Ana Sayfa Blog Sayfa 2707

[Yeşil Gazete BIFED’de] Ömer Madra ile BIFED’de bir gün

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nin (BIFED) üçüncü gününde Açık Radyo’dan, Açık Gazete’den, iklim dede mahlası ile 25 yıla yakın zamandır bir iklim elçisi özverisi ile nereye çağrılsa orada biterek iklim değişikliğine karşı yaptığı söyleşi/panel/konferans vsr’lerden hemen hepinizin tanıdığını tahmin ettiğim Ömer abi (Madra) ile geçti tüm günüm.

Hikaye 12 Ekim Cuma günü Halk Eğitim Merkezi’nin ilk seansında (10:00) gösterime sunulan Arabama Aşığım ( I’m in Love With My Car) filminin yönetmenleri Michele Mellara ve Alessondro Rossi ile söyleşi yapılırken başladı. Bir gün önce iki yönetmenle Yeşil Gazete adına röportaj yapmıştım (umarım en yakın zamanda sizinle paylaşma imkanı bulacağım) ve röportaj sırasında da kendilerine, “Şimdi görece az soru sordum ama yarın filmi izledikten sonra başka sorularım da olabilir” demiştim. O cihetle Halk Eğitim salonunun ön sıralarına seğirtmişken hemen önümde Ömer abi ile Can abinin (Candan) oturduğunu farkettim. Benim sormaya teşne olduğum soruyu ise enfes üslubu ile Ömer abi yöneltti yönetmenlere:

“Filminizin adı “Arabama Aşığım”. Türk romancılığı ise “Araba Sevdası” (Recaizade Mahmut Ekrem) kitabı ile başlamıştı. Ama şimdi durum dizilerden de şahit olduğumuz üzre bir “Kara Sevda”ya dönüşmedi mi sizce?”diyerek.

Ömer abi bu sorunun ardından filmde iklim değişikliğine dair herhangi bir kelam olmamasını not anlamında yönetmenler ile paylaştı.

Bizim maceramız ise salondan çıkış ile başladı. Can abi saat 13:00’de gösterilecek Yeşil Okul Hikayeleri (Green School Stories) filmine girmeden önce festival sponsorlarından Coffe Shelter’da bir kahve içmeyi teklif etti. O yürümeyi tercih ederken Ömer abi ile ben ise araba ile geçtik mekana.

Tam burada bir küçük not düşmeme de izin verin. Bozcaada öyle aman aman büyük bir ada değil. Yüzölçümü açısındna demiyorum elbette. BIFED’in cereyan ettiği coğrafya açısından söylüyorum. Ama ben geçen sene olduğu gibi bu sene de BIFED’e arabam ile geldim. Geldim ki, ortopedik engelimden kaynaklanacak -olası- aşırı yorgun hatta bitap hallerim festival keyfini tam anlamı ile yaşamama mani olmasın

Coffe Shelter’a geçince başladı Ömer abi ile her biraraya geldiğimizde içimizden hayatın olağan akışı kavlince çıkan sıcak muhabbet. Biz öyle Can abi, Ömer abi filan muhabetti koyultmuş iken bir hanımefendi geldi masamıza. Ömer abiye, “Sizinle Vegan Fest sırasında yaptığınız konuşma vesilesi ile tanışma imkanı buldum. Konuşmanızdan çok etkilenerek vegan oldum. 11 aydır da veganım. Bu süreçte Hindistan’da da bir süre yaşadım. Yıllardır sıkıntısını yaşadığım romatoid artrid rahatsızlığımdan da böylece kurtulmuş oldum” dedi.

Alev Tetik ve Ömer Madra

Ne zaman vegan muhabbeti açılsa gemi azıya alarak heyecanlanan Ömer abi bana dönüp, “Gördün mü bak. Ben sana ne demiştim” dedi gülümseyerek. Annemin de romatoid artrid hastası olduğunu söylediğimde tek çıkar yolun veganlık olduğu konusunda fikir birliğine varıldı hemen. Ömer abi ile vegan olma hikayesini paylaşan Alev (Tetik) Hanımı Yeşil Gazete’ye davet etmeyi de ihmal etmedim tabi.

Soldan sağa: Aya, Merve. Can abi, Ömer abi ve bendeniz

Bu muhabbeti tam bitirmişken Yeşil Gazete’den mesai arkadaşım Merve (Damcı) çıkageldi. Ömer abi ile bir Yeşil Gazete – Açık Radyo can kardeşliği resmimiz olsun derken kadraja Can abi ile o anda birden ortaya çıkan tatlılar tatlısı Aya da dahil oldu. O fotoğraf çekilmişken Aya’nın  babası Reşit (Soley) Bey geldi yanımıza. Ömer abi ile uzun zamana yayılan bir dostlukları varmış. Ömer abi, yanımıza her gelene beni tanıtırken aktardığı, “Dikkat edin. Yeşil Gazete editörüdür ve her an sizi de Yeşil Gazete’ye dahil edebilir” uyarısını Reşit Bey’e iletince, Reşit Bey’den “Bende tam sizin gazetelik bir haber var” bilgisi çıktı. Onu konuşmayı erteleyip 13:00’de Salhane’de gösterilecek Yeşil Okul Hikayeleri (Green School Stories) filmine yollandık Ömer abi ile.

Salhane’ye geldik ama yer bulabilene aşk olsun. Filmin yönetmeni Carine Lefebvre-Quennel ile filmin ardından röportaj yapmayı tasarlayan Merve önceden geldiği için bir yer ayarlamıştı ikimize. Ömer abiye ise bir Açık Radyo dinleyicisi kendi yerini bıraktı. Bunu filmin ardından Ömer abiden öğrendim.

Filmin yönetmeni Carine Lefebvre-Quennel, BIFED ekibinden Burcu (Halaç) ile birlikte

Bali’de ormanın içinde cennnet koşullarda bir eğitim yılı hikayesi izlerken Akgün’den (İlhan) mesaj geldi telefonuma. “Neredesin. Biz yemek yiyelim dedik” şeklinde. Hemen yanıt yazdım, Ömer abinin de katılacağını aktardım kendisine.

Film sonrası söyleşisinin ardından biz Ömer abi ile gene araba ile yemek yiyeceğimiz Halk Eğitim Merkezi Sosyal Tesisleri’ne yollanırken. Akgün, ana yarışma jürisinden Erdal Bey (Buldun) ve Bahar (Topçu) yürüyerek gelmeyi tercih ettiler. İmkan olsa bu gönül de isterdi ama… nerdeeee!!!

Ömer abiye vegan bir mönü ayarladık. Laf lafı açtı ve muhabbet rengini iyice koyultana kadar ilerledi.

Soldan sağa: Akgün, Erdal Buldun, #anavarrza, Ömer abi ve Bahar

16:00 için hedefimiz Salhane’deki “Kötü Tohum” idi. Filmin yönetmeni Ethem abi (Özgüven) BIFED koordinatörlerinden olduğu için filmi kaçırmak istemiyorduk. BIFED’e gelen herkes bizim gibi düşünmüş olacak ki film için Salhane’nin kapısına bile gitmek nasip olmadı. Akgün, bize araba ile Salhane yolunda iken durumu haber edince gerisin geri Halk Eğitim Merkezi’ne döndük. Nasibimize de Ütopya Zamanı (Utopia Revisited) filmi düştü.

Filmin başlamasını beklerken hemen önümüzdeki sırada oturan hanımefendi bize doğru dönüp Ömer abi ile sohbete başladı. Ben tanışıyorlar sanmıştım ama Ömer abinin o bilindik gülümsemesi ile bana dönüp, “Gördün mü bak!” demesi üzerine ben de sohbete dahil oldum. Fatma (Munzur) hanımın kızları Alaz ile Aslı yıllardır Kanada’da yaşıyormuş, Hikayenin enterasanlığı bu bilgi değil elbette. Fatma ablanın büyük kızı Alaz ile eşi Avşar yıllardır saat farkına aldırış bile etmeden 9 saatlik zaman aralığını göze alıp gecenin kör vakti kalkıp Açık Gazete’yi hiç kaçırmadan dinler imişler. Ömer abi hasta mı oldu, karalar bağlanıyormuş Kanada’da. Açık Gazete’de bir kutlama mı var, aynı coşku Kanada’dan aksediyormuş.

Ömer abi ile Fatma Munzur

“Ben sizin ve Açık Radyo hakkındaki her şeyin bilgisini onlardan, taa Kanada’dan alıyorum” dedi Fatma abla, Ömer abiye.

Filmden çıktıktan sonra da Halk Eğitim’in önünde bir sandalyeye çöreklendik hem de ne çöreklenme. Takribi 1- 1,5 saat orada muhabbete daldık. Kimler kimler katılmadı ki bizim muhabbetimize o zaman aralığında. Yırca köyüne yerleşmiş ve Yırcalı kadınlar ile bir kader ortaklığını hayata geçirmiş Kenan (Kahya) ile Nevra (Arslantürk), BIFED’e gelmeyi içinde tartarken sponsorlar arasında Açık Radyo’yu görünce “tamamdır” diyerek çadırını kapıp arkadaşı Caner (Tiryaki) ile Bozcaada’ya yolunu düşüren Ekin Doğa (Kozak), araba ile yanımızdan geçerken Ömer abiye selam söyleyenlerden Ömer abinin Bozcaada’ya yerleşmiş gençlik dönemi arkadaşlarından Lütfi ve Ferai Tınç’a kadar kimler kimler.

Soldan sağa: Caner Tiryaki, Nevra Arslantürk, Fatma Munzur, #anavarrza, Ömer abi, Ekin Doğa Kozak ve Kenan Kahya

Ama ben Ekin’e söyledim. “Sponsorlar arasında Açık Radyo var ama, Yeşil Gazete de var. Bizi görmedin mi?” diye.

“Görmez olur muyum?” dedi Ekin ve ekledi, “ama siz zaten kardeş değil misiniz Açık Radyo ve Yeşil Gazete olarak” şeklinde.

Halk Eğitimin önünde biz kendi kendimize oturuyorduk başlangıçta halbuki :)

İçimin yağları da işte tam o anda tamamı ile eridi. Ömer abi zaten gün boyu bu hoş karşılaşmalardan ziyadesi ile memnun görünüyordu. Geçen sene bir benzerini Merve ile ben yaşamıştım Bozcaada’da. Bizim “Yeşil Gazete”den olduğumuzu her öğrenenden efendim ne izzetler ne ikramlar, anlatsam şimdi bitiremem. Ömer abi işte onun Açık Radyo modelini yaşamaktaydı şimdi. Tabi Açık Radyomuzun seslendiği çok daha fazla kesimin katılımı ile.

Ordan kalkınca nereye gittik, ne yaptık diye düşünüyorumda net belirmiyor şu an kafamda. Ama günün son filmi olarak Salhane’de 20:00’de gösterime sunulacak Suç Ortağı’nda (Complicit) karar kılmıştık. Filmin Çin’deki emek sömürüsü, teknoloji özellikle de cep telefonu endüstrisinde çalışan insanların yaşadığı koşullar hakkında olmasını öğrendikten sonra uyarı yapmayı da ihmal etmedi Ömer abi, “Bu film bizi mahvedecek ama bunları görmemiz de şart” diyerek.

Olaylar gelişirken Ömer abi de sorumluyu ifşa ediyor :)

Kenan ve Nevra da bizimle birlikte idi filmi izlerken. Ömer abinin tahmini de doğru çıktı. Çin’de insanların hayatını hiçe sayan teknoloji endüstrisi zehirli kimyasalları kullanıyordu ürün yapımında. Apple, Samsung vsr gibi şirketler fason başka şirketlere (en öne çıkanı da Foxconn) bu ölümcül görevi yaptırırken kendilerinin sorumlu olmadığı iddiasında idiler.

90 dakikalık filmin ardından Ömer abi ile son bir yemek yedikten sonra otellerimize çekilerek günü bitirdik.

Ömer abinin gençlik yıllarından beri tanıdığı arkadaşları Lütfi-Ferai Tınç çifti

Kahramanlarımın en önde gelenlerinden Ömer Madra ile geçirdiğim bir gün de bu şekilde tamamlanmış oldu. Darısı en yakında gelmesini umduğum diğer ekoloji buluşmalarına.

#anavarrza

 

Alper Tolga Akkuş

 

 

Avukatları mücadeleden de tasfiye edecek değilsiniz ya! – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

Türkiye Barolar Birliği yönetimi bünyesinde çalışan gönüllü çevre avukatlarından oluşan Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu’nu tasfiye etti. Sağlıklı, adil ve eşit bir çevrede yaşama hakkını savunmak ve korumak, bu yöndeki hukuki norm ve kurallara işlerlik kazandırmak, bu normların tüm canlıların bir arada, uyum içinde ve sömürülmeden yaşamasına uygun şekilde değişimine yön vererek geliştirmek amacıyla kurulan bu komisyon, 2011 yılından bu yana faaliyetteydi.

Barolar Birliği, Türkiye’nin önemli çevre ve kent davalarını temsil eden 24 kişilik avukat grubunu haklı bir gerekçe olmadan antidemokratik biçimde tasfiye ederek, yerine yedi kişilik yeni bir kurul oluşturdu.

En sonda söylenecek sözü en başta söyleyeyim, Türkiye’de çevre ve yaşam alanları mücadelesi Türkiye Barolar Birliği ile başlamadığı gibi Türkiye Barolar Birliği ile de sonlanmayacak. Komisyonu lağvederek çevre ve yaşam alanları mücadelesini işlevsizleştireceğini, mücadeleyi kesintiye uğratacağını sananlar varsa, çok bekler…

Yaşam savunucularıyla birlikte yürüyen avukatların doğa koruma mücadelesinin ne kadar meşakkatli, ne kadar özverili olduğunu farklı deneyimlerde gördük.

Bu insanlar her türlü hava ve coğrafya şartlarında çevre tahribatlarının tespit edilmesinde çok önemli bir rol üstlendiler, direnişlerde iş makinalarının, jandarmanın önüne geçtiler, yüzlerce sayfayı bulan torba yasaları, KHK’ları satır satır okuyup çevre koruma yönünden sakıncalı maddeleri ortaya çıkardılar, usulsüzlükleri gösterdiler, yurttaşların katılımı olmadan yapılmış gibi gösterilmek istenen halkın bilgilendirme toplantılarının zar zor tutanaklarını tuttular, oldu bittiye getirilen bilirkişi raporlarına itiraz ettiler.

Karadeniz’de HES’lere, Yeşil Yol’da kolluk kuvvetlerinin arkasına gizlenen şirketlere Cerattepe’de madencilere, Trakya’da, Çanakkale’de, Eskişehir’de, Karaman’da ülkenin her yanında üreyen termik santrallere, yapboz tahtasına dönen ÇED kararlarına, millete küfür eden patronlara, Ege’de maden ocaklarına, radyoaktif kirliliklere, Akkuyu’da, Sinop’ta, İğneada’da nükleer santral projelerine direnişte, Akdeniz’de kıyılara, sahillere, koylara göz dikenlere, tarihi varlıkları, tarım topraklarını, SİT alanlarını talan edenlere karşı duruşta her zaman çevre avukatları vardı, bundan sonra da varolacaklar.

Ancak, ülkenin havasının, suyunun, toprağının korunması, insanların ve diğer canlıların zehirlenmeden, hastalanmadan yaşayabilmeleri için çalışan avukatlar birilerini epey rahatsız etmiş belli ki…

Hepsi birbirinden değerli 21 çevre avukatı, tasfiye üzerine bir açıklama yaptı. Orada ifade ettikleri bir nokta çok önemli. Buraya özellikle o kısmı alıntılıyorum:

“Bu mücadelenin fikri bir sembolü olarak her yıl, TBB Yönetim Kurulunca, yaşanılabilir bir çevre için verilen mücadeleleri desteklemek amacıyla platformlara, bireylere “Avukat Noyan Özkan Çevre ve Ekoloji Mücadelesi Onur Ödülü” verilmektedir. Bu ödülün geçmiş dönemlerde İzmir Barosu Başkanlığı da yapmış Avukat Noyan Özkan adına ithaf edilerek verilmesinin sebebi ise meslektaşımızın sadece çevresel ve kültürel değerlerin korunması konusunda değil, en genel anlamıyla hukukun ve insan haklarının korunması konusunda da sorumluluk duyan, bu konulardaki düşünceleri, değer ölçüleri ile gelecek kuşaklara örnek teşkil eden gerçek bir aydın olmasıdır. Ne var ki bu yıl 2 Haziran’da beşinci kez verilmesi planlanan ödülün töreni, TBB YK tarafından ertelenmiş, erteleme bilgisi 1 Haziran 2018 günü öğleden sonra sözlü olarak komisyona iletilmiş, gerekçesi hakkında  daha sonra verilen bilgi ile ödül alacak kişi ve kurumlar yeniden belirlenecek denmiştir, bugüne kadar da ödül töreni yapılmamıştır. TBB Yönetim Kurulu, eylül ayında, yedi kişilik yeni bir komisyon listesini ilan etmiştir. Görevden alınan eski komisyon üyeleri olarak 26 Eylül’de Türkiye Barolar Birliği’ne bir dilekçe vererek, bu işlemin gerekçesi talep edilmiştir. Sorularımıza TBB yönetimince bir cevap verilmemiş, sadece üyeliğine son verilen bazı komisyon üyelerine teşekkür yazısı gönderilmiştir. Bu yazıda, Türkiye Barolar Birliği’nin yeni bir yapılanmaya gittiği, bu gerekçeyle görevlerimize son verildiği belirtilmiş ayrıca Avukat Noyan Özkan’a Çevre Ödülleri kapsamında komisyonun yönerge kurallarına uymadığı suçlaması yöneltilmiştir.”

Önce şunu belirtelim, bu ödüller ödül jürisini oluşturan beş kişilik heyet tarafından veriliyor. Tabii, karar tamamen keyfi olduğu için ödül nasıl veriliyor tartışmasını yapmak bile abes.

Avukatlar, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun kendilerinden ‘rahatsız’ olduğunu, ödül meselesinin bahane edildiğini söylüyor.

Bu arada hatırlatalım, çevre avukatlarından rahatsız olan Feyzioğlu, Koç Holding’e bağlı Demir Export A.Ş.’nin Sivas Kangal’da siyanürlü altın işletmeciliği yapan Çetinkaya Demir İşletmesi’nin avukatı.

Köylülere arsenikli su içirmeyi layık gören Feyzioğlu, tabii kendine yakışanı yaptı. Çevre avukatlarından rahatsız olması normal, o avukatlar tam da onun zihniyeti ile mücadele ediyor ne de olsa!

Ve aslında tam da bu iktidarın bugüne kadar yaptığı ve yapmaya çalıştığı duruma göre ötekileştirme, yok sayma, kriminalize etme uygulamasını avukatların meslek örgütünün en tepesi yapıyor.

Bugün bu ülke biraz daha az tahrip edilmiş doğaya, yok edilmemiş canlılara, henüz talan edilmemiş toprağa, havaya, suya, daha yaşanabilir kentlere sahipse bu insanların gece gündüz verdikleri emekler sayesindedir, onlar en savunmasızların, kendi hakkını kendisi savunamayanların avukatı…

Avukatlar diyor ki:

“Yargı kararlarını dolanmak için mahkemelerin iptal ettikleri ÇED raporlarıyla sürekli yeni izinler koparan şirketlerin karşısında ülkenin çevre hakkını, merasını, suyunu, toprağını, onurunu, yaşamını savunanlarla bir arada olup olmayacaklarını; madencilik, inşaat, enerji şantiyelerinde yok olan doğanın ve insanların haklarını savunup savunmayacaklarını, iklim değişikliği konusunda bilimsel kamu politikalarının oluşmasına katkı sağlayıp sağlamayacaklarını, kent haklarını savunan planlı ve demokratik bir şehircilik için kent ve çevre davaları yoluyla karar alma süreçlerinde aktif rol alıp almayacaklarını, bugüne kadar izlenen davaları ve hukuki destekleri katlayarak arttırıp arttırmayacaklarını, hukuki izleme sorumluluğumuz gereği izleyeceğimizi, belgeleyeceğimizi ve hukuki açıdan halkın yaşama haklarını korumaya devam edeceğimizi, kamuoyuna saygıyla sunarız.”

Türkiye’deki çevre ve yaşam alanları mücadelesini yürütenler tüm örgütler avukatlarına sahip çıkacaktır, bundan hiç kuşkum yok. 

Mücadeleye devam, direnişe selam…

Pelin Cengiz – Artı Gerçek

Buket Uzuner ile ‘Hava’yı konuştuk: İnsan, en büyük aşkı Tabiat’a ihanet etti!

Buket Uzuner‘in “Tabiat Dörtlmesi” olarak adlandırdığı ve ekoloji, çevre mücadelesi, iklim değişikliği eksenindeki konuları kadim Kamanlık öğretisi üzerinden ele aldığı serinin 3. romanı “Hava – Uyumsuz Defne Kaman’ın maceraları” geçtiğimiz günlerde okurla buluştu.

İklim değişikliğini ele alan “Hava”nın yayımlanması üzerine biz de Buket Uzuner ile görüştük. Uzuner, İklim değişikliği sorununu farketmesinden, kaman geleneği öğretilerinin iklim krizine deva olan yöntemlerine, kadınların ekoloji mücadelesindeki öncü rolünden edebiyatta yeni yeni yeşermeye başlayan iklim-kurgu (cli-fi) yazınına kadar tüm sorularımıza içtenlikle yanıt verdi.

***

İklim krizini tersine çevirme şansımız hala var!

*Buket Hanım merhaba. Yeşil Gazete’ye zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. İklim değişikliği sorununu ilk ne zaman farkettiniz. O günden bu zamana bu konuda gelinen noktaya dair nasıl düşünüyorsunuz. Hala iklim değişikliğini tersine çevirme şansımız var mı size göre?

Buket Uzuner: Bir insan olarak baharların kısalarak kaybolduğunu, yazların uzayıp, sıcaklığının ve nemin şiddetle artmasını birçoğumuz gibi ben de aşağı yukarı son on yıldır farkındayım. Fakat benim bu konuda hem şans hem de şanssızlık sayılabilecek özel bir durumum var. 1980’lerde ekoloji, biyoloji ve çevrebilim eğitimi almaya heves edip, daha sonra da bu alanda farklı üniversitelerde çalışma olanağı bulan bir biliminsanı olarak iklim değişikliği sorununun gelişine dair verilerin en az 30-40 yıldır bilim ve endüstri dünyasında çok iyi bilindiğini söyleyebilirim.

Evet, hâlâ gezegenin ve insanlığın geleceği için umut var. Bu, sadece fosil yakıtlardan vazgeçmek, et ve plastik tüketimini hemen ve çok çok azaltmak, sürdürülebilir temiz enerji kullanmaya geçmek gibi önemli değişimler kadar, bilim ve teknolojiden yararlanarak biyolojik ve kimyasal çözümlerle hava, su, toprak ve biyo-çeşitliliğe verdiğimiz zararlar konusunda hızla geri kazanım dönemine girebiliriz.

“Bu romanlar aslen bir aşk dörtlemesi”

*Yazdığınız “Tabiat Dörtlemesi” romanlarının Kamlık ve/veya Şamanlık hakkında ipuçları da içerdiği belirtilmiş. İklim Değişimi, doğa tahribatı, yaşadığımız şu “imha” çağı göz önüne alındığında Şamanizm’in bu distopyadan çıkmaya dair çözüm yolları var mıdır?

Buket Uzuner: Adına özellikle “Tabiat Dörtlemesi” dediğim ve on yıldır yazmakta olduğum Su, Toprak, Hava ve Ateş romanlarında tabiatla insan arasında bozulan aşk ilişkisini anlatıyorum. Yani aslında bu romanlar bir bakıma bir aşk dörtlemesidir.

Hikâye çok klasik: insan, en büyük aşkı olan Tabiat’a ihanet etti, o da şimdi intikam alıyor. Yalnız Tabiat’ın intikamı hiç başkalarınınkine benzemez, insan türü Sapiens’i bu gezegenden tamamen silebilir. Aslında bu benim romantikleştirdiğim bir ilişki değil, çünkü tüm dünya kültürlerinde, mitlerde, destanlarda tabiata binlerce yıl “Tabiat Ana” denmiş, onun doğurgan, güçlü ve bereketli varlığı, canı ve ruhu olan insanî dişi bir karakterle özdeşleştirilmiş.

Şunu demek istiyorum, insanlık, çok eskiden beri, bilim bizi birazcık aydınlatmadan çok önceleri Tabiat’ın canlı olduğunu anlamış ve kabul etmiş. İnsanlık tarihi içinde Tabiat’a en çok saygı duyan geleneklerden biri Şamanlık olmuş. Bizim Kızılderili dediğimiz, Amerikalı yerli halklar, Güney Sibirya’daki Türk kabileleri, İskandinavya’daki Pagan Vikingler gibi… Tabiat’ı suyuyla, toprağı, hayvanları, gökteki Ay ve Güneş’yle öz ailesi gibi benimsemişler.

Şimdi bizim bu röportajımızı okuyacak olanlarla iletişim kurduğumuz Türkçe dilini binlerce yıl önce icat eden kadınlar ve erkekler, o inançlarına Kamlık adını vermişler. Şaman, aynı geleneğin Hintçe adı. Benim açımdan bu geleneğin Tabiat’a gösterdiği saygı ve sevgi önemli. İronik olarak, o insanları ilkel, kendimizi gelişmiş sandığımız şimdiki zamanlarda o değerleri hatırlamamızı istiyorum. Özümüzdeki Tabiat saygısını hatırlarsak belki ağaçlara, hayvanlara, börtü, böceğe, arıya, yunusa, geyiğe, kartala, toprağa, suya ve havaya ihanetten vazgeçebilir, Tabiat’ın efendisi değil de sadece bir parçası olduğumuzu hatırlar ve haddimizi biliriz?

Sanat ve edebiyatın hakikati hikâye içinde anlatma ve gösterme gibi çok büyük bir gücü vardır, daima olmuştur.

“Kadının tabiatla ilişkisi ilk çağlardan beri organik ve direkt olmuştur”

Buket Uzuner, 8 Eylül 2018’de dünya çapında eş zamanlı gerçekleştirilen “İklim için Ses Ver – Rise for Climate” eylemlerine Antalya’nın Kaş ilçesinden destek vermişti

*Şahsi olarak benim Yeşil Gazete deneyimim boyunca farkettiğim bir nokta kadınların ekoloji hareketindeki etkinliği. Romanın kahramanı Defne Kaman da iklim aktivisti, hayvan-çocuk-kadın-çevre hakları savunucusu kadın bir gazeteci. Siz bir yazar olarak edebiyatta bir ekoloji mücadelesi verilebileceğini düşünüyor musunuz? Yerel ve küresel açıdan bu mücadeleyi Yeşil Gazete okurları için değerlendirebilir misiniz?

Buket Uzuner:  Çok haklısınız. Kadınların tabiatla ilişkisi, ilk çağlardan beri daima çok daha organik ve direkt olmuştur. Çocuklarının hayatta kalması ve insan türün devamı daima kadının güç alanı içinde olmuştur. Zaten kadını kontrol altına almak çabası da onun bu gücünden doğan büyük korkuya dayanıyor olmalı?

Kadının güç alanı, gıdadan, otacılığa (ilk eczacılık, fitoterapi, hatta tıp bilimlerinin temeli demektir), tarımdan tabiatın sessiz dilini kavramaya kadar çok geniş bir perspektifte milyonlarca yıllık bilgi ve beceri birikimi demektir.

Bugün derelerini, topraklarını savunan köylülerin ve tarım işçilerinin büyük çoğunluğu da yine kadınlardır. Oysa kooperatifler ve elde edilen maddi kazanç hâlâ erkeklerin tekelindedir. Bu yüzyılda değişen en önemli konuysa bilim ve teknoloji alanlarına artık kadınların girmesiyle oluşan yeni bir bakış açısı ve  bilinçtir. Henüz sayısı çok az da olsa günümüzde sorunlara bilimsel yaklaşım ve çözümler konusunda yepyeni bir kadın zekası ve kadın enerjisi ortaya çıkmıştır. Gördüğümüz değişimin ve umudun altında bu dişi dinamizm yatmaktadır.

“Yanlış yoldayız: Sürdürülebilir ve temiz enerji şart”

*Edebiyatta çevre sorunlarının işlenmesi çok geleneksel sayılmaz. İklim-kurgu, eko-eleştiri gibi yeni kavramlardan bahsedebilir miyiz?

Buket Uzuner: Evet, edebiyatta tabiatın haklarını savunma geleneği  ya da genel adıyla doğa yazını, bildiğim kadarıyla 1870’lerde Amerikan Edebiyatı’nda John Muir’e kadar uzanıyor. Bugün adına “iklim kurgu” (cli-fi) denen romanlar ve “çevreci eleştiri” (ekokritisizm) denen edebiyat alanında bizden Yaşar Kemal, Sait Faik, Fakir Baykurt, Latife Tekin ve benim 1990’larda yazdığım Yeşiller Parti’sine göndermeli “İki Yeşil Susamuru”ndan beri yazdıklarım sayılabilir. Bir de adı unutulmuş çok değerli belki ilk doğa yazarımız  Hikmet Birand’ın 1957’de yazdığı “Anadolu Manzaraları” eserini mutlaka anmalıyım.

Bu konularda çalışan birçok değerli akademisyenlerimiz de mevcut. Bizim ülkemizde çok fazla çevre sorunumuz var maalesef. Enerji için fosil yakıt, petrol ve kömür kullanıyor olmamız, ciddi sağlık sorunları yaratıyor. Her aileden en az bir kişi bu nedenlerle kanserden ölüyor ne yazık ki…

Bizim sürdürülebilir ve temiz enerjiye yönelmemiz şart.  Yanlış yoldayız. Beton yerine ağacın, GDO’lu tohum yerine atalık tohumun, HES veya TES yerine doğal akan derelerin, temiz denizin, dolayısıyla börtü böceğin önemini kavramaz, bilmez, sürdürülebilir ve yenilenebilir temiz enerji kaynaklarına yönelmezsek, sağlıksız, hasta kuşaklar yetiştireceğiz.

Ülkemizde bol bol bulunan güneş, su ve rüzgâr enerjisine bir an önce daha büyük yatırım yapmalıyız.

Haklıların mücadelesinin en önemli yakıtı: Umut

*Son olarak tabiat dörtlemesi (Su, Toprak, Hava, Ateş) serisinin oluşum sürecini bugüne kadar okurlarla paylaşılan kitaplar üzerinden değerlendirebilir misiniz?

Buket Uzuner: Kurgu sanatı, yazara ütopya ve distopya dâhil, muhteşem bir olasılıklar dünyası sunuyor. Edebiyat tarihçileri, korku ve distopya romanlarının barış dönemlerinde daha fazla yazıldığını söylüyorlar. Karamsarlığa yatkın bir kişiliği olan benim gibi bir yazarın Toprak ve Hava romanlarının satır aralarına umut işaretleri gizleyişini, belki ileride benzer bir bağlamda inceleyen araştırmacılar da çıkar?

Umut, yüzyıllardır felsefecilerin ve hekimlerin, psikologların ve yazarların ilgisini çeken bir kavram olmuştur. İnsana ne para-pul, ne de şan-şöhret, hiçbiri umut kadar büyük itki, motivasyon sağlamamıştır. Umut için her ne kadar küçümseyerek “fakirin ekmeği” dense de bence umut, tarih boyunca haklıların mücadelesinde önemli yakıt- enerji kaynaklarından biri olmuştur. Sakın unutmayalım: tarih, umutlarını akıl, bilgi ve dayanışmayla besleyenlerin kazandığı sürpriz zaferlerle doludur.

Yine tarihte en güzel kaybedenler daima mücadele ederek kaybedenlerdir. Haklı ve âdil davalar için hile yapmadan mücadele edenler her zaman vardı, daima olacak. Yeter ki, gezegenimiz, Tabiat Ana ona ettiğimiz ihanetlerin bedeli olarak insan türünü (Sapiens) silip atmasın dünyadan. İşte artık hem tabiat/gezegenimiz hem de etik değerlerimiz için mücadele ettiğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Hepimize akıl, sabır ve sağduyu diliyorum.

Haklı olduğunuz bir konuda mücadeleden vazgeçmek, yaşarken ölmeyi kabul etmektir.

Buket Uzuner

Romancı, hikâyeci ve gezi yazarı. Çevre bilimci. Feminist, hayvan ve çevre hakları savunucusu.

Hacettepe Üniversitesi, (Norveç) Bergen Üniversitesi, (ABD) Michigan Üniversitesi’nde biyoloji ve çevrebilim eğitimi aldı. (Finlandiya) Tampere Teknik Üniversitesi ve O.D.T.Ü’de araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı.

Romanları on dile çevrilen Buket Uzuner 1996 yılında (ABD) Iowa Üniversitesi’nin (IWP) “onur üyesi” olmuş, 2004 yılında da ODTÜ Senatosu tarafında takdir belgesiyle onurlandırılmıştır. Yazar, 2016 yılında Ankara Üniversitesi ve Ankara Öykü Günleri Derneği’nce verilen “Öykü Onur Ödülü” nü almıştır.

Buket Uzuner, Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Kuruluş yılında  Türkiye üniversiteleri, basını, meslek kuruluşları ve 81 ilin valiliklerinden  oluşturulan jürinin oylarıyla ‘Cumhuriyetin 75 Başarılı Kadını’ndan biri olarak seçilmiştir.

“İklim değişikliği”- çevre sorunlarını ele aldığı ve Türk Mitolojisi’nden fantastik ögeler kullandığı ‘TABİAT DÖRTLEMESİ’ romanları “Su”, “Toprak”, “Hava” ve “Ateş” yayınlanmaya devam etmektedir.

Yazar, ilk Osmanlı feminist kadınlarından “Zeynep Hanım” kitabına önsöz hazırlamıştır.

Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika, Avrupa’da uzun tren yolculukları yapan Buket Uzuner 2017’de ilk çocuk kitabını yayımlamıştır.”

**

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Tasfiye edilen Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyelerinden Baro yönetimine tepki

Türkiye Barolar Birliği çok tartışmalı bir karara imza atarak Türkiye ekoloji ve çevre hareketine yön çizmeye çalışıyor. Barolar Birliğini kararıyla 2011’den beri faaliyet gösteren Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu lağvedilerek yerine 7 kişiden oluşan bir kurul oluşturuldu.

Karara tepki gösteren Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyelerinden 21 avukat bir açıklama yayınlayarak yeni atanan kurulu Türkiye’nin güncel mücadele alanları olan Sivas-Kangal, Artvin-Cerattepe, Bergama-Ovacık, İzmir-Efemçukuru ve diğer yörelerdeki altın madenciliği sorunlarının muhatabı yurttaşlara, hukuki destek sunup sunmayacakları; Akkuyu’da, Sinop’ta, İğneada’da nükleer santral sorununu ve yaşama hakkı ihlallerini gündeme taşıyıp taşımayacakları, GDO konusunda ülkenin tarımsal ve biyolojik çeşitliliğini gözeten toplum kesimlerinin haklarını destekleyip desteklemeyecekleri, Yargı kararlarını dolanmak için mahkemelerin iptal ettikleri çed raporlarıyla sürekli yeni izinler koparan şirketlerin karşısında ülkenin çevre hakkını, merasını, suyunu, toprağını, onurunu, yaşamını savunanlarla bir arada olup olmayacaklarını; madencilik, inşaat, enerji şantiyelerinde yok olan doğanın ve insanların haklarını savunup savunmayacaklarını, iklim değişikliği konusunda bilimsel kamu politikalarının oluşmasına katkı sağlayıp sağlamayacaklarını, kent haklarını savunan planlı ve demokratik bir şehircilik için kent ve çevre davaları yoluyla karar alma süreçlerinde aktif rol alıp almayacaklarını, bugüne kadar izlenen davaları ve hukuki destekleri katlayarak arttırıp arttırmayacaklarını, hukuki izleme sorumluluğu gereği izleyeceklerini ve hukuki açıdan halkın yaşama haklarını korumaya devam edeceklerini dile getirdiler.

Baro’nun tasfiye kararına İzmirli çevre avukatı anısına verilmekte olan Av. Noyan Özkan Çevre Ödülüne Baro yönetiminin müdahale isteğinin yol açtığı öne sürülüyor.

Tasfiye edilen Çevre ve Kent Hukuku Komisyonunda bölgelerinde çevre ve kent hakkı mücadelesinin öncülüğünü yapan çok sayıda yaşam savunucusunun bulunması ekoloji camiasında da büyük tepki çekti.

Tasfiye edilen Komisyon üyelerinden açıklamaya imza veren ekoloji avukatları şunlar:

Av. Berna Babaoğlu Ulutaş

Av. Dr. Mehmet Bülent Tokuçoğlu

Av. Bedrettin Kalın

Av. Cömert Uygar Erdem

Av. M. Fevzi Özlüer

Av. Şehrazat Mercan

Av. Eralp Atabek

Av. Bülent Kaçar

Av. Cem Altıparmak

Av. Erol Çiçek

Av. Sevim Küçük

Av. İsmail Hakkı Atal

Av. Ziynet Özçelik

Av. Ş. Can Atalay

Av. Tuncay Koç

Av. Ali Furkan Oğuz

Av. Emre Baturay Altınok

Av. Ali Arif Cangı

Av. Yakup Şekip Okumuşoğlu

Av. Melike Özman

Av.  Coşkun Molla

 

(Yeşil Gazete)

Arda; şişeden çıkan cin – Erk Acarer

Bu yazı birgun.net sitesinden alındı

Özlenen mekânlar değil zamanlar belki daha çok. Bahardan kalma bir gündü hayat. Tribünler tıklım tıklım dolu, şortlar kısaydı. Metin Oktay’a kadar geri gitmeye de gerek yok. “Forma farkıyla”, 80’lerin ortasıydı. Kibir bile yarım, ölçülüydü… Beşiktaş’ın “11 numarası” Nam-ı diğer Sarı Fırtına Metin Tekin şunu söyleyebiliyordu kendisi için: “Çok abartıldı o dönem, oysa futbolculuğumun yarısı saç, yarısı bıyıktı…”

Futbol gibi hayat da nahifti. Misal amigo; misal Optik Başkan, kış günü yeni deri ceketini çıkarıp üşüyen bir garibana verdikten sonra İnönü Stadı’nın ağaçlı yolunu, kazakla yürümekten çekinmiyordu.

Şüphesiz bir “masal atlası” değildi coğrafya ama hayat da bu kadar kirli sayılmazdı. Şeyhin kerameti kendinden menkul “adamlık’ tanımı içinde Arda Turan’lar yoktu. Olsalar da şişirilmezler, yok olup giderlerdi zaten. Futbol borsada değil arsada güzeldi.

•••

Mevzu çok derin sayılmaz. Biriken kötülüğün, fırsat bulduğunda çatlaktan nasıl sızabileceğinin öyküsü. Şişeden çıkan cin, sıkılan diş macunu. Tık tıkabilirsen geri şimdi. “Nereden nereyenin”, “Nasıl bu hale düştük” serzenişinin tek kişilik dev kadrosu Arda Turan.

Bir mahalle kültüründen plaza çirkinliğine yükselişin, oradan düşüşün kısa anlatımı. Hiç çekinmeden yalan söylemek. Bir insanın hiç yoktan burnunu kırabilecek vicdan. Hastaneye ruhsatsız olduğu iddia edilen silahla girme cüreti, kurşun sıkabilme hayasızlığı, özgürlüğü, magandalığı.

•••

Arda Turan menfaat. Sadece kendine yontulan “Ben” duygusu. Para ve güç için gözü kararmışlık. Rant… Başkalarının yaşamını düşünmeden, şehrin hiç olmadık yerine dikilen apartman. V for Vendetta’daki “Bu maskenin altında bir fikir var! Ve fikirler kurşun geçirmez” repliğinin tam zıddı, çirkinleşen Türkiye versiyonu: “Ne bir fikir ne bir duygu var burada. Vıcık vıcık, çürük bir kabuktur içinde olduğum; ‘Türetilen ve korunan’ bir ahlak.”

•••

“Erkeklik” mevzuu! Gecenin bir vakti, karnı burnunda hamile eşini evde yalnız bırakıp, başka bir kadının, -arkadaşının karısının- kulağına, “Güzel kızsın, evli olmasam seni kaçırmazdım” diye fısıldayabilmek. Ondan değil kocasından özür dileyerek, kadının her yerde ikinci sınıf, kişilikten yoksun görüldüğünün ifşası. “Ama diğeri de başka bir evli kadına asılmıştı” denilerek yaratılan riyakâr rövanşist tutumun yozluğu, her durumdan haklılık çıkarabilme ‘başarısı’, yanlışı yanlışla sıvamanın ve üstüne tüy dikmenin özeti.

Parayla ezilen bir kadın profili yaratmak ve bunu idealize etmek. Toptan bir hikâye aslında. Banyodan bornozla çıkan, araba anahtarını görünce bornozu atan kadının oynadığı reklam. Yaratılan meta kültürünün en kaba hali.

Kadının içindeki bastırılmış “Aman tadımız tuzumuz kaçmasın” korkusu, “Ben bilmem eşim bilir” sesi.

Bir bedende birden fazla can, kişilik Arda Turan… Belgesel çekmek için yalısına gelen yabancı TV muhabirinin; yatak odasındaki kadın çantalarını gösterip, “Bunlar sizin malınız mı?” sorusuyla yaptığı espriye, “Hayır onları kullananlar benim malım” diye karşılık veren müteahhit Ali Ağaoğlu.

•••

Arda Turan, duruma göre, şekle göre mevzu. Yeri geldiğinde viski bardağında iki buz, işine geldiğinde, hacda ihram. “Ne olduğu gibi görünebilmenin ne de göründüğü gibi olabilmenin” sadeliği. Hem Anadolu’dan kopukluk hem de kafayla ve ayakla Avrupalı olamamak. Mahmutpaşa’da, şalvar pantolonla Lacoste tişörtün yan yana durduğu bir tezgâh.

Gerçekte viski bardağındaki 2 buzdan çok, içine Mehmet Ağar’ların, Fatih Terim’lerin “reisçilik ekolünün” kaçtığı tatsız tuzsuz, keyifsiz, sarhoş eden ve daha ziyade gerçekten koparan bir kokteyl.

•••

Arda Turan tüm bunlarla ilgili. Simon Kuper’in “Futbol sadece futbol değildir” sözünün ötesi. Başlı başına politik bir mesele. Son 20 yıla yakın sürede biriktirdiklerimizin -ya da daha çok hayatımızdan gidenlerin- muhasebesi. Toplumsal bir ayna. Kızmaktan çok gerçeği yüzümüze tokat gibi çarptığı için teşekkür etmemiz gereken bir fenomen, bir anti kahraman. Arda Turan tek başına, başımıza gelenin açıklaması. Gecenin bir yarısı evinden alınan öğrenci, gazeteci, siyasetçi aktivisttin aksine, şiddetten, ruhsatsız silah bulundurmaktan, tehditten işlem görmemek. Hukukun, adaletin yerine “Bu bizdendir” kanununun yerleşmiş olduğunu gösteren mahkeme tutanağı, polis fezlekesi!

Özlenen mekânlar değil zamanlar aslında daha çok. Bahardan kalma bir gündü, tribünler tıklım tıklım doluydu…

Arda Turan büyük bir soru…

Çubuklu formaların onurundan, turuncu sakilliğine ne zaman vardık? Nasıl oldu da o canım kalabalıklardan çorak Başakşehir tribünlerine düştük?

Erk Acarer – BİRGÜN

Kente yayılan bitkiler: Sokak otları – Yasemin Ülgen

Yaşamın var oluş izlerini, sokak bitkileri üzerinden gözlemleyen sanatçı Kerem Ozan Bayraktar’la bu bitkiler hakkındaki notlarını paylaştığı Instagram hesabı “Sokak Otları” hakkında konuştuk.

 Yasemin Ülgen: Instagram’da açtığın bir hesapla şehrin içinde pek de fark etmediğimiz bitkilerin hikâyelerini paylaşıyorsun. Özellikle İstanbul gibi bir metropolde birçoğu “istilacı” olarak tanımlanan bu bitkilerin izini sürme fikri nasıl çıktı ortaya? 

Kerem Ozan Bayraktar: Uzun süredir dinamik sistemlere ilgi duyuyorum. Bu ilgi daha sonra okuma gruplarıyla evrime, karmaşıklığa ve rastlantıya yöneldi. Örneğin, geçtiğimiz yıl Sergen Şehitoğlu ile beraber “Yaşam nedir” sorunsalından kalkınan “Rastlantı ve Zorunluluk” isimli bir sergi yaptık.

Bu meseleler sizi ister istemez içerik açısından olmasa bile yöntem olarak ekolojiye götürüyor. Bitkilerle hep haşır neşirdim ama bu ilgi süs bitkileriyle sınırlıydı. Yine geçtiğimiz yıl, Devabil Kara‘nın önerisiyle “Ot” isimli bir sergi düzenledik. O sergi için düşünürken bu alanda uzun soluklu bir çalışma yapmaya karar verdim. Elif Çelebi ve Tayfun Erdoğmuş gibi doğa ve örüntü üzerine kafa yoran sanatçılarla diyaloglarımızın da çok etkisi oldu bu süreçte.

Sonuç olarak ilgi alanlarım, akademik ve sanatsal çalışmalarım ve çevremdeki insanlarla birlikte bu proje kendiliğinden doğdu. Geçmiş yıllarda çektiğim fotoğrafları tarayarak, bu hangi bitkiymiş, neden burada büyüyor gibi sorularla başladım. Bitkileri tanırken, çevreyle ilişkilerini kavramayı ilk sıraya koydum. Henüz hâlâ işin başındayım ve nasıl şekil alacağını ben de bilmiyorum. Küçük notlarımı Instagram’da paylaşarak bir yerden kamusallaştırmak istedim.

Yasemin Ülgen: Bahsettiğin dinamik sistemler, evrim, karmaşıklık, rastlantı ya da canlılık ve materyal ilişkisi üzerine çalıştığın ve kafa yorduğun kavramlar. Peki bunları sanatsal üretimlerinle nasıl ilişkilendiriyorsun, biraz daha açabilir misin?

Kerem Ozan Bayraktar

Kerem Ozan Bayraktar: Dinamik sistemler şehirler ya da hücreler gibi zamanla değişen, çevreleriyle sürekli bir enerji ve madde alışverişinde bulunan, kısaca “yaşayan” sistemler. Bu türden örgütlenmelerin gelecekte nasıl davranacağını önceden bilemiyoruz, bu yüzden istatistik bilimini kullanıyoruz.

Gezegen hareketleri gibi bize göre büyük ölçekteki olaylarda bunu görmek güç ama örneğin kanser hücrelerinin yayılımı ya da hava olaylarında bu durumu gözlemleyebiliyoruz. Biliyoruz ki, hava durumu söz konusu olduğunda cihazlarımız ne kadar hassas olursa olsun her zaman tahminin yanılma olasılığı var. Bu noktada karmaşıklık bilimi, çok fazla sayıdaki küçük etkileşimlerin, büyük ve tahmin edilemez olaylara bağlı olduğunu söylüyor.

Tüm bu küçük taşlara tek tek bakarak büyük mozaik tabloyu görmek mümkün değil. Bu yüzden belirli durumlarda sistemin bir bütün olarak nasıl davrandığını anlamaya çalışmak gerekiyor.

Yasemin Ülgen: Geçtiğimiz Nisan ayında Sergen Şehitoğlu’yla yaptığınız “Rastlantı ve Zorunluluk” sergisinde de bu ilişki ve davranış biçimlerine odaklanmıştınız.

Kerem Ozan Bayraktar: Sergen’le yaptığımız sergide yaşamın tam da bu tarafı ile ilgilenmiştik.

Yani nasıl oluyor da tüm bu “cansız” malzemeler belirli şartlarda, belirli çevrelerde bir araya gelip, karmaşık bir yapıyı ortaya çıkarıyor ve canlı denilen bu yapı çevrede tekrar nasıl bir karmaşıklığa neden oluyor? Biz bu meseleye coğrafyada yaşamın kendini görünür kıldığı izler üzerinden yaklaştık. Ben yaşanabilir olduğu iddia edilen güneş sistemi dışındaki gezegenlerin medyatik sunumlarına yönelik bir çalışma yapmıştım, Sergen ise uydu görüntülerinden çöllerdeki insan yapılarını sunmuştu.

Kerem Ozan Bayraktar, Rastlantı ve Zorunluluk, SANATORIUM

 

Sergen Şehitoğlu, Rastlantı ve Zorunluluk sergisi, SANATORIUM

Yasemin Ülgen:Sokak Otları” için de aynı şekilde yaşamın var oluş izlerini bitkiler üzerinden araştırıyorsun. Bu araştırma bilimsel olmasa da bilimsel verileri kullandığın bir arşiv niteliğinde demek mümkün mü?

Kerem Ozan Bayraktar: Arşiv ya da bilimsel bir araştırma yapmıyorum. Bilim insanı ya da sanatçı merakıyla gözlemler yapıyorum. Amacım zaten organizma ve çevre birlikteliğini kavramak olduğu için, ortaya çok sayıda ilişki biçimi çıkıyor. Aslında bunlar çok bariz şeyler.

Örneğin, uzun süre hareket etmemiş bir arabanın altında otlar çıkar. Arabanın hareket etmediği sadece lastiklerine bakarak da anlaşılabilir. Fakat ben otların orada oluşuna hangi çevresel faktörlerin katkı yaptığını ya da otların doğrudan çevreyi nasıl dönüştürdüğünü anlamak istediğim için, aslında gözümüzün önünde olan bu türden ilişkileri vurgulamak ve onlara etkileşimin çerçevesinden tekrar bakmak istiyorum.

Bence işin sanatsal kısmı da burası: dinamik form ilişkilerini işaret etmek. Yoksa gider biyoloji ya da ekoloji okurdum.

Yasemin Ülgen: Peki hangi bitkilerle ilgileniyorsun?   

Kerem Ozan Bayraktar: Aslında çimenler, çakal otları, kangallar ya da köygöçürenler gibi “ruderal” denilen bitkilerle ilgileniyorum ve bu terim doğrudan mekânla bitki ilişkisini tarif ediyor.

Bu özellikteki bitkiler tahribata uğramış arazilerde yaşayabiliyor, bu yüzden insan etkinlikleri, bitkilerin yayılıp çoğalmalarına büyük katkı sağlıyor.

İnşaat arazileri, tarım alanları, mezarlıklar, yollar ya da terk edilmiş binalar gibi tahribatın yüksek olduğu yerlerde ortaya çıkıyorlar. İnsanlar tarafından farklı kıtalara taşınıyorlar; savaşlarla, göçlerle, kent politikalarıyla doğrudan iç içeler.

Sokak Otları Instagram Sayfasından

#çakalotu (#conyza)

Şehir otları deyince akla ilk gelen ikonik bitkilerden #çakalotu (#conyza) Papatyagiller ailesinden geliyor. Yaklaşık 60 türü var ve Antarktika hariç dünyanın her yerine yayılmış durumdalar.

***

#chouchun #ailanthus #Ailanthusaltissima #TreeofHeaven #CennetAgaci #KokarAgac (A Tree Grows in Brooklyn, 1943, Betty Smith)

“Brooklyn’de yetişen bir ağaç vardır. Kimileri buna Tuba ağacı derler. Tohumları nereye düşerse düşsün, oradan gökyüzüne erişmeye çalışan bir ağaç biter. Çevresi tahta perdeli arsalarda ve bakımsız süprüntü kümelerinin arasında büyür. Bodrum pencerelerinin parmaklıklarının arasından çıkar… Çimentoda yetişen tek ağaç odur. Kolayca yetişip serpilir… Güneşsiz, susuz, adeta topraksız yaşar. Bir bakıma güzel bile sayılabilir ama yazık ki insanı bıktıracak kadar çok sayıda yetişir.”

***

#sıçansaçı #arnavutdarısı #kirpidarısı #bristlyfoxtail #hookedfoxtail #greenfoxtail

***

#Çimen dediğimizde aslında insan ve diğer birçok tür için en önemli bitkiyi, dinazorlar çağından beri yeryüzünde hüküm süren, dünya üzerindeki en yaygın aile olan Buğdaygilleri (#Poaceae) kastediyoruz. Setaria viridis, Setaria verticillata ve Setaria faberi şehirlerde görülen en yaygın türler. Setaria viridis, darının yabani atası. Bu üç tür aynı zamanda tarım için en zararlı bitkilerin başında geliyor. Bazı gruplar tarım ilaçlarına karşı da bağışıklık geliştirmiş.

***

milkweed #pettyspurge #sütleğen #bahçesütleğeni #radiumweed #cancerweed #Euphorbia #Euphorbiapeplus

“Biyologlar bile isimleri öğrenmeye zahmet etmiyorlar. Onları yabani ot olarak tanımlıyorlar. Bu durum bu bitkileri göz ardı edip yok saymaya neden oluyor”

Peter Del Tredici, bitkibilimci.

Yasemin Ülgen: Yani bu bitkiler, bugün tüm üretim ve tüketim ilişkileri bağlamında zaten tanımlayamadığımız kentlerin sınırlarını tam anlamıyla yok ediyorlar. Bu bahsettiğin yayılma nasıl gerçekleşiyor peki?

Kerem Ozan Bayraktar: Şehrin içinde farklı ışık, nem ve ısı alanları, iç içe geçmiş onlarca mikro site var. Ben tam olarak bu alanlara, farklı ölçeklerden bakmayı deniyorum.

Örneğin yollar, suyun rögarlara doğru akması için eğimlidir. Bu nedenle tohumların yol kenarlarında hayatta kalma şansı daha yüksektir çünkü bu bölgeler daha nemlidir ve alan sınırlarına yakın olduğu için bitkinin ezilme ihtimali daha düşüktür. Ve hatta eğer o yol kenarında küçük bir çatlak varsa bitkinin büyüme ihtimali daha da yüksektir. Dolayısıyla insan türünün kendi için yaptığı tasarımlar, insanın istemediği canlı türlerinin uzamla kurduğu ilişkilerde kendi çıkarlarına kullanılabiliyor.

Tersini de, yani bitkilerin yapıları değiştirmesini de düşünebiliriz. Örneğin, cennet ağacı (kokar ağaç) binalara hasar verebiliyor ya da birçok ot türü tarihi yapıları parçalıyor ve tarım arazilerini kullanılmaz hale getiriyor; buna karşın erozyonu engelleyebiliyor, olumsuz elementleri bünyesine alabiliyor vb.

Şehirleri coğrafyanın üzerine yayılmış büyük kütleler olarak hayal edin. Bu kütle sürekli hareket ediyor, yenileniyor hatta bazen yok oluyor. Sokak bitkileri de parçalanmış öbekler halinde bu kütleye entegre oluyor ve onunla birlikte hareket ediyor. Tıpkı bilim kurgu filmlerindeki akışkan yaratıklar gibi. Bu ölçekten insan ve bitki ilişkisine bakınca, artık organik, doğal, yerli, istilacı, egzotik ve vahşi gibi ikili karşıtlıkları kolay kolay kuramayacağımız bir resim ortaya çıkıyor.

Bu otları biraz da bu yüzden seviyorum. Doğa deyince sadece ormanları ve ovaları düşünen naif bir yaklaşıma izin vermiyorlar. Bu bitkilerin evi şehirler, ormanda koca ağaçların arasında hayatta kalamıyorlar. Sevmediğimiz bu komşularımızı daha yakından tanımak gerekli çünkü muhtemelen onlardan asla kurtulamayacağız.

 

 

Röportaj: Yasemin Ülgen

(Yeşil Gazete)

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Toprak Ana Masalları – Eda Uysal

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Toprak Ana Masalları

“Hayvanlar sizin kardeşinizdir. Dünya size ne kadar aitse, onlara da o kadar aittir, bu yüzden Dünya’yı paylaşmayı öğrenmeniz gerekecek.”

 (Yellowstone Vadisi Yerlileri Masalı, Kuzey Amerika)

Toprak Ana, masallarını kulağımıza fısıldamaya devam ediyor…Kimi zaman tatlı bir meltem ile saçlarımızı okşayarak ve bir gökkuşağı gibi doğup güneş ışıklarıyla dans ederek, kimi zaman da aldığı tüm yaraları temizlemeye çalışırcasına nehir yataklarını taşırarak, kum ve toz bulutlarıyla yükselerek…Paraşüt Kitap’tan çıkan Toprak Ana Masalları farklı coğrafyalardaki yerel halkların doğa ile ilişkilerini konu edinen dokuz masaldan oluşuyor. Çorak topraklardan, bereketli ormanlara; volkanik adalardan yemyeşil çayırlara uzanan bu ekolojik hikayeler  toprağın kadim bilgilerini anlatarak yüreklerimize kök salıyor.

Toprak Ana Masalları, çocuk kitabı kategorisinde yer alsa da kitabın her yaştan insana hitap eden bir dili var. Kelimelerle ve sade çizimlerle yaratılan bu zamansız dünyada okuru Hindistan’dan Avusturalya’ya, Yemen’den Kolombiya’ya diyar diyar gezdiriyor. Kendi düzenimizde yapacağımız ufacık değişikliklerle doğayı kurtarabileceğimizin umudunu aşılıyor. Hint Masalı’nda tek dalı kesilen bir ağacın dengesinin nasıl bozulduğunu öğrenirken, Amazon Yerlileri Masalı’nda bir yangından kurtulmak için minicik bir damlanın bile önemini anlıyoruz. “Denizi sömürmek çok tehlikelidir çünkü deniz, vermeyi bildiği gibi almayı da bilir.” ifadesiyle aşırı avlanmanın hazin sonuna Cap-Vert Masalı ile şahit oluyoruz. Guajira Çölü Masalı yaşam kaynağına dönüşen sihirli bir yağmur ağacının hikayesini anlatıyor. Coğrafyalar değişse de aslında her hikaye aynı temayı işliyor ;  “Doğa ile uyumlu yaşamayı öğren ve öğret”.

Bu dünyayı hayvanlarla paylaşmayı öğrendiğimizde, doğa ile sevgi çemberini kurduğumuzda, düşlere inanıp kollarımıza sığdırabileceğimiz kadar çiçekler topladığımızda ve Toprak Ana Masalları’nı nesilden nesile aktardığımızda kim bilir belki ardımızdan düşenler yeniden yeşertir dünyayı…

Yazan : Rolande Causse, Nane ve Jean- Luc Vezinet

Resimleyen: Amelie Fontaine

Yayınevi : Paraşüt Kitap

Çeviren: Özge Akkaya

42 sayfa

8+

 

Eda Uysal

Gıda israfı: Geleceğini çöpe mi atıyorsun? – Birim Mor

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) öncülüğünde, gıda ile ilgili güncel sorunlar hakkında farkındalık yaratmak üzere 16 Ekim Dünya Gıda Günü olarak kutlanıyor. Bu nedenle azımsadığımız hatta pek farkında olmadığımız bir sorun olan gıda israfını ele almak istedim.

Gıda olmadan yaşayamayacağımız bir gerçek. Ancak yarattığımız çevresel tahribat ve doğal kaynakların sürdürülebilir olarak kullanılmaması gıda üretimi konusunda bir stres faktörü yaratmakta. Hatta dünyanın bazı bölgelerinde bu durum gıda güvenliğini tehdit etmekte. Eskisi kadar verim alınamadığı zaman gıda üretimi için çevre daha da fazla tahrip edilmekte. En somut örnekler, ormansızlaşma ile tarımsal alanlar açmak ya da üretim miktarını artırmak için daha fazla kimyasal girdi kullanımı ve dolayısıyla ekosistemi kirletmek ve dengesini bozmak.

İlaveten, 2050 yılına kadar dünya nüfusunun 2 milyar daha artması beklendiği için gıdaya olan talebin her zamankinden fazla olacağı tahmin ediliyor. Diğer bir ifadeyle, geleneksel tarımsal üretim sisteminde köklü değişiklikler olmazsa, gelecekte daha fazla üretmek için daha fazla tahribata neden olunacak ve aslında bu durumun kendisi gıda güvenliğini riske atacak. Hal böyle olunca gıda kayıp ve israfı çok önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmakta. Öte yandan, kayıp ve israfın önlenmesi, hem mevcut hem gelecek gıda güvenliği tehditlerinin ortadan kaldırılması, hem de artmakta olan gıda talebinin neden olduğu/olacağı çevre tahribatının hafifletilmesinde çözüm olacak! Aynı zamanda kaynak israfı ve tarımsal faaliyetler nedeniyle iklim değişikliğine olan katkı da azaltılabilir. Ancak, bireylerin tüketim alışkanlıklarındaki basit değişimlerle destek olabilecekleri gıda israfının önlenmesine nedense toplumda pek ilgi duyulmuyor. Oysa gıda kayıp ve israfı hakkında durum çok çarpıcı!

Her yıl küresel olarak üretilen gıdanın yaklaşık yüzde 30’u israf ediliyor

https://www.youtube.com/watch?v=7SqLz4O32vc

Gıda israfı, gıda üretim sistemindeki kayıp ve çöpe giden tüm gıda ürünlerini kapsamakta. Hasat sırasında, gıda paketleme ve işleme tesislerinde (bilinçli olarak salt görüntüsü kötü diye ayrılan ve atılan ürünler de bu kategoriye dahil edilmektedir), ürün tedarik zincirinde (ürünlerin depolanması ya da transferleri sırasında bozulan ve çöpe atılan ürünler) yaşanan kayıplar ile evlerimizde ya da restoranlarda çöpe atılan tüm gıda ürünleri gıda israfının nedenleri arasında.

Bu yüzde 30’luk israf ortalama 1,3 milyar ton gıdaya denk geliyor!

İsraf edilen gıda ürünlerinin sadece 4’te biri ile dünyadaki kronik açlığa çözüm bulunabileceği hesaplanıyor. Dünya çapında yaklaşık 1 milyar insanın açlık çektiği ve yetersiz beslendiği düşünüldüğünde, inanılmaz bir israfın yaşandığını belki hayal edebilirsiniz…

Ekonomik faktörler, yönetsel sorunlar ve teknolojik problemler gibi pek çok nedenden dolayı gıda israfının meydana geldiği bilinmekte. Ancak sıkı durun; çünkü bahsedilen 1,3 milyar gıda israfının yarısının perakendecilik ve nihai tüketici yani bireylerden kaynaklandığı biliniyor. Yani bizlerin davranışları ve alışkanlıkları gıda israfında önemli bir yere sahip.

Gıda güvenliğini küresel olarak tehdit eden gıda israfı sadece gelişmekte olan ülkelerin değil gelişmiş ülkelerin de büyük bir sorunu. Avrupa ve Kuzey Amerika’da her yıl kişi başı yaklaşık 95 ila 115 kg gıdanın çöpe atıldığı biliniyor. Ülkemizdeki israfa ilişkin çok net veriler olmamakla birlikte her yıl 325 bin ton gıdanın imha edildiği tahmin ediliyor. Bu israfın maliyeti ise yaklaşık 414 milyar TL olarak hesaplanıyor. Ancak tüm bu ekonomik tahminler, gıda israfına dar bir bakış açısıyla bakıyor. Oysa gıda sisteminde oluşan israf daha geniş bir perspektiften ele alınması gereken önemli bir konu!

Buzdağının görünmeyen yüzü, gıda israfının etkileri

Dünyadaki kaynaklarımız sınırlı. Gıda üretiminde kullanılan verimli topraklar, su ve enerji kaynaklarımız da aynı şekilde. Gıda üretim sürecinde ve tedarik zinciri boyunca zaten pek çok olumsuz çevresel etkiler ortaya çıkmakta. Örneğin, iklim değişikliğine neden olan gazların oluşması ve atmosfere salınması, tarımsal üretim aşamasında kullanılan ilaçların ekosistem tahribatı gibi.

Bu çerçevede, israf edilen gıda ürünlerinin çevresel, ekonomik ve sosyal faturaları bir hayli yüksek. Çarpıcı bir örnek olarak ise israf edilen gıda ürünlerinin küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 8’inden sorumlu olduğu söylenmekte ve dünya çapında tarım yapılan alanların yaklaşık yüzde 30’unda asla tüketilmeyen gıdaların üretimi yapıldığı bildirilmekte. Sonuçta çöpe giden gıda ürünleri sınırlı ekonomik ve doğal kaynaklarımızı boşa harcamamıza sebep olurken enerji tüketiminin artmasına ve gıda fiyatlarının yükselmesine de etki etmekte. En nihayetinde ise iklim değişikliğini artırıcı bir etki yaratıyor. Yani her türlü kaybediyoruz!

Nasıl önlemler almalıyız?

Kayıplara yönelik ulusal politikaların geliştirilmesinin yanında, özel sektörün, çiftçilerin, gıda sanayisinin, toptan ve perakende satış yapan firmaların kısacası tüm değer ve tedarik zinciri aktörlerinin gıda sistemindeki israfın ve kayıpların önlenmesi için yapabileceği birçok hamle var. Ancak en önemli görevlerden biri; bize yani tüketim alışkanlıklarımıza dayanıyor. En hızlı ve etkin çözümü biz kendi tabağımızda, mutfağımızda, buzdolabımızda ve market sepetimizde yapabiliriz. Yiyebileceğimiz kadar satın almak, sipariş vermek, çirkin (!) görünümlü meyve-sebzeleri satın almak ve çöpe gitmelerini engellemek, gıda saklama ve pişirme tekniklerine dikkat etmek, bozulmak üzere olan gıdaları değerlendirmek gibi. Öte yandan ulusal politikaların takipçisi ve gıda israfının önlenmesi için oluşturulan sivil inisiyatiflerin de bir parçası olabiliriz.

 

 

 

Birim Mor

[Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] İyeler – Dilge Güney

Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.

Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz. 

Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.

Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.

Bu ay, suyun, rüzgarın, ormanın, yolun ve dünyada başka ne var idiyse onun kalbine dokunacağız; iyelerle buluşacağız.

***

8 – İyeler

 

Günler geceleri kovaladı, haftalar ayları…

Mevsimler geldi geçti ama zaman hep aynı kaldı.

Sözler hikayelere dönüştü,

Kah unutuldu kah kuşaktan kuşağa aktarıldı.

Neler geldi neler geçti şu koskoca dünyadan da

Erlik vaz geçmedi sevdasından.

 

Günü gelince indi kara atının sırtından

Bir çekiç aldı eline, som altından.

Yeni bir dünya kurmak,

Ona inanacak bir halk yaratmak için geçti örsün başına,

Vurdu hiç durmadan.

 

Çekicin örse her vuruşu  güya bir insan doğuracaktı.

Ama öyle olmadı.

Her vuruşta bir yılan, bir ayı, bir yer eşen

ve daha başka tuhaf yaratıklar ortaya çıktı.

 

Yerin ve göğün yaradanı Ülgen

Erlik’in tanrılık hevesini ciddiye aldığından değil ama

Dayanamadı daha fazla.

Emir verdi Mangdışire’ye.

“Git durdur” dedi haykırarak “Erlik’i ve ona hizmet edenleri!”

 

Mangdışire buyruğa uydu.

Ülgen’in hükmüyle Erlik’i göklerden kovmaya koyuldu.

Bu savaş kaç zaman sürdü bilinmez.

Ama sonunda Mangdışire Erlik’i yaraladı.

Ona hizmet edenleri de yağmur gibi döktü gökten aşağı.

 

İşte o yağmurda, sular seller gibi akmadı toprakta.

Her damla düştüğü yerde kaldı.

Suya düşen su iyesi, yere düşen yer iyesi…

Eve düşen ev iyesi, yola düşen yol iyesi oldu.

Balıklara, kuşlara, rüzgara ve diğer tüm varlıklara…

Sözün kısası kim neye düştüyse onun sahibi oldu.

 

O gün bugündür iyeler korur yeryüzünü.

Kimden derseniz?

Bizden…

Biz suya ve toprağa, rüzgara ve kuşa,

Ağaca ve hatta kendi ırkına zulmeden

Bir yanı ak Ülgen bir yanı kara Erlik’ten gelen insandan…

***

1 – Evrenin Oluşumu

2- İnsanın Yaradılışı ve Erlik’in Doğuşu

3 – Yaşam Tanrıçası – Umay Ana

4 – Dünya Tufanı, İkinci Yaratılış ve Ak Yayık

5 – Ece ile Doğanay

6 – Öküzün İki Boynuzu Arasında Bir Dünya

7 – Üç Güneş

 

 

Yazan: Dilge Güney

Resimleyen: Berna Erözkan Akan

Açıl Susam Açıl – Deniz Soruklu Evren

Bu sabah bir mesaj aldım Güneşin’den Yeşil Gazete için Mardin Masalcılar Buluşması 2018’i yazar mısın diye, önce bir durdum “yazabilir miyim ki ?”. Daha kendi içimde toparlanmamıştı buluşma … Ama bu sene işaretlere takmıştım daha yola çıkarken, o zaman bu da bir işaret olabilirdi, toparlamak ve anlatmak için…

Açıl susam açıl dedik bir açıldık pir açıldık… Pandora’nın Kutusu gibi her şey açılmıştı bütün duygular çıplak kalmıştı belki de? Duyguların yanına duyular da gelmişti.  Konuşulanlar, konuşulmayanlar, sesler, kokular, tatlar, göz göze ne çok konuştuk belki de… Hissetmekti bizim işimiz ve hisettirmek, 5 duyu değil, 6 duyu, altı gün iş başında.

40 anlatıcı, 40 ayrı renk, 40 kapı, 40’lara karıştık 40’lar kilesesinde. Arbil Çelen Yuca dileğine kavuşmuştu masal anlattığı yerde perdedeki detaydan mekanın ona kattığı hisse kadar anlatmıştı dinleyenlere o perdede. Nasra Teyzenin işlemesi ordaydı ve gitttiğimiz bir çok yerde göz kırptı bize. Dokumuştu işte masalı Günnur Başar’ın dokuduğu gibi giysilere. Sezai Sarıoğlu bir masal anlattı. İki köy dedi önce. İç içe sonra. İçler dışlar çarpımı. Sınır gelmişti köye. sınırı aldı bir çocuk ve sonra gözünden, kalbinden son kelime ile sınırı kaldırdı…. Yeniden doğurmak kendini. Ana rahmi en temiz başlangıçtı…

Bu adamlar da bir alem. Şenol Morgül ile Sezai Sarıoğlu. Nasıl bir dostluk aralarında ki dostluğun masalını yaşattılar bize… Cuma günü açtılar neşe sandığını kahkahalar saçıldı gökyüzüne kuşlar bile güldü… Dediler zaten ”Kuşlar Cama İnanmaz, Cana İnanır Diye”…

Kırklar Kilisesi bir süryani kilisesi. Kapılar nasıl açılıyordu bir bir hayret verici! Kuşlar, börtü böcek eşlik ediyordu her birimize, anlatmak dinlemek zor mesele. ”DİNLEMEK”. Emek vardı içinde, öyle dedi Sinan Canan. Bir de, dedi ki, güneş yiyormuşuz hepimiz, bitkiler soframıza gelene kadar hangi aşamalardan geçiyor anlattı tatlı tatlı. Güneş olmaz ise hiç biri olmaz dedi. Aldığımız en önemli vitamin gökyüzünde, kafayı yukarı kaldırmak önemli galiba. Tolga Zafer Özdemir var, o da ayrı bir alem. ”SES” diyor adam, titreşim, frekans. Duymak diyor, duymak için de dinlemek. Anlaşmışlar mı ne?

Bütün bilgiler birbirine hizmet ediyordu sessizce ve ”mülkiyet” ise kayboluyordu. Bir de son sır bükücü var, Özcan Yüksek. Bir lafın altında bin anlam, adalet diyor, dürüstlük diyor. Masal sana ayna diyor ve kayış kopuyor. Farklı meslek dallarının masal ile buluşması da ayrı lezzet, değil mi Güneşin Aydemir? Kafası açılıyor insanın… Yapacak ne çok iş var. Doğa bilmek, şiir bilmek gibi güzel fısıltılar var etrafta. Sanırım kutudan son çıkan kelebek hepimizin içinde…

Hafif bir meltem, yıldızlar, bulutlar, renkler, bütün’ün hayrına, masal hayrına gizemli bir şekilde dağlıyordu. Bir de içimizdeki  en gizemli Ebuburak, bu bütünün nadide parçası içine konuşur, dışına konuştuğunda da masal olur. Asası ve sakalları var olsun… Kuşlar meclisini bir dahaki sefere sonuna kadar istiyorum bilesin, yarım bıraktığın yerden tamamlanmak istiyor insan…

Gizli kahramanlar da tek tek çıktılar ortaya, 40 masalcıya 40 mihmandar… Bulaşığından, yer süpürmesine kadar gık çıkarmayan Nihat Erdoğan.

3 yıldır bir masal yazılıyor Mardin’de ve 4.ye niyet ettiler hep birlikte. Muhtarlar arıyor artık bizim evler de köyler de anlatın diye. Okullar, çocuklar, damlar… Seneye umut ediyorum çarşıdaki amcalar dükkanların önünde anlatsınlar bize, biz de duyalım Mardin’in seslerini… Çoğalalım çokta kaybolmayalım. Yazı kalır, ses daha çok kalır evrende. Tolga Zafer Özdemir öyle diyor valla. Bir son vereyim masalıma Birbirimize çok ihtiyacımız var daha…

Varlığına duacı olduklarım…

Masal aktaran, anlatan,

Tüm dostlar…

herkes kıymetlimiz.

 Abdurrahman Oğuz, Alev Peşte, Aynur Kesecioğlu  Aykut, Arzu Çetin Akyol, Berfin Sıla Kepez, Bahar Güney,  Banu Çiçek, Beyza Akyüz, Bengü Demiray,  Muğteber Yüğnük  (gizli kahraman Muti), Şeyda Çevik,  İnci Gül, Derya Özel, Dervişe Güneyyeli, Dilara Duman, Dodan Özer, Esma Eser, Fahreddin Gözgün, Gökçe Kurt, Göknur Birincioğlu, Havva Emre, Işılay Baysak, İbrahim Putgül, Metin, Kemal Kahraman, Mukadder Kavas, Mustafa Pala, Nazan Demirci Apaydın, Neslihan Aslan, Nusret Avcı, Ömür Özdemir, Özgür Umut Üçer, Selahattin Anar.

Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa o bahçe güzel olmaz. sen, ben, o varız diye güzel bu bahçe. koparma farklı çiçekleri, kalsın renkleriyle kokularıyla...”

Yaşar Kemal

sürçü lisan ettik ise af ola…

 

 

Deniz Soruklu Evren (masalanası)