlıyor…
Biz mi? Halen Mersin Akkuyu’da Rusya’ya bir nükleer santral yaptırmaya çalışıyoruz. Her gün temelinde yeni çatlaklar oluştuğu bilgisi düşüyor; medyaya. Neredeyse şimdiden büyük riskler taşıyor. Üstelik bu santralde üretilecek elektrik şu anda başta yenilenebilir kaynaklar olmak üzere, çeşitli kaynaklardan ürettiğimizden çok daha pahalıya mal olacak. Arkasından; iki doğa harikası bölgemize; Sinop ve İğneada’ya da yapma planları var karar vericilerin. Üstelik tüm bunları 14 yıldır İzmir’in tam merkezinde, Gaziemir’deki kaçak gömülmüş radyoaktif atıkları bertaraf edememişken yapmaya çalışıyoruz…
Tam Çernobil’den 35 yıl sonra derler ya; “onlar gider Mersin’e; biz gideriz tersine” durumu. Yazık; hem de çok yazık…
Yeşil Gazete TV’deki Bu Gün programına konuk olan Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Emine Özkan ile Yeşiller Partisi PM üyesi Ümit Şahin 22-23 Nisan tarihlerinde ABD ev sahipliğinde gerçekleşen İklim Liderleri Zirvesi’ni yorumladı.
Yeşil Gazete editörü Elif Ünal’ın kolaylaştırıcılığında gerçekleştirilen programda ülkelerin verdiği emisyon azaltım hedefleri, zirvenin arka planı ve geleceğin iklim politikasına dair nasıl mesajlar barındırdığı konuşuldu.
Şahin: Rakam oyunları yapıyorlar
Birleşik Krallık, Japonya, Kanada ve ABD tarafından açıklanan emisyon hedeflerini değerlendiren Ümit Şahin, “Emisyonları baz aldıkları yılları değiştirerek rakam oyunları yapıyorlar. Verdikleri taahhütlerin hiçbiri yeterli değil” ifadelerini kullandı.
Emine Özkan ise Erdoğan’ın zirvede yaptığı konuşmada diğer ülkelerin aksine yeni bir iklim hedefi sunmamasının yanında Sıfır Atık projesinden ve Millet Bahçeleri‘nden bahsetmesinin bir “hayal kırıklığı” yarattığını belirtti. Özkan, “Dünyada yükselen bir iklim rejimi var. Türkiye’nin bu zirveden alması gereken temel mesaj daha fazla bu rejimin gerisinde kalma lüksünün kalmamış olmasıydı. Türkiye bu mesajı almış değil” dedi.
Yeşil Gazete TV’deki Bu Gün programına konuk olan Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Emine Özkan ile Yeşiller Partisi PM üyesi Ümit Şahin 22-23 Nisan tarihlerinde ABD ev sahipliğinde gerçekleşen İklim Liderleri Zirvesi’ni yorumladı.
Yeşil Gazete editörü Elif Ünal’ın kolaylaştırıcılığında gerçekleştirilen programda ülkelerin verdiği emisyon azaltım hedefleri, zirvenin arka planı ve geleceğin iklim politikasına dair nasıl mesajlar barındırdığı konuşuldu.
Şahin: Rakam oyunları yapıyorlar
Birleşik Krallık, Japonya, Kanada ve ABD tarafından açıklanan emisyon hedeflerini değerlendiren Ümit Şahin, “Emisyonları baz aldıkları yılları değiştirerek rakam oyunları yapıyorlar. Verdikleri taahhütlerin hiçbiri yeterli değil” ifadelerini kullandı.
Emine Özkan ise Erdoğan’ın zirvede yaptığı konuşmada diğer ülkelerin aksine yeni bir iklim hedefi sunmamasının yanında Sıfır Atık projesinden ve Millet Bahçeleri‘nden bahsetmesinin bir “hayal kırıklığı” yarattığını belirtti. Özkan, “Dünyada yükselen bir iklim rejimi var. Türkiye’nin bu zirveden alması gereken temel mesaj daha fazla bu rejimin gerisinde kalma lüksünün kalmamış olmasıydı. Türkiye bu mesajı almış değil” dedi.
Sağlık Bakanlığı, 65 ile 72 yaşları arasında olup daha önce bakanlık veya bağlı kuruluşlarında çalışmış olan tabip ve uzman tabiplerin yeniden istihdamına yönelik yapılacak yerleştirme işlemleri için başvuru ilanı yayınladı.
Resmi Gazete’de yayımlanan ilana göre, 27 Nisan Salı günü başlayacak başvurular, Sağlık Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün internet adresinde yer alan Personel Bilgi Sistemi (PBS) üzerinden e-Devlet kapısı kimlik doğrulama sistemi ile giriş yapılarak gerçekleştirilecek.
En fazla 10 tercih hakkı
Adaylar, PBS üzerinden açılacak münhal yerleri göz önünde bulundurarak ilan edilen takvim çerçevesinde en fazla 10 tercih yapabilecekler. Genel kura ile yerleşmek istediğini belirten adaylar, tercihlerine yerleşememesi halinde boş kalan münhallere genel kura ile yerleştirilecek.
İnceleme sonucunda uygun görülmeyen başvurular, ret gerekçeleri ile birlikte tebligat yerine geçmek üzere PBS üzerinden ilan edilerek, elektronik ortamda itirazlar alınacak ve neticeleri PBS üzerinden duyurulacak.
Devlet memurluğundan çekilen ve çekilmiş sayılanların yeniden atanmalarında ise 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 97’nci maddesindeki süreler dikkate alınacak. Ancak bu durumda olanlardan, kura son başvuru tarihi itibari ile engel hallerinin bitimine bir ay kalmış olanların başvuruları kabul edilecek.
Kimler başvurabilecek
Kuraya başvurabilecek adayların 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48’inci maddesinde belirtilen genel şartları taşımaları gerekiyor.
65 yaşını doldurmuş ve 72 yaşından gün almamış olup daha önce Sağlık Bakanlığı veya bağlı kuruluşlarında çalışmış olan tabip ve uzman tabipler ile 65 yaşını doldurmuş olması nedeniyle resen emekli edilerek sözleşmeli aile hekimi olarak görevine devam eden tabip ve uzman tabiplerin yapabileceği başvuru değerlendirme sonuçları PBS üzerinden 17 Mayıs Pazartesi günü ilan edilecek.
Başvuru sonuçları 24 Mayıs Pazartesi günü noter tarafından bilgisayar ortamında gerçekleştirilecek kura sonucu 24 Mayıs Pazartesi günü https://yhgm.saglik.gov.tr internet adresinden ilan edilecek.
Sinemanın en prestijli ödüllerinden biri kabul edilen Oscar Ödülleri’ne, bu yıl tren istasyonu Union Station ev sahipliği yaptı. Törende sunucular dönüşümlü olarak ödül törenini sundu ve törene seyirci alınmadı.
Akademi ödülleri, her yıl Los Angeles’taki Dolby Tiyatro Salonu’nda yapılıyordu.
Törene bu yıl mümkün olduğunca fiziksel katılım olması istenirken, katılan konuklara iki kez kornavirüs testi yapıldı. Törene fiziksel olarak katılamayan adaylar, uydu bağlantılarıyla törendeki yerlerini aldı.
2021 Oscar Ödül Töreni, pandemi nedeniyle üç ay ertelenmişti.
Nomadland filmine üç ödül
Geceye üç dalda aldığı Oscarla Nomadland filmi damga vururken, filmin yönetmeni Chloé Zhao, bu kategoride Oscar alan ilk Asyalı kadın oldu.
Film, en iyi yönetmen ödülünün yanı sıra, en iyi film ödülüne de layık görüldü. Filmdeki performasıyla Frances McDormand, en iyi kadın oyuncu ödülünün sahibi oldu.
Nomadland’ın yönetmeni Zhao, ödülünü kabul ederken şu açıklamalarda bulundu:
Bu ödülü, tüm zorluklara karşın iyilik için direnme inancına ve cesaretine sahip olan herkes için alıyorum. İnsanlar doğuştan iyilerdir. Ben dünyanın her yerinde, her zaman tanıştığım insanların içinde iyiyi bulabildim.”
Hopkins, ödül alan en yaşlı isim oldu
En iyi erkek oyuncu ödülünü ise The Father filmindeki performansıyla Anthony Hopkins kazandı. 83 yaşındaki Hopkins, bu ödülü alan en yaşlı kişi oldu.
Film, en iyi uyarlama senaryo ödülüne de layık görüldü.
Diğer dallardaki ödüller
En iyi belgesel ödülünün sahibi “My Octopus Teacher” oldu.
En iyi özgün senaryo ödülünü ise “Promising Young Woman” filmiyle Emerald Fennell kazandı.
Yabancı dilde en iyi film ödülünü Another Round filmi kazandı.
En iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü, Judas and the Black Messiah filmindeki rolüyle Daniel Kaluuya aldı.
En iyi yardımcı kadın oyuncu Yuh-Jung Youn
Minari filmindeki performansıyla en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülüne layık görülen Yuh-Jung Youn, bu kategoride ödül alan ilk Koreli aktris olarak da tarihe geçti.
Yuh-Jung Youn, ödülünü Brad Pitt‘ten alırken, “Bay Pitt, sizinle sonunda tanıştığıma çok memnun oldum” dedi.
En iyi ses ödülü Sound of Metal’in
Ma Rainey’s Black Bottom, en iyi makyaj ve saç tasarımı ödülünü alırken, en iyi kostüm tasarımı ödülü de yine aynı filmden Ann Roth‘a gitti.
En iyi ses ödülünü Sound of Metal filmi aldı. Film adına ödül, Nicolas Becker, Jaime Baksht, Michelle Couttolenc, Carlos Cortés ve Phillip Bladh‘e takdim edildi.
Aynı film, en iyi film kurgusu Oscarına da layık görüldü.
‘Bizim acılarımıza kayıtsız kalmayın’
Two Distant Strangers, en iyi kısa film ödülünü kazandı. Filmin yönetmenlerinden olan Travon Free, ödülünü aldığı sırada ülkedeki siyah ölümlerine dikkat çekti:
Amerika’da polis her gün ortalama üç kişiyi öldürüyor. Bu, yılda yaklaşık bin kişi eder. Ölenlerin büyük kısmı siyahlar. James Baldwin’in söylediği gibi, ‘Bir insanın yapabileceği en adice şey, başkalarının acısına kayıtsız kalmaktır’ Bu yüzden sizden kayıtsız kalmamanızı istiyorum. Bizim acılarımıza kayıtsız kalmayın.”
Soul, en iyi animasyon ödülünü aldı
En iyi kısa animasyon ödülü, If Anything Happens I LoveYou filminin oldu.
En iyi animasyon ödülünü Soul filmi alırken, film en iyi özgün müzik kategorisindeki ödülün de sahibi oldu.
En iyi özgün şarkı ödülünün kazananı “Fight for You” ile Judas and the Black Messiah filmi oldu.
En iyi kısa belgesel ödülünü Colette adlı belgeselle Anthony Giacchino ve Alice Doyard aldı.
En İyi Görsel Efekt kategorisinde Tenet, Oscar’ın sahibi oldu.
10 dalda ödüle aday gösterilen Mank filmi, en iyi prodüksiyon tasarımı ve en iyi sinematografi ödülüne sahip oldu.
Farklı kategorilerde, Mank’ın 10 adaylığı; The Father, Judas and the Black Messiah, Minari, Nomadland, Sound of Metal ve The Trial of the Chicago 7 filmlerinin altı adaylığı bulunuyordu.
Uluslararası İşçi Filmleri Festivali (İFF), koronavirüs salgını nedeniyle bu yıl da çevrim içi olarak düzenlenecek. “Hangi Kadraja Sığar?” başlığıyla düzenlenen festival kapsamında gösterimler, 1-9 Mayıs 2021 tarihlerinde İFF’nin YouTube kanalı üzerinden gerçekleştirilecek.
İFF Düzenleme Komitesi, bu yıl 16’ıncısı düzenlenen festivale ilişkin şunları kaydetti:
“Salgının en başında evde kalmak salgınla ilgili en etkili mücadele yöntemi olarak duyurulurken ve evde kalabilenler evlerine kapanırlarken geçtiğimiz sene İşçi Filmleri Festivali olarak ‘Evde Kalamayanları Gör’ demiştik. Hemşiresi, doktoru, hasta bakıcısı, hastane işçisi, laborantı ile sağlık sektörünün tüm çalışanları… Belediye, market, çağrı merkezi çalışanları, üretimi sürdüren fabrikalarda çalışan emekçiler, mevsimlik tarım işçileri işlerine gitmeye devam ettiler.
Pandemi sürecinde iktidar sahipleri hastalığın yayılması karşısında palyatif tedbirler uygulayarak ülkemizi çaresiz bırakmıştır. Salgının iktisadi etkilerine karşı ekonomik reform paketleriyle büyük sermaye sınıf rahatlatılmaya çalışılırken küçük esnaf borç ve kredi batağında yalnız bırakılmış, çalışan sınıflar ve emekliler yoksulluk sınırına sürüklenmiştir. Dünyanın diğer otoriter sistemle yönetilen ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de pandemi tedbirleri gerekçe sunularak bireylerin ve toplumsal kesimlerin yaşadığı ekonomik sıkıntılardan anti demokratik uygulamalara, kadınların ve LGBTİ+’ların eşitlik haklarına yapılan saldırılara, üniversitelerin kayyumla yönetilmeye çalışılmasına kadar pek çok soruna karşı verdiği demokratik mücadeleler yasak ve baskılarla engellenmeye çalışılmıştır.
Bu yıl 16’ıncısı düzenlenecek olan festivalimiz, dünyadan ve Türkiye’den emekçilerin, işsizlerin, kadınların, LGBTİ+’ların, gençlerin mücadelesini anlatıyor ve yaşanılan haksızlık ve adaletsizlikler ‘Hangi Kadraja Sığar’ diye soruyor.”
Filmler programda belirlenen saatlerde izlenebilecek
Filmler, festival gösterim programında belirtilen saatlerde izlenebilecek. İzleyici seansa geç kalırsa filmi izleyemeyecek ve gösterim sonrasında filmler arşivden izlenemeyecek.
Geçtiğimiz yıl gibi, bu yıl da çok fazla film başvurusu aldıklarını belirten İFF, çevrimiçi gösterimde kısıtlı sayıda gösterim yapılabildiği için belirli sayıda filmi programa aldıklarını ve bu yıl 38 filmin gösterileceğini açıkladı.
Hangi filmler var?
İFF, bu seneki gösterim programında da Türkiye’de ilk defa gösterilecek filmlerin olduğunu vurguladı:
1974’te bir İskoç kasabasında Pinochet diktatörlüğüne karşı Şili halkı ile dayanışan fabrika işçilerini anlatan “Nae Pasaran” (Geçit Yok),
İsveç’ten belgesel film “Hackitat” (Politik Bilgisayar Korsanlığının 9 Katmanı),
Birinci Dünya Savaşı sırasında içlerinde Lenin’in de bulunduğu göçmenleri taşıyan bir trende geçen “Lenin… The train” (Lenin’in Treni),
İsveç’ten günümüzde siyasetin yoksulluk ve sınıflı toplum ile ilişkisini sorgulayan “Bröd och Rättvisa” (Ekmek ve Adalet),
İspanya’daki bir sahilde hepsi kadınlardan oluşan yerel kabuklu deniz hayvanı çiftçilerinin işlerini kaybetmemek için verdiği mücadeleyi anlatan “El Cielo Es Nuestro Techo” (Sınırımız Gökyüzü),
İspanya’dan, kadınların yaşamının sığırların hızına ve ev idaresine göre yönetildiği bir kırsalda mücadele eden kadınların hikayesini anlatan “Mujeres del Campo” (Kırsalın Kadınları),
Türk İnşaat şirketi Gama işçilerinin İrlanda’daki direnişini anlatan, İrlandalı bir yönetmen tarafından çekilmiş filmi “The Gama Strike” (Gama Grevi),
Brezilya yapımı, siyah kadınların Brezilya’da başlattığı kampanyaya eşlik eden belgesel film “Sementes – Mulheres Pretas no Poder” (Tohumlar: Siyah Kadınlar İktidara),
Türkiye’den, ilhamını devrimci müzisyenler İbrahim Gökçek ve Helin Bölek’ten alan “Ritmin İsyanı” (Riot of Rhythm) filmleri bu yıl Türkiye prömiyerlerini yapacak.
Festival kapsamında ayrıca geçtiğimiz yıl sinema salonlarının tekelleşmesi nedeniyle kısıtlı gösterim imkânı bulmuş, yönetmen Emin Alper’in “Kız kardeşler” ve Kıvanç Sezer‘in “Küçük Şeyler” filmleri de seyircisiyle yeniden buluşma imkânı bulacak.
Açılış gecesi 1 Mayıs’ta
İFF’nin iki yıldır gerçekleştirdiği “Festivale Doğru” bölümünde ise İspanya‘nın Bask bölgesinden LAN Film Festivali‘ni konuk edip, İspanya’dan bir işçi filmi ve İsveç’ten iki işçi filmi izleyip film yönetmenleriyle canlı söyleşiler yapılacak.
Festivalin açılış gecesi 1 Mayıs 2021’de çevrimiçi olarak İFF’nin YouTube kanalından yayınlanacak bir etkinlikle yapılacak. Açılıştan sonraki günlerde yapılacak film gösterimi ve söyleşiler yine YouTube üzerinden canlı olarak izlenebilecek, izleyiciler yönetmenlere sorular sorabilecek.
Meksika’da bir grup bilim insanı Iztaccíhuatl yanardağında yer alan ve 2018’de yok olan Ayoloco buz kütlesinin olduğu bölgeye metal bir plaka dikerek Ayoloco’nun ölümüne dair tarihe bir not düştü.
Ulusal Özerk Üniversitesi’nden (UNAM) jeofizik fakültesi uzmanları ve ekolojistler plakayı yerleştirmek için şu anda var olmayan buz kütlesinin bulunduğu yere yürüdüler.
Gelecek nesillere mesaj
Yedi kilometrelik bir tırmanış rotasını tamamlayan bilim insanları tarafından yerleştirilen plakada gelecek nesillere şu şekilde seslenildi:
Gelecek nesiller için: Bir zamanlar burada Ayoloco buzulu vardı. Ancak 2018’de tamamen yok olana kadar geri çekildi. Önümüzdeki on yıllarda Meksika buzulları kaçınılmaz olarak yok olacak. Bu levha, iklim değişikliğinin ne olduğunu ve ne yapılması gerektiğini bildiğimizin kanıtıdır. Gerekeni yapıp yapmadığımızı yalnızca sen bileceksin.”
‘Hissettiğimiz utancın işareti’
UNAM Kültür Yayma Departmanı’nda Edebiyat Direktörü Ana Elsa Pérez Martínez, Ayoloco’nun ortadan kaybolduğunu kabul eden plaketin bir onur değil, daha çok onursuzluk olduğunu söyledi.
Mexico News Daily’nin aktardığına göre Martinez açıklamasında “Bu, iklim aciliyetine verilen yetersiz yanıtın bir sonucu olarak hissettiğimiz utancın bir işareti” ifadelerini kullandı.