Ana Sayfa Blog Sayfa 1042

Orman yangınlarına müdahale için Havacılık Dairesi Başkanlığı kuruldu

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Orman Genel Müdürlüğü’ne (OMG) bağlı olarak Havacılık Dairesi Başkanlığı kuruldu. Başkanlık, orman yangınları, hava araçlarıyla ilgili kiralamalar gibi genel müdürlüğün görev alanı kapsamındaki havacılık hizmetlerini yürütecek.

Havacılık Dairesi Başkanlığı’nın görevleri arasında orman yangınlarıyla mücadele, havacılık hizmetlerindeki personel planlaması, hava araçlarıyla ilgili kiralamalar, hava araçlarının bakım ve onarımı, hava araçlarının uçuş ve bakım kayıtlarına ilişkin işlemlerin gerçekleştirilmesi ve uçuş ve yer emniyetiyle ilgili faaliyetlerin yürütülmesi bulunuyor.

Ekoturizme destek

4 Şubat’ta yayımlanan Resmi Gazete’de ayrıca Ekosistem Hizmetleri Dairesi Başkanlığının görevlerine de yer verildi. Söz konusu Daire Başkanlığına ait görevler arasında ekoturizmin desteklenmesi, iklim değişikliği sürecinde ormanların azaltım yeteneğinin artırılması ve uyum kapasitelerinin geliştirilmesi için ilgili birimler arasında koordinasyonun sağlanması yer alıyor.

Orman içi av ve yaban hayatı

Ek olarak Ekosistem Hizmetleri Dairesi Başkanlığının orman içi av ve yaban hayatı, otlatma ve arıcılığın geliştirilmesine yönelik usul ve esasları düzenlemek gibi de görevleri bulunuyor.

Orman içi su kaynakları

Başkanlığın sulak alanlarla da ilgili görevleri bulunuyor. Buna göre Başkanlık ayrıca orman içi su kaynaklarını korumak, geliştirmek ve bu alana ilişkin usul ve esasları düzenlemekten de sorumlu tutuluyor.

Karbon piyasası

Orman ekosistem hizmetleri için ödeme sistemleri, orman kaynakları ile ilişkili karbon piyasasına ait usul ve esasları düzenlemek de Ekosistem Hizmetleri Daire Başkanlığının görevlerinden bir diğeri.

Türkiye’nin orman yangınlarıyla mücadelesi

Türkiye, Temmuz 2021’de ilk olarak Antalya‘nın Manavgat ilçesinde çıkan, ardından Muğla, Adana ve Mersin‘de görülen orman yangınlarıyla mücadele edilmişti. Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı OMG’nin raporlarına göre kurumun orman yangını tehlikesine karşı kendi yangın söndürme uçağı bulunmuyordu. 

(Fotoğraf: Omer Karca/MANAVGAT-DHA)

Orman Genel Müdürlüğü’nün 2020 Faaliyet Raporu‘nda “Orman yangınlarını havadan söndürme hizmetlerinde kullanılmak üzere 27 adet helikopter, iki adet amfibik uçak ve bir adet insansız hava aracı kiralanmıştır” bilgisinin yer aldığı gündeme gelince yangın söndürme uçağı ve helikopterler de kamuoyunun merak ettiği konulardan biri olmuştu.  

Yuvacık Barajı’nın su seviyesi kar yağışıyla iki kat arttı

Kocaeli‘nin içme suyu ihtiyacının büyük kısmının sağlandığı Yuvacık Barajı‘nda geçen yıl kuraklığın etkisiyle su seviyesi, ocakta yüzde 15’e düşerken, yağışlarla 8 Şubat’ta yüzde 33’e yükseldi. Bu yıl ise kar yağışı ve yağmurun etkisiyle su seviyesi, geçen sene şubat ayına göre iki kat artarak yüzde 67’ye yükseldi.

Bu yıl ise kar yağışı ve yağmurlar, barajda su seviyesini yükseltti. Kocaeli Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin verilerine göre su seviyesi, 34 milyon 60 bin metreküp ile yüzde 67 seviyesine ulaştı. Geçen yıl Şubat ayı ile bu sene Şubat ayı karşılaştırıldığında su seviyesinin iki kat arttığı görüldü. İlerleyen günlerde yağışlarla tam kapasiteye ulaşılmasının beklendiği belirtildi.

Ne olmuştu?

Kocaeli‘de içme suyu ihtiyacının büyük kısmının karşılandığı Başiskele ilçesinde bulunan Yuvacık Barajı‘nda, 2020’de iklim krizinin de etkisiyle kurak geçen mevsim nedeniyle su seviyesinde düşüş kaydedilmişti.

Kocaeli Su ve Kanalizasyon İdaresi‘nin resmi internet sitesinden yapılan açıklamaya göre; Aralık 2020’de 51 milyon metreküp kapasiteli Yuvacık Barajı’nda su seviyesi 8 milyon 510 bin metreküp ile yüzde 17’ye düşmüştü. Yuvacık Barajı’nda su seviyesinin düşmesi nedeniyle su ihtiyacı Sapanca Gölü’nden karşılanmıştı.

yuvacık su seviye azalma

Kasım 2021’de de su seviyesinin yüzde 35’e düşmesiyle köyleri birbirine bağlayan ve barajın yapılmasıyla sular altında kalan köprülerden biri gün yüzüne çıktı. Baraj gölü içinde suyun tükendiği bazı noktalarda çatlaklar oluştuğu görülmüştü.

İklim krizinde ‘eşit’ hiçbir şey yok

Bağımsız çok sayıda yardım kuruluşunun bir araya gelerek oluşturduğu konfedere yapıda bir yardım örgütü olan Oxfam’ın dünyada artan eşitsizlikler ve eşitsizliklerin küresel iklim değişikliği ile ilişkisinin sorgulandığı son raporu korkutucu gerçekleri bir kez daha gözlerimizin önüne serdi. Örgütün yayınladığı rapor ve bilgi notlarına göre, küresel iklim değişikliği sonucu yaşanan olumsuz hava koşulları, büyük orman yangınları, kuraklık ve kıtlıklar tüm dünyada mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor ve açlık, göç ve yoksulluk sorunlarını büyütüyor.

Raporda 1ºC’lık küresel ısınma ile Asya ve Orta Amerika’da ölümcül fırtına ve kasırgaların sayısının çoğaldığı ve Afrika’daki çekirge istilalarının sıklığının da arttığı vurgulanıyor. Üstelik Oxfam’a göre 1995’den bu yana dünyanın tepesindeki; en zengin %1’lik kesim alttaki %50’lilik kesimden tam 20 kat daha fazla küresel serveti ele geçirdi. Yani en tepedeki dolar milyarderleri servetlerini büyütürken ve sera gazı emisyonlarını artırırken, dünyanın alttaki dar gelirli yarısı daha da yoksullaştı. Gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve eşitsizlikler son iki yıllık dönem içinde daha fazla olmak üzere, son 30 yılda o kadar çok arttı ki, rapora göre bugün dünyada her dört saniyede bir kişi başta küresel iklim krizi olmak üzere, eşitsizliklerin ortaya çıkarttığı çeşitli çevresel sorunlar nedeniyle yaşamını yitiriyor. Başka bir anlatım ile her gün 21.300 kişi aramızdan derinleşen eşitsizliklerin sonucu ayrılıyor.

12 yılda 1.23 milyon kişi iklim kurbanı

Oxfam’ın rapor ve bilgi notlarına göre geçen yıl içinde küresel iklim krizi sonucu yaşanan aşırı hava olayları 50 milyar dolarlık bir ekonomik kayba neden oldu. Çoğunluğu Afrika’da olmak üzere 15 ülkede 16 milyon insan açlık krizi ile baş başa kaldı. 2021 yılı içinde yaşanan açlık krizi pandemi nedeniyle kamuoyu tarafından önceki yılların aksine fark edilmedi. Hükümetler ise açlık ile daha önceki yıllarda yaptıkları ve çok yetersiz kalan mücadelelerini bile yapmadılar. Üstelik tamamı yoksul ülkelerde olmak üzere son 10 yıldır, her yıl 20 milyon insan küresel iklim krizine bağlı afetler sonucu evlerini terk etmek zorunda kalıyor. Birleşmiş Milletler’e (BM) göre ise 2000 yılından bu yana ise 1.23 milyon kişi küresel iklim krizine bağlı afetler sonucu yaşamını yitirdi. 4.2 milyar kişi ise kuraklık, sıcak hava dalgaları ve orman yangınlarından ciddi ölçüde etkilendi ve önemli bir kısmı göç etmek zorunda kaldı.

Küresel iklim krizi tüm dünyayı etkiliyor. Ancak sorumlusu Oxfam’ın raporundan da açık olarak anlaşılabileceği gibi zengin merkez kapitalist ülkeler ve bu ülkelerde yaşayan bir avuç dolar milyarderi insan. Gerek Oxfam’ın raporuna göre gerekse yapılan diğer bilimsel çalışmalara göre dünyadaki insanların en zengin %1’i, yaklaşık 63 milyon insan, insanlığın en yoksul yarısını oluşturan 3,1 milyar insanın iki katından fazla karbon kirliliğine neden oluyor. Buna karşılık kasırgalar, seller, büyük orman yangınları, kuraklıklar yoksul ülkeleri ve onun yoksul vatandaşlarını etkiliyor. Kıtlık, gıda fiyatlarında aşırı artış ve açlık sorunu yıllardan bu yana yoksul Afrika ülkelerinde yaşanıyor. Düşük ve düşük orta gelirli çevre kapitalist ülkelerdeki insanların, yüksek gelirli ülkelerdeki insanlara göre küresel iklim krizine bağlı aşırı hava felaketleri nedeniyle yerlerinden olma olasılığı yaklaşık beş kat daha fazla.

Afrika’da kadınlar her geçen gün bir kova suya erişebilmek için evlerinden daha uzun mesafelere yürüyor. Küresel iklim krizi sonucu şiddet ve sömürü riski de artıyor. Oxfam raporunda, aşırı hava koşullarından korkunç açlığa kadar, iklim krizinin olumsuz sonuçlarının insanları derin yoksulluk içine iten ve var olan eşitsizlikleri daha da kötüleştirdiğinin altını çiziyor.

Çözüm önerileri de var Oxfam’ın raporlarında… Çözüm için sunulan önerilerin içinde sosyal politikaların geliştirilmesi,  zengin merkez kapitalist ülkelerin küresel ısınmayı 1.5º C ile sınırlandırmak için daha çok sorumluluk alması, fosil yakıtların yasaklanması gibi bilinen öneriler var. Yardım örgütü, Afrika ve Güney-Doğu Asya’da küresel iklim değişikliğine bağlı bazı afetler sonucu zarar gören bölgelerde yaptığı ‘tarımı geliştirme’ çabalarından da örnekler veriyor. Oysa gerek günden güne büyüyen eşitsizliklerin gerekse artık bir kriz haline gelen küresel iklim değişikliğinin temel nedeni kapitalist sistem… Bugüne kadar yapılan tüm çabalar da kapitalist sistem içinde eşitsizliklere de, küresel iklim krizine de çözüm bulmanın mümkün olmadığını gösterdi. Merkez kapitalist ülkelerin dolar milyarderi zengin kişi ve şirketleri üretim ve tüketim ilişkileriyle her geçen gün sera gazı emisyonlarını fütursuzca artırıyor. Bunun sonucunda günden güne ağırlaşarak kriz boyutuna gelen küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkan afetler yoksul ülkelerin yoksul insanlarını etkiliyor.

Sonuçta her geçen gün eşitsizlikler daha da derinleşiyor. Artık hepimizin kapitalist sistemin içinde yapılan ‘çevreci’ çabaların bizi gerçek çözüme taşımayacağını; açık ve net olarak görmesi gerekiyor. Gerçek çözüm; ancak kapitalizmin yerine daha eşitlikçi bir sistemin inşa edilmesiyle başlayabilir.

Dünyanın tepesindeki %1’lik dilimi oluşturan dolar milyarderleri mi? Onlar kapitalist sistem içinde dünyanın doğal kaynaklarını ve insanlarını sömürüp tükettiklerinin o kadar farkındalar ki, son yıllarda uzayda kendilerine servetlerini taşıyabilecekleri, sömürebilecekleri yeni gezegenler arama çalışmalarına hız verdiler.

TİP: İlk hedef AKP ve Erdoğan’dan kurtulmak; iklim krizi öncelikli gündemimiz

Türkiye İşçi Partisi (TİP) milletvekilleri, dün İstanbul’daki Makine Mühendisleri Odası’nda basın mensuplarıyla bir araya gelerek, önümüzdeki seçimde uygulayacakları politikayı ve oluşturmaya çalıştıkları solda ‘üçüncü ittifakı anlattı. Cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda bitirmek istediklerini belirten partinin genel başkanı Erkan Baş, “Erdoğan’ın ilk turda yenileceğine inanıyorum” dedi.

Baş, CHP yönetimine şu mesajı ilettiklerini söyledi:  “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini ortadan kaldırmak isteyen, ‘Ben bu koltuğa oturmak değil, bu koltuğu yakmak istiyorum’ diyen bir aday çıkarsa, TİP hiçbir pazarlığa girmeden, görüşme ihtiyacı bile duymadan bu adaya oy verir ve bu meseleyi ilk turda bitiririz.

 Millet İttifakı’na açık çek

CHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu örneğinde olduğu gibi bir aday göstermemesi gerektiğine kaydeden Baş, “ İkinci turda zaten oy verebileceksek ilk turda oy verelim bitirelim bu işi istiyoruz. Bir taraftan Millet ittifakı’na açık çek veriyoruz, bir taraftan da tehdit ediyoruz. Yanlış yapmayın, bizi halka sordurmak zorunda bırakmayın” diye konuştu.

‘Paris Anlaşması bile yeterli değil, fosil yakıta derhal son verilmeli’

Hükümetin imzaladığı Paris İklim Anlaşması ve yükselen ekoloji mücadeleleriyle ilgili soruya yanıt veren Sera Kadıgil ise TBMM’nin iklim krizine ilişkin tavrını şöyle anlattı:

“Meclis’te öyle bir durum var ki, ne zaman iklim krizi hakkında konuşmaya kalksak, dünyanın en gereksiz konusuymuş gibi davranıyorlar. Özellikle iktidar bloğunun bakışı, ‘bizimle hiç alakası olmayan, tamamen gelişmiş ülkelerin konusuymuş’ şeklinde. İklim değişikliği, küresel ısınma ve buna karşı yapılacaklarla ilgili ağzınızı açtığınızda, elitist, Türkiye’nin problemlerinden uzak biriymiş muamelesi görüyorsunuz.”

TİP’in Emek Bürosu’yla birlikte en  iyi faaliyet gösteren bürolarından birinin “Ekoloji Bürosu’ olduğunu belirten Kadıgil, “Bu büromuz içinde kent ve iklim uzmanı arkadaşlarımız var. Bizi çok iyi besliyorlar ve konuyla ilgili verdiğimiz önergelerin önemli kısmı onların eseri” dedi.

TİP milletvekili, ekoloji/doğa mücadelelerine “dışarıdan destek” vermediklerini, hak örgütlerinin bizatihi içinde çalışan çok sayıda partili sayesinde yakın bir bağ kurduklarını anlattı ancak parti kadroları sınırlı olduğu için aktivistlerin ve medyanın desteğini istedi.

Kapsamlı bir iklim politikası oluşturduklarını, gıda, su, barınma krizi, kuraklık, türlerin yok oluşu, tarımla ilgili sorunlar üzerine çalıştıklarını belirten Kadıgil, Paris İklim Anlaşması’na ilişkin de şu ifadeleri kullandı:

Bir taraftan Paris’i imzalayıp öte yandan 10 yeni termik santrale izin vermek, yapılabilecek en büyük kötülük. Kimseyi de ikna edemiyorlar zaten. Paris İklim Anlaşması sırasında kürsüden söz alabildik. ‘Alabildik’ dememizin sebebi de çok az söz alabiliyor olmamız. Bunun nedeni de ‘önemsiz’, arka sıralarda görmeleri. Biz, Anlaşma’nın artık çok geride kaldığını ve krizi çözmeyeceğini düşünüyoruz. Tek çözüm derhal bugün fosil yakıtların yasaklanması ve yenilebilir enerjiye dönüş.”

‘AKP beceriksiz değil, ekonomik politikası bilinçli’

TİP lideri Erkan Baş, ağırlıklı olarak ülkedeki ekonomik krize ilişkin konuştu. Muhalefette AKP’nin ekonomi yönetimi konusunda ‘beceriksiz’ olduğuna ilişkin bir algı olduğunu kaydeden Baş, bunun doğru olmadığını söyledi:

“Aslında çok becerikliler, ne yapıyorlarsa bilerek ve isteyerek yapıyorlar. Bu ekonomik modelin temelinde de Türkiye’nin en tepesindeki yüzde 1’i zengin etme stratejisi var. Bu kesimin servetini garanti altına alırsam iktidar koltuğunda oturmaya devam ederim diye düşünüyor iktidar. Toplumun yüzde 99’unun çıkarlarını merkeze koyan ve buna uygun bir ekonomik model hayata geçirebilen bir yaklaşım olmadığı sürece, Türkiye’nin bu sorunlarının çözülmesi mümkün değil.”

Isparta özelinde yaşanan enerji krizine de değinen Baş, “Pastanın en büyük dilimini alan ve devlet eliyle, halkın temel ihtiyaçları üzerinden servetlerini büyüten sermaye çevreleri hiç tartışılmıyor. Elektriksiz, doğalgazsız, internetsiz, susuz yaşamak mümkün değildir. Bunlar lüks değil temel insani ihtiyaç. Türkiye’deki ekonomik model, en temel insani ihtiyaçları bile patronlar için kâr kapısı haline getirme biçiminde kurulmuş. Doğal olarak da halk her geçen gün yoksullaşmaya devam ediyor” dedi.

AKP için 20 yıl önce ‘en azından hayal satıyor’ dendiğini ancak bugün bunun da ortadan kalktığını belirten Baş, TİP’in taleplerini şöyle anlattı: “İki asgari ücrete kadar olan kısım için elektrik faturası alınmamasını talep ediyoruz. Sonrası da kademeli olmalı. Herkes şikayet ediyor ancak sermaye çeteleri hiç tartışılmıyor.  Hükümetin gözde müteahhitlerine tam destek verilirken aynı destek karanlıkta, soğukta kalan halka verilmiyor, aksine bu insanlar desteklenmeli. “

‘Gelecek seçim, sadece bir seçim olmayacak’

Erkan Baş, ‘güçlendirilmiş parlamenter sistem’e ilişkin olarak da ‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ortadan kaldırılacaksa, parlamentoya çok fazla görev düştüğünü’ belirtti:

“İktidar parlamentoyu işlevsiz bir hale getirmek istiyor. Biz ise aksine, önemli kılmak gerektiğini düşünüyoruz. Sokaktaki mücadeleyi parlamentoya taşımak gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimine çok fazla kilitlenildi ama eğer bizim amacımız cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini ortadan kaldırmak. Erdoğan bir yenilgiye uğratılacaksa ve seçilen kişi bunu ortadan kaldıracak bir sisteme moderatörlük yapacaksa, o aşamada parlamento çok önemli olacak.”

Önümüzdeki seçimi sıradan bir seçim olarak değerlendirmediklerini kaydeden Baş, Kemal beyin (CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu) ifadesiyle söyleyecek olursak, en geç 2023’te yapılacak seçim Cumhuriyet’in ikinci 100 yılının nasıl şekilleneceği konusuna bir yanıt olacak olacak aynı zamanda” diye konuştu.

‘İktidarla hesaplaşmak isteyenlere listelerimiz açık’

Siyaseti gençleştirmek, kadınlaştırmak, her alanda itirazı olan ve mücadele veren insanların siyasal temsiliyet kazanmasını sağlayacak bir model üretmek istediklerini anlatan Baş, “ “Önümüzdeki parlamento seçimlerinde memleketin neresinde mücadele eden insanlar varsa onların TİP adayı olarak bu seçimlere girmesi gerekir. Biz buna açık olacağız. Türkiye’de bu iktidarla bir hesaplaşma içerisinde olan örgütlü halk güçleri, TİP listeleri size açıktır. Bunlar seçime girmeye hakkı olmayan partiler kadın, çevre, LGBTİ+ örgütleri olabilir. Amacımız kavganın temsilcisi olmak” dedi.

İlerici-gerici tartışması

TİP milletvekilleri, HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy’un Meclis’teki konuşması sonrası başlayan ‘gerici-ilerici’tartışmalarını da değerlendirdi.

AKP iktidarının karakterini ‘Siyasal İslamcı’ olarak tanımladıklarını belirten Baş, “ AKP, dinci, gerici, yobaz, şeriatçı bir partidir. Siyasal İslam, özellikle toplumun yoksullaşmış kesimlerinin din aracılığıyla yönetilmesini amaçlar. Dolayısıyla AKP rejimini tartışırken mutlaka bir ilerici-gerici tartışmasını yapmak gerekir. Laiklik Türkiye’de mücadele edilmesi, sahiplenilmesi gereken bir konudur” derken, Sera Kadıgil de Oya Ersoy’un hedef seçilmesinde kadın olmasının payının yüksek olduğunu ifade etti.

Ersoy’un söylediklerinde inanca hakaret olmadığını kaydeden Ahmet Şık ise  “Tam aksine Türkiye’de İslami düşünceye sahip olmayanların inanç özgürlüğü sorunu var. Ateistlerin, sünni olmayanların, gayrimüslümlerin sorunları var. İnanç tartışacaksak bunları konuşmamız gerekiyor. Muhalefetin içerisinden de bunu anlamayarak ya da anlamamış görünerek iktidarın sıkıştırdığı bir alandan tartışma yürütmek siyasal ahlaka aykırı” ifadelerini

1-3 Aralık 2021 tarihlerinde yapılan 20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ tavsiye kararı ile karara karşı Demokrasi Konferansı bileşeni Aleviler öncülüğünde başlatılan imza kampanyasını da değendiren TİP vekilleri, parti olarak kampanyaya tam destek verdiklerini kaydetti.

Genel Başkan Erkan Baş bir soruya “Eğitimdeki dini içeriği her geçen gün artırıyorlar. 4 yaşındaki çocuklara dahi din eğitimi verir hale gelmiş durumdalar. Buna net bir biçimde karşı çıkmadan Türkiye’de laiklik tartışması yapmak mümkün değildir. Bu sadece Alevi yurttaşlarımızın sorunu değil, bu tüm Türkiye’nin sorunudur” diye yanıt verdi. Alevilerin ibadethanelerine gelen yüksek elektrik faturalarına da tepki gösteren Baş, Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin arkasında olduklarını belirtti.

‘Dördüncü ittifak’ iddiaları

Aralarında Gelecek ve DEVA gibi partilerin bulunduğu, sağ bir ‘dördüncü ittifak’ın kurulacağı yönündeki iddiaları değerlendiren Ahmet Şık da  bunların duyumdan ibaret olduğunu vurgulayarak, “CHP umarım buradan mesajı alır, kendi pozisyonunu masaya yatırır diye düşünüyorum. İki ittifak var, çaresiz hissedebilirsiniz ama buna mahkum değilsiniz. Üçüncü ve sol bir ittifak olacak ve TİP de bunun bir parçası olacak” dedi.

Şık, Bekir Bozdağ’ın yeniden Adalet Bakanlığı’na getirilmesiyle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Türkiye bir kanun devleti bile değil. Türkiye anayasasız bir ülkedir. Türkiye’nin anayasası Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) kendisidir. Bekir Bozdağ bir rehinedir. Bank Asya’nın önünden geçen, cemaatin herhangi bir yayına abone olanların içeride olduğunu düşündüğümüzde Bekir Bozdağ ömür boyu hapis cezası alacak bir kişidir. Tam da o nedenle Adalet Bakanı yapıldı. Türkiye’de hukuk tartışması yapmak çok anlamsız. Mafya ile hukuk diliyle konuşmanız mümkün değildir.”

Şık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üçüncü kez aday olmasıyla ilgili ise, “Bana sorarsanız; hukuk içinde cevap verirsem, aday olamaz. Buna kim karar verecek; YSK. O yüzden tartışmaya gerek yok. Bu tartışma faşist saray iktidarının kutuplaştıran siyasetine hizmet eder, bence Kemal Bey doğru bir şey söyledi: Hukuka çok bağlı olduğunu söylemiyorum; ama Abdülhamid Gül neden istifa etti? Yeni Adalet Bakanı olarak Bekir Bozdağ’ın atanmış olması bu tartışmayı yapmamız gerektiğini söylüyor.”

Isparta’nın çilesi bitmiyor: Meteoroloji’den şiddetli lodos ve yoğun yağış uyarısı

Günler süren kar yağışıyla birlikte yaşanan elektrik kesintileri Isparta’da hayatı olumsuz etkilerken meteorolojiden gelen son açıklamalar da kent için zorlu hava şartlarının devam edeceği yönünde oldu.

Hava sıcaklıklarının eksi 11 dereceyi gördüğü Isparta’da kar kalınlığı yaklaşık bir metreye ulaşırken 72 saati aşkın süre boyunca elektrik kesintisi yaşanması kentte hayatı felç etti.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nün 7-13 Şubat tarihlerini kapsayan haftalık raporuna göre; Isparta ve çevresine bu kez şiddetli lodos ile birlikte yoğun yağış bekleniyor. Eriyecek kar ile birlikte sel, su baskını tehlikesi de bulunuyor. Yağışların salı gününden itibaren etkili olması, cuma günü etkisini kaybetmesi bekleniyor.

Ne olmuştu?

Kentte 3 Şubat’ta başlayan 2 gün etkili olan yoğun kar yağışı, birçok mahallede elektrik kesintilerine neden oldu. Isparta Valiliği‘nin yaptığı açıklamada, yoğun kar yağışı nedeniyle kapanan il, ilçe ve köy yollarının tamamının ulaşıma açıldığı, ana arterler ve caddelerde ulaşımın sağlandığı, bazı sokaklar ve ara bağlantı yollarında ise başta belediyeler olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarının aralıksız çalışmalarının devam ettiği kaydedildi.

Isparta’da 3 Şubat günü saat 05.00 sıralarında başlayıp 11 saat aralıksız yağan karda metrekareye 55,6 kilogram yağış düştü. Isparta Meteoroloji Bölge Müdürlüğü verilerine göre, perşembe ve cuma günü kentte metrekareye düşen yağış miktarı 83,9 kilogram ölçüldü.

Isparta’da yalnız yaşayan Ramazan Nazlı evinde ölü bulundu

Ramazan Nazlı

Öte yandan yoğun yağış nedeniyle elektrik kesintilerinin yaşandığı sırada Yalvaç ilçesinde yalnız yaşayan 70 yaşındaki Ramazan Nazlı evinde ölü bulunmuş, Nazlı’nın ölümünün elektrik kesintileri nedeniyle donarak gerçekleştiği iddia edilmişti. Nazlı’nın ölü bulunmasıyla ilgili Isparta Valiliği’nden de açıklama geldi.

Açıklamada, şöyle denildi:

 

“5 Şubat 2022 tarihinde Yalvaç ilçemiz Görgü Cami Mahallesi’ndeki ikametinde ölü bulunan vatandaşımızın çevreden edinilen bilgilere göre tek başına yaşadığı, aklen malul olduğu, komşularının yardımını kabul etmediği öğrenilmiştir. İkamette yapılan incelemede evin elektrik akımının faal olduğu, evde sobanın kurulu olduğu, ancak kullanılmadığı tespit edilmiştir. Bazı basın yayın organlarında belirtilenin aksine ilimizde meydana gelen olumsuz hava koşullarından dolayı Yalvaç ilçemizde uzun süreli elektrik kesintisi yaşanmamış olup şu anda ilçemizin tamamına elektrik enerjisi sağlanmaktadır. Meydana gelen şüpheli ölüm olayı ile adli ve idari inceleme titizlikle devam etmektedir.”

‘Bin 296 lirayla geçimini sağlamaya çalışıyordu’

Ancak Artı Gerçek’in aktardığına göre; Ramazan Nazlı’nın evine taziye ziyaretine giden CHP Yalvaç İlçe Başkanı Ali Arı, Nazlı’nın emekli olamadığını ve 1296 lira yaşlılık aylığı ile geçimini sağlamaya çalıştığını söyledi. Arı, ‘(Elektrik saatini göstererek) Tahmin ediyorum elektriği kesik, çevrede elektrik var aslında. Tahminimi söylüyorum. Elektrik parasını ödemeyemediği için elektriğin kesilmiş olma ihtimali var” dedi.

Isparta Belediye Başkanı Şükrü Başdeğirmen, donarak ölüm iddiaları ile ilgili olarak “Evinde doğal gazını yakamayan vatandaşlarımızı KYK yurtlarına taşıdık. Böyle bir olay kesinlikle yoktur” dedi.

Meteoroloji uyarıyor

Meteoroloji tarafından yapılan son değerlendirmelere göre bu akşam saatlerinde Doğu Karadeniz kıyıları, Ordu çevreleri ve Samsun’un doğu ilçelerinin yağmuru, iç kesimleri ile Artvin ve Ardahan çevrelerinin kar yağışlı, yarın öğle saatlerinden sonra Marmara’nın batısı kıyı Ege ile Antalya’nın doğu ilçelerinin sağanak yağışlı, diğer yerlerin parçalı ve az bulutlu geçeceği tahmin ediliyor. Karadeniz’in iç kesimleri ile Doğu Anadolu’nun yüksek kar örtüsünün bulunduğu eğimli yamaçlarda çığ riski bulunuyor. Gece ve sabah saatlerinde iç ve doğu kesimlerde buzlanma ve don olayı ile birlikte yer yer pus ve sis hadisesi bekleniyor. Hava sıcaklığının batı kesimlerde 2 ila 4 derece artacağı, diğer yerlerde önemli bir değişiklik olmayacağı tahmin ediliyor.

Rüzgarın batı kesimlerde güney ve güneybatı, doğu bölgelerde kuzey ve kuzeybatı yönlerden hafif ara sıra orta kuvvette, Marmara ile Ege’de kuvvetli ve kısa süreli fırtına(40-70 km / saat) şeklinde esmesi bekleniyor.

Erzincan’da hayvan katliamı: Kent çöplüğünde onlarca öldürülmüş kedi ve köpek bulundu

Erzincan Belediyesi’ne ait kent çöplüğünde siyah torbalara koyularak çukura atılmış çok sayıda ölü kedi ve köpek bulundu.

Kaygıları nedeniyle ismini paylaşmak istemeyen bir hayvansever Yeşil Gazete‘ye yaptığı açıklamada ölü hayvanların belediye araçları ile çöplüğe taşındığını söyledi. Cuma günü besleme yapmak için çöplüğe gittiğini belirten hayvansever , “Çöplüğün ön tarafındaki hayvanlara mama verdikten sonra arka tarafa yöneldik, bu esnada hayvan ambulansını fark ettik. Ambulans bizi fark edince durdu sonra tekrar ilerledi ve daha sonra çöplüğe bir şeyler attıklarını gördüm, durumdan şüphelenip ambulansın gitmesini bekledik. Ambulans gittikten sonra gidip baktığımızda siyah torbalar içerisine koyulmuş onlarca ölü köpek ve kedi ile karşılaştık” dedi.

Belediye çalışanlarından tehdit

Karşılaştığı manzara karşısında şok yaşadığını belirten hayvansever belediye çalışanları tarafından tehdit edildiğini söyledi:

“Ambulansın siyah torbaları attığı yerin çevresinde dolaşınca onlarca ölü kedi ve köpeğin siyah torbalar içerisinde sağa sola atıldığını gördüm. Karşılaştığım vahşet görüntülerini kayıt altına alırken uzaklaşan ambulans geri döndü. Ambulanstakiler ‘neden video çekiyorsun, bizi işimizden edeceksin’ diyerek üzerime yürüdüler. Aramızda tartışma yaşandı, çöplüğe girmenin yasak olduğunu söylediler. Siyah torbalardaki köpekleri sorduğumda  ‘Bunlar araçların çarpması sonucu ölen köpekler, biz de toplayıp buraya getirdik’ dediler. Bir süre tartışmamız devam etti, çektiğimiz videoyu silmemi istediler. Daha sonra bekçiyi çağırdılar, çöplüğe izin alarak girebileceğimizi söylediler fakat ertesi gün Erzincan Doğa ve Sokak Hayvanları Koruma Derneği Başkanı Güler Öztürk çöplükte inceleme yapmak isteyince izin vermediler . Kent çöplüğüne girmek neden yasak olabilir ki! Onlarca hayvan öldürülerek buraya atılmış. Demek ki bu yüzden çöplüğe giriş yasak.”

’15 yasaklı tür köpekten birçoğu siyah torbadan çıktı’

Hayvansever, ambulanstakilerin söylediklerinin ve belediye tarafında yapılan açıklamanın gerçeği yansıtmadığını belirterek şunları söyledi:

“Daha bir hafta önce barınakta olan köpekler çöplükten çıktı. Barınaktaki hasta ve yaralı köpekleri çöplüğe atıp ölüme terk etmişler . Yasaklanan cinsler arasında olan ve belediye ekipleri tarafından toplanan 15 yasaklı köpekten birçoğu siyah torbalardan çıktı. Belediyenin 340 köpeği sokaklardan toplayıp barınağa yerleştirdiği haberleri çıktı. Bu 340 köpekten şimdi sadece 80 köpek kalmış, diğer köpekler kayıp.”

Ölü köpeklerle ilgili tutanak tutuldu

Hayvan katliamına ilişkin görüş belirten Erzincan Doğa ve Sokak Hayvanları Koruma Derneği Başkanı Güler Öztürk ise kedi ve köpeklerin öldürülmesine tepki göstererek sorumluların cezalandırılmasını istedi. Öztürk köpeklerin öldürülmesine ilişkin tutanak tuttuklarını ancak belediyenin henüz kendileri ile iletişim kuramadığını söyledi.

Hayvan hakları savunucuları sorumluların cezalandırılmasını istiyor

Jandarmanın da katliama ilişkin soruşturma başlattığı bilgisini paylaşan Öztürk, önümüzdeki günlerde  Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) yöneticilerin ile birlikte girişimlerde bulunacaklarını söyledi.

Ölü köpeklerin görüntülerinin ortaya çıkması sonrası çok sayıda hayvan hakları savunucu kurum da açıklama yaparak yaşananlara tepki gösterdi ve sorumluların cezalandırılmasını istedi.

Düşürüyorum, öyleyse varım -2

İki hafta önceki yazımda kısaca şu soruyu sormuştum: “Neden gezegeni yok etmek yerine sürdürülebilir bir küçülme ile bambaşka bir mutluluk yolu çizmemiz alternatif olamıyor? Kim karar veriyor buna?”

Ve yazıyı şu şekilde tamamlamıştım:

“Başlıkta bu nedenle ‘Düşürüyorum, öyleyse varım’ dedim. Var olmayı, gezegenimizdeki yaşamı devam ettirmeyi istiyorsak düşürmek zorundayız. Neyi mi? Beklentilerimizi, isteklerimizi, nüfusumuzu, üretim ve tüketimimizi… Var olmanın tek yolu bu.

Gazetemizin editörü haklı olarak uzun yazı istemiyor. Çünkü uzun yazı okunmuyor, gerçek bu. O nedenle burada bir virgül koyup haftaya devam edeceğim. Eminim herkesin aklında şu soru vardır: Tamam, düşürelim de nasıl? Haftaya bunu tartışmaya çalışacağım.”

Evet, düşürmeye karar vermek kadar bunun nasıl olacağını saptamak da önemli. Aslında özgün bir fikir ortaya attığım sanılmasın. Roma Kulübü (Club of Rome)[1] bundan tam 50 yıl önce “Büyümenin Sınırları” (The Limits to Growth) adlı raporu yayımlamıştı. Bir yıl sonra Ernst Friedrich Schumacher,Küçük Güzeldir” (Small is Beautiful) adlı kitabını yayımladı. Başka örnekler de verilebilir. Hemen hepsi sınırlı bir gezegende sınırsız bir büyüme olamayacağına vurgu yapıp, büyüme olmadan da, hatta küçülerek, büyük yerine küçük tercih edilerek de yaşanabileceğini, dahası yaşanması gerektiğini anlatmaya çalışıyordu.

Ne var ki, 70’lerde öne çıkan bu yaklaşımlar, 80’lerde sürdürülebilir kalkınma yoluyla gezegenin yaşamsal sorunlarının çözülebileceği anlayışının gerisine itildi kasıtlı olarak. Çünkü küçülmek, düşürmek, başta büyük sermaye sahiplerinin ve paradan para kazananların hiç işine gelmiyordu. Brundtland Komisyonu tarafından 1987 yılında yayımlanan “Ortak Geleceğimiz” (Our Common Future) başlıklı rapor, sürdürülebilir kalkınmayı bir kurtuluş reçetesi gibi yansıtarak, bilerek ya da bilmeyerek gezegende yaşayan milyarlarca insan ve katrilyonlarca canlının kaderini bu kesimin kucağına oturtuverdi. O kucaktan hâlâ kalkabilmiş değiliz.

Küçük sadece güzel değil, aynı zamanda zorunluluk

İlk adım küçülmenin bir zorunluluk olduğunun anlaşılmasının sağlanması. Gezegenin başka bir kurtuluş reçetesi yok, kimse kimseyi kandırmasın. “Büyüyelim ama yeşil büyüyelim, enerji üretelim ama temiz enerji üretelim” gibi yan paslardan kaçmalıyız artık. Hangi enerji temiz? Nükleer mi? Güneş mi? Rüzgâr mı? Hidroelektrik mi? Hangisi? Nükleeri bir kenara koyuyorum, temiz diye nitelenen diğerlerinin, fosile bakınca temiz olduğu tartışmasız. Ama temiz değiller, kendimizi kandırmayalım.[2] O nedenle küçülmek; daha az tüketip daha az üretmek tek çare.

Bunun anlaşılabilmesi için çok kapsamlı bilgilendirme ve bilinçlendirme kampanyalarına ihtiyaç var. Olabildiğince küçük yaşlarda daha azla, daha küçükle mutlu olma felsefesi aşılanmalı yeni nesillere. Yeni nesil demişken, nüfusun azaltılması bir başka önemli konu. Gezegenin bu kadar insanı taşıması imkânsız. Hâl böyleyken, nüfus artışı durmadığı gibi, bizimki gibi çağ dışı yönetimler bunu güzel bir şeymiş gibi göstermeye devam ediyor ne yazık ki! Lütfen aşağıdaki grafiğe bir göz atın.

Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, insana insanın dur demesinin zamanı değil mi artık? Nüfus azalması denilince nüfusun yaşlanması gibi bazı sorunlardan söz edenler çıkabilir. Bunların hepsinin çözümü var. Yer sorunu nedeniyle detaylarına giremiyorum. Şu kadarını söyleyeyim, kurulu düzenin devamı için gözümüze sokulan ‘öcü’lerden başka bir şey değil bu (sözde) sorunlar.

Sen düşürdükçe dünya güzelleşecek

Elbette nüfusu azaltmak tek başına bütün sorunları çözmeyecek. Tüketimimizi mutlaka düşürmek zorundayız. Hiç sağa sola bakmadan hem de, bireysel olarak. Bu noktada şunu sıkça duyuyorum; “Petrol şirketleri, fosil lobileri böyle devam ederken ben neyi değiştirebilirim? Üstelik onları aklayıp bizi suçlamak değil mi bu?” Ah be güzelim, petrol şirketleri, fosil lobileri satışı kime yapıyor? Sen almazsan daha az satabilecekler, daha az üretmek ve daha az enerji harcamak zorunda kalacaklar. Sen onların pazarısın, para kaynağısın. Sen almazsan pazar küçülecek. O nedenle petrol şirketi de sensin, fosil lobisi de. O nedenle değişim senden başlayacak. “Dünyayı kirleten petrolcüler, fosilciler, ben tek başıma hiçbir şeyi değiştiremem” dediğin sürece onlar daha çok kazanmaya, gezegen ölmeye devam edecek, sense aldığın her yeni ürünle daha fazla mutsuz olmayı sürdüreceksin. Evet, büyük düşün. Ancak büyük düşüncelerin küçük adımlarla da hayata geçebileceğini unutma.

Damlaya damlaya göl olur

Ne güzel atasözlerimiz var. Bir sözün atasözü olmasına kimse karar vermiyor. Onu atasözü olarak kuşaklardan kuşaklara aktaran şey, o sözün değeri ve doğruluğu. Damlaya damlaya göl olduğu için bugün bu sözü kullanmaya devam ediyoruz.

Düşürün, küçülün dediğim için insanlardan yaşamlarında radikal değişiklikler yapmasını beklediğim sanılmasın. Böyle bir değişimi uygulanabilir bulmuyorum. Fakat hepimizin yaşamında vaz geçebileceğimiz ve vaz geçtiğimizde bizi çok da zorlamayacak şeyler olduğundan eminim. Başlangıcı onlardan yapalım. Diyelim ki, gidip çarşıdan alma olanağınız varken eve teslim sipariş vermeseniz ne kaybedersiniz? Tersine kazanacaklarınızı düşünün. Otomobilinizi hiç kullanmayın diyemem, fakat hiç değilse kullandığınız aylık gün sayısını birkaç gün olsun azaltamaz mısınız? Yeni bir ev alırken ya da kiralarken bir eksik odaya ya da oda sayısı aynı olsa bile daha küçük bir eve sığıp sığamayacağınızı, sığmak için nelerden vaz geçebileceğinizi düşünmek çok mu zor? Yeni otomobil alırken ya da kiralarken daha küçük ve daha az yakıt tüketeni, bütçeniz zorlamasa bile tercih etmeyi düşünemez misiniz? Et yemeden yapamıyorsanız bile, vegan ya da vejetaryen olmak zorunda değilsiniz, fakat hiç değilse et ve diğer hayvansal ürün tüketiminizi birazcık olsun azaltmayı düşünemez misiniz? Ve sayısını yüzlere, binlere çıkarabileceğimiz bu örnek davranış alışkanlıklarınızı çocuklarınıza aşılayamaz mısınız?

Göreceksiniz, bir kez başlangıç yaptığınızda giderek daha çok şeyin gereksiz olduğunun farkına varacaksınız ve kartopu çığa dönüşecek. Yaklaşık sekiz milyar insanın, çok değil, ortalamadan daha fazla tüketen birkaç milyarı bu şekilde hareket etsin, görün bakalım dünya nasıl değişmeye başlıyor. Görün o zaman bakalım, petrolcüler ve fosilciler nasıl panikliyor.

Ne olur “Ben tek başıma neyi değiştirebilirim?” demeyin! Tamam, fosil lobisine karşı politik duruşumuzu ve mücadelemizi devam ettirelim. Tamam, enerjinin görece temizini isteyelim. Tamam, ormanlarımıza saldıranlara karşı insan zinciri oluşturalım. Tamam, kabul. Bunların hepsini yapalım. Fakat biz satın aldıkça o çarkların döndüğünü de hatırlayalım. Asıl değişimin bizden başlayacağını, asıl çözümün bizde olduğunu da unutmayalım. Küçülelim, düşürelim. Düşürdükçe güzelleşelim. “Düşürüyorum, öyleyse varım ve var olmaya devam edebileceğim” diyelim.

*

[1] Elbette spor kulübü değil bu.
[2] Bu konudaki düşüncelerimi daha kapsamlı bir şekilde ayrı bir yazıda aktarmaya epeydir niyetliyim ama henüz ona sıra gelemedi bir türlü. Fakat şu kadarını söyleyeyim: Fosilden, temiz, yenilenebilir, her ne deniliyorsa işte o enerjiye geçiş zorunlu ama yeterli değil. Temiz enerjiye geçişle bütün sorunların çözüleceğini sanmak insansı bir iyimserlikle birlikte öngörüsüzlüğü de içinde barındırıyor.

Amerikan ekonomisinde ‘Büyük İstifa’ dalgası

[email protected]

“Büyük İstifa”, ABD’nde pandemi döneminde yaşanan ve “Great Resignation” denen olguyu ifade ediyor. Nedir bu olgu diye sorarsanız,  pandeminin son bir yılında, yani 2021’nin ilkbahar aylarından bugüne yaklaşık 33 milyon Amerikalı çalışan işinden ayrılmış durumda. İşinden “ATILDI” demiyorum, “AYRILDI” diyorum. Bu rakam, yaklaşık 160 milyon civarındaki Amerikan işgücünün yüzde 20’sine tekabül ediyor. Çok ciddi bir rakam. İşten ayrılma rakamları bazı aylar 4 milyona kadar çıktı. İşte pandeminin yarattığı bu olguya “Büyük İstifa” deniyor.

Aslında pandeminin başında, dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde pandemiden çok olumsuz etkilenen turizm, perakende, ulaşım, yeme-içme gibi sektörlerde yoğun işten çıkarmalar yaşanmıştı. İlk dönemde işten ayrılma değil, çıkarılma söz konusuydu. Ancak, 2021 başlarında aşılamanın başlaması ve hayatın yeniden normale dönme noktasına gelmesiyle birlikte durum değişmeye başladı. İşyerleri tekrar faaliyete geçmeye ve eleman istihdam etmeye başladılar.

Buna rağmen son bir yılda bu kadar insan neden işten ayrıldı, ne oluyor diye soranlarınız olacak elbette. Özellikle işsiz olup, yoğun bir şekilde iş arayanlar, bu kadar çok insanın böyle kritik bir dönemde var olan işlerini bırakıp bu istifa dalgasına kapılmalarını anlamakta zorlanacaklar. ABD’de de birçok insan bu olguya kafa yoruyor, bir yandan nedenlerini anlamaya çalışırken diğer yandan da sonuçlarını kestirmeye çalışıyor. Akla ister istemez birçok soru geliyor. Amerikalılar tembelleşip artık çalışmaktan vaz mı geçiyorlar yoksa? Pekiyi çalışmazlarsa hangi parayla tüketecekler? Amerikalı tüketmezse yaşayamaz değil mi? Gelin konuya biraz daha yakından bakalım. Hem “Büyük İstifa”yı anlamaya çalışalım hem de sonuçlarına bakalım.

İnsanlar neden işten ayrılıyorlar?

İnsanların neden büyük bir dalga halinde işten ayrıldıklarına dair çeşitli görüşler var. Bir görüşe göre ayrılanların bir kısmı zaten emeklilik yaşına gelmiş yaşlı çalışanlar. Pandeminin olumsuz etkileri yanı sıra bu  dönemde hisse senedi ve gayrımenkul fiyatlarındaki artışlar da bu insanların emekliliği erkene almalarını kolaylaştırdı. Diğer yandan, ailedeki ikinci para kazanan fertlerin (çoğunlukla kadınlar) birçoğunun da pandemi ortamında çoğu zaman evde olan çocuklarına bakmak için ya da pandemi koşullarında çalışmaktan çekindikleri için işten ayrıldıkları görülüyor.

Ian Cook tarafından 4000 global şirket üzerinde yapılan araştırmaya dayanılarak HBR’da yayınlanan bir makaleye göre ise ayrılanların büyük çoğunluğu orta-seviye çalışanlar, en çok etkilenen sektörler ise sağlık ve teknoloji endüstrileri. Bunun dışında, hizmet sektöründe (perakende, otel, lokanta, kafe, bar vb) çalışan düşük vasıflı çalışanlar arasında da işten ayrılmaların çok yoğun olduğu görülüyor.

MIT Sloan Business Review’da yayınlanan başka bir makale ise daha çok insanların neden işlerinden ayrıldıkları konusuna odaklanmış. Makale beş önemli gerekçe olduğunu belirtiyor:

  1. Toksik iş ortamı: İş yerinde eşitliğe, liyakata önem verilmemesi, çalışanlara saygı duyulmaması, gayrı-ahlaki davranışlarda bulunulması
  2. İş güvenliğinin azlığı ve “reorganizasyon” baskıları
  3. Sürekli yenilik/inovasyon baskısı
  4. Performansın takdir edilmemesi
  5. Firma içerisinde Covid-19’la mücadeleye gereken önemin verilmemesi

Bu gerekçeler, bir anlamda sektörden çok firma içi kültürün ve çalışma ortamının önemli olduğunu vurguluyor. Rakamlara bakıldığında da bunu doğrulayan veriler var. Örneğin, işten ayrılmaların yüksek olduğu bazı sektörlerde, ayrılma oranının bazı şirketlerde yüzde 30’lara çıkarken, diğerlerinde yüzde 2’lerde kaldığı görülebiliyor.

Çalışanların pazarlık gücü artıyor mu?

Araştırmaların ve gözlemlerin ortak noktası, ayrılanların büyük çoğunluğunun zaten hoşlanmadıkları işlerde çalışanlar veya iş koşullarını beğenmedikleri için ayrılanlar olduğu şeklinde. Bu insanların aslında işgücü piyasasından çıkmayı değil, pandemi koşullarından da yararlanarak kendilerine daha “uygun” ve daha “iyi” işler bulmayı ümid edenler olduğu görülüyor. Yukarıda belirtilen makalede belirtilen sorunların birçoğunun iş yaşamında hep var olduğu düşünülürse, pandeminin bu insanlara iş değiştirme ve çalışma koşullarını iyileştirme konusunda bir fırsat sunduğunu ileri sürmek pek yanlış olmayacak.

Pandemiyle birlikte “uzaktan çalışma”nın yaygınlaşması ve adeta bir norm haline gelmesiyle özellikle ABD’nde insanların yaşam kalitesinin çok daha yüksek ve giderlerin düşük olduğu küçük yerleşim merkezlerine taşındığını görüyoruz. Özellikle teknoloji alanında ve Silikon Vadisi’nde çalışan birçok insan, ev fiyatları, kira ve yaşam giderlerinin son derece yüksek olduğu San Francisco ve civarındaki şehirlerden Teksas ve Florida’nın birçok küçük şehrine taşındıkları görülüyor. Benzer eğilimlerin, özellikle yüksek vasıflı orta düzey çalışanlar için ABD’nin diğer eyalet ve şehirlerinde de görüldüğü gözleniyor.

Bu gelişmelerden dolayı çalışanların pazarlık gücünün arttığı noktasından hareketle bazı gözlemciler “Büyük İstifa” terimiyle birlikte “Büyük Yeniden Pazarlık” (Great Renegotiation) terimini de kullanıyorlar. Bu terimle anlatmak istedikleri, çalışanların pandemi koşullarında güçlerinin artması ve bundan dolayı çalışma koşullarını iyileştirecek yeni bir pazarlık gücüne kavuşmaları. Bu pazarlık gücü sadece ücretlerin yükseltilmesiyle sınırlı değil. Uzaktan çalışmanın kabul edilmesi, yıllık ücretli izinlerin artırılması, fiziki çalışma ortamlarının iyileştirilmesi, doğum izinlerinin hem anne hem de baba için uzatılması, çalışanlara sağlanan sağlık sigortasının kapsamının genişletilmesi gibi başka alanlara da uzanıyor. Elbette bu pazarlık gücü sektöre ve çalışanın niteliğine göre çok büyük farklılıklar gösterebiliyor. Ancak veriler bunu ne kadar destekliyor, daha yakından bakmak gerek.

Firmalar ne yapıyor?

Gerçekten de, bu ortamda eleman bulmakta zorlanan bazı firmalar ister istemez ücretleri yükselterek ve/veya yukarıda özetlenen MIT çalışmasında belirtilen sorunlara karşı çeşitli önlemler alarak firmalarındaki pozisyonları daha cazip kılarak eleman bulmaya veya olanları kaybetmemeye çalışıyorlar. Bu gelişmeler sonucunda özellikle servis sektöründe saatlik ücretlerde hissedilir bir artış kaydedilmiş durumda. Kasım 2021 itibarıyla hizmet sektöründeki işlerde ortalama saatlik ücret yıllık yüzde 12,3 arttı. Servis sektörü, özellikle pandemi koşullarında çok önem kazandı, çünkü uzaktan çalışarak yapılacak işler değil bunlar ve bu işlerde insanlar fiziken çalışmak durumundalar. Ayrıca, sürekli başka insanlarla temasta olduklarından riski yüksek ortamlarda çalışmak zorundalar.

Ancak, bu noktada enflasyon faktörünün de dikkate alınması gerekiyor. ABD’nde 2021 yılında tüketici enflasyonu yüzde 7 olarak gerçekleşti. Bu oran son 40 yılın en yüksek enflasyonu. Dolayısıyla, ücretlerdeki nominal artışa enflasyondaki artış ışığında reel olarak bakmak gerekiyor. Buna göre hizmet sektörü reel olarak da bir iyileşme sağlamış görünüyor. Ancak, reel ücret bazında genele bakınca aslında çalışanların durumunun pek de parlak olmadığı görülüyor çünkü 2021 yılında ortalama Amerikalı bir çalışan için reel ücretler yüzde 2,4 azalmış durumda! Diğer yandan, yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre çalışanların sadece yüzde 17’si ücretlerinin reel olarak azalmadığını söylüyor. O halde, “Büyük Yeniden Pazarlık” olgusunun genel bir durum olmadığının, sadece sınırlı sayıda ve sektörde göreli bir pazarlık gücü artışı yaşandığının altının çizilmesi gerekiyor.

Bu veriler ışığında, servis sektöründe çalışan vasıfsız elemanlar ile kritik pozisyonlarda olan yüksek vasıflı elemanlardan bazılarının pandemi döneminde göreli olarak koşullarını iyileştirmiş oldukları açık. Ancak, sendikalaşma oranının yüzde 10 civarında kaldığı ABD’nde pandemi döneminde çalışanlar her ne kadar “Büyük İstifa” eylemini gerçekleştirseler de gerçekten bir “Yeniden Pazarlık” gücü elde ederek çalışma koşullarını kendi lehlerine iyileştirdiklerini iddia etmek mümkün görünmüyor. 

[Bir şarkının hikayesi] Nothing Compares 2 U/ Sinéad O’Connor

Ünlü şarkıcı Prince’in çok yaratıcı olduğu ve neredeyse her gün bir şarkı yazdığı dönemleri olduğu biliniyordu. 1984 yılında Minnesota’daki provalar sırasında bir saatliğine ortadan kaybolmuş ve defterinde yeni bir şarkının sözleri ile ortaya çıkmıştı. Sanatçı, aynı gün şarkının kaydına girmiş, enstrümanları kendi çalmış ve The Family grubundan St.Paul ve Susanna Melvoin de ona vokalde eşlik etmişlerdi. Prince şarkının adını “Nothing Compares 2 U” koydu. Daha önce de bu tarzda adlandırdığı “I Would Die 4 U”, “If I love U 2 Nite” gibi şarkıları vardı.

Birçok enstrüman çalabilen, kendi şarkılarını yazan ve çok yüksek notalarda dahi rahatlıkla falsetto yapabildiği geniş ses aralığı ile sıra dışı bir yorumcu olan Prince, bazı şarkılarını aralarında The Bangles, Chaka Khan ve Cyndi Lauper gibi gruplara ve sanatçılara vermekle de ünlü idi. “Nothing Compares 2 U”yu da kaydetmiş olmasına rağmen albümüne koymamış ve şarkıyı kendi projesi olan The Family grubuna vermişti. Grubun solisti Paul Peterson’dan parçayı Prince’in tarzında yorumlaması istenmişti. Şarkının sözlerinde terk edilmiş birinin bakış açısıyla, derin özlem duyguları ifade ediliyordu ve o da şarkıyı yorumlarken aynı duyguyu verebilmek için lisede iken kalbini kıran kız arkadaşı Julie’yi düşünmüştü. Grup, 1985 yılında şarkıyı kendi isimleriyle çıkardıkları tek albümlerinde yayınladı ama albüm çok başarılı olmadı.

Prince, birçok şarkısında da olduğu gibi bu şarkıdaki gerçek esin kaynağını net olarak açıklamamıştı. Sanatçının ses mühendisi Susan Rogers, sanıldığının aksine şarkının esin kaynağının kaybedilen bir sevgili olmayabileceğini, babası ölünce ailesiyle beraber olmak için Prince’ten ayrılmak zorunda kalan kahyası Sandy Scipioni olabileceğini söylemişti: “Sandy, evin temiz olmasını, piyanonun üstünde her zaman sevdiği taze çiçeklerin bulunmasını, dolabında sevdiği içeceklerin olmasını, tüm iç çamaşırlarının ve giysilerinin temiz ve bakımlı tutulmasını sağlardı. Esin kaynağı o olabilirdi.”

‘Her şey duygularla ilgili’

Sevilen birinin ardından yazılabilecek en iyi şarkılardan biri olmasına rağmen “Nothing Compares 2 U” The Family’ nin albümünde çok fazla bilinmeyen bir parça olarak kalmak üzere iken, akıllı bir menajer hem şarkının hem de kendi sanatçısının kaderini değiştirecekti.

Prince’in bu özel şarkısına cover yapma fikri, 1987 yılında ilk albümünü çıkaran ve altın plak alarak Grammy adayları arasına girmeyi başaran İrlandalı şarkıcı Sinéad O ‘Connor’ın menajeri Fachtna O’Kelley’in aklına geldi. O’Kelley’nin ortağı Chris Hill’in, demo kaydını kasetten dinleyip göz yaşlarını tutamadığını öğrenen Sinéad O’Connor, “O kadar mı kötüydüm?” diye espri yapmıştı.

Sinéad O’Connor parçayı 1989 yılında “I Do Not Want What I Haven’t God” adlı ikinci albümüne koydu ve Ocak 1990’da şarkının single’ı yayınlandı. Şarkının video klip’inin yönetmeni John Maybury, Paris çevresinde birçok çekim yapmıştı ama sonunda sadece O’Connor’ın yüzünün göründüğü çok sade bir kurguyu tercih etmişti. O’Connor’ın kısacık saçlı görünümü, onu ilk defa yakından gören dinleyenleri için sürpriz olmuştu.

 

Sinéad O’ Connor şarkının sanki moleküler yapısını değiştirmiş ve onun yorumu bütün dünyanın ilgisini çekmişti. Bunun nedenlerinden biri de performansındaki duygusallığı ve samimiyeti idi. BBC Radio 6 ile yaptığı söyleşide “Her şey duygularla ilgiliydi, notalarla değil. Duygusal olarak kendimle özleştiremediğim hiçbir şarkıyı söyleyemem” demişti. Pek çok dinleyicinin gözünde “Nothing Compares 2 U” ayrılan aşıkların baladı olarak bilinse de, O’Connor’ın versiyonu başka bir ilişkiden daha çok etkilenmişti. Şarkıyı yorumlarken gözlerinden dökülen bir damla göz yaşını sanatçı BBC ile yaptığı söyleşide şöyle açıklamıştı.

Daha önce çalıştığım “Bel Canto” adında bir şarkı söyleme tekniği vardı. Seni etkileyen ve kendin için kullanabileceğin duygusal bir olayı bulman gerekiyor. Stanislavsky oyunculuk metodu gibi bir şey. Bu benim için hep aynı şeydi ve işe yarıyordu. Her zaman annemi düşünürüm. Annem, ben 17 yaşında iken öldü ve bu videoyu çektiğimde de aradan çok zaman geçmemişti.”

Arka bahçeye diktiğin bütün çiçekler Anne,
Sen gidince öldüler
Biliyorum seninle yaşamak bazen zordu
Ama bir kez daha denemeyi diliyorum
Hiçbir şey seninle kıyaslanamaz.

Bu sözleri söylerken Sinéad O’Connor’ın gözlerinden bir damla yaş süzülmüş ve bu samimi görüntüler videonun dünya çapında izlenirliğini arttırmıştı.

Prince’in ses mühendisi Susan Rogers, sanatçının O’Connor’ın yorumunu beğenmediğini fakat bunun olağan olduğunu, çünkü Prince’in kendisi istemediği sürece, hiçbir şarkıcının kendi şarkılarına yaptığı cover’ları beğenmediğini söylemişti.

Sinéad O’Connor, 2021’de “Rememberings” adı altında yayınladığı anılarında, şarkı meşhur olduktan sonra Prince’in kendisini Hollywood’daki malikhanesine davet ettiğini ve kendisini sözlü olarak taciz ettiğini, bunun üzerine de sabahın beşinde orayı yürüyerek terk etmek zorunda kaldığını, Prince’in arabası ile peşinden geldiğini söylemiştir. New York Times’a verdiği demeçte ise Prince’le aralarında geçenlerin “Nothing Compares 2 U” ile ilgili hislerini değiştirmediğini ifade etmiş ve “Bana kalırsa bu benim şarkım” demiştir.

Sinéad O’Connor’ın “Nothing Compares 2 U “yorumu, Rolling Stone dergisinin “Tüm Zamanların En İyi 500 Şarkısı” listesinde 184’ünü sırada gösterilmiştir.

Prince’in 1984 yılında yaptığı, gitar ağırlıklı ve rock tarzı ilk stüdyo kaydı, yayınlanmamış birçok şarkı ve albümle beraber sanatçının kasasında saklıydı  ve ölümünden iki yıl sonra, 2018’de mirasçıları tarafından yayınlandı.

 

Prince’ın hayranları sanatçının 21 Nisan 2016’daki ani ölümünden sonra sosyal medyada bu meşhur şarkısının ismini kullanarak sanatçıya saygılarını sundu. Öldüğü gece, New York’taki Apollo tiyatrosunun önünde kalabalıklar doğaçlama bir parti için toplandı. Tiyatronun ışıklı tabelasında “Güzel olan”ın anısına “Nothing Compares 2 U” yazıyordu.

*

Kaynakça

  • Eams T., The Story of Nothing Compares 2 U by Sinéad O’Connor, 28.01.2020, smooth radio
  • Harvilla R., How Sinéad O’Connor Turned a Prince Song Into Her Classic, 02.06.2021
  • Irwin C., Why Sinéad O’Connor Gets Emotional Over “Nothing Compares 2 U”, Ultimate Prince
  • Laurence R., Prince’s hearthbreaking song about loss, 22.04.2016, BBC Culture
  • Sonfacts, Nothing Compares 2 U by Sinéad O’Connor
  • Wikipedia, Nothing Compares 2 U,Sinéad O’Connor, Prince

 

 

 

Kimyasal kirlilik geri dönülemez noktaya ulaştı

Yaşam tarzımız nedeniyle artık kimyasal bir madde ile temas etmeyen tek bir insan evladı bile kalmadı. Bunu kullandığımız ürünler üzerinden düşünmeyin. En uzak Amazon kabileleri bile ne yazık ki belki de haberdar bile olmadıkları diğer dünya insanlarının yaşam tarzı nedeniyle bu kirlilikten nasibini almak zorunda kalıyor.

Nasıl kalmasın? Küresel plastik çöp ticareti, petrokimya ürünlerinin üretimindeki yaygınlık, plastik kirliliği, yangınlar, kimyasal üretimi, tarım zehirleri, farmasötikler ve daha nicelerinin aşırılığı, bu durumun ana sorumlusu. Kullanan biz modern insanlar ama etkilenen tüm bir gezegen ve onun doğal üyeleri. Biz zaten modern insan olarak doğanın bir üyesi olmaktan çoktan ayrıldık bile.

İşte bu durumu tespit eden bir grup bilim insanı, kimyasal kirliliğin artık güvenli sınırı aştığını ve derhal bir sınırlama yapılması çağrısını dile getirdi. Bu çağrının en önemli nedeni saydığımız kimysalların da olduğu 350.000 sentetik kimyasalın yanı sıra plastiklerin yarattığı endişe. Daha önce de çok defa dile getirmiştik! Plastik kirliliği artık Everest Dağı’nın zirvesinden en derin okyanuslara kadar mevcut ve hatta artık anne karnındaki bebeğe bile ulaşmış vaziyette. Bununla da sınırlı değil: Diosinler, PCB’ler  ve benzeri bazı uzun ömürlü toksik kimyasallar da artık oldukça yaygın. Öyle ki anne sütünde bile bulunması artık şaşırtıcı olmuyor. Plastik de dahil olmak üzere birçok kimyasalın üretiminin 1950’den beri 50 kattan daha fazla artmış olması ve önümüzdeki 20 yılda da mevcut durumunun üç katı daha fazlası bir miktara ulaşacağı düşünüldüğünde neden şaşırtıcı olmadığı da anlaşılacaktır. Artık gezegen için altından kalkılamaz bir kirlilik baskısı söz konusu! Her ne kadar kirlilikten uzun zamandır haberdar olsak da olayın boyutunun artık geri dönülemez bir noktaya evrildiğini düşünmek istemiyorduk. Artık ne yazık ki bu eşiği çoktan aştık bile.

Avrupa Yeşilleri’nin sınavı

Ancak bu demek değildir ki bazı noktaları geri döndüremeyeceğiz! Örneğin, her ne kadar toplam var olan plastik miktarı artık tüm yaşayan memelilerin toplam kütlesini aşıyor olsa da sadece tek kullanımlık plastiklerin üretimini durdurmak bile bu noktayı kısa sürede tersine çevirmeye yetecek kapasitededir. Çünkü kirlilik yaratan plastik çöplerin ekserisi tek kullanımlıklar! Ayrıca yenilenebilir enerjiye daha radikal ve adil bir geçiş, petrol türevli kirliliğin kısa sürede tolere edilebilir seviyelere gerilemesini sağlayabilir. Ancak burada eklemek lazım ki Avrupa’nın henüz kabul ettiği “nükleer ve doğalgaz temelli üretimin kabul edilebilir olduğu” yaklaşımı bu durum konusunda iyimser olmamızı engelliyor. Belki de bu noktada Avrupa Yeşilleri için önemli bir sınav söz konusu. Zamanla bu sınavın geçilip geçilemediğini anlayacağız.

Mevcut sınırı aşan noktadan geri dönme ihtimali olduğunun bir diğer göstergesi de küresel olarak yapılan plastik üretiminin sınırlandırılması çağrıları. Bu çağrılardan biri geçtiğimiz yıl yayımlanmış ve oldukça ses getirmişti. Çağrı ham plastik üretiminin 2040 yılına kadar sonlandırılmasını içeriyordu. Bu çağrı daha sonra farklı reaksiyonları beraberinde getirmiş ve önce ABD Parlamentosu‘na plastiğin neden olduğu tehditin çözümünün plastik üretiminin sınırlandırılması olduğuna dair bir rapor sunulmuş, daha sonra birçok farklı grup küresel plastik üretiminin sınırlandırılması gerektiğini ve bunun için de bağlayıcılığı olan küresel bir yasal düzenleme yapılması gerekliliği konusunda hem fikir olmuştu. Benim de imzacısı olduğum ve tüm dünya genelinde 700’den fazla grup, uluslararası bir plastik anlaşması için çağrıda bulunmuş, sivil toplum, yerli halklar, işçiler ve sendikalar, gençlik, kadın örgütleri ile BM üye devletlerini plastik krizine yönelik küresel ve hukuki bağlayıcılığı olan bir anlaşmayı müzakere etmeye çağırmıştı.

Bu noktada 28 Şubat-2 Mart tarihlerinde Kenya’nın Nairobi kentinde yapılacak olan BM UNEA 5.2 toplantısına baskı oluşturmak için önemli düzeyde bir katılım gerçekleştirilecek. Sonuçlarının ne olacağını hep birlikte göreceğiz.

Artık plastiklerin de dahil olduğu kimyasalların hayatımızı kolaylaştırmadığı, bu işten servet edinenler dışında herkes tarafından kabul ediliyor. Bu durum da beraberinde önemli girişimlerin oluşmasına neden oluyor ki bu girişimlerin sayısı ve boyutu artık göz ardı edilemeyecek seviyede.  Ancak tüm bunlar olurken bir yandan da tahribat ve yıkım sürmeye devam ediyor. Tayland ve Peru’da meydana gelen petrol sızıntıları, Sri lanka kıyılarına vuran ham plastik peletler, Akdeniz kıyılarımıza kadar ulaşan petrol sızıntısı bunun örnekleri arasında.

Bu tahribatlar için çok uzağa gitmeye gerek de yok aslında. Hali hazırda Adana ve Mersin kıyılarında var olan kıyı tahribatlarına ek olarak gerçekleştirilecek olan iki yeni ek liman faaliyeti, küresel ve lokal olarak meydana gelen etkilerden ders çıkarmadığımızı ve hala daha meselenin yakıcılığını kavrayamadığımızı ortaya koyuyor. Öyle ki Mersin Yeşilovacık kıyılarında tam da Akdeniz foklarının kalan birkaçına ev sahipliği yapan alana kondurulmak istenen liman projesi, bu körlüğün yerini bilinçli kötülüğe bıraktığını gösteriyor.  Kalan son bakir alanların da hunharca tarumar edilmesi girişiminin kötülükten ve çürümüşlükten başka bir açıklaması olamaz gibi.