Ana Sayfa Blog Sayfa 1476

Üniversite nedir, ondan neden korkulur?

Aslında bu yazıyı çok daha önceleri yazmayı planlıyordum. Fakat haftalık bile olsa düzenli yazı yazmanın bazı zorlukları oluyor. Gündemi izlemek ve hem gündem hem de yazı yazılan yayın organı ve uzmanlık alanınız ile ilgili çerçeveye uygun konular saptamak bu zorluğun bir parçası. Türkiye’nin bu sıralarda gündemini en çok meşgul eden konu mafya-devlet ilişkilerinin almış olduğu mide bulandırıcı durum. Bu konuda söyleyebileceğim hem çok şey var hem de hiçbir şey yok. Çok şey var, çünkü konu çok kapsamlı; hiçbir şey yok, çünkü midem bulanıyor, düşündükçe kusasım geliyor, ülkemin aldığı hale, düşürüldüğü duruma çok ama çok üzülüyorum. Sözcükler boğazımda ya da parmaklarımın ucunda düğümlenip kalıyor. O nedenle ben hakkında daha rahat söz söyleyebileceğim ve çok daha önemli gördüğüm bir başka konuyu ele almak istiyorum. Uzun süren sözde tam kapanmanın sona ermesini izleyen ilk gün, sosyal medyada, rektörlüğe sırtını dönerek direnişlerine devam eden Boğaziçili hocalarımızın fotoğrafını gördüm. O fotoğrafı görünce kendi kendime “tamam, bu yazıyı şimdi yazmalısın” dedim. Ve işte yazıyorum.

Üniversite nedir?

Etimolojik açıdan üniversite terimi Latince’de ‘bütün’, ‘tümü’ gibi anlamlara gelen ‘universus’a kadar uzanır. Tarihsel açıdan üniversitenin gelişimi belki başka bir yazının konusu olabilir, fakat şimdilik üniversitenin kökeninin dokuzuncu yüzyılda İtalya Salerno’da kurulan ve Avrupa’nın her tarafından öğrenci çeken tıp okuluna kadar uzandığını söylemenin bir sakıncası olmayacağını düşünüyorum.[1],[2] Tarihçesini bir kenara bırakıp üniversitenin ne olduğunu anlamaya odaklanırsak, çıkış noktamızı Berlin Üniversitesinin kurucusu olan ünlü Alman filozof ve devlet adamı Friedrich Wilhelm Christian Carl Ferdinand von Humboldt’un üniversiteyi dayandırdığı üç temel ilkeye[3] oturtmak yerinde olacaktır:

  1. Araştırma ve öğretim birliği,
  2. Öğretimin bağımsızlığı,
  3. Akademik özyönetim ya da akademinin kendi kendini yönetmesi.

Üniversitede ne yapılır, ne için yapılır?

Üniversite bilgi üretilen ve üretilen bilginin yayıldığı yerdir. Bilgi neden üretilir? Çünkü en doğru kararlar doğru bilgiye dayanılarak verilir. Dünyanın düz ve evrenin merkezinde olduğu, güneşin ve tüm diğer gökcisimlerinin dünyanın etrafında döndüğü bilgisi kimilerinin egosunu ve inançlarını okşayabilir. Fakat diyelim ki Kopernik’in başlattığı bilgi devrimi hiç yaşanmasaydı bugün dünya nasıl bir yer olurdu hiç düşündünüz mü? Başka bir örnekle açıklamaya çalışayım: Bir yıldan fazla süredir Covid-19 salgınının dünyayı ne hale soktuğunu hepimiz biliyoruz. Diyelim ki uzayın bilinmeyen bir köşesinden birtakım canlılar dünyaya geldiler ve diyelim ki virüsler konusunda bizden kat kat fazla bilgiye sahipler. Herhalde şu anki halimize acırlardı ve biraz da gülerlerdi. İşte Kopernik’in başını çektiği devrim olmasaydı uzayı, evreni, diğer gökcisimlerini ve dünyanın bunlar arasındaki yerini algılamamız da acınası durumda olurdu. Bilgi bütün dünyayı ve evreni doğru anlamamızı sağlayan en etkili araçtır.

Hemen eklemek gerekir, üniversite yalnızca bilgiye indirgenemez. Bakın ünlü İngiliz eğitimci ve şair William Johnson Cory tam 160 yıl önce gençlere yaptığı bir konuşmada neler söylemiş:[4]

İnsan büyük bir okula bilginin de ötesinde bir şeyler almak için, bazı sanatları ve alışkanlıkları kazanmak için gider. Özen gösterme alışkanlığı, kendini anlama sanatı için… görüşlerinizin onaylanmamasına ve reddedilmesine katlanabilme alışkanlığı için, medeni bir şekilde olumlu ya da olumsuz görüş bildirebilme sanatı için… zihinsel cesaret için, zihinsel sağlamlık için; hepsinden önemlisi, insan büyük bir okula kendisini tanımak için gider.”

Bir önemli nokta da bilginin sınırının olmamasıdır. Daha iyi kararlar verip daha doğru yollar seçmek için hep daha fazla bilgiye ihtiyacımız olacak. Üniversiteler, tek başlarına olmasalar da ihtiyaç duyduğumuz bilginin en yaygın şekilde üretilip topluma yayıldığı kurumlardır. Bilgi artıp yayıldıkça genel olarak toplumların refahı artar. Ne var ki artan bilgi herkesi her zaman mutlu etmez. Çünkü bilginin kıt ve gerçeğin muğlak olduğu topluluklarda insanları yönetmek, manipüle etmek çok daha kolaydır.

Yine Covid’den örnek vereyim. Hastalığa yol açan şeyin bir virüs olduğunu anlayacak bilgi düzeyine sahip olmasaydık, emin olun onlarca kerameti kendinden menkul insan ortaya çıkıp (belki şimdi bile çıkanlar vardır) bu durumun nedenini kendi varlık ve egemenlik dayanaklarını pekiştirecek doğaüstü şeylere bağlayacak; bu tür hastalıkların olmaması için insanların nasıl davranması gerektiğini kendilerince açıklayacaklardı. Ve yine emin olun bu açıklamalar insan paçavralarının toplumsal nüfuzunu güçlendirecekti. Nereden mi biliyoruz? Tarih kitapları ne güne duruyor? Oysa bugün, bilim ve bilgi sayesinde, hastalığın temel nedeninin insanın doğaya akılsızca ve saygısızca saldırısı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla ne yapıp ne yapmamız gerektiği konusunda belirttiğim türden istismarlara fırsat çıkmıyor.

Üniversiteden neden korkulur?

Bazıları üniversiteyi de üniversiteliyi de en büyük tehditlerden biri olarak görür. Çünkü gerçek üniversitenin harcında evrensellik, hoşgörü, farklı olana saygı, diyaloğa açıklık, kuşkuculuk, eleştiriye tahammül, paylaşarak/dayanışarak üreteme (ekip çalışması) gibi değerler vardır. Oysa o bazıları bunların hepsini silip tek bir şey ister: İtaat. ‘Aşağı bak!’ komutu rastgele bir komut değil, ‘boyun eğ’, ‘itaat et’ demektir. Gerçek üniversite de gerçek üniversiteli de itaat etmez.

Kuşkuculuk ve bilimin yol göstericiliği üniversite ve üniversiteliyi kandırmayı zorlaştırır. Üniversiteli akıl süzgecinden geçirmeden kabullenmez. Örneğin üniversiteli etnik, cinsel, dinsel, ideolojik, kültürel farklılıkları zenginlik olarak görür. Çeşitlilik doğaya olduğu gibi (biyolojik çeşitlilik) topluma da güç katar. Böyle toplumlar sığ ve dogmatik propagandalardan etkilenmez, istenilen şekle girmezler.  Çeşitliliğin, zenginliğin olduğu toplumlarda diyelim ki birisi farklı cinsel yönelimleri veya farklı inançları ya da farklı etnik kökenleri aşağılarsa, dönüp yanınızdaki farklı olana bakar ve onun aslında ne kadar iyi bir insan olduğunu görebilirsiniz. Çünkü dünyada iyilik de kötülük de hiçbir inanca, etnik kökene, cinsel eğilime, hiçbir ten rengine, ideolojiye ya da mesleğe, şuna buna mahsus değildir. Fakat bazıları toplumu tekleştirip geri kalanları şeytanlaştırmaktan hiç kaçınmaz, çünkü onların egemenliği ancak bu şekilde devam edebilir.

Çeşitliliğin olduğu toplumlar yönlendirilmesi ve kandırılması en güç toplumlardır. Dünya üzerinde çeşitliliği en çok üniversitelerde görürsünüz. Çünkü var olma amacının gereği olarak üniversitelerin kapıları bütün dünyaya açıktır; dünyanın her yerinden, her renkten, her inançtan, her milletten, her cinsel tercihten öğrenciler, araştırmacılar gelir gerçek üniversitelere. Bakmayın bizdeki üniversitelerin kapılarındaki güvenlik barikatlarına. Gerçek üniversitelerin kapısı bile olmaz. Olsa da biçimsel bir kapıdır o. Üniversitenin kapısında kimseye kimlik ya da başka bir şey sorulmaz. Üç yıl kadar oldu, oğlumla Münih Teknik Üniversitesine gitmiştik. Kapısına yaklaşırken oğlum kaygılı bir şekilde “Nasıl gireceğiz bu üniversiteye?” dedi. Ne demek istediğini gayet iyi anlamıştım. Çünkü o Türkiye’de sorular sorulan, engeller çıkarılan üniversite kapıları görüp onlara alışmıştı. Ona şöyle cevap verdim: “Kapıyı iterek.” Öyle de yaptık.

Üniversiteler, aslında birer dünya cumhuriyetidir ve üniversitelerin kolları bu dünyadan olan herkese açıktır. Oysa kimileri, toplumu tek fikirle, tek inançla, tek düşünme şekliyle, tek bakış açısıyla yönetmek ister. Bu nedenle üniversite onlar için çok ama çok büyük tehdittir. O nedenle üniversiteye de egemen olmak isterler. Üniversite gerçek bir üniversite ise ona egemen olunamayacağını çok iyi bildikleri için, onların aklındaki çözüm üniversiteyi üniversite olmaktan çıkarmaktır.

Üniversiteye nasıl egemen olurlar?

Elbette üniversite olmanın temel kriterlerinden biri olan akademik özyönetime darbe vurup üniversite yönetimini askeri tip bir hiyerarşinin parçası yaparak. Ben 1986 yılında öğrenci olarak üniversiteye adım attım. O gün bugündür üniversite camiasının içindeyim. Hiçbir zaman yeterli bir akademik özerkliğe şahit olmadım. Özellikle siyaset ve iktidarlar üniversitelerde güçlerini hissettirmeyi hep gerekli gördüler.

Fakat hiçbir zaman şimdiki kadar antidemokratik ve üniversitenin asli bileşenlerini (öğretim elemanları, öğrenciler ve üniversite çalışanları) yok sayan bir anlayışı da gözlemedim. En azından rektörlük seçimleri yapılır ve rektör olarak genellikle en çok oyu alan aday atanırdı. Benim fakültemde (Orman Fakültesi) hiçbir yasal zorunluluk olmamasına rağmen geleneksel olarak dekanlık seçimi yapılır ve rektör en çok oyu alan dekan adayına, onun kim olduğuna bakmaksızın görevi teslim ederdi. Akademik kurul toplantılarında ormanlar ve ormancılığı ilgilendiren güncel gelişmeler masaya yatırılır, demokratik bir şekilde tartışılır ve gerekirse fakülte görüşü oluşturularak kamuoyuna duyurulurdu. Biz ise bu şartları beğenmez ve hep daha demokratik bir sistemin gerekliliğini tartışırdık. 2010’da üniversitemden kendi isteğimle ayrıldım. 2018’de döndüğümde, nasıl bir üniversiteye döndüğümü hatırlatırcasına, bırakın görüş alınmayı, kimsenin haberi olmadan koskoca İstanbul Üniversitesi karpuz gibi ikiye bölündü. Sonra, birine atamak istedikleri rektör yasadaki rektörlük koşullarına uymadığı için, koca üniversitede koşulları sağlayan başka profesör yokmuş gibi, yasanın rektörlük koşullarını değiştiren beş günlük bir KHK çıktı. Rektör atandı ve başka bir KHK ile rektörlük koşulları eski haline döndürüldü. Açıkça kişiye özel yasal düzenleme yapıldı yani.

Eminim her üniversitede anlatılacak böyle hikâyeler bolca vardır. Muhtemeldir ki üniversite ailesinin bir bölümü bu uygulamaları olağan karşılıyor, akademik özyönetimin gereğine inanmıyorken bir bölümü de belki bezginlik, belki umutsuzluk, belki de başka nedenlerle suskun kalıyordu. İşte tam da bu koşullarda, sanırım Boğaziçi Üniversitesinde de aynı suskunluğun olacağı düşünüldü. Fakat olanları benim kadar sizler de biliyorsunuzdur eğer bu uzun yazıyı okuyacak kadar sabırlı ve ilgiliyseniz. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve öğretim elemanları gerçekten onurlu bir duruş sergilediler. Öğretim elemanları, o güzel ve değerli hocalarımız direnişlerine sabırla devam ediyorlar. Hepsini içtenlikle kutluyor ve destekliyorum.

Bundan sonra ne olacak? Yakın gelecekte ne olacağını öngöremem. Ama orta veya uzak gelecekte bu ülkede gerçek üniversiteler olacak. Ve o üniversitelerin değişik bölümlerinde bu yaşananlar ders olarak anlatılacak; kitaplarda, makalelerde analiz edilecek. Ve gün gelecek hepsi tarih olacak. Elbette tarihin aydınlık sayfalarında Boğaziçili öğrenciler ve öğretim elemanları bulunacak. Karanlık sayfalarında ise… Bırakalım karanlığı, biz başımızı hep yukarı ve aydınlığa çevirelim.

*

Not: Üç gün önce Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 102’nci yıldönümüydü. “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.” diyen; aradan geçen 102 yıl boyunca her yeni gün bir öncekinden daha çok değeri anlaşılan, özlenen ve sevilen Ulu Önder’i ve ulusal kurtuluş mücadelesinin her neferini saygı ve minnetle anıyorum.

[1] Zaman zaman üniversite ile eş anlamlı olarak kullanılan akademi teriminin kökeninin ise Plato’ya kadar uzandığını bir dipnot olarak belirtmek gerekir.
[2] Bazı kaynaklarda ilk gerçek üniversitenin 12. yüzyılda Bologna’da kurulduğu da yazmaktadır.
[3] Bu ilkeler Geoffrey Boulton ve Colin Lucas tarafından yazılan “What are universities for?” (Üniversiteler ne içindir? veya Üniversitelerin amacı nedir?) adlı eserden alınmıştır. Bu esere şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.  
[4] Henry Rosvsky tarafından yazılan “Üniversite: Bir Dekan Anlatıyor” kitabından alınmıştır (Çeviri: Süreyya Ersoy, Tübitak Popüler Bilim Kitapları: 6)

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-2

Birinci yazı için tıklayın

II. Örtüşen görüş birliği

Türkiye’nin politik sistemi ağır bir ‘güç reflüsünden’ mustarip; Türkiye toplumu ise hükümet tarafından hükümeti destekleyenler ile desteklemeyenler arasında, iki parçalı, siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkıştırılmış ve dolu dizgin totaliteryenizm bataklığına doğru sürüklenirmiş gibi görünüyor. Peki ülkenin  laikçisinden İslamcısına, Türkçüsünden Kürtçüsüne, sağcısından solcusuna, çok parçalı, çok renkli ‘muhalefet bloğundan,’ hükümeti Türkiye’yi sürüklediği bu tehlikeli yolculuktan caydırabilecek ortak bir politik irade, demokratikleşme yönünde etkili bir politik güç çıkabilir mi?

Bu soruya yanıt olarak, bir önceki yazımda, mealen, ‘böyle bir ortak irade, ancak tabanda ‘diyalog ve demokratikleşme’ üzerine örtüşen bir görüş birliği mevcutsa ortaya çıkabilir ki, ben mevcut olduğunu düşünüyorum’ demiştim. Peki tam olarak nedir bu ‘örtüşen bir görüş birliği’ dediğim şey? ‘Diyalog ve demokrasi’ derken tam olarak ne kastediyorum? Ve ülkenin bu en ‘karanlık’ döneminde, benim bu ‘aydınlanmacı’ iyimserliğim nereden kaynaklanıyor?

Her üç soruyu da yanıtlayacağım. Ama önce Türkiye’de vatandaşlar arasında ‘demokrasi ve diyalog’ üzerine böyle ‘örtüşen görüş birliklerinin’ mevcut olduğuna işaret eden yakın tarihli iki vakayı, 2013 yılındaki Gezi Protestolarını ve 2019 yılındaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İBB) Seçimlerini bir hatırlayalım istiyorum ki, bu ‘soyut’ kavramları, hepimizin gözlerinin önünde cereyan etmiş, hatta çoğumuzun içinde yer aldığımız ‘somut olaylardan’ hareketle tanımlayıp, mevcudiyetlerini kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartabilelim.

I

Gezi Protestoları 2013 yılının Haziran ayında, İstanbul’da başladı ve Türkiye’nin 79 iline yayıldı. Protestolar sırasında siyaset ile ilişkisi dört yılda bir yapılan seçimlerde oy kullanmaktan ve belki siyaset haberlerini göz ucuyla medyadan takip etmekten ibaret milyonlarca kişi, iki hafta boyunca tazyikli suya, göz yaşartıcı gaza, plastik mermilere maruz kalmak pahasına, sokağa çıktı, slogan attı, eylemlere katıldı.[1]  

2013 yılının Haziran ayının ilk Cumasında, Gezi protestoları sırasında, Taksim meydanındaki eylemci kalabalığının ortasında, solcu gençlerin ele ele tutuşarak, çevre güvenliğini sağlayarak açtıkları alanda, Müslümanlar namaz kıldı.

Aynı Haziran ayında, Gezi Park’ında, bir akşam üzeri, o dönemdeki adı Vatan Partisi olan grubun üyesi, 50 – 60 yaşlarındaki ulusalcı aktivistler, başlarında kalpak, omuzlarında Türk bayraklarıyla, Kürtçe türküler dinleyen BDP’li gençlerin koluna girerek halay çektiler.

Yine aynı yılın 30 Haziran’ında, LGBTİ+ bireylerin İstanbul Beyoğlu’ndaki onur yürüyüşüne, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerinden müteşekkil 100 bin kişi katıldı.

2014 yılının Haziran ayında Diyarbakır’da bir Kürt gencinin, Medeni Yıldırım’ın, ‘kalekol’ inşaatını protesto eden göstericilere ateş açan jandarma tarafından vurularak öldürülmesini, İstanbul’un Taksim meydanında, Atatürkçülerden, ulusalcılardan, Sünni müslümanlardan, feministlerden, LGBTİ+ bireylerden, çevrecilerden, ekolojistlerden, milliyetçilerden, ‘kahrolsun bağzı şeyler’ sloganı atanlardan ve daha nice nice insandan müteşekkil onbinlerce kişilik çok renkli, ‘çok parçalı’ bir ‘vatandaş kitlesi’ protesto etti.

2013 yılının Haziran ayında, Hükümete verilen destek 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriledi.

Peki, dünya görüşleri, dini inançları, yaşam tarzları, etnik kökenleri, cinsiyetleri ve cinsel yönelimleri bunca çeşitlilik gösteren, Saadet’ten, MHP’ye, CHP’den, BDP’ye ve hatta AKP’ye dönemin farklı siyasi partilerine oy veren böylesi ‘çok parçalı’ bir kitlenin, hükümeti böylesine tökezleten, böylesi etkili bir eylemlilikte buluşması nasıl mümkün olmuştu?

* * *

2019 yılının Mart ayında yapılan yerel seçimlerde, İstanbul Belediye Başkanlığını çok küçük bir farkla kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası, Hükümetin mesnetsiz iddialarla ve yargı erki üzerinde tesis etmiş olduğu kontrol sayesinde seçimleri iptal ettirmesi yüzünden verilmedi. 23 Haziran’da tekrarlanan seçimleri  Ekrem İmamoğlu önceki yıllarda CHP’ye oy vermiş laikçi, Atatürkçü, sosyal demokrat ve merkez sağ, İYİ Parti’ye oy vermiş Türk milliyetçisi, HDP’ye oy vermiş Kürt ve sol ve AKP ile Saadet’e oy vermiş Müslüman seçmenlerin oylarıyla, oyunu %6 oranında artırarak ikinci kez kazandı.

İmamoğlu’nun seçilmesi, ilk tıkanma

Hükümet, Gezi Protestolarının ardından kamuoyunu tek elden biçimlendirmek amacıyla güç ve yetki akışını tersine çevirmek için yoğun bir çaba sarf etmeye başlamış ve hatta 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimini, OHAL ilan etmesine ve OHAL döneminde yapılan bir Anayasa referandumuyla Cumhurbaşkanlığı makamını neredeyse mutlak muktedir konumuna terfi ettirmesine olanak tanıyacağını düşündüğünden olacak, ‘allahın bir lütfu olarak’ görmüştü. Dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerini, üstelik de oyunu artırarak kazanmış olması, hükümet adayı Binali Yıldırım açısından ağır bir seçim yenilgisi olduğu kadar, hükümet açısından da güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ulaştığı tıkanma noktasına işaret ediyordu.

Peki, siyasi partilerin ‘tepe kadrolarının’ perspektifinden bakıldığında ‘çok parçalı’ bir görüntü veren bu seçmen kitlesinin hükümetin kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarını boşa çıkaran ‘tabandaki’ ortaklaşması nasıl mümkün olmuştu? Nasıl olmuştu da Türk milliyetçileriyle Kürt milliyetçileri, Atatürkçü, laikçi vatandaşlar ile İslamcı vatandaşlar aynı adaya, hem de iki kez, hem de ikincisinde ilkinden daha da yüksek bir oranla oy verebilmişti?

* * *

Yukarıda Hem Gezi, hem de İBB seçimleri vakaları vesilesiyle sorduğumuz iki soru da aynı, aslında: ‘Kedi sürüsünü’ andıran, çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinden, hükümeti tökezleten ortak bir politik irade nasıl çıkabilmişti?

Hükümet cenahının bu soruya verdiği cevap,  ‘dış mihrakları’ ‘FETÖ’cüleri, ‘Teröristleri’, ‘Terör destekçilerini’ velhasıl ‘Türkiye’nin, Türkiye Hükümetini devirmek isteyen iç ve dış düşmanlarını’ adres gösteriyor. Daha açık bir deyişle hükümet Gezi’nin bir takım iç ve dış mihraklar tarafından kışkırtılmış üstü örtülü ‘bir darbe girişimi olduğuna’, İBB seçimlerinde ise İstanbullular’ın, sözde ‘teröristlerle işbirliği yapan bir belediye başkanı adayına’ kanarak büyük bir ferasetsizlik örneği gösterdiklerine inanmamızı istiyor.

Muhalefet partilerinin yönetici kadrolarının aynı soruya verdiği cevap ise, hükümetin yanlış politika ve söylemlerinin kamuoyunda sebep olduğu bıkkınlığa, aralarındaki siyasi kavgaları askıya alıp, ‘tavanda’ bir iş ve güç birliği kotarma basiretini gösterebilmiş olmalarına ve özellikle İBB seçimleri bağlamında CHP’nin ‘seçilebilecek bir aday’ gösterme konusundaki becerisine işaret ediyor. Dolayısıyla onlar da vatandaşlardan yanlış politikaları nedeniyle hükümete kızmalarını, bu yanlış politikaların karşısında, demokrasinin yanında duracak basireti gösterdikleri için de kendilerine müteşekkir olmalarını bekliyor.

Ancak hükümet cenahının verdiği cevap Türkiye nüfusunun kabaca yarısına tekabül eden bir seçmen kitlesini ‘düşman’ ilan ederek, Türkiye kamuoyuna, hükümeti destekleyenler ile desteklemeyenler arasındaki kutuplaşmaya sıkışmış iki parçalı Türkiye algısını dayatmakla kalmıyor, sağlıklı ve işleyen demokrasilerin en önemli nirengi noktasını, yani vatandaşların özgür iradelerini ve özgür iradeleriyle, kamusal alanda, Gezi sürecinde sokaklarda, İBB seçimlerinde oy sandıklarında ifade ettikleri özgür vicdani kanaatlerini de hiçe sayıyor.

İktidar ve muhalefet partilerinin çıkmazı

Muhalefet partilerinin yönetici kadroları ise, aynı soruya verdikleri yanıtta vatandaşların özgür vicdani kanaatlerinin arasındaki ortaklaşmanın itici gücünü — ya kamuoyuna Gezi eylemlerinden sonra hükümet tarafından pompalanmaya başlanmış iki parçalı kutuplaşmış Türkiye algısı ile gözleri kamaştığından ya da Türkiye’nin siyasal sistemine on yıllardır musallat olmuş güç reflülülerini kanıksamış ya da hatta benimsemiş olduklarından — göremiyor ya da görseler bile söylemlerine ve eylemlerine yansıtamıyorlar. Dolayısıyla onlar da vatandaşlardan Türkiye Hükümeti’nin Türkiye kamuoyuna dayattığı siyah-beyaz kutuplaşma algısında, kendilerinden yana, hükümet karşısında saf tutmalarını isteyerek, aslında hükümet tarafından dayatılan o kutuplaşma algısının derinleşmesine ve müzminleşmesine katkı yapıyorlar.

Velhasıl hükümet de, muhalefet partilerinin tepe kadroları da ülke siyasetinin dinamiklerini bu tepe kadroları arasındaki itiş kakışlar, demeç savaşları, polemikler üzerinden okumaya, anlamaya ve anlatmaya alışmış ‘kanaat önderleri’ de, tüm bu kakafoni içinde, demokrasi açısından en ve hatta tek önemli unsuru, yani Gezi’de sokakta, İBB seçimlerinde sandıkta ortaya çıkmış politik iradenin gerçek paydaşı vatandaşların özgür vicdanlarını, onların ‘vicdani kanaatlerini’ dikkate almıyorlar.

* * *

Oysa, Gezi’de insanlar iki hafta boyunca gaza, tazyikli suya, plastik mermiye maruz kalmak pahasına sokakta kalma kararlılığını, o veya bu muhalefet partisinin tepe kadrosundan aldıkları talimatlara değil, üzerinde ortaklaştıkları bir vicdani kanaate, daha açık bir deyişle, Gezi parkındaki ağaçların kesilmesine engel olmaya çalışan barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu konusunda aralarında mevcut olan bir ‘örtüşen görüş birliğine’ borçlulardı. Onlara bu ortak vicdani kanaatlerinin gereğini eylemli olarak yerine getirme cesareti veren şey ise, Hükümetin kamuoyunu inandırmaya çalıştığı gibi, adresi belirsiz  bazı ‘iç veya dış mihraklar’ değildi. Olamazdı da zaten. O kadar ‘çok parçalı,’ o kadar özerk birey ve gruplardan müteşekkil  bir ‘kedi sürüsüydü’ ki Geziciler, onları tek elden, tek odaktan, tek mihraktan gütmek kimsenin, hiç bir iç ya da dış mihrakın harcı olamazdı. Onlar bu cesareti aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

İBB seçimleri vakasında ise, evet, Ekrem İmamoğlu toplumun farklı kesimleriyle düzgün iletişim kurabilen, farklı kesimlere umut verebilen, farklı kesimlerin bir belediye başkanından beklentilerini karşılayabileceği izlenimini yaratan bir siyasetçiydi — muhtemelen hala da öyle. Ama İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerini ona iki defa kazandıran tabandaki ortaklaşmayı, bu özelliklerini kullanarak, o oluşturmamıştı; o çok parçalı tabanda, farklı yurttaş kesimleri arasında, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında artık çok ileri gitmiş olduğuna ilişkin örtüşen bir görüş birliği, İmamoğlu aday gösterilmeden çok evvel mevcuttu. Aynı vatandaşlar, hükümet yenilgiyi içine sindiremeyip seçimleri iptal ettiğinde, bunun yanlış olduğu konusunda da ortaklaştılar ve hatta bu vatandaşlar arasındaki ‘örtüşen görüş birliğine’ ilk seçimde İmamoğlu’na oy vermemiş başka seçmenler de katıldı. İmamoğlu’nun tek yaptığı tabanda, vatandaşların özgür vicdani kanaatleri arasında zaten mevcut olan bu ‘örtüşen görüş birliğininin’ sözcüsü, taşıyıcısı, görünen yüzü olmaktan ibaretti. Bu görevinin hakkını da verdi İmamoğlu, bunda bir siyasetçi olarak yukarıda andığımız özellikleri de pay sahibiydi belki, ama seçimlerin sonucunu belirleyen şey İmamoğlu’nun bu kişisel özelliklerinden çok ona oy veren vatandaş kitlesinin ortaklaşmış vicdani kanaatleri, yani tabandaki, vatandaşlar arasındaki ‘örtüşen görüş birliğiydi.’

Aynı şeyi İBB seçimlerinde İmamoğlu’nu destekleyen siyasi partiler, daha doğrusu o partilerin yönetici kadroları için de söyleyebiliriz. İmamoğlu’na oy veren seçmenler, söz konusu siyasi parti yöneticileri  İmamoğlu’nu adres gösterdiği için ona oy vermediler. Aslında durum bunun tam tersiydi: Seçmen tabanında İmamoğlu profilindeki bir adayı destekleyebilecek bir örtüşen görüş birliği zaten mevcut olduğu için, tavanda, yönetim kadroları arasında İmamoğlu’nun ‘seçilmesi için’ yapılan iş ve güç birliğini kotarmak mümkün olmuştu.

Dolayısıyla her iki vakada da kedi sürüsünü andıran çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinden hükümeti tökezleten ortak bir politik irade çıkabilmiş olmasını, iç ve dış mihrakların komplolarından, muhalefet partilerinin tepe kadrolarının ferasetinden evvel, bu vatandaşların vicdani kanaatleri arasındaki bir ortaklaşmaya, ‘bir örtüşen görüş birliğine’ borçluyduk.

Peki tam olarak ne anlama geliyor bu ‘örtüşen görüş birliği’ dediğimiz şey?

II

Örtüşen görüş birliği kavramını ilk olarak içinde yaşadığımız çağın en önemli siyaset kuramcılarından biri olan John Rawls ortaya attı.[2] Muradı, farklı düşün veya inanç sistemlerini benimseyen insanların, benimsedikleri düşün veya inanç sistemlerinin referans aldığı en temel felsefi veya itikadi varsayımlar ve/veya hakikat iddiaları konusunda anlaşamasalar da, yine benimsedikleri bu farklı farklı düşün ve inanç sistemlerine özgü, farklı farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortak vicdani kanaatlerde buluşabilme ve bu ortak kanaatlerden hareketle ortak bir politik irade oluşturabilme ihtimaline gönderme yapmaktı. Daha açık bir deyişle insanlar somut bazı ahlaki veya vicdani yargıların doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde hemfikir olabilirler, ancak söz konusu ahlaki veya vicdani yargının ‘neden herkes için doğru’ ya da ‘herkes için yanlış’ addedilmesi gerektiği konusunda verdikleri düşünsel veya itikadi gerekçeler birbirilerinden farklı, hatta birbirleriyle çelişik olabilirdi Rawls’a göre. Ancak düşünsel veya itikadi gerekçeler düzeyindeki çoğulluğa rağmen, somut bir ahlaki veya vicdani yargı üzerindeki ortaklaşmış olmanın kendisi, insanların o ahlaki veya vicdani yargının gereğini yerine getirecek ortak bir politik eylemlilik içinde buluşmalarına da olanak tanırdı.

Somut bir örnek verirsek belki bu kavramsal tanımı biraz daha anlaşılabilir kılabiliriz: Düşünsel kılavuzluğunu Karl Marx’ın tarihsel maddeci felsefesinden alan bir ‘solcu’ ile Sünni-hanefi bir müslümanın, diyelim ki Gezi Protestolarının civcivli günlerinde,  ya da İBB seçimleri sırasında Ekrem İmamoğlu’nun mitinglerinden birinde karşılaşıp, bir birleriyle konuşmaya başladıklarını tahayyül edelim. Söz ‘imanın beş şartından’ açılırsa bu iki seçmenin birbirleriyle anlaşmaları muhtemelen mümkün olmayacaktır ya da en fazla İslamiyetin bu en temel itikadi hakikat iddialarının doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde bir görüş birliğine varamayacakları, yani anlaşamayacakları konusunda anlaşabileceklerdir. Zira Müslümanın imanın bu beş şartının tartışması bir Müslüman olarak kimliğini tartışması anlamına gelecektir; solcu içinse bu beş şartın hakikatini kabul etmek, ancak tarihsel maddeci düşün sistemine, dolayısıyla kendi solcu kimliğine sırtını dönmesi ile mümkün olacaktır. Aynı şeyi, örneğin aydınlanmacı bir sosyal demokratın Kantçı akılcılığı, ya da Ortodoks bir Hristiyan’ın “teslis” doktrinine beslediği inanç için de söyleyebiliriz. Yani, iş bu en temel düşünsel veya itikadi varsayımlar ekseninde bir tartışmaya gelirse, bu insanların bırakın bir görüş birliğini, al gülüm – ver gülüm tarzı bir pazarlıkla ulaşılabilecek bir uzlaşmaya varmalarını beklemek bile safdillilik olacaktır.

 

Öte yandan, aynı solcu ile Müslüman, örneğin “güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfın iradesini hiçe sayma ve onu ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir” gibi bir ahlaki veya vicdani yargı üzerinde ortaklaşmakta güçlük çekmeyeceklerdir. ‘Güçlünün zayıfı ezmesi neden doğru değildir?’ diye sorulduğunda verecekleri cevaplar, elbette benimsedikleri farklı düşün ve inanç sistemlerine, bu somut örnekte ‘tarihsel maddeciliğe’ ve ‘İslamiyete’ gönderme yapacaktır; ama aralarındaki felsefi veya itikadi gerekçeler düzlemindeki bu farklılıklar, politik düzlemde zayıfın yanında, güçlünün karşısında, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi saiklerle, ama beraberce saf tutmalarına engel olmayacaktır. Dolayısıyla örneğin orantısız polis şiddetine maruz kalan barışçı eylemcilerle dayanışma göstermek için Gezi Parkı’na gitmeleri ve orada birbirlerinden aldıkları cesaretle elele bir direniş sergilemeleri, ya da  iptal edildiği için yenilenen İBB seçimlerinde, Ekrem İmamoğlu’na oy vermeleri mümkün olacaktır.

Ki yukarıda da dedim ya, ben her iki vakada da yaşadığımızın tam olarak bu olduğunu, yani her iki vakada da,  biz adını böyle koymamış, dolayısıyla mevcudiyetini kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartmamış olsak da, vicdani kanaatlerimizin arasındaki böylesi bir ‘örtüşen görüş birliğinin’ etkili olduğunu, hükümeti tökezleten politik iradenin varlığını da tüm çoğulluğumuz içinde, vicdani kanaatlerimiz arasındaki bu ortaklaşmaya borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

III

Türkiye’nin politik sisteminin ağır bir güç reflüsünden muzdarip olduğunu söylemiştik ya: işte bence hükümetin tersine çevirdiği güç ve yetki akışını tersine çevirmemize, hatta Türkiye’nin gelecekte de bu tür güç reflülerine karşı bağışıklık kazanmasına olanak sağlayacak şey, ‘diyalog’ üzerine yukarıda tarif ettiğim türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ olacaktır. Ben, bu tür bir örtüşen görüş birliğinin tabanda, tabanın tüm çoğulluğu içinde mevcut, ama adı konulmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış olduğunu ve onun bu mevcudiyetini farkındalık düzeyine çıkartabildiğimiz takdirde, onun üzerine demokratikleşme yönünde ortak bir politik irade inşa edilebileceğimize inanıyorum.

“Ya hu, çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinin, tümüyle kendilerine özgü düşünsel ve itikadi saiklerle ‘zayıfın yanında, güçlünün karşısında’ birlikte saf tutması bir şey, diyalog ve demokratikleşme yönünde ortak bir politik iradede buluşması başka bir şey, onu da nerden çıkarttın?” diye soracak olursanız, haklısınız. Ama dilerseniz bu soruyu da, yine Gezi ve İBB seçimleri örnekleri üzerinden, bir sonraki yazıda yanıtlayayım.

*

[1] Gezi eylemlerinin ayrıntılı bir politik – teorik çözümlemesini daha önce Gezi Ruhu ve Politik Teori başlıklı kitabımda (Kollektif Kitap, 2013)  paylaşmıştım.
[2] John Rawls’un bu kavramı ve genel kuramsal yaklaşımı ile ilgili daha fazla bilgi ve kaynakça Rawls – Habermas Tartışması: Neden Demokrasi? Nasıl İstikrar? (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) başlıklı kitabımda bulunabilir.

Güzelpınar’ın kekiği, İkizdere’nin çayı

Şöyle bir soruyla başlayalım: Geçiminizi çay veya kekik üreterek mi sağlamak istersiniz yoksa taş ocağında çalışarak mı?

Kulağıma gelen şu sesleri duyar gibi oluyorum. Mis gibi kekik ve çay dururken neden taş ocağının zehirli tozunu yutarak çalışalım ki? Hem de doğal yaşamı, diğer canlıları yok etme ve onların ahını alma pahasına.

Denizli Güzelpınar ve Rize İkizdere halkına dayatılan şey bu ikincisi. Neden böyle söylüyoruz? Çünkü bir grup hükümet yanlısı kurum dışında kimsenin, buraya Cengiz İnşaat taş ocağı açsa da çalışsak diye bir talebi yok. Zaten İkizderelilerin ürettikleri organik çayları ve Güzelpınarlıların da doğal kekikleri var. Ve Türkiye’nin kekik ihracatının %80’i buradan gerçekleşiyor. Şimdi siz geliyorsunuz diyorsunuz ki bu çayın ve kekiğin ekonomik açıdan bir kıymeti yok. Biz taşocağı açacağız ve sizi iki yıl burada çalıştırıp, kaç nesli beslemiş bu tarımınızı yok edip sonra da çekip gideceğiz. Kimse bu teklifinize teveccüh göstermeyince de zor kullanıyorsunuz. Bu iki olay üzerinden baktığımızda tam olarak ahmakça ya da sadece rant merkezli bir durumla karşı karşıyayız. Güzelim doğal kekikler otoban yapımı için taş ocağına kurban edilirken, organik çay bahçeleri de hiçbir işe yaramayacak olan liman projesi için yine taş ocağına kurban ediliyor. Zira bölgede bulunan diğer limanlar da atıl durumda. Yani bir nevi liman bahane rant şahane durumu.

Nedir ihtiyaç denen şey?

Araçlarınızla yüksek hız yapabileceğiniz ve sonu gelmeyen otoban yollar mı?

Nereye ne taşıyacağı, hangi can alıcı temel ihtiyacı karşılayacağı hiç belli olmayan limanlar mı?

Binbir zahmetle toprağın altından çıkarıp ve korumak için yine müthiş bir ahmaklık örneği olarak toprağın altındaki kasalara gömmek zorunda kaldığınız altınlar mı?

Hiçbir iş yaramayan ve insanın meziyetlerini körelten bir yığın teknolojik alet mi? (*)

Bir avuç zenginin sahip olduğu şirketlerin kâr hırsına binaen gerekli enerjiyi sağlamak için nükleer santraller, termik santraller ve hidroelektrik santralleri mi?

Gerçekte ihtiyacımız olmayan ama bize ihtiyaç gibi yutturulan o kadar çok nesne ve kurum var ki saymakla bitiremeyiz. Yani ne tükettiğinizden bağımsız olarak tüketiyorum öyleyse varım durumu. Kapitalizm uzun yıllardır çok başarılı bir biçimde bize ihtiyaç olmayan ihtiyaçlar tanımladı ve rızamızı almak için de her yolu denedi. Oysa gezegenin geldiği ekolojik dönemeçte ihtiyaç kavramı, üzerinde fazlaca durmamız gereken bir kavram. Çünkü ya büyü ya öl ekonomik yasasıyla işleyen kapitalizm, sonlu dünyada sonsuz büyüme arzusuyla gezegeni içinden çıkılması çok zor bir krizin içine soktu.

Denizli’de kekik tarlaları.

Küçük güzeldir!

Bu olumsuz tabloya karşı savunulabilecek yegane argüman insanın ihtiyacının temelde ne olduğu üzerinden geliştirilebilir. Gerçekte sizi mutlu kılacak ve diğer canlıları da esenlik içinde tutacak şeyler; temiz su, temiz hava ve adil gıdayı içeren organik bir ortamdır. Bunun dışında insanın barınma, eğitim, müzik, sanat, eğlence, spor gibi ihtiyaçları sayılabilir ağırlıkla. Bir de Aristoteles’in “techne” kavramına atıfla ekolojik bir etik anlayış çerçevesinde kullanılması gereken dayanıklı teknik malzeme diyebiliriz belki.

İkizdere ve Güzelpınar bu saydığımız özelliklerin çoğunu içinde barındıran çok güzel yerel örnekler. Güzelpınar’da yapılan doğal kekik üretimi ve ondan sağlanan ekonomi ekosisteme zarar vermiyor. Pestisit, herbisit, kimyasal gübre kullanılmıyor. Vahşi sulama yapılmıyor. Doğaya salınan karbondioksit yok. Tamamen doğayla uyumlu bir ekonomik faaliyet.

İkizdere’de üretilen organik çay ise Türkiye’nin en güzel çaylarından. Ve bu tarımsal faaliyet de tıpkı Güzelpınar’daki gibi doğal bir faaliyet. Dünyanın en güzel vadilerinden birisi olan İkizdere’ye zarar vermeyecek bir içeriğe sahip.

Denizli’nin Güzelpınar Mahallesi’ne, kekik tarlalarına açılmak istenen taş ocağı çalışmaları.

Başka türlü bir ekonomi mümkün

İnşaat ve endüstri merkezli faaliyetlere genel olarak baktığımızda diyelim ki hatırı sayılır bir istihdam sağladınız insanlara, peki bu istihdam insanın gerçek ihtiyacı olan tarımsal faaliyetler üzerinden sağlanamaz mı? İyi bir tarım politikanız olsa hemen her şeyin yetiştiği bu ülke, dışarıdan gıda ithal etmek zorunda kalmaz ve böylece uluslararası transferi ortadan kaldırarak karbon ayak izini de azaltmış olur. Yerel güçlenir, biyoçeşitlilik korunmuş olur. Giderek artan sanayi, inşaat ve uluslararası ticaretle birlikte endüstriyel hayvancılık, küresel iklim krizinin baş müsebbipleridir. Ve elimizde başka dünya yok.

Yani amaç her ne pahasına olursa olsun para kazanmaya dönüştüğünde çocuklarımız için bir gelecekten bahsetmemiz zor. Doğayı merkeze alan sorumlulukla bir etik anlayış acilen geliştirilmezse bu durum çok da uzak bir geleceğin konusu olmayacak maalesef.

*

(*)Teknoloji karşıtı olmadığımı ancak ekolojik bir etik anlayışla kullanılması gerektiğini belirtmek isterim.

 

[Bir şarkının hikayesi] The Sound of Silence/ Simon & Garfunkel

Bir döneminin hit parçalarından birine cover yapıldığında, belki de unutulmaya yüz tutmuş güzel bir melodi yepyeni bir anlatımla bugünkü nesile aktarılmış oluyor.

Amerikalı metal grubu Mr.Big ,Wild World’ün cover’ını yapmasa, 70’lerin sonunda müziği  bırakan Cat Stevens’ın o güzel şarkısı  muhtemelen 90’ların gençliğine ulaşamayacaktı. Guns N’ Roses, Knocking on Heaven’s Door’u yeniden yorumlamasa Bob Dylan’ın bu efsane şarkısı belki bu denli bilinmeyecekti.

10 tane Grammy ödülü alan ve Rolling Stone dergisi tarafından tüm zamanların en iyi ikilileri arasında üçüncü sırada gösterilen Simon & Garfunkel‘ı 1966 yılında Amerika’da liste başı yapan Sound of Silence, böylesi başarılı bir cover ile 2015 yılında heavy metal grubu Disturbed tarafından yeniden yorumlandı.

İçlerinde bu satırların yazarının da bulunduğu Simon & Garfunkel hayranları, şüphesiz video playerlarında defalarca dinledikleri efsanevi 1981 yılı Central Park konser yorumunu hiçbir yoruma değişmeyecektir, ancak onlar da Youtube’da 700 Milyon kereden fazla izlenen Disturbed’in başarısının hakkını teslim edeceklerdir. Heavy metal grubunun Conan Show’daki canlı performansını izleyen Paul Simon, grup liderine bir e-mail atarak teşekkür etmiş ve yorumu “Harika” bulduğunu söyleyerek sosyal medya hesabında paylaşmıştır.

‘Merhaba karanlık, eski dostum’

1965 yılında ilk çıktığında sadece 2000 adet satan “Wednesday morning 3 A.M.” adlı albümlerinin folk müziği tarzında yorumlanmış şarkılarından biri olan Sound Of Silence’ın ikiliyi başarıdan başarıya taşıyan hikayesi bir yıl geriye uzanır.

Düştüğü anlaşmazlık sonucu bazı şarkılarını verdiği prodüksiyon şirketinden istifa edip kendi bestelerini yayınlamaya karar verdiğinde Paul Simon “Sound of Silence”ı henüz yeni bestelemiştir.

Şarkının demo kaydını yapmak üzere 400 dolara ihtiyaçları vardır ve   Columbia Üniversitesi’nden oda arkadaşı olan Sandy Greenberg’ı arayıp borç ister. Sandy ile Art Garfunkel’in arkadaşlıklarını ve bu yakınlığın Sound of Silence’in ilk mısralarına nasıl yansıdığını Greenberg’ün 2020 yılında yayınlanan “Hello Darkness My Old Friend”adlı kitabından öğreniyoruz.

Greenberg ve Garfunkel Columbia Üniversitesi’nde tanışır ve oda arkadaşı olurlar. Her ikisi de şiir ve müzik tutkunudur. Sadece birkaç ay sonra Greenberg görüşünü kaybeder. Doktorların geçici olduğunu söylemelerine rağmen Greenberg’ün körlüğü kalıcı olacaktır. Ailesinin maddi koşulları karşılayamayacağını düşünen Greenberg, üniversiteyi bırakır ancak yakın arkadaşı Art Garfunkel onu tekrar üniversiteye dönmeye ikna eder. Art Garfunkel arkadaşına destek olabilmek için hayatını değiştirir, onu derslerine götürür, şehirde onunla beraber dolaşır, formlarını doldurur, sınavlarına yardım eder. Karanlığa düşen arkadaşıyla empati kurmak için de kendine ”Darkness” adını verir. İki arkadaş da üniversiteden mezun olurlar ve kendi yollarına giderler.

Birkaç yıl sonra Art Garfunkel Sandy Greenberg’ü arayıp Sound of Silence’in demo kaydı için 400 dolar borç istediğinde Sandy hiç tereddüt etmeden parayı gönderir. Paul Simon şarkının bestesini yapmış olsa da sözler ikilin ortak çalışmasıdır ve ilk satırlarda Art Garfunkel ‘ın kör arkadaşına duyduğu sevgi ve merhameti görebiliriz:

“Hello darkness, my old friend, I’ve come to talk with you again”

Şarkı Columbia Records tarafından ikilinin ilk albümü olan “Wednesday Morning 3 am” de yayınlanır, ama albümün sadece 2.000 kopya satması büyük bir hayal kırıklığına yol açar ve Paul Simon ile Art Garfunkel ayrılıp kendi yollarına giderler.

1965’de şarkı Boston ve Florida’daki bazı radyolarda çalınmaya başlayınca Columbia Records’ın yapımcısı Tom Wilson ikiliye haber vermeden şarkıya bir elektro gitar partisyonu ekler ve bateriyi güçlendirerek bu yeni folk rock versiyonun single’ını çıkarır. Birkaç ay içinde şarkı Amerika listelerinde birinci sıraya yükseldiğinde Paul Simon İngiltere’de, Art Garfunkel ise yüksek lisansı için üniversitededir.

‘Kimse beni dinlemiyor, kimse kimseyi dinlemiyor’

Paul Simon ve Art Garfunkel tekrar bir araya gelir ve ikinci albümleri için stüdyoya girerler. Şarkının  Amerika’da liste başı olmasından sadece iki hafta sonra plak şirketi ”Sounds of Silence”albümünü yayınlar. İkilinin 100 milyondan fazla albüm satan sanatçılar arasına girmesinde, bu albümün başarısının payı büyüktür.

The Sound of Silence, 1967 yılında Dustin Hoffman’a ilk Oscar adaylığını getiren ikonik filmi “The Graduate”in müzikleri arasındadır ve Paul Simon bu film için ikilinin Mrs.Robinson adli hit parçasını besteler.

 

Paul Simon bir radyo programında yaptığı söyleşide The Sound of Silence’ın  hikayesini anlattıktan sonra şöyle ilave eder:

“Eğer iyi bir melodiniz yoksa şarkı sözlerinin bir önemi yoktur, insanlar sizi duymaz. Ancak müziği onlara geçirebilirseniz düşünmeye açıktırlar. The Sound Of Silence’ın başarının anahtarı gençliğin yabancılaşmasını anlatan sözlerinin ve müziğinin sadeliğidir. Kimse beni dinlemiyor, kimse kimseyi dinlemiyordu. Çok sofistike düşünceler değildi, 21 yaşında bir gencin endişelerini yansıtıyordu ama bir gerçeklik payı vardı ve milyonlarca insanın duyguları ile örtüştü.”

Paul Simon insanların birbiriyle yabancılaşmalarını “Sessizliğin Sesi” sözleri ile sembolleştirmiştir. Her kıtada giderek yükselen bir tonda insanların yalnızlığını vurgulamış ve “Sessizlik kanser gibi yayılıyor” sözcükleriyle endişesini ifade etmiştir.

21 yaşındaki bir gencin 1965 yılı gençliği için yazdığı bu sözler ne yazık ki bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.

*

Kaynakça

  • Moran M., The Fascinating Story of “The Sound of Silence” and Disturbed’s version on it, Feb. 2018
  • Kneipp B., Untold Story Behind the Simon and Garfunkel Song”The Sound of Silence” ,April 2021
  • Sheridan P., Simon and Garfunkel :College roommate who went blind reveals untold story,July 2020
  • Songfacts, The Sound of Silence by Simon & Garfunkel
  • Wikipedia, The Sound of Silence
  • Wikipedia, Stanford Greenberg

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Siyah bir kadının gözünden toplumsal güzellik: Kız Kardeşim Seri Katil

Bu yazıda önereceğim kitap, Kız Kardeşim Seri Katil. Hem küçük bir roman, hem de kısa kısa bölümlerin birleşiminden oluştuğu için muazzam bir hızla okunuyor. İki üç günde bitireceğiniz, çağımızın böylesine yetenekli bir yazarıyla tanıştığınız için kendinizi şanslı hissedeceğiniz bir kitap. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, kitabın metroda, otobüste elinizde tutmaktan pek de hoşlanmayacağınız bir kapağı var:) ama ne demişler bir kitabı asla kapağına göre yargılama!

Kız Kardeşim Seri Katil’in 31 yaşındaki Nijeryalı yazarı Oyinkan Braithwaite, Man Booker’ın uzun listesine kalmamış olsa ben de kitabı okumaya bu kadar heves etmeyebilirdim. Hatta Türkçede bir süre önce çıkan kitabın -kapağının da olumsuz etkisiyle- pek de radarıma girmediğini söylemem gerek. Mundi Yayınları‘ndan çıkan eser, dünyada -tabii ki özellikle Batı’da- çok konuşulduysa da çevirisini dört gözle beklediğim Normal People ya da Her Body and Other Parties kadar heyecanlandığım bir kitap olmamıştı.

Öncelikle bu kayıtsızlıkta yanıldığımı söylemeliyim. İki kız kardeşin hikâyesini anlatan kitap, dünyayı sarsıcı bir şekilde siyah bir kadının gözünden toplumsal güzellik, kardeşlik ve aile üzerinden ele alıyor. Kitabın başkarakteri Korede’nin başka bir kadını tarif ederken, “Teni benimkinden daha koyu -hani hepimizi damgaladıkları siyah rengine çok yaklaşmış” cümlesinin üzerine “siyahi” ya da “siyah” tanımını cümle içinde kullanmak eskisinden de zor olacak. Kardeşler arasında ten rengi daha açık olanın koyu olana göre daha çok sevildiği ve arzulandığı bir dünya bu. Bunun altında yatan güzellik merkezini beyaz olandan almak ve ona göre belirlemek gerçeği oldukça sarsıcı.

Bu arada Braithwaite’ı özel bir yazar yapan şeyin onun mizah yeteneği olduğunu da söylemek gerek. En zor konuyu bile okurun dudağının kenarına bir gülümseme yerleştirerek okutmayı başarıyor.

12 yaşındaki Anna’nın çarpıcı arayışı: Helios Felaketi

Bir diğer küçücük kitap da Helios Felaketi. Bir günde okuyup okuduğunuz için kendinizi şanslı hissedeceğiniz türden romanlardan.

Kitabı okuyup bitirdikten birkaç gün sonra National Book Award‘ın uzun listesinde gördüğümde bir tanıdığa rastlamış gibi hissettim. On iki yaşındaki Anna Bergström tanıştığım en ilginç karakterlerden biri olarak aklıma kazındı. Katmanlı, şaşırtıcı; beklenmedik sevinçleri, üzüntüleri, çıkarımları olan bir çocuk karakter yaratmak her zaman kolay değildir. Linda Boström Knausgård, işte bunu en iyi şekilde başarıyor Helios Felaketi’nde.

Günümüzde bir İsveç kasabasında, babasından ayrı düşmüş bir kız çocuğunun, dille, aileyle, susmak ve konuşmakla ve babasını aramakla ilerleyen hikâyesi sizi bir çırpıda içine alacak. Kitabın arka kapağındaki şu cümle dönüp duracak zihninizde: Anna kim, babası kim, kavuşmalarını istiyor muyuz gerçekten, kavuştuklarında neler olabileceğini öngörmek mümkün mü?

Ina-Maria Shikongo: Sanat benim için her zaman bir aktivizm aracıydı [İklim Kuşağı-22]

Ina-Maria Shikongo, 1979 yılında Angola‘daki mülteci kamplarında doğdu ve 1990 yılına kadar eski Doğu Almanya‘da büyüdü.

İlkokul ve liseyi Windhoek‘te okudu ve Fransa‘da Lycée Sévigné de Tourcoing‘de Moda Tasarımı alanında üç yıllık bir derece kursunu tamamladı.

Ina-Maria 2005’teki dönüşünden bu yana Namibya‘daki taban örgütlere ve topluluklara moda tasarımına temel giriş dersleri veriyor. Aynı zamanda bir iklim adaleti aktivisti, anne ve şair.  Fridays For Future International’da aktif olarak çalışıyor.

‘Ağaç dikmenin yeterli olmadığını gördüm’

Atlas: İklim aktivisti olmanın nedeni neydi?

Ina-Maria: İklim aktivisti oldum çünkü doğayı gerçekten çok seviyorum ve okul bahçelerine ağaç dikmenin yeterli olmadığını gördüm. Gençlere ve topluma çevreyi korumanın önemini öğretmek yeterli değildi çünkü sorun sadece atıkları geri dönüştürmek ve ağaç dikmekten daha büyük.

Sistem değişikliği, çoğu durumda en çok etkilenen insanları ve alanları etkileyen politikadan ekonomiye her düzeyde ihtiyaç duyulan şeydir.

Aynı zamanda bir sanatçısın. Bize aktivizminin ve sanatının ilişkisinden bahsedebilir misin?

Sanat benim için her zaman bir aktivizm aracıydı. Sanatım kendimi ifade etmeme ve sözlü olarak yapmakta zorlandığım belirli duyguları ifade etmeme izin verdi.

‘Çekirge istilalarının merhametsiz yüzünü gördük’

İklim krizi toplumunu nasıl etkiliyor? İklim değişikliği ile ilgili günlük yaşamında karşılaştığın zorluklar nelerdir?

Kuraklık, dünyanın bu bölgesinde gerçek bir sorun. Su kıtlığı gerçek ve doğal yaşamı, insanları ve hayvanları etkiliyor. Bu yıl çekirge istilalarının merhametsiz yüzünü gördük. Kırsal toplulukların büyük ekinlerini yok ettiler.

Su olmadan kimse yaşayamaz. Kuraklık nedeniyle çöl aslanlarının nesli tükenmek üzere. Yerel hayvanlar daha yeşil otlaklara doğru ilerledi veya iklim krizinden en çok etkilenen devasa bir soru işareti olan açgözlülük tarafından kaçırıldı.

Toprak kesinlikle 10 yıl öncesine göre çok daha sıcak hale geldi ve ne yazık ki aşırı sıcak kuraklık dönemlerinin orman yangınlarından sorumlu olduğu hissediliyor.

‘Gaz ve petrol arama kararı aldı’

Hükümetinizden talepleriniz neler ve şu anda ülkendeki “iklim bilinci” sence ne durumda?

Vay canına, Paris Anlaşması’na saygı göstermeli ve fosil yakıtları yerin altında tutmalılar. Hükümetimiz, Afrika fillerinin en büyük kalesine ev sahipliği yapan hassas bir ekosisteminde gaz ve petrol arama kararı aldı.

Bu gerçekleşirse, küresel karbon bütçesine sadece  yüzde 6 oranında katkıda bulunmakla kalmayacağız, aynı zamanda milyonlarca insanı yerinden edecek ve Okavango Deltası‘nın bulunduğu Kavango Havzası‘nda nesli tükenmekte olan mevcut türlerin kitlesel yok oluşuna neden olacağız.

‘Kârı değil hayatı seçin’

Dünya liderlerine hitap edecek bir platform verseniz, onlara ne söylerdiniz?

Lütfen hayatlar yerine kârı tercih etmekten vazgeçin ve kendinizi ister hayvan, ister insan bitki veya kaya olsun tüm canlı varlıklarda görmeyi, ama bu evreni oluşturan o kutsal bağı gerçekten onurlandırmayı deneyin.

Grevleriniz için nasıl seferber oluyorsunuz ve gençler buna nasıl dahil oluyor ama en önemlisi, hükümetiniz Namibia’daki iklim aktivistlerini nasıl görüyor?

Okullara gidiyoruz, grev yapıyoruz ve çevrimiçi eylemler yapıyoruz. Namibya’da bir hareket olarak, petrol sondajı bilinci başladığından beri burada oldukça önemli bir hareket haline geldik.

Henüz bir tehdit haline gelip gelmediğinden emin değilim ama kesinlikle evet ama bu pek çok ülke kadar kötü değil.

‘Kapitalizm çemberini kırmalıyız’

İçinde yaşadığımız bu iklim krizini durdurmak için sence ne gerekiyor?

Borçlar iptal edilmeli, yenilenebilir enerjiye geçiş, kâra dayalı değil küresel bir çaba olmalıdır. Gaia‘yı kucaklamak ve tüm varlıklara saygı duymak gerekiyor.

Biz insanlık olarak, sömürüye dayalı bu kapitalizm çemberini kırmalı ve bir standart olarak nefreti beslemeyi teşviki bırakmalıyız.

Katılımcı niyetler ve kendimizi aldatmamayı başarabilmek

[email protected]

Belki bıktırıcı denebilecek kadar uzun bir süredir, “katılım” kavramın çevresinde/ içinde dolaşıp-duruyoruz. Ancak bunun bir nedeni var. Epeydir anlamı şöyle: Dünyanın içinde bulunduğu durum gösteriyor ki (bir-kaçı hariç) ulus devletin hiçbiri iklim değişikliğinin sonuçlarına hazır değil. Bu ülkelerde yaşayan insanlar/ dünyanın bütün yurttaşları tüketim/ çevrenin korunması ve bozulmaması/ doğal yaşamın alanlarının küçültülmemesi ve enerjinin/ tarımın/ sanayi üretiminin vb. giderek dünyanın sonunu getirebilecek teknolojilerle üretilmemesi vb. konularında yeter kadar duyarlı değil. Gezegen gözle görülecek bir hızla ısınıyor/ kalabalıklaşıyor/ kirleniyor ve tükeniyor.

Buna karşı bir politik örgütlenme içinde olsunlar veya olmasınlar ekolojik duruma dair kaygıları olanlar, çevreciler, yeşiller vb. (yeterli veya yetersiz) çabalıyorlar. İçinde yaşadıkları kentin hemşerilerini, ülkenin bütün yurttaşlarını, politikacıları, iklim değişikliği ile ilgili konular üzerinde dikkatli ve etkili olabilecek bir biçimde davranmaları için bilgilenmeye/örgütlenmeye/bir şeyler yapmaya çağırıyorlar ama bütün çabalarına karşın etkili değiller.

Bu kaygıyı taşıyanların içinde bulunduğu durum, ilgilendikleri temel ögeler, ilkeler veya düşünceler neler?

Güç kaynağımız, beraberliğimiz

Hepimiz birer bireyiz ve her birimizin ancak kendi bilgisi- becerisi, çabası ve enerjisi kadar etkisi var. Ama bu çok küçük. Hiçbir şeye yetmiyor. Bunun için bir araya gelerek daha güçlü olmaya ve bu bir aradalığı olabildiğince etkili ve büyük hale getirmeye çalışıyoruz. Sermaye sahibi olanların, dünyanın irili-ufaklı tekellerine sahibi olanların, teknoloji devlerinin, devletlerin, otoritesini demokratik olarak veya olmayarak kullananların, bürokrasinin o en ezici çarklarını yönetenlerin dışında kalan herkes de böyle yapıyor. Sermayeleri, tekelleri, devletleri ve bürokrasileri olmayanlar ancak bir araya gelerek ve örgütlenerek güçlü olmaya çalışıyor; dayanışarak gezegenin sonunu getirecek kararları verenlere, nükleer kazaların/ savaşların/ kirlenmelerin oluşmasına vb. karşı durmaya çalışıyorlar.

Güç kaynağımız, beraberliğimiz. Ama soru şu: Nasıl bir araya geleceğiz ve bir araya geldiğimizde ortak bir çalışmayı nasıl yürüteceğiz ve bunun sürdürülebilir olmasını nasıl sağlayacağız?

İşte burada en çok ihtiyacımız olan şey; bizi bir arada tutacak ve etkili olarak “müşterek” karar almamızı ve uygulamamızı ve sürdürmemizi sağlayabilecek tek şey, sağlam bir demokratik beraberliğin ve işleyişin başarılabilmesi…

Nasıl bir demokratik işleyiş, büyük sayılardaki insanların bir araya gelmesinde, farklılıkların bir arada olmasında ve farklı görüşlerin/ önerilerin tartışılmasında bozulmayacak, popülistleşmeyecek, hiyerarşikleşmeyecek, otoriterleşmeyecek ve tahakkümcü olmayacak, tahakkümcülerin güçlü ve bazı durumlarda hileli politikalarına bile karşı meydan okumayı başaracak bir demokratik işleyişi nasıl gerçekleşeceğiz?

“Nasıl bir demokrasi?” dediğimizde neredeyse herkes pek çok farklı demokrasi türü arasından “katılımcı demokrasi”yi seçiyor.

‘Farklı olanın’ katılımı

Ama işte galiba burada, soluğumuz tükeniyor. Katılımcı demokrasi nasıl bir şey? Kavramlar, düşünceler, kuram, kuramsal gelişmeler, gündelik yaşamda uygulamalar, ayrımcı olmamak ve çoğulculuk, sınırlar-sınırlamalar, temsilciler veya doğrudanlıklar… Protestolar, sokak gösterileri ve barışçılık, direniş? Farklı problemlere göre ve farklı ölçeklerde karşımıza çıkan sorunlar karşısındaki esneklikler ya da bozulmalar/ ilkelerden ayrılmalar, kopmalar veya içten çürümeler… Ne yapacağız? Bütün bunlar dair olan bilgiyi-deneyimi nasıl geliştireceğiz/ olgunlaştıracağız ve bu konuları yeteri kadar tartışıyor muyuz?

Dünyadaki bütün yeşil partiler ya da politika odaklar içinde, büyük bir olasılıkla en etkilisi, en “gelişmişi”, ulusu yönetme erkine (iktidara) en yakın olan Alman Yeşiller Partisi’nin, seçim hazırlıklarını, ne tür kararlar vermek zorunda kaldıklarını, ne tür “ödünlere” zorlandıklarını izliyor muyuz? Oy almak istiyorlarsa, şöyle yanıtlar bekleniyor: Savaş makinesi NATO’yu kabul edecekler mi, ederlerse kendilerini NATO’ya kabul ettirebilecekler mi? Alman ulusal çıkarlarını, dış politikada koruyabilecek kararlar alabilecekler mi? Savaş karşıtı sol partilerle koalisyona girebilirler mi? vb. Birçok soru ve her birinin bir kazanımları ve kayıpları var. Hangisi stratejik? Nasıl tartışılacak/ kararlaştırılacak?

Yeniden düşünelim, “katılımcı demokrasi” farklı olanların katılımıyla ilkelerden uzaklaşabilir mi? Beraberlik çeşitlendikçe anlamı kaybolur mu ya da katılım demokrasisini nasıl kurmalıyız? Ayrımcılık yapmadan, herkese açık olunabilir mi? Beraberliğin sınırları var mı? Kural olacak mı-olmayacak mı? Kural olacaksa, kuralcılığa ve bürokrasiye yönelmeden, kuralların işletilmesi olası mı? Eşitlik nasıl gerçekleşecek? Çoğulculuk nasıl gerçekleşecek? “Çoğul”un içinde kimler olacak? Özel sektör olacak mı? Devlet olacak mı, belediye olacak mı? Onlar olmadan çoğul ve etkili olunabilecek mi? Onlar olunca demokratik ve katılımcı olunabilecek mi? Eğer “olabilirler ama ilkeler şunlar” diyeceksek, ilkeler/ kurallar nasıl belirlenecek? Birlikte karar alma kuralları ne olacak?

İzleme ve denetlemeyi nasıl yapacağız? Karar almayı başarsak bile (alışılmış terimle yasama alanı) kararların uygulanması başka bir alan (alışılmış terimle yürütme alanı) ve bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Her uygulama hem doğaya, hem topluma (binlerce farklı parçadan oluşmuş çok kırılgan beraberliğimize) değecek ve türdeş olmadığımıza/ olacağımıza göre, bazı yerlerden sorunlar/ yakınmalar, eşitliğe aykırılık/ ayrımcılık yapmama kuralına / dayanışmaya aykırılık vb. eleştirileri gelmeye başlayınca ne olacak? Uygulamaların yaratacağı sorunları nasıl değerlendireceğiz? Bugünküne benzer bir adalet mekanizması olmayacaksa (alışılmış terimle yargı alanı) ne olacak?

Kapsayıcılık

Gördüğünüz gibi hem mikro ölçekte, hem de makro ölçekte/ gezegen çapında, belki daha da geniş düşünmeyi, birlikte başarmamız gerekiyor. O kadar çok bilinmeyen var ki önümüzde, bu dayanışmacı beraberlikle güç elde etme sorununu ya hiç aşamıyoruz ya da çok kısa süreler için/ dünya tarihinde (Zweig’in deyimiyle) “yıldızın parladığı anlarda” başarabiliyoruz. Alman Yeşilleri gibi iktidara yakınlaştıkça, (belki tam değil ama) dünyanın bütün ana akım politika yapma biçimlerine sürüklenmekten kurtulamıyoruz. Peki ne yapacağız?

Bütün bu sorular için “nasıl bir katılımcı demokrasi” sorusu üzerinde daha çok konuşmaya ve tartışmaya gereksinim yok mu?

İnanın, bu yazıyı yazmaya başladığımda aklımda tek şey vardı: Ekrem İmamoğlu’nun, 17 Mayıs’ta, İstanbul Ulaşım Platformu’nun çalıştayının açılışı konuşmasında sarf ettiği İstanbul Senin mesajı, öylesine söylenmiş bir mesaj değil. İstanbul’un her paydaşının sürecin içerisine fikrini kattığı bir mekanizma, bize en doğru yolu gösterecektir. (…) Böylesi bir ortamda, herkesin fikri kıymetli. Onun için kapsayıcılığı önemsiyoruz. Tabii ki yenilikçi bir süreci tarifliyoruz, tabii ki çevreye duyarlı bir süreci tariflemek istiyoruz. Elbette insanı temel almasını arzu ediyoruz” sözleri üzerinde biraz düşünmek…

Eğer başka bir konu araya girmezse, bunu belki gelecek hafta yapabiliriz.

Lütfen söyleyin: Siz ne düşünüyorsunuz?

 

[Cadı Kazanı] Gıda terörüne karşı: Yerli üretim/ yerel ekonomi

Köy Koop İzmir Birliği Başkanı Neptün Soyer bir çağrı yaparak “Yerli üretim seferberliği başlatılsın” dedi. Koronavirüs salgını nedeniyle alınan ekonomik tedbirlerde yerel üretime desteğin ve yeni bir “tarım” anlayışı olmaması, üreticiler kadar tüketicileri de feveran ettirdi. Pazarda alışveriş yapan milyonlarca insanın hiç “altın alamıyorum, pırlanta alamıyorum, yat alamıyorum, ev, araba vb .alamıyorum artık,  çok pahalı” diye yakındıklarını duydunuz mu? Duyamazsınız, çünkü bunlar pazarlarda satılmaz, karın doyurmaz, pandemilere çare olmaz.. Alamadıkları şey, sağlıklı bir  hayat sürmeleri için gerekli olan  meyve ve sebzeydi. Bu kadar masum ve basit..

Yıllarca suni gübre ve tarım zehiri dayatılan çiftçiler tam bir çıkmazda. Çünkü üretim maliyetlerini en çok arttıran  mazot, gübre ve zirai zehir. Suni gübre ve zehirlerle fakirleşen topraktan başka türlü verim alamıyorlar ,daha doğrusu alamayacaklarını düşünüyorlar. Topraklarını iyileştirerek, suni gübre zehirsiz ürün alabileceklerini onlara öğreten, bunun için maddi destek ve bilgi sağlayacak bir kamu politikamız da yok çünkü. Ne yazık ki  öngörü kıtı karar vericiler bu konuda hiç bir politika geliştirmiyor ya da yapmak istemiyor. Demek ki “aynı gemide “değiliz!

Aynı gemide değiliz ama yeni gemiler inşa eden “birkaç iyi insan” misali yerel yönetimler de var. İzmir ,İstanbul ve Tunceli bu konuda başı çekiyor. Yerel üreticiye üretiminden pazarlamasına kadar destek veren bu yerel yönetimler aslında yerli üretim ve yerel ekonomi için bir rol model oluşturuyorlar. İstenirse yapılabilirliğini kanıtlıyorlar, üstelik kıt mali kaynaklarıyla.

Gıdanın dağıtılmasında yıllarca hal sistemini sistemini dayatan merkezi yönetim anlayışı, tüketicinin ucuz gıda alabilme şansını, kabzımal denilen kişilerin eline bıraktı. Üreticisinin değil de aracıların bağıra çağıra satış yaptığı pazarlarda, üst tarafa iyi ürünleri koyup alttan kötü sebze meyveyi  vererek tüketiciyi kandıranlar da feveran etti bu pandemide. Medyada , çürüyen ürünlerini çöpe atma gösterisi yaparken, tüketici yoksa ,   kendilerinin de olamayacaklarını gördüler. Büyük kent dayatması bu tür pazarları aracısız, üreticiden direk tüketiciye ulaşan yerel pazarlara dönüştürmek için merkezi yönetimin sadece finansal destek sağlayıp yerel düzeyde politikaların oluşmasına  karışmadığı yerel yönetimlerim ihtiyacımız var. Onları seçmek de bizim elimizde..

Bağışıklık sistemimiz pandemilere hazır mı?

Yüzlerce, binlerce kilometre öteden gıdanın taşınması, maliyeti artıran önemli unsurlardan biri olmanın yanı sıra özellikle sebze ve meyvede  gıdaların besin değerlerinin azalmasının da nedeni. İthal ettiği meyve ve sebzeyi daha sınırlarından girmeden sıkı bir denetime tabi tutarak, en ufak bir zirai zehir  kalıntısında ürünü geri gönderen, halkının sağlığını gözeten ülkelerden biri değiliz ne yazık ki. Hal’e giren meyve sebze de bile bu kontrolü yapmayan bir yönetimin halkın sağlığını her şeyin önünde tuttuğunu, tüketicinin sağlıklı gıdaya ulaşma hakkını gözettiğini söyleyebilir miyiz?  Bu nedenle bireysel olarak yapabileceğimiz tek şey, bağışıklık sistemimizi güçlü tutmak.

Yerel üreticinin bahçesinden, tarlasından en fazla bir gün önce çoğu kez aynı gün sabah serinliğinde topladığı ürünleri  semt pazarından alabiliyorsak ne mutlu bize. Bağışıklık sistemimiz için en doğru seçimi yapmış oluruz. Çünkü özellikle enfeksiyon hastalıklarında ve tabii  pandemilerde bağışıklık sistemimiz ne kadar güçlüyse o kadar hayatta kalma şansımız olur.

Yaşadığımız yüzyılda gerek iklim krizi gerekse doğaya verdiğimiz geri dönülmez zararların bir sonucu olarak  bu tür salgınlardan kurtulamayacağımız kesin. Sağlıklı gıdaya ulaşmanın her bireyin hakkı olduğunu unutmadan taleplerimizi yükseltmeliyiz.

Yerel üreticiyi en çok da her şeye rağmen zehirsiz üretim yapmayı sürdüren çiftçilerimizi desteklemek için pazarlarda fiyat farkına bakmadan, onları tercih etmeliyiz .

Kendimiz ve çocuklarımız için yapabileceğimiz en iyi getirisi olan yatırım bu…

Kırsal alana uyum sağlamak, yerel halkın çevrelerinde gelişmeleri için fırsat vermekle olur. Bu yapıldığında çok sayıda insanın, çiftçinin şehirlere taşınması engellenir. Göçlerin en büyük nedenlerinden biri de kırsal çevreye yatırım yapılmamasıdır.

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)

Ina-Maria Shikongo: Art has been always a tool for activism for me [Climate Generation-22]

Ina-Maria Shikongo was born in Kalulu Angola in 1979 and grew up in the former GDR until 1990. She attended primary and high school in Windhoek and completed a three year degree course in Fashion Design in France at Lycée Sévigné de Tourcoing in 2005.

Since her return in 2005, Ina-Maria has developed a project called; ​Fusion​, where she teaches basic introduction to fashion design to grassroots organisations and communities throughout Namibia.

She is a mother, a climate justice activist and a poet. She is active in the Fridays For Future International.

‘Planting trees is not enough’

What was the reason you became a climate activist?

I have became a climate activist because I really love nature and planting trees and school gardens was not enough. Teaching the youth and communities the importance of looking after the environment was not enough because the problem is bigger than just recycling wastes and planting trees.

System change is what is needed and on all levels from political to economics which impacts the most affected people and areas in most cases.

You are also an artist. Please tell us about the relation with your activism and your art.

Art was always a tool for activism for me. It allowed to me express myself through my art and express certain emotions I would have difficulties doing it verbally.

‘We saw locusts’ invasions with no mercy’

How does the climate crisis impact your community? What are the challenges you are facing in your daily life regarding climate change?

The droughts are a real problem on this part of the globe. Water scarcity is real and is impacting Wildlife, humans and livestocks.This year we saw locusts invasions with no mercy. They destroyed massive crops of rural communities. no one can survive without water and water scarcity.

Our desert lions are close to extinction because of the drought. The game has moved on to greener pastures or has been poached by the greedy which lives a huge question mark, who is being affected the most by the climate crisis.

One definitely feels that the ground has become much more hotter than 10 years ago and the hot dry spills are sadly also responsible for the bushfires.

‘Government decided to do gas and oil exploration’

What are your demands from your government and what is the “climate awareness” situation in your country now?

Wow, they have to honor the Paris Agreement and keep the fossil fuels in the ground. Our government has decided to do gas and oil exploration in a sensitive ecosystem that is home to the largest stronghold of the African elephants.

If we dig it out, not only will we contribute to the global carbon budget by 6% but also displace millions of people and cause mass extinction of current endangered species of the Kavango Basin where the Okavango Delta is situated.

If you were to give a platform to address the world leaders, what would you tell them?

To please stop choosing profits over lives and to see yourselves in all living beings whether it be animal, human plant or rock but to really honor that sacred bond that makes up this universe.

How do you mobilize for your strikes and how young people are involved in it but most of all, how does your government perceive climate activists in Namibia?

We go to schools, have strikes and do online actions. We as a movement in Namibia have become quite an important movement here since the awareness of the oil drilling started. i am not sure if we have become a threat yet but certainly yes in a way but it is not as bad as many countries.

What do you think is necessary to stop this climate crisis we are living in?

The debt has to be cancelled, transition to renewables has to be a global effort not based on profits. embracing Gaia and respect for all beings. We as humanity have to break this circle of capitalism based on exploitation and encouraging feeding hatred as a standard.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bilinmezliği aşmanın yolları: Küçük Fare ile Kırmızı Duvar

Bugün üzerine konuşacağımız kitap Küçük Fare ile Kırmızı Duvar. Kitabın yazarı ve çizeri Britta Teckentrup. Kendisi birçok ödülün yanında Global İllüstrasyon Ödülü de almış. Kitabın dramatik yapısında renkler de metin ve illüstrasyon kadar dramatik yapıya hizmet ediyor. Duvarın neden kırmızı ve kuşun neden mavi olduğunu sorduruyor okura.

Kitabımızın konusuna gelince. İki başlıktan söz etmek mümkün. Bunlardan ilki herkesin statükoyu yani o ana kadar olageleni kabul ettiği bir düzende birinin çıkıp doğru soruyu sorabilmesi ve o sorunun peşinden cesaretle gidebilmesi.   Hikâyenin akışında Aslan ve Ayı gibi güç sembolü iki karakter, Tilki gibi zekâ ve kurnazlığın sembolü başka bir karakter var. Bunlara rağmen güç ve cesaret gibi kavramlarla ilişkilendirmediğimiz Fare soruyor bu soruyu.

Üstelik Fare öyle alelade bir fare de değil aleladeden daha minik: Küçük fare. Küçük Fare’nin bu tutumu da statükoyla çelişen bir durum aslında. Şimdiye kadar ki kabullerimiz arasında yanlışlara kafa tutulacaksa bunu aslan yapar ya da arı kovanına çomak sokulacaksa bu iş için ayı biçilmiş kaftandır.  Fakat Küçük Fare kendisinden beklenmeyecek büyük bir soru sorar. ‘Kırmızı Duvarın arkasında ne var?’

Bilmediğini bilmemek

İkinci konuya geldiğimizde ise kendi hakkımızda bildiklerimiz ve bilmediklerimiz karşımıza çıkıyor.  Konu bilmemek ise cehalet üzerine de birkaç söz söylemeli. Cehalet uzun süre diplomayla ilişkilendirilen bir kavram olmuş toplumumuzda. Bu yüzden okul eğitiminden geçmemiş insanlar küçük görülüp doğayla insanla hiçbir bağ kuramamış çoğu okullular bilmenin merkezi kabul edilmişler. Okul okumadı diye bir insanı küçümsemek cehaletin tepe noktası kuşkusuz fakat bunu düşünen de sadece kendine saklamıştı muhtemelen. Bu kabulün tersine okuduğum bir kitapta ‘Cehalet neyi bilmediğini bilmemektir’ diyor yazar. İşte kabulleri temelden sarsan bir tanım. Bu tanım bilmeyi diplomaya indirgeyen bakışımıza sağlam bir yanıt, yani cehaletimize.

Gelelim kitabımızdaki bilme ve bilmeme konusuna. Kitapta kadim zamanlardan beri var olan kırmızı duvarla ilgili herkesin bir yorumu var. Yorumların ortak noktası ise duvarın harcını oluşturuyor. Bilmedikleri bir konu üzerine yapılan bu yorumların harcını onların hayal gücü mü oluşturuyor? Yanıt kocaman bir hayır. Bu duvarın harcının temel malzemesi onların sorgulama gereği duymadıkları korkuları ve bu korkular üzerine kurdukları koca kırmızı bir duvar. Yani Küçük Farenin dostları neyi bilmediklerini bilmiyorlar, soru sormaya cesaret edemiyorlar.

Yazımızı Nazım Hikmet’in dizeleriyle bitirelim.

Ufak iş bizimkisi
Asıl en kötüsü
Bilerek bilmeyerek
Hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması.

Künye

Yazar ve çizer: Britta Teckentrup

Yayınevi: BETAkids

Yaş: 3+