Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yangınlar, liyakatsizlik ve basiretsizlik

Günlerdir Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde çok büyük yangınlar var. Diğer ülkelerin çoğu, yangınlar üzerine komplo teorileri üretmek yerine yangınları nasıl söndüreceğine ve bir daha olmaması üzerine kafa yorarken, Türkiye yangını söndürmenin olanaklarını çoğaltmak yerine sürekli sabotaj teorileri üretiyor.

Örneğin yüzölçümü bizden çok daha küçük olan Yunanistan yangın söndürme uçağı sayısını 38’den 51 adede çıkartmış durumda. Bizdeki durumu ise hepiniz biliyorsunuz, sayının ne kadar yetersiz olduğu günlerdir tartışılıyor.

Bu demek değil ki bir sabotaj varsa araştırılmasın. Tabii ki gerekli birimler bunu araştırıp somut bir sonuca vardığında hukuki işlem yapacaktır.

Yangınlar dünyanın dört bir yanında

Her sene hemen her ülkede çeşitli sebeplerle yangınlar çıkıyor. Bunun bir kısmı insan eliyle olurken bir kısmı da doğal yangınlar olabilir. Tabii doğal derken kapitalist sistemin sebep olduğu iklim krizinin etkisiyle çıkan yangınlar ne kadar doğal tartışılır. Çünkü aşırı insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkan anormal sıcaklık artışları ve nemsizlik yangın ihtimalini çok yükseltiyor.

Bunun en iyi göstergesi şu anda dünyanın en soğuk yeri olan Yakutistan’da bile yangınlar olması. Dünya yangın haritasına ve yakın geçmişe baktığınızda artan ve büyük alanlara yayılan yangınları çok rahat görebilirsiniz. Yangınların çıkmasının önüne geçemiyorsak şu anda bizim için acil olan söndürmek için ne yapabileceğimiz ve gelecek orman yangın politikalarını nasıl belirleyeceğimiz olmalı.

Zayıflatılan Orman Müdürlüğü Kurumu

Aslında Orman Genel Müdürlüğü 182 yıllık mazisi olan ve dünyaya örnek bir kurumdu. Türkiye daha önceleri yangın söndürme konusundaki becerisiyle kendinden söz ettirirdi. Bunu kendi tecrübelerimle de fark etmiş bulunuyorum.

Bundan yıllar önce Antalya Musa Dağı yangınında bir arama kurtarma ekibinin gönüllüsü olarak yer almıştım. Yangın bölgesine akşam vardığımızda bizi karşılayan görevliler çok iyi organize etmiş ve zirveye yakın bir yerde ateşin sıçramaması için sabaha kadar nöbet tutmuştuk.

Birlikte nöbet tuttuğumuz muhafaza memuru teknik olarak çok donanımlı ve güzel yönlendiren bir yaklaşımı vardı. Nöbet esnasında bu memurun aynı zamanda arkeolojide Master yaptığını öğrenmiş ve çok güzel sohbet etmiştim onunla.

Arazözlerin en yüksek yerlere ustaca ulaştırılması ve soğutma çalışmalarının eksiksiz yapılması bana çok şey öğretmişti. Şimdiki Manavgat yangınına gönüllü olarak desteğe gittiğim bölgede ise tecrübesiz, takım ruhundan yoksun ve yönlendirici liderlik konusunda zayıf bir ekiple karşılaştım. Tabii bu durum oradaki insanların canla başla çalışmadığı anlamına gelmiyor ancak dağınıklığı ifade ediyor.

Son 20 yıldaki değişim

Bunun nedenleri üzerine düşünürken Tarım Orman İş Sendikası Başkanı Şükrü Durmuş’un Sputnik Türkiye Radyosu’ndaki röportajına denk geldim. Ve kafamdaki bütün sorular cevaplanmış oldu.

Durmuş’un çok önemli bulduğum sözlerini ana hatlarıyla sizinle de paylaşmak istiyorum. Durmuş’a göre: Orman Genel Müdürlüğü’nün son 20 yıldır yapısı çok değişti. 1956’da çıkan orman kanununda ormanın korunması hükümleri tam da olması gerektiği gibi çok sertti.

1980’de nüfus 44 milyonken bunun 12 milyonu orman köylüsüydü. Bugün nüfus 84 milyon iken orman köylüsü sayısı ise 7.5 milyon. Genç nüfus çok azaldı buralarda. 1980 yılında çıkan yangın sayısıyla 2020 yılındaki sayı neredeyse aynı ancak yanan alan bu kadar teknolojik gelişmeye rağmen 2020’de yüzde 50 daha fazla.

Orman köylüsü olma şartı

Bunun sebebi çok açık. Eskiden orman muhafaza memuru alınırken orada yaşayan orman köylüsü olma şartı vardı. Ve orman köylüleri ormanda yapılacak işlerde çalışıp ücret alıp geçim sağlıyordu. Yasa gereği de 18-55 yaş arası köylü ormanın korunmasından mükellefti.

Bu demek oluyor ki ormanı çok iyi tanıyan bölge insanı çıkacak bir yangında ilk müdahaleyi yapıyordu. İşte hızlı ve acil müdahale sistemi. Çünkü yangın üç aşamalıdır ve ilk olarak tabanda bulunan örtü yani gazeller yanar, sonra ağacın gövdesi, üçüncü aşamada da en tehlikelisi olan kozalak fırlamasına sebep olan tepe yangınıdır.

Yangın ilk veya ikinci aşamayı geçmeden söndürülürse büyüme engellenmiş olur. Bunu da doğal eğitimli olan orman köylüsü yapmaktaydı. Son yıllarda orman işletmeciliği özelleştirildi. Yangın söndürme işi şirketlere ihale edildi.

Orman muhafaza memurunun orman köylüsü olması zorunluluğu kaldırılıp, isteyen herkes sözleşmeli personel olarak memur olabildi. Böylesine önemli bir kamusal hizmet asli unsurlarla yürütülmesi gerekirken, aidiyet ilişkisi kurmakta zorlanacak sözleşmeli personelle yürütülmektedir.

Eğitim sorunu

Yine Durmuş’tan öğreniyoruz ki yangın söndürmede en önemli enstrümanlardan olan arazözlerde altı personel olur ve bunların eğitimli olması şarttır. Daha önceden Antalya ve İzmir’de iki eğitim merkezi varken ihtiyaç yok gerekçesiyle İzmir’deki merkez kapatılmış. Elimizde uçak olsa bile bunları uçuracak eğitimli pilot olmadığını da biliyoruz. Çünkü yangın söndürme uçakları diğer uçak pilotluklarından farklı bir eğitim gerektiriyor.

Bu nedenle Rusya’dan uçak ve pilot kiralıyoruz. Uçak ve helikopter bulundurmak önemli olsa da asıl müdahalenin yerden yapıldığını 80’lerdeki çok daha az teknolojiyle ancak iyi organize olmuşluk ve eğitimle daha çok yangın söndürülebildiğini görüyoruz.

Uçakların ancak yangın büyümeden önce ve yangın sonrası soğutma çalışmalarında daha çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ekipleri sevk ve idare eden yöneticilerin de giderek yandaş ve liyakatsız insanlardan oluşması büyük bir handikap.

Rant ve ormansızlaştırma

Yangın ekologları ve çeşitli bilim insanları her yangın sonrası hemen fidan dikmenin ekosisteme vereceği zarardan bahsederken insanlar buraya otel dikerler kaygısıyla hemen ağaçlandırma faaliyetine girmek istiyor. Düşününce haksız da değiller. Her yangın sonrası kesinlikle yapılaşma olmayacak derken bunun tersi sayısız örnek var geçmişte.

Hatta yangınla açılan yerlere bile gerek kalmayacak şekilde 18 Temmuz 2021 tarihli Turizm Teşvik Kanunu değişikliğiyle ormanlık alanlar turizm amaçlı yapılaşmaya açılıyor. Bir de 2B denilen meşhur bir sistem var ki bun göre orman vasfını yitirmiş araziler insanlara satılıyor.

Ne demek orman vasfını yitirmiş? Orman durduk yere vasfını nasıl yitiriyor? Yoksa yangınlar ve usulsüz kesimlerle yitirttiriliyor mu?  Ya da maden, taş ve mermer ocaklarıyla…

Tepkiselliğimizdeki eksiklik

Benim en çok sorduğum sorulardan birisi de neden insanlar yangınlara karşı bu kadar duyarlı iken -ki tabi duyarlı olacaklar- HES, nükleer santral, termik santral, Kanal İstanbul, maden ocakları, taş ocakları, RES’ler ve kereste ticaretinde bu işi o bölgelerde yaşayan insanlar ve ekoloji aktivistlerine havale ederler?

Mesele yok olan orman ve canlı hayat ise bu projelerle her gün milyonlarca ağaç yok ediliyor. Belki birçok yangında bu kadar alan tahrip olmuyordur. Üstelik yanan bölgeyi kendi haline bırakırsanız birkaç yılda tekrar yeşerirken, kimyasal faaliyet yapılan bölgeler uzun süre kendine gelemiyor.

Eğer gerçekten doğal yaşamın yok olmaması bizim için çok önemliyse bırakalım evlerimizde vah – tüh edip yangınlara ağıt yakmayı tüm insanlığın ve insan olmayan canlıların haklarını talep edip yaşamlarını savunalım.

Doğru düzgün orman ve yangın politikaları oluşturması için muktedirleri sıkıştıralım. Oluşturmayacaklarsa da çekip gitsinler biz en iyisini yaparız.