Ana Sayfa Blog Sayfa 2706

Balıkla peynir yiyip üstüne de şarap içtiğimizde ne olur? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org dan alınmıştır

Yazının başlığına bakıp, bu üç gıdayı aynı öğünde yiyen kaldı mı ki; zamlar, pahalılık ve işsizlik almış başını gidiyorken balık ve peyniri kim, ne kadar alabiliyor ki diyecekler çıkacaktır. Şarap zaten epeyce zamandır pahalı, alınamaz bir şey olmuştu. Ne diyeyim; çok haklısınız. Ama benim de işim balıkla yoğurdu neden aynı öğünde yemediğimize ya da balıkla peynir yiyip üstüne bir de şarap içtiğimizde neden zehirlenebildiğimize açıklık getirmek.

Balık ve peynir gibi fermente süt ürünleri birlikte yendiğinde, bu gıdalarla birlikte biyojen amin denilen kimyasal maddeleri vücudumuza almış oluruz.

Histamin, tiramin, putresin ve kadaverin gıdalarda önem arzeden biyojen aminler.

Gıdalarla birlikte fazla miktarda biyojen amin almak, yemek yenildikten sonraki yarım saat ile birkaç saat içerisinde açığa çıkan zonklayıcı tarzda baş ağrısı, yüz ve deride kızarıklık, bulantı, ishal, aşırı terleme, ödem, düşük ya da yüksek tansiyon gibi çeşitli belirtilerle seyreden bir zehirlenmeye neden oluyor. Öyleyse biyojen aminlerin ne olduğuna, gıdalarda nasıl ortaya çıktığına ve hangi durumlarda zehirlenmelere neden olduklarına biraz daha yakından bakalım.

Biyojen aminleri anlatmak için konuya ilk önce proteinlerden başlamak gerekiyor. Ne hoş bir tesadüf ki protein sözcüğünün kökeni de Eski Yunancada “ilk gelen, önce gelen, birinci olan” anlamlarına gelen “proteîos” sözcüğüne dayanıyor.

Proteinlerden biyojen aminlere

Gıdalarda bulunan besleyici öğelerden biri proteinler. Hayvan ve bitkiler başta olmak üzere bütün canlı formlarının temel yapı taşını oluşturuyorlar.

Proteinlerin temel yapı taşını ise amino asitler oluşturur. Canlı hücrelerdeki proteinlerin yapı taşı olarak kullanılan 20 farklı çeşit amino asit var. Hiçbir protein bu 20 amino asidin tamamını içermez. Her bir protein bu 20 farklı amino asidin bazılarının bir araya gelmesi sonucunda oluşur.

Amino asitleri farklı şekillerdeki tuğlalar, proteinleri ise bu tuğlaların kullanılması ile inşa edilen evlere benzetebiliriz. Ancak tıpkı proteinlerde olduğu gibi her ev de farklı çeşit tuğlaların bir araya gelmesinden oluşmalı, yani benzersiz olmalıdır.

Besinler yoluyla vücudumuza aldığımız proteinler doku yapımı, büyüme, gelişme gibi faaliyetlerde kullanılır. Ancak kullanılabilir olması için kendisini oluşturan amino asit birimlerine parçalanması gerekmektedir. Tıpkı tuğlalardan örülmüş bir evin tekrar oda oda, tuğla tuğla parçalanması gibi.

Bu parçalanma işlemi vücudumuzun ürettiği enzimler vasıtasıyla olur. Enzimler biyolojik reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayan kimyasal moleküllerdir. Vücudumuzun temel metabolik faaliyetlerinin tümünde enzimlerin az veya çok bir rolü vardır.

Proteinler amino asitlere ve amino asitler de daha küçük kimyasal maddelere parçalanarak vücudumuz tarafından kullanılabilir formlara dönüştürülür. Biyojen aminler bu parçalanma sürecinde açığa çıkan kimyasal maddelerden bazılarıdır. Kimyasal yapısı birbirinden farklı pek çok biyojen amin var. Bu aminler vücudumuzdaki metabolik faaliyetlerde önemli roller oynarlar.

Biyojen aminler sadece vücudumuzda üretilmez mikroorganizma faaliyeti sonucunda gıdalarda da üretilebilir. Bazı bitkisel gıdalarda ise biyojen aminler doğal olarak bulunabilmektedir. Bu yazıda gıdalarla birlikte aldığımız ve bazen tatsız durumlara yol açan bazı biyojen aminlere değineceğiz.

Biyojen âmin içeren gıdalar

Biyojen aminler protein ya da amino asit içeren gıdaların çoğunda bulunur. Dolayısıyla balık, balıktan yapılan konserve ürünler, et ürünleri, süt ürünleri, et ve süt ürünlerinden yapılan mezeler, yumurta, şarap, bira, turşular, soya ürünleri, bezelye, çikolata, fındık gibi pek çok gıda az veya çok biyojen amin içerir. Ancak bazı biyojen aminlerin gıdalarla fazla miktarda alınması sağlık sorunlarına yol açmaktadır.

Yazıyı buraya kadar okuyan okurların “eyvah bunları da mı yiyemeyeceğiz?” kaygısına kapılmamaları için hemen söyleyeyim ki bu gıda maddelerini afiyetle yemeye devam edeceğiz. Bir sorun yok bu aşamada; hangi durumda biyojen aminler sorun yaratıyor ona açıklık getirdiğimizde mesele daha iyi anlaşılacak.

Mikroorganizmaları görmezden gelemeyiz

Biyojen aminlerin proteinlerin enzimler vasıtasıyla parçalanması sonucu oluştuğunu söylemiştim. Enzimleri sadece insanlar üretmez. Doğada yaşayan canlıların tamamı çeşitli enzimler üretir. Bu canlılardan biri de mikroorganizmalardır. Mikroorganizmalar tek hücreli, çok küçük canlılardır ve yaşamlarını sürdürebilmek için proteinlere ihtiyaç duyarlar.

Mikroorganizmaların proteinleri besin kaynağı olarak kullanabilmesi için parçalayarak küçültmesi gerekir. Mikroorganizma bu parçalama işlemi için bünyesinde enzimler üretir ve bu enzimleri hücre duvarından dışarı salgılar. Enzimler proteinlerle reaksiyona girerek onların parçalanmasını sağlar ve parçalanan protein parçacıkları da mikroorganizmalar tarafından besin kaynağı olarak kullanılır.

Mikroorganizmalar doğada hemen hemen her yerde bulunur. Dünya bir mikroorganizma gezegenidir.

Yeryüzünde bu kadar bol bulunan canlıların gıdalarda da bolca bulunması kaçınılmazdır.

Gıdalarda bulunan mikroorganizmaların bir kısmı faydalıdır, bir kısmı hastalıklara neden olur ve bir kısmı da gıdaların bozulmasına yol açar.

Şarap, bira, turşu, yoğurt, peynir vb. gibi fermantasyon yoluyla üretilen çeşitli gıdalarda faydalı mikroorganizmalardan yararlanırız. Tabii onlara faydalı diyen biziz; yoksa onların yaptığı şeyin adı hayatta kalmaktır.

Hastalıklara yol açan patojen mikroorganizmaları ise pastörize etme, pişirme, yiyecekleri tuzlu ya da asitli ortamlarda muhafaza etme, kurutma vb. gibi büyük bir çeşitlilik içeren yöntemlerle kontrol etmeye çalışırız.

Yiyeceklerin bozulması ise kaçınılmazdır. Bozulma, çürüme ve dağılma süreci yiyeceğin temel yapısının atomik ya da elementel birimlere parçalanmasına kadar devam eder. Bu özünde iyi bir şeydir. Böylece yiyecekte bulunan ve hayatın devamlılığı için gerekli olan besleyici öğeler yeniden tabiata karışır ve bu süreçlerde mikroorganizmalar vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ama biz elbette ki yiyecekleri bozulmadan uzun süre muhafaza etmek isteriz. Açlık korkusu tarih boyunca peşimizi hiç bırakmamıştır. Oysa önünde sonunda biz insanlar da ölür ve tabiata karışırız mikroorganizmalar marifetiyle…

Fermente ürünler biyojen amin içerir

Mikroorganizmaların etkin rol oynadığı fermantasyon ve bozulma süreçlerinde açığa çıkan kimyasal maddelerden bazıları biyojen aminlerdir.

Gıdalardaki biyojen amin miktarının azlığı ya da fazlalığı bize gıdanın tazelik durumu hakkında bir fikir verir. Örneğin balık gibi proteince zengin ve kolayca bozulan gıdalarda biyojen amin miktarı bozulmanın bir ölçütüdür. Sıcaklık mikroorganizmaların faaliyetini kolaylaştıran, kimyasal reaksiyonları hızlandıran bir etkendir. Gıdalar bu nedenle soğukta daha uzun süre bozulmadan saklanabilir. Avlanan ya da yetiştirilen balıklar tüketilinceye kadar soğuk ortamda muhafaza edilmezlerse biyojen aminlerin miktarı çabucak artacaktır. Balıklarda en çok bulunan biyojen amin ise histamindir. Taze bir balığın histamin içeriği çok düşüktür ve balıkta histamin miktarının yüksekliği bozulma belirtisi olarak değerlendirilir.

Fermente ürünler çok çeşitli mikroorganizmalar içerir ve bu mikroorganizmalardan bazıları da biyojen amin üretir. Proteinden zengin fermente ürünlerin başında ise süt ürünleri ve süt ürünleri içinde biyojen aminler açısından önem arz edenlerin başında da olgunlaştırılmış peynirler gelir.

Olgunlaştırma peynirlere karakteristik bir tat ve aroma kazandırmak için peynirlerin uygun koşullarda bekletilmesi işlemidir Peynirde hoşa giden tat ve aromanın oluşması peynirin içinde bulunan proteinlerin ve yağların parçalanmasına bağlıdır ve peynirde bulunan mikroorganizmalar ürettikleri enzimlerle bu parçalanma sürecinde etkin rol oynar. Çoğu peynire belirli bir tat ve aromayı kazandırmak için bazı bakteriler özellikle katılır. Ancak bazı mikroorganizmalar da biyojen aminleri üretir ve olgunlaştırma süresi uzadıkça daha çok biyojen amin üretme imkanı bulacaklardır.

Çiğ süt çeşitli mikroorganizmaları içerir. Ve bu nedenle de çiğ sütten yapılan ve olgunlaştırılarak tüketilen peynirlerde biyojen amin içeriği pastörize edilerek yapılan peynirlere kıyasla daha yüksektir. Pastörizasyon biyojen amin üreten mikroorganizmaları yok etmektedir.

Genel olarak sert ve olgunlaştırılmış peynirler daha çok biyojen amin içerir ve peynirlerde histaminin yanısıra en çok bulunan biyojen aminlerden biri de tiramindir.

Çiğ sütten yapılan eskitilmiş kaşar, gravyer, tulum, otlu peynir gibi uzun süre olgunlaştırıldıktan sonra tüketime sunulan peynirlerin biyojen amin içeriğinin yüksek olabileceği bilinmelidir.

Şarap ve bira gibi fermente içkiler de biyojen amin içerirler. Ama biyojen amin miktarları genel olarak balık ve peynirlere kıyasla çok daha düşüktür. Sebzelerden yapılan çeşitli turşular içinde biyojen amin içeriği en yüksek olanı lahana turşusudur ancak lahana turşusu bir rahatsızlığa neden olacak miktarda biyojen amin içermez.

Sorun nerede?

Bu anlattıklarım biyojen amin içeren gıdaların tehlikeli olduğu anlamına gelmez; gıdanın içerdiği biyojen aminlerin miktarına ve bizim yeme-içme yoluyla vücudumuza ne miktarda biyojen amin aldığımıza bağlı olarak bir sağlık sorununun ortaya çıkabileceği anlamına gelir. Ve bu konuda da en çok dikkat edilmesi gereken gıda maddesinin başında balıklar gelmektedir. Palamut, uskumru, kolyos, zargana, istavrit, sardalya gibi balıklara daha çok dikkat etmek gerekir. Özellikle palamut ve uskumru gibi kırmızı renkli kas dokusunun fazla olduğu balıklarda avlanma sonrası soğukta muhafaza edilmemişlerse histamin oluşumu daha fazla olmaktadır. Balıklardan yapılan şarküteri ürünlerinin ve kabuklu deniz ürünlerinin de biyojen amin içeriği yüksek olabilir.

Tazeliğini yitirmiş balıkların biyojen amin içeriğinin yüksek olacağı, o balıkla birlikte biyojen amin içeriği yüksek bir olgunlaştırılmış peynirin yenmesi ve yanında da biyojen amin içeriği yüksek bir şarap içilmesi durumunda zehirlenmenin neredeyse kaçınılmaz olacağı düşünülmelidir. Alerjik bir bünyeye sahip olmak, yüksek tansiyon hastası olmak ve bazı ilaçlar kullanmak da sağlık sorununu şiddetlendiren işlevler görebilmektedir.

Ne yapmalı?

Öncelikle adım adım ve çok detaya girmeden birer tüketici olarak neleri bilmemiz işimize yarar sorusu odağında bazı genel noktalara değinelim:

a) Protein ya da amino asit açısından zengin gıdalar biyojen amin içerebilir.

b) Mikroorganizma içeriği yüksek gıdalarda biyojen amin oluşumu artar. Çiğ sütten yapılan ve olgunlaştırıldıktan sonra tüketime sunulan ürünlere dikkat etmek gerekir.

c) Fermentasyon yoluyla üretilmiş gıdaların biyojen amin içeriği diğer gıdalara kıyasla daha yüksektir.

d) Gıdaların tüketilmeden önce uygun olmayan sıcaklık koşullarında saklanması veya bekletilmesi biyojen amin içeriğini arttırır.

Dikkate alınması gereken başka noktalar da var. Ancak bir gıda maddesi seçiminde gıdanın tazeliğine, uygun koşullarda hazırlanmış ve muhafaza edilmiş olmasına dikkat etmek biyojen aminlerden doğacak sağlık sorunlarını bertaraf etmeye yetecektir. Bunlara dikkat edildiği sürece gerek balık ve gerekse fermente gıdaların yenilmesinde hiçbir sakınca doğmayacaktır.

Ancak yine de balık ve olgunlaştırılmış peyniri bir arada yeme konusunda ihtiyatlı olmak iyi olur.

Gıdalarla alınan biyojen aminlerin bir kısmı bağırsaklarımızdaki mikroorganizmalar tarafından etkisiz hale getirilmektedir. Bağırsak rahatsızlığı çekilmesi, bağırsaklardaki bakteriyel florayı bozan antibiyotik tarzı ilaçlar kullanılması gibi durumlarda biyojen aminleri yüksek düzeyde içermesi muhtemel gıdaları fazla yemekten bir süre için kaçınmak da iyi olacaktır.

Bu yazı bianet.org dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık

Avrupa Konseyi: Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadelesinde yasal boşluklar var!

Avrupa’nın kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda Türkiye ile ilgili ilk denetim raporu açıklandı. Avrupa Konseyi raporuna göre atılan adımlara rağmen kadına yönelik şiddetle mücadelede yasal boşluklar var.

Kayhan Karaca’nın Deutsche Welle Türkçe’de yer alan haberine göre Türkiye, kısaca “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılan “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”ni, imzaya açıldığı 11 Mayıs 2011 tarihinde imzalayan ilk “Avrupa ülkesi” olmuştu. Sözleşme Ankara tarafından 2012’de onaylanmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe konmuştu.

Taraf devletleri sözleşmenin getirdiği yükümlülükler konusunda GREVIO adı verilen Kadınlara Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu denetliyor. GREVIO’nun Türkiye’yle ilgili ilk denetim raporu bugün açıklandı.

GREVIO uzmanlarının 2017’de Türkiye’de gerçekleştirdiği saha çalışması, uzman sivil toplum kuruluşlarının katkıları ve Türk hükümetinin verileri ışığında hazırlanan raporda, Türkiye’de 2012 yılında çıkarılan “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu” ve bu yasayı izleyen milli eylem planları önemli adımlar olarak gösterildi. Ancak kadına karşı şiddeti önleme ve mücadalede genel politikaların sistematik ve kapsamlı değerlendirmeye tutulmaması eleştirildi. Kadının “anne ve bakım sağlayıcı” şeklindeki geleneksel rollerini vurgulamaya dayalı yaklaşımın “kadın ve erkeğin aile ve toplumdaki rol ve sorumluluklarına ilişkin klişeleşmiş ayrımcı önyargılar ile mücadeleyi engellediği” görüşüne yer verildi.

GREVIO raporuna temel oluşturan İstanbul Sözleşmesi şu ana kadar Rusya ve Azerbaycan dışındaki 45 Avrupa Konseyi üyesi ülke tarafından imzalandı. Bu ülkelerden 33’ü sözleşmeyi onaylayıp yürürlüğe koymuş durumda.

 

(DW Türkçe)

Bize de bir slogan lazım – Berkay Erkan

Farkında değiliz ama toplumsal hareketler ile ortaya çıkan sloganların hayatımız üzerinde etkisi uzun süre devam ediyor. Modern çağın ilk büyük kitlesel hareketi sayılabilen 68 olaylarının etkileri gibi. “Yasaklamak yasaktır!” 68’in iz bırakan sloganlarından biriydi. “Kaldırım taşlarının altında plaj var!” gibi, daha sonra bizde de rastlayacağımız eğlenceli sloganlar da vardı. Ama elbette tartışmasız hala en popüler olanı “Soyez réalistes, demandez l’impossible” yani “Gerçekçi ol, imkansızı iste!” dir. “Savaşma seviş” sloganının da ilk burada,Vietnam savaşı protestosu sırasında atıldığı söylenir.

 

Bu sene 1968 mayıs olaylarının ellinci yılı. Kendisinden sonra yüzyılın akışını derinden etkileyen bu olaylar hala yenilerine ilham veriyor. Hatta ondan sonra dünyada yaşanan pek çok büyük toplumsal hareketin ona benzediğini söylemek bile mümkün.

Ülkemizde de buna en yakın olanı elbette Gezi olaylarıdır.

“Ne sağcıyım ne solcu çapulcuyum çapulcu.”

”Biberi bal eyledik, meydanları dar eyledik.”

“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.”

”Direne direne kazanacağız.”

Gezi olayları sırasında çok kullanılan sloganlardı bunlar. Dikkat edilir ise sloganların somut bir talebi yok gibi. Daha çok, baskı ile birlikte bir dayatmaya karşı “Artık yeter!” demeye çalışan bir direniş. “Hayır, biz varız! “ diyen bir haykırış. Yani aslında isyanın talebi elbette var ve bu duruşun arkasında gizli: Biz varız! Başka bir deyişle apaçık bir özgür yaşam ve özgürlük talebi.

68 Olaylarından sonra dünyada tipik olarak benzer, spontan, beklenmedik anda bir kıvılcım ile patlayan toplumsal hareketlere daha çok rastlanır oldu.

Yakın zamandan ise 99 Seattle olaylarını, 2011 Wall Street işgalini, İspanya öfkeliler hareketini, Tunus’dan başlayan Arap Baharını ve bizdeki Gezi olaylarını bunun örnekleri olarak sayabiliriz.

Bütün bu olaylar, aslında toplumsal yaşamın içinde yavaş yavaş mayalanan, biriken duyguların, uygun koşulların oluşması ile bir anda ortaya çıkarttığı parlamalar. Bu yüzden sloganları toplumsal talepler kadar, ortak duyguları da ifade ediyor. Hareket önceden planlanmadan çıktığı için sloganlar da bu ani gelişen olayların içinde doğuveriyor.

68 Paris, Gezi ya da Arap isyan hareketlerinde olsun, bu durum çok benzer. Giderek toplumun ortak duygularının ifade edilişi de öyle. Bunun en güzel örneğini Arap Baharı’nda öne çıkan sloganda gördük: “Ekmek, Onur, Özgürlük”

Böylece “onur” belki de tarihte ilk kez toplumsal bir talep oldu. Fransız devriminden beri iki yüzyılda insanlığın gelişimine bakarak, alınan yolu bu açıdan düşünmek insanı karamsarlığa itiyor.

Sloganların etkisi

Her toplumsal olay, onu ortaya çıkaran taleplere dayanır. Bu talepler, en kısa yoldan duyurmak, hareketi konsolide etmek için sloganlar ile ifade ediliyor ve adeta bayraklara dönüşüyor. Bu bakımdan sloganlar çok önemli. Hareketin gelişip başarıya ulaşmasında kitleleri etkileyip cezbettikleri için kesinlikle çok büyük bir enerji ve itici güç kaynağı.

Ancak sloganlar sadece ani kabaran toplumsal olaylarda önemli bir rol oynamıyor. Aynı zamanda toplum içinde çeşitli siyasi ve sosyal faaliyetlerin hedeflerine varması açısından da çok önemli, hatta belki daha da kritik etkileri var. Çünkü spontan hareketler zaten kendi akışı içerisinde en etkileyici sloganları üretebiliyor. Bunların o an kitlelere hitap edebileni tutuyor, etmeyeni kısa zamanda sönüyor. Dolayısı ile nasıl olması gerektiği üzerine ekstra bir çaba gerekmiyor. Oysa sivil ya da siyasi pek çok faaliyet açısından durum farklı. Bu hareketlerin kendilerini büyütmek, bir etki yaratmak için söylemlerini aktaracak çekici, ikna edici özellikte sloganlara ihtiyacı var. Başarılarında bunun etkisi çok fazla. Rusya’daki Ekim devrimi, Hitler’in Almanya’da iktidara gelişi ya da İran’daki islam devrimi bu anlamda 20. yüzyılın en öğretici örnekleri.

Örneğin Rusya’da, uzun süredir artarda gelen savaşların ve yenilgilerin getirdiği yorgunluk, sefalet ve bıkkınlık içinde olan halkı kendi taraflarına çekmek için bolşeviklerin kullandığı en etkili slogan “Ekmek, Barış ve Özgürlük” idi. Savaş yorgunu ve aç kitlelerin “ekmek” ve “barış” diye haykıranlara ilgi duymasından daha doğal ne olabilirdi?

Ama propoganda ve sloganların etkin kullanımı bakımından modern çağın en tipik örneği Hitler’in iktidara gelişidir. Hitler ve onun sağ kolu Gobbels’in propaganda taktikleri bugün hala ders kitaplarında okutuluyor. Oysa Nazi hareketini başlangıçta hiç kimse ciddiye almamıştı.

Nazilerin çalışması da, birinci dünya savaşından yenik çıkmış, gurur kırıcı anlaşmalar imzalamış ve korkunç bir ekonomik krizin içerisinde yoksullukla boğuşan almanların özellikle duygularını faaliyetlerinin merkezine koymaya dayanıyordu. Bu şekilde Naziler onlara tam da duymak istedikleri mesajları sistemli bir şekilde ulaştırdılar. O dönemde kullandıkları sloganlara bakınca aynı zamanda pragmatik olmayı ne kadar iyi becerdikleri de görülür. Örneğin dönemin kötü koşullarında yaşayan almanlara,  “Arbeit, Freiheit, Brot” yani “ İş, özgürlük, ekmek” diye sesleniyorlardı. Düşünsenize, ekonomik kriz yüzünden milyonlarca işsiz ve yoksul, iş talebini yükselten, iş vaadeden slogana kulak  kabartmayıp da ne yapacak? Bu bağlamda “Uyan Almanya” , “Bugün Almanya, yarın bütün dünya“ gibi halkın duygularına seslenen sloganlar ile büyümeyi başardılar.

“Tanrı Bizimle!”

Örneğin bu afiş ve slogan toplumsal bilinç altına işleyen gerçekten en etkili olanlarından biridir. Mevcut koşullarda cümlenin gerçek anlamından başka, gömülü mesajlar içeren mükemmel bir propaganda. Nitekim bizde de iktidarın bazen doğrudan bazen dolaylı, sözlü ya da yazılı her açıklamasına bir şekilde yerleşmiş, bağlamına göre benzeri gömülü mesajlar içerecek şekilde sürekli kullandığı bir söylemdir bu. Onlar sadece böyle bir afiş gibi açık propaganda malzemesi yapmaya ya cesaret edemediler ya da akıl edemediler. Bu söylemin, güç ile buluştuğunda ne kadar etkili olduğunu da belirtmeye gerek yok.

Sloganların bu tip hareketlerin gelişmesindeki etkisi açısından değinebileceğimiz örneklerden birisi de İran İslam Devrimidir. Bu hareketin gelişmesinde özellikle toplumsal taleplerin din temelinde yükselişi  sloganların da daha çok bu çerçevede ifade edilmesine ve duygulara seslenir özellikte olmasına yol açtı. Şah yönetimi hareketin bütün kesimleri ile karşısındaki hedef olduğu için sloganlar da bunu başaracak gücü ve özgüveni sağlamaya dönüktü. Bu ise birlik olmayı teşvik eden “ittihad, ittihad, zaruret-e inkılab” yani “birlik,birlik devrimin şartı ” gibi sloganların daha 60’lı yıllardan itibaren kullanılmasını sağladı. Nitekim komünist, asker ya da esnaf kesim, bütün siyasi kanatlar bundan kaçamadı. Devrimin gerçekleşmesinde hepsi birlikte hareket etti.

Hangi sloganlar?

Sloganlar hakkında bu kadar lafı etmemizin nedeni iklim hareketinin durumu. Bu hareket, tüm dünyayı ilgilendiren yaşamsal bir tehlikeye karşı ortaya çıktı. Ama yereldeki hareketler ile kıyaslandığında bile durum hiç iç açıcı değil. Henüz kitleler ile ilişkilenmesini kolaylaştıracak doğru dürüst bir sloganı bırakalım küresel düzeyde, yerelde bile yok. Olanlarda çok zayıf.

Halen hareket WWF, Greenpeace vb. gibi çevreci sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra Yeşiller gibi siyasi hareketleri de içine alarak geniş bir çevreye dağılmış durumda. Öte yandan henüz dünyada hareketin liderliğini alan bir ilerleme de yok. Bu da hareketin konsolidasyonunun gerçekleşmesine engel oluyor. Ama ulusal ölçekte de onu etkili bir şekilde topluma mal edecek gelişmelere pek rastlamıyoruz hala.

Kısaca mevcut durum ne yazık ki olması gerekenden çok uzak. İklim hareketi kendisini anlatmakta neredeyse hala kutup ayılarından, penguen ve foklardan medet umar halde. Elbette bu hareket eninde sonunda başarıya ulaşacak! İklim değişikliği, yersiz yurtsuz kalan, kıtlık ve susuzlukla boğuşan, göç etmek zorunda kalan büyük kitleleri öfke ile hükümetlere saldırmaya ittiğinde zaten bu gerçekleşecek. Ama tabii gezegen ve mevcut yaşam için de iş işten geçmiş olacak. Halbuki bu hareketin doğuş nedeni tam da buna engel olmak, yani iş işten geçmeden herkesin eyleme geçmesini sağlamak!

Kuşkusuz iklim hareketi daha önce verdiğimiz örneklerden çok farklı. En önemlisi küresel bir probleme karşı doğdu ve küresel etkinliği ile hedefe varabilecek bir hareket. Bu anlamda tarihteki ilk örnek. Doğal olarak gelişiminde pek çok probleme de yeni çözümler bulması gerek. Bayrak olacak sloganları bulmak da bunlardan biri.

Böyle bir hareketin bütün topluma yayılması ve hızlı yol alması için böyle sloganlar bulmak son derece önemli. Belki henüz kabaran bir toplumsal dalga yaratmaktan uzak olabilir. Ama bunu sağlamak için en önemli araç sloganları olacak. Farkına varılması gereken şey bunun mümkün olduğu. Etkili bir sloganın taşıması gereken belli başlı iki önemli özellik var. Bir slogan toplumun en acil, meşruiyet kazanmış ortak taleplerini ve aynı zamanda belki daha da çok duygularını ifade edebilmeli, onlara dayanmalıdır. Ancak bu şekilde ondan beklenen işlevini yerine getirebilir. Aksi halde planlı bir faaliyet için vakit kaybından başka bir şey olmaz.

Bunun için şimdi pragmatik davranıp, etkili sloganların taşıması gereken özelliklere sahip nasıl bir şey söylenmeli diye hemen düşünmeye başlamak gerek.

Bu hareket küresel olsa da yerel ayakları üzerinde yükselecek. Aynı zamanda yerelde gerçekleşecek bir ilerlemenin etkileri küresel de olacak.  Çözüme dönük düşünce ve hedeflerimizi geniş kitlelere çok daha hızlı ve ikna edici taşıyabiliriz. İster küresel ister yerel, formül aynı; ortak talepler, ortak duyguları ifade eden sloganlar. Belki de henüz tam olarak bunlarda ortaklaşılamadığı söylenebilir. Olsun, o zaman da bunu sağlamak için aynı yoldan devam edilir.

 

Berkay Erkan

James Hansen açıkladı: 1 derece ısınma kalıcı olarak geçildi, El Niño geliyor!

Dünyanın sayılı iklim bilimcilerinden, NASA Goddard Ensitüsü eski direktörü Dr. James Hansen bugün yaptığı açıklamada Eylül ayının tüm zamanların en sıcak 6. Eylül ayı olduğunu ve küresel sıcaklık artışını tetikleyen El Nino sıcak su akıntısının 3 yıl aradan sonra geri döndüğünü ve birkaç ay içinde başlayacağını duyurdu.

James Hansen’ın yaptığı açıklamaya göre Eylül 2018’de küresel sıcaklıklar 1951-1980 ortalamasından 0.75°C, 1880-1920 ortalamasına göre 1,02 °C daha sıcak oldu. Buna göre geçen eylül ayı 2005 Eylül’üyle birlikte güvenilir termometrik ölçümlerin yapılmaya başladığı 1880’den bu yana ölçülen en sıcak 6. Eylül ayı oluyor. Geçen Eylül’den daha sıcak eylül aylarının hepsi de son 5 yıl içinde bulunuyor ve 1951-1880 ortalamasına göre sıcaklık artış düzeyi şöyle sıralanıyor: 2014 ve 2016 (+0.88°C), 2015 (+0.82°C), 2013 (+0.77°C) and 2017 (+0.76°C).

James Hansen’ın duyurduğu küresel sıcaklık ölçümü sonuçlarına göre 2018’in de 1880’den bu yana en sıcak 4. yılı olması bekleniyor. Hansen’a göre La Nina dönemi bile olsa sıcaklık artışı sanayi öncesine göre 1 dereceyi kalıcı olarak geçti.

El Nino nedir?

Daha önce konuyla ilgili Yeşil Gazete’ye bir yazı yazan Boğaziçi Üniversitesi’nden iklim bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz El Nino ve La Nina’yı şöyle açıklamıştı:

“Güney Amerika’nın batı kıyısındaki okyanus sularının periyodik olarak ısınıp soğuması konuyla ilgilenen insanların dikkatini çekmiştir. Bu ısınıp soğuma o bölgede yaşayan balıkçılar için çok önemlidir. Peru açıklarındaki okyanus suyu soğursa dipteki besleyici ve soğuk su yüzeye daha fazla çıkar, bu da balıkçıların avlayabildiği balık miktarını arttırdığından yüzleri güldürür. Tam tersi eğer soğuk su yüzeye az çıkarsa bu sefer de tutulan balık miktarı azalır. Güney Amerika’nın batı kıyısındaki insanlar çoğunlukla balıkçılık ile geçindiklerinden yüzyıllar boyu bolluklar ve kıtlıklar, bunlarla birlikte devletlerin yükseliş ve çöküşleri hep okyanusun yüzey sıcaklığındaki bu değişime bağlanmıştır. Suyun sıcaklığındaki artış genelde kendisini sene sonuna doğru gösterdiği için Hz. İsa’nın doğumuyla bağdaştırılarak bu olaya El Nino (küçük erkek çocuk) denmiştir. Tam tersi olarak suların soğuması da La Nina (küçük kız çocuk) diye adlandırılır.

Yirminci yüzyılın başından beri El Nino’nun sadece Peru kıyılarını etkilemediği dünyanın neredeyse her bölgesindeki iklim olaylarını ciddi biçimde etkilediği ortaya konmuştur. Mesela El Nino görülen yıllarda  ABD’nin orta bölgeleri, yani tarım üretiminin kalbi, normalden daha sıcaktır ve daha az yağış alır. Pasifik’te çok daha fazla tropik siklon görülür. Afrika’nın doğusundaki yağış miktarı artarken batısı daha az yağış alır ve kuraklık Doğu Afrika’dan Batı Afrika’ya taşınır. Güney Asya ve Avustralya’nın aldığı yağış miktarı ise ciddi anlamda azalır. Avrupa’da Alplerin kuzeyi daha yağışlı ve bulutlu olmasına karşın Akdeniz Havzası’nda özellikle kışlar ılıman ve az yağışlı geçer. Genel olarak bakıldığında ise dünyanın ortalama sıcaklığının El Nino’nun hakim olduğu senelerde arttığı, La Nina görülen senelerde ise azaldığı görülür.”

 

(Yeşil Gazete)

Cemal Kaşıkçı neden önemli, Suudi gazeteciye ne oldu? – Fehim Taştekin

Bu yazı BBC.com/turkce sitesinden alındı

Cemal Kaşıkçı’nın kaçırılması ya da öldürülmesinin arkasındaki saik basitçe onun Suudi yönetimini eleştiren bir gazeteci olmasına indirgenebilir mi?

Eleştirileri “muhalefet” değil “nasihat” çerçevesindeydi. Ama kendisi bir gazeteciden fazlasıydı. Haliyle onu hedef yapan şey, mütevazı reform talebi ya da “Yemen’deki savaş İslam dünyasındaki liderliğimize zarar veriyor” uyarısının ötesine geçiyor.

Kaşıkçı’nın talep ettiği evlilik belgesi için Washington’daki Suudi Büyükelçiliği tarafından İstanbul Başkonsolosluğuna yönlendirilmesi, böylelikle suç mahalli olarak Türkiye’nin seçilmesi, Körfez medyasının Kaşıkçı’nın Katar, Türkiye ve İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile bağlantıları üzerinde durması, bir gazeteciyi aşan hesaplaşmayı resmediyor.

Vehhabilik ve ‘siyasal İslam’ arasındaki kan uyuşmazlığı

Bu hesaplaşma son yıllarda iyice belirginleşen iki eksen arasında. Ayrıştırıcı faktör ise Suudi devletinin resmi mezhebi Vehhabilik ile İhvan’la özdeşleşen “siyasal İslam” arasındaki kan uyuşmazlığı. Bu uyuşmazlığın tarihsel arka planında Kaşıkçı’nın da tam ortasında yer aldığı uzunca bir süreç var. Geçmişten önce güncel plandaki kilometre taşlarına bakalım:

-İhvan 2011’de “Arap Baharı” dalgasıyla iktidar şansını yakaladı. Mısır’da Özgürlük ve Adalet Partisi, Tunus’ta El Nahda seçimlerle iktidara geldi. Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi, Ürdün’de İslami Eylem Cephesi ve Kuveyt’te İslami Meşruiyet Hareketi sandıkta başarılar elde etti. Libya, Yemen ve Suriye’deki türbülanslarda da İhvan sahneye çıktı. Statükoya alternatif olarak görülen ve sakıncalı addedilen İhvan’la yeni iktidar kuşağı Körfez’in monarşilerini alarma geçirdi.

-2013’te Mısır’da Sisi darbesiyle İhvan kuşağına “Dur” denilirken müdahalenin ana finansörleri Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) idi.

-Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rabia’yı simgeleştirerek İhvan’a sahip çıkması ve kadrolarına Türkiye’de himaye sunması kaşların çatılmasına neden oldu.

-Katar’ın, Suudilerin Vehhabi-Selefi kanallardan yürüdüğü İslam dünyasında kendilerine alan açmak için İhvan’ı kullanması Körfez’deki diğer oyuncular için zaten rahatsızlık nedeniydi. El Cezire’nin İhvan liderleriyle yaptığı yayınlar nedeniyle Katar, 2014’te hedef tahtasına konuldu. Kendi istikametinden şaşmayan Katar 2017’den itibaren abluka ve tecrit dahil kapsamlı bir çökertme stratejisiyle karşı karşıya kaldı.

-Türkiye, Katar’da üs kurarak Körfez’in müdahale planlarına karşı kalkan olarak devreye girdi.

-Suudi Arabistan ve BAE’de “saraylı” çevrenin Türkiye’de AKP iktidarına karşı 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbeye girişimine umut bağladıkları görüldü.

-ABD Başkanı Donald Trump’la, özellikle de damadı Jared Kushner’le özel bir ilişki geliştiren Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman sarayda ipleri eline alırken Türkiye ve Katar’a karşı sıra dışı bir dil kullanmaya başladı. Muhammed bin Selman, İhvan’a “Yok edilmesi gereken terör kuluçkası” derken; İran, Türkiye ve Katar’ı “şer ekseni” olarak niteledi.

-Suudi Arabistan, ABD’nin yönlendirmesiyle Türkiye’nin “terör oluşumu” olarak baktığı Suriye’de Fırat’ın doğusunda Suriye Demokratik Güçleri’ne el attı.

Bütün bunlar bir tarafta Katar, Türkiye ve İhvan; diğer tarafta Suudi Arabistan ve BAE’nin olduğu kamplaşmayı derinleştirdi.

Afgan cephesinde başlayan bağlar

Peki, Kaşıkçı bu denklemin neresinde? Biraz geriye gitmek gerekiyor.

1960’larda İslam dünyasındaki komünist yayılma ve Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın estirdiği pan-Arabizm rüzgârını kesmek için Suudi Arabistan, Rabıta’yı kurarak Selefiliği ihraç etmeye başladı. Bu yeterli olmayınca pan-İslamizm kartı öne sürüldü ve bu süreçte İhvan’a iş düştü. Bu planın baş destekçisi Kral Faysal, Abdünnasır’dan kaçan İhvan’a kapılarını açtı. Örgütün “eğitimli” kadroları Suudilerin hem içerde hem dışarda ihtiyacını görüyordu. Bu sayede İhvan üyeleri Suudi sarayına da girmiş oldu. 1979’dan itibaren Sovyetlere karşı Afganistan’a küresel “mücahit otobanı” kurulurken hem Vehhabi-Selefi havuz hem de İhvan kullanıldı. Bu süreçte iki akım iç içe geçti ve birbirini etkiledi.

Kral Faysal, Vehhabi geleneğinden sapmalar gösteren bir çizgiye sahipti. Kadınların eğitimi gibi belli konularda reformlara yönelmişti. Özellikle kadınlar için okulların açılmasına İstanbul doğumlu ve Adapazarlı bir Abhaz olan eşi İffet Hanım öncülük ediyordu. İffet Üniversitesi onun miraslarından biri. Kral Faysal babasından farklı olarak Filistin meselesiyle de ilgilenerek şimşekleri üzerine çekmişti.

Afganistan-Pakistan hattında El Kaide ve Taliban’ı doğuran seferberliğin sahadaki takipçisi ise Kral Faysal’ın oğlu Prens Turki bin Faysal idi. Yani Usame bin Ladin’i Afganistan’a gönderirken Kaşıkçı’nın da elinden tutan namlı Suudi Arabistan İstihbarat Şefi. Cemal Kaşıkçı’nın farklı tonlarda “militan İslam” ile teması Afganistan’daki mücahit kamplarında başlıyor. Spekülasyona açık bir konu olmakla beraber yaygın kanı şuydu: El Kaide lideri Usame Bin Ladin dahil mücahitlerle yaptığı röportajlar biraz gazeteciliğinin biraz da istihbaratla dirsek temasının gereğiydi.

Dayısı Kemal Ethem’den sonra gizli servisi 24 yıl yöneten Prens Turki, 2003’de Londra, 2005’te Washington’a büyükelçi olarak atandığında Kaşıkçı’yı danışman olarak yanına aldı.

Kaşıkçı yıllar içinde Ladin’le dostluktan “Radikalizme karşı siyasal İslam’ın önü açılmalı” diyen bir çizgiye gelmişti. İhvan da Kaşıkçı’ya örgütün hedeflerine ulaşmasına hizmet edecek “zeki bir aydın” olarak bakıyordu.

İhvan hedef tahtasında

İhvan’ın siyasal alternatif olarak monarşilerin sonunu getireceğine dair korkular zamanla her şeyin önüne geçti. Sonuçta Suudi ölçeğinde bir ülke için siyasal reform yapmak, Vehhabi-Selefi çizginin bir tık üstünde yer alan İhvan’ın önünü açmak demekti. Bunu önlemek için bazı yerlerde İhvan pazarlık sürecine sokuldu; iktidara oynama hevesleri budanarak “Sadece eğitim ve yardım faaliyetlerinde bulunabilirsin” denildi.

BAE’de 1970’lerde Islah adıyla örgütlenen İhvan ilk dönemlerde prenslerden destek gördü. Hatta devlet kurumlarına ciddi oranda nüfuz etti. Gidişatı tehlikeli bulan yönetim 1990’larda önlem alma yoluna gitti. Arap Baharı’nda sesini yükseltme şansı bulan örgüt tutuklama furyasıyla susturuldu. BAE nihayetinde Kasım 2014’te Islah ve Mısır’daki İhvan’ı, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile birlikte “terör listesine” aldı.

Katar’ın bu örgüte yaklaşımı ise “ikiyüzlü” idi. 1996’da Hammad bin Halife el Sani, Suudilerle bölgesel rekabetten kaçınan babasını devirip emirlik koltuğuna oturduktan sonra El Cezire kanalını kurup İhvan çizgisindeki örgütlere el attı. Ancak Emir, İhvan’ı, başka coğrafyalarda destekledi. Katar içinde faaliyette bulunmasını ise yasakladı. Pazarlıklar sonucu örgüt 1999’da Katar’da kendini feshetti.

İhvan 2013’ten sonra tamamen şeytanlaştırılırken Cemal Kaşıkçı da artık ters tarafa düşmüş oldu. Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yapılan darbeye ve İhvan’ın “terörist” ilan edilmesine karşı çıktı.

Bölgesel konularda Kral Faysal’ın çizgisinin bugüne izdüşümlerini Prens Turki ve Kaşıkçı’da da görmek mümkün. Prens Turki, ABD’de elçiyken Amerikalılara Ortadoğu’daki asıl meselenin İran değil Filistin-İsrail sorunu olduğunu telkin ediyordu. İran’ın tehlikeli bir yolda ilerlediğini düşünse de bu ülkeye saldırının “çok büyük bir felaket” olacağını düşünüyordu. Kaşıkçı’nın hissiyatı da bu yöndeydi. Bu tarafın bakışına göre İran durdurulmalı ama İsrail’in istediği şekilde değil.

Tahtın artık Abdülaziz ibn Suud’un torunlarına geçeceği yeni dönemde saray darbesiyle veliaht prens yapılan Muhammed bin Selman ise bütün sorunu İran’da görüyordu. Onu 2015’te Yemen’e saldırtan da İran’ın kollarını (Ensarullah) kesme hedefiydi.

Pek çok konuda Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayid’le eşgüdümlü hareket eden Muhammed bin Selman’a göre Katar ayrıca Suudi Arabistan’ın Kâtif bölgesi, Bahreyn ve Yemen’de İran bağlantılı grupları destekliyordu. Trump, Mayıs 2017’de ilk yurt dışı gezisini yaptığı Riyad’da 380 milyar dolarlık silah anlaşmasına imza atarken İran’a karşı 40 bin kişilik İslami Askeri Koalisyonu’nun kurulacağını ilan etmişti. Tam bu sırada Katar Emiri Şeyh Temim’in askerlerin yemin töreninde “İran’a yönelik düşmanlık beslemekte bir hikmet yoktur” dediği medyaya sızdırıldı. 2017’deki tecrit ve abluka hamlesinin tetikleyicisi de buydu.

Eski patronun tuzağa çeken telkinleri

Böylesi bir denklemde Cemal Kaşıkçı gibi El Kaide, Taliban ve 11 Eylül’ün hava korsanlarıyla bağlantılar dahil çok sayıda gizli dosyaya vakıf birinin karşı eksene kayması hayatının tehlikeye girmesi için yeterli. İhvan’la bağlantılı tarihsel arka plan da Kaşıkçı’yı çok özel bir yere oturtuyor.

Özetle kaçırılma ya da ölüm birkaç adımda geldi:

-Amerikan yönetimi, Katar’da Sani hanedanını çökertme planına göz yumarken; Cemal Kaşıkçı’nın Muhammed bin Selman’ın Trump’la yakınlaşmasını Suudi Arabistan için tehlikeli bulması “Yazma, tweet atma, sus” diye uyarılmasını tetikledi.

-Cemal Kaşıkçı geçen yıl Muhammed bin Selman’a mesaj göndererek kendisi gibi bir danışmana ihtiyacı olduğunu belirtip birlikte çalışmayı önerdi. Veliaht Prens, Kaşıkçı’nın İhvan ve Katar gibi iki düşmanla ilişkileri olduğunu belirtip reddetti. Bunun yerine ülkeye dönmesi için Kaşıkçı’ya telkinlerde bulunanlar çıktı. Bunların başında Muhammed bin Selman’ın küçük kardeşi ve Washington Büyükelçisi Halid bin Selman geliyor. Büyükelçi son 3 ayda Kaşıkçı ile 4 kez görüşerek tehlikede olmadığını söyledi.

-Kaşıkçı’nın geçen yıl New York’ta BM Genel Kurulu sırasında Katar Emiri Temim ile görüştüğü ve daha sonra Doha’da yeniden bir araya geldiği ortaya çıktı. Kaşıkçı’nın Washington Post’ta yazmasını sağlayanın da Temim olduğu öne sürüldü.

-Bu arada Kaşıkçı alenen “İhvan’ın Suud ayağı ve Katar’ın adamı” olarak resmedildi.

-Erdoğan’ın ekibiyle yakın temaslarına ilaveten Türkiye’den biriyle nişanlanması hassasiyeti artırdı. Tabii böyle zamanlarda insanların şeceresi de hatırlatılıyor: Kaşıkçı, Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdülaziz ibn Suud’un özel doktoru olan Kayserili Muhammed Kaşıkçı’nın torunu. Yani Prens Turki anne tarafından, Kaşıkçı büyükbaba tarafından Türkiye’yle bağlantılı.

Hesap neydi?

Kaşıkçı Suud Hanedanı’nda oyunun kurallarını bilen biriydi. Prens Turki’nin yanındayken elçiliklerin nasıl çalıştığını öğrenmişti. Buna rağmen İstanbul’a yönlendirilirken oyuna gelmesine kimse anlam veremiyor.

Yeni ortaya çıkan bilgilere göre Muhammed bin Selman’ın demir yumruğu altında duran Prens Turki, Kaşıkçı’yı ikna emrini aldı. Kaşıkçı’yı arayan Turki tehdit olmadığını belirtip konsolosluğa gitmesini telkin etti.

Fehim Taştekin – BBC Türkçe

Türkiye Barolar Birliği çevre mücadelesinden çekiliyor mu?

Sosyal medyada bir dilekçe dolaşıyor. Belki görmüşsünüzdür. Türkiye Barolar Birliği (TBB) bünyesinde kurulmuş bulunan Çevre ve Kent Hukuku Komisyonunda çalışmış/çalışan ve bir grup avukatın imzaladığı dilekçe 79 Baro Başkanlığına verilmiş ve bilgi için tüm baro üyelerine dağıtılmış.

İki sayfalık dilekçeden anlabildiğimize göre gönüllü çevre avukatları eli ile 80’li yılların başından bu yana başta İzmir olmak üzere baroların bünyesinde, 2000’li yılların başından itibaren TBB  kapsamında yürütülen ve birçok çevre davasının kazanılmasını sağlayan mücadeleden TBB çekilmeyi ya da en azından eskisi kadar aktif olmamayı arzuluyormuş.

Dilekçede ‘sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını savunmak ve korumak, bu yöndeki hukuki norm ve kurallara işlerlik kazandırmak, bu normların tüm canlıların bir arada ve uyum içinde sömürülmeden yaşamasına uygun şekilde değişimine yön verilerek geliştirmek amacı ile’ TBB bünyesinde kurulmuş bulunan Çevre ve Kent Hukuku Komisyonun TBB yönetimi tarafından yetkilerinin kısıtlandığı ayrıca hareket alanının da daraltıldığı belirtiliyor.

Dilekçeyi imzalayan, çeşitli dönemlerde bu komisyonda görev yapmış, yaşamının en kıymetli bölümlerini hiçbir maddi ve manevi karşılık beklemeden bu mücadeleye ayıran avukatlara göre bunun en önemli göstergesi ülkemizde çevre mücadelesinin hukuksal boyutunu ilk başlatan bir avuç İzmirli avukatın içinde yer alan ve bir dönem İzmir Barosu Başkanlığı da yapan;,bugün aramızda bulunmayan Av. Noyan Özkan adına beş yıldan bu yana verilen ‘Avukat Noyan Özkan Çevre ve Ekoloji Mücadelesi Onur Ödülünün’ bu yıl verilmesi gereken beşincisinin TBB yönetimince engellenmesi.

Avukat Noyan Özkan (1953-2013)

Dilekçeden öğreniyoruz ki 2 Haziran 2018 günü verilmesi planlanan ödül töreni TBB Yönetim Kurulunca hiçbir neden gösterilmeksizin hem de 1 Haziran öğleden sonra belirsiz bir tarihe erteleniyor. Sonra komisyon üyeleri değiştiriliyor, eski komisyon üyeleri ‘ödül yönergesine uymamakla’ itham ediliyor. Oysa beş yıldan bu yana verilen ödülün yönergesine baktığınız zaman seçici jürinin Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyelerinin dışında üyelerden belirlendiğini ve TBB yönetim kurulu üyelerinden birinin de o jüride yer aldığı görülüyor.  Temelde ödülün kime verildiğinin bir önemi yok bence. Buradaki temel sorun artık TBB’nin mevcut yönetiminin eskisi kadar coşku ile çevre mücadelesine hukuksal destek vermemesidir. Tek umudumuz ise bu dilekçeyi imzalayan ve TBB’nin çevre davalarını takip eden 21 avukatın TBB’nin bu görevden alma kararına rağmen hukuksal alanda çevre mücadelesine devam kararlılığıdır.

Adına bence de çok doğru bir kararla Çevre ve Ekoloji Mücadelesi Onur Ödülü verilen yakın dostumuz Noyan Özkan bugünleri görse ne düşünürdü acaba? O, 80’li yıllardan itibaren çevre mücadelesinin ön saflarında yer almış, Bergama altın madeni ile Aliağa kömürlü termik santrallerine karşı yürütülen bilimsel ve hukuksal mücadelenin önemli isimlerinden olmuştu. İzmir Barosu Başkanlığı döneminde TBB’nin tüm üyeleri ile bu çevre ve ekoloji kavgasının içinde yer alması için çalışmıştı. Ölümünden birkaç ay önce görüşmüştük. İzmir Tabip Odasında Aliağa’ya yeni yapılmak istenen kömürlü termik santrallere karşı izlenecek hukuksal süreci konuşmuştuk. Birkaç ay sonra Urla’da bir sabah yürüyüşünde kaybettik onu ani bir kalp krizi ile. Kaybetmeseydik;sözleşmiştik; birkaç gün içinde tekrar bir araya gelecektik Aliağa’daki termik santralleri konuşmak için.

Işıklar içinde yat sevgili Noyan. Bazıları adına verilen ödülleri engelleyebiliyor ama onlar başta meslektaşların olmak üzere bizim kararlığımızı engelleyemezler. Dünde çevre ve ekoloji mücadelesinin içindeydik beraberce, sensiz olsakta bugün de içindeyiz. Yarın da için de olacağız senin ile başlayan kararlılığımızla ve seni hiçbir zaman unutmadan…

 

 

Ahmet Soysal   

Avrupa’da yükselen Yeşil Dalga

Avrupa’da yeşil siyaset yükseliyor. Pazar günü üç ayrı ülkede yapılan üç ayrı seçimde Yeşiller’in gösterdiği başarı Avrupa’da geniş yankı buldu. Avrupa medyası bu seçim başarısını Avrupa’da yükselen Yeşil Dalga olarak veriyor.

Geçtiğimiz Pazar günü Belçika’da yerel, Lüksemburg’da genel ve Almanya’nın Bavyera eyaletinde eyalet seçimleri vardı. Her üç seçimde de Yeşiller büyük başarı sağladı.

Belçika yerel seçimleri:

14 Ekim 2018, Pazar günü Belçika’da yerel seçimler yapıldı. Belçika yerel yönetimlerin çok güçlü olduğu, merkezi olmayan bir yönetim ile yönetiliyor, bu nedenle yerel seçimler çok önemli. Bu yerel seçimlerde Ecolo-Groen (Yeşiller) tarihi bir seçim başarısı elde etti. Zakia Khattabi ve Patrick Dupriez’nin eş sözcülüğünü yaptığı parti dört Brüksel bölgesinde birinci olurken diğer bölgelerde %29’a varan oy aldı.

Avrupa Birliği Parlamentosu’nun ve Avrupa Konseyi’nin de bulunduğu Ixelles bölgesinde de Yeşiller birinci parti oldu. Fransızca konuşan Wallon bölgesinde Ecolo tekrardan bölgenin üçüncü partisi olarak seçilirken bazı şehirlerde ilk defa oyların çoğunluğunu aldılar. Flamanya bölgesinde ise Yeşiller geçen seçimlere göre temsiliyetini arttırdı ve bölgenin önemli şehirleri Antwerp, Oostende ve Brugge’de yerel hükümetlerde yer alabilecekler.

 

 

Lüksemburg genel seçimleri:

Lüksemburg’da Pazar günü yapılan genel seçim sonuçlarına göre Greng (Yeşiller) 2013’te aldıkları %10 oyu 4.8 puan arttırarak oyların %14.8’ini aldı. Yine Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller ile koalisyonda olan Pirat (Korsan Parti) de oy oranını 5.1 puan artırarak oyların %8’ini aldı. Bu seçimlerin kazananı en yüksek (ve neredeyse tek) oy artışlarıyla Yeşiller ve Korsan Parti oldu.

 

Bavyera eyalet seçimleri:

Avrupa’daki yükselen yeşil hareketin en çarpıcı kanıtı ise Bavyera’dan geldi. Tüm Avrupa medyası Almanya’da oylarını arttıran ırkçı ve aşırı sağ partilerden bahsederken Yeşiller’in önlenemez yükselişini göz ardı etti. Bavyera’da Die Grüne (Yeşiller) en büyük ikinci parti konumunu aldı. Angela Merkel’in kardeş partisi muhafazakar Christian Social Union(CSU) 10.4 puanlık oy kaybıyla 50 seneden sonra ilk defa tek parti konumunu kaybetti.

Bu seçimlerin en büyük kazananı ise 8.9 puanlık artış ile oyların %17.5’ini alan Yeşiller Partisi oldu. Yeşiller bu oy kazanımı ile Bavyera’nın en büyük ikinci partisi haline geldi. Bavyera’da bir koalisyon hükümeti kurulması gerekecek. Bavyera seçmeninin %59’u Yeşiller’in koalisyonda yer alması gerektiğini düşünüyor. Ayrıca Yeşiller bu seçimlerin sonunda Münih’te lider konuma geldi.

Haber: Özgecan Kara

(Yeşil Gazete)

[Yeşil Gazete BIFED’de] 5. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu

Bu yıl beşincisi düzenlenen Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde (BIFED) ödüller dün gece sahiplerini buldu. Ödül töreni Bozcaada Halk Eğitim Merkezi Salonu’nda gerçekleşti.

Gecenin sürpriz ismi beş yıldır festivale destek veren “Bulutsuzluk Özlemi” grubunun solisti Nejat Yavaşoğulları oldu. İzleyicilere mini bir konser veren müzisyen aralarında Sözlerimi Geri Alamam, Güneye Giderken’in de bulunduğu şarkıları seslendirdi.

Festivalde Fethi Kayaalp adına verilen büyük ödül için sekiz film yarıştı. Gaia Öğrenci Ödülü için 11 film jürinin karşısına çıktı.

Törende Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, çarpıcı sinematografisi ve mükemmel anlatımıyla, göçmen konusunu işleyen ve birçok filmin arasından öne çıkmayı başaran Jordi Évole ve Ramon Lara’nın yönettiği İspanya yapımı “Astral” aldı.

Bu yıl birincilik ödülü Duygu Soley tarafından tasarlandı

Jordi Évole ve Ramon Lara’nın yönettiği İspanya yapımı ‘Astral’ın ödülünü, Bozcaada Belediye Başkanı Dr. Hakan Can Yılmaz, yönetmen adına Avusturya Kültür Ofisi’nden Romana Königsbrun’a takdim etti. Başkan Yılmaz, ikinci olan Matthieu Rytz yönettiği Kanada yapımı ‘Anote’nin Gemisi’ adlı filmin ödülünü yönetmen adına İsviçre Kültür Ateşesi Nazan Çalık’a takdim etti.

Üçüncülüğü kazanan ‘Be’ Jam Be Hiç Bitmeyen Şarkı’ adlı film yönetmeni Cyprien Ponson ise, ödülünü Bozcaada İşletmecileri Derneği Genel Sekreteri Nilden Gökçen Bursalıoğlu’dan aldı.

Öğrenci filmlerine verilen Gaia Ödülü ise, Lucas Bonetti’nin ‘Denizi Olmayan Balıkçılar’ filmine verildi. Ödül töreninin ardından, büyük ödüle layık görülen “Astral” filmi gösterildi.

Ödül töreninde konuşan festival yönetmeni Petra Holzer Özgüven, “Umuyoruz ki daha birçok festivalleri paylaşırız, tüm insanlık için adil eşit şartların olduğu daha iyi bir dünya için umudum var. Umuyoruz Bozcaadalılar BIFED’i kucaklamayı sürdürür ve bu festival Bozcaada’nın ayrılmaz bir parçası olur. Umarım dayanışmayı ve umudu canlı tutan birçok film daha yapılır” dedi.

Bozcaada Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Dr. Hakan Can Yılmaz ise “Bana göre, bir etkinliği özel ve değerli kılan, yücelten halkın katılımıdır. Siz; doğayı inkâr etmeyen, doğayla, birbirleriyle barışık yaşayan, kendisine, çevreye, doğaya duyarlı, güzel insanlar, siz, kültüre, doğaya, sanata sahip çıkan güzel halkımız, siz Cumhuriyet kadınları, eli öpülesi hanımefendiler, saygıdeğer beyefendiler, ne iyi etiniz de geldiniz, iyi ki varsınız. Varlığınızla renk kattınız, gönlümüze gönül kattınız” sözleriyle izleyenlere ve katılımcılara teşekkür etti.

[Yeşil Gazete BIFED’de] Ömer Madra ile BIFED’de bir gün

8 yaşındaki tasarımcı BIFED bez çantasını anlattı: Karanlıkta kirpilere basmayın!

[Yeşil Gazete BIFED’de] İlk gün izlenenler, ikinci günden öneriler

[Yeşil Gazete BIFED’de] 5. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali başladı

[Yeşil Gazete BIFED’de] Bozcaada’nın BIFED’i çocukların da festivali

Bozcaada’nın BIFED günleri başlıyor

BIFED Uluslararası Yarışma ile Gaia Öğrenci Ödülü finalistleri

Bu yıl beşincisi düzenlenen Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) jürisi belli oldu

BIFED (Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festival) finalistleri belirlendi

 

(Yeşil Gazete)

Bavyera seçimlerinde Yeşiller dengeleri değiştirdi

Almanya’nın Bavyera eyaletinde yapılan meclis seçimlerinde tüm dengeler değişti. İktidardaki CSU ciddi oranda oy kaybederek salt çoğunluğu kaybederken, Yeşiller oy oranını önemli oranda artırarak Bavyera’nın ikinci büyük siyasi gücü oldu. Sağ popülist – ırkçı AfD ise Sosyal Demokratlardan fazla oy alarak ilk kez meclise girdi.

Katharina Schulze ve Ludwig Hartmann seçim başarısını kutluyor

Almanya’nın Bavyera eyaletinde 9,5 milyon seçmen yeni eyalet meclisini belirlemek için sandık başına çağrıldı.  Seçimlere katılım oranı yüzde 72,5 olarak açıklandı. 2013 yılındaki seçimlerde katılım oranı yüzde 63,9’du.

Bavyera’da 1957 yılından bu yana aralıksız olarak iktidarda olan ve Hristiyan Demokrat Partinin Federal Mecliste ortağı CSU eyalet meclis seçiminde yüzde 12’den fazla oy kaybına uğradı.

Seçim sonuçlarına göre ikinci siyasi güç olmayı başaran Yeşiller’in Eş Başkanı Robert Habeck, ZDF’e yaptığı açıklamada, sonucu “değişim isteği” şeklinde yorumladı. Habeck, “Birçok insan Bavyera’da izlenen politika ve kullanılan dilin kendilerini temsil etmediğini hissediyor” dedi.

Yeşillerin seçim başarısının bir diğer ilginç yönü ise Bavyera’daki 100 000’ü aşkın nüfus barındıran şehirlerde birinci parti olması. Münih, Nürnberg, Augsburg, Regensburg gibi 100 000’den fazla nüfuslu şehirlerde Yeşillerin oy oranı % 30’u buldu.

Yeşiller Bavyera Eyalet Meclisine 38 milletvekili soktu. CSU 85, (Sosyal Demokratlar) SPD 22, Hür Seçmenler 27,  FDP 11, AfD ise 22 milletvekili ile temsil edilecek.

Eyalet Başbakanı CSU’lu Söder, seçimden ikinci parti olarak çıkan Yeşiller’le koalisyona sıcak bakmadığını açıkladı.

Almanya’da iki hafta sonra Hessen Eyaleti’nde seçimler yapılacak. Hessen eyalet seçimlerinde sağ popülist Almanya için Alternatif’in (AfD) meclise girmesi bekleniyor. Bu durumda AfD Almanya’daki tüm eyalet meclislerinde sandalye sahibi olmuş olacak.

Kürt siyasetçi Gülseren Demirel parlamentoya girdi

Parlamento seçimlerine Die Grünen (Yeşiller Partisi) adayı olarak katılan Kürt siyasetçi Gülseren Demirel, seçim bölgesinde yüzde 32.2 gibi yüksek bir oranda oy alarak seçildi.

Yeşiller Partisi listesinden 5. sırada aday olan Gülseren Demirel, “herkesin kendi renkleriyle yer alacağı renkli bir toplum için” tüm duyarlı kesimlerin adayı olduğunu ifade etmişti.

Gülseren Demirel kimdir?

Malatyalı bir ailenin çocuğu olarak 7 yaşında Almanya’ya yerleşen Demirel, meslek eğitimi ardından üniversitede sosyal pedagoji okudu. Pedagog olarak AWO’da (Arbeiterwohlfahrt) çalışan Demirel, bir kız çocuğu sahibi. 10 yıldan beri Münih Belediye Meclisi üyesi olan Demirel, halen Belediye’de Yeşiller Fraksiyonu Başkanlığını yapıyor. Demirel, Münih Belediyesinde görevde olduğu sürede, “Herkes için ödenebilecek yaşam alanları ve sosyal konutlar, zorla evlilik ve kadın sünneti tehdidi ile karşı karşıya kalan kadın ve kızlar için “Wüstenrose”(Çöl Gülü) adlı kurumun oluşturulmasına katkıda bulundu. Münih’te aşırı sağcılara karşı Irkçılığa Karşıtı Temas Noktası adlı kurumun girişimcisi ve ortak kurucusu Nevruz Bayramı’nın Münih Belediye Meclisi tarafından resmileştirilmesinde öncülük etti.

 

(Deutsche Welle, IPM News)

Fukuşima’da yetişkin kanser vakalarında da artış var!

2011 yılında Japonya’nın doğusunda Tohoku bölgesinde meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan, bugün de devam eden Fukuşima Nükleer Felaketi siyasetçilerin onu gündem dışı tutma çabasına karşın yıllara konuşulacak. Herşeyin “kontrol altında olduğu” yalanları mı dersiniz, “radyasyon tehlikesi bitti, evinize dönebilirsiniz” çağrıları mı? Yoksa meseleyi 2020 Tokyo Olimpiyat oyunlarının şaşasına sarmak mı?…Yazılarımızda Fukuşima ile ilgili güncellemeleri paylaşırken aynı zamanda Japonya’daki siyasi iktidarın tavrına dair bir perspektif de çizmeye çalışıyoruz ki bunlardan biri de gerçekleri hasır altı etme halleri! Zira hükümet hak arayışlarını durdurmak ve nükleer endüstrinin önünü açık tutmak çabasıyla  yasaklama ve baskı yöntemine ziyadesiyle başvurmakta. Hatta bu niyetle 2013 itibariyle sağlık çalışanlarının Fukuşima’da yaşanacak sağlık sorunlarını resmi kanallardan paylaşmasına para cezası ve tutuklama gibi engeller getirdi. Fakat kamuoyunun bilgi sahibi olmasını ilkesel olarak önemseyen çalışanlar sayesinde bilgiler sosyal medya ve alternatif kanallardan anonim olarak paylaşılmaya çalışılıyor.

 

Her nekadar nükleer lobinin etkisiyle nükleer felaketinin başlamasını izleyen süreçte görülen aşırı burun kanama vakaları, deri deformasyonu, çocuklarda tiroit kaseri vakalarında artış nükleer endüstri tarafından “dedikodu” olarak nitelendirilse, bu sorunların psikolojik travmaya bağlı olarak yaşandığı iddia edilse de gerçekler bir bir açığa çıkıyor.

Kenichi İdo gibi avukatlar , Çernobil Nükleer Felaketi’nin ardından kanser oranlarındaki artışın bir benzerinin Fukuşima sonrası yaşanacağı öngörüsüyle araştırma yapıyor, veri topluyor. Kurdukları Kodomo-datsu hibaku saiban/Çocuklar için nükleerden çıkış davasını açan avukatlar mahkemeye sağlık istatistiklerine dair veri sunmak zorunda. Çocuklarda tiroit kanserinin görülme sıklığı ilgili yazımızda açıkladığımız gibi 500 kat artmışken ehnüz kamuoyuna intikal etmemiş bazı başka acı gerçekler de var.  Zira ne Fukuşima Belediyesi ne de devlet kurumları çocukluk çağı tiroit kanseri dışındaki hastalıkların istatistiklerini tutmaya yönelik genel bir sağlık taraması yaptırmadığı için bu davalarda yalnızca Minamisoma Belediye Hastanesi’ne ait aşağıdaki veriler kullanılabilecek.

Tabloda yazanlar(yukarıdan aşağıya hastalık bazında) : yetişkin lösemi vakaları, yetişkin tiroit kanseri, (radyasyon kaynaklı kanser), mide kanseri,akciğer kanseri, kolon kanseri,karaciğer kanseri, çocukluk çağı kanseri(ara toplam:ortak kanser)kalp krizi,zaturre, felç (ara toplam, kanserdışı) toplam ve nüfus.

Sağlıkta çöküş yaşanıyor  !

Buna göre 2010  ile 2017 yıllarına ait veriler karşılaştırıldığında istatiski rapor, yetişkinlerde görülen tiroit kanserinde 29 kat, lösemi vakalarında 10,8 kat, göğüs kanseri vakalarında 4.2kat, çocukluk çağı kanserinde 4 kat, akciğer enfeksiyonunda 3.98 kat, kalp krizi vakalarında 3.97 kat, karaciğer kanserinde 3.92 kat, kolon kanserinde 2.99 kat, mide kanserinde 2.27 kat, beyin kanaması ve felç vakalarında ise 3.52 kat artış olduğunu ortaya koyuyor.

Minamisoma Hastanesi’nden Doktor Oikawa sağlıkta çöküşün yaşandığını ve özellikle beyin kanaması ve felç vakalarının 3.5 kat arttığını mecliste bir konuşma yaparak aktarırken

Raporda baz alınan verilerin kırılımına  göre ise kadınlarda kanser vakaları  üç kat daha fazla görülüyor. Sözkonusu kanser ve diğer hastalıklarda artış olduğunu gösteren bu rapor  2010 yılında hastanede tedavi almış 70,818 kişi üzerinden 2017 yılında toplanan kayıtlarla yapılan niceliksel karşılaştırmaya dayanıyor.  2010 yılından 2017 yılına göre verilerin baz alındığı hasta nüfusunda şüphesiz bir değişim var. Ancak, deprem ve tsunami nedeniyle ölenler olduğu gibi buradan taşınan nüfus nedeniyle azalırken komşu şehirlerdeki hastaneler kapalı olduğu için hastaların bu hastaneyi tercih etmiş olması nedeniyle de artmış bulunuyor. Bununla birlikte Minamisoma’nın nüfusunda da büyük değişiklik yok 2010 yılında 18,809 olan şehir nüfusu 2017 yılında 18,452 kişi.

Minamisōma, 2011 yılında Tohoku bölgesinde meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklediği nükleer felaketin kaynağı Fukuşima Nükleer Santrali’nden 25 kilometre mesafede. Uluslararası acil durum şartlarına göre tahliye bölgesi sayılan 30 kilometre yarıçaplı alan içinde yer alması nedeniyle insanların evlerini terk etmek zorunda kaldığı bir şehir. 2012 yılının mart ayında şehir kademeli olarak 3 kısma ayrılmıştı. Buna göre radyasyon seviyelerinin bugün de aynı şekilde çok yüksek olduğu birinci bölgeye giriş yasak. İkinci bölge ancak kısa süreli ziyaretlere açık. Üçüncü bölge ise girmenin serbest fakat gece uyumanın, konaklamanın yasak olduğu alandı. Ancak 1 ay sonra bu kararı resmi tahliye alanının yarıçapı 30 kilometre mesafedeki yerlerden yarıçapı 20 kilometre olan noktadaki yerleşkelere indirgenmesi izledi.

Felaketin başlamasından 1 yıl sonra Fukuşima  radyasyon sınır dozu yukarı çekildi.  Dünya genelinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) tarafından tayin edilmiş olan yıllık sınır doz 1 milisievretten 20 milisieverte çıkartıldı. Yine de yasak kalksa bile buradaki okullar, dükkanlar , hastaneler açılmadığı için bölge sakinlerinin evlerine dönmeyi kabul etmesi mümkün olmadı. Japon hükümeti de insanların evlerine geri dönmesi için 2016 yılında santralin batısındaki Namie şehri hariç diğer yerleşim alanları hakkındaki tahliye kararını tamamen kaldırarak okulların ve hastanelerin de açılması yönünde girişimlerde bulundu.

(Nuclear news, ameblo.jp, Yeşil Gazete)

Pınar Demircan