Ana Sayfa Blog Sayfa 1043

Doğalgaz kesintisinin ardındakiler: Dönüşüm için çevreci olmaya gerek yok, rasyonalite yeterli!

İklim ve enerji alanında çalışan düşünce kuruluşu Ember’ın Türkiye 2021 Elektrik Görünümü Raporu’nda ülkenin elektrik üretimindeki karbon yoğunluğunda 30 yıldır azalma olmadığı tespitinin ve hidroelektrik ile doğal gaza fazla bağımlı olmanın yarattığı kırılganlığa dair uyarının hemen akabinde, Türkiye’de doğal gaz krizi baş gösterdi. Enerji dönüşümünde geri kalmamızın nedenlerini ve doğalgaz kesintisinin arkasında yatanları, Ember Elektrik ve İklim Veri Analisti Ufuk Alparslan ile konuştuk.

Yayınladığınız raporda, 1990’da Türkiye’nin elektrik üretimindeki karbon yoğunluğunun birçok Avrupa ülkesinden daha iyi durumda olduğu, ancak o günden bugüne Avrupa ülkeleri elektriklerini temizlerken, Türkiye’nin yerinde saydığı aktarılıyor. Örneğin 1988’de elektrik üretiminin yüzde 60’ı hidroelektrik santrallerinde gerçekleşirken, 2021’e geldiğimizde elektriğin yüzde 65’inin fosil yakıtlardan üretildiğini görüyoruz. Türkiye’de işler neden dünyanın gidişatına ters bir şekilde gelişti?

Öncelikle karbon yoğunluğunun ne olduğuyla başlayalım: kWh başına elektrik üretimine düşen emisyonlara, karbon yoğunluğu deniyor. Bu, ülkelerin büyüklüğü fark etmeksizin karşılaştırabileceğimiz bir metrik olduğu için önemli. Bu konuda geçmişe bakıp Türkiye’yi Avrupa ülkeleriyle kıyasladığımızda, o kadar da kötü durumda olmadığını görüyoruz. Veri setinin başladığı 1990’da Türkiye’nin, Almanya, İngiltere, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerden bile daha temiz elektrik ürettiğini, yani kWh başına karbon yoğunluğunun daha düşük olduğunu görüyoruz. Bu, 2004 yılına kadar hemen hemen sabit ilerliyor. Arada sırada sıralamalar değişse de, Türkiye yine de bu ülkelerin ilerisinde görünüyor.

Ancak 2004 sonrasında Türkiye’nin karbon yoğunluğu yine aynı aralıkta devam ederken, bahsettiğim Avrupa ülkelerinin hepsi, temiz enerjiye geçiyorlar. Bu enerji dönüşümü nedeniyle Türkiye’nin karbon yoğunluğu, bu ülkelerin tamamının gerisinde kalıyor. Bundan 20-30 yıl önce, özellikle Yunanistan ve Danimarka gibi ülkelerin karbon yoğunluğu oldukça yüksekken, çok hızlı bir şekilde atak yaptıklarını görüyoruz.

 

Çoğu insan, öteden beri fosil yakıtlara çok bağımlı olduğumuzu düşünebiliyor. Bunun böyle olmadığını göstermek istedik. 2004 yılında, Almanya, İngiltere, Danimarka ve Yunanistan gibi birçok Avrupa ülkesine göre kWh başına daha temiz enerji üretiyormuşuz.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında elektrik üretiminin kömür ve hidroelektrikten sağlandığını görüyoruz. 1988’de doğalgaz bu işin içine giriyor ve bu üç kaynak tipi, Türkiye’nin elektrik üretiminin çoğunu sağlıyor.

Son 10 yılda atak yapan rüzgar, jeotermal ve son beş yılda görünür olmaya başlayan güneş enerjisiyle birlikte, bu üçlünün yanına ‘hidroelektrik harici’ veya ‘modern yenilenebilir’ enerji diyebileceğimiz bir kategori ekleniyor. 2021 yılına geldiğimizde, hidroelektrik harici yenilenebilir kaynak tipinin, ilk defa hidroelektriğin önüne geçtiğini görüyoruz. Bunda, kuraklık nedeniyle hidroelektrik üretimindeki önemli düşüşün de etkisi var.

Aynı zamanda son üç yılda, mütevazı bir şekilde de olsa, kömürden elektrik üretimi düşüyor Türkiye’de.

Peki yenilenebilir enerjideki artışa ve kömürden elektrik üretimindeki düşüşe rağmen neden karbon yoğunluğu azalmıyor?

2021 yılında kuraklık nedeniyle hidroelektrik üretimindeki düşüşü, doğalgaz santralleri karşılamak durumunda kaldı. Doğalgaz bir fosil yakıt olduğu için, yenilenebilirdeki artışa ve kömürdeki düşüşe karşın, hidroelektriğin payını doğalgaz aldığı için karbon yoğunluğu 2021’de de azalmadı.

Daha uzun vadeli baktığımızda ise şunu fark ettik: Örneğin son 10 yılda, Türkiye’nin elektrik tüketimi ciddi ölçüde artmış. Bu artışı, hangi kaynaklardan üretimi artırarak karşıladığımıza baktık. Rüzgar, güneş ve jeotermalde ciddi bir artış var. Ama hepsini üst üste koyduğumuzda, elektrik tüketimindeki artışın ancak yüzde 60’ını karşılayabilmişler. Geriye kalan yüzde 40’lık kısmını ise fosil yakıtlardan karşılamışız. Türkiye, son 10 yıldaki talep artışını karşılayacak kadar bile yenilenebilir enerji yatırımı yapmıyor. Üstelik artış sağlanan fosil yakıt kaynaklarının büyük kısmı da ithal kömür santralleri.

Türkiye’de kömürden hep ‘yerli ve milli kaynak’ olarak bahsedilir; bu, yanlış bir algı. Türkiye’deki kömürlü termik santrallerinin kurulu gücünün yarısı ithal kömür. Son yıllardaki elektrik üretimi artışı da, ithal kömürden karşılanan bir artış. Yani hem emisyonlarımızı hem de ithalatımızı artırıyoruz.

Hükümet, 2053 hedeflerine rağmen kömürde büyüme planları yapıyor. Kömürden çıkış için de henüz bir tarih verilmedi. Öte yandan Ember’ın Eylül ayında yayımlanan bir raporunda, ithal kömürdeki fiyat artışları nedeniyle rüzgar ve güneşten elektrik üretmenin, en verimli ithal kömürlü termik santralden dahi daha ekonomik olduğu hesaplanmıştı. Kömürden çıkış hükümetin iradesiyle gerçekleşmezse, piyasa şartları sayesinde yaşanabilir mi?

2021 Eylül ayında ilk kez Türkiye’de yeni yapılacak bir rüzgar veya güneş santralinden elektrik üretmenin maliyeti, mevcut – yani yeni yatırım maliyeti dahil edilmeyen – ithal kömür santrallerini çalıştırarak elektrik üretmekten daha ucuz hale geldi.

Bu dönüşüm, Avrupa ülkelerinde daha erken gerçekleşti çünkü orada karbon fiyatı uygulaması vardı. Kirleten santrallerin emisyon başına ödeme yapması gerekiyordu. Bizde karbon fiyatı olmadan dahi rüzgar ve güneş daha ekonomik hale gelmiş durumda.

Bu çalışmayı yayınlamamızın ardından gaz fiyatlarında yaşanan artış, Türkiye’deki doğalgaz fiyatlarına da yansıdı. Böylece, mevcut doğalgaz santrallerini çalıştırarak elektrik üretmenin maliyeti de rüzgar ve güneşten daha pahalı hale geldi.

Bu dönüşümün başlaması için çevreci olmaya gerek yok, rasyonel olmanız yeterli. Son 10 yıldaki elektrik talebi artışını biz ithal kömürle karşılamışız, oysa rüzgar ve güneş, kömürden çok daha ekonomik.

Önümüzdeki yıllarda, rüzgar ve güneş yatırımlarında bozucu etkiler olmazsa, yatırımları sekteye uğratacak kararlar verilmez ve her şey piyasa koşullarına bırakılırsa, bu dönüşüm gerçekleşecek.

Doğalgaz kesintisini nasıl yorumluyorsunuz? Ve ortaya çıkan bu durum, enerji güvenliğine dair ne söylüyor?

Doğalgaza hep kesintisiz enerji kaynağı denir. Rüzgar, güneş gibi yenilenebilir enerjilere ise kesintili, güvenilmez enerji kaynağı denir. Bu kriz bize gösterdi ki doğalgaz, kesintisiz bir enerji kaynağı değildir. İthal kömürdeki fiyatları görünce, onun da kesintisiz bir enerji kaynağı olmadığını anlıyoruz.

Öncelikle krizin neden yaşandığına değinelim. Türkiye, gaz tedariğini kabaca üç şekilde sağlıyor: Boru hatları, LNG terminalleri ve gaz depolarından gaz çekerek. Boru hatlarından gaz tedariğimizi üç ülkeden sağlıyoruz, Rusya, Azerbaycan ve İran. Bu kapasitelerin tamamına baktığımızda, arz fazlamız varmış gibi görünüyor.

Günlük 366 milyon metreküplük bir gaz çekiş kapasitemiz olduğu görülüyor. Bunun yalnızca 29  milyon metreküpü, İran’dan geliyor. Bütün içerisinde yüzde 10 bile değil. Bizim maksimum gaz talebimiz ise yaklaşık 288 milyon metreküp gibi bir şey. Arz fazlamız olması gerekirken neden böyle bir kesintiye gidildi?

Bunu inceleyince, maksimum gaz çekiş kapasitemizin iyimser olarak tahmin edildiğini gördüm.

Biraz önceki yanıtımda, kuraklık nedeniyle hidroelektrik üretiminin düştüğünü ve bunu doğalgaz santrallerinin kapattığını söylemiştim. Bu, ilk kez bu yıl olmuyor. Gaz santralleri ile hidroelektrik santralleri arasında ters bir ilişki var. Bu konuda raporda şöyle bir sonuca varıyorduk: Kuraklığın ve çok yüksek gaz fiyatlarının olduğu bir dönemde Türkiye, enerji arzı riski yaşayabilir. Gaz krizinin başlangıcı da, bu raporu yayınladığımız sabaha denk geldi.

Kuraklık da, İran’ın gazı kesmesi de, nadir yaşanan şeyler değil. Biz, daha önce sık sık tekrar eden iki olaya çözüm üretmemişiz. Hem doğalgaz tedariği tarafında iyimser hesaplamalara dayanmışız hem de hidroelektriğe fazla bel bağlamışız.

Önümüzdeki senelerde bu gibi durumlara daha hazırlıklı olmak için ne yapmalıyız? Türkiye ne gibi enerji politikaları izlemeli?

Doğalgaz, kesintisiz bir enerji kaynağı değil. Bir şeyi ithal ediyorsanız, onun kesintisiz olmasına imkan yok. Türkiye hem hidroya hem de gaza, biraz fazla bağımlı olmuş durumda. Hidroya yerli kaynak diyoruz ama onun da istikrarsızlığı çok yüksek. Yıldan yıla, toplam elektrik tüketiminin yüzde 10’u kadar değişkenlik gösterebilen bir üretim kaynağı. Hidroelektrik olsun. Üretim profili olarak da rüzgar ve güneşi tamamlayıcı bir kaynak. Fakat bu kadar bağımlı olunması çok büyük risk.

Bu riski karşılayan kaynak olarak ise karşımıza doğalgaz çıkıyor. Oysa doğalgaz arz kapasitemiz aslında yeterli değil. O yüzden de hem kuraklığın hem de gaz krizinin olduğu, gazın zor bulunduğu ya da pahalı olduğu dönemlerde, Türkiye inanılmaz bir enerji arzı riskiyle karşı karşıya. Arz riski olmasa bile inanılmaz enerji ithalatı faturalarıyla karşı karşıya.

Rüzgar ve güneş gibi temiz enerji kaynakları, doğalgazdan da ithal kömürden de daha ucuz hale geldi. Artık Türkiye’nin rüzgar ve güneş enerjisi yatırımları önündeki engelleri gözden geçirmesi ve bu dönüşümü hızlandırmak için içeriden ve dışarıdan nasıl kaynak yaratabileceğini düşünmesi gerekiyor.

Türkiye yeni bir kömürlü termik santral yapmayacağını ya da kömürden çıkış kararı vereceğini taahhüt ederse ve bununla ilgili organizasyonlara dahil olursa, uluslararası yatırımları da Türkiye’ye çekebilir.

 

Donarak ölen insanlar, donarak ölen insanlık!

[email protected]

İki ülke arasındaki sınırda, tam da iki ülke hükümetinin birbirini suçlayabilmesine, suçu üzerinden atabilmesine elverişli bir yerde, onlarca mültecinin donup ölmesi, sıradan bir olay değil; kabul edilebilir bir olay değil.

Bu bir insanlık suçu.

Yöneticilerin bu olay karşısında sıcak odalarındaki pişkinliğinden daha da kötüsü, hem Türkiye’de hem de Yunanistan’daki insanların bu korkunç suç karşısındaki sessiz kalması olacaktır. Her iki toplumdaki yöneten sınıfların, onlara muhalefet eden siyasi partilerin, sol partilere kadar herkesin, hatta evini ısıtamayan, pahalılıkla ve enflasyonla baş edemediği için açlığa doğru sürüklenen herkesin, karşısında sessiz kalamayacağı bir durumla karşı karşıyayız: İki ülke arasında sıkışarak soğuktan donup ölen mülteciler… Mülteci insanlar… İnsanlar…

Belki yakın bir zaman öncesine kadar bir yurttaşlıkları, bir evleri, bir işleri ve bir aileleri olan, önlerine belki sıcak bir aşın gelebildiği sofralara sahip olan insanlar… Belki tek suçları ülkelerindeki despotik yönetime karşı çıkamamış/ onunla etkili bir biçimde mücadele edememiş olmaktı…

Türk/Yunan sağı ve Nazizm

Milyonlarca insan, bütün dünya insanlarının içinde en alt sırada, kendilerine yönelik her türlü sömürü ve insanlık suçu karşında savunmasız ve umutsuz bir bekleyişten başka hiçbir çaresi kalmamış olan insanlar…

Belki de 1920’lerde-30’larda, dünyanın en uygar ve kültürlü toplumu olan Almanlar, bir diktatörün partisi tarafından çökertildi. Bilimde İngiltere ve Amerika’yla, sanatta- felsefede Fransa’yla, işçi örgütlenmesinde Marksizm’de Sovyetler Birliği ile yarışan, okumuş ve üniversitelerinde birçok bilim insanı/ kuramcı/ felsefeci yetiştirmiş; edebiyatta, müzikte, hatta resimde ve mimarlıkta, tiyatroda dünya harikalarını yaratmış, dünyaca değerli insanlar yaratmış Alman toplumu bile baş eğmişti. “Bunca krizin ortasındaki Türk-Yunan-Kürt-Arap-Slav halkları ne yapsın?” denilebilir mi?

Gücünü hiç yitirmeyen, her aşamada tırmanmak için fırsatları değerlendiren Türk ve Yunan sağı karşısındaki Türk ve Yunan toplumlarına baktığımızda 1930’lardaki Alman toplumunu düşünmemek çok zor. Önüne geleni yutan bir dev gibi, işsizliğin ve ekonomik krizin her gün birçok aileyi uçuruma ittiği bir ortamda, giderek yükselen Nazizm’i ve onların bütün sorunların suçlusu olarak işaret ettikleri ayrımcı/ milliyetçi/ ırkçı hedef gruplarını düşündüğümüzde benzerlikler çok fazla.

Sessizlik, insanlık suçu demektir

Adlarını bile bilmiyoruz, donarak ayakkabısız, elbisesiz ve aç ölenlerin… Bir zamanlar Akdeniz’in komşu toplumları olan Yunanlarla Arapların, sonra çerçeveye giren Türklerin bin yıllardır birbirlerine komşuluk etmişlikleri, çeşitli deneyimleri/ dilleri/ kavramları alıp-vermişlikleri, Fenikelilerden beri Akdeniz’in bütün limanlarında yapılmış ticaretleri olan kardeş halkların böyle bir durum karşısında sessiz kalmasını anlayabilir miyiz? Nasıl olur da tam ikisinin arasında donup kalan insanlar, Türk ve Yunan halklarının umurunda olmaz? Nasıl böylesine korkunç bir insanlık suçuna arkalarını dönerler? Nasıl bu insanlık suçunun suçlularının (mahkemelerde bile değil) vicdanlarda, kendi insanlık anlayışlarında, düzgün/ iyi bir insan olmanın terazisinde izini bile sürmeden, öyle bir kıyıda kalmasına izin verebilirler?

Artık herkes o iyi eğitilmiş, çocuklarının eğitimine düşkün, sıcak ve temiz evlerinde oturan Almanların, komşuları olan Yahudiler, komünistler/ hatta sosyal demokratlar, eşcinseller, biraz ileride duran Romanlar birer birer yok oldukça, onların konsantrasyon kamplarına yollandığını bilmediğini söyleyemeyeceğini kabul ediyor. Nazi baskısı/ propagandası/ yanlış bilgilendirmesi karşısında hiçbir şey yapamayacak durumda olabilirler, ama bu yalanlara gönüllü olarak inanmak ve bunu içine sindirmek, bu insanlar eksildikçe kendi konforlarının Naziler sayesinde sürmesi karşılığında sessiz kalmak?

Bu kabul edilebilir mi?

Bu tam bir insanlık suçu.

Böylesi bir insanlık suçu karşısında, hiçbir halk sessiz kalamaz. DİSK, bu konudaki inanılmaz haksızlıkları, durumun nedenlerini açıkladı. Değil karşı çıkabilenler/ medya/ hak örgütleri, işsiz kalan, evinde yiyecek kıtlığı olan, çocuğunu okula gönderemeyen, evini ısıtamayan en yoksul insanlar bile iki sınır arasında donup kalan bu insanların insanlık durumu karşısında sessiz kalamaz.

Belki kalabilir.

Ama bu sessizliğin bundan sonra, böylesine derin ve korkunç insanlık suçları karşısında sıranın kendisine, kendi ailesinin geleceğine yaklaşması anlamına da gelebileceğini, seziyor mudur? Nazilerin götürdüğü komşuları karşısında sessiz kalan Alman halkı sonunda Nazilerin yarattığı felaketin bir biçimde kendi yakınına geldiğini gördü. Bu, Dresden kentine düşen bombalar, ya da “doğu cephesindeki yeni bir şey” olarak kaybettikleri evlatlarıyla başladı ve sonra bütün o gürbüz ve saf kanlı Almanların hepsinin üzerine bir kabus gibi çöktü.

Nazileri görüp sessiz kalan Almanlar gibi davranamaz Türk ve Yunan halkları… Dünyanın hiçbir halkı denizlerde boğulan çocukları ve halkları, sınırlarda donan insanları, açlığı ve çaresizliği/ umutsuzluğu, görmezden gelemez.

O sınırda donup kalan o mültecileri hepimizin görmesi gerekir. Bütün o uygar Avrupa Topluluğu üyesi ülkelerin halkları, o dondurucu soğuğu kendi iliklerinde/ damarlarında duymalılar…

İnsanlıkla, insan olmayla ilgili değer verdiğimiz her şey karşımızda donup kalıyor, boğuluyor ve ölüyor.

Bu dondurucu soğuk ve donup kalan insanlar karşısında sıcak ofislerinde güya “devlet yöneten” politikacıları, dünyanın bütün politikacılarını görmek, bu korkunç ikiyüzlülüğü anlamak ve içimizde duymak zorundayız.

Türkiye halkı çok güç bir durumda ve kendisini dibe doğru çekmekte olan bir girdapla boğuşuyor; ekonomik kriz var, salgın hastalık var, gelecekle ilgili kaygılar var… Belki de tam da bu gibi nedenlerle donmakta olan mültecilerle, insanlık krizinin sonuçlarını en keskin biçimde yaşamakta olan uçtakilerle vicdanlarımızda birleşmek/ dayanışmak zorundayız.

Ne Türk halkının, ne Yunan halkının yakın bir gelecekte çıkan bir savaş, bir nükleer felaket, iklim krizi vb. gibi nedenlerle mültecileşmeyeceğinin garantisi yok. Dünyanın bütün halklarının, bütün mazlumlarının mültecileşebileceği bir dünyayı da görecek olabilir gelecek kuşaklar…

Buna karşı, insan olma değerlerimizi, ayrımcılığa/ haksızlığa uğrayan (ve hangi ulustan, hangi dinden, hangi renkten, cinsiyetten olursa olsun) herkes için ayağa kalkmalıyız ve insanlık değerlerini/ insanlığımızı korumak istediğimizi söylemeliyiz.

Zorunlu olduğumuz için değil.

İnsan olmak, insan olarak kalmak, vicdanımızda bu dondurucu soğuğu hissettiğimiz için, sınırda donan insanlığın etrafındaki buz kitlelerini eritmek, insanları nefesimizle ısıtmak, en zor durumda olanaklarla dayanışmak zorunda olduğumuz için yapmalıyız bunu…

 

 

Maskeler ve tükenen gezegen

Maalesef geçen yıl, Yeşil Gazete’yi biraz ihmal ettim. Halbuki benim için Yeşil Gazete’ye yazmak keyifli bir uğraştı. Edebiyat, sinema ve çevre sorunlarına ilişkin konuları birbiri ile harmanlayarak yazmayı çok seviyordum. Hala çok seviyorum. Nefes aldığım bir uğraş. İklim değişikliği çalışmanın en güzel yanı, yolumun diğer bütün disiplinler ile bir yerde buluşması sanırım, bütün iç karartıcılığına rağmen.

2020’den sonra, 2021 yılını da maskeler ile uğurladık. Varyant üstüne varyant! Birinin adını öğrenemeden, yeni bir tane daha çıkıyor. Ben, bu isimleri takip etmeyi bıraktım. Sadece tedbiri elden bırakmayıp, önlemlere dikkat ediyorum. Hepimizin beklentisi, bütün dünyayı iki yıldır sarsan bu pandemiyi artık geride bırakmak. Yorulduk, ama umudumuz var. Peki, bundan sonrası? Düze mi çıkacağız, yoksa başka başka felaketler mi karşımıza çıkacak? Bu pandemi esnasında internette denk geldiğim ve beni çok etkileyen bir görsel var. Bu görseli gördükten sonra, akademik ve eğitim sunumlarımın hepsinde kullandım. Covid-19’dan kurtulmanın yolunun elimizi yıkamak olduğunu söyleyen, ama arka planda dalga dalga gelen başka krizleri gösteren gayet çarpıcı bir görsel! eDalgalar, tsunami dalgalarının boyutunda ve her yeni dalga kıyıya daha da büyüyerek geliyor. İrlandalı ve çok sevdiğim rock grubu U2’nun “Every Breaking Wave” şarkısındaki gibi, dalgalar birbirini takip ediyor. Covid-19 gidiyor, yerine daha büyük dalga halinde ekonomik durgunluk geliyor. Oradan da sağ çıkarsak karşımızda iklim krizini görüyoruz. Dalgaların boyutu daha da büyüyor. Ve sonunda biyoçeşitliliğin çöküşünü görüyoruz. Bütün diğer önceki dalgalardan kayıplara rağmen insanlık olarak sağ çıksak bile, biyoçeşitliliğin çöküşünden sağ çıkmak pek mümkün değil. Çünkü bizim var olmamız, diğer canlıların var olmasına bağlı. Gezegende bizim soyumuz tükense de hayat devam eder. Diğer canlıların, bize pek bir ihtiyacı yok. Tabii ki insanlık, tarih boyunca çok güzel eserler ortaya çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor. Her türlü sanat ve bilim eseri, insanlığın yaşama, tarihe ve diğer insanlara hediye ettikleri. Ama aynı zamanda doğanın da canına okuyoruz.

Pandemiyi takip edecek krizler, bizim ve politikacıların ne kadar umurunda? Bütün olup bitenler sırasında asıl sormamız gereken soru bu. Adam McKay’nin yönettiği ve hikayesini David Sirota ile birlikte yazdığı, Netflix yapımı “Don’t Look Up” filmi hepimizi bu soruyu sormaya davet ediyor. Film, şimdiden kült filmler arasında yerini aldı sanırım. Michigan Üniversitesi’nde doktorasını yapan bir öğrenci uzayda yeni bir kuyruklu yıldız keşfeder ve tez danışmanının yaptığı hesaplar, kuyruklu yıldızın altı ay gibi kısa bir süre sonra gezegenimize çarpacağını, yeryüzünden yaşamın silineceğini gösterir. Aslında filmde iklim krizine üstü kapalı vurgu yapılıyor. Filmin, bir sanat filmi olduğunu söylemek çok zor. Benzer bir hikayeyi (iklim krizini kast etmeden) sanatsal açıdan ele alan muhteşem bir film var. 2011 yılında Lars von Trier’in yönettiği filmin adı “Melankoli”. Lars von Trier de Ken Loach gibi anlatılması gerekeni tane tane ve acıta acıta anlatır. İki yönetmenin de filmleri her bünyeye uygun değil. Eğer hassas iseniz, sorunları ciddiye alıyor ve kafa yoruyorsanız ekran karşısından ağzınızda acı bir tat ile ayrılırsınız. Melankoli le karşılaştırıldığında, Don’t Look Up, psikolojik açıdan çok hafif kalan bir film.

Diğer taraftan anlatılması gerekenleri, herkesin ilgi duyabileceği şekilde anlatmaya çalışması bana göre filmin başarısı. Film, zaten bir sanat eseri olmaktan ziyade, belli bir mesajı vermek için yapılmış. Gezegenimize çarpacak kuyruklu yıldız, yeryüzünden hayatı silecek, ama kimyasında çok değerli madenleri de beraberinde getirmekte. Bu durum, sorunu inkar etmek için yeterli bir neden. Yatırımcı kimliği ile dünyanın canına okuyanların iştahını, bu kez de bu kuyruklu yıldız kabartır. Bu nedenle kuyruklu yıldızın dünyaya çarpmasını önleyebilecek önlemler alınmaz. Azınlığı oluşturan bir grup insanın, daha fazla para kazanabilmesi için kuyruklu yıldızın yörüngesini değiştirmek yerine, onun kaynaklarından nasıl faydalanılabileceği tartışılmaya başlanır. Gerekçe ise, açlık ile mücadele edebilmek için kuyruklu yıldızın fırsatlar sunması!  Yatırımcılara göre, bu şans eşi benzeri görülmemiş bir şanstır ve mutlaka değerlendirilmelidir…

Başka amaçlar ile takılan, ama görünmeyen maskeleri düşüren bir film Don’t Look Up. Film, başımızı kaldırıp yukarıya baktığımızda nereye gittiğimizi, bizi bekleyen sorunların neler olduğunu görebileceğimize vurgu yapar. Öbür türlü, farklı bahaneler ile gerçek sorunların neler olduğunu farkına varmamız engellenecek ve bir türlü gözü doymayan azınlığın, bize dayattığı ve gerçek olmayan hikayeleri kabul etmemiz sağlanacak. Zaten bir sorunun çözülmesi için, önce onu sorun olarak kabul edilmesi gerekir. Farkındalığımızın oluşması ve ona göre hareket etmemiz. Filmde politikacılar kadar sıradan insanların sorumlulukları da hatırlatılır. Bu sıradan insanlar, vatandaş sıfatı ile oy vermekte. Politikacılar kadar politikaların tasarlanmasında ve uygulanmasında bizlerin de rolü var. Bizler de kafamızı kuma gömüp, kendimizi bize dayatılan düzenin içinde oyalamaya devam ediyoruz. Politikacı tercihlerimizde bizim ve gezegenin geleceğine önem verenleri seçme zamanımız çoktan geldi.

‘Dünya aklın beşiğidir’

Londra’da bulunan Bilim Müzesi’ni ziyaret ettiğimde en çok ilgimi çeken şey, Rus astronotların babası olarak bilinen Konstantin E. Tsiolkovsky’nin söylediği sözün yazılı olduğu bir resim olmuştu. “Dünya aklın beşiğidir, ama sonsuza kadar beşikte yaşayamayız.” Gerçekten de aklımız ile yaptığımız yolculuklar, bir çok sürprizi karşımıza çıkarabilir.  Bir gün başka gezegenlerde de yaşamın mümkün olduğunu keşfedebiliriz. Belki de çok daha iyi koşullarda. Ama bu keşif henüz gerçekleşmedi. Elimizde bir tek dünyamız var. Sınır tanımayan isteklerimiz ile bu gezegene yaptıklarımız da ortada. Bulabileceğimiz başka gezegenlere de bu akıl ile gidersek, yıkıcı etkilerimizi bütün evrene yaymamız mümkün. Gezegenimiz için kuyruklu yıldızın oluşturduğu tehdidi görmek yerine, onun getirdiği fırsatların iştahımızı kabartması gibi…

 

Piyale Madra çiziyor-23

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “hal ve gidişatını” yorumluyor. 

Enerji nakil hatlarına karşı mücadelede tarihsel bir örnek

Yazan: Dan Gearino

Yeşil Gazete için çeviren: Canan Soylu (Bazı kısımlar kısaltılmış ya da birleştirilmiştir.)

*

ABD temiz enerjiye geçiş yapacaksa, rüzgar ve güneş için yeterli açık alanın olduğu kırsal bölgelerden enerjinin daha fazla tüketildiği şehirlere güç sağlayan tellerden oluşan iletim hatlarını daha fazla inşa etmesi gerekecek.

Ancak bu hatları inşa etme süreci muhtemelen çatışmalar ve gecikmelerle dolu olacak, çünkü kırsal bölgeler ve banliyölerde yaşayanlar arka bahçelerinden geçen elektrik tellerini ve metal iletim kulelerini görmek istemez.

Temiz enerji savunucularına göre, elektrik şirketlerinin halkın elektrik iletim hatlarına muhalefet etmesini tetikleyen şeyin ne olduğunu ve elektrik iletim hattı muhalifleriyle nasıl iyi ilişkiler kuracaklarını anlamak için daha çaba göstermeleri gerekiyor. Buna başlamanın bir yolunun da, 1970’lerde Minnesota kırsalında ortaya çıkan ve ABD tarihinde eyaletler arası bir elektrik iletim hattı üzerine yaşanan gergin savaşı incelemek olabileceğini söylüyorlar.

Dakota’nın merkezindeki bir kömür santralinden Minneapolis- St. Paul’un banliyölerine elektrik taşıyan 702 kilometrelik bir elektrik iletim hattı üzerindeki bu kavga; avukatların hükümet ile toplantı odalarında masaya oturmasıyla başladı ancak donmuş tarlalarda tüfek ve beyzbol sopaları taşıyan protestocularla sona erdi.

Bu elektrik iletim hattı, Kuzey Dakota’daki Rainbow Energy Marketing şirketine, yakın zamanda bir kömür santralinin ve hattının tartışmalı satışını müzakere eden, şimdiki adıyla Great River Energy olan Cooperative Power Association tarafından yapıldı.

1970’lerin protestolarına yakın olan bazı kişiler, enerji geçişi için gerekli projelerin nasıl inşa edileceği ve bir halk muhalefeti çıkmazından nasıl kaçınılacağı konusunda o dönemde yaşanılanların hayati bir ders niteliğinde olduğunu söylüyor.

Uzmanların, halkla başarılı bir şekilde nasıl çalışılacağı konusunda ders niteliğinde bir örnek olduğunu söyledikleri iletim projelerinden sonra, yapılan hatalardan ders alan Minnesota şirketleri ve hükümet liderlerinden bazı kişiler 2000’lerdeki yeni iletim hattı kurulum projelerine dahil oldu.

Alınan derslerden bir diğeri de elektrik şirketlerinin kamuoyu ile iletişime geçmesi ve bir projeyi zorla kabul ettirmek yerine mantıklı eleştiriler karşısında hamlelerini değiştirmeye istekli olması gerektiğiydi.

‘Dinlemeyecekseniz, halka sormayın’

Great River Energy ve onun öncüsü olduğu Cooperative Power Association’daki Başkan yardımcısı görevinden 2017 yılında emekli olan Will Kaul, “Eğer dinlemeyecekseniz halkın görüşlerini sormayınız” demişti.

Elektrik iletim hattı karşıtlarının, sürecin ayrıca adil olduğundan emin olmaları gerekir. 1970’lerin protesto hareketinin liderlerinden biri olan çevre savunucusu George Crocker’a göre öfkenin çoğu, büyük şirketlerin ve hükümetin kararları çoktan almış olmaları ve diğer yapılan her şeyin sadece gösteriden ibaret olmasıydı.

Son yapılan birkaç araştırmaya göre, çoğunlukla yenilenebilir enerjiyle çalışan bir şebekeyi destekleyebilmek için, Amerika’nın iletim kapasitesini iki, üç hatta dört katına çıkarması gerekiyor. Bu araştırmalardan biri olan Princeton Üniversitesi’nin ‘Net Sıfır Amerika Raporu’, ülkenin iklim hedeflerine ulaşması için 2030 yılına kadar 360 ile 390 milyar dolar harcaması gerektiğini öne sürüyor.

Bir elektrik iletim danışmanlık firması olan Grid Strategies’ın başkanı Rob Gramlich, “Ülke olarak en iyi doğal kaynaklardan yararlanma fırsatına sahibiz ancak bunu yapmak için iletim hattına ihtiyacımız var” diyor ve en iyi doğal kaynakların ülkenin en rüzgarlı ve en güneşli bölgelerinden elde edilen rüzgar ve güneş olduğunu da ekliyor.

Biden hükümeti, yeni imzalanan 5 milyar dolarlık altyapı sözleşmesi de dahil, daha fazlası için tüm federal teşviklerdeki artış ile inşaat alanında büyük bir patlama yaşanacağını umuyor. Bu tasarı ayrıca, eyaletlerin engel teşkil ettiği durumlarda iletim hattı projelerini onaylamak için federal yetkinin genişletilmesini de içeriyor.

Ancak yıllarca süren planlama ve inşaatlardan sonra, geçen ay Maine seçmenleri tarafından yapılan bir referandumla engellenen New England Temiz Enerji Bağlantı Projesi gibi iletim hattı tasarılarına karşı mücadele devam ediyor.

’70’lerden ders almak herkesin çıkarına’

Enerji şirketleri, otoyollar ve demiryolları gibi mevcut koridorlarda iletim hatları inşa ederek çatışmayı azaltabilir ancak bu seçenekler daha karmaşık ve maliyetli olabilir. Gerginliği azaltmanın bir başka yolu ise tarım arazileri için tazminat miktarlarını yüksek tutarak, bölge halkının adil bir anlaşma yapıldığına dair en ufak bir şüphelerinin olmamasını sağlamaktır. Ancak bu da projenin genel maliyetlerini çok daha arttırır.

Minnesota merkezli çevre savunucuları grubu Fresh Energy’nin yönetici direktörü Michael Noble, iklim değişikliğinin aciliyetinin aynı hataları yapmaya devam edemeyecek kadar büyük olması nedeniyle şirketlerin halk muhalefetini hafifletmenin bir yolunu bulmaları gerektiğini söylüyor. Noble, eyaletindeki elektrik iletim hattı çatışmasını hatırlatarak, “70’lerden ders almak herkesin çıkarına olacaktır, böylece yeni iletim hattı, halkın ve bundan en çok etkilenen toplulukların geniş desteğiyle yerleştirilip yönlendirilebilir,” diyor.

Bir kadın, 1978 yılında Minnesota, Lowry yakınlarda bir elektrik iletim hattının inşasını protesto edenlerin miting düzenleyecekleri yerde, çadırın dışında duruyor. Görsel: Luther Gerlach

Geri alınamayacak, kötü verilmiş kararlar

1973 yılında Cooperative Power Association ve United Power Association liderleri, North Dakota’da, 1,100 MW’lık kömür santrali kurmayı ve güç hattı üzerinden elektriği dağıtma kararı aldılar. Bu iki kooperatif, Minnesota’nın kırsal bölgelerine elektrik götürerek kamu hizmeti sağlamış oldu.

Projenin finans ve tasarımına odaklanmış olan şirketler, evlerinin ön bahçelerinden elektrik iletim hatlarının geçecek olmasına rağmen halka çok az bilgilendirme yaptılar.

Bunlardan biri Jim Nelson adında bir çiftçiydi. Minnesota, Elbow Lake‘de büyümüş ve mühendis olmak için ailesinin çiftliğinden ayrılmıştı. İki diploması ve bir savunma şirketinde işi vardı, ancak evini özlediğini ve henüz 20’li yaşlarının ortalarındayken geri dönmeye karar verdiğini söyledi.

Şimdi 76 yaşında olan Nelson, çiftliğinde yapılan bir röportajda “Pencereden dışarı bakıp hiçbir bina olmadan kilometrelerce öteyi görmeyi özledim” dedi.

Nelson, 1974’te yerel hükümetin sunduğu elektrik iletim hattı projesi için katıldığı bir toplantıda hattın evinin önünden geçeceğini öğrenince afalladı. Ardından enerji şirketlerinin halka ufak bir kısmından bahsettikleri projeyi komşularına anlatmaya başladı. Karşıt hareket büyüdükçe, Nelson konuşmacı oldu ve eylemleri organize etmeye başladı.

1970’lerde, Minnesota’da teklif edilen bir elektrik iletim hattına karşı protesto hareketinin lideri, bir çiftçi olan Jim Nelson, Minnesota Çevre Kalite Komisyonu’nun 1975’teki duruşmasında dinleyicilerden biriyle konuşuyor. Görsel: Luther Gerlach

İlk olarak Nelson ve diğer muhalifler, enerji şirketlerinin enerji hattı planlarını değiştirmeleri için yerel yetkilileri geleneksel yollar ile ikna etmeye çalıştılar. Ancak enerji şirketleri, istediklerini elde etmek için yerel ve eyalet hükümetlerine baskı yapma konusunda tecrübeliydiler. 1975’te şirketler, ilçelerle müzakereleri bıraktıklarını ve bunun yerine nispeten yeni bir eyalet kurumu olan ve izinleri verme yetkisine sahip Minnesota Çevre Kalite Konseyi aracılığıyla izin başvurusunda bulunacaklarını açıkladılar.

Projeye karşı çıkan muhalifler avukatlar tutarak ifadeler hazırladı ve süreç boyunca mücadelelerini sürdürdü. Ancak sonrasında, bu tartışmalar yerel kaygılardan ziyade eyaletin enerji ve çevre düzenlemelerinin ayrıştırılmasına dönüşünce, muhalifler kendi muhalefet unsurlarının dışına çıktıklarını gördüler.

3 Haziran 1976’da eyalet komisyonu, elektrik iletim hattı için inşaat ruhsatı verdiğinde elektrik şirketleri kazanmış görünüyordu. Ancak mücadele bitmekten çok uzaktı.

1976’da göreve geldiğinde Minnesota Valisi Rudy Perpich’in kadrosunda olan Ronnie Brooks, sonraki yıllarda Perpich‘in elektrik iletim hattı tartışmalarının en önemli ismi oldu.

Brooks, sorunun köklerinden birinin, elektrik şirketlerinin seçenekleri etraflıca araştırmak ve hattın potansiyel rotaları üzerinde yaşayan insanları tanımak için yeterince zaman ve para harcamamaları olduğunu söylüyordu. Karşıtlar tarafından öne sürülen endişeleri değerlendirmek yerine tesisin gerekli olup olmadığı konusundaki teknik soruları yanıtlamak için tasarlanan eyalet panelinin ardından sorun daha da kötüleşti.

Brooks, alınan kararların kusurlu olduğu ve sahip oldukları hasar ve etkileri geri döndürülemez olduğu için bunların kötü kararlar olduğunu söylemişti.

Lowry, Minnesota yakınlarındaki Scott ve Lorrainne Jenks çiftliğinde elektrik iletim hattı için bir kule, ağa bağlanmadan önce 1977’de fotoğraflandı. Görsel: Luther Gerlach

Sivil itaatsizliğe geçiş

Yasal süreçte istediklerini elde edemeyen elektrik iletim hattı karşıtları sivil itaatsizliğe başladı.  Eyalet kararının üzerinden geçen bir haftadan kısa bir sonra eksperler, inşaat hazırlıkları için Stearns County’deki bir araziye gittiklerinde arazinin sahibi olan Virgil Fuchs, traktörünü eksperlere doğru sürdü ve tripodlarından birini kırdı. Ardından traktörünü kamyonetlerinden birine çarptı.

“Neden yaptığımı sorma. Birinin, burada neler olup bittiğini halka göstermesi gerekiyor diye düşüneceğini sanıyordum.” diyen Fuchs’un bu söyledikleri 1981’de Paul Wellstone ve Barry M. Casper’ın elektrik iletim hattı protestoları hakkında yazdıkları “Enerji Hattı: Amerika’nın ilk enerji savaşı” adlı kitabına konu olacaktı.  Kendisini ABD Senatosuna götürecek bir siyasi kariyere başlamadan önce Wellstone, Carleton College öğretim üyelerinden biriydi.

Fuchs’un bu hareketi diğer elektrik iletim hattı karşıtlarına ilham verdi. Kısa bir süre sonra George Crocker da savaşa katıldı. Crocker, Vietnam Savaşı karşıtı hareketin içinde bulunmuş Minneapolis’li bir hippiydi. Bir gıda kooperatifi için kamyon sürücüsü olarak çalışan Crocker, ileride sempati duyacağı elektrik iletim hattı karşıtı hareketten haberdar olmuştu. St. Paul’ün doğusundaki Elmo Gölü’ndeki evinde yapılan bir röportajda çiftçilerin kendisine “Crocker, araca bin, bizimle geri geliyorsun” dediğini söyledi.

2021 yılında Minnesota Elmo Gölü’ndeki evinin bahçesinde röportaj yaparken fotoğraflanan George Crocker, Minnesota kırsalında eyaletler arası elektrik iletim hattı inşasına karşı çıkan hareketin lideriydi. Görsel: Dan Gearino

Crockler’ın cesaretlendirmesiyle protestocular, elektrik iletim hattı inşasında çalışan işçilerin geçmesini engelleyen barikatlar oluşturarak araçlarını park etmek veya işçilerin araba sürmesi, yürümesi gereken yerlere gübre yığınları döşemek gibi şiddet içermeyen taktikler uyguladılar. Ancak karşıtlar aynı zamanda beyzbol sopaları, tüfekler taşıyarak ve işçilere sözlü tehditler savurarak tehditkâr görünüyorlardı.

Pope County, Minnesota’da küçük bir şehir olan Lowry, protestocular için bir toplanma noktasına dönüştü. Burası, St. Paul, Minneapolis’ten ve Minneapolis merkezli Amerikan Yerli Hareketi liderleri de dahil olmak üzere, Orta Batı’nın her yerinden yerli aktivistlerin de desteğini aldı.

1977’de çatışma, çiftçilerin enerji şirketlerinin işlerini yapmayı engellediği ve eyalet hükümetinin şirketlerin protestocuları zorla dağıtma taleplerini reddettiği bir çıkmaza girdi.

Çiçekler ve ev yapımı kurabiyeler

Bu açmaz, Minnesota’nın derin dondurucu soğukların ortasında sona erdi. Perpich, eyaletteki 504 eyalet askerinden 215’ini Pope County’ye gönderdi.

9 Ocak 1978’de Lowry’nin dışında, protestocular en sıcak tutacak kar kıyafetlerini giymiş, Amerikan bayrakları taşıyarak yollarını kesmeye hazır olan eyalet askerlerine doğru yürüdüler. Ulusal haber kameraları, görüntüleri bir eyalet devriye helikopteri ve bir uçak yardımıyla kayda aldılar.

Protestocular, bölgeyi kesecek eyaletler arası elektrik iletim hattının inşasını durdurmaya çalışmak için Mart 1978’de Minnesota, Lowry’nın dışında gerçekleşen mitinge yürürken. Görsel: Luther Gerlach
Ocak 1978’de Lowry, Minnesota yakınlarındaki Dennis ve Nina Rutledge çiftliğinden bir tabela. Rutledge’lar ve diğerleri bölgede inşa edilen elektrik iletim hattına karşı şiddet içermeyen direnişte ısrar etti. Ancak yine de, inşaat çalışmalarını engelledikleri için tutuklandılar. Görsel: Luther Gerlach

Bu eylemlerden birinde çiftçiler, askerlere sıcak kahve ve ev yapımı kurabiyelerle birlikte plastik karanfiller verdiler. Bir grup protestocu, devletin güç gösterisine şiddet içermeyen bir jest ile yanıt verme kararı almıştı.

Günlük protestolar devam etti, ancak giderek azaldı. Wellstone ve Casper’ın kitabında, hareketin bazı liderlerinin halkın ilgisini kaybetmelerinin ardından, polisin şiddetli bir tepki vermesine neden olacak kadar provokasyon yaratmamakla yanlış hesap yapıp yapmadıklarını merak ettiklerini yazıyordu.

Bazı çiftçiler eve döndü, ulusal medya ilgisini kaybetti ve hattın inşaatı devam etti. Hattın muhaliflerinden birkaçı, hattı korumak için kurulmuş olan dev kuleleri devirmek için ekipmanlarını kullanarak vandalizme yöneldi.

Minneapolis Tribune şirketi tarafından Nisan 1978’de yapılan bir ankette Minnesotalılara elektrik iletim hattı hakkındaki görüşleri soruldu ve yüzde 63’ü elektrik şirketleri konusunda çiftçilerin yanında yer aldıklarını söyledi. Ancak o noktada hattın yakında tamamlanacağına dair hiçbir şüphe yoktu ve öyle de oldu.

Gelecek için dersler

Protestolardan 40 yıldan fazla bir süre sonra, konuyla yakından ilgilenen bazı kişiler, şirketlerin temiz enerjiye geçiş için gerekli enerji hatlarını kurmaya çalışırken, geçmişte yaşanılanları anlamanın, anlaşmazlığı azaltmanın yolunu göstermeye yardımcı olabileceğini söyledi. Diğerleri ise, konunun hala çok acı verici olduğunu ve bunun sanki akademik bir çalışmaymış gibi konuşmak istemediklerini söylüyor.

Postalarını almak için her caddeye indiğinde, arazisinin üzerinde yükselen hattı gören ve hattı bloke etmeyi başaramayarak insanları hayal kırıklığına uğratmış hissettiğini söyleyen Jim Nelson, “Toprak kutsal bir emanetti, korumayı başaramadım” diye de ekliyor.

Jim Nelson ve eşi Charlene Nelson, 2021’de bir Zoom röportajında.

Great River şirketinden emekli yönetici Will Kaul, elektrik iletim hattı protestolarından derinden etkilendiğini ve kariyerinin çoğunda elektrik şirketlerinin ve devletin büyük inşaat kararlarında daha dikkatli ve müşfik olmaları için çalıştığını söyledi. 1970’lerin sonu 1980’lerin başında elektrik iletim hattı ve sonraki projelerle ilgili gergin toplantıları hatırladığını söyleyen Kaul, açık ve üstü kapalı tehditlere maruz kalan tarafta olmasına rağmen hiçbir zaman fiziksel saldırıya uğramadı.

Enerji hattı projelerinin onaylanmasını düzenleyen eyalet yasası birkaç kez değiştirildi ve Kaul, bu değişiklikler için kulis yapılmasında rol oynadı. Şimdi yasaya göre bir proje, çiftlik arazisinden geçiyorsa arazi sahibinin adil piyasa değerinden devletin tüm çiftliği satın almasını talep edebileceğini söylüyor. Sonraki projelerde, birkaç çiftçi arazilerini sattı ve Kaul’a göre bu, gerilimin azalmasına yardımcı oldu.

Will Kaul, Cooperative Power Association ve Great River Energy için çalıştı ve şimdi emekli. Görsel: Will Kaul’un izniyle.

Kaul, 2000’li yıllarda Great River dahil olmak üzere birçok enerji şirketinin Minnesota, Kuzey Dakota, Güney Dakota’daki şebekeyi desteklemek için beş iletim hattı inşa ederken bölgesel şebeke operatörü ile çalıştığı CapX2020 projelerinin arkasındaki süreçten gurur duyduğunu söyledi.

Kariyerine protestolardan çok sonra bir enerji yöneticisi olarak başlayan Great River’ın iletimden sorumlu yöneticisi Priti Patel de 1970’lerdeki ayaklanmanın “kırsal ve yerel toplulukların seslerinin daha geniş enerji tartışmalarına dahil edilmesi ihtiyacını gösterdiğini” kaydetti. Patel, Great River’ın bundan ders aldığını ve CapX2020’nin iletim planlamasının kapsayıcı bir şekilde nasıl yapılabileceğinin bir örneği olarak, elektrik iletim hatları için rotalara karar vermede halk ile çalışma şeklini değiştirdiğini belirtti.

CapX2020 projesi, Orta Batı genelinde, şebeke operatörü tarafından denetlenen ve sonunda birden fazla projenin inşa edilmesine olanak sağlayan “Çok Değerli Projeler” veya MVP’ler olarak adlandırılan daha büyük bir girişimin parçasıydı. İletim danışmanı Rob Gramlich, bu projelerin ulusal bir model olduğunu ve “iletim planlamasının nasıl doğru yapılacağına dair parlak bir örnek olduğunu” söyledi.

Projeler kısmen başarılı oldu çünkü birlikte seçenekleri araştırmak ve halk ile etkileşim kurmak için kaynaklara sahip şirketler tarafından ortaklaşa planlandılar.

Makalenin İngilizce orijinali için tıklayın

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Dilek ağacını ararken bulunanlar…

İnsanlar hedef koyar ve ona ulaşmak için yola çıkarlar. Bu yol bazen içsel bazen bir coğrafyadan diğerinedir.  Yolculuğun pusulası hangi yönü gösterirse göstersin yola çıkmak bir meydan okumaya eşlik eder. Çünkü belirlenen hedefin imkânsız olduğunu, arananın bulunamayacağını söyleyecek birileri çıkacaktır. Kimse yolculuğun hedeften daha kıymetli olduğunu ya da kararlılığın imkansızı alt edebileceğini söylemez.

Kitabımızın kahramanı Umut da olağanüstü bir hedef belirliyor kendisine, bir dilek ağacı bulmak istiyor. Ağabeyi ve ablasının ‘dilek ağacı diye bir şey yok’ yorumlarını değil kızağı Karkış’ın ‘dilek ağacı diye bir şey mutlaka olmalı’ yorumunu dikkate alarak yola çıkıyor. ‘Yanına bir harita al’, ‘pusulayı da unutma’ uyarıları Umut ve Karkış’ın hızına yetişemiyor, onlar çoktan ormanın derinliklerine dalmış oluyorlar.

“Umut ve Karkış dilek ağacını göremediler

Ama bir…
Sincap gördüler.”

……

“Dilek ağacını hiçbir yerde bulamıyorlardı

Ama bir….
Tilki buldular.”

Umut ve Karkış dilek ağacı ararken sıcacık dostluklar kurup orman hayatına dahil oluyorlar. Böylece harita da pusula da önemini yitiriyor. Dilek ağacını bulup bulamadıkları ise okurlar tarafından çözülmesi gereken bir gizem olarak sayfaların arasında keşfedilmeyi bekliyor. Kitapta cümlelerin yetişemediği detaylar görsellerle besleniyor, metin ve çizgilerin düeti bir kış masalına dönüşerek okurlarla buluşuyor.

Bir arayış hikayesi olan Dilek Ağacı, şiirsel dili, zengin görselleri ile okuru aramaya, yardımlaşmaya, meydan okumaya çağıran bir kitap.

Dilek Ağacı Kyo Maclear tarafından yazılmış Chris Turnham tarafından resimlenmiş. Redhouse Kidz Yayınları‘ndan çıkan kitabın çevirisini ise Oguzhan Aydın yapmış.

Yazan: Kyo MacLear

Kanadalı bir romancı ve çocuk yazarıdır. İngiltere‘de doğmuş ve genç yaşta Kanada‘ya taşınmıştır. Maclear, Toronto Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar ve Sanat Tarihi okumuş aynı zamanda 1996’da Ontario Eğitim Araştırmaları Enstitüsü‘nde kültürel çalışmalar alanında yüksek lisans yapmıştır.

Çizen: Chris Turnham

Amerika Birleşik Devletleri‘nin yerlisi olan Turnham,  Los Angeles‘ta yaşayan bir illüstratör ve grafikerdir. Çalışmaları, şehrin canlı doğasından ve yüzyıl ortası mimarisinden çok ilham almıştır. Özellikle Los Angeles’ın gösterişli evlerin ve engebeli sokakların yan yana dizilişi gibi yapısal unsurlarının zıt doğasıyla ilgilenmektedir.

 

İnsan nasıl bir varlık olarak şekilleniyor?

Yeni yılın ilk yazısını uzun süredir üzerinde düşündüğüm teknolojinin getirildiği nokta hakkında yazmak istedim. Elbette bu yazı konuya giriş niteliğinde olacak. Daha doğrusu kapitalizmin teknolojiyi insan duygularını dahi yapay hale getirdiğine gün be gün daha fazla tanık oluyoruz ve konu çok boyutlu ele alınmalı.

Bu durumu “teknolojinin geldiği nokta” olarak ele almamız yanlış olur. Çünkü teknoloji aktif bir özne değil. İnsan aklı ve eliyle yönlendiriliyor. Ayakları ve başı yok. Hele aklı hiç yok. Fakat ne yazık ki bugün artık ‘akıllı teknolojilerin’ bizi yönetmesine (hatta neredeyse teslim almasına) izin verir noktaya getirildik. Dünyada teknolojik gelişmeleri insan aklını teknolojiyi kendi amaçları doğrultusunda kendi hizmetine almış olan bir avuç insan var. Algoritma çağında onlara duygularımızı ve aklımızı satmamız isteniyor. 21. YY’da özellikle duygu yönetimine odaklanmış durumdalar. İnsan duygusal bir yaratık olduğundan duyguları ne kadar yönlendirilirse o denli kendi istekleri doğrultusunda tüketim yapabilirler.

Covid-19 merkeziyetçiliği nasıl hızlandırdı?

Halen 2019 yılından bu yana yaşadığımız korona sağlık krizi içindeyiz. Ülkeler düzeyinde belli politikalar üretilir gibi görünse de uygulama ulusal sınırlar çerçevesinde farklı değil. Bedenlerimizin ve duygularımızın verileri toplanıyor, yönetiliyor. Buna biyopolitika deniyor. Bedenin ve ruhun tüketim ekonomisine yönelik kısmı kilit noktayı oluşturuyor.

Tüketim ekonomisinde aslında çoğu şey uzaktan yönetilir duruma getirilse de nedense hala duygular çok önemseniyor. Dünya finans kapitalinde en baş rol oynamak isteyenler bu konuya odaklanmış durumda. Bu gidişle uyanık olmazsak duygularımız ön plana çıkartılarak daha çok manipüle edilecek gibi görünüyor. Elbette bu insan ilişkilerine hatta evdeki evcil hayvanımıza bahçedeki bitkilerimize de yansıyacak. Hatta bu durum biyo politikada  vücudun tüketimde elimizi gelecek 10 dakikada ne tarafa oynatabileceğimize kadar veri biriktirilmeye çalışılıyor. Burada verilerin ne kadar fazla olması yanında ne kadar merkezi bir depoda toplanmış olduğu da önem taşıyor.   Google ve Facebook bunların başında geliyor olabilir. Böylece pazar hakim olma gücü artıyor.

Algı yönetiminde artık emojilerle sevgilimiz kırmızı gül mü göndermiş meramından öte bir duygu girdabı içindeyiz demektir. Bu da güvensizliği artırabilir. Sevgilimizin siber bir robotla sevişmesi, onun bizde bulamadığını kendi eliyle kodlayıp kendini tatmin etmesi duyguların bir noktaya kadar doyurulması bize karşı ilişkiyi geliştirir mi?  Yoksa kullan at mantığıyla yenisi pazarda zaten var diye mi düşündürür. Bence ikincisi.

Bunun yanında ben duygularımı yaşıyorsam nesne gerçek mi yapay mı fark etmez diyen insanların yorumlarına da sıkça rastlıyoruz. Patriyarkal toplumda bunların çoğunun erkek olması da şaşırtıcı değil. Bu arada tarihin akışından bu yana teknolojik gelişmelerin eril zihniyetle ilerletildiğini belirtmek gerekir. Bu konuda sayısız doktora tezi dahi bulabilirsiniz.

Artık her yaştan insanın (hatta insanların evcilleştirdiği hayvanların belki bitkilerin de) duyguları yönlendirilir duruma geliyor olması bir gerçek. Çünkü bunlar ciddi boyutta alınıp satılabilme potansiyeline sahip. Pandemi  nedeniyle alışverişimizi büyük bir zincirin sanal marketinden yapıp kapımıza getirilme konforundan öte bir durum içindeyiz.

Seçimlerimiz de merkezileşiyor

Sizce seçme özgürlüğümüz var mı? Bütçemize ve gönlümüze göre bir seçimden söz ediyorum. Artık seçimlerimizin her biri bir veri bankasını destekler durumda. Bu veriler alınıp satılır halde iken bir seçme özgürlüğünden söz edilebilir mi? Hatta bizi teknoloji de değil, veri bankaları yönetir hale getirilme yolundayız.

Bir başka deyişle konu yalnızca Facebook’un adının Meta(verse) olarak değiştirilmesi değil. Konu gerçekle yapay olan bir dünyanın iç içe geçmiş duruma getiriliyor olması.

Yoksa gerçek bir dünyada yaşamayan insanlar haline mi getiriyoruz? Çünkü İnsanın kendini tek bir düğmeye basarak gençliğine, hatta çocukluğuna götürülebileceği algı yönetimi de söz konusu. Sosyal medyada 80 yaşında neye benzeyeceksin bir bakmak ister misin simülasyonları da bu veri toplama kanallarından biri olabilir.

Gerçeği sorgulamak ve aramak

Gerçeği sorgulamak ve aramanın her zaman var olacağına inanıyorum. Yeldeğirmenlerine karşı savaş açan Don Kişotlar  gibi… Azınlık da olsa onlar hep var olacaktır. Bebekler bilinç geliştirmek için aynalama usulünü kullanırmış. İnsanlığın da aynada bakıp kendisine gelmesine davet etmeliyiz. Elbette insanlık derken teknolojiyi yönlendiren finans kapitale sahip olanların elinden teknolojiyi alıp doğanın bir parçası olduğumuz sorumluluğunu hissettirecek insanı ölçekteki teknolojiden söz ediyorum. Kısacası teknolojinin ne duruma getirildiği ve kimlere teslim edildiği oldukça önem taşıyor. Doğayı ve canlıları ve hatta onların duygularına nesneleştiren bir teknolojiye hayır demeliyiz.

Bu durumdan çıkmanın ciddi bir çaba gerektirdiği açık. Bebenin dahi oyalanması için eline cep telefonu gibi cihazların verilmesi düşünüp sorgulamayan kuşaklar yetiştirilmesi demektir.

Çözüm teknolojik gelişmelerde toplumun sorgulayıp değiştirebileceği açık kaynak teknolojileri düşünülebilir. Örneğin şu anda dinlemekte olduğum toplum desteğiyle ayakta duran bir radyo ‘sen bir müzik radyosu dinliyorsun. algoritma değil’ diyor. Ancak bu konuda samimi olanlar gerçek koku, tat ve duyum içinde olabilirler.

Sonuç yerine

1999 yılında ortaya çıkan Matrix filim dizisini anımsayalım. Matrix’de insan güya kendi  gerçekliğini yaratır ve onun peşinde gider. O günden bu yana üzerimizden bir Covid-19 da geçtiğine göre uyanıp harekete geçmek için epey ciddi çaba sarf etmemiz gerek.

Bugün görselliğin plastisitesinden söz edenler iyileşme endüstrisi (welness industry)  her şeyin akışkanlığından söz edip duruyor. Bir şeyleri akışa bırakmadan sıkça söz ediliyor. Akışta geminin batmasına da seyirci kalmayı öğütlüyor sanki… Sizce bir türlü iyileşemeyip bir iyileşme programından ötekine koşan bu insanlar çoktan bu akışkanlığın plastikliğine kapılmış durumda değil mi? Bir başka deyişle her şeyin akışkan sayıldığı günümüzde gerçekle sahtekarlığın iç içe geçtiği zamanlardayız. Matrix  film dizisinde başrol oynayan Keanu Reeves’in tüm bunlara insanlığın yaratıcılığı olarak bakmasına karşı kadın sanatçı Carrie-Anne Moss’un söylediği gibi ‘Teşekkürler. Ben almayayım.’

Gidişatta uyanık olmak temelinde Rainer Maria Rilke’nin bir şiiriyle bitirelim:

ilkçağ esintisi denizden,
deniz yeli geceleyin:
kimseye değil bu gelişin;
uyanık bekleyen
anlamak zorundadır.

İllustrasyon:  Zoë van Dijk

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

[Cadı Kazanı] Ekonomik eşitsizlik: Hem neden hem sonuç

“Ekonomik eşitsizlik, birden fazla insan hakkı ihlalinin hem nedeni hem de sonucudur. Sömürü amaçlı çalıştırılmadan  eşler arası istismara kadar uzanan bir etkisi vardır.. Artan küresel refaha ve yarım yüzyıldan fazla bağlayıcı insan hakları sözleşmelerine rağmen, en zenginler ve en fakirler arasında her zamankinden daha fazla  olan ekonomik eşitsizlik yaygın olmaya devam ediyor. Bu ekonomik eşitsizliklerin itici güçlerinin çoğunun uzun bir geçmişi vardır. Köleleştirme, soykırım, sömürgeleştirme gibi devletlerin yaptığı adaletsizlikler ve bunların kalıcı mirası tarihin önemli bir parçasıdır ve ekonomik haklar üzerinde yıkıcı etkileri olmuştur.”[1]

Günümüzde bunlar söz konusu olmasa da bugün yaşadığımız eşitsizliğin sıra dışı olduğunu söyleyebiliriz. Ekonomik ve siyasal gücü elinde tutanlar  kadar kapitalizm  öncesi aşırı bir seviyede olsa da kapitalizmin geldiği bugünkü vahşi noktada gücü ellerine tutanların, bu gücü kaybetmemek için başvurduğu yollar neredeyse geçmişi aratmayacak boyuta ulaşmıştır.

2001 Nobel İktisat Ödülü‘nü kazanan Joseph Stiglitz, “Eşitsizliğin Bedeli” adlı kitabında; ABD’de 2008’deki krizden yola çıkarak yüzde 1’lik  kesimin devleti, yargıyı, ve demokratik süreci ele geçirerek, yüzde 99’un üzerinde nasıl egemenlik kurduğunu kapsamlı bir şekilde ele alırken küresel bir yaklaşımla ülkemiz için de geçerli olacak önemli saptamalarda bulunuyor ve bunun göstergelerini  şöyle sıralıyor:

“Toplumsal kutuplaşma,  mevcut siyasal sürecin toplumun geri kalan kesimleri pahasına zenginlere yardım etme yolları diye tanımladığı rant arayışı, algı mühendisliği, güven problemi, adaletsizlik, fırsat eşitsizliği, genç işsizlik.”

Yazarın, “Zengin çıkar gruplarına daha çok hassasiyet gösteren bir siyasal sistem söz konusu olduğunda, artan iktisadi eşitsizlik, siyasal gücün artarak dengesizleşmesine, siyaset ve ekonomi arasındaki bağların kötüye kullanılmasına yol açmaktadır” saptamasının birçok gelişmekte olan ülkenin yanı sıra Türkiye için de geçerliliği yadsınamaz. Bunun yakın zamandaki en belirleyici örneği; kurlardaki aşırı yükselişin tetiklediği fiyat artışları ve yüksek enflasyon için somut önlemler alınmazken sadece bankalarda TL mevduatı birikimleri olanların  zarar görmemesi için  ‘kur korumalı TL mevduat’ hesabıyla korumaya alınmasıdır. Toplumun geri kalanının pahasına, nüfusun çok küçük bir kesiminin işine yarayacak uygulamalar için çabalanmıştır. Bunun gibi daha onlarca örnek sıralanabilir ama zaten bu örnekleri yaşıyoruz.

Stiglitz’in 2012 de yazdığı kitabındaki şu sözlerinin günümüz Türkiyesi için hala geçerli olduğunu  görmek, siyasal sistemlerdeki demokratik gelişimin sadece 4-5 yılda bir verilecek oylarla gerçekleşemeyeceğinin somut bir göstergesi adeta:

“Kendi başlarına işleyen piyasalar, istikrarlı olduklarında bile, genel olarak adaletsiz görünen büyük eşitsizlik seviyelerine yol açarlar ……..Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler uzun süreli işsizlik dahil temel iktisadi sorunlara eğilmiyorlardı; dahası adaletin evrensel değerleri, aksi yöndeki söylemlere rağmen küçük bir azınlığın aç gözlülüğüne kurban edildikçe, adaletsizlik hissi ihanete uğramışlık duygusuna dönüşmüştü.

…..İktisadi ve siyasal sistemlerin adil olmadığı hissi, dünya genelindeki göstericileri her şeyden daha çok harekete geçirmektedir. Tunus’ta, Mısır’da ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde sorun sadece iş bulmalarının zor olması değil, mevcut işlerin bağlantıları olan kişilere verilmesiydi”

Bunun bizdeki abartısı ise daha vahim: “Hamili kartın sahibi yakınımdır”dan da öte gençler iş bulamazken, 3-5 maaşlıların varlığı.

İşçisin sen, işçi kal

“Sesimi Duy” belgeselimin Sivas kırsalındaki çekimlerinde, Güney Doğu bölgelerimizden gelen tarım işçilerinin çalıştığı bir tarlada, yanında 2-3 yaşlarında kızı olan genç bir anneyle yaptığım röportajda, anneye kızı için nasıl bir gelecek düşündüğünü sorduğumda, “O da benim kaderimi yaşayacak, benim gibi berdel olacak, okumayacak  tarlada çalışacak” demişti. Bunu da çok kızgın ve kesin ifadeyle belirtmişti. O gün tüylerimi diken diken eden bu sözlere bir anlamda kızmış olsam da annenin gözlem ve deneyimleriyle ‘fırsat eşitsizliği’ni ‘kader’ olarak içselleştirdiğini  anlamıştım.

Bu insanların, üst gelir seviyesine yükselme ya da çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat sürme ihtimalleri var mıydı?

Böyle bir ihtimal olsaydı, yoksul ve belki biraz eğitimli bir ailenin çocuğunun başarılı olma ihtimali, yüzde onluk bir dilimdeki yüksek gelirli ve eğitimli bir ailenin çocuğuna yakın olabilirdi. İyi okullarda okuyanların daha iyi işlere girme şansı her zaman daha yüksektir.

Ne yazık ki gerçekler giderek eşitsizlik makasının açıldığını gösteriyor. Bunun  yapılabilir olduğunu gösteren örnekler de var aslında. Örneğin Danimarka böyle bir eşitliği neredeyse sağlamış: İstatistiklere göre, bu ülkede düşük gelirlilerin sadece yüzde 25’i aynı konumda kalmaya devam ediyor. Yani 100 düşük gelirli ailenin 25’inin çocukları aynı kesimde yer alırken 75’i buradan kurtulabiliyor.

2022’nin insan hakları öncelikleri

2021 Uluslararası İnsan Hakları Günü‘nde Harvard Üniversitesi’nden (1) bir grup bilim insanı, insan haklarının günlük hayatımızın merkezinde yer aldığı daha iyi bir dünyanın temellerini atmak için, 2022 de odaklanılması gereken ana alanları ve zorlukları belirledi.

Artan küresel refaha ve yarım yüzyıldan fazla bağlayıcı insan hakları sözleşmelerine rağmen, küresel anlamda en zenginler ve en fakirler arasında her zamankinden daha fazla uçurum olan ekonomik eşitsizliğin yaygın olmaya devam ettiğini söyleyerek ,insan haklarımızı geliştirmek ve korumak için en önemli dört alanı belirlediler:

Ayrımcılık ve ırk eşitsizliği, yoksullaşma ve ekonomik eşitsizlik, hesap verebilirlik ve otoriterlik, teknoloji ve yapay zeka.

“Demokrasiyi desteklemek, tutarlı sözlerin ve eylemlerin ağırlığının zamanla biriktiği uzun bir oyundur” diyen Prof. Dr. Kathryn Sikkink, demokrasinin dünya çapında yükselen otoriter rejim tarafından tehdit edildiğini ve buna örnek olarak Macaristan Cumhurbaşkanı Orban ve  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı demokrasilerini içeriden oymuş, seçilmiş liderler olarak gösteriyor. ABD’nin yurtdışında demokrasiyi destekleme gibi görünen çabalarına yaptığı yorumda ise, “Aynı anda kendi demokrasimizi içeride geliştirmek için çalışırsak daha fazla inandırıcı olacaktır’ diyor.

Grup, yazdığı “Tazminat Zamanı: Kolektif Adaletsizlik İçin Devlet Sorumluluğunu Ele Almak” adlı kitapta, ekonomik yoksunluğun yaygın ve yıkıcı etkisi de dahil olmak üzere, kalıcı eşitsizlikleri ele almak için kilit bir mekanizma olarak geçmişteki devlet adaletsizliği için tazminatların acil ve zorunlu olduğunu savunuyor. Karar vericilerin kusurları ya da liyakatsizlikleri nedeniyle yaşanan ölümcül olaylarda bile tazminat sisteminin işlemediği bir ülkede, ekonomik yoksunluğun bir tazminat nedeni olabileceğini düşünmek bile ütopik olabilir mi?

Bu soru, ne kadar azla yetindiğimiz değil, ne kadar talepkar olmamız gerektiğiyle ilgili aslında. İnsanlara ütopik olarak sunulan hiçbir şey aslında ütopik değildir çünkü.

Sir Thomas Moore’un  1500’lerde yazdığı Ütopya adlı eserini alın ve okuyun; göreceksiniz ki ütopya aslında ütopik değil. Gerçekleşmesini engelleyen tek  sistem kapitalizm.

“İktisadın en temel kanunu, ekonominin verimliliği için talebin arza eşit olmasıdır. Ne var ki çok sayıda ihtiyacın karşılanmadığı bir dünyada yaşıyoruz; yoksulları yoksulluktan kurtaracak, Afrika ve diğer kıtalardaki az gelişmiş ülkelerde kalkınmayı teşvik edecek ve küresel ısınmayla baş edebilmek için ekonomik yatırımların  yapılmadığı bir dünyada…”[2]

*

[1] Looking Ahead, uman Rights Priorities in 2022, Carr Center For Human Rights Policy, Harvard Kennedy Scholl, December 10,2021
[2] Eşitsizliğin Bedeli, Stiglitz, Joseph E.

 

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

 

Çiğdem Toker: Kanal İstanbul’un açıklanmayan fizibilite raporu risklerle dolu

Henüz ihalesi yapılmayan Kanal İstanbul, projenin yapılması planlanan alandaki konutlar ve tahribatı nedeniyle yeniden gündemde. Sözcü yazarı Çiğdem Toker Kanal İstanbul için 2018’de hazırlatılan ve kamuoyuna açıklanmayan Fizilite Raporu’ndaki riskleri kaleme aldı.

Fizibilite Raporu’ndaki sekiz ayrı risk

Toker, Yüksel Proje’nin hazırladığı fizibilte raporunda, Dünya Bankası çalışması kaynak gösterilerek Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinin içerdiği riskleri şöyle sıraladı:

  • Çevresel Risk
  • İnşaat ve Tamamlama Riski
  • İşletme Riskleri
  • Talep Riski
  • Mücbir Sebep ve Hukukta Değişim Riski,
  • Siyasi Risk ve Kamulaştırma Riski (Hükümet kararlarının projeyi etkileme riski, Proje varlıklarının kamusallaştırılma riski)
  • Sosyal Risk
  • Finansal Riskler

‘Yıkım projesi’

“KÖİ projeleri için genel nitelikte bir çerçeve sayılabilecek, bu sekiz maddelik risk listesinde, Kanal İstanbul için geçerli olmayan bir tane risk var mı?” diye soran Toker, şu ifadeleri kullandı:

“Yok edeceği baraj, su havzaları, tarım alanlarından, hafriyat sırasındaki şiddetli gürültü ve toz felaketine, döviz kurundan finansmana, yerleşim yerlerini bozacak olmasından tarihsel dokuya vereceği zarara kadar, olabilecek bütün riskleri bünyesinde barındıran bir yıkım projesinden bahsediyoruz. Ancak not düşelim ki, tümünün içinde ‘siyasi risk ve kamulaştırma riski’nin dört yıl önceki bir Fizibilite Rapor çalışmasında yer alması özel bir dikkati hak ediyor.”

Yenişehir imar uygulamasına Bakanlık onayının en çok buralardan arsa kapatmış yerli kişi ve şirketleri mutlu ettiğini belirten Toker, iktidarın hazırlattığı Kanal İstanbul Raporu’nda yer alan yeni yerleşim yerlerinin olumsuz etkilerini şöyle anlattı:

“Kanal Projesi ile birlikte, kanal etrafında kurulması muhtemel yerleşim yerleri halihazırda 15 milyon olan İstanbul nüfusunun artmasına neden olabilecektir. Bu artı yeni nüfus, başta altyapı olmak üzere istanbul üzerinde sosyal ve kültürel olarak birçok açıdan baskı oluşturabilecektir.”

Raporda projeden etkilenecek nüfusun 480 bin 758 kişi olarak belirtildiğini bildiren Toker, Kanal koridorunda yer alan ve halen askıda olan kadastro cetvelinde de geçen mahallelerle (kimi eski köyler) ilgili bölüm raporunda şunların da yer aldığını belirtti:

“Küçükçekmece’de yerleşim yerlerine doğrudan bir etkisi olması beklenmese de Altınşehir ve Şahintepe mahalleleri tarafında yerleşimlerin kısmen yoğun olduğu noktada yerleşim yerlerine doğrudan etkisi olacaktır.

Ayrıca bu koridorun, Baklalı, Tayakadın ve Terkos arasında kalan arazilerde yerleşim merkezi olmasa da dağınık halde bulunan bazı haneler ve yazlıklardan da geçmesi bu yerleşimlere doğrudan ve kalıcı etkiyi ortaya çıkaracaktır.

Arazi kullanım tipleri açısından altı farklı kullanım tipinin görüldüğü Küçükçekmece-Sazlıdere-Durusu koridorunda; tarım alanları, su kütleleri ve iskan alanları ilk üç sırayı paylaşmaktadır. Projenin gelir kaynaklarına etkisi açısından tarım alanlarından geçiyor olması önemlidir.”

Boğaziçi Üniversitesi’nde bir akademisyenin daha derslerine son verildi

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde öğretim görevlisi Veri Bilimci ve Fizikçi Kaan Öztürk’ün verdiği ders dönem müfredatından çıkarıldı.

Kaan Öztürk derslerinin iptal edildiğini sosyal medya hesabından açıklayarak “Kovulma sırası bana gelmiş” ifadelerini kullandı.

‘Önemli olan, atanmış zorbaların okulun niteliğini düşürmesi’

Beş yıldır Bilgisayar Mühendisliği bölümünde verdiği dersin kendisinden alındığını duyuran Öztürk paylaşımında “Bölüm, gelecek dönem için yine benim adımı vermişti fakülteye. Atanmış Nacigiller ise, ‘ders vermesi uygun görülen yarı zamanlılar’ listesine adımı koymamış. Bölüm açıklama istemiş ama cevap verilmemiş” dedi. Kaan Öztürk şu ifadeleri kullandı:

“Ne hocalar gitti; ben gitmişim gitmemişim çok önemli değil. Önemli olan, atanmış zorbaların bölümlerin iradesini hiçe sayarak, dayatmalarla okulun niteliğini düşürmesi, Boğaziçi’ni Boğaziçi olmaktan çıkarması.”

‘Sadece alkışım kaldı, olsun’

Üniversitenin bir yıldır kalitesizleşmeye karşı mücadele ettiğini belirten Öztürk, “Şimdiye kadar onları hem alkışımla hem de yüklerinin küçücük bir kısmına omuz vererek destekliyordum. Sadece alkışım kaldı, olsun” dedi.

397 günlük Boğaziçi Direnişi süresince her ayın ilk cuma günü öğrenci ve mezunların da katılımıyla Güney Meydanı’nda gerçekleştirilen nöbeti  ise bu kez iktisadi idari bilimler mezunları tuttu.

Ne olmuştu?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın atadığı ilk rektör Melih Bulu‘nun görevden alınmasıyla yerine geçen Mehmet Naci İnci, geçen mayıs ayında Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde ders veren hukukçu ve akademisyen Feyzi Erçin’in yaz okulundaki dersini “uygun bulunmadığı” gerekçesiyle onaylamamış; aynı bölümde on dört yıldır ders veren öğretim görevlisi Can Candan hakkında soruşturma açarak, temmuz ayında görevden almıştı.