Ana Sayfa Blog Sayfa 1342

Yangından kutuplaşma çıkarmak

Birçok noktada yangınlar devam ederken gerek yangın alanlarında gerekse de köylerde iktidara yakın olan insanlarla muhalif olanlar arasında yer yer gerginlikler ve kavgalar çıkıyor. Öyle ki tanık olduğum, sabah başlayıp neredeyse akşama kadar devam eden köy meydanı kavgasında jandarmayı hiç görmedim. Biz sabah köyde durup yangın bölgesine giderken gördüğümüz kavga, akşam saatlerinde dönerken daha şiddetli haldeydi. Yangınlar devam ederken, yangına odaklanıp el birliğiyle hareket etmek ve dayanışmak yerine ortaya çıkan bu kavgalar içimizi acıtırken, sebepleri üzerine düşünmek zorundayız.

Görevini yapmak yerine kutuplaştıran iklim siyaseti

Geçtiğimiz günlerde Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, anayasanın “ormanların korunması ve geliştirilmesi” başlıklı 169.maddesinde orman yangınlarında sorumluluğun devlette olduğunu açıkça belirtmesine rağmen tam tersine sorumluluğun belediyelerde olduğunu söylemesi büyük tepki çekmişti. Arkasından bakanın “yerleşim yerlerini korumak için ormanların yanmasına müsaade etmek zorunda kalındı” söylemi işin şirazeden iyice çıktığını gösteriyordu. Muhalefetten bu söylemlere gelen haklı eleştirilere karşı Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye’ de muhalefet terörü esiyor” sözleri Pakdemirli’nin sorumluluğu başkalarına yükleme stratejisinin devamı gibiydi.

Oysa iktidarsanız ve devlet kurumları elinizdeyse ve bunları doğru düzgün sevk ve idare edemiyorsanız elbette eleştirileceksiniz. Sahadan gözlemlerime dayalı yine bu köşede “Yangınlar, liyakatsizlik ve basiretsizlik” başlıklı yazımda ayrıntılı olarak yangın söndürme yetersizliğini ele almıştım. Yangın gibi olağanüstü bir durumda bir devlet yetkilisi bırakın sorumluluğundaki alandan kaçıp bunu başka kurumlara havale etmesini, sorumluluk alanında olamayana bile destek vermek zorundadır. Bu bilinçli görev alanı çarpıtmalarını yandaş medyanın da gerçekten böyleymiş gibi ve yangın söndürmede bir zafiyet yokmuş gibi sunması, ister istemez evi ve doğası yok olan insanlarda iktidar medyasına karşı bir tepki doğurdu. Ancak yine de hiçbir vatandaş spikerlere saldırmadı ve sadece onları doğru haber yapmaya davet etti insani bir tepkiyle. Oysa Marmaris İçmeler’de bir grup, Halk TV’nin canlı yayınını basarak “Yanlış konuştuğunuzda engelleriz. Bir yanlış daha olursa müdahale ederiz” deyip fiziki engellemelere varan bir saldırıda bulundu. Beğenilmeyen eleştiriye karşı yöntem hep aynı: Tehdit, şantaj ve saldırı…

Eleştiriyi anlamamak ya da anlamak istememek

Elbette tüm dünyada yangınlar varken hiç kimse size çıkan yangınlar için ateş püskürmek için sıraya geçmiş değil. Ama iktidar tamamen böyle algılıyor. Oysa yapılan eleştirilere bakın, tamamen somut verilere ve yapılabilir olanlara dayalı. Yapabileceğiniz halde yapmadıklarınızı sıralayalım:

  • Neden orman muhafaza memur alımını değiştirdiniz? Önceden tecrübeli ve bölgeyi tanıyan orman köylülerinden alınan memurlar, şimdi sözleşmeli ve eğitimsiz.
  • Neden İzmir’deki yangın eğitim okulunu kapattınız? Antalya’daki de atıl durumda?
  • Neden yeterince uçak ve eğitimli pilot yok? Ve THK ile sorunlusunuz.
  • Neden ekipleri sevk ve idare eden yöneticiler liyakatsiz?
  • Neden size ait olan sorumluluğu almıyor, kamuoyunu şeffaf bir biçimde bilgilendirmiyor ve sorumluluktan kaçan açıklamalar yapıyorsunuz?
  • Neden yaptığınız hatalarda özür dilemek ve eksikleri gidermek yerine hep başkasını suçluyorsunuz? Siz hayatınızda hiç eksik ve yanlış bir şey yapmaz mısınız yoksa?
  • Neden sahada yeterli ekipman yok. Hani tüm olanakları seferber etmiştiniz?
  • Neden askeri –üstelik bu konuda eğitimliyken- yangın söndürmeye sevk etmiyorsunuz?
  • Neden ekipler, köylüler ve gönüllüler koordineli bir şekilde çalışabilecekken – ki bunun geçmişte güzel örnekleri var- bunu sağlamak yerine gönüllülerle tartışıyorsunuz. Ve kendini kamu adına görevli sayan kimi sivil insanlar yol kesip insanlara şiddet ve baskı uygulayabiliyor. Bu insanlar, kişiyi hürriyetten yoksun bırakma ve usulsüz olarak kamu görevi üstlenme cesaretini nereden buluyor?
  • İnsanlar acı içinde ve çocukluğunun geçtiği evleri yok oluyorken nasıl oluyor da belediye başkanınız TOKİ evlerinden bahsedip “evi yanmayan keşke benimki de yansaydı” deme şuursuzluğunda bulunuyor?
  • Neden tüm canlı hayatı savunan insanları özellikle incitmek ister gibi kümes hayvanlarından “beyaz et” diye bahsediyor ve sadece insanlara ait olan hayvanları ödeme garantisi vererek olayı sadece para verme işine indirgiyorsunuz? Doğadaki milyonlarca canlı hiç umurunuzda değil mi?

‘Kutuplaştırma siyaseti tutmayacak’

Bazı insani ve evrensel teamüller vardır ki bunlar yasayla belirlenmez. Özellikle afet durumlarında insanlar kimlik, cinsiyet, ırk, din, dil, mezhep ve sınıf ayrımı gözetmeksizin birbirinin yardımına koşar. Doğadaki her canlıyı yaşatmak ve kurtarmak için olağanüstü bir çaba içerisine girer. Bunu yaparken de sahipli ve sahipsiz hayvan ayrımı gözetmez. Yanan yerin illa da kendi evi ya da bahçesi olması gerekmez, doğadaki her ağaç kıymetlidir. Eğer bu asgari ve müşterek bir bilinçle yürütürseniz işleri sizin yakındığınız “muhalefet terörü” zaten olmaz. Kapsayıcı davranır ve elinizden geleni yaparsanız bir kardeşlik ortamı doğar.

Ancak şimdiki gibi davranmaya devam ederseniz, belki sizin de her durumda istediğiniz gibi kamplaşma olur. Ben yerellerde insanların birbirleriyle çok iyi geçindiğini ancak merkezi siyasetlerle düşmanlıklar yaratıldığını düşünüyorum. Bunca merkezi çabaya rağmen bu siyaset tutmuyor ve tutmayacak!

Ekolojik sorunlar toplumsal sorunlardır

Yazar: Murray Bookchin

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

*

Toplumsal ekolojiyi toplumsal yapan şey, genellikle göz ardı edilen mevcut ekolojik sorunlarımızın neredeyse hepsinin köklü toplumsal sorunlardan kaynaklandığı gerçeğini kabul etmesidir.

Ne var ki, mevcut ekolojik sorunlarımız toplum içerisindeki sorunlar kararlı bir şekilde ele alınmadan bırakın çözülmeyi, açıkça dahi anlaşılamaz.

Daha somut bir şekilde ifade etmek gerekirse; ekonomik, etnik, kültürel  ve toplumsal cinsiyet çatışmaları günümüzde karşı karşıya kaldığımız en ciddi ekolojik yer değiştirmelerin – elbette, doğal felaketler tarafından üretilenler dışında – temelinde yer alır.

Çatışma alanları

Bu yaklaşım öncelikli ekolojik sorunu yaban hayatının ya da ormanlık alanların korunması ya da daha kapsamlı biçimde gezegenlere özgü “birliği” elde etmek için “Gaia”ya katılmak şeklinde tanımlayan çevrecilere biraz fazla sosyolojik gelecek olursa, bazı yakın zamanlı gelişmelere bakmak isteyebilirler.

Prens William Sound’daki Exxon tankerinin yol açtığı büyük petrol sızıntısı, Maxxam Şirketi tarafından sekoya ağaçlarının kapsamlı olarak ormansızlaştırılması ve Quebec’in kuzeyindeki uçsuz bucaksız ormanlık alanları sular altında bırakacak olan James Bay hidroelektrik projesinin teklif edilmesi gezegenin ekolojik geleceğinin kararlaştırılacağı gerçek çatışma alanının açıkça toplumsal olacağını çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor.

Gerçekten de ekolojik sorunları toplumsal sorunlardan ayırmak – hatta ikisi arasındaki bu kritik ilişkiyi azımsamak ya da yalnızca göstermelik olarak kabul etmek – gitgide büyüyen çevresel krizin kaynaklarını büyük ölçüde yanlış yorumlamaktır.

Exxon tankerinin yol açtığı petrol sızıntısı

Sorunların esas nedeniyle yüzleşmek

Gerçekte, insanların sosyal varlıklar olarak birbirleriyle ilişkilenme biçimleri ekolojik krize değinmek için son derece önemli. Bunu açıkça kabul etmediğimiz sürece topluma baştan aşağı sızan hiyerarşi zihniyetinin ve sınıf ilişkilerinin bizatihi doğal dünyayı tahakküm altına alan düşünceye yol açtığını elbette göremeyiz.

“Büyü ya da öl” şeklinde kıran kırana rekabetçi bir dayatma etrafında yapılandırılan mevcut piyasa toplumunun bütünüyle gayrişahsi, kendi kendine çalışan bir mekanizma olduğunu kabul etmedikçe, çevresel sorunlar için haksız yere diğer fenomenleri – teknoloji ya da nüfus artışı gibi – suçlama eğilimi göstereceğiz.

Bu sorunların esas nedenlerini – ticari kazanç, endüstriyel genişleme ve ilerlemenin kurumsal çıkarla bir tutulması gibi – görmezden geleceğiz. Kısacası, patolojinin kendisinden ziyade meş’um bir toplumsal patolojinin belirtilerine odaklanacağız ve çabalarımız ulaşması iyileştirici olmaktansa kusurları gizlemeyi amaçlayan sınırlı hedeflere yönelik olacak.

Ekolojik politika içerisindeki spirütellik

Bazı eleştirmenler yakın zamanda toplumsal ekolojinin ekolojik politika içerisinde spiritüellik meselesini yeterince ele alıp almadığını sorguladılar, oysa toplumsal ekoloji var olan spiritüel değerler içerisinde köklü bir değişim çağrısı yapan ilk çağdaş ekolojiler arasında yer alıyordu.

Bu tür bir değişim, hâkim tahakküm zihniyetimizin tamamlayıcılık zihniyetine – doğal dünyadaki rolümüzün yaratıcı ve destekleyici olduğunu gören ve insandışı yaşamın ihtiyaçlarını derinden anlayan bir zihniyet – kapsamlı bir dönüşümü olacaktır.

Toplumsal ekolojide, gerçek anlamda “doğal” bir spiritüellik gereksiz yere acı çekilmesini azaltmak, ekolojik yenilemeyle ilgilenmek ve tüm verimliliği ve çeşitliliğiyle doğal evrime dair estetik bir anlayışı teşvik etmek için gözü açılan bir insanlığın ahlaki failler olarak çalışma becerisine odaklanacak.

Maxxam Şirketi’nin kesmek istediği sekoya ağaçları

Yeni zihniyet ihtiyacı

Toplumu değiştirmek için müşterek çaba çağrısında bulunan toplumsal ekoloji radikal biçimde yeni bir spiritüellik ya da zihniyet ihtiyacını hiçbir zaman gizlemedi.

Daha 1965 yılında, toplumsal ekoloji fikirlerini geliştirmek amacıyla yapılan ilk basın açıklaması şu uyarıyla bitiyordu: “Günümüzde insan ile diğer yaşam-biçimleri arasında hiyerarşik “üstünlük” ya da “alçaklık” gibi farklılıklar organize eden düşünce şekli çeşitliliği ekolojik bir tutumla – yani, tamamlayıcılık etiğine göre – ele alan bir bakış açısına dönüşecek.”

Böyle bir etik içerisinde insanlar daha zengin, yaratıcı ve gelişimsel bir bütün üretebilmek için insandışı varlıkları kendi kapasiteleriyle tamamlayacak – “dominant” tür olarak değil, destekleyici tür olarak.

Zaman zaman “doğal dünyanın yeniden spiritüelleştirilmesi” (respiritization) için yapılan bir çağrı olarak ifade edilen bu etik toplumsal ekoloji literatürü boyunca tekerrür etmesine rağmen, bir ilahı doğal dünyanın üzerine koyan ya da kendi içerisinde bir ilah keşfetmeye çalışan bir teolojiyle karıştırılmamalı.

Toplumsal ekoloji tarafından geliştirilen spiritüellik doğaüstücü ya da panteist olmaktan ziyade kesinlikle doğalcıdır (biyolojik bilimlerden kaynaklanan ekolojiyle ilişkisi düşünüldüğünde beklenileceği gibi).

Ekoloji hareketinin bazı çevrelerindeki toplumsal faktörlere değinme ihtiyacı yerine panteist bir “eko-spiritüellik” geliştirme ihtiyacına öncelik verme çabası gerçekliği esas alma becerileri hakkında ciddi sorular doğuruyor.

Müşterek eylem

Kör bir toplumsal mekanizma – piyasa – toprağı kuma çevirdiğinde, verimli arazileri betonla kapladığında, havayı ve suyu zehirlediğinde ve köklü iklimsel ve atmosferle ilgili değişiklikler ürettiğinde, hiyerarşik ve sınıflı bir toplumun doğal dünya üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Ekonomik büyüme, toplumsal cinsiyet zulümleri ve etnik tahakkümün – kurumsal çıkarlar, devlet çıkarları ve bürokratik çıkarlar bir yana – doğal dünyanın geleceğini şekillendirmede spiritüel kendini yenilemenin özelci biçimlerinden daha muktedir olması gerçeğiyle yüzleşmeliyiz.

Bu tahakküm biçimlerine yalnızca genellikle “yeşil kapitalizm” kapsamına giren kişiselci tüketim ve yatırım biçimleriyle değil, müşterek eylemle ve ekolojik krizin toplumsal kaynaklarına meydan okuyan belli başlı toplumsal hareketlerle göğüs germeliyiz.

Günümüzün son derece uyumlu toplumu ise ticari büyümenin yeni araçlarını bulmaya ve reklam ve müşteri ilişkileri çabalarına ekolojik laf kalabalığı eklemeye fazlasıyla hevesli.

[Bir şarkının hikayesi] Killing Me Softly with His Song/ Roberta Flack

1971’in kasım ayında, kendisiyle özdeşleşecek olan hit şarkısı “American Pie”ı henüz yeni çıkarmış olan Don Mc Lean, Los Angeles’teki Troubadour Club’da çalıyordu. Dinleyiciler arasında henüz müzik kariyerinin başında olan 19 yaşındaki Lori Lieberman da vardı. Lori , kendisinden 15 yaş büyük ve evli olan menajeri  Norman Gimbel ile gizli bir ilişki yaşıyordu ve bu stresli dönemde arkadaşının ısrarı ile klübe gitmişti. Don Mc Lean’i daha önce hiç görmemiş ve dinlememişti. Sanatçı sahneye adımını attığı andan itibaren büyülenmişçesine şarkılarını dinlemeye başladı. Don Mc Lean, yeni albümündeki şarkıları ardı ardına seslendiriyordu ve sıra “Empty Chairs” adlı şarkısına geldiğinde Lori şarkı ve sanatçı  ile güçlü bir bağ kurduğunu hissetti. Sanki Don Mc Lean onu tanıyordu ve insanın ruhuna işleyen bu balad da kendi hayatını anlatıyordu.

Günler gelir ve günler geçer, pişmanlık olmadan
Gece unutamadığım hatıraları getirir
 Boş odalar yankılanır ben merdivenleri tırmanırken
 Ve boş elbiseler, boş iskemlelerin üstüne dökülür ve düşer.”

Lori Lieberman 1974’te, New York’taki Bitter End’de.

Şarkının ve Don Mc Lean’in etkisinde kalan Lori hemen orada bulduğu bir peçeteye bir şiir yazdı. Konser sonrasında telefonla sevgilisini aradı ve ona yaşadığı bu deneyimi anlattı ve elindeki şiiri heyecanla ona okudu. Daha sonra ekiplerinin bir parçası olan müzik yazarı Charles Fox ile de paylaştılar.

Bundan sonrasını Norman Gimble’ın 5 Nisan 1973’te Daily News ile yaptığı söyleşiden öğreniyoruz:

”Lori bize Don Mc Lean’i dinlerken yaşadığı bu güçlü deneyimi anlattı.

Heyecanla yüzümün kızardığını hissettim
Kalabalıktan utanarak
Mektuplarımı bulduğunu hissettim
Ve hepsini yüksek sesle okuduğunu
Bitirmesi için dua ettim
Ama o okumaya devam etti.

Yazdığı bu sözlerden iyi bir şarkı çıkabileceğini hissettim ve üçümüz oturup konuştuk. Albümdeki diğer şarkılar için yaptığımız gibi üstünden defalarca geçtik ve hepimiz bunun bir potansiyeli olduğu konusunda hemfikirdik.”

Bir klasiğin doğuşu: Esin perisi ve yorumun gücü

Norman, Lori’nın bu sözlerini esas alarak bitirdiği şarkı sözlerini Fox’a verdi ve Fox bir gün içinde şarkının müziğini besteledi. ”Killing Me Softly with His Song” sıra dışı sözleriyle yorumlanmaya hazırdı.

 

Gimble ve Fox ‘un yapımcısı olduğu ve Lori Lieberman tarafından yorumlanan single, 1972 yılında yayınlandı. Lori, albümü için çıktığı turne sırasında, şarkının Don Mc Lean’ın sahne performansından etkilenerek yazıldığını her konserinde tekrar etti. Hatta Gimble ve Fox, Lori’ye hazır bir sunum metni bile yazdılar. Lori, 1973 yılında ilk defa bir ulusal TV’de The Michael Douglas Show‘a çıktığında da şarkının esin hikayesini aynı bu şekilde anlattı.  Lori’yi “Yavaşça şarkısıyla öldüren” sahnedeki genç adam Don Mc Lean idi.

Mc Lean daha sonra şarkının kendisi hakkında yazıldığını öğrenince bunun kendisini şaşırttığını ama aynı zamanda da gururlandırdığını söyleyecekti.

Lori Lieberman’ın yorumu listelere girememişti ancak şarkının Roberta Flack’in olduğu bir uçuşta çalınması her şeyi değiştirecekti. Flack bir söyleşide o anları şöyle anlattı:

Elbette şarkının ismi ilk anda yüzüme çarptı. Hemen bir müsvedde kağıdı çıkarttım, porteler yapıp şarkıyı yedi sekiz kere tekrarladım ve dinlediğim melodinin notalarını yazdım. Uçaktan iner inmez yapımcım Quincy Jones’u aradım ve Charles Fox ile görüşmesini ve şarkının haklarını almasını rica ettim. İki gün sonra şarkı elimdeydi.”

Birkaç hafta sonrasında Robert Flack, Jamaica’da Marvin Gaye’in alt grubu olarak sahne alıyordu ve şarkıyı grubuyla çok az prova etmişti. Konserde birkaç kere bis için sahneye çağrılınca Quincy Jones ona dönüp yeni bir şey söylemesini istedi. Roberta, “Strumming my face with his fingers “ sözleriyle şarkıya girince grup arkadaşları önce şaşırdılar ama sonra ona eşlik ettiler. Seyirciler çılgına dönmüştü. Konser bittiğinde Quincy ona sarıldı ve “Ro, bebeğim bir daha bu şarkıyı sakın canlı söyleme, kaydedene kadar” dedi.

Folk, Soul, R&B: Her türün en iyilerinden

Roberta Flack şarkıyı 1973 yılında kaydetti ve şarkı Bilbord’da ardışık olmayan beş hafta boyunca #1 oldu. Bu başarıyı 1973’te hiçbir şarkı gösterememişti. Flack aldığı klasik müzik eğitimi sayesinde şarkıda bazı değişiklikler yapmış, akor yapısını değiştirmiş ve şarkıyı majör akorla bitirmişti. Folk bir şarkıyı alıp bir soul müzik klasiği yapmıştı.

 

Flack “Killing Me Softly” ile 1973 yılında, ”En iyi Kayıt” ve “En iyi Kadın Vokal” dalında Grammy ödülü alırken, Gimbel ve Fox ile beraber de  “En İyi Şarkı” dalında Grammy ödülünü almayı başardı. Roberta Flack’in yorumu ile şarkı Rolling Stone dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 500 şarkısı listesinde 360’ncı sırada gösterildi.

1996 yılında hip-hop grubu Fugees, Roberta Flack’in yorumuna bir cover yaptı. Fugees’in versiyonu uluslararası bir hit oldu. İngiltere ve ABD dahil 20 ülkede listelerde birinci sıraya kadar yükseldi ve 1997’de bu kez de en iyi R&B Grup performansı ile Grammy ödülü aldı.

 

Lori Lieberman’a dönersek, sanatçı 1976 yılında Gimble ve Fox ile uzlaşmazlık yaşayıp kontratını sonlandırdıktan kısa bir süre sonra müzik kariyerine uzun bir ara verdi.

24 yıl arayla 1973 ve 1997’de Grammy ödüllerine layık görülen bu mükemmel şarkının yaradılış sürecindeki katkısı eski ekip arkadaşları tarafından takdir edilmedi. Hatta 2008’de Gimble, Don Mc Lean’den şarkının esin kaynağı olduğuna dair hikayeyi internet sitesinden kaldırmasını istedi. Mc Lean avukatı aracılığı ile Gimble’a 1973’teki Daily News söyleşisini hatırlattı ve Lori’yi konserine davet ederek onu destekledi.

Flack ve Lieberman, yıllar sonra bir arada.

2018 yılında Roberta Flack, Washington Post’a bir e-mail göndererek ”Umarım Lori  bu şarkının yazılmasındaki rolü için ona ömür boyu müteşekkir olduğumu biliyordur” demiştir.

Kaynakça

  • Lori Lieberman come to terms with Killing Me Softly, YouTube
  • Edgars G, She sang ‘Killing Me Softly’ before Roberta Flack. Now she just wants you to hear her side of the story.Washington Post, Jan 24,2020
  • Holler E, Behind The Song ”Killing Me Softly with His Song”, Lori Lieberman, American Songwriter
  • Killing Me Softly with His Song: Documentary, Lori Lieberman interview, YouTube
  • Killing Me Softly with His Song, Wikipedia
  • Songfacts, Killing Me Softly with His Song.

 

Termik santrali yangından koruyamayanlar nükleer santrali nasıl koruyacak?

Türkiye 28 Temmuz’dan bu yana devam eden orman yangınları sırasında belki de en uzun gecesini Muğla’nın Milas ilçesindeki alevlerin Kemerköy Termik Santrali’ne sıçradığı gün yaşadı.

Olayın öncesinde bölge halkının yangının sıçraması uyarılarına rağmen alevler 4 Ağustos Perşembe günü santralin içerisine kadar girdi. Yangın sebebiyle termik santralde çalışan işçilerin yanı sıra Ören ve komşu mahallelerindeki binlerce kişi için de tahliye kararı verildi.

Yanan yer ya nükleer santral olsaydı?

Endişe içerisinde takip edilen bu olaylar sırasında sosyal medyadaki birçok kişinin ise aklında benzer soru vardı: “Yanan yer termik santral değil de bir nükleer santral olsaydı ne olacaktı?”

nukleersiz.org Koordinatörü ve Yeşil Gazete nükleer editörü Pınar Demircan da yangın gecesinde yaptığı paylaşımla bu endişeye dile getirdi ve “76. yılında ABD’nin Hiroşima‘ya, Nagasaki‘ye Atom Bombasını atmasını anarken soralım: Yangını söndüremeyen devlet nükleer santral kurmaya nasıl kaynak seferber eder ve rızamızı alır? Savunanlar bile Türkiye’de nükleer santral kurulmasına karşı çıkmalı!” tepkisini gösterdi.

Demircan bu tehlikeye Avustralya yangınları sırasında dikkat çekmiş, küresel ısınma kaynaklı yangınların nükleer santrallerin olduğu ülkelerde felakete yok açacağına vurgu yapmıştı.

Mersin’de orman yangınları

Nitekim iklim krizinin nedeniyle oluşan sıcak dalgaları ve aşırı kuraklığın etkisiyle oluşan yangınlar Türkiye’nin başta Ege ve Akdeniz bölgeleri olmak üzere birçok noktada etkili oldu.

Yanan bölgelerden birisi de Mersin’de inşaatı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin (NGS) ve lojmanlarına birkaç kilometre mesafedeki Aydıncık’ın Pembecik Mahallesi’ydi. Buradaki alevler kısa sürede Atatürk Mahallesi ile Yenikaş Mahallesi’ne kadar ilerlemişti.

Neyse ki buradaki inşaatı veya işçilerin yaşadığı lojmanları tehdit eden herhangi bir olay yaşanmadı. Ancak bu yaşanmayacağı anlamına da gelmiyor.

Mersin Aydıncık’ta orman yangını.

‘Olası bir afet tüm coğrafyayı tehdit eder’

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının 76’ıncı yıldönümünde bir açıklama yayınlayan Mersin Nükleer Karşıtı Platform da bu endişeyi dile getirdi. Mersin’in iklim krizi karşısında oldukça kırılgan olduğu belirtilen açıklamada şu uyarıda bulunuldu:

“İklim krizinin etkilerini her gün daha çok ve daha vurucu şekilde yaşadığımız bugünlerde Mersin Akkuyu mevkiinde inşaatı devam eden Akkuyu Nükleer Santrali, olası bir afetle bütün coğrafyayı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır.”

İklim felaketleri risk yaratıyor

Sadece yangın da değil, deniz suyu sıcaklıklarındaki artış, aşırı hava olayları, fırtına, kasırga, sel ve deniz seviyelerinin yükselmesi gibi iklim değişikliğiyle ilişkili birçok felaket de santral için tehlike yaratıyor.

Pınar Demircan’ın aktardığına göre Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda da nükleer enerjinin aşırı su kullanımı gerektirdiğine, olağandışı hava şartlarının nükleer santrallerde kazalara yol açma ihtimalinin bulunduğuna ve sel gibi afetlerin de ötesinde deniz seviyesindeki yükselmelerin suyun tesisin içine girmesiyle riskleri büyüteceğine dikkat çekiliyor.

Kemerköy Termik Santrali’ndeki yangın

Felaket anlarında bilgiler paylaşılmıyor

Milas’taki yangının bize hatırlattığı başka bir durum ise böyle felaket anlarında hükümetin bilgileri kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılmaması. Santralin yanmasına dair endişeler yayılırken, santral içerisindeki patlayıcı maddelerin ne durumda olduğu ancak dolaylı kaynaklardan öğrenilebildi.

Hükümet ve termik santral şirketi ancak yangın kontrol altına alındıktan sonra yangına ilişkin bir açıklama yayınladı.

Akkuyu inşaatında da süreç şeffaf yürütülmüyor

Akkuyu NGS’nin inşaatında ortaya çıkan sorunlarda da benzer bir yaklaşımı tecrübe ettik. 19 Ocak 2021 tarihinde santral inşaatında yaşanan patlama sonrasında Yeşil Gazete’ye açıklama yapan Demircan, projenin başından itibaren sürecin şeffaf yönetilmediğini belirtmiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

“Akkuyu’da bilgiler toplumla şeffaf bir şekilde paylaşılmıyor. Esasen nükleer santrallerle ilgili süreçlerde genel manada ‘güvenlik’ gerekçesi öne sürülerek şeffaflıktan imtina edilir. Ne var ki, inşasına başlandığı tarih itibariyle Akkuyu NGS’deki iş yapma biçimlerinin kendisi güvenlik tehlikesinin kaynağı.”

‘Nükleer projeleri durdurulmalı’

Pınar Demircan’a göre toplumun karar süreçlerinde olduğu gibi kaza ve problemler karşısında da uyarılmaması ve bilgilendirilmemesinin herkesi endişelendirmesi gerekiyor.

Demircan son olarak “Küresel ısınmanın sonucunda artık yangın kuşağına giren Türkiye’de Akdenizin kıyısına kurulmak istenen Akkuyu projesinin durdurulması, aynı akıbeti yaşaması ileriki yıllarda mümkün Sinop projesinin de terk edilmesi gerekiyor” diyerek konunun ciddiyetine vurgu yapıyor.

Yangınların dumanı Türkiye’yi sarıyor: Birçok şehirde gökyüzünün rengi değişti

İklim krizinin neden olduğu sıcak dalgasının ve kuraklığın etkisiyle ortaya çıkan ve bir haftadır kontrol altına alınamayan yangınlardan çıkan dumanlar, Ege ve Marmara bölgesindeki birçok şehirde gökyüzünün renginin değişmesine neden oldu.

Gökyüzünün sepya rengi İzmir, İstanbul, Manisa, Balıkesir ve Çanakkale gibi şehirlerin fotoğraflarına yansıdı. Fotoğraflarda güneşin de kırmızı renkte görüldüğü dikkat çekiyor.

Türkiye’deki beş ildeki 12 noktada devam eden yangınların yanı sıra Yunanistan’da çıkan orman yangınlarının da bu duruma sebep olduğu düşünülüyor.

Rüzgarla taşınıyor

Meteoroloji 2’nci Bölge Genel Müdürü Davut Öztürk, renk değişiminin orman yangınlarından kaynaklandığını söyledi. Orman yangını nedeniyle meydana gelen yoğun duman ve partiküllerin güneyli rüzgar akışlarıyla taşındığı, bu sebeple atmosferdeki parlaklığın bozulduğu bildirildi.

Havadaki sarı ve kızıl rengin, güneyli rüzgar akışının gün boyu devam edecek olması nedeniyle tüm gün sürebileceği, yağışın ise olmayacağı belirtildi.

Sosyal medyada paylaşımlar

https://twitter.com/Defterci/status/1423586701428076546

 

 

İstanbul Esenyurt’ta bir depoda yangın çıktı

İstanbul Esenyurt, Akşemseddin Mahallesi 296. sokakta bulunan Tezel Lojistik Firması‘na ait 18 bin metrekare büyüklüğündeki depoda saat 12.10 sıralarında iki farklı noktada yangın çıktı.

Bölgeye çok sayıda itfaiye ekibi gelirken, yangının oluşturduğu yoğun duman çevre ilçelerden de görüldü.

Çıkış nedeni henüz bilinmeyen yangına itfaiye ekiplerinin müdahalesi sürüyor.

Muz Ne Kadar Kötüdür?

Gündelik yaşantınızda ne kadar karbon salımına sebep olduğunuzu hiç düşündünüz mü? Mesela e-posta gönderirken, bir saat televizyon izlerken veya bulaşık yıkarken…

Tüketilen gıdaları düşünelim. Bir sepet çileğin karbon ayak izi ne kadar? Yarım litre sütün bedeli nedir? Peki muz, ne kadar kötüdür?

Her şeyin karbon ayak izini yazmak

İngiliz araştırmacı ve yazar Mike-Berners Lee, insanlığın yeryüzünde bıraktığı hasarı istatistiki verileriyle açıklamak için kolları sıvamış. Lancaster Üniversitesinde profesör olarak görev alan Lee, karbon ayak izi konusunda sayılı uzmanlardan.

Yayınlandığı ülkelerde ses getiren Muz Ne Kadar Kötüdür? Yeni İnsan Yayınevi ile iklim kriziyle mücadele etmek için yola çıkan Yuvam Dünya Derneği’nin iş birlikleri sayesinde okurla buluşuyor. Kitabın çevirmenliğini ise Tuğba Elçin üstleniyor.

Dolaylı ya da doğrudan, insan türünün yaptığı her eylem karbon salımına sebep oluyor. Yeryüzünde var olduğu günden beri gezegenin kaynaklarını hiç bitmeyecekmiş gibi kullanan insanlık, geri dönülemez bir yolun eşiğinde.

Mike Berners-Lee, böylesine bir felaketin sonuçlarını ön görerek okurlar üzerinde bir farkındalık yaratmayı amaçlıyor. 10 gramdan 1 milyon tona kadar, karbon salımına sebep olunan eylemler hakkında doyurucu açıklamalar Muz Ne Kadar Kötüdür?’ü meydana getiriyor.

Üç problem

Doğayla olan ilişkimizi çıkmaza sokan üç temel problem var; nüfus artışı, kaynak kısıtlılığı ve doğaya zarar veren atıklar. Zor görünebilir, fakat bu problemlerin üstesinden gelmek imkânsız değil. İklim krizinin etkileri her geçen gün artıyor. Dünya böyle ısınmaya devam ederse yaşanacaklar işten bile değil.

Buna karşın alınacak bireysel tedbirler çok kıymetli. İşte bu noktada Muz Ne Kadar Kötüdür? kişisel farkındalığı artırarak karbon ayak izi konusunda büyük etkilere sebep olacak bilgiler içeriyor.

Dolaylı karbon ayak izi

Karbon ayak izi hesaplamak oldukça zor, çünkü kesin sonuçlara ulaşmak neredeyse imkânsız. Ayrıca yazara göre, karbon ayak izi oldukça istismar edilen bir konu. Karbon ayak izi hesaplarken gözden kaçırılan konu, yapılan eylemden ziyade bu eylemi gerçekleştirirken arka planda yaşanılanların hesaba katılamaması.

Söz gelimi bir rulo tuvalet kağıdının üretilirken ne kadar karbon ayak izi bırakıldığını kabaca hesaplayabiliriz. Fakat o tuvalet kağıdını çevreleyen plastik ambalajı veya tuvalet kağıdının taşındığı kolinin üretimini hesaba katmayız. Berners-Lee işte buna “karbon parmak izi” diyor!

Muz Ne Kadar Kötüdür?

Kitabın başlığına gelecek olursak. Hayır, muz kötü değildir! Aksine harikadır. Az karbon salımı karşılığında bol kalori ve C vitamini verir. Dolayısıyla düşük karbonlu beslenme için oldukça ideal bir besindir. Neredeyse hiç paketleme gerektirmez, kendi kabuğu sayesinde korunabilir.

Buna rağmen muz, her halükârda masum olmayabilir. Söz gelimi, dünyanın öteki ucundan sofranıza gelene dek muz pek çok aşamadan geçer. Bu taşımacılık işlemi dolaylı yoldan karbondioksit salımına neden olabilir. Muz hakkında can alıcı bir gerçeği bizzat yazardan dinleyelim:

“Yine de sonuçta tek kötü muz, meyve sepetinizde çürümeye bıraktığınız muzdur. Bu israflar ABD ve diğer ülkelerdeki yıllık yüzde 40-50 oranındaki gıda israfına neden olur.”

Muz Ne Kadar Kötüdür? eşsiz bir karbon ayak izi rehberi. Azdan çoğa artan karbon salınım miktarları birçok ipucu veriyor. Dikkat edin! Hiç beklemediğiniz eylemler veya tükettiğiniz gıdalar listenin üst sıralarında yer alabilir. Her şeye rağmen, farkına varıp düzelteceğiniz en ufak davranış bile olursa, bu kitap görevini yerine getirmiş olacaktır.

Mike Berners-Lee

Mike Berners-Lee karbon ayak izi alanında çalışan İngiliz araştırmacı ve yazar. Lancaster Üniversitesi profesörü ve Sosyal Hizmetler Enstitüsü üyesi ve kurucusu.. Üniversitedeki Lancaster Çevre Merkezi merkezli Small World Danışmanlık’ın yöneticisi ve baş danışmanı.

The Burning Question: We Can’t Burn Half the World’s Oil, Coal and Gas, So How Do We Quit? Ve There Is No Planet B: A Handbook for the Make or Break Years gibi kitaplar yazan Lee, karbon ayak izi konusunda bir uzman olarak görülür.

1986 yılında Oxford Üniversitesi Fizik Bölümünden mezun olmuştur. 1988 yılında Bangor Üniversitesinde Fizik ve Dış Eğitim alanında yüksek lisans yapmış ve Sheffield Hallam Üniversitesinde Kalkınma Programı ve Danışmanlığı alanında master eğitimini tamamladı.

Tuğba Elçin

1994 yılında İzmir Bornova’da doğdu. Lisans eğitimini Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde tamamladı. 2016 yılında İngilizce Öğretmenliği programından mezun oldu.

Sonrasında Muğla’ya taşındı ve özel eğitim kurumlarında 5-12 yaş arası öğrencilere İngilizce eğitimi verdi. Öğrencilik yıllarından bu yana çeviriye ilgi duyuyor.

İngiliz ve Amerikan edebiyatı ve çeviri teknikleri üzerine eğitim gördü. Birkaç farklı şirket için iç yazışmalar, anlaşmalar ve tüzükler, gibi temel çevirilerde yardımcı oldu. Finans ve ekonomi alanındaki bu çevirilerinin ardından edebi metin çevirisine ilgi duymuştur. Yeni İnsan Yayınevi ile Gaudi’nin Gizemini Çözen İki Kafadar ve Yeryüzüyle Barışmak isimli kitapların çevirilerini yaparak birlikte çalıştı.

İmamoğlu’dan yangın söndürme sorumluluğu tartışmasına yanıt: Acizlik olarak görüyorum

Rumelihisarüstü – Aşiyan Füniküler Hattı’nın Aşiyan İstasyonu’nda gerçekleştirilen ray kaynatma etkinliğine katılan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, burada Türkiye’de bir süredir devam eden yangınlarla ilgili açıklamalarda bulundu.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ve Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın orman yangınlarında sorumluluğu belediyelere attığını hatırlatan İmamoğlu, “Derin bir acizlik olarak görüyorum” yorumunda bulundu.

‘Milletimiz buna kanmaz’

Açıklamasında ülkedeki yangınlara da değinen İBB Başkanı, yangın söndürme sorumluluğuyla ilgili açıklamalara şöyle cevap verdi:

Son yangın konuları da ne yazık ki milletçe bizim çok canımızı yaktı. Ama bir yandan hayatın gereği, büyük şehirlerimizin ihtiyacı noktasında sorumluluk alanlarımızla ilgili -altını çiziyorum, sorumluluk alanlarımızla ilgili- işimize liyakatli insanlarla, doğru projelerle, doğru finansman modeliyle devam ediyoruz. Umut ediyorum ki, sorumluluk alanında olan işlere her kurum aynı ilgiyi, aynı özeni göstersinler. Yani bu ülkede, en ücra köyünde yaşayan insan da şehirde yaşayan insan da bir ormanın kime ait olduğunu bilir. Nasıl ki İstanbul şehrinin, şehirle ilgili sorunları bize aitse; metro, füniküler gibi işlerin zamanında yapılması, finansmanının bulunması, zamanında bir trenin siparişinin verilip, inşaat biterken gelmesi gibi gibi senkron işler üretme becerisini gösterme zorunluluğumuz varsa -ki bunu iyi temsil ettiğimizi düşünüyorum- işte aynı şekilde orman sorumluluğunun da Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait olduğunu, belediyelere ait olmadığını ve orada ‘Çıkan bir kıvılcımdan dahi haberimiz olacak ve müdahale edeceğiz’ deyip gazetelere manşet yapan Sayın Bakan’ın veya daha üst yetkililerin bugün ise sorumluluğu belediyelere pas etme çabasında olmasını, derin bir acizlik olarak görüyorum. Yurttaşlarımızı aldatma çabası olarak görüyorum ama milletimiz buna kanmaz. Şu anda orman teşkilatı, itfaiye, yangın ile ilgili teşkilatlar, bizim de İstanbul İtfaiyemizin ekipleri onlarca aracı, yüzlerce personeliyle bölgede hizmetine devam ediyor. Allah hepsini korusun.”

‘Herkes işini yapacak’

Bir kişinin ağzından talimat alarak hareket etmekle süreçlerin yönetilemeyeceğini ifade eden İmamoğlu, şunları dile getirdi:

Sorumluluk alanımız olan kent içi yaşamda, bütün işlerimizi zamanında, doğru tasarlayarak, doğru bütçeyle, doğru insanlarla; yüklenicisinden, çalışan burada kaynağı yapan emekçisine kadar herkesin işine odaklandığı ve işini yaptığı, başka işlerle uğraşmadığı dönemi yaşatmak istiyoruz. Herkes işini yapacak. Yani benim Daire Başkanım işini yapacak. Sarıyer’le ilgili konulara Sarıyer Belediye Başkanımız işini yapacak. Ben işimi yapacağım. Bir kişinin ağzından talimat alarak hareket etmekle, süreçler yönetilemez. Bu ülkenin milyonlarca kabiliyetli, güzel insanları var. Biz o güzel insanlarla bu güzel işleri başarıyoruz. Zamanında eksik olan liyakatli ve doğru zamanda karar alınamamış, süreçlerin iyi yönetilemediği ortamlardan bugüne geldiği için İstanbul, bence gurur duymalı ve mutlu olmalı. 16 milyon İstanbulluyu mutlu etmeye, onları mahcup etmemeye devam edeceğiz. Kararlıyız.”

Ne olmuştu?

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, yangınlardan sonra yaptığı bir açıklamasında, “Benim son beş günlük bilançoda gördüğüm, Orman teşkilatı yerleşim yerlerini korumaktan, birinci derecede aslında sorumluluk belediyelerdedir, ormanların yanmasına müsaade etmek zorunda kaldık” demişti.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ise katıldığı bir televizyon programında, “Yerleşim bölgelerindeki yangının sorumluluğu kimin? Oradaki büyükşehir belediyelerinin sorumluluğundadır” ifadelerini kullanmıştı.

Bakan Mehmet Nuri Ersoy: Marmaris’teki yangınlar tamamen kontrol altına alındı

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Muğla’nın Marmaris ilçesinde turizm sektörü temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından, Marmaris’teki yangınların tamamen kontrol altına alındığını ve söndürüldüğünü açıkladı.

“Bölgedeki yangınlar tamamen kontrol altına alındı ve söndürüldü. Soğutma çalışmalarına devam ediliyor” diyen Ersoy, soğutma çalışmalarından sonra yangınla ilgili faaliyetlerin bitirileceğini kaydetti.

‘Önceliğimiz yeni bir Marmaris hikayesi yazmak’

Bakan Ersoy, yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

Önceliğimiz yeni bir Marmaris hikayesi yazmak. Marmaris, Türkiye’nin en eski, önemli turizm bölgelerinden birisi. Bazen turizmde ‘eski’, ‘birinci’, ‘ilk’ olmak avantaj gibi olmakla birlikte zaman içerisinde ihtiyaç duyulan değişiklikleri, değişimleri yapamadığınız, trendleri yakalayamadığınız zaman aleyhinize dönebiliyor. Marmaris’in yangın ve pandemi öncesinde oluşmaya başlayan bazı sorunları vardı. Bunların başında pazar çeşitliliği, pazardaki gelmesi gereken konumlama ve yeni trendlerle, konseptlerle geliştirilmesi gibi sorunları vardı. Bütün bu sorunları ele alacağımız bir dizi çalışma yapacağız. Şimdi el birliğiyle yeni bir Marmaris hikayesi yazarak bunu hızlı şekilde hayata geçireceğiz.”

Turizm hedeflerinde değişiklik yok

Ersoy, Türkiye’nin turizmdeki hedeflerinde bir değişlik olmadığını dile getirdi:

Bu seneki 25 milyon turist hedefimiz ve 20 milyar dolar gelir hedefimizde bir değişiklik yok. Temmuz sonu itibarıyla hem yabancı ziyaretçi hem de yurt dışı yerleşik Türk ziyaretçi toplamıyla 12-12,5 milyon arası ziyaretçi rakamını yakalamış olacağız. Önümüzde önemli bir temmuz, ağustos ve eylül ayları var. Başarılı şekilde atlatabilirsek, hedeflediğimiz rakamlara ulaşırsak bu yıl için koyduğumuz turist ve gelir hedefini yakalarız.”

OGM açıkladı: Yanan ormanlık alanlar üç yöntemle ağaçlandırılacak

Türkiye’de orman yangınlarını kontrol altına alma çalışmaları devam ederken, yanan alanlarla ilgili nasıl çalışmalar yapılacağını Orman Genel Müdürlüğü Ağaçlandırma Dairesi Başkanı İbrahim Yüzer açıkladı.

Yüzer, yanan orman alanlarının arazi yapısına göre kendi haline bırakılarak, tohumlama ve fidan dikimi olarak üç yöntemle ağaçlandırılacağını söyledi.

‘Bizim bir yıl beklemeye tahammülümüz yok’

İbrahim Yüzer, bazı kişilerin “Bir yıl kendi haline bırakın buralar doğal olarak yeniden yeşillenecek” dediğini hatırlattı ve “Bizim bir yıl beklemeye tahammülümüz yok” dedi:

“Bizim bir yıl beklemeye tahammülümüz yok. Buraların bir an önce yeşillendirilmesi bizim önceliğimiz. Tabi ki doğal hali ile yeşillenecek yerler de var. Bir kısım sarp, taşlık, kayalık alanlar doğal haline bırakınca eski haline kavuşacaktır ama doğal haline bırakmamız ile eski haline kavuşamayacak alanlar da var. Buralarda planlamalardan sonra fidan dikimi için arazi hazırlığı çalışmalarına başlayacağız. İlk yağmurlarda, bu muhtemelen kasım ayının ilk haftasından itibaren fidan dikimlerini başlatacağız. 11 Kasım Milli Ağaçlandırma Günü, 3’üncü yılını kutlayacağız. 11 Kasım’da buralara ilk fidanları dikmek bizim önceliğimiz.”

‘3-5 yıl içinde tamamını yeşil olarak göreceğiz’

Yanan bölgeleri yeniden ağaçlandırmaya hazırlıklı olduklarını kaydeden Yüzer, bu alanların 3-5 yıl içinde tamamen yeşilleneceğini ileri sürdü:

Biz ülkemizde yangın sonrası yeniden ağaçlandırmaya karşı hazırlıklıyız. Tohum stok merkezlerimiz var. Soğuk hava depolarımızda milyarlarca tohumumuz var. Fidanlıklarda bu maksatla ürettiğimiz yüz milyonlarca fidanlarımız var. 11 Kasım’daki Milli Ağaçlandırma Günü’nde de bu fidanlarımızı toprak ile kavuşturacağız. Çok geniş alanlardan bahsediyoruz, çok geniş alanlarımızı geçici olsa da kaybettik. 3-5 yıl içinde inşallah tamamını yeşil olarak göreceğiz. Biz yeni yapacağımız ağaçlandırmalarda daha nitelikli tohumlardan ürettiğimiz fidanlar ile ağaçlandırma yapacağız. O fidanlar şu anda toprak ile buluşmak için bekliyor. Geçmişte kızılçam ağaçlarının 40-50 yılda geldiği mesafeyi biz 25 yılda aynı boyda, aynı çapta oluşturacağız.”

‘Yıllar alacak’

Ekosistemin eski haline kavuşmasının yıllar alacağını da hatırlatan Orman Genel Müdürlüğü Ağaçlandırma Dairesi Başkanı, uzun yıllar alsa da ekosistemin eski haline kavuşmasını sağlayacaklarını ifade etti:

Doğal haline bırakacağımız bitki örtüsü, yangından sonraki ilk yağmurlardan sonra tekrar sürgün verme sureti ile yeşillenmeye başlayacaktır. İlave tohumları sahaya atacağız, bu tohumlar da 1 yıl içinde çimlenerek 3-5 yıl içinde belli bir boya ulaşarak sahanın yeşil örtü ile kaplanmasını sağlayacaktır. Dikeceğimiz fidanlar ile saha 3-5 yıl içinde yeşil örtüye bürünecektir. Ama ağaçların eski boyuna, eski formuna, ekosistemin eski haline kavuşması yıllar alacaktır. Burada sadece bitkiler yok olmadı, yaban hayatı da yok oldu. Buralarda yapacağımız ağaçlandırmada yeni ormanlar kurmak ile birlikte yaban hayatını düşünerek de ağaçlandırma yapacağız. Buraya meyveli orman ağacı türleri de dikeceğiz. Yaban hayatını da düşünerek belki uzun yıllar alsa da ekosistemin eski haline kavuşmasını sağlayacağız.”

‘Tamamını kızılçam ağaçları ile ağaçlandırmayacağız’

Yüzer, bitki örtüsünün kendini yenileyemeyeceği yerlerde yeni ağaçlandırmalar yapılacağını, yeni ormanlar kurulurken tamamının kızılçam ağaçlarıyla yeniden ağaçlandırılmayacağını da kaydetti:

Burası Akdeniz ekosistemi. Akdeniz ekosisteminin kendi doğal yapısı var. Kızılçam ormanları, maki bitki formasyonundaki ağaçlar var. Yeniden kuracağımız ormanlarda bizim türleri değiştirmemiz pek mümkün değil. Yeni ormanlar kurarken tamamını kızılçam ağaçları ile yeniden ağaçlandırmayacağız. Yeni yaptığımız ağaçlandırma çalışmalarında asgari yüzde 30 yangına dirençli yapraklı orman ağaçları kullanıyoruz. Yeni oluşturacağımız alanlarda dikeceğimiz fidanların arasında yangın emniyet şeritleri oluşturuyoruz. Bu şeritler etrafında yangına dirençli orman ağacı türleri kullanarak yangının atlamasını önlemeye çalışacağız. Biz 1 yıl süreyle hiçbir şeye dokunmaksızın beklemek gibi bir düşüncemiz yok. Buralarda doğal olarak bekleyeceğimiz alanlar da var. Bitki örtüsünü kendisinin yenilemeyeceği alanlar var, buralarda beklemenin bir anlamı yok. Yeterli tohumun olmadığı bitki örtüsünün kendini yenileyemeyeceği yerlerde yeni ağaçlandırmaları yapacağız.”