Ana Sayfa Blog Sayfa 823

Tarkan’dan Kilyos isyanı: Doğamız çöp içinde

Ünlü sanatçı Tarkan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarda Kilyos sahilindeki kirliliğe tepki gösterdi.

Plajda çektiği bir fotoğrafı “Burası Kilyos, ne kadar güzel değil mi?” yazarak paylaşan Megastar, bu fotoğrafın ardından “Gel gör ki vaziyet bu” diyerek sahildeki çöp yığınlarını paylaştı.

Hesabında çöpleri gösteren Tarkan, paylaşımların ardından şunları yazdı:

“Çöpünü bırakıp giden insanlar ve öbek öbek çöp içinde plajlar. Bir zahmet çöpünüzü de alın gidin ya da bulunduğunuz yerde çöpe atın. Bu nedir ya? Çok ayıp.

‘Temizlik imandan gelir’ gibi büyük laflar eden bir milletiz ama sonuca baktığımda her yer çöp içinde. Ormanlarımız, denizlerimiz, plajlarımız, doğamız çöp içinde. Kimse de demiyor ki bu çöpleri toplayalım, toplatalım. İşin en tuhafı da kanıksamışız bu durumu. Çöp içinde yaşamayı. Çok yazık.

Doğa bizim evimiz, her şeyimiz. Doğa biziz. Doğadır bize her şeyimizi veren. Üstüne titreyelim o yüzden. Ona iyi davranalım.”

Tarkan’ın paylaşımlarının ardından yetkililer plajı temizledi. Ünlü sanatçı, çöplerin toplandığını şöyle duyurdu:

“Bügünkü Kilyos çöp paylaşımlarımdan sonra ilgili birimlerin gidip çöpleri topladıklarını, plajları temizlediklerini öğrendim ve çok mutlu oldum. Bu birimlerin bu temizlikleri düzenli olarak yaptıklarını da öğrendim.

Ee o zaman bizlerin de doğaya, çevreye duyarlı birer birey olarak bu ilgili birimlere yardımcı olmamız, çöplerimizi toplamamız, gittiğimiz yerleri bulduğumuz gibi temiz bırakmamız lazım.”

Akkuyu NGS’de müteahhit firma değişti: İçtaş’la sözleşme feshedildi, üç Rus ortaklı TSM ile anlaşıldı

Mersin‘de inşası devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin (Akkuyu NGS) müteahhit firması Titan2 – IC İçtaş şirketi ile sözleşmesini fesheden Akkuyu Nükleer A.Ş, TSM Enerji isimli şirketle anlaştı.

Geçen hafta, santralin büyük ortağı Rus devlet enerji firması Rosatom, usulsüz harcama, inşaattaki gecikmeler ve iş güvenliğinin sağlanmaması gerekçeleriyle Rus-Türk ortaklığı Titan2 – IC İçtaş ile sözleşmesini feshetmişti.

Yeni anlaşmanın imzalandığı TSM Enerji firmasının üç Rus şirketin ortaklığıyla kurulduğu ortaya çıktı.

ANKA‘dan Sinan Tartanoğlu‘nun aktardığına göre TSM Enerji; Ticaret Sicil Gazetesi kayıtlarına göre Rusya merkezli Montajno-Stroitelnoye Upravlaniye No 90, Konsern Titan-2 ve Sosnovoborelektromontaj anonim şirketleri tarafından Ekim 2019’da Mersin’de kuruldu.

Sözleşmesi feshedilen Titan2 – IC İçtaş İnşaat A.Ş de IC İçtaş İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş ile Joint Stock Company Concern Titan-2 ortaklığıyla yine Mersin’de kurulmuştu.

‣ Akkuyu inşaatında üç aydır maaş alamayan işçiler iş bıraktı
‣ Akkuyu’da yine kaza: Biri ağır 13 yaralı
‣ Pınar Demircan: Türkiye, Akkuyu Nükleer Santrali’yle kendi Fukuşima’sını yaratıyor

‘Esas amaç yönetimdeki Türk şirketlerin varlığını azaltmak’

IC İçtaş İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş, sözleşmenin feshinin ardından yaptığı açıklamada, Akkuyu Nükleer A.Ş’nin, feshin, “projedeki Türk paydaşlığını ortadan kaldırma ve proje genel yüklenicisi olarak tamamen Rus menşeili başka bir şirketi tayin etme yönünde bir adım” olduğunu savundu:

“Söz konusu fesih girişimindeki esas amacın, projenin yönetimindeki Türk şirketlerinin varlığını azaltmak ve taşeron seviyesine indirgemek olduğu açıktır.”

‘İşlerin devamlılığı ve kalitesi sağlanacak’

Akkuyu Nükleer A.Ş ise TSM Enerji ile imzalanan yeni sözleşme sonrası şu açıklamayı yaptı:

Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre kurulmuş, Türkiye’de tüzel kişiliği olan TSM Enerji İnşaat Sanayi Limited Şirketi (TSM) ile sözleşme imzalanmıştır.

Mevcut alt sözleşmeler kapsamında devam eden tüm işler, Ekim 2019’dan bu yana NGS inşaat projesinde yer alan ve yüksek teknoloji projelerini hayata geçirme deneyimine sahip olan TSM’ye devredilecektir.

TSM ile projede yer alan mevcut alt yüklenici şirketler ile arasında, eski ana yüklenici- ortak girişim Titan 2-IC İçtaş İnşaat A.Ş ile alt yükleniciler arasında akdedilenlere benzer yeni sözleşmeler yapılacaktır.

Bu sözleşmelerle şantiyede işin devamlılığının ve kalitesinin sağlanmasının yanı sıra Akkuyu NGS için taahhüt edilen inşaat tarihlerine uyulması, işçilerin çalışma koşulları açısından haklarının korunması ve tüm taşeronların çalışanlarına maaşlarının zamanında ödenmesi de sağlanacaktır.”

Bir hafta içinde ne oldu da fesih noktasına gelindi?

CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, yeni anlaşmanın imzalandığının açıklanmasından önce, fesih iddiaları gündeme geldiğinde “Bir hafta içinde ne oldu da sözleşme fesih durumuna geldi?” diye sordu:

Başarır şunları söyledi:

“Daha bir hafta önce Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin 4’üncü reaktörünün temeli atılmış ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Rusya Devlet Atom Enerjisi Kurumu Rosatom’un Genel Müdürü Aleksey Likhachev de katılmıştı. Fatih Dönmez’in açıklama yapması elzemdir. 

Yollanan fesih ihtarnamesinin gerekçelerinden biri de gönderdiği paraların Titan-2 IC İçtaş A.Ş. tarafından gerektiği şekilde harcanmaması olduğu ifade ediliyor. Orada çalışan 20 bin işçi bir anda işsiz kalacak. Devletin gözetim ve denetim yükümlülüğü olmasına rağmen İCTAŞ’ın haksız fesihe gerekçe gösterdiği iddiasının kaynağı nedir? Siyasi iktidar bu iddiaları araştıracak mıdır?”

Kazdağları’nda üçüncü yıl: Maden mafyalarına karşı sonuna kadar mücadele!

Kazdağları Ekoloji Platformu çağrısıyla Kazdağları’nda Alamos Gold‘a karşı oluşturulan direnişin üçüncü yıl dönümünü kutlamak üzere Kazdağları’nda bir araya gelen ekoloji aktivistleri “Alamos Gold’u nasıl kovduysak Cengiz Holding’i, Nurol Holding’i, Bahar Madencilik’i, CVK’yı, Koza’yı, MTA’yı ve yörede yeni yıkımlar planlayan diğer şirketleri de Kazdağları’na sokmaya niyetimiz yok” açıklamasında bulundu.

‣Kazdağları direnişinin üçüncü yılı: Her köyün tepesinde bir maden projesi

30 Temmuz’da Çanakkale’de bir araya gelen aktivistler geçmiş mücadeleye ilişkin şunları söyledi:

“350 bin ağacı katledip, kurdu, kuşu, sincabı yuvasından eden, bir orman ekosistemini ortadan kaldıran Alamos Gold’un Kirazlı Altın Madeni Projesi’ne karşı, gözümüz gibi koruduğumuz Kazdağları’nın yamacında 4 mevsim geçirdik, kar kış, yağmur fırtına demeden 425 gün nöbet tuttuk. Alamos Gold’un patlatıp yok etmek istediği Balaban Tepesi’nin eteklerinde çadırlarımızda geceledik. İçme suyumuz zehirlenmesin, daha fazla ağaç kesilmesin diye her türlü zorluğa rağmen mücadelemizden vazgeçmedik. Maden işletmesi kapanana ve haklı mücadelemizi kazanana kadar direneceğimize, her ağacı tek tek savunacağımıza söz verdik.”

‘Alamos Gold haklı mücadele sayesinde kovuldu’

Tüm baskılara, zorluklara, para cezalarına ve gözaltılara rağmen, yaşamdan yana olan herkes için bir umut olan, ağacın, sincabın, karacanın hakkını savunanların desteğiyle büyüyen ve tüm ülkenin sahiplendiği bu haklı mücadele sayesinde altın madeni şirketi Alamos Gold’un Kirazlı’dan kovulduğunun altının çizildiği açıklamada şunlara yer verildi:

“Alamos Gold’un Kazdağları’nda Ağı Dağı ve Çamyurt projeleri de hiç başlamadan, tek bir ağacı bile zarar görmeden iptal edildi. Kirazlı’da cehennem çukurları, siyanürlü atık barajlarını açtırmadık. Ne güzeldir ki bitkisel toprağın sıyrılmadığı alan tekrar yeşermeye, kesilen ağaçlar köklerinden filizlenmeye, ekosistem kendini onarmaya başladı. Ama 350 bin ağacın kesildiği ve üst toprağın sıyrılarak yok edildiği alan hala adeta bir çöl gibi ve hala rehabilite edilmeden duruyor. Ağaçların kesilmesi için şirketin Orman Genel Müdürlüğü‘ne 5 milyon dolar ödeme yaptığını ve bu ödeme karşılığı kesimin OGM tarafından gerçekleştirildiği açıklamasını da unutmadık. Rehabilitasyon için verilen sözleri de unutmadık.”

‘Verdiğiniz sözü tutun’

Tarım ve Orman Bakanlığı’na seslenen aktivistler Kirazlı için verilen sözlerin tutulması gerektiğini belirterek “Verdiğiniz sözü tutun, Kirazlı’nın rehabilitasyonunu artık başlatın” dedi ve ekledi:

“Kirazlı’nın rehabilitasyonun gerçek uzmanlardan oluşan ekiplerle ekolojik yöntemlerle yapılması, halkın ve ekoloji örgütlerinin katılımına ve denetimine açık, şeffaf bir şekilde yürütülmesi için sürecin takipçisi olacağız. Kirazlı’nın bunca zamandır yaşadığı bu ekolojik tahribattan sorumlu olanların, tahribatı gerçekleştirenlerin, buna yol verenlerin ve aracı olanların yargılaması ve cezalandırılması için mücadeleye devam edeceğiz.”

Ayrıca ülke çapında halihazırda devam eden ekoloji mücadelelerine de değinilen açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

‘Birbirimizden umutlanıyor, öğreniyor ve dayanışıyoruz’

“Muğla İkizköy’de termik santrallere karşı Akbelen Ormanı’nı savunma mücadelesi, İkizdere’de Cengiz Holding’in taş ocağına karşı direniş, İstanbul’da Kanal İstanbul’a karşı mücadele, Şırnak’ta güvenlik nedeniyle ağaç kesimlerine karşı mücadele, orman yangınlarına karşı halkın seferber olması, İliç’teki altın madenine karşı tüm Fırat havzasında yaşam alanlarını koruma mücadelesi hep birlikte ekoloji hareketinin kazanımlarını arttırmaya yönelik devam ediyor. Birbirimizden umutlanıyor, öğreniyor ve dayanışıyoruz.

‘Alamos Gold gitmesine rağmen Kazdağları’ndaki tehlike geçmedi’

Tüm Türkiye’de süren mücadelelerden aldığımız güçle Kazdağları’nda mücadelemize devam ediyoruz çünkü Alamos Gold gitmesine rağmen Kazdağları’ndaki tehlike geçmedi. Yüzde 79’u metalik madencilik ruhsatları ile kaplanmış Biga Yarımadası’nda yerli ve yabancı birçok maden ve enerji şirketi sırada bekliyor, tarım alanları organize sanayi bölgesi kurularak yok edilmeye çalışılıyor, Marmara ve Kuzey Ege denizleri kıyı planlarıyla, yeraltı ve yerüstü suları sanayi atıklarıyla, havası ve taş ocakları ve çalışmaya devam eden termik santrallerle kirletiliyor.

Cengiz Holding, Kazdağları’nda 3 köyü haritadan silecek bakır madeni projesinde ısrar ediyor. 81 yurttaş ve 6 kurum ile açtığımız davada mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi. Ancak buna rağmen şirket yine zorbalığa başvurarak tarlalarını satması için halka baskı kuruyor ve bölgenin sularına el koymaya çalışıyor.

‘Çataltepe yok edilmek isteniyor’

Nurol Holding‘e ait TÜMAD Madencilik ise Lapseki‘de ikinci altın madeni projesiyle Lapseki’yi yaşanmaz hale getirmek istiyor. Oysa ki burası, nesli tehlike altındaki şah kartallarının, boz ayıların, karacaların, bakmaya kıyamayacağımız güzellikteki yüzlerce kuş türünün yuvası.

Kirazı, şeftalisi gibi coğrafi işaret almış ürünleriyle Türkiye için en önemli tarım bölgelerinden biri olan Lapseki bölgesi hiçbir kamu yararı olmayan, sadece şirketlerin kasasını dolduran altın madenciliği ile, Marmotek şirketinin kapasite arttırımı ve zenginleştirme yapmaya çalıştığı Çataltepe Kurşun Madeni Projesi ile yok edilmek isteniyor.

Fatsa’da yüzey sularını zehirlediği raporlarla ortaya çıkan Bahar Madencilik, şimdi de Havran’da Demirtepe Altın Madeni Projesi ile karşımızda. İvrindi’de Park Holding’e ait CVK Madencilik de Sarıalan Altın Madeni Projesi’nin ÇED sürecinde sona geldi. Her iki projede ÇED Nihai kararı verildi. Koza Madencilik ise Serçiler’de yeniden ÇED sürecini başlattı.

Uranyum madenciliği

Ayvalık’ta Karaayıt’ta bir yılda arka arkaya iki maden felaketinin yaşandığı Bilfer Madencilik sürekli alanını büyütmeye çalışıyor.

Kamu bir yandan şirketlere yeni rant olanakları sağlamak için tüm olanaklarını seferber ediyor.

MTA tarafından Kazdağları’nın birçok noktasında uranyum toryum madenleri aranıyor. Halihazırda Ayvacık İlçesi Arıklı Köyü’nde tüm tepkilere rağmen sondajlar devam ediyor. Sadece sondajı bile ölüm saçan bu madenleri işletmek demek Kazdağları’nda yaşayan tüm canları kansere, ölüme mahkum etmek demek.

Her türlü baskıya rağmen, maden mafyalarına karşı Kazdağları’nda verdiğimiz mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz. Alamos Gold’u nasıl kovduysak Cengiz Holding’i, Nurol Holding’i, Bahar Madencilik’i, CVK’yı, Koza’yı, MTA’yı ve yörede yeni yıkımlar planlayan diğer şirketleri de Kazdağları’na sokmaya niyetimiz yok.

Sıcak dalgalarını yaşadığımız bugünlerde bir ağacın bile iklim için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz, tüm gezegenimiz için ormansızlaştırmaya karşı durmaya, her ağacı tek tek savunmaya devam edeceğiz, Kazdağları kurtulacak. Yaşamı savunanlar kazanacak.”

 

[Bir konu/k] Kazdağları direnişinin üçüncü yılı: Her köyün tepesinde bir maden projesi

Kazdağları yüzlerce günlük çadırlı direnişin sonucunda elde edilen zaferini kutluyor. Türkiye’de maden şirketlerine karşı sivil mücadelenin bir simgesi haline gelen Kazdağları’ndaki direnişin bugün üçüncü yıl dönümü. 

Türkiye’den yüzlerce doğa savunucusu bugün Kazdağları’nda fakat bu kez mücadele için değil, kutlama için bir arada. Kazdağları’ndaki mücadeleyi, çadırla nöbet tutan Kazdağları’nın direnişçilerinden Ferzan Aktaş’la konuştuk. 

Bugün Kazdağları Ekoloji Platformu çağrısıyla üçüncü yılı kutlamak üzere yaşam savunucuları yeniden Kazdağları’nda buluştu. Peki geçen üç yılda neler yaşandı, Kazdağları’ndaki tehditler ne durumda?

Aslında yoğun mücadele hala devam ediyor. Çok bir şey değişmedi. Kirazlı’daki direnişte Alamos Gold’u durdurduk. Fakat Kazdağları çevresi hem beşli çetenin hem yabancı sermayenin kıskacı altında.

Hemen Kirazlı projesinin çok yakınında Cengiz Holding’in ruhsatını aldığı Halilağa Bakır Madeni var. Hemen arkasından onun süreci başladı zaten. O süreçte de ikazımızı yaptık, halkı bilgilendirme toplantılarında büyük eylemler yaptık. Sonrasında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan ‘Çevresel Etki Değerledirme (ÇED) olumlu’ kararı çıkınca dava açtık. Dava tam olarak sonuçlanmadı ama bizim lehimize yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Bilirkişilerden bazıları zaten ‘burada maden yapılamaz’ şeklinde görüş vermişlerdi.

‘Kazdağları’nın toparlanması için en az 30 yıla ihtiyaç var’

Kirazlı’daki rehabilitasyonda son durum nedir?

Kirazlı rehabilitasyonun başlaması için sürekli çalışıyor, kurumlarda baskı kurmaya çabalıyoruz. En son Tarım ve Orman Bakanlığı da yazılı olarak ifade etmişti; ‘Etüt çalışmalarını yapıyoruz, planlıyoruz; başlayacağız’ diye. Ama Kirazlı’da rehabilitasyona dair herhangi bir çalışma yok. 

Bu üçüncü yıl dönümünde de ‘Burayı başka bir maden şirketine veremezsiniz. Başka bir şirkete satamazsınız, buranın rehabilitasyonunu istiyoruz’ diye sesimizi yükseltmek istiyoruz. Termik santraller Çan, Biga Yarımadası’nın büyük çoğunluğundalar. Onlara da ayrı ayrı çalışıyoruz.

Distopik bir gerçekliğin sınırlarında solumak: Termik Santraller

Kazdağları’nda uranyum sondajı!

Bir de şimdi maalesef altın madenininden belki daha korkunç olan uranyum, toryum madeni çıktı piyasaya. Bayramiç’te de sondajlarını yakalamıştık. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) yapıyor. Çeşitli yerlerde; Bayramiç Barajı’nın hemen dibinde, suyun kenarında. Sondajların tam olarak sebebini bize söylememişlerdi. 

Kazdağları’nın çilesi bitmiyor: Arıklı’da uranyum madenciliği  

Kazdağları’nın güney bölümünde, Arıklı Köyü’nde, aynı ekip çalışıyor ve uranyum olduğunu itiraf ettiler. Sondajının bile radyasyon tehlikesi olan yörede kanser etkisi yapan bir maden. Bunların hiçbir önlem alınmadan, ÇED raporu hazırlanmadan sondajının bile yapılmaması gerekiyor. Bilgi edinme yapıyoruz sürekli bütün projelerle ilgili. Hep yuvarlak, ezbere dayalı cevaplar alıyoruz. 

Kazdağları bölgesindeki tehditlerle ilgili bilgi edinme sürecinde nasıl sorunlarla karşılaştınız?

Mesela Arıklı’dan birkaç ay önce Bayramiç’teki sondajlar olduğunda suç duyurusunda da bulunduk. Barajın mutlak koruma havzasında herhangi bir madencilik faaliyeti yasak kanunen yasak ve suç duyurusunda bulunduk. Tüm kurumlara, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne (DSİ) hepsine yazı yazdık, gittik görüştük. DSİ’nin ‘Bizim haberimiz yok’ demesi bile içler acısıydı. 

‘Onların koruması gereken alanları biz korumak zorunda kalıyoruz’

Tarımla geçinen havzanın, zaman zaman da içme suyu olarak kullanılan, sulama suyu olan bir barajın yanında maden sondajı yapılıyor. Üstelik sonradan ortaya çıkıyor ki; uranyum maden sondajı.

Ne kurumlar düzgün cevap veriyor, ne doğru düzgün işlerini yapıyorlar. Aslında onların koruması gereken alanları biz korumak zorunda kalıyoruz. Dolayısıyla da kolluk kuvvetiyle de karşı karşıya kalanlar maalesef halk oluyor. Ama çok damarına basılmış bir yöre halkı olduğu için en ufak şeyde Kazdağları yöresindeki halk ayağa kalkıyor.

Kazdağları’ndaki halkın direnişi nasıl bu kadar güçlü bir hale geldi?

Kazdağları’nın yüzde 80’i maden ruhsatlı ve burada halkın yüzde 90’ı tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Yaşam alanlarının, neredeyse her köyün tepesinde bir maden projesi var. Zaten 10 yılı aşkın süredir bu şirketler geliyor, halk sokmuyor; tekrar geliyorlar. O yüzden halkta böyle bir bilinç var. 

Lapseki’deki ikinci altın madeninin ÇED toplantısı…

Biga, Lapseki’de TÜMAD ikinci altın madeniyle giderek büyümeye çalışıyor. Orada da bir direniş var.

Gerçekten her tarafta böyle korkunç bir durum var. Deneyim oluyor. İlk defa altın madeniyle karşılaşınca o şokla ne yapacağını bilmiyor ama artık burada ‘ÇED raporu nasıl okunur’, ‘nerelere müracaat etmek gerekir’, ‘hangi itirazları yapmak gerekir’ gibi soruları ve hukuki süreçleri bile hiç mesleğimiz olmadığı halde öğrenmek zorunda kalıyoruz. 

Neredeyse her ay yeni bir proje peyda oluyor. Taş ocağı, altın madeni, bakır madeni projeleri var. Gerçekten korkunç. Sürekli gözümüz devletin ilan sayfasında. 

Alamos Gold’un Türkiye’ye açtığı tazminat davasında son durum…

Dava henüz sonuçlanamdı. Yeni bir gelişme yok. Sahada da zaten toprağı sıyrılmamış ama ağaçların kesildiği yerlerde yeni filizlenen ağaçlar var. Kendi kendine yeşermeye çalışıyor. Ama üst toprağı sıyırdıkları alanların rehabilitasyon görmesi gerekiyor. Üst toprağın serilmesi, setleme yapılması gerekiyor. Erezyona da uğramaması için. Böyle çalışmalar için hemen başlanması gerekiyor. Ama Alamos çıkalı iki yıl oldu hala devlet bu çalışmaları fiili olarak başlatmadı. 

Son olarak doğa savunucuları bugün neden Kazdağları’nda?

Hem sesimizi tekrar duyurmak hem de direnişimizi kutlamak istiyoruz. Çünkü 425 gün gerçekten çok zorlukla devam etti ama sonucunda kimsenin inanmadığı Alamos Gold’u o sahadan kovmayı başardık. Hem umut olması açısından kutlamak istiyoruz hem de biraz önce anlattığım tehditlere yeniden dikkat çekmek, mücadeleyi büyütmek istiyoruz. 

[Yazı Yaban] Karınca patikasında bir mor

Gezerken tanışma şansına eriştiğim bitkilerle ilgili kim olduklarını nasıl bulabileceğimiz hakkında ipuçları vermekten fazlası elimden gelmiyor. Bahçede yetiştirmediğim, çiçeklerine kimlerin konduğunu görmediğim, komşusuyla, başının üzerinden geçen bulutla ilişkisi nasıl bilmediğim bitkiler sınıfına giriyorlar. Düşünsenize sınıflandırmalarımızın böyle olduğunu? Gelgelim oldukça ciddiye alınması gereken bir sınıf benim için.

Bir bitkiyi tanımak onu ait olduğu topluluğun içinde, ait olduğu yeryüzü parçasıyla ilişki içinde ve ait olduğu yerde gözlemleyebilmek demek. Üstelik bir hayli uzun bir süre yapmalıyız bu gözlemi. Haliyle birlikte yaşadığım bitkilerle, ziyaret ettiğim bitkiler arasındaki tanışıklık farkı aşağı yukarı bir uçuruma denk düşüyor.  Örneğin 7 senedir burada yaşamama rağmen hiç görmediğim kırlangıç sürüleri kızılçam ormanında ara kesim yapılınca peyda oldular. Neden? Çünkü dizi dizi istiflenen kızılçamın kurdunu pek seviyorlar. Yatağını değiştirerek akan, kendine sürekli yeni yataklar açan bir nehire bakıyorum.

Canlı şeyler kaplara konur mu?

Şehirle kır üzerine düşünürken ve şehirde mekanların bitkilerle yaşama, onları gözlemleme, onlarla halleşme hakkımızı elimizden alacak şekilde kurgulandığını dile getirdiğimde; “şehirde de bir sürü bitki yaşıyor” “balkonda bitki yetiştiriyorum, bahçe şart değil” gibi karşılıklar alabiliyorum. Geçenlerde izlediğim vasat bir seyirlikte Amerikan yerlisi bir kadın, çıktığı erkeğin ona saksıda çiçek hediye ettiğini bu yüzden bir daha görüşmek istemediğini anlatıp; “Canlı şeyler kaplara konmaz ki” diyordu.

Canlı şeyler kaplara konmaz. Anlatamadığım yer galiba burası. Ne çok kabımız var canlı şeyler için; bir kap olarak şehir mesela. Binalar, akvaryumlar, hayvanat bahçeleri, saksılar, tohum gen bankaları, HES’ler, barajlar, kafesler, kapanlar. Hatta botanik bahçeleri bile.

Bu yola çıkarken bitkilerin adlarını bilerek yanlarından geçmenin, ilişki kurmak için yeterli olacağını sanarak yanılmışım. Onları tanımak için gepgeniş zamanlar lazım. Her ne kadar bitkiler, hayvanlarla ilgili gözlem gezileri artsa da hala dar zamanlara sıkıştırılmak zorundalar.

Belirlenmiş bir rotada neredeyse koşarak yürümek insana bitkiler hakkında, yemişini kopardığı ahlat hakkında nasıl bir fikir/his verir? Bir kaplumbağa hızında bile değil. Zaten kaplumbağa da o coğrafyada yaşamaktadır ve tarla sarmaşığını nerede bulacağını dahi bilir. Böylece bana bitki gezileri ancak sağlamaları yapılırsa iyi birer rehber olabilir gibi görünüyor. Veya belki o gezide insanın içine bir merak ekilir, bitkilere dair, onlarla ilgili harlı bir merak. Alev alev yanıp insanı yola düşürür de öyle anlam kazanır bu yolak, bu rota.

Karınca somurcağı.

Yine bir yolakta nemnem otu türü olan (Ballota sp.), karınca somurcağı (Ballota saxatilis) ile karşılaşmıştık. Adına bir anlam vermeye çalışmış; “karıncanın sevdiği bitkilerden biriymiş, nektarını emer, bitkiye bekçilik edermiş,” diye uydurmuştum. Tanıştıktan 5 sene sonra karıncaların başından ayrılmadığına tanık olunca uydurduğum hikaye gerçek oldu. Diyeceksiniz ki “eh, adı karınca somurcağı değil miydi zaten”. Karıncaları çiçeklere üşüşmüş görmenin yanında adlar ne anlam ifade edebilir ki? Gördükçe, yola düştükçe sorulara yeni sorular, bilinmeyenlere yeni bilinmeyenler ekleniyor. Belki de bu yüzden  “akar sular bulanmaz” demişlerdir.

Ayrıca mor çiçekli bu bireyi görene kadar nemnem otunun, en azından bazı bireylerinin boz ota veya deliçaya bu kadar benzeyebileceğini bilmiyordum. Çanağın (kaliks) yukarıda az veya çok genişleyerek dişlere ayrılması, erkek organların (stamen) korolla tüpünün dışında olması yine bir nemnem otu (Ballota sp.) ile karşılaştığımı gösteriyor. Karıştırılabileceği diğer bir ballıbabagiller üyesi boz otta (Marrubium sp.) erkek organlar koralla tüpünün içinde kalıyor ve çanak yukarıda genişlemiyor.

Deliçay da ise (Stachys sp.) başçıkların (anter) bir yarısı (teka) tüysüz. Bir de deliçayları diğerlerinden ayırabilmek için tohumlarını görmek gerekiyor.

Fotoğraf makinem tekaların tüylü mü tüysüz mü giyinmeyi sevdiğini gösterecek kadar yakın çekimler yapamıyor. Öyleyse amatörlüğüme sığınarak tekayı görmezden geliyorum. Yalancı ısırgan (Ballota nigra) olmalı. Ballota türleri birbirinden çanak dişlerinin sayısı ve tüy örtüsüyle ayrılıyor. Bu dişlerin sayısının 5 olduğu tek tür; Ballota nigra. Diğer türler genelikle 10 ve bazen daha az veya çok dişe sahip oluyor.

Diğer özellikleri yanında, yaprakçıkların (brakteol) bizsi (sivri bir uzantı) ve genellikle çanaktan kısa olması, belirgin yaprak sapına sahip olması, çanağın 7-10 mm ölçüsünde ve 5 dişli olması, mor veya pembe çiçekler yalancı ısırganı ele veriyor.

Bitkilerle ilgili temel başvuru kaynağımızdaki (*) çanak ve yaprakçık çizimi alt türü bulmama yardımcı oluyor. Tanı anahtarına bakarak çizimin sözel ifadesini de buluyoruz; çanak dişleri düzgün ve aniden daralıp sivri bir uçla son buluyorsa kokar nemnem olmalı(Ballota nigra subsp. foetida).  Bitkimiz 5 alt tür barındıran küçük yalancı ısırgan dairesinde kendi adıyla parlıyor böylece.

Terimler biraz yabancı görünüyor olabilir. İlk başlarda anlamak mümkün değilmiş gibi görünüyor ama gidip geldikçe bir karınca patikası beliriyor yavaş yavaş. İşte bu da cebinde sorularla hep aynı yolu çiğnemekle ilgili.

Kokar nemnemi tanımanın bir yolu da koklamak; belirgin bir küf/nem kokusuna sahip. Ancak örneğin iki nemnem türünü aynı anda koklasak birbirlerinden ayırmak mümkün olabilir mi bilmiyorum. Şimdi yola düşüp bir diğer nemnem otunu da bulmanın yeni sorular edinmenin zamanıdır.

Kaynaklara göre Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’nun aşağı ve yukarı uçları dışında sıfır rakımdan başlamak üzere Türkiye’nin her yerinde yetişiyor. Öyleyse ben nasıl yeni tanıştım? Yapılaşma, yoğun insan faaliyetleri kokar nemnemi bir kapana sıkıştırmış olmalı. Bu dağda kapanla tanışmayan canlı yok çünkü.

(*) P.H. Davis., “Flora of Turkey and the East Aegean Islands” .

 

 

[Bir şarkının hikayesi] My Lady D’Arbanville/ Yusuf-Cat Stevens

Aşkı kırmızı gül kadar güzel sembolize eden bir başka çiçek yoktur.

Yunan mitolojisinde Tanrıların elinde yaratılan gül “Çiçeklerin Kraliçesi” olarak değerlendirilir. Çiçek Tanrıçası Chloris, ormanda gezerken, bir perinin cansız bedenini ağaçlar arasında bulur. Bu periyi bir çiçeğe dönüştürür ve kendisine yardım etmeleri için diğer Tanrıları çağırır. Dionysos çiçeğe hediye olarak, güzel kokmasını sağlayacak bir öz; Afrodit ise güzellik verir; rüzgâr tanrısı Zefhirus onun üzerinden bulutları uzaklaştırır ve güneş tanrısı Apollo, ışıklarını onun için seferber ederek  açmasını sağlar. Gülü kırmızıya dönüştürense, Adonis’i yaban domuzundan kurtarmak için koşarken gülün dikenleri ayağına batan Afrodit’in kanıdır.

Roma mitolojisinde ise Venüs, yaban domuzu tarafından öldürülen Adonis’in hatırasını canlı tutmak için onu bir çiçeğe dönüştürür ki kendisinin dikenlerinden akan kanı da güle kırmızı rengini verir.

Romalılar aşkı ve güzelliği temsil eden Venüs’e ithafen yatak odalarına gül koymaları gerektiğini bilirdi.

Gül: Sonsuzluğun simgesi

William Shakespeare, “Romeo & Juliet” adlı hikayesinde gülleri romantik aşkın metaforu olarak kullanmıştır.

Gül aynı zamanda içinde zıtlıkları taşıyan bir ezoterik semboldür; hem zaman hem de sonsuzluk, hem yaşam hem de ölümdür.

Elton John, Lady Diana’nın cenaze töreninde, Marilyn Monroe için yazdığı “Candle In The Wind”  (Goodby Norma Jean ) adlı şarkısının sözlerini Lady Di ‘ye uyarlamış ve ona “Goodbye England’s Rose” şeklinde veda etmişti. Prensesi bir gülle özdeşleştirerek hem güzelliğine atıf yapmış hem de  “Işığın sönmüş olsa da efsanen hiç sönmeyecek” sözleriyle onun hatırasına sonsuzluğu layık görmüştü.

Gül metaforu ile aşklarının sonsuza kadar yaşayacağını ifade eden bir başka ozan da Yusuf/Cat Stevens olmuştu. ”My Lady D’Arbanville” adlı şarkısında  “This Rose will never die”  (Bu gül hiç ölmeyecek) sözleri ile sevgilerinin sonsuza kadar yaşayacağını söylemişti ama bu, bu dünyadan göçen bir sevgiliye veda değildi. Cat Stevens kendisini terk eden sevgilisini şarkısında metaforik olarak öldürüyordu ve böylece biten ilişkisinin yasını tutuyordu. Onu ve aşklarını bir güle benzeterek hem güzelliği vurguluyor  hem de aşklarının ölümsüz olduğunu ve sonsuza kadar süreceğini ifade ediyordu.

İlişki bitse de bitmeyen aşk

Gerçek adı Steven Demetre Georgiou olan Cat Stevens, Kıbrıslı bir baba ve İsveçli bir annenin çocuğu olarak, 1948 yılında Londra’da doğdu. Beatles ve Rolling Stones gibi İngiliz gruplarından etkilendiği kadar, Bob Dylan ve Paul Simon gibi folk müziği sanatçılarından da ilham alarak genç yaşta bestelerini yapmaya başladı.

Henüz 19 yaşındayken bestelediği “The First Cut Is the Deepest” adlı şarkısını birçok sanatçı yorumlamıştı ve parça içlerinde Rod Stewart (1977) ve Sheryl Crow (2003) olmak üzere yedi farklı sanatçının hit single’ı olmuştu.

1968 yılında tüberküloz hastalığına yakalanan Stevens, neredeyse bir yıl boyunca İngiliz Pop müzik dünyasında görünmez oldu. İşte tam da bu dönemde Patti D’Arbanville ile yolları kesişti.

Amerika’da “çocuk oyuncu” olarak sanat hayatına giren Patti D’arbanville, daha sonra Londra’ya taşınmış ve Cat Stevens ile çok uzun süremeyen, fakat duygusal anlamda derin bir ilişkileri olmuştu. Güzel ve akıllı bir kız olan Patti ile yaşadığı ilişki, Cat Stevens’ın sanatçı yönünü olumlu etkilemiş ancak her ikisi de yaratıcı bireyler olarak kendi kariyerlerine odaklandıklarından ayrılıkları kaçınılmaz olmuştu. Patti, modelliğe devam etmek için Amerika’ya döndü. Stevens da yeni albümü “Mona Bone Jakon” ile müzik dünyasına farklı bir tarzla dönüş yapmaya hazırlanıyordu.

Lady D’Arbanville”, albümün açılış parçasıydı ve Cat Stevens’ın yeni müzik tarzının bir öncüsü gibiydi. Yeni gitar partneri Alun Davis ile içiçe geçmiş akustik gitar partisyonlarının mükemmelliği ve albümün tamamına yansıyan sinerji, yıllarca sürecek profesyonel beraberliğin ve dostluğun işaretleri idi.

Şarkının sözlerine gelince aslında ürkütücü bile denilebilecek bir anlatım vardı. Cat Stevens aşığı Lady D’Arbanville’i ya da  bir metafor olarak “biten ilişkilerini” öldürmüş ve bir mezara koymuştu. Ama bu ölümlü dünyada aşıklar arasındaki ateş sönmüş olsa da onu bir sonraki alemde uyandırma hayali de devam ediyordu.

Sevgilim D’Arbanville, neden böyle sessiz uyuyorsun?
Seni yarın uyandıracağım ve benim eşim olacaksın.

Lady D’Arbanville”, Cat Stevens’ın İngiltere’de “Top Ten”e giren üçüncü hit parçası oldu. Bu parçası ile müzik dünyasının tekrar dikkatini çeken Stevens’ın bir  sonraki albümü Tea For the Tillerman‘da sanatçının  “Wild World”, “Father and Son” ve “Said Lisa” gibi en ünlü parçaları yer almıştı.

Müslümanlığı seçip Yusuf İslam adını alan Cat Stevens, 1980 yılında müziği bıraktı. 2006 yılında tekrar müziğe dönen sanatçı, sadece “Yusuf ” ismini kullanmaya başladı. 2017’deki albümünü “Yusuf/Cat Stevens” ismi ile yayınlayarak 37 yıl sonra ilk defa eski ismini kullanmış oldu.

Yusuf/Cat Stevens’ın ekibi , “Lady D’Arbanville”in gotik bir şatoda siyah beyaz olarak çekilmiş eski bir videosunu ortaya çıkartınca, onu tekrar seslendirip “Mona Bone Jakon” albümünün 50’nci yıl kutlamalarında kullandı.  Müzik tarihinde yapılmış ilk senaryolu müzik videolarından sayılabilecek klipte, Cat Stevens şarkısını söylerken, Patti de bir hayalet gibi şatoda ve şatonun etrafında dolaşıyordu ve şarkının sözlerine uygun olarak iki karakter hiçbir şekilde bir araya gelmiyordu.

 

Cat Stevens 2009 yılında Sunday Times’a verdiği röportajda, eşinin çok kıskanç olduğunu ve bu şarkıdan nefret ettiğini ve onun için “My Lady D’Arbanville”in sözlerini değiştirerek aynı melodi ile “Angel Of War “ adlı şarkısını yaptığını söylemişti.

Cat Stevens bu çabasıyla eşini memnun etti mi bunu bilemeyiz  ama “My Lady D’Arbanville” sonsuzluğun sembolü eşsiz bir gül gibi, ölümsüz aşk şarkıları arasındaki yerini çoktan aldı.

“This rose will never die”.   

Kaynakça

  • catstevens.com, Lady D’Arbanville ,The Immortal Rose
  • songfacts, My Lady D’Arbanville,
  • Çetindaş G.D., Mitolojinin güçlü dalı: Gül, Süleyman Demirel Üniversitesi, SBE dergisi 2013/1
  • The History of Roses: Why Are They So Romantic? Bedford Village Flower Shop, March 2019
  • wikipedia, Cat Stevens, My Lady d’Arbanville

 

 

 

‘Hayat pahalı, emek ucuz’

[email protected]

Bu yazının başlığını “Enflasyon ve İşgücü Maliyeti” olarak düşünüyordum. Yazıyı yazarken bir tweet’te (Sn. Başaran Aksu’ya ait) bu ifadeyi gördüm. Bu yazıda vermek istediğim mesajı o kadar güzel ifade ediyordu ki, hiç düşünmeden yazının başlığını değiştirdim.

Neredeyse son bir yıldır enflasyon terimi, ekonomiyle ilgili her yazının başlığında ve/veya içeriğinde yer alıyor. Yaşadığımız enflasyonun seviyesi ve artış hızı dikkate alındığında bu kaçınılmaz bir durum. Türkiye, bu kadar yüksek bir enflasyonu bu kadar kısa sürede hiç yaşamamıştı. Pekiyi “işgücü maliyeti” nereden çıktı diye soranlarınız olacaktır. Açıklamaya çalışayım.

Hükümet çevrelerinde ve iş dünyasında Türkiye’nin küresel rekabetteki yeri veya ülkeye yabancı sermaye çekme gibi konular gündeme geldiğinde ilk telaffuz edilen şeylerden biri, “işgücü maliyeti”nin düşüklüğü. Bununla aslında şu dile getiriliyor: “Bizde emek çok ucuz, ayrıca sendikalaşma oranı çok çok düşük; Türkiye’ye yatırım yaparsanız işgücü maliyetiniz çok düşük olacağından rekabet şansınız yüksek olacaktır”. İşte bu yüksek enflasyon ortamında işgücü maliyeti daha da eridiğinden, emeğin sudan ucuz olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bunun sonuçları çok boyutlu ve çok sevimsiz. İşte bu tehlikeye dikkatinizi çekmek istiyorum.

İşgücü maliyetinin düşük olması nedir?

Elimizde kapsamlı, sektör bazlı ücret bilgileri maalesef yok. Asgari ücret (AÜ) işgücü maliyetinin ana belirleyicisi olduğundan, bu yazıda işgücü maliyetinin göstergesi olarak AÜ’i kullanacağım. Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere zaten ücretli çalışanlar içerisinde AÜ alanların oranının en yüksek olduğu ülkeyiz. Bizde bu oran yüzde 57 iken AB ortalaması yüzde 8. Hollanda, Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde bu oran yüzde 5’in bile altında. Yani bu ülkelerde çalışanların çok çok azı AÜ alıyor, gerisi bunun üzerinde ücret alıyor. Oysa bizde bu oran inanılmaz yüksekken, aynı zamanda birçok firmada çalışanlara çeşitli yöntemlerle AÜ’in bile altında ücret ödendiğini de biliyoruz.  Türkiye’de AÜ adeta azami ücrete dönüşmüş durumda. Bu nedenlerle, AÜ’i işgücü maliyeti olarak değerlendirmenin hiçbir sakıncası yok.

Şimdi de Türkiye’de AÜ’in seviyesini ve seyrini, zaman içerisinde nereden nereye geldiğini aşağıdaki üç tabloda karşılaştırmalı olarak izleyelim. Bir kere, 2022 itibarıyla Avrupa’da Arnavutluk’tan sonra en düşük AÜ’e sahip ülkeyiz.  AÜ’in zaman içerisindeki seyri de şu anki durumun vehametini net bir şekilde ortaya seriyor. Daha altı yıl önce bazı AB ülkelerinden (Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan, Macaristan ve Çekya) bile daha yüksek AÜ’e sahip olan Türkiye, günümüzde Arnavutluk dışında aday ülkelerin bile gerisine düşmüş halde. Bu durum, ücretlilerin ülkenin GSYİH’ndan gittikçe azalan bir oranda pay aldığını net ve tartışmasız bir şekilde gösteriyor. Kısaca, yukarıda bahsettiğim Türkiye’nin düşük işgücü maliyetli bir ülke olduğu ifadesi son derece doğru! Doğru olmasına doğru da, bunun sonuçları nedir diye düşünmeye başladığımızda görünen son derece can yakıcı.

İşgücü maliyetinin düşüklüğüyle küresel rekabette yer edinilebilir mi?

İşgücü maliyetinin üretim maliyetleri içerisindeki payına dair son yılları içeren bir veri setine maalesef erişemedim. Ancak, 2015’de yayımlanmış ve 2006-2011 dönemi verilerini içeren bir TCMB çalışma tebliğine ulaştım (H. Burcu GÜRCİHAN YÜNCÜLER ve Fethi ÖĞÜNÇ: Firma Maliyet Yapısı ve Maliyet Kaynaklı Enflasyon Baskıları, TCMB, 2015). Bu çalışmaya göre 20’den fazla işçi çalıştıran firmalar baz alındığında, işgücü giderlerinin payı imalat sanayiinde yüzde 16.0 ve hizmetler sektöründe yüzde 33.3. Bu dönemin Türkiye’de AÜ’in göreli olarak oldukça yüksek olduğu bir dönem olduğunu unutmayalım. Son yıllarda enflasyon nedeniyle AÜ’te yaşanan erozyon sonucunda bu oranların çok daha aşağı geldiğini söylemek hiç de yanlış olmaz.

Bu rakamlara baktığımızda, zaten ihracatımızın ana omurgasını oluşturan imalat sanayiinde işgücü maliyeti oranının (yüzde 16) oldukça düşük olduğunu görüyoruz. İmalat sanayiinde tekstil gibi emek yoğun bazı alt sektörlerde bu oran biraz daha yüksek olabilir ve AÜ’in daha da düşmesi bu sektörlerdeki bazı firmalara küresel rekabette göreli bir avantaj sağlayabilir. Ancak, bu sektörler zaten ihracatımızdan gittikçe azalan pay alan ve ücretlerin daha da düşük olduğu Güneydoğu Asya ülkelerine kayan sektörler. Yani, Türkiye için artık geleceği fazla olmayan sektörler.

Diğer yandan, hizmetler sektöründe yer alan turizm alt-sektörü emek yoğun bir sektör ve burada ücretlerin payı oldukça yüksek (yüzde 33.3). Bu sektörün en düşük ortalama ücreti veren sektör olduğunu da biliyoruz. Buradaki ücret düşüklüğü ülkemize belirli bir avantaj sağlayabiliyor ve zaten sağlıyor da. Bunun sonucunda günümüzde ancak AB’nin en düşük gelirli gruplarını ve bölgenin görece fakir ülkelerinden turistleri çekebiliyoruz. Neticede turist başına düşen turizm gelirleri sürekli bir şekilde azalıyor. İstediğimiz bu mu? Turizm personelinden esirgenen geliri ucuzcu yabancı turistlerin Türkiye tatillerini sübvanse etmek için mi kullanacağız?

Özetle, işgücü maliyetinin düşüklüğüyle sağlayabileceğimiz ihracat/turizm avantajı son derece sınırlı ve geleceği/sürdürülebilirliği olmayan avantajlar. Ucuz emek kanalıyla Türkiye adeta yabancı ülkelere gelir ve refah transferi yapmış oluyor. İhracatını sürekli ve istikrarlı bir şekilde artıran G. Kore’ye ve diğer gelişmiş ülkelere baktığımızda ağırlığın emek yoğun sektörlerde değil, teknolojiye dayalı ve katma değeri yüksek üretim alanlarında olduğunu açık bir şekilde görüyoruz. G. Kore, kendilerince geliştirilmiş teknolojileri kullanan Kore firmalarının ürettiği arabalarla, yine kendi geliştirdiği teknolojilerle ve markalarla üretim yapan elektrik-elektronik firmaları, gemi inşa firmaları, iş makinaları üreticileri vb kanalıyla ihracatta kalıcı ve yüksek katma değerli bir yer ediniyor. Çin gibi düşük emek maliyetiyle küresel ekonomide müthiş bir çıkış yapmış bir ülke bile artık ücretlerin yükselmesiyle fabrikalarını kaybediyor. Çin’den ayrılan firmalar Vietnam, Kamboçya ve Bangladeş gibi daha düşük emek maliyeti olan ülkelere yöneliyor. Bugünün ve geleceğin teknolojide (dolayısıyla araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde) olduğu artık gün gibi aşikarken, hala “düşük işgücü maliyeti” üzerine kurulmuş bir üretim ve ihracat yapısında ısrar etmek bugünü kaybettiğiniz gibi geleceği de kaybetmekte kararlı olduğunuzu gösteriyor. Bu nedenle de iç karartıcı ve umut kırıcı oluyor.

İşgücü maliyetinin düşüklüğünün ekonomik ve sosyal sonuçları

Düşük işgücü maliyeti üzerine kurulu bir ekonomik yapı kurma iddiasında olmanın en vahim sonuçları kendisini ülke içi ekonomide ve gelir dağılımında gösterir. Neden? Çünkü ücret bir yandan maliyet unsuruyken diğer yandan ülke ekonomisi açısından talep ve sosyal adalet unsurudur. Bunları biraz açalım. Önce talep cephesine bakalım. Her şeyden önce ücretli çalışanlar Türkiye nüfusunun en kalabalık kesimini oluşturuyor. Bu kadar insan Türkiye’de olduğu gibi çok az ücret aldığında ancak yiyecek ve barınma gibi en temel ihtiyaçlarını giderebilir. Günümüzde büyük şehirlerde bu bile mümkün değil. Bunun ötesinde harcama yapacak imkanları yoktur. O zaman kaçınılmaz olarak ülke içi talep de sınırlanır. Çünkü en üst gelir ve servet grubundakiler zaten her şeye sahip olduklarından ellerine geçen ilave gelirin çok çok azını tüketime yöneltirler. Yani çok az harcama yaparlar. Bu da ekonomilerin sürdürülebilir ve istikrarlı büyümesi önündeki en büyük engeldir. Gelişmiş ülkelere baktığımızda gördüğümüz şey emeğin pahalı olmasıdır. Yani ücretler yüksektir. Dolayısıyla bir işçi veya memur da tatilini yapabilir, araba alır, dışarıda yemek yer, giysilerini yeniler, eğlence için para harcar. Bunlar da ekonomide toplam iç talebin artmasına katkıda bulunur ve ekonomi istikrarlı bir şekilde büyür.

Sosyal adalet konusu daha da önemli. Çalışanlara yeterince ücret verilmediğinde ülkedeki gelir ve servet dağılımı daha da bozulur. Az sayıda kişi gelir ve servetin büyük kısmına el koyar. Hükümetler vergi ve asgari ücret gibi alanlarda sosyal adaleti gözeten politikalar uygulamadıklarında ülke içinde sosyal adalet dengesi bozulacağından politik ve ekonomik istikrar da sağlanamaz. Bu tür bir ortam, insanların ufkunu daraltır, derin sosyal yaralara neden olur ve gençleri umutsuzluğa sürükleyip, gurbet ellerde maceralara yöneltir.  Durum daha da vahimleşirse Sri Lanka, Lübnan ve Arjantin gibi ülkelerde gördüğümüz gibi çok ciddi sosyal ve politik çalkantılara yol açabilir.

Özetle, düşük işgücü maliyetiyle övünmeyelim, buna dayalı bir ekonomik yapıdan kaçınalım ve herkesin insanca yaşayacağı bir sosyal adalet sistemini hedefleyelim!

Akademi, akademisyen ve üniversite üzerine düşünceler-1

Hep yazmak isteyip bir türlü başlayamadığım bir konuya nihayet adım atabilmenin mutluluğunu yaşıyorum. Fakat bu öyle bir konu ki, bir değil pek çok yazıyla ancak altından kalkılabilecek kapsam ve derinlikte. Fırsat buldukça bu konunun farklı boyutları hakkındaki düşüncelerimi birbirini tamamlayan ayrı ayrı yazılarla aktarmaya çalışacağım.

Tercih kıskacındaki bir gençlik

Sınav sonuçları açıklandı ve tercihler yapılmaya başlandı. 5 Ağustos’a kadar adaylar tercihlerini yapacaklar. Bu sırada özellikle vakıf yükseköğretim kurumları adayların aklını çelmek için olmadık yöntemlere başvuracaklar. Hepsi tek amaçlarının öğrenciye daha iyi bir eğitim[1] vermek olduğunu değişik yol ve yöntemlerle adayların zihinlerine sokmaya çalışacaklar. Peki, bu gerçek mi? Yani üniversitelerin, özellikle vakıf yükseköğretim kurumu[2],[3] statüsünde olanların tek amacı öğrenciye daha iyi eğitim vermek mi? Gelin, birlikte tartışalım konuyu.

Üniversitede eğitimi kim verir? Halk arasındaki tabir ile hoca, yasal tabir ile öğretim elemanı. Bu tabir içerisine araştırma görevlisinden profesöre kadar pek çok unvan girer. Üniversitenin diğer tüm unsurları, yani binalar, laboratuvarlar, eğitim-öğretim teknolojileri, ders materyalleri, kütüphaneler, idari personel vb. öğretim elemanının verdiği eğitimin kalitesini destekleyici yönde etki yapar. Ama asla öğretim elemanının yerini alamaz. İyi bir öğretim elemanı bunların hiçbiri olmadan sokakta bile öğrencisine ders anlatabilir. Ancak bunların hepsi kusursuz nitelikte olsa bile öğretim elemanı olmadan iyi bir eğitimin gerçekleşmesi mümkün olamaz.

Öğretim elemanı açısından Türkiye’deki üniversiteler

O halde önce üniversitelerin öğretim elemanı durumuna göz atmak gerekir. Bu açıdan farklı üniversiteleri birbiriyle karşılaştırabilmek için kullanılabilecek en iyi gösterge bir öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısıdır. Bu sayı ne kadar düşükse eğitim kalitesi açısından durum o kadar iyi demektir. YÖK tarafından hazırlanan ‘Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu 2021e göre Türkiye’de;

  • 2021 yılında 129’u devlet üniversitesi, 78’i vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 207 üniversite bulunmaktadır.
  • Bu üniversitelerde 2019-2020 yılında örgün öğretimde programlarında öğrenim gören toplam öğrenci sayısı 3.740.332’dir. Bu öğrencilerin 3.124.705’i (%83,5’i) devlet üniversitelerinde, 615.627’si (%16i5’i) vakıf üniversitelerinde kayıtlıdır.
  • 2020 yılında üniversitelerde görevli toplam öğretim elemanı sayısı 174.494’tür. Devlet üniversitelerinde görev yapan öğretim elamanı sayısı 147.853 (%84,7), vakıf üniversitelerinde görev yapan öğretim elamanı sayısı 26.641’tir (%15,3).
  • Devlet üniversitelerinde bir öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı 21,13 iken vakıf üniversitelerinde bu sayı 23,10’dur.

Bu rakamların ne anlama geldiğini anlamak için dünya standartlarına da göz atmakta yarar var. Times Higher Education tarafından 2016 yılında yapılan Dünya Üniversiteleri Sıralamasındaki ilk 800 üniversitenin öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı ortalaması 16,5. İlk 100’deki hiçbir üniversitede bu sayı dokuzdan fazla değil. Elbette öğretim elemanı başına öğrenci göstergesinin ideal eşiği fakülte, bölüm, program bazında değişiklikler gösterebilir. Tıp ve mühendislik gibi uygulamalı eğitimin ağırlık kazandığı alanlarda bu eşik daha düşük, genellikle teorik eğitimin ağırlık kazandığı sosyal bilimler alanında daha biraz daha yüksek olabilir. Fakat neresinden bakarsak bakalım Türkiye’deki rakamların hem devlet hem de vakıf üniversiteleri için çok kötü olduğu açık.

Öğretim elemanı sayısı kadar önemli bir diğer konu da öğretim elamanın niteliği. Niteliği tanımlamak için farklı göstergelerden yararlanılabilir. Bu göstergelerin bir kısmı için veri elde etmek ya çok zor ya da o verilere erişmek bir köşe yazısına ayrılabilecek olandan çok daha fazla zaman ve enerji gerektiriyor. Ulaşabildiğim verilerden ikisiyle Türkiye’deki üniversitelerin öğretim elemanı niteliği hakkında fikir vermeye çalışayım. Bu verilerden biri öğretim elemanının unvanı. Pratikte %100 karşılığı olmasa da teorik olarak bir profesörün bir doçentten, bir doçentin bir doktor öğretim üyesinden, doktor öğretim üyesinin öğretim görevlisinden ve onun da araştırma görevlisinden daha nitelikli olduğunu varsayabiliriz. 2020 yılı verileriyle devlet ve vakıf üniversitelerinde görev yapan profesör, doçent, doktor öğretim üyesi, öğretim görevlisi ve araştırma görevlisi sayılarının toplam öğretim elemanına oranları sırasıyla şu şekilde. Devlet üniversitelerinde: %16,2; %9,9; %22,0; %20,5; %31,2. Vakıf üniversitelerinde ise: %17,0; %7,6; %31,2; %27,5; %16,4. Yasal olarak ders verme yetkisi olmayan araştırma görevlileri devlet üniversitelerinde görev yapan öğretim elemanlarının çoğunluğunu oluşturuyor. Diğer yandan, araştırma görevlileri geleceğin ders verecek öğretim elemanları. Yani üniversitenin kendi hocasını yetiştirmesi açısından bu orana olumlu gözle de bakılabilir. Vakıf üniversitelerinin, öyle anlaşılıyor ki hoca yetiştirmek gibi bir dertleri yok. Vakıf üniversitelerinde daha yüksek oranda olmak üzere, hem devlet hem de vakıf üniversitelerinde ders verebilecek öğretim elemanlarının çoğunluğunu öğretim görevlileri ve doktor öğretim üyeleri, yani teorik olarak daha düşük nitelikli öğretim elemanları oluştururken profesör ve doçent olanların, yani teorik olarak daha yüksek nitelikte olan öğretim elemanlarının oranları epey geride kalıyor.

Öğretim elemanı kalitesini tanımlayabilecek göstergelerden biri de üniversitelerin öğretim elemanlarına ödedikleri ücret ile gelir ve giderlerine göre öğretim elemanlarına yapılan harcamaların oranı olabilir. Bu göstergenin mantığı şu: Daha nitelikli öğretim elemanına daha yüksek ücret ödenir. Tabii bu gösterge devlet üniversiteleri için bir anlam ifade etmez. Çünkü devlet üniversitelerinde aynı kadroda görev yapan öğretim elemanları aynı ücreti alırlar temel olarak. Niteliklerine göre bir ücretlendirme sistemi bulunmamaktadır. Vakıf üniversitelerine ilişkin aşağıdaki bilgileri Yine YÖK tarafından hazırlanan ‘Vakıf Yükseköğretim Kurumları 2021’ adlı rapordan yararlanarak aktardım.

Önce Haziran 2021 itibariyle değişik kadrolarda görev yapan öğretim elemanlarına en yüksek ve en düşük ücreti veren 10 vakıf üniversitesine bakalım:

Yukarıda profesör kadrosunda görev yapan öğretim elemanlarına en yüksek ve en düşük ücreti ödeyen 10 vakıf üniversitesi yer alıyor. Aşağıda ise doçent kadrosunda çalışan öğretim elemanlarına en yüksek ve en düşük ücreti ödeyen 10 vakıf üniversitesini görebilirsiniz.

Dileyenler tam listeler ile doktor öğretim üyesi ve öğretim görevlisi kadrosunda görev yapan öğretim elemanlarına ödenen ücretlere göre vakıf üniversitelerinin durumunu raporun tamamını indirerek inceleyebilirler. Bu arada YÖK’ün araştırma görevlilerine ödenen ücretlerle ilgili bir liste hazırlamamış olmasını da olumsuz anlamda dikkate değer buluyorum. Zira araştırma görevlileri, yukarıda da belirttiğim üzere geleceğin ders verecek hocaları olduğu gibi bugün verilen derslerin kalitesini şekillendiren en önemli etkenlerden biri aynı zamanda.

Elbette belirli kadrolardaki öğretim elemanlarında diğerlerine göre daha yüksek ücret ödemek önemli bir gösterge. Ancak madalyonun bir diğer yüzü de öğrencilerden alınan ücretlerle oluşan gelirlerin ne kadarının öğretim elemanlarına aktarıldığı veya toplam giderler içerisinde öğretim elemanı harcamalarının nasıl bir paya sahip olduğu. Aşağıdaki iki tablo bu açıdan en iyi ve en kötü 10 vakıf üniversitesini gösteriyor (sıralama toplam giderler içerisinde öğretim elemanı giderlerinin oranına göre yapılmış).

Bu listelerin özellikle yeni kurulan, henüz yatırım aşamasında olan, öğrenci gelirlerinin henüz belirli bir düzey ve istikrara ulaşmadığı üniversiteler için çok anlamlı olmadığının farkındayım. Örneğin 2015 yılında kurulmuş olan İbn Haldun Üniversitesi öğrenci gelirlerinin neredeyse beş katını öğretim elemanlarına öderken, bu miktar toplam giderler içerisinde %13 gibi düşük bir orana karşılık geliyor. O nedenle yukarıdaki 10’ar üniversiteye ve listenin tamamına bakarken kuruluşu 10 yıl ya da daha eskiye dayanan, kuruluş ve gelişim aşamalarını tamamlamış üniversitelere bakmak çok daha yararlı olur. Örneğin, profesör ve doçentlere en yüksek ücreti ödeyen Koç Üniversitesinin öğretim elemanlarına yaptığı ödemenin toplam giderler içerisindeki payının yalnızca %11 olması ve bu açıdan 72 vakıf üniversitesi içerisinde 69’uncu sırada yer alması dikkate değer olsa gerek. Profesörlere en yüksek ücret ödeyen diğer dokuz üniversitenin aynı sıralamadaki yerini de belirteyim de, kan gövdeyi götüren tercih döneminde herhangi birisi için olumlu ya da olumsuz bir algı yaratmaya çalıştığım sanılmasın: Özyeğin Üniversitesi 46’ncı, Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi 49’uncu, Sabancı Üniversitesi 43’üncü, Sanko Üniversitesi 1’inci, Kadir Has Üniversitesi 15’inci,  Hasan Kalyoncu Üniversitesi 26’ncı, İstanbul Aydın Üniversitesi 60’ıncı, İstinye Üniversitesi 70’inci ve İbn Haldun Üniversitesi 65’inci.

Çok bölümlü bir yazı dizisinin ilk bölümü bile uzadıkça uzuyor. Öğretim elemanı ile iş bitmiyor elbette. Daha bu işin kütüphanesi, laboratuvarları, yurt ve sosyal olanaklar gibi pek çok bileşeni var.  Ayrıca, bence bunlardan çok daha önemlisi, akademi nedir, akademisyen kimdir sorularına sağlıklı yanıtlar oluşturmak şart. İndeksle yatıp indeksle kalkan üniversite ve akademisyen anlayışına da bir çift sözüm olacak elbet.[4] Bu yazıyı giriş olarak kabul edelim. Değerlendirmelerimde bir yanlışlık ya da eksiklik varsa yararlandığım kaynaklar herkese açık. El elden, akıl akıldan üstündür. Fırsat buldukça bu diziye pek çok başka bölüm ekleyeceğim. Şimdilik burada bir nokta, aslında bir noktalı virgül koyarak tamamlamış olayım.

*

Not: Her yıl olduğu gibi Ağustos ayını olabildiğince dinlenmeye ayıracağım. O nedenle, eğer yazmamı gerektirecek olağandışı bir durum olmazsa Eylül ayının ilk cumartesi gününe kadar sağlıcakla kalın.

[1] Eğitim, öğretim ve eğitim-öğretim birbirleriyle ilişkili ama anlam olarak farklı terimler. Bunun farkındayım. Ancak bu yazıda bu farklılıkları görmezden gelerek birbirlerinin yerine kullanabilirim.
[2] Üniversite statüsünden olmayan bağımsız vakıf meslek yüksekokulları da bulunmaktadır. Ancak bu kurumların sayısı çok az olduğu için yazının bu noktasından sonra hepsine üniversite, devlet üniversitesi ya da vakıf üniversitesi diyeceğim.
[3] Sanılanın aksine Türkiye’de özel üniversite bulunmamaktadır. Anayasa vakıf üniversitelerine izin vermekte özel üniversiteye izin vermemektedir. Özel ve vakıf üniversitesi arasındaki fark yasal olarak şudur: Özel üniversite sahipleri üniversite gelirlerini herhangi bir özel şirket geliri gibi değerlendirebilir. Ancak vakıf üniversitelerinde gelirin tamamı üniversite için kullanılmak zorundadır. Üniversite dışına para transferi yapılamaz. Tabii bu işin yasal boyutu.
[4] Bu cümleyi okuyanlar benim kendimi iyi bir akademisyen olarak tanımladığımı sanabilir. Hayır, değilim. Ama iyi akademisyenin ne olduğunu bildiğimi düşünüyorum. Dolayısıyla, bu yazı dizisinden yapacağım hiçbir değerlendirme benim kişisel özelliklerimle bağlantılı değildir.

Piyale Madra çiziyor-41

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “hal ve gidişatını” yorumluyor.

‘ÇED yönetmeliği yeni, yeşile boyanmış kalkınma hevesi eski’

Bugün Resmi Gazete‘de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Yönetmelik Değişikliği, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından “yeşil kalkınma hedefi kapsamında güncellendi” şeklinde duyuruldu. Ancak güncellenen ÇED Yönetmeliği’nde yer alan bazı noktalar “yeşil” ve/veya “sürdürülebilir” kavramlarından oldukça uzak görünüyor.

ÇED yönetmeliğindeki değişikliği çevre hukuku alanında çalışan bir isme, İzmir Barosu‘ndan Avukat Cem Altıparmak‘a sorduk:

Yönetmelik yeni, yeşile boyanmış kalkınma hevesi eski.”

Bakanlıkça yönetmelik “ÇED Raporu hazırlanması zorunlu faaliyetlerin sayısı artırıldı” ve “Sıfır Atık, Sera Gazı Azaltımı, Sürdürülebilirlik Planı gibi birçok planın ÇED Raporları‘nda yer alması zorunlu oldu” ifadeleriyle duyuruldu.

‘Bu yönetmeliğin Yeşil Kalkınma Hedefleri doğrultusunda çıkarıldığı iddiası hayli abartılı’

Altıparmak ise “Yönetmelik hükümlerini incelediğimizde vardığımız, bu iddianın tam anlamıyla gerçeği yansıtmadığını söylemek isteriz. Özelikle bu yönetmeliğin Yeşil Kalkınma Hedefleri doğrultusunda çıkarıldığı iddiası hayli abartılı kalmaktadır” diyor.

Yeni yönetmelikte ağırlıklı yer kaplayan birçok düzenlemenin, aslında bir önceki yönetmeliğin kötü yazım dilinden kaynaklanan defoları gidermeye ve ÇED süreçlerini biraz daha sade ve anlaşılır kılmaya yönelik olduğunun görüldüğünü ifade eden Avukat Altıparmak, şunları söylüyor:

Bunun yanında, yeni yönetmelikte, Bakanlığın ileri sürdüğü gibi Çevresel Etki Değerlendirmesi uygulanacak projelerin kapsamının/sayısını arttırıldığı doğru. Örnek vermek gerekirse herhangi bir kapasite şartı ileri sürülmeksizin tüm RES ve HES projeleri,  ÇED uygulanacak projeler kapsamına alınıyor.”

Madencilik tesislerini ÇED’den kaçırmak ‘yeşil kalkınma’ya nasıl bir katkı sağlayacak?

Yine aynı şekilde, önceki yönetmelikte bir istisna olarak yer alan “150 hektarı aşan (Kazı ve döküm alanı toplamı olarak) çalışma alanında açık işletme yöntemi ile kömür çıkarma” projelerine dair istisnanın tamamen kaldırıldığını aktaran Altıparmak, “Açık işletme yöntemiyle kömür çıkarma projeleri artık diğer madencilik projeleri gibi 25 hektar ve üzeri arazi yüzeyine göre değerlendirilecektir” diyor ve ekliyor:

“Ne var ki; yine madencilik sektöründen örnek vermek gerekirse, daha önce yılık 400 bin ton ve üzeri kırma, eleme, yıkama ve cevher hazırlama işlemlerinden en az birini yapan tesisler, ÇED uygulanacak proje olmaktan çıkarılmıştır. Bu tesislerin madencilik projelerinin ayrılmaz parçaları olduğu dikkate alındığında, kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran bu tesisleri ÇED sürecinden kaçırmanın yeşil kalkınmaya nasıl bir katkı sağlayacağı şaibelidir. Özellikle bu tesislerin zeytinlik sahaların korunması mevzuatı açısından kurulması ve işletilmesi yasak tesislerden olduğu da dikkate alınırsa, bu düzenlemenin yaratacağı olası zararları tahmin etmek zor olmayacaktır.”

‘Düzenlemeler sembolik olmaktan öteye geçmiyor’

‘Yeşil kalkınma’ iddiasının sürdürülebilir yaşam, çevresel demokrasi ve katılım haklarını dikkate alındığı ve ona uygun düzenlemeler yapıldığı sürece bir anlam kazanacağına vurgu yapan Altıparmak, yeni düzenlemeyle birlikte halkın katılımı noktasında gidilen değişikliğe ilişkin de şunları söylüyor:

Yeni ÇED Yönetmeliğinin çevresel demokrasiye gerçekten bir katkı sunduğunu söyleyebilmek için, özellikle çevresel konularda halkın karar verme süreçlerine katılımı, söz ve karar hakkını garantiye alan düzenlemelerin yapılması şarttır. Ne var ki bu yönetmelikte de halkın ÇED süreçlerine katılımına dair düzenlemeler sembolik olmaktan öteye geçmemektedir. Halkın bu süreçlere dair söyleyeceği sözün, vereceği kararın İdare katında dikkate alınacağına dair bir düzenleme bu yönetmelikte de yoktur.”

Halk yeniden tanımlandı

Yönetmelikte şöyle bir “halk” tanımına yer veriliyor: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ile Türkiye’de ikamet eden yabancılar.

Bir önceki yönetmelikte ise ‘Halk’ın tanımı şöyle: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Türkiye’de ikamet eden yabancılar ile ulusal mevzuat çerçevesinde bir veya daha fazla tüzel kişi veya bu tüzel kişilerin birlik, organizasyon veya gruplar.

Altıparmak yeni yönetmelikte halk tanımının daraldığının altını çizerek “Bu değişiklik, mevcut ÇED süreçlerinde haklarının nasıl ihlal edildiğini çok iyi bildiğimiz yurttaşların en önemli destekçileri olan, uzmanlıkları, kampanyaları ve aktivizmleri ile yöre halkınla destek olan dernek, vakıf, meslek odaları, barolar gibi önemli tüzel kişi örgütleri ÇED süreçlerinin dışına itmektedir” diye konuşuyor.

‘ÇED sürecinin takibi firmalara veriliyor’

Cem Altıparmak yeni düzenlemeyle ÇED firmalarına verilen hakkı da şöyle anlatıyor:

Çevresel demokrasi ve katılım haklarına indirilen bu darbe yetmiyormuş gibi, yeni yönetmeliğe eklenen ‘Paydaş katılım planı‘ gibi bir düzenlemeyle, zaten sıkıntılı o ‘halk’ kontenjanından kimlerle, ne şekilde, hangi yöntemler ve araçlar kullanılarak iletişim kurulacağının ve bilgilendirme yapılacağının belirlenmesi yetkisi de yatırımcı adına ÇED sürecini takip ÇED firmalarına verilmektedir.”

Son derece sıkıntılı bir tanım: Mücbir sebep

Öte yandan yeni düzenlemeyle birlikte ÇED yönetmeliğinde bir de “mücbir sebep” tanımı bulunuyor. Güncellenen yönetmelikte mücbir sebebin tanımı şöyle:

“ÇED Olumlu/ÇED Gerekli Değildir kararı verilmiş olan projeler için bu Yönetmelikte tanımlanmış olan karar geçerlik süresi içerisinde yatırıma başlanılmasına doğrudan engel teşkil edecek; doğal afet, olağanüstü hal, idari yargı kararları (projenin tamamının yapılmasını etkileyecek şekilde yürütmenin durdurulması/iptal kararı varsa) gibi dıştan gelen fiili bir durum.”

Söz konusu “mücbir sebep” tanımının yeni olduğuna işaret eden Avukat Cem Altıparmak‘a göre, “Bir hukuk terimi olarak mücbir sebep, en basit ve anlaşılır haliyle, ‘önüne geçilmesi elde olmayan, istencin dışında oluşan durum’ olarak tanımlanmaktadır ve genel olarak sorumluluğu ortadan kaldıran nedenlerden biri olarak kabul ediliyor.”

Mücbir sebep ibaresinin eski yönetmelikte de olduğunu aktaran Altıparmak, “Beş yıl içinde mücbir sebep bulunmaksızın yatırıma başlanmaması durumunda projenin geçersiz hale gelmesi ile ilgili bir düzenleme içinde bir istisna durumu yaratıyordu. Ancak bu mücbir sebebin tanımı eski yönetmelikte yoktu. Bu da bir takım tartışmalara yol açmaktaydı. Yeni yönetmelikte mücbir sebep tanımı yapılarak bu tartışmalara son verilmek istendiği anlaşılıyor. Ancak getirilen tanım son derece sakıncalı” şeklinde konuşuyor ve nedenini şöyle açıklıyor:

Bu tanımdaki sıkıntı, yargı süreçlerini de mücbir sebebin parçası yapması. Oysa yargı süreçleri hiçbir şekilde mücbir sebep tanımına girmez. Bir proje hakkında bir iptal davası açılıyor ise bu dava öncelikle hukuk devleti denetimi anlamına gelir. Öyle ki yargı süreçleri bir yandan hukuk devleti denetimi yapılırken diğer yandan idarenin hizmet kusurunu da gözler önüne serer. Dava sonucunda verilen kararla bir proje iptal ediliyorsa aslında ispatlanan şey, İdarenin dava edilen projeye verdiği izinlerin hukuka aykırı olduğudur. İdarenin ÇED sürecini hukuka uygun yürütmediğinin ortaya çıkmasıdır.”

“Gerçekten de idarenin ÇED sürecindeki izin, denetim ve kontrol yükümlülüğünü yerine getirmiyor ya da layıkıyla yerine getirmiyor ve bunu sonucunda bir zarar doğuyor, bu zarara yol açan idari işlem bir iptal davasının konusu oluyorsa, artık ortada bir mücbir sebepten (umulmayan, beklenmeyen ve ne yapılırsa yapılsın engel olunamayacak bir durumdan) değil, hizmet kusurundan bahsetmek gerekir” diyen Altıparmak son olarak şunları aktarıyor:

Yeni yönetmelikle, idari yargı süreçlerinin mücbir sebep kabul edilmesi, aslında yatırımcıya ‘sen davayı kaybetsen de dert etme, biz bir yolunu bulur senin projeni hayata geçiririz’ yollu hukuk dışı bir güvence vermekten öte bir anlama gelmemektedir.

Bu açılardan bakıldığında, yeni yönetmeliğe yön veren motivasyonun, sürdürülebilir yaşam, çevresel demokrasi ve katılım haklarını öncelemek değil, sürdürülmesi mümkün olmayan bir ekonominin, çevre, doğa ve gelecek kuşakların haklarını ihlal etmeye devam edebilmesi için, daha parlak ve janjanlı bir paketle sunulması; yeşile boyanmış kalkınma olduğu ortaya çıkmaktadır.”