Ana Sayfa Blog Sayfa 541

HDP’yi ziyaret eden Kılıçdaroğlu: Kürt sorununun çözüm adresi TBMM’dir

CHP Genel Başkanı ve Millet İttifakı‘nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar‘ı ziyaret etti.

TBMM‘de gerçekleşen görüşmede Kılıçdaroğlu’na CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, Genel Sekreter Selin Sayek Böke ve Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı; HDP Eş Genel Başkanlarına Parti Sözcüsü Ebru Günay ve Grup Başkanı Saruhan Oluç eşlik etti.

Çevre iklim hassasiyeti, kayyım uygulaması

Görüşmenin ardından açıklama yapan Kılıçdaroğlu, “Bağımsız ve tarafsız yargı, sosyal devlet olmalı. Temel ve hak ve hürriyetlerin korunması talep olarak verildi, bu konuda da uzlaştık, çevre ve iklim konusundaki hassasiyet karşılıklı olarak ifade edildi” diye konuştu.

Görüşmede yerel yönetimler üzerinde durulduğunu ifade eden Kılıçdaroğlu, “Kayyım uygulamasını doğru bulmadığımızı ifade ettik. Halkın iradesini ipotek altına alırsanız bu doğru bir uygulama değildir” dedi.

Bir saat süren görüşmenin ardından HDP Meclis Grup Yönetim Salonu‘nda yapılan ortak açıklamada Kılıçdaroğlu görüşme sırasında HDP ekibine Millet İttifakı’nın çalışmaları sunduklarını belirtti.

Kürt sorunu dahil bütün sorunların çözüm adresinin TBMM olduğuna vurgu yapan Kılıçdaroğlu, “TBMM’nin varlığı zaten sorunları çözen bir meclis olmasından kaynaklanmaktadır. Biz milletin sağduyusuna güvenerek buraya getirdiği parlamenterlerle birlikte var olan sorunları çözmeye hazırız ve çözeceğiz. Her sorunun çözüm adresi TBMM’dir” diye konuştu.

‘Bu kavgayı bitireceğim’

Gazetecilerin ilgisinin ziyaretin taşıdığı öneme vurgu yaptığını belirten CHP lideri, şunları kaydetti:

“13. Cumhurbaşkanı adayı olarak bu ülkede kavgayı bitireceğim. Milletime söz veriyorum. Kimliği, yaşam tarzı ne olursa olsun. İnsan insandır, başımın üstünde yeri vardır.  

TBMM’de konuşma metninde Kürtçe ifade geçtiği zaman ‘bilinmeyen dil’ yazılıyor. Allah aşkına TRT’nin Kürtçe yayın yapan kanalı var. Binlerce yıldır konuşulan dili neden ‘bilinmeyen dil’ diye yazıyorsunuz. Vicdan sahibi herkese soruyorum. Devlete çifte standart yakışmaz. Herkesin diline saygı göstereceksiniz.”

HDP’den birkaç gün içinde açıklama yapılacak

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan da Kürt sorununun demokratik çözümünün Parlamento çatısı altında olmasını gerektiğini düşündükleri için Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayını Meclis’te ağırlamayı tercih ettiklerini ifade etti.

Mithat Sancar ise yapıcı bir görüşme yaptıklarını söyledi: “Görüşmenin içeriğini kurullarımıza taşıyacağız, ittifak güçleriyle görüşmeyi değerlendireceğiz. Bir iki gün içinde basına bu konuda açıklama yapacağız.”

Ziyareti değerli bulduklarını belirten Sancar, “Türkiye’nin yıkımdan ağır zarar gören toplumsal kesimlerini ve yapılarını onarma konusunda acil programa ihtiyaç olduğu inancındayız. Acil bir onarım programına ihtiyaç var ve yeni bir başlangıca… Yeni başlangıç Türkiye’de; demokrasi, insan hakları, adalet ve özgürlük temelinde bir yaşam ve sistem kurmakla ancak mümkün olacaktır. Bu konularda görüşlerimizi paylaştık” diye konuştu.

Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 18 Mart’ta HDP Genel Merkezi’nde HDP Eş Başkanları Pervin Buldan ile Mithat Sancar’ı ziyaret edeceği açıklanmış; ancak ziyaretten iki gün önce HDP, “programlarının yoğunluğu” gerekçesiyle görüşmeyi ertelemişti.

AB’den sanayisini net sıfır emisyona götürecek iki yasa teklifi

Avrupa Komisyonu, geçen hafta Net Sıfır Sanayi Yasası (NZIA) ve Kritik Hammaddeler Yasası (CRMA) olmak üzere iki yasa teklifi sundu. Her ikisi de AB’nin yeşil sanayi devrimine öncülük etmesi için önerilen AB Yeşil Mutabakat Sanayi Planı’nın (GDIP) temel taşlarını oluşturuyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, iklim, yatırımlar ve büyümeyi ele alan her iki stratejiye atıfta bulunarak “Dünyanın en büyük ve en gelişmiş iki ekonomisi artık aynı yönde ilerliyor” dedi.

Son birkaç yıldır AB,  von der Leyen’in Avrupa Komisyonu Başkanlığının ve AB’nin iklim ve büyüme stratejisinin amiral gemisi olan Yeşil Mutabakat hedefini ileriye taşıdı.

Uzmanlar, AB Yeşil Mutabakat mimarisinin,  ABD Enflasyonu Düşürme Yasası‘ndan (IRA) bağımsız olarak, yeni dünyada başarılı olmak için sağlam ve dayanıklı bir temel oluşturduğunu ve geçmişe bakıldığında “aslında AB’ye büyük bir iyilik yapmış olabileceğini” savunuyor.

Yeşil Mutabakat Sanayi Planı kısmen NextGenerationEU (AB’nin 800 milyar Avroluk COVID kurtarma fonu) ve REPowerEU (AB’yi Rusya’dan doğal gaz ithalatından bağımsız hale getirmeyi amaçlayan acil müdahale paketi) gibi mevcut blokların yanı sıra Global Gateway (AB’nin küresel yatırım stratejisi) üzerine inşa edildi.

Net-Sıfır sanayi yasası

Geçen şubat ayında da Ursula von der Leyen, “Avrupa’yı net sıfıra giden yolda temiz teknoloji ve endüstriyel inovasyonun evi haline getirme” planlarını açıklamıştı. Bu yasa teklifi ise, AB’nin Avrupa’nın emisyonlarını azaltmasına ve karbonsuz enerji üretimine geçmesine yardımcı olacak kilit teknolojilere yönelik desteği arttırma planının temelini oluşturuyor. Buna göre;

  • Yeni ve geliştirilmiş yerli üretim hedefleri: Yasa, 2030 yılına kadar temiz teknolojilerin en az %40’ının AB’de üretilmesini amaçlıyor.
  • Bürokrasi azaltılıyor: Komisyon özellikle güneş, rüzgar, batarya ve daha fazlası dahil olmak üzere “stratejik teknolojiler” için izin ve finansmana erişimi iyileştirmeyi amaçlıyor. Bu, başarılı başvuru sahiplerinin son derece kısaltılmış zaman çizelgelerinden yararlanmasını sağlayacak olan “Net Sıfır Esneklik Projeleri” etiketlerinin verilmesi yoluyla gerçekleşecek.
  • Net Sıfır Sanayi Vadileri: Yasa, Üye Devletlerin, Net Sıfır Dayanıklılık Projelerine ev sahipliği yapabilecek ve net sıfır sanayi için Avrupa merkezleri olabilecek net sıfır sanayi tedarik zincirinin üretim tesislerinin inşası veya genişletilmesi için arazi üzerinde özellikle uygun alanları belirlemelerine izin verecek.

Kritik Hammaddeler Yasası

Avrupa Birliği, AB ekonomisi için stratejik olarak kabul edilen ve yüksek tedarik riski taşıyan, çoğu mineral olmak üzere 30 kritik hammaddeden oluşan bir liste oluşturdu. Komisyonu bu yasa ile malzemelerin kaynağını çeşitlendirerek bağımlılığın üstesinden gelmeyi amaçlıyor:

  • AB içerisinde madencilik ve geri dönüşüm: 2030 yılına kadar AB’nin stratejik hammadde tüketiminin %10’u AB’de çıkarılmalı ve Birliğin her bir kritik hammadde için yıllık tüketiminin %15’i kesinlikle geri dönüşümden sağlanmalıdır.
  • Çeşitlendirme: Komisyon, “2030 yılına kadar, Birliğin ilgili herhangi bir işleme aşamasındaki her bir stratejik hammaddeye ilişkin yıllık tüketiminin %65’inden fazlasının tek bir üçüncü ülke menşeli olmamasını” öneriyor.
  • AB malı hammaddeler: Yasa teklifine göre AB, değer zinciri boyunca işleme kapasitesini arttırmalı ve yıllık stratejik hammadde tüketiminin en az %40’ını üretebilmelidir.
  • Stratejik projeler: Komisyon ve henüz kurulmamış olan Avrupa Kritik Hammaddeler Kurulu, daha kolaylaştırılmış ve öngörülebilir bir izin sürecinden faydalanacak “stratejik projeleri” belirleyecektir. Bunlar Devlet yardımı şeklinde kamu desteği alabilecektir.
  • Üçüncü ülkelerin desteklenmesi: Komisyon, Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimine karşı 300 milyar Euro’luk büyük bir girişim olan Küresel Geçit Stratejisinin mali gücüne dayanarak üçüncü ülkelerde de “stratejik projeleri” tespit etmeyi ve desteklemeyi amaçlamaktadır. AB, ortaklarına değer katan, sürdürülebilir kalkınmalarını geliştiren, ekonomik kalkınmanın yanı sıra sürdürülebilir yönetişim, insan hakları, çatışma çözümü ve bölgesel istikrarı teşvik eden tedarik zincirleri oluşturmayı amaçlıyor.

İş dünyası iddialı bir yeşil müdahaleyi destekliyor

Yasa tasarıları Avrupa’da olumlu karşılandı.  İş dünyasının, AB’nin oyununu hızlandırması ve temiz teknoloji dağıtımında mükemmellik yarışının bir parçası olarak Avrupalı şirketlerin rekabet gücünü arttırmaya yardımcı olması için bir fırsat olarak gördüğü belirtiliyor. 

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Bruegel‘in analistleri, ABD’nin IRA’sına yanıt verirken AB’nin sadece ABD’ye kıyasla rekabet gücünü korumaya çalışmaması gerektiğine işaret ederek, genel olarak rekabet gücü, hızlı karbonsuzlaştırma ve geniş dış politika ve kalkınma politikası hedefleri de dahil olmak üzere daha geniş amaçlar gütmesi gerektiğini savunuyor: Enerji fiyatlarını düşürmek için yenilenebilir enerji alımını artırmak, yeşil kamu alımlarını güçlendirmek, finansmanı iyileştirmek ve yeşil ürünlere olan talebi teşvik etmek, tüm bunları yaparken de iklim, insan hakları ve biyoçeşitlilik açısından standart belirleme hedefine saygı göstermek.

Bir önceki hafta Komisyon yeşil teknolojiye yönelik devlet yardımı kurallarının, yerel oyun alanını eşitleyecek koşullar ve üye devletlerin temiz teknoloji sektörleri için üçüncü ülkeler tarafından sunulan sübvansiyonları ‘eşleştirmesine’ izin veren bir madde ile geniş ölçüde gevşetildiğini duyurmuştu. 

14 Mart Salı günü de Avrupa Komisyonu’nun elektrik piyasası reformu önerisi (aynı zamanda Yeşil Anlaşma Endüstriyel Planının bir parçası) yayımlandı.

Sonraki adımlar

Yarın, komisyon üyeleri daha fazla ayrıntıyı ekleyecek. 23-24 Mart tarihlerinde Brüksel’de yapılacak olan Avrupa Konseyi toplantısına teklifler görüşülecek. AB’nin iklim konusundaki kararlılığını belirleyici bir altı ay öncesinde teşvik etmeyi amaçlayan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres de bu toplantıya katılacak.

Avrupa Konseyi’nin 23-24 Mart tarihlerinde Brüksel’de yapacağı toplantıda tekliflerin görüşülmesi planlanıyor.

Uzman Görüşleri

Ursula Woodburn (Kurumsal Liderler Grubu – CLG Avrupa Direktörü): ‘Avrupa’nın geleceğine karar vermede kritik bir andayız ve Avrupalı işletmelerin enerji dönüşümüne öncülük etmelerini ve rekabet güçlerini arttırmalarını sağlamanın zamanı geldi. Karar alıcılar Fit for 55 paketine ilişkin kilit müzakereleri tamamlarken ve Yeşil Anlaşma Sanayi Planı tartışmalarına bakarken, neyin tehlikede olduğunu hatırlamalıdırlar. Enerji güvenliği ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması hızlandırılarak, enerji talebi azaltılarak ve temiz çözümler geliştirilerek garanti altına alınabilir.  AB, küresel zirve yarışı tarafından sınanmaktadır, ancak rekabetçi sürdürülebilirlik stratejisini güçlendirmek için işletmelerin gerekli desteğine sahiptir. Dolayısıyla bu bir araç meselesi değil, bir irade meselesidir.

Sabine Nallinger (Stiftung KlimaWirtschaft – İklim ve Ekonomi için Alman CEO İttifakı Genel Müdürü): ‘Almanya’daki ve Avrupa genelindeki işletmelerin mesajı nettir: yenilenebilir enerji ve net sıfır teknolojileri rekabet gücümüzün, enerji güvenliğimizin ve iklim politikamızın temel taşıdır. Bu nedenle kararlılığımızı sürdürmeli ve yenilenebilir enerjinin yaygınlaşmasını hızlandırmalıyız. Yenilenebilir enerjiye rekabetçi fiyatlarla erişim ve sanayinin hızlı bir şekilde karbonsuzlaştırılması için finansman ve altyapı uzun zamandır önemli bir konum faktörü olmuştur. Burada gevşek davranırsak, sanayimizin rekabet gücünü riske atmış oluruz.

Avrupa Birliği, Yeşil Mutabakat Sanayi Planını başarıya ulaştırmak için kolektif, kararlı ve pragmatik bir şekilde hareket etmelidir. Ancak o zaman Avrupa’nın sürdürülebilir rekabetçiliğini güçlendirebiliriz. Yalın izin prosedürleri, iklim dostu teknolojilere ve endüstriyel süreçlere öncelik verilmesi ve yeşil ürünler için talep tarafının güçlendirilmesi kilit öneme sahip olacaktır.

Justin Wilkes (Standartlar Üzerine Çevre Koalisyonu -ECOS İcra Direktörü): ‘Net Sıfır Sanayi Yasası, temiz teknoloji yarışını kazanmak ve Avrupa’yı karbonsuzlaştırmak için güçlü bir araç olarak yeşil standartlar için hedef belirlemede kilit rol oynayabilir. Dünyanın en büyük pazarı olarak AB, çevre konusunda zirveye ulaşma yarışında ön saflarda yer almalıdır – küresel temiz teknoloji standartlarının belirleyicisi olma zamanı gelmiştir. Enerji verimli ısı pompaları, temiz bataryalar, yenilenebilir enerji şebekeleri… aklınıza ne gelirse, AB bunu yapabilir ve yapmalıdır da!”.

Emirdağ’da altın arama ruhsatı iptal edildi: Hukuka uygun değil

Afyonkarahisar’ın Emirdağ ilçesinde bulunan bin 364 hektarlık alan için Tüprag Metal Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi‘ne verilen maden arama ruhsatı iptal edildi.

Dördüncü grup madenlerden C bölümü kapsamında alınan ruhsat, altın, gümüş, platin ve bakır gibi madenler için şirketlere arama izni sağlıyor. Altın madenciliğinde ise canlı sağlığına ve doğaya zararı bulunan siyanür kullanılabiliyor. Siyanür altını ayrıştırma süreçlerinde kullanıldığı için sondaj süreçlerinde şirketler tarafından kullanılmadığı belirtilen oldukça zararlı bir kimyasal.

Dava Afyonkarahisar İli Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği ve yedi vatandaş tarafından Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü‘ne ve Tüprag Metan Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ne açılmıştı. 26 Aralık 2022’de maden arama ruhsatı için yürütmeyi durdurma kararı verilmişti. Bu kararla birlikte ruhsat tamamen iptal edilmiş oldu.

Emirdağ’da altın arama ruhsatına yürütmeyi durdurma kararı: Kamu yararına aykırı 

Afyonkarahisar İdare Mahkemesi‘nce verilen kararda Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporundaki eksikliklere işaret edilerek şu ifadelere yer verildi:

“Olayda; dava dosyasındaki mevcut bilgi belgelerle birlikte bilirkişi raporları bir bütün olarak değerlendirildiğinde; Konya Bölge İdare Mahkemesi 5.İdari Dava Dairesi‘nce belirlenen konularda yapılan keşif ve bilirkişi sonucunda, genel olarak hal-i hazırda yürütülen ve proje kapsamında yapılması planlanan maden arama faaliyetlerinin, alanın niteliğine, su kaynaklarına, çevresel açıdan ve tarım hayvancılık faaliyetleri açısından her hangi bir olumsuz etkisinin saptanamadığı ancak, ÇED sürecinin mevzuata uygun işletilip işletilmediği yönünden yapılan incelemede, keşif tarihinde yapılan tespitlerde ruhsat sahibi müdahil şirket tarafından 100 metre derinliğinde iki adet karotlu arama sondajı yapıldığı, karotlu sondaj için ÇED kararı alınmasına gerek olmasa da, Maden Yönetmeliği’nde yer alan ve yarma, kuyu açma gibi önemli kazı işlemlerinin yapılabileceği ‘detay arama dönemi‘ için ÇED sürecinin işletilmesinin gerekli olduğu, her ne kadar müdahil şirket tarafından belirtilen faaliyetlerin yapılmadığı ve yapılmasının da planlanmadığı belirtilse de buna engel teşkil eden herhangi bir durumun mevcut olmadığı, dosya içeriğinde ÇED raporu kapsamında değerlendirilen bu faaliyetler için müdahil şirket tarafından ÇED Yönetmeliği’ne göre proje tanıtım dosyası hazırlanıp detay arama dönemine yönelik bu sürecin işletildiğine dair herhangi bir bilgi veya belgenin de dosyaya sunulmadığı görülmüştür.”

Maden Yönetmeliği‘nde yer alan ve yarma, kuyu açma ve sondaj gibi kazı işlemlerinde istenen “detay arama dönemi” için ÇED sürecinin işletilmemiş olması kararda birçok kez vurgulandı. Daha önce verilen ruhsatın hukuka uygun olmadığı belirtildi.

Tüprag Metal Madencilik San. ve Tic. A.Ş., Eldorado Gold Corporation’ın Türkiye’deki uzantısı. Tüprag’ın yalnızca Elmadağ’da dahi çevreye zararı olacağı belirtilen arama çalışmalarına karşın şirketin sitesinde prensibinin “Önce insan ve çevre, sonra madencilik” olduğu belirtiliyor.  

Tüprag şirketine verilen dördüncü grup maden arama ruhsatı 16 Ekim 2017’de yürürlüğe girmişti.

Ruhsat sahasının 145 ada, 189 ve 195 sayılı parselleri mera vasıflı araziler içerisinde yer alıyordu.

Maden tesisinin bilirkişi raporunda ise çeşitli mühendislik başlıkları altında şu değerlendirmelere yer verilmişti:

  • Maden Mühendisliği açısından yapılan değerlendirmede; dava konusu sahanın henüz arama aşamasında olduğu, arama çalışmaları sırasında (sondaj dahil) siyanür veya diğer herhangi bir kimyasal maddenin kullanılmadığı, Maden Mevzuatı’na aykırı bir durumun saptanmadığı, arama çalışmasının maden arama teknolojisine uygun olduğu, arama ruhsatı aşamasında arama çalışmaları için galeri-yarma-kuyu açma gibi önemli bir kazı işlemi yapılmayacaksa ÇED kararının aranmayacağı, ekonomik olarak işletilebilecek altın varlığının tespit edilmesi durumunda oluşacak kamu yararının, çevreye verilmiş/verilecek sınırlı zararların çok üstünde olacağı;
  • Jeoloji Mühendisliği (Hidrojeolojik) açısından değerlendirmede; dava konusu alanda maden arama çalışmasının mevzuata uygun olarak iki adet 100 metre derinliğinde karotlu arama sondajı yapılmış olup bilimsel olarak yapılan sondajın sığ sondaj kategorisinde yer aldığı değerlendirilmiştir. Maden arama aşamasında, dava konusu alanda yapılan sondaj faaliyetleri; yeraltı suyunu besleyen ortamları etkileyecek düzeyde olmamıştır. Ayrıca; maden arama aşamasında, yüzeysel akışın etkilenmesini gerektirecek ve havzadaki su dengesini değiştirerek su kalitesinin olumsuz etkilenmesine neden olabilecek faaliyette bulunulmamıştır. Maden arama aşamasında mevcut su kaynaklarının kuruması veya yeni su kaynaklarının oluşmasına neden olabilecek herhangi bir olumsuzluk olmadığı;
  • Çevre Mühendisliği açısından yapılan değerlendirmede; arama ruhsatı alma işleminin ÇED sürecinden önce olması gereken bir uygulama olduğu, müdahil davalının da bu yönde işlem tesis ettiği, arama ruhsatı alındıktan sonra İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüklerinden ÇED muafiyeti için görüş talep edilmesinin faydalı olacağı, müdahil firmanın bu yönde bir girişiminin olmadığı, Karotlu sondaj için ÇED kararı alınmasına gerek olmadığı, ancak Maden Yönetmeliği’nde yer alan “detay arama dönemi” için ÇED sürecinin işletilmesinin gerekli olduğu;
  • Orman Mühendisliği açısından yapılan değerlendirmede; proje alanında yüksek eğim ve sığ toprak yapısı ile yeryüzü şeklinin; orman ekosistemi ve doğal dengesi ile sürekliliği için risk teşkil etmesine karşın, yapılacak faaliyete ilişkin Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan izin alındığı, yapılacak arama faaliyetinin maden çıkarma işleminin ileri safhalarını kapsamadığı dikkate alındığında, bu aşamada yapılacak arama faaliyetinin ormancılık bilim ve fenni bakımından etkilerinin sınırlı kalacağı;
  • Harita Mühendisliği açısından yapılan değerlendirmede; Afyonkarahisar İli, Emirdağ İlçesi, Çatallı Köyü, ER: 3343690 Erişim numaralı IV-C Grubu 1364,38 hektarlık sahanın tamamında geçici maden arama projesi planlandığı ve ruhsat sahasının yakınındaki en yakın yerleşim yerlerinin 2 km uzaklıkta Balcam Köyü, 4 km uzaklıkta Tez Köyü ve 3,5 km mesafede Çatallı Köyü olduğu;
  • Ziraat Mühendisliği açısından yapılan değerlendirmede; yapılacak olan faaliyetlerin meraya geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde zarar verme ihtimalinin bulunmadığı;
  • İnşaat Mühendisliği açısından yapılan değerlendirmede; ruhsat sahasına ulaşım yollarının mevcut ara bağlantı yollarından sağlandığı, Kadastral yolların bulunmadığı, bölgenin trafik hacim hesabının yapılması gerektiği, Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen Trafik Hacim Haritası çalışması kapsamında ruhsat alanı civarında oluşacak hesaba göre yeni yolların açılması ya da mevcut yolların iyileştirme yapılarak kullanımın sağlanması gerektiği, aksi takdirde mevcut yolların etkileneceği;” yönünde görüş ve kanaatlerin bildirildiği görülmüştür.

 

Türkiye’deki yunus ve balinalar tehdit altında: Sadece Karadeniz’de yılda en az 16 bin mutur öldürülüyor

Deniz ekosisteminin sağlığına ilişkin en önemli göstergelerinden yunus ve balinalar, Türkiye’deki aşırı avcılık ve plastik kirliliği gibi tehditler nedeniyle çoklu baskı altında.

İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Deniz ve İçsu Kaynakları Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi ve Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Arda Tonay, Türkiye’deki denizlerde uzun balina, kaşalot balinası, gagalı balina, grampus, afalina, çizgili yunus, tırtak ve mutur olmak üzere sekiz yunus ve balina olduğu bilgisini verdi.

“Bunlara ek olarak şimdiye kadar Türkiye denizlerini ziyaret eden üç setase (dişli ve dişsiz yunus ve balinaların tümüne verilen ad) türü kaydedildiğini belirten Tonay, “Bunlar; mink balinası, yalancı katil balina ve kambur yunustur. Yani Türkiye denizlerinde 11 türün varlığından söz edilebilir” dedi.

İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Marmara Denizi’nde tırtak, mutur ve afalina olmak üzere üç tür bulunduğunu söyleyen Tonay, bu hayvanlara ilişkin çalışmalarını şöyle anlattı:

‘İyi haberlerimiz yok’

“2018’de Akdeniz‘de, 2019’da Karadeniz‘de; sekiz uçak, altı gemi ve 26 ülkeden 100 bilim insanıyla Karadeniz, Akdeniz ve Mücavir Atlantik Bölgesi’nde Yaşayan Setase Türlerinin Korunması Anlaşması (ACCOBAMS) Survey Initiative (ASI) oluşumu sayesinde balina ve yunusları saydık. Çok azı hakkında iyi gelişmeler varken, çoğu hakkında iyi şeyler söyleyemeyiz. Akdeniz’in en büyük, dünyanın ise en büyük ikinci balinası olan uzun balinanın buradaki ergin birey popülasyonu 1700 ve bu türün nesli tehlike altında. Geçen haftalarda Kıbrıs‘ta toplu halde karaya vuran gagalı balinaların Akdeniz popülasyonu yaklaşık 6 bin ve gittikçe azalma trendinde. Karadeniz’deki havzanın en küçük türü, boyu en fazla 1,5 metre olan muturların ise 100-250 bin adet olduğu tahmin ediliyor.”

Yapılan akademik çalışmalarla Karadeniz’de tesadüfi ağa yakalanarak ölen muturların hesaplandığını anlatan Tonay şunları söyledi: “Sadece Türkiye’nin Batı Karadeniz kıyılarında yılda yaklaşık 2 bin mutur ölüyor. Bütün Karadeniz’de yaklaşık 12 ile 16 bin bireyin her yıl öldüğü tahmin ediliyor. Bunlar sadece dip uzatma ağlarıyla yapılan avcılıkta tesadüfen ağa yakalanarak ölenler. Bütün dünyada muturlar ne yazık ki dip uzatma ağlarında ölüyorlar.”

‘Ekosistemin sağlığı konusunda gösterge türler’

Denizlerdeki besin zincirinin en üst basamağını temsil eden balina ve yunusların ekosistemin sağlığı konusunda gösterge türler olduğunu aktaran Tonay, “Bir yerde bir balina ve yunus varsa orada ekosistem kabul edilebilir seviyede iyi demektir, kirlilik ya da akut bir durum olursa bölgeyi terk ederler, azalmaları ise sisteme zarar verir” dedi.

Tonay, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Kaşalot balinaları veya gagalı balinalar derin dalış yapabilen, 2-3 bin metreye inebilen ve derinlerde yaşayan kalamarlarla beslenen hayvanlardır. Yüzeye nefes almaya çıktıklarında dışkıladıkları zaman, bunu, fitoplanktonlar kullanıyor ve fotosentez yapıyorlar. Soluduğumuz havanın yüzde 50’si fitoplanktonlardan geliyor. Sistem en büyüğünden en küçüğüne kadar bir denklem halinde çalışıyor, oradan herhangi bir şeyi çekmemiz sistemin çökmesine, bozulmasına yol açacak.”

‘Karadeniz’de tek bir koruma alanı bile yok’

Türleri tehdit eden baskı unsurlarının başında balıkçılık faaliyetlerinin geldiğini vurgulayan Tonay, özellikle balık ağlarını fark edemeyen küçük türlerin tesadüfen ağlara yakalandığına dikkati çekti.

Aşırı balıkçılıkla birlikte kirliliğin hayvanların bağışıklık sisteminde çökmelere neden oluyor ve hayvanlar hastalanarak toplu halde karaya vurabiliyor. Ayrıca denizlerde yapılan askeri tatbikat ve sismik araştırmalar da derin dalış yapan türler için risk oluşturuyor.

Plastik atıkların da bir başka baskı unsuru olduğunu anlatan Tonay, “Midesinden çok fazla plastik atık çıkan hayvanlar var. Bu ölümlerine neden olabiliyor, dalışlarını etkiliyor. Geçen sene bir kaşalot balinasının midesinden plastik kova ve torbalar çıkardık” diye konuştu.

Denizlerdeki balık popülasyonunu bilmenin, koruma alanları oluşturmak açısından önemli olduğuna değinen Tonay, Karadeniz’de tek bir koruma alanı dahi bulunmadığını bildirdi.

Türkiye’nin 2018 yılında imzaladığı ACCOBAMS, deniz memelileri için en önemli koruma anlaşması. Tonay anlaşma kapsamında pandemi sırasında birçok bilim insanını destek verdiği, bölgedeki balina ve yunusların durumuna odaklanan bir kitap yayımladıklarını belirterek, “Bununla herkes bu eşsiz hayvanlar hakkında bilgi edinebilir. Yunus yoksa balık da yok çünkü bunlar sistem için önemli hayvanlar” dedi.

 

İklim krizi: Tarihin en uzun süreli kasırgası Afrika’da 522 can aldı

Sel, kuraklık, hortum ve kasırga gibi aşırı hava olaylarının daha sık, uzun süreli ve şiddetli görülmesine yol açan iklim krizi, Afrika‘nın güneydoğusunda yer alan Malavi, Mozambik ve Madagaskar ülkelerinde etkisini göstermeye devam ediyor.

Söz konusu ülkelerde yaklaşık bir aydır etkili olan Freddy Kasırgası’nın yol açtığı sel ve heyelanlarda ölü sayısının 522’ye ulaştığı bildirildi. Resmi rakamlara göre Malavi’de 438, Mozambik’te 67, Madagaskar’da ise 17 kişi hayatını kaybetti.

Felaket 500 bin kişiyi olumsuz etkilerken, Malavi’de 345 bin, Mozambik’te ise 50 bin kişi yerinden edildi.

Evlerini kaybedenler derme çatma kamplarda barınmaya çalışırken, yolların hasar görmesinden ötürü bazı bölgelere erişim sağlanamıyor.

Sular altında kalan ve kaybolan vatandaşları arama kurtarma çalışmaları ise devam ediyor.

‣ Ian Kasırgası Küba ve Florida’nın ardından Carolina’da: Bıraktığı yıkım görüntülendi, ölü sayısı bilinmiyor
‣ Ian Kasırgası: Küba’nın tamamı karanlıkta kaldı, Florida’nın güney kıyısı tahliye ediliyor

‘En uzun süreli fırtına olabilir’

Dünya Meteoroloji Örgütü, 32 gündür Hint Okyanusu üzerinde olan Freddy Kasırgasının, kayıtlara geçen en uzun süreli fırtına olabileceğini ifade etmişti.

Freddy’nin son 32 günde periyodik olarak zayıfladığı göz önüne alındığında kayıtlara geçen en uzun fırtına olarak bilinen ve 1994 yılında 31 gün süren John Kasırgası‘nın rekorunu kırıp kırmadığına dair değerlendirmenin birkaç ay sürmesi bekleniyor.

Fotoğraf: AA
‣ Fiona Kasırgası Bermuda’ya ilerliyor: Porto Riko’da 8 ölü
‣ ABD’nin Alabama eyaletini vuran hortumda altı kişi yaşamını yitirdi

Biriktirdiği güç ve Hint Okyanusu boyunca kat ettiği 8 bin kilometrelik yol ile şimdiden rekor kırmış durumda olan Freddy, geçtiğimiz şubat ayı başlarında Avustralya kıyılarında ortaya çıkmış, Mauritius ve La Reunion adalarını etkisi altına almasının ardından Madagaskar ve ardından Mozambik’i vurmuştu.

Malavi Devlet Başkanı Lazarus Chakwera, Freddy Kasırgası’nda hayatını kaybedenler için 14 günlük yas ilan etmişti.

Afyon’da kızıl geyiklerin avlanma ihalesine iptal

Afyonkarahisar İdare Mahkemesi, nesli tükenme tehdidi altında bulunan ve ekolojik dengenin önemli unsurlarından biri olan kızıl geyiklerin öldürülmesinin hukuka aykırı olduğuna karar verdi.

Çöprita Derneği kurucusu avukat Gülçin Yapıcı, Afyon, Kütahya, Denizli ve Eskişehir‘de 20’şer kızıl geyiğin ihale ile avlanmasına dair girişimin yürütmesini durdurduklarını, şimdi de yargıdan iptal kararının çıktığını duyurdu.

Ankara Barosu, av izinlerine karşı dava açtı
TVD, Bolu’da 15 kızıl geyiğin öldürülmemesi için Tarım ve Orman Bakanlığı’na dava açtı
Kızıl geyik katliamına karşı açılan davada mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi
Kızıl geyik katliamına karşı açılan davada mahkemeden ikinci kez yürütmeyi durdurma kararı

Bern Sözleşmesi‘ne göre, korunan fauna türleri arasında gösterilen kızıl geyiklerin avlanması ve avlattırılması hukuka aykırı.

‘Hukuka uygun değil’

Mahkeme kararında sözleşmeye de atıf yapılarak şu ifadelere yer verildi:

“Bern Sözleşmesinde korunan fauna türleri arasında sayılan kızıl geyiklerin avlanma gerekçeleri arasında gösterilen kızıl geyik popülasyonunun devamı için avlattırılmasına ilişkin olarak somut ve bilimsel verilerin dosyaya sunulamadığı, dosyaya sunulan bilgi belge ve raporların da bu mahiyette olmadığı ve dolayısıyla av turizminin kızıl geyik faunasının korunmasına olumlu etkileri olacağının somut şekilde ortaya konulamadığı anlaşıldığından, kızıl geyiklerin avlanmasına yönelik dava konusu ihale işleminde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.”

Bolu’daki kızıl geyik avı ihalesine iptal
Bursa’da kızıl geyik ihalesine iptal

 

EŞİK’ten deprem raporu: Bilime kulak asmamak, kar ve rant hırsı, ayrımcılık öldürdü

Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) 6 şubat depremlerini toplumsal cinsiyet eşitliği gözlüğü bakımından değerlendirdikleri raporu yayımladı.

Cumhur ittifakı’na katılma görüşmeleri yapan Yeniden Refah Partisi’nin talebi üzerine 6284 sayılı kanun’un kaldırılması tartışmalarını hatırlatılan raporda; “6284’e şimdi afet koşullarında, kadına karşı şiddet artmışken daha çok ihtiyacımız var” denildi.

Afet siyasetin konusu olmasın denirken kadın ve LGBTİ+’ların insan haklarının siyasetin merkezinde olduğu belirtilen raporda, şu ifadeler kullanıldı:

“Dere yataklarının imara açılmasının nedenini çok iyi biliyoruz: Yaşam hakkını hiçe sayan, kar ve rant odaklı politikalar. Ancak dere yatağına deprem çadırı kurmanın izahı nedir diye düşünürken, bunu da kader olarak açıklayan olur mu? diye merak ederken, daha dikkat çekici bir cevap geldi. ‘Musibet yağıyor… Kadın cinayetlerini artıran, boşanma oranlarını patlatan kanun maddelerine KIRMIZI ÇİZGİ dersek daha çok belaya müstahak oluruz’ dendi.

Bu düşünce sahibinindir deyip geçebilirdik. Ancak milyonlarca kadının hayatını ilgilendiren bu düşüncenin benzerleri iktidar pazarlığı masasında konuşuluyor ve kadınları şiddetten koruyan 6284 sayılı yasa tartışmaya açılıyor ise, bu büyük bir sorundur. Depremin afete dönüşmesindeki zincirleme insan ve sistem yol açtığı kayıplara kader demekle; iklim krizi nedeniyle dengesizleşen yağışın, ormansızlaşma ve betonlaşma nedeniyle sele dönüşmesini, kadına karşı şiddeti önleme amaçlı yasalara bağlamak arasında bir farkı yoktur. ”

Daha da kötüsünün, kadınlar ve çocukların hayatlarını tehdit eden bu tartışmanın, sıradan bir seçim pazarlığıymış gibi konuşulması, en geniş katılımla gereken tepkinin verilmemesi olduğunu belirten kadınlar, bundan daha vahiminin de tepki verenlerin linç kültürüne maruz bırakılması olduğuna dikkat çekti:

İstanbul Sözleşmesi’nin eşcinselliği teşvik ettiği ve aileyi tehdit ettiği söylemi, sel felaketinden kadınları koruyan yasaları sorumlu tutmak kadar akıl dışı bir itham. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye destek verenlerin ya da yeterince ses çıkarmayanların, sıranın 6284’e geleceğini bilmeleri gerekirdi. Asıl amacın, kadın-erkek eşitliğinin önünü kesmek, her çeşit erkek ittifakını sağlamlaştırmak, kadınların toplumsal konumunu asker ve ucuz iş gücü doğuran kuluçka makineleri ve erkeklerin itaatkar hizmetçileri olarak sınırlamak olduğu açık.

Kaynağını laik hukuk sisteminden alan nafaka hakkı, medeni kanun, çocukları istismardan koruyan yasa ve sözleşmeler ile Anayasa’nın hedef alınması bu amaçlara hukuki zemin arayışıdır. Oysa ki, laiklik istisnasız tüm kadınların özgürce yaşamasının güvencesidir.”

‘Afet, siyasi bir meseledir’

EŞİK, 7.7 büyüklüğündeki ilk deprem ve ardışık depremlerde resmi olarak 50 bine yakın can kaybı açıklandığına ancak gerçek rakamın bilinmediğine de dikkat çekti:

“Buna karşın, Şili’de 8 büyüklüğünde bir depremde yalnızca 500 can kaybı olmuşsa afet siyasi bir meseledir. Siyasetçilerin kararıyla Amik Gölü’nü kurutup tarıma açmak, sonra yine siyasetçilerin kararı ile sulak tarım arazisini imara açmak ve Hatay’daki büyük can kaybına sebep olmak, depremin değil siyasi tercihlerin yıkıma yol açtığını gösteriyor. Hatta siyasetçiler öncelikle ekolojik dengeye, bilime, haklara ve eşitliğe dayanan politikaları hayata geçirerek afet risklerini azaltmayı konuşmuyorlarsa siyaseti bırakmalıdır. ”

Bir afet olarak yaşanan Covid-19 salgınında da yükün yine kadınlara yüklendiğini vurgulayan EŞİK, eve kapanılan ilk aylarda toplumun önüne, önce TCK 103 çocuk istismarcılarının affı, sonra İstanbul Sözleşmesinden çekilme konulduğuna vurgu yaparak şunları ifade etti: 

“Halkın ağır bedeller ödediği felaketi fırsat bilip kendi yararına döndürme siyaseti şimdi de ülke ekonomik kriz ve afetin sonuçlarıyla sarsılmışken, 6284 sayılı kadına karşı şiddetle mücadele kanunu ve 6251 sayılı İstanbul Sözleşmesi onay kanununu hedefe koydu. “

‘Çok yaralıyız ve çok öfkeliyiz’

6284’e şimdi afet koşullarında, kadına karşı şiddet artmışken daha çok ihtiyacımız var. 6284’ün etkin uygulanmamasının kaç kadının canına mal olduğunu bilen, dayanışmaya koşan her kesimden kadınlar olarak ayrımcılığın nasıl öldürücü olabildiğini biliyorduk, bir kez daha gördük. Ana dillerinde konuşurlarsa enkazdan kurtarılmayacaklarını düşünerek ses çıkarmayanlar, enkaz altında günlerce kurtarılmayı beklerken ses vere vere can verenler, bu ülkeye ve dünyaya herkesin ama herkesin duyması gereken ‘sesler’ bıraktılar. Bu sesler, istismara ses çıkaramayan çocukların, Emine Bulut’un kızının “anne ölme” feryadının, karanlık dehlizlerden imdadını duy(a)madığımız Konca Kuriş’in sesleri ile buluştu öfkemize karıştı.

Yaralarımızı dayanışmamızla saracağız, eşitliği koruyan yasalardan vazgeçmeyeceğiz. #KaranlıktaKalmayacağız”

Şiddetli yağışlar Elazığ ve Malatya’da sel ve heyelana yol açtı

Son günlerde özellikle depremden etkilenen Şanlıurfa ve Adıyaman illerinde etkisini göstererek 18 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan şiddetli yağışlar, Malatya ve Elazığ‘da da sele neden oldu.

Elazığ’da etkili olan şiddetli sağanak yağış derelerde taşkına yol açtı. Kentin Baskil ilçesinde Kömürhan, Deliktaş ve Situşağı derelerinin taşmasıyla tarım alanları sular altında kaldı.

Baskil ilçesinde etkili olan sağanak sonrası Düğüntepe ve Meydancık köy yollarında çökme meydana geldi. Yollar ulaşıma kapanırken, ihbar üzerine bölgeye İl Özel İdaresi ekipleri sevk edildi. Ekipler yolların tekrar ulaşıma açılması için çalışma başlattı.

‣ Deprem bölgesindeki selde can kaybı 18’e yükseldi
‣ Depremden sonra sel: Urfa’da çadırlar su doldu, vatandaşlar botlarla kurtarılmaya çalışıldı

Malatya’da yağış, heyelana neden oldu

Malatya genelinde bir haftadır etkisini sürdüren sağanak birçok noktada sele dönüşürken, Akçadağ, Kuluncak, Yeşilyurt, Battalgazi ilçelerinde çok sayıda dere taştı, tarım arazileri su altında kaldı.

Uzun süreli şiddetli sağanaklar nedeniyle Darende ilçesinde meydana gelen heyelan, Hacılar Şeyhli mahallesinin yolunu kapatarak ulaşımı engelledi.

‣ İklim krizi: 2022’de Türkiye’de aşırı hava olayları rekor kırdı

Malatya’nın başka bölgelerinde de kaya düşmesi neticesinde heyelan meydana geldiği bildirildi. Emniyet ekipleri, heyelan bölgesinde tedbir alarak vatandaşlara dikkatli olmaları konusunda uyarıda bulundu.

Malatya Büyükşehir Belediyesi Yol Altyapı Koordinasyon Daire Başkanlığı tarafından yapılan incelemede, daha önce de heyelan oluşan yolun güzergahının değiştirilmesine karar verildi.

Yetkililer tarafından yapılan açıklamalarda, heyelanlar nedeniyle herhangi bir can kaybı yaşanmadığı bildirildi.

Akçadağ ilçesine bağlı Aktepe Mahallesinde bulunan Lökomar mevkiinde bir gölün de şiddetli yağışlar nedeniyle taştığı açıklandı. Taşan göldeki yüzlerce balık karaya vurdu.

Temiz su ve sanitasyon: Değişimi hızlandırmak mı?

22 Mart’ta bir Dünya Su Günü etkinlikleri daha izleyeceğiz. Yine bir çok ülkede etkinlikler yapılacak, çevre ve sivil toplum örgütleri su ve sanitasyon hakkında bildiriler yayınlayacak, her yıl tekrarlanan ve çoğumuzun bildiği su ile ilgili gerçekleri kamuoyu ile paylaşacak. Bu yıl yapılacak etkinliklere  diğerlerinden farklı olarak 22-24 Mart tarihlerinde New York’da yapılacak olan BM Dünya Su Konferansı da denk geliyor.

Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1992’de, dünyanın su kaynaklarının kısıtlılığına dikkat çekmek,  su kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve verimli kullanılması konusundaki çalışmaları duyurmak ve desteklemek amacıyla her yılın 22 Mart günü, Dünya Su Günü olarak belirlenmişti. 1993’ten bu yana 30 yıldır her yıl belirlenen farklı temalar ile BM üyesi tüm ülkelerde Dünya Su Günü etkinlikleri yapılıyor. 2023’ün  etkinliklerinin merkezinde ise su ve sanitasyon var; bu alanlarda değişimin” hızlandırılması için kampanyalar düzenleniyor. Kampanyalar kapsamında bu yıl hazırlanan posterlerde ise sinek kuşunun bitmeyen bir enerji ile çabalaması örnek gösteriliyor.

Sinek kuşunun çabası yeter mi?

“Bir gün ormanda yangın çıktı. Bütün hayvanlar hayatları için koştu; yangını uzaktan seyrettiler, alevlere dehşet ve üzüntü içinde baktılar. Başlarının üstünde, bir sinek kuşu ateşe tekrar tekrar ileri geri uçuyordu. Daha büyük hayvanlar sinek kuşuna ne yaptığını sordu. ‘Yangını söndürmek için su almak için göle uçuyorum.’ Hayvanlar ona güldü ve ‘Bu yangını söndüremezsin!’ dedi. Sinek kuşu, ‘Elimden geleni yapıyorum’ diye cevap verdi.”

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) açıklamaları 1993’den bu yana düzenlenen Dünya Su Günü etkinliklerinin pek de başarılı olmadığını gösteriyor. DSÖ’ye göre yetersiz ve güvenilir olmayan su nedenli hastalıklar nedeniyle her yıl dünyada 1.4 milyon insan ölüyor, 74 milyonu da yaşam yılı kaybına uğruyor. Yine DSÖ’ye göre Dünya nüfusunun ¼’nü oluşturan  milyar insan güvenli ve yeterli suya ulaşamıyor. Tüm dünyada evsel atık suların yüzde 44’ü hiçbir arıtma işleminden geçmeden doğaya veriliyor, yeraltı ve yer üstü su kaynaklarını, toprağı kirletiyor.

2030’da hedeflerin tutturulması mümkün değil

Bu rakamlar bile 1993’den bu yana Dünya Su Günü etkinlikleriyle bir arpa boyu yol bile alınamadığını gösteriyor. Üstelik OECD’nin 2012’de yaptığı bir çalışmaya göre ise dünyadaki tatlı su kaynakları azalırken, 2050 yılına kadar suya talep ise yüzde 55 artacak. Diğer yandan BM tarafından 2015’de belirlenip Ocak 2016’da uygulamaya konan “sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin” altıncı hedefi ise 2030 yılına kadar tüm dünyada ‘temiz su ve sanitasyon’ konusunun çözülmesini amaçlıyor. 2030 yılına ulaşmamıza yedi yıl kaldı. Bu hedefin ne kadar uzağında olduğumuzu ve değişimi ne kadar hızlandırırsak hızlandıralım; 2030’da tüm dünyada güvenilir su ve sanitasyon konusunu çözemeyeceğimizi yukarıdaki DSÖ’nün birkaç verisi bile ispatlamaya yetiyor.

Türkiye’de nüfusun yüzde 39’u hiç bir arıtmadan geçmeyen suyu içiyor

Ülkemize gelince, TÜİK’in resmi rakamlarına göre ülkemizde belediye sınırları içinde yaşayanların ancak yüzde 61’ine içme ve kullanma suyu arıtma tesisinde arıtılmış; güvenilir içme suyu verilebiliyor. Üstelik içme ve kullanma suyu arıtımının sadece fiziksel arıtım düzeyinde yapılan tesislerde bu oranın içinde…

Başka bir anlatım ile belediye bölgelerinde yaşayan nüfusumuzun yüzde 39’una yerüstü ve yeraltı su kaynaklarından gelen su, basit fiziksel arıtmadan bile geçirilmeden tükettiriliyor. O nedenle ülkemiz hala zaman zaman sudan geçen dizanteri, ishal, tifo, hepatit A gibi bulaşıcı hastalıklarla boğuşuyor. Oysa içme ve kullanma suyu kaynaklarının yarısını barajlar, göl ve nehirlerin oluşturduğu bir ortamda içme ve kullanma suyunun bırakın doğrudan içme suyu sistemlerine verilmesini; fiziksel ve konvansiyonel arıtılması bile insan sağlığı açısından güvenilir değil… Toplumumuzun tüketimine sunulacak suyun artık gelişmiş arıtmaya tabii tutulması gerekiyor.

2020 TÜİK rakamlarına göre Türkiye’de belediyeler tarafından arıtılarak içme suyu sistemine verilen içme suyunun sadece yüzde 7’si gelişmiş arıtmaya tabii tutulabiliyor. Atık su arıtımında da durum hiç de iç açıcı değil; belediye sınırları içinde yaşayan nüfusun sadece yüzde 78’nin çıkarttığı atık sular arıtılabiliyor. Üstelik arıtılan atık suların yaklaşık yüzde 22’si basit fiziksel arıtmaya tabii tutularak doğaya veriliyor.

TÜİK’in bu basit resmi verileri bile insanımıza güvenilir su sağlama, sanitasyon alt yapısını oluşturma konusunda ne kadar yetersiz kaldığımızı, dünya ortalamasının bile altında olduğumuzu göstermeye yetiyor. Son yaşadığımız Kahramanmaraş depremi de içme suyu ve atık arıtım sistemlerimizin ne kadar kırılgan ve yetersiz olduğunu adeta yüzümüze çarptı. 6 Şubat depremlerinin üzerinden 40 günden fazla bir süre geçmesine rağmen hala deprem bölgesinin büyük bir kısmında içme suyu arıtım ve dağıtım sistemleri onarılıp depremzedelere güvenilir su sağlanamadı. Kanalizasyon ve atık su arıtım sistemleri de depremden büyük hasar gördü. Üstelik Hatay dışında deprem bölgesi atık su arıtımı açısından deprem öncesi de sorunlu bir bölgeydi. O nedenle tonlarca evsel atık su 6 Şubat depreminden bu yana bölgedeki tarım alanlarını, yer altı yerüstü su kaynaklarını kirletiyor.

Güvenilir su sağlama ve sanitasyon koşullarını düzeltme temelde bir kamu sorumluluğudur. 1993’den bu yana yapılan Dünya Su Günü etkinlikleri ülkemizde ve dünyadaki birçok ülkede kamunun bu sorumluluğunu yerine getirmesini sağlayamadı. Şimdi su ve sanitasyon açısından değişimi başlatma sorumluluğu, sinek kuşu örneği ile bireylerin omuzlarına yüklenmek isteniyor.

Tabii ki sinek kuşu örneğinde olduğu gibi bizim yapabileceklerimiz de var. Bir örnek vermek gerekirse; İzmir Yerel Tohum ve Güvenilir Gıda Grubu ülkemizde çok su yutması nedeni ile çim ekiminin ve golf sahaları yapımının yasaklanması için bir kampanya yürütüyor. Sinek kuşu gibi su kaynaklarımızın korunması ve gelecek nesillere aktarılması açısından büyük mücadele veriyor. Ancak 2030’a yedi yıl kala su kaynakları yönetiminin ve sanitasyon sorunun çözümünün kamusal sorumluluk olduğunu unutmayalım. Bu güne kadar gerek ülkemizde gerekse birçok ülkede su ve sanitasyon sorunun kamu eli ile çözülmesi gerekirken su giderek ticarileştirildi. Cebinde parası olanın sağlıklı suya erişebildiği, yıkanabildiği ve sağlıklı tuvaletleri kullanabildiği bir dünyaya doğru hızla gidiyoruz.

Hala anlamadık mı; başta su olmak üzere ekolojik krizin temelinde sistemin yattığını?

 

 

Sarıçam ormanlarında bozayı, vaşak, domuz ve kurtlar görüntülendi

KuzeyDoğa Derneği tarafından 2006’da başlatılan “Büyük Etoburların Araştırılması” projesi kapsamında, sarıçam ormanlarıyla çevrili Allahuekber Dağları Milli Parkı‘nın, Hamamlı, Komdere, Suludere, Cıbıltepe, Acısu, Handere ve Keklik vadisi bölgesine yerleştirilen, fotoğraf ve video çekebilen 62 fotokapana Kafkas vaşağı, bozayı, kurt ve domuzların hareketlilikleri kaydedildi.

Bölgede sürekli gözlenen yaban hayvanlarının popülasyonları da takip ediliyor.

KuzeyDoğa Derneği Bilim Koordinatörü Emrah Çoban, Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP), Iğdır, Utah ve Koç Üniversiteleri ile ortaklaşa gerçekleştirdikleri projeyle yaban hayatını izlemeye ve araştırmaya devam ettiklerini söyledi.

Sarıkamış’ta özellikle ulaşılamayan alanlarda adeta ilim insanlarının gözü olan fotokapanların çalıştığını anlatan Çoban, şöyle konuştu:

“Bu zorlu şartlarda bazı kameralarımızdaki görüntülere erişmeyi başardık. Kurdun, bozayının ya da vaşağın yeni yağmış karın üzerinde geçişlerini gözlemliyoruz. Fotokapan çalışması burada çok önemli. Hem yaz hem kış uygulaması gerekiyor. Yaz ve kış hayvanların hareketleri değişiyor. Yazın daha sessiz bölgelere çekilen vaşaklar, kurtlar, kışın ormanın kenarına gelebiliyorlar. Biz bunu fotokapanlar sayesinde görebiliyoruz.”

Çoban, fotokapanların bilim insanlarına çok büyük fayda sağladığına işaret ederek, “Bu sayede hayvanların hareketlerini ve davranışlarını görüyoruz. Hayvanların hareketleri, davranışları, özellikle bulduğumuz kaşınma ağaçlarına yerleştirdiğimiz kameralar, kışın hayvanların ağaçları tek tek kontrol ettiklerini, gen kokularını bu ağaçlara bırakarak yıl boyu bu rutini devam ettirdiklerini ortaya çıkardık. Bu çalışmalar devam ettikçe yeni fikir ve düşünceler ortaya çıkıyor” ifadelerini kullandı.