Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paşabahçe’nin hurdaya gitmesi neyin göstergesi?

‘Dünyanın bir çok yerinde vapurlar kültür mirası olarak kabul ediliyor ve güncellenerek kullanılabiliyor, makine, kumanda sistemleri gözden geçirilerek…’

60 yıla yakın İstanbullulara hizmet verdikten sonra Beykoz Belediyesi tarafından nikah salonu olarak kullanılmak üzere kıyıya yerleştirilen Paşabahçe vapuru geçtiğimiz günlerde yeniden satışa çıkarılmış. Bu defa hurda demir fiyatına.

Paşabahçe’nin hurdaya gitmemesi için de bir imza kampanyası başlatılmış. Büyükşehir Belediyesi’nden Paşabahçe’yi restore ettirmesi ve yeniden sefere koyması isteniyor. Ben de imzamı verdim.

Paşabahçe neden İstanbullular için önemli? Zannedersem yalnızca güzel bir gemi olduğu için değil. Bir kayba işaret ediyor. Şehrin bir zamanlar eşsiz bir deniz ulaşımı ağına sahip olduğuna, bunun yakın tarihlere kadar hala canlı kaldığına…

Deniz üzerinde metro

Evet, İstanbul topografik ve yerleşimsel özellikleri nedeniyle 19. yüzyıl sonunda metropoliten ulaşım sistemini deniz üzerinde kurmuş bir şehirdi. Paris, New York, Londra, Moskova gibi olmadığı için metrosunu deniz üzerinde kurmuştu. İstanbul bir deniz şehriydi. Boğaziçi, Haliç, Marmara Denizi kıyılarındaki yerleşim alanları için en uygun ulaşım aracı vapurlardı. Bu nedenle hiç bir şehirde eşi benzeri olmayan bir deniz ulaşım ağına, bakım onarım tesislerine sahipti.

Bu sistem 1980’li yılların ortasına kadar fazla bir değişiklik göstermeden geldi. Şehrin nüfusu yarı yarıya azalmış olduğu için eldeki vapurlar zaten fazla geliyordu. Şehrin nüfusunun tekrar artmaya başlaması ile, 1950’lerden sonra tekrar Paşabahçe gibi yeni vapurlar satın alındı. Fenerbahçe, Dolmabahçe, Paşabahçe gibi yeni vapurların süratleri bugünkülerden bile fazlaydı.

Paşabahçe’yi Kasımpaşa Tersanesi’ndeki kuru havuzda gösteren yakın tarihli (2007 falan olmalı) fotoğraf, geçmişte gemilerin bakımlarının nasıl yapıldığını gösteriyor. Gerektiğinde iki vapuru içine alabilen büyüklükteki bu havuzlarda gemilerin bakımları mükemmel bir şekilde yapılabiliyordu. Tersane’nin içinde üretim tesisleri yanında gerekli personeli, kaptan, çarkçıbaşı, çımacı gibi personeli yetiştiren eğitim kurumu da bulunuyordu. Onarım yanında şehrin ihtiyacı olan yeni gemilerin yapımı baştan sona yapılabiliyordu. Bu sistem 1980’lerin ortasında bir kırılma yaşadı.

Kamusal sistem çökünce…

Vapurlar, iskeleler ve Haliç Tersanesi devredildiğinde, Büyükşehir Belediyesi’nin bu yönetim sorununu çözebilecek deneyimi ve bir politikası yoktu. Yönlendirici bir organ oluşturulmadan vapurlar hem kamu, hem özel bir şirket olan İDO‘ya verildi. Bu çok boyutlu konu, ürün ve hizmet geliştirme, tasarım, kültürel miras, istihdam, eğitim, üretim… basitçe kamu-özel karışımı bir imtiyaz şirketi mantığı ile yönetilmeye çalışıldı. Bu yüzden bu yönetim deneyimi fırsatı kaybedildi. Her biri şehirsel anıt, kültürel miras örneği olan vapurlar hurdaya çıkarıldı. Bunların içinde İhsan Kalmaz, Inkilap, Suadiye gibi çok iyi vaziyette, daha on yıllarca kullanılabilecek İngiliz yapımı kaliteli vapurlar da vardı. Dönemin İDO genel müdürü Ahmet Paksoy gerekçe olarak bunların perçinli olduğunu, kaynak tutmadığını söyledi. Oysa bu vapurlarda perçin yoktu. 60’lı yıllardan sonra satın alınanlar güvenle kullanılabilecek modern gemilerdi. Bunlar döneminin en iyi vapurlarıydı. Dünyanın bir çok yerinde vapurlar kültür mirası olarak kabul ediliyor ve güncellenerek kullanılabiliyor, makine, kumanda sistemleri gözden geçirilerek.

Ancak daha derin bir kriz çok daha önceden işaretlerini vermişti. Özel tersanelerde yapılanlar hem uygulama detayları, hem tasarımlarıyla bir vapur karikatürü gibi oldu ve giderek daha da kamu sisteminin nasıl çöktüğünü/çökmekte olduğunu şehrin gözüne soka soka gösterdiler. Oysa bu tarihlerde bu kamusal işlevlerin nasıl şehirselleştirilebileceğini düşünmek gerekiyordu. Bu tarihten sonra kamusal sistem çöktü ve kamu özel karışımı imtiyazlı tekeller ortaya çıktı.

Günümüzde İstanbul’daki deniz ulaşımının ne hale geldiğini gösteren motorlar bu tarihten sonra azmanlaştı. Deniz ulaşımında, kıyılarda, iskelelerde, ulaşım hizmetlerinde bir kaos başladı. Paşabahçe’nin yok edilişi, onun gibilerin yerini alan ucube deniz araçları İstanbul’un kamu sisteminin nasıl çürümekte olduğunun göstergeleri. İstanbul vapurlarını ve neredeyse bütün değerli kültür mirasını kaybetti. Ancak bundan bir ders çıkarılamadı. Kültürel mirasın korunmasının yalnızca bürokratik koruma kurullarına bırakılamayacak bir iş olduğu bir türlü anlaşılamadı. Kültür mirasının yönetimi, çok boyutlu, yaratıcılık gerektiren bir konudur. Yalnızca resmi kuruluşlar, yöneticiler ve ayrıcalıklı piyasa aktörleri tarafından yönetilemez. Meslek odalarının, üniversitelerin işlevi üyelerinin çıkarlarını temsil etmek değil, yönetim deneyimini geliştirecek kamusal nitelikli ilişkileri geliştirmektir.

(Yeşil Gazete)

EnerjiGünün ManşetiManşetRöportaj

Hidrolik kırma ekonomik bir mucize mi?

Röportaj: Elif Ünal

Türkiye’de daha önce doğalgaz arama çalışmalarında kullanılan hidrolik çatlatma yöntemi petrol çıkarmada da kullanılmaya başladı. Hidrolik kırma veya çatlatma olarak bilinen yöntem ile yerin metrelerce altındaki kayaların içinde kalmış petrol, yatay sondaj ile yüzeye çıkartılıyor.

Şu anda toplamda üç sahada ham petrol üretimi için hidrolik kırma yöntemi uygulanıyor: Diyarbakır’daki Mermer-1 ve Hançerli-5 ile Siirt’teki Demirkuyu-1. Mermer-1 sahasında yerin 3 bin 500 metre altında yapılan sondaj çalışmaları bu yıl içerisinde başlamıştı. Hançerli’de yeni açılan kuyuyla mevcut günlük üretim şu anda 910 varilin üzerine çıktı.

50 kuyu daha açılması planlanıyor

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez “İnşallah sahadaki 5.26 milyon varillik yerinde rezervi hızla ülke ekonomisine kazandıracağız. Buradan elde edeceğimiz bilgi ve tecrübe diğer sahalarımız için de önemli bir know-how sağlayacak bizlere. Mermer-1 sahası bizim öncü sahamız olacak. Hedefimiz 50 kuyuda daha çatlatma” diyerek ilerideki projeleri müjdelemişti!

Ekim ayının  başında AKP 29. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı‘nda açılış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise “Bu tekniği daha da yaygınlaştırarak yeni kuyular açmaya devam edeceğiz” dedi. Daha önce hidrolik kırma ile doğal gaz üretimi yaptıkları Trakya bölgesine referans veren Erdoğan,  “Toplam doğal gaz rezervimizi iki katına çıkaran yeni sahalar keşfettik, yaklaşık 3 milyar metreküp rezerve sahip bu sahalar 300 bin hanenin 10 yıllık gaz ihtiyacını karşılayacak” açıklamasını yaptı.

İlk başta ABD ve Kanada’da kullanılan yöntemin, çevrecilerin karşı çıkması sebebiyle Avrupa’da uygulanması mümkün olmamıştı. Açılması planlanan yeni kuyularla birlikte hidrolik kırma yöntemi tartışmaları Türkiye’de de gündeme gelmeye başladı.

Hidrolik çatlatma tekniğinin yaygınlaşmasının petrol ve doğal gaz ithalatının yıllar içinde düşmesine, enerji faturasının azalmasına olanak sağlayacağı söyleniyor. Peki, söylendiği gibi bu yöntem ekonomik bir mucize mi yoksa ekoloji yıkımının başka bir örneği mi? Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Kurnaz ile hidrolik kırma yöntemiyle petrol çıkarma işlemini, ekonomiye katkısını ve doğaya verdiği zararları konuştuk.

-Hidrolik çatlatma nedir? Nasıl bir yöntemden bahsediyoruz?

Levent Kurnaz: Süreci anlamak için önce yerin altında nasıl bulunduklarına bakmak gerekiyor. Kömür daha farklı ama petrol ve doğalgaz, doğada hep birlikte bulunur. Esasında petrol ve doğalgaz aynı. Molekül zincirine daha fazla karbon ve hidrojen eklenmesiyle farklılaşıyor. Mesela 4 karbona kadar olan molekül normal ortamda gaz halinde bulunuyor. 5,6,7 ve 8 karbonlu molekül bildiğimiz benzin. Sonrasında da dizel ve katran şeklinde liste ilerliyor.

Yatay sondaj ile hidrolik kırma

Doğa bu molekül dörtlü mü beşli mi diye bakmıyor; bu zincirleri karmaşık bir halde bırakıyor. Ama hafif olanlar yüzeye çıktığı için çoklu olanlar aşağıda duruyor. En altta ise yer altı suyu yer alıyor. Doğada bir arada durduklarında, petrol kuyusu yardımıyla petrol ve doğal gaz elde edilebiliyor. Ancak genelde küçük küçük parça halindeler. Yan yana bir sürü kuyu açmak yerine bir kuyu açıp, bir tane de yatayda kazıyorlar.  Ondan sonra da içeriye basınçlı su koyuyorlar. Basınçlı suyu bastıkları an buradaki kuyuyu parçalıyorlar. Onun içinde burada kendi başına duran gaz akıp en yüksek olduğu yerde birikiyor. Sonra da oraya bir delik açıp buradan çıkarabiliyorlar. Bunu yaparken de aşırı miktarda su kullanıyorlar Daha da kötüsü bunun altında şehirlerin su yatakları var. Yani sen bu gazı alacağım diye gaz ve suyu karıştırıyorsun. Şehirlerin normalde kullandıkları suya zarar veriyorsun.

-Bu yöntemin ekonomik bir mucize olduğunu söylüyorlar. Gerçekten ekonomik bir mucize mi?

Gözümü bütün çevre sorunlarına kapatacak olursam evet ekonomik bir mucize, tabii eğer becerebiliyorlarsa tabii. Çünkü sıfır bedel ödüyoruz ve çok fazla enerji veriyor. Normalde biz bunu İran, Rusya, Suudi Arabistan ve Katar’dan alıyoruz. Onun yerine kendi toprağımızdan alacağız ve hiç para vermeyeceğiz;  inanılmaz güzel bir şey. O açıdan bakarsak yüzde yüz haklılar. Ama o açıdan bakmamak gerekir. Biz de bunu söylüyoruz.

‘Asıl kazanç yurtdışına para vermemek’

Çıkartmanın sana maliyeti Suudi Arabistan’dan almaktan daha ucuza gelecek. Çünkü Suudi Arabistan sana varilini 55 dolara satıyor. Sen bunu 40’a mal edip çıkartacaksın. 15 dolar kar edeceksin. Her yerde de böyle değil. İngilizlerin Kuzey denizindeki petrolüne gittiğimiz zaman bu 80 doları bulabiliyor. Rusların kuzey buz denizindeki petrolüne gideceksek 130 dolarları buluyor. 130 dolara petrol çıkarıp 55 dolara satmanın manası yok. Biz de çıkarttığımızda bu sıfır bedelli olmayacak; 40, 50 doları bulacak, bedava değil. Asıl kazancımız yurt dışına dolar vermemek. Doğaya verdiği zarara baktığımızda kârın çok da büyük olmadığını görüyoruz.

-Doğaya ne gibi zararları var?

ABD yakın zamanda zararlarını görmeye başladı. Sondaj yapılan bölgede çok fazla deprem yaşanmaya başladı. Çünkü aşağıdaki kayaları sen tamamen yok ediyorsun sonra içindeki gazı çıkartıyorsun ve aşağıya çöküyor. O yüzden şu anda Oklohama’da 4, 4buçuk şiddetinde çok fazla deprem oluyor. Deprem sıklığı 10 katına çıktı. İnsanlar da ‘ekonomik değeri olabilir ama gidin İran’dan alın’ şeklinde tepki göstermeye başladı.

‘Yaşadıkları yer kirlenmesin derdindeler’

Aynı şey İngilizlerde de var. Bütün dünyayı kirletme hakkımız varken kendi memleketimizi mi kirletiyoruz düşüncesi var. Çevrecilik değil bu sadece yaşadıkları yeri kirletmesinler derdindeler. Rüzgâr santrali de yaptırtmıyorlar mesela, çok fazla ses geliyor diye. Bizimkiler orada bile değil. “Aaa ne güzel hem de Türk lirası vererek sahip olacağız” diyorlar. Çünkü TL vererek Suudi Arabistan’dan petrol alabilsek o ideal çözüm ama Amerikan doları istiyorlar.

-Açılan bir kuyudaki petrol ve doğalgaz rezervinin tükenmesi yaklaşık on yıl gibi bir süre alıyor. Peki doğadaki etkileri ne kadar sürüyor?

Bu etkiler kesinlikle hemen geçecek etkiler değil. Oradaki insanlar, ömürleri boyunca bu küçük depremleri yaşayacaklar. Yer altı suları kirlendiği için orada tarım yapılamayacak, çünkü açılan su kuyularından petrolle karışık su çıkmaya devam edecek.

-Hidrolik çatlatma yönteminin su kaynaklarına ne gibi bir etkisi var?

Flint Michigan’daki problem bu. Orada artık musluktan doğal gaz geliyor. İnsanlar musluktan akan suya çakmak çakıyor ve su yanmaya başlıyor. Şu anda suları içilemez hale geldi, çünkü parçalama esnasında yer altı suları ve mevcut petrol ve doğal gaz rezervleri birbirlerine karışıyor.

-Dünyada kaya gazına karşı nasıl bir bakış hakim?

Kaya gazından petrol elde etmek esasında pahalı, yaklaşık 50,60 dolar, ham petrolün fiyatı da 50,60 dolar olunca kafa kafaya geliyorsun. Ancak üç kuruş beş kuruş para kazanıyorsun. Ama bunun fiyatı 80 dolara gelince kârlı olmaya başlıyor. 55’e çıkarttığın petrolü 80’e satıyorsun. Bu işin patladığı nokta ham petrolün fiyatının 130 dolara çıktığı zaman oldu. Çok sayıda kuyu açıldı ama petrol fiyatı tekrar 40 dolarlara indiğinde hepsi iflas etti. Yakın vadede gene fiyatlar artarsa ekonomik kazanımlar artar. Burada önemli olan bu fiyatlara çıkmadan bizim petrolden vazgeçmemiz çünkü fiyat arttığında bizim bağımlılığımız devam ederse o zaman her geçen gün daha fazla zarar veren kaynaktan petrol ve gaz elde etmeye çalışacağız.

 

 

Kategori: Enerji

Günün Manşetiİklim ve EnerjiManşet

COP25’in iptal edilmesi ne anlama geliyor?

Haber: Elif Ünal

Uluslararası iklim müzakerelerinde önemli bir yeri olan BM İklim Değişikliği Konferansı’nın iptal edilmesi ne anlama geliyor ve bizi bizi nasıl bir süreç bekliyor? İstanbul Politikalar Merkezi’nden Ümit Şahin sorularımızı cevapladı.

Şili’de haftalardır süren protesto eylemleri nedeniyle Devlet Başkanı Sebastian Pinera, kasım ve aralık aylarında ülkesinde gerçekleşecek iki uluslararası etkinliği iptal ettiğini duyurdu. Asya –Pasifik Ekonomik İşbirliği Zirvesi’nin (APEC) 16-17 Kasım tarihlerinde, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın (COP25) ise 2-13 Aralık tarihleri arasında gerçekleşmesi bekleniyordu.

Pinera, başkanlık sarayından yaptığı açıklamada, halkını her şeyin üzerinde tutması gerektiğini söyleyerek  “Bu çok zor bir karar, COP ve APEC’in önemini biliyoruz. Fakat sağduyuyla karar vermemiz gerekiyordu” dedi.

Yeşil Gazete’ye konuşan İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin, uluslararası iklim müzakerelerinde önemli bir yeri olan BM İklim Değişikliği Konferansı’nın iptal edilmesinin ne anlama geldiğini ve bundan sonraki süreci anlattı.

‘Paris Kurallar Kitabı konuşulacaktı’

“Her sene yapılan bu sene 25’incisi yapılacak olan İklim Değişikliği Taraftar Konferansı iklim müzakereleri için önemli bir etkinlikti” diyen Ümit Şahin iptal edilen konferansın gündem maddelerini şu şekilde sıraladı:

Paris Anlaşması’ndan bu yana yapılan her COP’ta anlaşmanın uygulanmasına yönelik adımlar konuşuluyor. Bu konferansta da bu adımların belirleyicisi Paris Kurallar Kitabı’nın konuşulması bekleniyordu. Özellikle piyasa ekonomilerinin olduğu kısım tartışılacaktı. Ayrıca Paris’in 2020 hedef dönemi başlıyor. Anlaşmaya göre ülkelerin koyduğu hedeflerin 2020’den itibaren güçlendirilmesi gerekiyor. En büyük mücadele karbon emisyonu azaltım hedeflerinin daha da azaltılması olacaktı.”

‘İptal kararı müzakereye zarar verebilir’

“Oraya Greta Thunberg de gidecekti. Hem Greta’nın gidecek olması hem Şili’deki aktivistlerin güçlü bir baskısı olacaktı” diye konuşan Şahin, iptalin iklim krizi konusunda adım atılmasını istemeyen devletlerin işine geleceğini savundu. Konferansa bir iki ay kala iptal edilmesi gibi bir durumun daha önce hiç yaşanmadığını belirten Şahin, olayın müzakereye büyük zarar verebileceği görüşünde.

‘Bonn şehrinde yapılabilir’

Şahin, bundan sonraki adımları değerlendirirken, en büyük ihtimalin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCC) de merkezi olan Almanya’daki Bonn şehrinde yapılması olduğunu söyledi. Gerekçeleri ise hem ulaşım olarak kolay bir lokasyonda olması hem de her yaz yapılan ara toplantıların orada gerçekleştirilmesi.

Diğer ihtimal ise aslında en kötü senaryo. Yani, 2020’de Glasgow’da yapılması planlanan bir sonraki COP’a kadar herhangi büyük çapta bir toplantı yapılmaması ve ara toplantılarla geçiştirilmesi.

‘Türkiye’de yapılması mümkün değil’

İptal edilen konferansın Türkiye’de yapılma ihtimalini değerlendiren Ümit Şahin, “Türkiye’ye alınma ihtimali yok çünkü Türkiye Paris Anlaşması’na taraf değil. Bir ülke sadece mekan olarak ev sahipliği yapmıyor. Aynı zamanda toplantının yürütücülüğünü yapıyor. Bu ülkenin de taraf olmayan bir ülkeden seçilmesi mümkün değil” dedi.

İptal kararına ne sebep oldu? 

Şili’deki hükümet karşıtı gösterilerin başlangıcı metro ve otobüs ücretlerine yapılan zam olmuştu. Zammı protesto ederek turnikeden atlayan öğrencilere güvenlik güçlerinin şiddet uygulayarak müdahale etmesi ülkede büyük tepkiye yol açmış ve halk sokaklara dökülmüştü. Gösteriler kısa sürede hükümet karşıtı bir ayaklanmaya dönüştü.

Protestolarının şiddetlenmesiyle 19 Ekim’de üç kentte acil durum ilan edildi; ordu, Pinochet diktatörlüğünden beri ilk kez sokağa indi; sokağa çıkma yasakları uygulandı.  Pinera’nın 28 Ekim’de de acil durumu ve sokağa çıkma yasaklarını kaldırdığını duyurmasına, sonrasında da bakanları görevden alacağını duyurmasına rağmen gösteriler hala devam ediyor.

Günün Manşetiİklim Krizi

Fosil yakıt şirketleri AB’de lobi faaliyetine en az 250 milyon Euro harcadı

İçlerinde Avrupa Şirket Gözlemevi (CEO), Avrupa Doğa Dostları (FoEE),  Food & Water Europe ve Greenpeace’in yer aldığı kuruluşlar dünyanın en büyük beş enerji şirketinin Avrupa Birliği iklim politikalarını etkilemek için en az 251 milyon Euro harcadığına dair bir rapor hazırladı.

Rapora göre BP, ExxonMobil, Shell, Chevron, Total ile bu şirketlerin sanayi grupları lobicilik faaliyetleri için 2010 yılından itibaren harcadığı miktar 123 milyon Euro. Bu şirketlerin 13 sanayi grubu tarafından aynı dönem içerisinde yapılan ödemeler hesaba katıldığında toplam miktar çeyrek milyar Euro’yu buluyor.

Rakamlar buzdağının görünen kısmı

Araştırmacılar bu rakamların yalnızca buz dağının görünen kısmı olduğu konusunda uyarıyor. Çünkü şirketlerin bazı yıllara ait harcama kayıtlarına ulaşılamıyor. Ayrıca, ulusal meclis ve kurumlara yapılan lobicilik harcamaları da raporda yer almıyor.

Petrol şirketleri ve lobicilik faaliyetlerine yönelik veriler, yaklaşık 200 kuruluşun petrol şirketleri ve onların temsilcileri ile demokratik politika arasına koruma duvarı oluşturarak fosil yakıt endüstrisinin etkisinden korunma talebi üzerine elde edildi.

Haftada birden çok görüşme

Lobiciler faaliyetlerini, halkla ilişkiler uzmanları, hukuk firmaları, düşünce kuruluşları ve ticaret birlikleri aracılığıyla yürütüyor. Ayrıca, çeşitli enerji şirketleri her bölgede kurdukları şubelerle sektörün çatı kuruluşları ve işveren temsilcilikleriyle ortak çalışmalarda yer alıyor.

Avrupa Komisyonu’nun toplantı raporlarını inceleyen araştırmacılar şirketlerin Brüksel’de 200 lobici işe aldıklarını ve bu kişilerin 2014 yılından itibaren Avrupa Komisyonu’nun üst yetkilileriyle 327 toplantı gerçekleştirdiklerini söylüyor. Bu da neredeyse haftada birden çok toplantı yapıldığı anlamına geliyor.

Bir araya gelerek bu araştırmanın sonuçlarını sunan örgütler iklim krizini durdurmak için fosil yakıtlarla ve onların temsilcileriyle lobicilik toplantılarına son verilmesini, fosil yakıt sübvansiyonlarının sona ermesini ve endüstri temsilcileriyle yapılan ortaklık anlaşmalarına veya sponsorluklara son verilmesini talep ediyor.

(Kaynak: Guardian)

Avrupa'da Yeşil DalgaGünün ManşetiManşet

İsviçre’de Yeşillerin yükselişi ne anlama geliyor?

Röportaj: Elif Ünal

Göçmenlik ve kültürler arası iletişim uzmanı ve Sosyalist Parti (SP) Prilly Şehir Parlamentosu üyesi gazeteci İhsan Kurt ile İsviçre’de seçim sonuçlarını ve yükselen yeşillerin ülke siyaseti için ne anlama geldiğini konuştuk.

İsviçre’de 20 Ekim günü gerçekleşen seçimlerde Yeşiller’in yükselişi tüm ülkede bir heyecan dalgası yarattı. Yeşiller Partisi‘nin yüzde 13,6, Yeşil Liberal Parti‘nin ise yüzde 7,8 oy aldığı seçimde sağ partiler ise oy kaybetti.  İsviçre yeşillerinin koalisyon oluşturarak hükümetin yedi kişilik yürütme erki Federal Konsey’de bir sandalye alıp alamayacakları ise tartışma konusu.

Göçmenlik ve kültürler arası iletişim uzmanı, aynı zamanda da Sosyalist Parti (SP) Prilly şehir parlamentosu üyesi gazeteci İhsan Kurt, Yeşil Gazete’ye verdiği röportajda seçim sonuçlarını değerlendirdi ve yükselen Yeşilllerin ülke siyaseti için ne anlama geldiğini anlattı.

-Son seçimlerde Yeşiller Partisi ‘nin oy oranındaki artışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Seçim sonuçlarının İsviçre’deki siyasi ve toplumsal arka planı nedir?

Yeşiller burada oldukça eski bir parti, 1971’de ekolojist parti olarak kuruldu. 200 sandalyeden oluşan mecliste 2011’de 15 milletvekilleri vardı. 2015 yılında 11’e düştü. 2019’da ise 28’e çıktı. Bunun dışında bir de bundan on yıl önce bölünerek sağ kanat Yeşiller diyebileceğimiz Liberal Yeşiller doğdu. Onlar da sandalye sayısını arttırdı ve 16 milletvekili yerleştirdi. Her iki partinin toplam milletvekili sayısı 44.

‘Sağ popülizme bir cevap’

Ben bunu iki sebebe bağlıyorum. Birincisi SVP dediğimiz aşırı milliyetçi partinin yaptığı yabancı ve göçmen karşıtlığından, anti sosyal politikalarından gına gelmesi. Aşırı popülizme, alışılagelen geleneksel politikalara bir cevaptı. En çok oyu merkez sağ partisi olan Radikal Liberal Parti (FDP) ve aşırı sağ Halk Partisi’nden (SVP) aldılar. Sosyalist Parti de ülke genelinde dört sandalye kaybetti ve bunların ikisinin yeşillere gittiği söyleniyor.

‘İklim yılını fırsata çevirdiler’

Yeşillerin avantajı yeni bir dalga olması. Sosyalist Parti iktidar ortağı yani konseydeki yedi sandalyeden ikisine sahip. Bu bir süre sonra dezavantaj haline geldi. Sosyalistlerin geleneksel söylemlerine, aynı programı kullanmasına karşı insanlar yeniyi istiyor.

Üçüncü etken ise bu yıl iklim yılı. Yeşiller bu dalgayı çok iyi kullandılar. Her ne kadar Sosyalistler de bunda yarıştaysa da, yapılan bütün sokak gösterilerinde öncülük etmelerine rağmen de bunu fırsata çeviren Yeşiller oldu. Bu sayede sandalye sayılarını arttırdılar. Medyatik ajandayı çok iyi kullandılar diyebiliriz.

Yeşiller Partisi’nin seçim vaatleri

Yeşiller Partisi’nin 2019-2023 seçim programında Paris İklim Anlaşması’nın şartlarının uygulanması, çevre kirliliğinin önlenmesi, biyolojik çeşitliliğin korunması ve yeşil bir ekonomiye geçilmesine dair ekolojik vaatlerinin yanında; teknolojinin tüketim kalitesini düşürmemesi, iş kaybına sebep olmaması ve çalışanların ücretlerini düşürmemesi gibi İsviçrelilerin günlük problemlerine yönelik konular da yer alıyor.

Sosyal politikalar başlığı altında herkesin gelirine göre toplu ve ekolojik konut sahibi olması, modern ailenin korunması ve sosyal güvencenin arttırılması konularına değiniliyor. Seçim vaatlerinde çoğulculuğa büyük önem veren parti, kamu kuruluşlarında ve özel şirketlerde çoğulculuğun arttırılması, kadın erkek eşitliğinin hayatın her alanında sağlanması, yazılı basının korunarak iletişim alanında çoğulculuğun ve şeffaflığın korunması gerektiğini vurguluyor. Uluslararası politika önerilerinde ise iltica ve göç politikalarının daha insancıl hale getirilmesi ve uluslararası barış için çalışarak silahsızlanmaya gidilmesi gerektiği söyleniyor.

İhsan Kurt, Yeşiller Partisi’nin sunduğu seçim vaatlerinin birçoğunun sosyalist partilerin programında da, İşçi Partisi’nin veya solun solu dediğimiz grupların oluşturduğu kanadın da programlarında olduğunu söylüyor.

-Diğer partilerden farklı ne söylüyor peki?

Yeşiller bunları son bir yıldır söylerken diğer sol partiler bunları yıllardır söylüyorlar. Fakat söylem farklı.  Bunu iklim programıyla beraber söylemeye başladılar. İnsanlarda da “ya bir de bunları deneyelim, yeşil bir kuşak” bakış açısı var. Profil olarak sosyalistler arasında bir fark yok. Şöyle bir fark var ama; gençler. 25-40 yaş arasındalar. Sosyalistlerde 10 yıl eklemek lazım. Böyle bir sosyolojik gerçeklik var.

‘Yeşiller içerisinde milliyetçi bir kanat var’

Yeşillerin seçmeni kentli orta tabaka. En çok oy aldıkları yer Zürih şehriydi. Sonra Lozan, Cenevre şeklinde gidiyor, büyük şehirlerde… Kırsal daha çok aşırı sağ ve genel eski partilere oy veriyor. Mesela orta sınıf bir İsviçreli, gıda ürünü satın alırken ambalaja bakıyor, İsviçre’de yetişip yetişmediğine vs. dikkat ediyor. Fakat dar gelirli kesim daha çok fiyatına bakarak karar veriyor. Öyle olunca da yerli ürün tüketin demek biraz burnu havada bir yaklaşım olabiliyor. Bizde de bir dönem vardı yerli malı  milliyetçi vurgusu. Elbette yerli mali tüketmek lazım, ama bu beraberinde tamamen içe kapanmayı getirmemeli. Senegalli, Güney İspanyalı veya Mersinli üretici de domatesini, fasulyesini dışarıya satabilmeli zira dışarıdan traktör ve yakıt alıyor. Yani onun da geçinmesi lazım. Yoksa milliyetçiliğe dönüşür. Yeşiller içerisinde milliyetçi bir kanat var ve bunu yeşil bir örtü altında saklıyorlar. Bazen düşünüyorum, Yeşiller iktidara gelirse onlar da popülizm yapmazlar mı?

Yeşiller partisi göçmenler konusunda geride

Bundan birkaç yıl önce üst düzey bürokraside müsteşarlık, rektörlük ve müdürlüklerde kadın sayısının az olduğu ve dolayısıyla kadınların da o alanlara yerleşmesi gerektiği yönünde politikalar ve ardından kamusal alanda projeler geliştirildi. Son 5,6 yıldır çok yoğun bir şekilde yapıldı bu. Ama burada yeni eşitsizlikler doğmaya başladı: Göçmenler. Kimse göçmenlerden bahsetmiyor ve yüzde 24 oranında göçmen var. Özellikle Avrupa dışı göçmenler ayrımcılığa maruz kalıyor ama kimse şunu sormuyor aynı pozitif ayrımcılık neden göçmenler için de uygulanmıyor?  Yeşillerin bu konuda eksiklikleri var.

-Yeşiller Partisi’nin hükümet koalisyonunda yer alması mümkün gözüküyor mu?

Federal hükümet “sihirli formül” denilen ve 1959’den beri anayasal olarak yürürlükte olan “yedi akıllar” dediğimiz dört partili bir koalisyon tarafından yönetiliyor. Bunun sayısı sekize veya dokuza (tek sayı olması gerek) çıkarılsa veya arttırılsa nasıl olur? İsviçre’nin gündeminde uzun süredir bu var. Yeşiller de bunu uzun süredir istiyor. Ülkedeki dengeler açısından konuşursak evet böyle bir hakları var. İsviçre geleneklerine göre rüştlerini ispatlamaları gerek. Yani 2023 seçimlerinde de bunu arttırırlarsa o zaman yer alabilirler. Bunun için yetki parlamentoda eğer çoğunluk sağlanmazsa referanduma gidilir. Ama önümüzdeki seçimden önce mümkün gözükmüyor. 2023 yılında mümkün olabilir.

Şu anda parlamentoda dörtte bir oranında yer alıyorlar. İsviçre siyaseti dengeler üzerinedir, geleneksel dengeler ve uzlaşı siyaseti güçlüdür. Sanırım Yeşillerle uzlaşmaya gidilecek ve bir sonraki seçimlerden sonra bunun sözünü almak üzerine bir politika yürütecekler. Yedi bakanlıktan birini alabilirler. Veya yediye değil de dokuza çıkarırlar. Bu da bir tartışma çünkü bu olduğunda (1952’de) yedi bakanlı sistem kurulduğunda ülke nüfusu 5 milyon civarındaydı, oysa bugün bu 8 milyona ulaştı.

İsviçre’de nasıl bir siyasi sistem var? 

İsviçre Federal Cumhuriyeti 26 kanton ve 2942 belediyeden (komünlerden) oluşuyor. Yasama gücü iki kanatlı Federal Meclis‘te bulunuyor. Federal Meclis 46 üyesi bulunan Senato (Kantonlar Meclisi) ve 200 sandalyeye sahip Ulusal Meclis‘ten oluşuyor ve seçimler dört yılda bir gerçekleşiyor. İki aşamalı senato seçimlerinin ikinci turu 10 Kasım’da. Ülkenin yürütme organını oluşturan Federal Konsey ise parlamentoda temsil edilen siyasi partiler arasında uzlaşıyla göreve getirilen yedi kişiden oluşuyor. Aralık ayında da yer alacak konsey üyeleri belirlenecek.

1959 yılından itibaren Federal Konsey‘de Hristiyan Demokrat Parti (CVP), Sosyalist Parti (SP), Radikal Liberal Parti (FDP) ve Halk Partisi (SVP) bakanları temsil ediliyor. Her yıl ise aralarından biri Konfederasyon Başkanı olarak görev yapıyor.

-Yeşiller partisinin varlığı diğer partilerin söylemlerini nasıl etkileyecek?

Etkiliyor şimdiden. Liberal radikal parti bile çevreden söz etmeye başladı. Mesela, 14 Haziran Kadın Grevi var, kadınlara seçme ve seçilme verilmesinin 40. yılı olarak kutladığımız. Bunu sosyalistler başlattı, yeşiller de doğal olarak içerisine dahil oldu. Öyle olunca diğer partiler de desteklemeye başladı. İklim konusunda da aynı şekilde diğer partiler seçmenlerini korumaya yönelik bir söylem geliştirdiler. Sağ partilerin bu konuda bir projesi yok ama bu söyleme geçmeleri onları projelendirmeye itecek.

 

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sesimiz – soluğumuz…

‘Bir şeyi yaparken, hem bugün için bir etkisi olsun istiyoruz hem de olabilirse yarının da daha düzgün olabilmesi için bir etki yaratsın. Bu nedenle yazmayı/ yapmayı veya direnmeyi sürdürmek gerek.’

Fotoğraf: Ahmet Zeki Okur

Ses, eğer bir süre duyulmazsa, sanki hiç olmamış gibi sönümleniyor ve boşlukta bitiyor sanki. Yeşil Gazete için yazamadığım zamanlar için, sesimin böyle azaldığı ve söndüğü gibi bir duygu içindeydim. Ancak bunu doğal buluyorum ve yakınılacak bir konu değil, her şeyin nasıl olabileceği ile ilgili, beklenebilecek, olağan bir hal gibi…

Ne yapabiliyorsak ve yaptıklarımızın ne kadar yarar, ne kadar etki sağlamasını becerebiliyorsak, onlara tutunarak ve onları daha sonrası için dayanak yaparak, önümüzdeki yolu açmaya çalışıyoruz. Dünyanın yaşanabilir bir yer olması, gezegenin kendi iç dengelerine göre yaşamaya devam etmesi; insan türünün en hırslı ve en tahrip edici-yıkıcı ve acımasız kesiminin, gezegene ve gezegeni korumak isteyen diğer insanlara olan düşmanlığının, biraz olsun sınırlanabilmesine-dizginlenebilmesine bağlı.

Dünyanın en büyük ve en kötücül devlerini ve gezegen düşmanlarını, bir çizgi film kahramanı gibi geriletmeye uğraşıyoruz, ama biliyoruz ki, henüz bunca kötücüllüğü dengeleyebilecek güçte değiliz.

Ama bu neyi değiştirir?

Eğer, bir Ishiguro karakteri gibi “Gömülü” deve karşı, yorgun bacaklarımızla yokuş yukarı yürümeye devam edebiliyorsak, güçlü ya da güçsüz olalım; ne fark eder? Önemli olan yürüyüşe devam etmek değil mi? Belki dev de, o kadar güçlü değildir?

Bu yazılar, işte bu “yürüyüş”ün bir parçası olmak amacında. Bu yürüyüş, yürünmesi gerekli yolun ne kadar küçük bir parçası olursa olsun, yürünmeli. Yapabileceğimiz her şeyi, az ya da çok, yapmalıyız mutlaka. Gerçekte bunun az mı, yoksa çok mu olduğunu da, tam olarak bilemeyiz. Çünkü bir şeyi yaparken, hem bugün için bir etkisi olsun istiyoruz hem de olabilirse yarının da daha düzgün olabilmesi için bir etki yaratsın…

Bu nedenle yazmayı/ yapmayı veya direnmeyi sürdürmek gerek.

Daha önce yazdıklarım, herhangi bir şeye, herhangi bir yarar sağladı mı, bilmiyorum. Yine de, yukarıda yazdığım gibi, kentin içinde yürümeye devam etmek, kentin toplumunu ve onun devinmesini, kültürünü ve geçmişinin derinliklerini, coğrafyasını ve ekolojisini, mekanlarını yazmayı sürdürmek istiyorum.

Bazen Baudelairenin “flaneur”ü, ya da Lauren Elkin’in “flanöz”ü gibi, bazen de düpedüz bir Ankaralı gibi yürüdükçe dünyanın bütün kentlerinde ve yaşadığım kent olan Ankara’nın sokaklarında ve çıkmazlarında, irili ufaklı bütün meydanlarında ve meydancıklarında, kentin köşesinde ve bucağında, o kadar çok şey var ki fark edilmesi ve düşünülmesi gereken… Bunların, bir sorun filan olması da gerekmiyor. Bir durum, bir an, belki Haldun Taner’in tiyatrosundaki kurnaz kadının sersem kocası gibi perdeye değil de, kentin bir kıyısına sinmiş bir replik/ bir kent hali… Hepsi. Her şey…

Gilles Deleuze yanılmıyorsam, şöyle söylüyordu: “Eğer iktidar ya da egemen olanlar, yaşama düşmansa, yaşamak bir direniştir.” Evet, yaşamak, kentin içinde yaşamaya devam etmek ve görmeyi gözlemlemeyi, anlamayı ve esinlenmeyi sürdürmek, anlamlandırmaya çalışmak, bu anlamalar üzerinden tartışmak, sokakta konuşarak yürümeye devam etmek…

Nedir bunun “kıymet-i harbiyesi?” Belki hiç. Hiç olsun. Sonuç olarak bu kentlerde yaşıyoruz, değil mi? Deleuze düşüncesi, bunun bir direniş olduğunu söylüyorsa, direnişçi olmaya devam etmek, direnişin daha çetrefil ve emek isteyen hallerini keşfetmek durumundayız. Belki bir gün, kendi dünyamızı, olmayan yerdeki ütopyamızı da, olan bir yere kurabiliriz?

Yürüdükçe düşüneceğim. Yürüdükçe yazacağım.

Basit şeyler… Gündelik şeyler… Olağan ve her gün gördüklerimiz üzerine. Ama başka bir açıdan görmeye uğraşarak ya da onlara dair yeni şeyler söylemeye çalışarak…

Dinlemek de istiyorum, koklamak, dokunmak ve tadını almak…

Dünyanın bütün kentleri ve kırları, bunları sunuyor zaten.

Ama bu yürüyüş her zaman, baharatçılar çarşısında yürüyen bir denizci Sinbad yürüyüşü olmayabilir. Elbette acı olanlar, dayanılamayacak kadar kötü olanlar, kötülüklere uğramış olanlar da var. Savaşın ya da göçün azgın deryasına karşı, kucağında çocuğu ile boğuşanlar da var. Yoksullar, ayrımcılıklara uğrayanlar ve ötekileştirilenler ve haksızlığa uğratılanlar, öldürülen kadın ve çocuklar, bombalananlar…

Kuruyan ağaçlar, iş makineleriyle biçilen ormanlar, barajlanan akarsular ve ırmaklar, zehirleme fabrikalarıyla ve otomobillerle karartılan mavi gökyüzü ve kimyasallarla sulanan gıdalar…

Yürüyeceğim…

(Yeşil Gazete)

 

Günün ManşetiHayvan HaklarıManşetTürkiye

Hayvan Hakları Raporu tamam, sıra Meclis’te

Hayvan Hakları Komisyonu’nun tamamlayarak Meclis Başkanı Mustafa Şentop’a teslim ettiği rapor, hayvan hakları savunucuları tarafından olumlu bulundu. Rapora dayalı Hayvan Hakları Kanunu önerisinin kısa sürede Meclis’e getirilmesi bekleniyor.

TBMM Hayvan Haklarını Araştırma Komisyonu çalışmalarını tamamlayarak raporunu hazırladı. Yapılan 12 toplantı sonucunda ortaya çıkan yaklaşık 200 sayfalık rapor, Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Komisyon ve çalışmalara katılan hayvan hakları savunucuları ortaya çıkan rapordan memnun. Şimdi kanun düzenlenmesi için çalışmaların başlaması bekleniyor.

Komisyonda uzman üye olarak yer alan Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi öğretim üyesi ve Ankara Bölgesi Veteriner Hekimleri Odası’nın bir önceki başkanı Doç. Dr. Oytun Okan Şenel, hazırlanan raporu Türkiye için tarihi önem ve değere sahip bir çalışma olarak değerlendirdi.

“Hak mücadelesinin sonu yok, ama çok olumlu ve tatminkar bir başlangıç yaptığımızı söyleyebilirim” diyen Şenel, komisyondaki yaklaşım ve ruh haline dikkat çekti:

“Mecliste grubu bulunan bütün partilerden milletvekillerinin, uzmanların, konuyla ilgili STK temsilcilerinin yer aldığı TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nda olağanüstü bir uzlaşmayla çalıştık. Vekiller başlangıçta sadece sokaktaki hayvanlarla ilgili bir sorun olduğunu ve bunu çözeceklerini düşünerek geldikleri komisyondan, buz dağının görünen kısmına baktıkları bilgisiyle çıktılar. İktidar ve muhalefet olmayı bir yana bırakarak, konunun uzmanlarını dinleyip söylediklerimiz doğrultusunda karar vermeye çalıştılar. Bu uzlaşmanın, her alanda tüm Türkiye’ye örnek olması gerekiyor. Demek ki, isteyince oluyormuş.”

Raporla, hayvan hakları konusunda, çok ileri bir adım atıldığını anlatan Şenel şöyle konuştu: “Elbette kanun değişikliği için öngördüğümüz her hükmü rapora eklemek mümkün olmadı. Ama adım adım gitmek gerekiyor. En önemlisi küçüklerin eğitimi. Hayvan hakları, hayvan sevgisi ve hayvanların toplum içindeki yeriyle ilgili zorunlu derslerin müfredata dahil edilmesi gerekiyor. Bunların da nitelikli dersler olması lazım ki, çocuklarımız hayvan sevgisi ve hakkaniyet duygusuyla yetişsin. Yetişkinler içinse eğitim çalışmalarının yanı sıra öldürene, eziyet edene, işkence yapan ve istismar edene yönelik cezai hükümler artırılmalı ve etkin uygulanmalı ki, rapor kağıt üzerinde kalmasın, bir anlamı olsun.”

Raporu temel alan yasa çalışmasına hemen başlanacağını öğrendiklerini anlatan Şenel, yasa önerisinin de Komisyon Başkanı Mustafa Yel tarafından Meclis’e en kısa zamanda sunulacağı bilgisi aldıklarını kaydetti.

Dünyaya örnek olabilecek bir kanun çıkacağını düşündüğünü aktaran Doç. Dr. Şenel bundan sonraki süreci de şöyle anlattı: “Ya mevcut kanun revize edilecek ya da tamamen yeni kanun hazırlanacak. Biz raporda da vurgulandığı gibi, Hayvan Hakları Kanunu altında yeni bir kanun hazırlanacağını düşünüyoruz. Yel, sıcağı sıcağına hemen kanunlaşma sürecinin başlatacağını söyledi bize. Sürece hukukçuların da katılması, hayvan haklarının sınırları, o hakları kimin koruyacağı gibi konuları da tartışması gerekecek. Kasım ayında çalışmalara başlanacağını ümit ediyorum. ”

Gülizar Biçer: Önerilerimizin yüzde 90’ı rapora girdi

Komisyon üyesi, CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca ise 4 Ekim 2018’de Hayvanları Koruma Günü nedeniyle Meclis’e verdikleri kanun teklifinde ifade ettikleri taleplerin, neredeyse yüzde 90’ının rapora girdiğini aktardı. Hazırladıkları raporun tatminkar olduğunu, hayvan hakları savunucularını da memnun ettiğini anlatan Biçer, yasal düzenleme sürecinde de raporun eksiksiz biçimde kanunlaşması için çalışacaklarını belirtti.

Yunuslara Özgürlük Platformu: Mücadeleye devam

‘Yunus Parkları’ndaki esir alınmış hayvanlarla ilgili çalışma yapan Yunuslara Özgürlük Platformu, hazırlanan raporu, dokuz yıllık mücadelelerinin ilk adımını tamamlayan iyi haber olarak değerlendirdi. Komisyonun önerilerini dikkate aldığını ve Türkiye’de yeni yunus parkları ve hayvan sirklerinin açılmasının yasaklanmasını öngördüğünü belirten Platform,  mevcut 10 yunus parkının kapatılması ve hayvanların korunması için de, bu işletmelere en fazla 2 yıl süre tanınması gerektiği görüşünün rapora girdiğini kaydetti. Yunuslara Özgürlük Platformu’nun yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Tavsiye niteliğindeki bu kararlar henüz yasalaşmadı. Bu nedenle mücadelemiz henüz bitmedi. Hatta şimdi tek vücut olup bu kararların esnetilmemesi, bu sürenin en fazla 1 yıla inmesi ve bu maddelerin bir an önce yasal bağlayıcılığının olması için süreci yakından takip etmeli ve daha yüksek sesle TBMM’ye seslenmeliyiz!”

DAYANIŞMAFED: Tarihi rapor

Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu ve onun bir bileşeni olan DAYANIŞMAFED de bir açıklama yaparak, talep ve çözüm önerilerinin büyük bölümünün raporda yer aldığını kaydetti. Açıklamada; “Şimdi siyasi partilerin hazırlayacakları yasa tasarıları ve bunların ilgili komisyonda görüşülmesi sırasında da rapordaki talep ve önerilerimizin değiştirilmemesi, kırpılmaması, hatta daha ileri maddelere dönüşmesi ve TBMM’ye kesin oylamaya gönderilecek yasa tasarısın çağdaş bir Hayvan Hakları Kanunu olarak çıkması yeni mücadele hedefimizdir. Kısaca çetin uğraşımız bitmedi, daha yeni başlıyor” denildi.

Özgüner: Etik çelişkiye dikkat!

“Araştırma Komisyonu raporunun, 300’den fazla STK ve oluşumun ortak taleplerini büyük ölçüde karşıladığını söyleyebiliriz ” diyen Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu Kurucular Kurulu üyesi, Hayvan Hakları ve Etiği Derneği‘nden Burak Özgüner de sivil toplumun aktif katılımı ilkesinin, komisyonda benimsendiğine dikkat çekti. Ancak bunun hayvanlar açısından kesinlikle yeterli olmadığını kaydeden Özgüner şunları söyledi:

“Komisyon, kendisi ile maalesef çelişkiye düştü. Raporda, hayvanlar için “Can taşıdığı ve duygulu varlıklar olduğu değerlendirilerek kendine özgü yapısı içinde değerlendirilmelidir” deniliyor. Burada etik bir çelişkiden bahsetmek gerekiyor çünkü belli hayvanlara hakları teslim edilirken, “damak zevki” gibi şımarıkça nedenler ya da gıda ve tıp endüstrisinin bilimsellikten uzak, “sağlıklı olmak için hayvan yemeliyiz, hayvansal ‘ürün’ tüketmeliyiz” iddiaları sebebiyle, birtakım hayvanların hakları teslim edilmiyor. Köpek ile koyunun, muhabbet kuşu ile tavuğun arasında haklar bağlamında da acı duyum bağlamında da hiçbir fark yok. Bazı hayvanların yaşadığı acıları umursayıp bazılarına yaşatılan acıları umursamadığımızda ya da raporda olduğu gibi, yok saydığımızda tutarlı olmuyoruz.”

Hak ihlallerinin en çok yaşandığı yerlerin başında mezbahaneler, yumurta ve süt üretim tesislerinin bulunduğunu anlatan Özgüner, “Gerçekleri görmezden gelerek ya da gerçekler ile yüzleşmemeyi seçerek hayvan haklarını tartışamayız. Raporda, en azından, hayvancılık endüstrisindeki sistematik zulme ve mevcut duruma ilişkin bir durum tespiti yapılabilirdi. Her şeye rağmen, komisyon raporundan umutluyum; yasa teklifi sürecinde de sonuna kadar müdahiliz, yasama sürecinin takipçisiyiz” diye konuştu.

Raporda yer alan düzenlemelerden bazıları şöyle:

Kanunun adı: Hayvan Haklarını Koruma Kanunu olarak düzenlenen kanunun adının Hayvan Hakları Kanunu olarak değiştirilmeli. Hali hazırdaki kanunda eşya/mal olarak kabul edilen hayvan, ‘duyguları olan canlı varlık’ olarak tanımlanmalı ve doğuştan gelen hakları teslim edilmeli.  Bununla, hayvana yönelik şiddet, cinsel istismar, her türlü eziyet ve kaçakçılık suçlarının önüne geçilebilmesi ve etkin cezalandırılabilmesinin önü açılıyor.

Kabahat değil suç: Hayvanların vücut bütünlüğüne yönelik saldırı, işkence, öldürme, dövüştürme gibi fiiller kabahat değil, suç kapsamına alınmalı. Yürürlükteki hayvanla ‘cinsel ilişki’ ifadesi, ‘cinsel saldırı’ olarak değiştirilmeli. Hayvana yönelik suç işleyenlerin hayvan sahiplenmesi engellenmeli.

Hayvanın ölümüne ya da yaralanmasına kasten neden olan, durmayıp kaçan sürücülerin ehliyetlerine geçici ya da sürekli olarak el konulmalı.

Suçun ertelenmesi: Hayvana yönelik işlenen suçlara yönelik hapis cezasının sınırı en az 2 yıl 1 ay olmalı. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması düzenlemesi hayata geçmemeli. Hayvana eziyet, hayvan dövüştürmek, sokağa terk etmek, işkence etmek ya da cinsel istismar suçu işleyenler, kasten ölüme neden olanlar hakkında derhal işlem uygulanmalı.

Kategorizasyon: Herhangi bir türü küçümseyecek, ötekileştirecek, hayvan onuruna aykırı bir adlandırma yapılmamalı. ‘Süs hayvanı’, ‘başıboş hayvan’, ‘sahipsiz hayvan’ gibi kullanımlardan kaçınılmalı. Mevzuatta da tanımlanırken, “ev hayvanı’, ‘yaban hayvanı’ ve ‘şehir hayvanı’ kullanımları tercih edilmeli. Bunlara yönelik denetim, hizmet ve sorumluluk alanları ve mercileri de kanunda açıkça belirtilmeli.

Kimliklendirme: İnsan gözetiminde ya da serbest yaşayan tüm kedi, köpekler mikroçip takılarak kimliklendirilmeli. Tüm tek tırnaklı hayvanların kimliklendirilmesi için mevzuat değişimi yapılmalı.

Sağlık hizmeti: Serbest yaşayan hayvanların en büyük gereksinimi sağlık hizmeti. Belediyelere Veteriner Hizmetleri Müdürlüğü kurma zorunluluğu getirilmeli, yeterli veteriner hekim ve teknik personel istihdamı sağlanmalı.

Kısırlaştırma: Serbest yaşayan kedi ve köpeklerin popülasyonun kontrolünü sağlamak için kısırlaştırma seferberliği başlatılmalı. Buna uygun altyapıya sahip klinik ve merkezler oluşturulmalı; yeterli veteriner hekim ve yardımcı teknik personel istihdamı için bütçe sağlanmalı. Operasyon sonrası bakımları için barındırma alanları planlanmalı, hayvanların yakalanması için personele yönelik eğitim verilmeli ve donanım sağlanmalı. Mobil kısırlaştırma ünitesi kavramı ve mevzuatı kaldırılmalı.

Toplu yaşanan alanlar: Kat Mülkiyeti Kanunu’nda yapılacak revizyonla, yönetim planlarına evcil hayvan beslenmesine ilişkin kısıtların konulması engellenmeli, kamu lojmanlarında hayvan barındırma ve besleme yasağı kaldırılmalı.

Bütçe:  Hayvan Hakları Fonu oluşturulmalı, toplanan meblağ, sürecin yönetiminde kullanılmalı.

Hayvan Hakları Polisi: Hayvanlara yönelik suçlara müdahale etmek, korunmasına ilişkin diğer faaliyetleri yerine getirmek üzere, yetkileri belirlenmiş, eğitim almış polis ve jandarma ile belediyelerin zabıta birimlerinde ‘hayvan hakları kolluğu’ kurulmalı.

Yerel yönetim: Serbest yaşayan hayvanlara ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmeyen yerel yönetimlere yaptırım uygulanmalı. 5393 sayılı Belediye Kanunu’ndaki ilgili maddeler revize edilmeli.

Barınak/Bakımevi: Barınak adıyla bilinen geçici bakımevi kavramı, hayvanların nitelikli sağlık hizmeti alabileceği bir işleyiş kurgusuyla oluşturulmalı. Bakımevi bünyesinde yer alacak kliniklerin teknik koşulları Bakanlıkça belirlenmeli, mevzuatı hazırlanmalı. Geçici bakımevleri;

-Geçici süreli barınak

-Düşkün hayvanlar birimi

-Klinik/kısırlaştırma birimi

-Karantina birimi ve

-sahiplendirme biriminden oluşmalı.

Buralarda çalışan personelin sayısı artırılmalı, nitelikli hizmet içi eğitimden geçirilmeli.

-Hayvan satışı: Petshoplarda hayvan satışı, süreç içinde sonlandırılmalı. Hayvan ticareti düzenlenmeli, kaçakçılık engellenmeli, kimliklendirme süreci başlatılmalı.

Tehlikeli ırk: Hangi köpeklerin ‘tehlikeli ırk’ kapsamında değerlendirileceği bilimsel veriler doğrultusunda belirlenmeli; liste her yıl revize edilmeli. Kısırlaştırma zorunluluğu getirilmeli ve bu hayvanların şahısların elinde üretimi yasaklanmalı. Bu hayvanların sorumluluğu sahiplerine yüklenmeli, gerekli durumlarda cezai yaptırım, doğrudan köpek sahiplerine uygulanmalı.

Belediye bakım evlerinde tecrit edilen ‘tehlikeli ırk’ kapsamındaki köpekler, muayene ve belirlenecek prosedürler sonrasında sahiplerine iade edilmeli ya da sahiplendirilmeli.

Agresyon gösteren ve sağaltılması mümkün olmayan hayvanlar için bu amaca hizmet eden rehabilitasyon merkezleri kurulmalı.

İl Hayvan Koruma Kurulu: İl hayvanları Koruma Kurullarının adı “İl hayvan Koruma Kurulu’ olarak değiştirilmeli, buralarda barolar da temsil edilmeli. Sürecin yönetimi için bakanlık bünyesinde, üniversiteler ve STK’lerin de temsil edileceği Merkez Hayvan Hakları Kurulu oluşturulmalı.

Beslenme odakları: Serbest yaşayan hayvanlar için yerel yönetimler ve hayvan severlerin işbirliğiyle beslenme odakları belirlenmeli, standartları konulmalı ve kameralar ile sürekli kayıt altına alınmalı.

Ekolojik geçit: Yalnız şehirler arası yollarda değil, şehir içinde de ekolojik geçit planlanmalı. Menfez, tüp, tünel ve benzeri ekolojik geçitler şehir içine de yayılmalı.

Kürk: Hayvanların kürkü için yetiştirilmesini düzenleyen bir mevzuat Türkiye’de yok ancak Tarım ve Orman Bakanlığı’nın sitesinde kürkü için yetiştirilen çinçilaların nasıl öldürüleceği bile tanımlanıyor. Kürkü için hayvan yetiştirilmesine derhal son verilmeli. Tür ayırt etmeksizin kürk ithalatı bir an önce yasaklanmalı…

Hayvan dövüşü: ‘Geleneksel’ olsa dahi, hayvanların dövüştürülmesi, eziyettir, yasaklanmalı.

Hayvanat Bahçesi: Yenileri açılmamalı, mevcutlarda kafes tipi barınma derhal sonlandırılmalı, ‘butik tarzda’ hayvanat bahçeleri kapatılmalı, restoranlar ‘hayvanat bahçesi’ manzaralı olmamalı. Şehir merkezlerinde ve/veya AVM’lerde hayvanların sergilenmesine son verilmeli, hayvanat bahçelerinde, hayvanlara gösteri yaptırılması, fotoğraf, illüzyon etkinlikleri gibi eylemler yasaklanmalı.

Sirk: Hayvanlı kara sirkleri kurulmasına ve ülkeye girişine hiç bir koşulda izin verilmemeli.

Yunus Parkları: Hali hazırda açık olanlar bir mevzuata dayanmıyor. Buralarda kullanılan hayvanların kaynağı belirsiz. Hangi koşullarda tutuldukları, sağlık kontrollerinin yapılıp yapılmadığı, eziyet görüp görmedikleri vs. denetlenmiyor. Kara sirklerinde olduğu gibi deniz memelerinin de gösterilerde kullanılması uygun değil. Mevcut tesisler, en geç iki yıl içinde sonlandırılmalı, burada bulunan hayvanlar için rehabilitasyon alanları oluşturulmalı. Yunusla terapinin yararlılığı bilimsel olarak ortaya konulamadığı için, bu gösteri ve terapi merkezlerinin açılması yasaklanmalı.

Faytonlar: Tüm yurtta bütünüyle kaldırılmalı. Düz ve kısa bir rotada, az sayıda faytonda sadece ağır yük atları kullanılmalı. Faytonlar ulaşım için kullanılmamalı.

Hayvan Deneyleri: Üniversitelerde hayvanların eğitim materyali olarak kullanımı sonlandırılmalı. Eğitim için canlı hayvan ve dokuya gereksinim duyulmayan alternatif model, yöntem ve laboratuvarların kurulması mevzuata bağlanmalı. Serbest yaşayan kedi ve köpeklerin deneysel çalışmalarda kullanılmasına hiçbir koşulda yer verilmemeli. Veteriner Fakültesi ya da ilgili fakülte ve bölümlerde eğitim gören öğrencilerin etik ya da dini nedenlerle bazı uygulamalardan çekilme hakkı tanınmalı.

 

DünyaGünün Manşetiİklim KriziManşet

Greta Thunberg tahammülsüzlüğünde son perde: Duvar resimleri tahrip edildi

Aşırı sağcılar ve inkarcıların iklim aktivisti Greta Thunberg’e saldırıları, duvar resimlerine de sıçradı. Vatan Partisi’ne mensup bir grup, İstanbul Kadıköy‘de bir duvarda bulunan iklim aktivisti Greta Thunberg resminin üzerini Eren Bülbül pankartıyla kapattı.

Thunberg’in Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde iklim anlaşmasına uymadığı için şikâyet ettiği ülkeler arasında Türkiye‘nin bulunmasına ve dünya çapında başlattığı ‘Gelecek için Cumalar (Friday’s for Future)’ hareketinin ‘Friday’s for Future Rojava’ tarafından düzenlenen eylemini Twitter’da paylaşmasına tepki gösteren Vatan Partisi Kadıköy İlçe Teşkilatı üyeleri, Kadıköy’de bulunan duvar resmini kapattı. kapatılan duvar resminin üzerine iki yıl önce PKK saldırısında hayatını kaybeden 15 yaşındaki Eren Bülbül’ün pankartını astı.

Vatan Partisi Kadıköy İlçe Başkanı Osman Erbil, daha önce de Greta Thunberg’in resminin silinmesini istemiş ve Kadıköy Belediye Başkanı‘na çağrı yapmıştı. Kadıköy Belediyesi’nin uyarıları dikkat almadığını belirten Erbil, “Görev Vatan Partisi’ne kaldı” dedi.

Kanada: Burası petrol ülkesi

Greta Thunberg’in Kanada’da yapılan duvar resmi de (mural) tahrip edilerek üzerine ‘Burası petrol ülkesi’ yazıldı.Thunberg, geçen cuma Kanada’nın Alberta eyaletinin başkenti Edmonton’da iklim eylemine katılmıştı. Eylemde Greta’nın konuşma yaptığı sırada yerel sanatçı AJA Louden ise şehrin diğer ucundaki bir duvara onun graffitisini yapmıştı.

CBS bir-iki gün sonra duvar resmini çekerken, adı James Bagnell olarak açıklanan bir kişi, Thunberg’in yüzüne denk gelen kısmın üzerini çizerek, “Yalanı bırak, Burası bir petrol ülkesi” yazarken görüldü.

CBS’e konuşan Bagnell şunları söyledi: “Burası Alberta. Burası bir petrol ülkesi. Babam petrol sektöründe çalışıyor. Buraya gelip bize işlerimizi nasıl yürüteceğimizi, ailelerimize nasıl bakacağımızı, sofraya nasıl yemek koyacağımızı söyleyen yabancılara ihtiyacımız yok. Bence, hayatlarımızı ve insanlarımızı nasıl değiştireceğimizi söylemeleri kesinlikle anlayışsızlık. (Thunberg) ülkesine geri dönmeli ve orayı daha iyi bir yer haline getirmeli.”

Çizimi yapan sanatçı Louden ise çiziminin tahrip edilmesine üzülmediğini, bunun ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu ifade etti.

Kategori: Dünya

Günün ManşetiLGBTİ+Manşet

Boğaziçi Üniversitesi’nde LGBTİ+ öğrenciler hedefte

Haber: Elif Ünal

İstiklal Marşı’nın sözlerinin değiştirildiği bir e-posta üzerine BİSAK, ADK ve hükümet yanlısı medya tarafından hedef gösterilen Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü öğrencileri “Gelen tepkilerin milli değerler ile alakası yok. LGBTİ+ fobisini yeniden üretiyorlar” diyor.

Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü (BÜLGBTİ+), İstiklal Marşı’nın sözlerini değiştirdiği bir metni kulüp üyelerine gönderdiklerinin ortaya çıkmasının ardından Boğaziçi İslam Araştırmaları Kulübü (BİSAK) ve Atatürkçü Düşünce Kulübü (ADK) tarafından hedef gösterildi. İktidara yakın medya kuruluşları tarafından da isimleri ve fotoğrafları kullanılarak hedef gösterilen öğrenciler tedirgin.

Sözü geçen e-postanın yaygınlaşması ardından, Boğaziçi Üniversitesi’nin Facebook öğrenci grubu olan Boğaziçi Buddy’de, sosyal medya platformlarında ve çeşitli medya kuruluşlarında LGBTİ+ öğrencilerin resimlerine ve isimlerine yer verilen paylaşımlar yapıldı.

Üniversitede tepki yürüyüşü

Gönderilen metne tepki gösteren yaklaşık yüz kişi, İstiklal Marşı‘ndan dizelerin yer aldığı pankartlar ve Türk bayrağı eşliğinde Kuzey Kampüs Meydanı‘ndan rektörlüğe yürüdü. Yürüyüş sonunda rektörlüğe şikâyet dilekçesi verdiler ve BÜLGBTİ+ öğrenci kulübünün kapatılmasını talep ettiler. Sonrasında benzer taleple savcılığa da suç duyurusunda bulundukları öğrenildi.

‘Gerekli nefret ortamının oluşmasını beklediler’

İsminin karşı gruplar tarafından yaygınlaştırılarak hedef gösterilmesinden çekindiği için gizli tutulmasını isteyen BÜLGBTİ+ kulübü üyelerinden Toprak, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada söz konusu e-postanın bir ay önce gönderildiğine dikkat çekti. Açıklamasında “Mailin tam da Türkiye’nin Suriye operasyonu gündeme geldiği zaman yayınlamalarını, gerekli nefret ortamının oluşmasını bekledikleri şeklinde yorumluyoruz” dedi.

Okul öğrenciler hakkında soruşturma açtı

Olay sonrasında Öğrenci İşleri Dekanı tarafından çağrıldıklarını belirten Toprak, okulun söz konusu e-postayı yayınlayan öğrenci ve cinsiyetsiz tuvalete girdiği için bir kadın öğrenciyle tartışma yaşayan LGBTİ+ öğrenci hakkında soruşturma açtığını belirtti. Kulübe yönelik ise “yaptırım uygulanarak kulüp etkinliklerini durdurma kararı çıkabileceğini” söyledi.

Toprak, tuvalette yaşanan tartışmanın detaylarını “Bir arkadaşımız cinsiyetsiz, üzerinde cinsiyet tabelası olmayan bir tuvalete giriyor. Tuvalette sadece elini yıkayacak. Sonra içeriye iki kişi giriyor. ‘Siz neden buradasınız’ diye kavga ediyorlar. Güvenlik tarafından tutanak tutuluyor. Yaşanan bu olay ise medya kuruluşları tarafından ‘kadınlar tuvaletinde başörtülüler taciz edildi’ şeklinde veriliyor” sözleriyle açıkladı.

Ceyhun: LGBTİ+ fobisini yeniden üretiyorlar

Benzer güvenlik kaygıları sebebiyle ismini gizli tutmak isteyen Ceyhun, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada yaşanan olayları “Gelen tepkilerin milli değerler ile alakası yok. LGBTİ+ fobisini yeniden üretiyorlar” şeklinde yorumladı. Ceyhun açıklamasının devamında “Daha önce içlerinde futbol taraftarlarının da yer aldığı birçok platform İstiklal Marşı’nın sözlerini değiştirerek paylaşımlar yapmıştı. Burada ise marşa yönelik bir aşağılama yok yalnızca lubunca kelimelerle değiştirildi. Kültürü aşağı gördükleri için yakıştıramıyorlar” dedi. Örnek olarak ise haber sitelerinde “İstiklal Marşı’nı kendi iğrenç dünyalarına uyarladılar” şeklinde çıkan haberleri gösterdi.

Ceyhun, tartışmaların kulübü etkilediğini söyledi ve “Bu hafta etkinlikler vardı. Gizli etkinlikler de değil tabii ki. O etkinlikleri bulup hedef göstermişler ve ‘bunların yapılmasına izin veriyor Boğaziçi’ demişler. Etkinliği gerçekleştirecek arkadaş kendini güvende hissetmediği için o gün etkinliği yapmadık” dedi.  Genel olarak etkinlik durdurma kararı alınmadığını söyleyen Ceyhun, kulübün üniversite içerisinde devam etmek istediğini söyledi.

Gönderilen e-postada ne yazıyordu?

Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü tarafından yeni katılan üyelere yönelik kaleme alınan e-postada İstiklal Marşı‘nın ilk iki dizesi Türkiye’de LGBTİ+ bireyler tarafından kullanılan bir çeşit jargon olan lubunca kelimeler ile değiştirilmişti.

EkolojiGünün ManşetiManşet

‘Göreme’nin Milli Park olmaktan çıkarılması turizm odaklı müdahalenin önünü açıyor’

Haber: Elif Ünal

Göreme Vadisi’nin Milli Park olmaktan çıkarılma kararını Yeşil Gazete’ye değerlendiren. TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı Orhan Sarıaltun kararın “turizm odaklı müdahalenin önünü açan bir gelişme” olarak niteledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla Resmi Gazete‘de yayımlanan karara göre, Göreme Vadisi ve çevresindeki alanın Millî Park olarak belirlenmesi hakkındaki 30 Ekim 1986 tarihli Bakanlar Kurulu kararı yürürlükten kaldırıldı. 1 Haziran 2019’da yayınlanan kararnameye göre Göreme Vadisi ve çevresindeki alan artık Kapadokya Alan Başkanlığı’na bağlı olacak.

Resmi gazetede yayınlanan bir başka karar ile de Muğla‘nın Bodrum ilçesindeki Torba ve çevresi ile Kızılağaç İçmeler bölgesinin kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgesi olarak tespit ve ilan edilmesi kararlaştırıldı. Karar, 2634 sayılı sayılı Turizmi Teşvik Kanunu‘nun üçüncü maddesi dayanak gösterilerek verildi.

Orhan Sarıaltun: Milli Park’ın kaldırılması doğru bir karar değil

Göreme Vadisi hakkında alınan karar hakkında Yeşil Gazete’ye konuşan TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı Orhan Sarıaltun kararı “Alan yönetimi ilanı epeydir gündemdeydi. Alan yönetimi ilanı yapılırken bu alanı bir çeşit koruma statüsü veren Milli Park’ın kaldırılması doğru bir karar değil” şeklinde değerlendirdi.  Sarıaltun, vadinin milli park olmaktan çıkarılmasının koruma statüsünü tamamen bitirmediğinin altını çizdi. Ancak kararın “turizm odaklı müdahalenin önünü açan bir gelişme” olduğunu belirtti.

‘Turizm için değeri korunmasından kaynaklanıyor’

“Burası korunarak turist çeken bir yer. Hem Türkiye için dünya için önemli bir yer. Bir taraftan Hıristiyanların ilk geliş döneminde gizlendiği ilk yerleşim yerlerinden birisi ve tarihi statüsü var. Diğer taraftan jeolojik yapısı sebebiyle dünyanın eşsiz örneklerinden” diyen Sarıaltun, bölgenin turizm için değerinin bu zamana kadar korunması sebebiyle olduğunu söyledi.

Sarıaltun, açıklamasının devamında şöyle konuştu: “1967’de milli park tartışmaları başlamış. Yasa gereği hep ormanlar düşünüldüğü için milli park ilan edilmesi gecikmiş. 1985 yılında yedi bölüm halinde dünya miras listesine girmiş. Bunlar içerisinde Göreme Milli Parkı, Derinkuyu ve Kaymaklı yer altı şehirleri,  Karlık, Aziz Theodore Kilisesi, Karain Güvercinlikleri ve Soğanlı arkeoloji alanı yer alıyor.  9 bin 600 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. Bu haliyle koruma statüsünün devam etmesi lazım. Karardan turizm kaygılarının ön planda tutulduğu bir ilan yapıldığını anlıyoruz.”

Baran Bozoğlu: Çok fazla mevzuat, kanun ve düzenleme var

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu da gazetemize yaptığı açıklamada “Verilen bu kararla koruma statüsünün kaldırıldığını söylemek pek mümkün değil” dedi.

Kanunlarda yapılan değişikliklerin takip etmeyi zorlaştırdığını belirten Bozoğlu, “Çok fazla mevzuat, kanun ve düzenleme var bu da uygulama sıkıntısı yaratıyor. İnşaata açılma riskini artırıyor. Kuşkusuz kafalarda soru işareti yaratıyor. Son yıllarda bir sürü değişiklik yapılıyor ve insanların takip etmesini de zorlaştırıyor” açıklamasında bulundu.

 

 

Kategori: Ekoloji

16. İstanbul BienaliGünün ManşetiKültür-SanatManşet

Ekolojinin icadı, kurmaca uygarlık ve coğrafyalar ile insan doğası tartışması

16. İstanbul Bienali’nin üç ana mekanından ilki olan Pera Müzesi’nin geçici sergiler için kullanılan üst üç katı, küratör Nicolas Bourriaud tarafından daha çok antroposen ile bir şekilde ilintilendirilebilen ve bienal için İstanbul’a getirilen erken dönem çalışmalara ayrılmış. Buradaki sanatçı odalarında bir yandan kavramsal bir tarihe, yabancılaşma ve sömürgecilik eleştirilerine, öte yandan da kurmaca uygarlıkların ve coğrafyaların öykülerine tanıklık ediyoruz. Daha yakın tarihli bazı eserler ise doğa-insan ilişkileriyle birlikte insan doğasını provokatif bir şekilde tartışmaya açıyor.

Küratörün tavsiyesine uyarak (ve dolayısıyla asansör kullanımımızı en aza indirerek) 3. kattan başladığımızda bizi önce bir arkeoloji müzesi odası karşılıyor. Llhuros uygarlığının erken döneminden çöküşüne kadar olan yaşamına bu uygarlık tarafından üretilen ve arkeolojik kazılardan elde edilen eserler aracılığıyla tanıklık ediyoruz. Bir güncel sanat seçkisi olan bienalde bu kadar eskilerden anonim eserlere yer verilmesini garipsediyseniz haklısınız. Bu uygarlık aslında sanatçı Norman Daly tarafından oluşturulan kurmaca bir uygarlık ve eserler de on yıllara yayılan bir süreçte kendisi tarafından üretilmiş, özenle arkeolojik eser görüntüsü verilmiş. Eğer eser açıklamalarını incelemeden hızlıca geçerseniz sadece bu kadarlık bir izlenimle sınırlı kalırsanız. Daly’nin yaratmakla kalmayıp bir tarihi mizah romanı gibi kurguladığı öyküsünün ise ancak biraz daha yakından bir bakışla farkına varabiliyorsunuz. Bu öykünün ana fikri de uygarlığın doğuşundan çöküş nedenlerine kadar günümüze de göndermelerle dolu; bir yandan da tarih yazımına ve özellikle de arkeoloji ve müzelerin rol ve tarzlarına dönük ince ve alaycı bir eleştiride bulunuyor. Birkaç örnek vermek gerekirse erken dönemden itibaren cinselliğin uygarlığın eserlerinde, öykülerinde ve anıtlarda görülüp çevirileri yapılan şiirlerinde ne kadar yoğun bir şekilde yer bulduğu özellikle vurgulanmış ki gerileme ve çöküş döneminde uygarlığın nasıl zevk-ü sefaya dalıp gittiği mesajının altyapısı oluşmuş olsun.

Zina yapan tanrılar.

Erken dönemden itibaren eserlerde sık rastlanan öğeler olarak “sırıkla yürüyen insanlar”, “thruhai kuşu” gibi figürler kurguyu sağlamlaştırıyor. Öte yandan arkeolojik kazılardan çıkarılmış eserlerin bir kısmı da elektronik alıcı ve vericiler aracılığıyla kontrol edilen robot oyuncular ya da düşünce vericisi gibi teknolojik gelişmişlik belirtisi içererek öyküyü absürdleştiriyor. Llhuros üzerine ilk sergisini 1972’de açan Daly, üretiminin onyıllara yaydığı kurgusunu sadece nesneler ve metinlerle değil, aynı zamanda müzik ve ses kayıtlarıyla da zenginleştiriyor ve bu kayıtlar da enstalasyona eşlik ediyor. Daly’nin yaklaşımı bana 2017’de gezdiğim ve Venedik Bienali’ne paralel olarak düzenlenen “İnanılmazlar Batığından Hazineler” [Treasures from the Wreck of the Unbelievable] başlıklı Damien Hirst sergisini hatırlattı. Hirst de, Daly’ye benzer bir şekilde, sözüm ona serbest bırakılan bir köleye ait 2000 yıllık bir batıktan çıkarılan sahte arkeolojik eserler yoluyla bir tarih kurgusu yaratmış ve hatta sergide kliplerine yer verdiği bir belgeselimsi film çekmişti (aynı adlı belgeseli Netflix’te izleyebildiğimizi bu yazıyı hazırlarken fark ettim). Hirst’ün sergisi, yan ürünleri ve “belgeseli”, arkeolojik eserler ve müzeler ile belgeseller yoluyla anlatılan (ve tarihçiler tarafından “millet” adlı başka bir kurguya dayanak yapılan) tarih anlatısına çoğunlukla sorgulamadan inanmamıza oldukça pahalı ve görkemli bir göndermeydi.

Erotik imge parçaları.

Daly’nin aynı göndermeyi inceden inceye dalga geçmek yoluyla yapması ve yaptığının bir kurgu olduğunu eserlerin içinde açık etmesine karşın Hirst’ün asıl farkı günümüzün en sansasyonel sanatçılarından birisi olarak sahip olduğu mali kaynak ve ekip ile sanatın hızlı üretim ve tüketime dönük olması ve eleştirinin kendisinin bile hızla tüketilen bir metaya dönüştürülmesi sanırım. Pera Müzesi’nde arkeolojik eser görüntüsü verilen başka eserler de var. Sanem Khatibi’nin çift kedi başlı kabı ile Simon Starling’in Ontario Gölü’nün dibinde eskitmeye çalıştığı heykelinin fotoğrafları ve hikayesi bunlardan bazıları. Özellikle Starling’in eserinin süreci Damien Hirst’ünkine benzer bir amaçla yola çıkmasına karşın Antroposen’in bir temsiline dönüşmüş: Heykeli kaplayan deniz canlısı bölgeye gemilerle Karadeniz’den istenmeden taşınmış istilacı bir tür olan ve Amerika’nın Büyük Göller bölgesi için ciddi bir ekolojik sorun yaratan zebra midyesi. Başlı başına bu beklenmedik durumu kullanarak sergilemek istediğinde ise midyeler ve heykel güvelerin istilasına uğruyor ve insan eliyle değiştirilmiş doğa bu kez insanın eserini beklenmedik bir şekilde değiştiriyor.

Daly’den farklı bir şekilde de olsa Charles Avery öyküsünü tarihten değil, kurgu bir coğrafya ve halk üzerinden anlatıyor. Kendisine ayrılan odada Onomatopoeia adını verdiği adadaki halkın yaşamını anlatan temsili çizimler ve adanın en önemli ekonomik etkinliği olduğu anlaşılan balıkçılığı temsilen balıkçı tezgahları yerleştirmesi bulunuyor.

Oda, enstalasyon.

Resimleri incelediğimizde adanın bitki örtüsü ve jeolojik yapısı bize İskoçya gibi kuzey coğrafyalarını andırsa da halkın etnik temsili Afro ve Güney Amerika yerlilerine benzetilmiş. Tutulan balıkların tamamı yılan balığı, görebildiğimiz diğer deniz canlıları ise gerçekte var olmayan (ama deniz anası şeklinde ama kalamar bedeni dokusunda bir yumuşakça gibi var olanlara benzeyen) türler; insan dışındaki karasal canlılar da köpeğe benzeyen bir evcil ve kent hayvanı gibi hayali yaratıklar. Avery adanın ekonomisini balıkçılığa dayandırsa da temsili çizimlerde büyük ölçekli teknolojik yapılara da rastlıyor ve geleneksel yaşam tarzı sürdüren bir toplum beklerken karşılaştığımız bu çelişkiye şaşırıyoruz. Enstalasyonda beyaz plastik kasalar içine yerleştirilmiş yılan balıkları ve diğer deniz ürünleri ile üzerinde durdukları buz, camdan yapılmış ve çoğu oldukça gerçekçi, hatta insanda dokunma hissi yaratsa da sergi görevlisi gönüllüler bu konuda oldukça dikkatliler.

Liman çizimi (üstte), denizanası, kalamar (altta).

Daly nasıl arkeoloji ve tarih yazımını sorguluyorsa, Avery’nin de antropolojiyi, özellikle de klasik antropolojiyi karikatürleştirerek eleştirdiği söylenebilir. Antropolojinin de gerek sömürgeciliği, gerekse de ırkçılık ve milliyetçiliği meşrulaştırmak ve haklılaştırmak için nasıl kullanıldığı düşünüldüğünde Avery’nin kurgusuyla görselleştirdiği eleştirisi daha da görünür oluyor.

Burada Luigi Serafini’nin anlamsız ansiklopedisine (Codex Seraphinianus) de değinmek gerek. Kurmaca yaratıklar hakkında kurmaca bir dil ve alfabede oluşturduğu ansiklopedi ortaçağ sonrasında oluşturulan ve kendileri de kurmaca yaratıkları içeren ilk ansiklopedilere öykünüyor. Rehberli turda anlatıldığı kadarıyla yazarın yazıların bir anlamı olmadığını ve rastgele/otomatik oluşturulmuş olduğunu belirtmesine rağmen metinleri bildiğimiz dillere çevirmeye çalışanlar hala var. Ansiklopedinin kendisi başka bir canlılar dünyası kurgularken çevirmenler başarıya ulaşırsa eser sahibinin niyetlenmediği başka bir eseri de kendileri oluşturmuş olacak.

Codex Seraphinianus.

Grönland’lı sanatçı Pia Arke’nin elle çizilmiş Grönland haritalarının üzerine kendi ailesinin yaşlılarının çocukluk fotoğraflarını yerleştirmesi ve çerçevelemesi özellikle Grönland’daki Danimarka sömürgeci geçmişini gündeme getiriyor. Haritaların sömürgecilik tarihindeki yeri ile o haritaların gösterdiği yerlerde yaşayan (ama yine o haritalarda görünmez olan) yerli halkları ve yaşam tarzlarını birleştiren eserler başlı başına ciddi bir eleştiri içeriyor.

Serginin iki katına dağıtılmış tarihi önemi de büyük bir eserler dizisi Alman biyolog Ernst Haeckel’e ait. Haeckel’in önemi bizzat “ekoloji” terimini yaratan ve ilk kullanan bilim insanı olmasında. Haeckel 19. yüzyıl sonunda mikroskobik canlılar, mantarlar, yumuşakçalar gibi canlıların çizimlerini yapıp renklendirirken oldukça estetik eserler ortaya koymuş. Mikroskobik düzeyde renk tespit edilemezken Haeckel’in “bilimsel” çizimleri sanat nitelendirmesiyle de karşılaşmış durumda. Aslında tür tanımlamada el çizimi çoğunlukla fotoğraftan bile daha etkili bir araç olarak önümüze çıkıyor ve bir çok biyolog bu nedenle amaca özel çizim dersleri alıyor. Ve onlar kendisini sanatçı olarak tanımlamasa da eserleri hayranlık uyandırabiliyor. Haeckel’in de inanılmaz ayrıntılarla betimlediği canlıların gerçeklikle uygunluğu (mikroskobik ölçekteki renklerin geçerliliği dışında) kendisinden sonra gelen ve daha gelişmiş görüntüleme araçlarıyla aynı canlıları inceleyen biyologlar tarafından da teyit edilmiş. Benim için özellikle etkileyici olanlar özellikle siyah zemin üzerine çizdiği mantarlar ile tüplü dalışlarda görmeye can attığım muhteşem renkli küçük kabuksuz salyangozlar olan deniz tavşanları (nudibranchae) oldu. Haeckel’in çizimleri bütün bienalde sanatın nerede başlayıp nerede bittiğini sorgulatan eserler arasında en eskiler arasında yer alıyor.

Pera Müzesi’ndeki tarihi öneme sahip başka bir eser serisi ise İspanyol sanatçı Anzo tarafından 1960’larda üretilen Tecrit [Aislamiento] başlıklı resimler. Bilişim teknolojilerinin yabancılaştırıcı ve yalnızlaştırıcı etkisine daha 1968 gibi erken bir zamanda hem figürleri, hem de kullandığı gri ve karanlık tonlamayla dikkat çeken Anzo, döneminin teknolojiyi ve modern yaşamı yücelten anlayışın da dışına çıkmış görünüyor.

Aislamiento 14

Pera Müzesinde insanlığın tarihine (belki de geleceğine) uzanan bir bakış ise Belçika’da yaşamını sürdüren İranlı sanatçı Sanem Khatibi tarafından sergileniyor. Daha önce bahsettiğim iki kedi başlı kap ve duvarda asılı yılan heykelinin dışında sanatçının en etkileyici iki eseri biri tablo olarak yapılmış, diğeri ise bir duvar halısı olarak dokunmuş 2019 tarihli resimleri. Bu resimlerde doğa içinde çıplak ve minyatür olarak resmedilmiş insan figürlerine rastlıyoruz. Cennet gibi estetize edilmiş doğa tasvirinin içindeki insanlar ise birbirlerine karşı acımasızca şiddet uyguluyor, birbirlerinin cehennemi oluyor. Duvar halıları ve perspektif kullanılmayan minyatür çizimleri aynı zamanda İran’ın geleneksel sanatına gönderme olsa da Khatibi’nin resimleri bende daha çok Leviathan’da “insanın doğa durumunun” kaos ve barbarlık olduğunu, insanın kötücül doğasının bir otoriteyle hizaya sokulmazsa bastırılamayacağını öne süren Thomas Hobbes çağrışımı yarattı.

Rüyamda seni gözünden bıçakladığımı gördüm.

Yukarıda anlattıklarım Pera Müzesi’ndeki eserlerin tamamı değil, benim seçkim. Diğer sanatçıların eserleri de üzerinde durulmayı hak ediyor, ancak serginin kapsamını düşününce bir seçim yapmak kaçınılmaz oluyor.

***

Paralel etkinlik notu:

Pera Müzesine gitmişken İstiklal caddesindeki Mısır Apartmanı’nda bulunan Galeri Nev’deki Ahmet Doğu İpek’in “Aşı” başlıklı ilk kişisel sergisine de uğramanızı öneririm. Son günü 26 Ekim Cumartesi olan sergide İpek ağaçlara yapılan aşılamadan yola çıkarak başta ahşap, metal ve çimento olmak üzere farklı malzemeleri birbirine “aşılayarak” ve organik olarak bütünleşmelerini sağlayarak farklı heykeller, doğal zeminlere “aşıladığımız” binaları içeren siyah beyaz çizimler ve mekana “aşılanmış” özel yerleştirmeler üretmiş.

Bunun yanında bir meşe ağacına yapılan incir aşılamasıyla ilgili teknik görünümlü çizim ile bir doğu ladini fidanına yapılmış mavi ladin aşılaması da sergideki metaforun ötesine geçen eserler olarak yerini buluyor. Sergi insanın doğaya müdahalesini hem konu olarak ele alıp hem de esinlenme olarak kullanırken, estetik değeri yüksek bir ekolojik eleştiriyi de ortaya koymuş oluyor.

13 Ekim’de Sıraselviler’deki Pilot Galeri’de sona ermiş olan İrem Tok’un ‘Close-Up’ sergisi ise bienal konusuna gerçek anlamıyla paralel bir etkinlikti. Tok’un sergisi bienalde de yerini bulduğunu belirttiğim bilimsel eserler ile sanat eserleri arasındaki sınır tartışmasını bilimsel çalışma mekanı ile galeri ve bilimsel araştırma süreci ile performans arasındaki sınıra genişletiyor. Ernst Haeckel’in 19.yüzyılda yapamadığını yaparak mikroskop altındaki canlıları fotoğraflayıp estetik bir şekilde yerleştirmekle kalmıyor, projeksiyon aracılığıyla canlı yayın olarak da algılanabilecek bir şekilde videoları yansıtılıyor.

Mekanın duvarını kendi eskiz defterlerinin devasa bir kopyasına çevirerek uygarlık tarihi ile doğa tarihi arasında ilişkilendirmeler kuruyor, ya da daha doğru bir deyişle dış mekanda kalan heykellerin üzerinde gelişen liken ve yosun örneğinde olduğu gibi var olan ilişkiyi görünür hale getiriyor ve kendi açıklaması ve şiirsel metinleriyle zenginleştiriyor. Atölyesinde biyoloji ve mekatronik deneyler yaptığını da öğrendiğimiz sanatçı sergi süresince çalışma masasını, su bitkilerinin gelişimi için deney alanı olarak kullandığı akvaryumunu, robot kol ile onu ve likenleri kullanarak yarattığı çizimleri sergi mekanına taşımış ve bu süreci bir performans olarak da sergilemişti. Serginin ana eserlerinden birisi olan “Açık Hava Müzesi” internet öncesi evlerimizin vazgeçilmez bilgi kaynaklarından olan Meydan Larousse ansiklopedisinin ciltlerini içi oyulmuş bir şekilde doğa ile arkeolojik eserlerin oyuncak insanlarca ziyaret edildiği birer minyatür topografya olarak kullanmıştı.

Sonraki Yazı: Geçmişten geleceğe uzanan Antroposen’in sergi mekanı Olarak İstanbul Resim ve Heykel Müzesi

(Yeşil Gazete)

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Barış kutsaldır

Evet.. artık başlayabiliriz.

Neye başlıyoruz diyenleri ilk bölüme alalım ki peşimiz sıra gelebilsinler..

Hadi, soralım; “kimsin, kimlerdensin?”

Olive, oliva, oliba, xolive, alivu, ελιά, maslinovo, maslina, маслина, маслиново, ulliri, מאַסלינע , زيتون, ձիթապտուղ, zeytun, zeytûn, zaytun, 橄欖 yani zeytin (Olea europaea)!

Bu cânım ağaç zeytingiller (Oleaceae) familyasından, her daim yeşil, 10 metreye kadar boylanabilen, yaygın tepeli, sık dallı bir ağaçtır. Dişbudak ve yaseminle yakın akrabadır. Meyvesi yenir, değerlidir; besin ve sağlık değeri yüksek, kaliteli bir yağ elde edilir.

“Akdeniz mutfağının bu mucize yağı, kolesterolle mücadeleden kansere karşı bedeni güçlendirmeye, bağışıklık sistemini desteklemeden mide ve bağırsak fonksiyonlarını iyileştirmeye kadar pek çok konuda size yardımcı olur.

Reflü olasılığını en aza indiren yağların başında zeytinyağı geliyor. Mide ülserine yol açabilen “helikobakter” isimli mikropların midede üremesini de bu yağ engelleyebiliyor.

Zeytinyağında eklemlerde iltihabi değişimleri azaltan, ağrı sorununu baskılayan bazı maddelerin bulunduğu da biliniyor. ıyi kolesterol HDL’yi azaltmadan kötü LDL’yi düşüren tek bitkisel yağ da zeytinyağıdır.”

Her ne kadar latince adı Olea europaea, yani Avrupa Zeytini ise de; Akdeniz Havzası’nda (Portekiz’den Doğu Akdeniz ülkelerine), Arap Yarımadası’nda, güney Kafkaslar’dan İran Platosu’na ve Asya’da (kıtanın güneyinden doğu Çin’e kadar), hatta Kanarya ve Reunion Adaları dahil geniş bir yayılım gösterir. 50bin yıllık bir geçmişi olduğu düşünülen zeytinin en az 4000 yıldır (evcilleştirilmiş) tarımı yapılmaktadır. Ayrıca, iklimin elverişli olduğu coğrafyalarda, ABD’den Arjantin’e, Japonya’dan Avustralya’ya kadar pek çok ülkede de yetiştirilmektedir.

Türkiye’de Akdeniz, Ege, Güney Marmara bölgeleri başta olmak üzere, Trakya’da, Çoruh Vadisi’nde, Mardin’de ve hatta Kütahya ile Eskişehir arasındaki dar bir bölgede de zeytin yetişir.

“Antik çağdan beri Anadolu’da varlığını bildiğimiz ve günümüzde de hem yağlık hem de sofralık olarak üretilen zeytinler: Akzeytin, Ayvalık, Büyük Topakulak, Çakır, Çelebi, Erkence, Halhali, Halhali Çelebi, Hamza Çelebi, Kan Çelebi, Kara Yaprak, Su, Kilis Yağlık, Küçük Topak Ulak, Memecik, Memeli, Meshabi, Meski, Otur, Sarı Ulak,

Sadece yağlık olarak üretilenler: Beyaz Yağlık, Elmacık, Erdek Yağlık, Kaba, Hurma Karaca, Hursuki, İri Yuvarlak, Mavi, Melkabazi, Nizip Yağlık, Samanlı, Samsun Yağlık, Sarı Yaprak, Silifke Yağlık, Sinop-1, Şam, Yağlık Sarı, Yamalak Sarısı, Yerli Yağlık, Yuvarlak Çelebi, Yün Çelebi, Zarazi, Zoncuk…

Sadece sofralık olarak üretilenler: Artvin Butko, Tire Çekişte, Midilli Çekiştas, Çilli (Şirince Moru) Selçuk Dilmit, Domat, Edincik Su, Fethiye Sıpası, Ödemiş Eşeği, Milas Eşeği, Tekirdağ Eşeği, Gemlik, İzmir Sofralık, Mardin Kalembezi, Karamürsel (Yalancı Kalamata), Kiraz, Maraş No-7, Samsun Salamuralık, Sarı Haşebi (Antakya Çerezlik) Saurani, Sayfi, Tekirdağ Siyah Salamuralık, Şam Hurması, Taşarası (Aydın-Kuşadası), Tavşan Yüreği, Akhisar Uslu, İzmir Uslu, Tekir

Kaybolmakta olan türler: Gordal (Artvin), Görvele (Zonguldak), Patos (Trabzon), Stanbouli (Yalova), Marentelli (Akçaabat)

Kayıp türler: Karamanlis (Konya), Hoji (Mardin) Sailali (Antalya-Marmaris), Kargaburun (Marmaris-Fethiye)

1980 sonrası Türkiye’ye fidanları getirilen İtalyan ve İspanyol kökenli yağlık zeytin türleri: Arbequina, Ascolana, Barouni, Belluti, Chetoui, Frantoio, Labib, Leccio, Lucque, Manzanilla, Manzanilla Carmona, Mission, Negral, Olivier, Picholine, Sati, Sevillana, Sigoise, Tanche, Tefahi,

Bornova ve Edremit Zeytincilik Araştırma Enstitülerinde Anadolu teruarına uygun olarak geliştirilmeye çalışılan iki yeni tür: Erten, Usanmaz

Tarım Bakanlığı’ndan tohum anacı olarak kullanılmaya uygunluğu tescilli zeytin çeşitleri: Arbequine, Frantoio, Gemlik, Girit Zeytini, Leccio, Uslu

Yabani zeytin ağacının, yani Delice’nin, bol bulunduğu ve sık ormanlarının parçası olduğu Küçük Asya’da doğduğu düşünülür. Suriye’den Yunanistan’a, Anadolu üzerinden yayıldığını savunanlar kadar; anayurdunun Mısır, Etiyopya, Atlas Dağları ve hatta Avrupa’nın kimi bölgeleri olduğunu savunanlar da bulunur. Zeytinin yayılmasında insanın etkisi büyüktür.

Hikayemiz alfabenin ve Tire morunun atası Fenikeliler’le başlıyor.

Günümüzde Lübnan’ın, Suriye’nin güneyinin ve İsrail’in kuzeyinin bulunduğu topraklarda yaşayan Fenikeliler’e dair ilk kayıtlar MÖ 3000’e kadar gitmekte. Deniz ticaretinde öncü bir halktı, Fenikeliler. Gittikleri her yere zeytin, zeytinyağı, incir, ceviz, badem, nar, erik, hurma, kayısı, kavun, balkabağı, şarap gibi ürünleri; bakır, demir, gümüş, altın gibi madenleri; Sedir ağacından keresteyi; fildişi ve camdan sanatsal nesnelerini; yün, keten, pamuk ve ipekten kumaşları götürdüler. Ancak zeytin, zeytinyağı ticareti yapmakla yetinmediler. MÖ 16’ıncı yüzyılda önce Ege adalarında; ardından 14 ve 12’inci yüzyıllar arasında Yunan anakarasında zeytin ağacını yaygınlaştırdılar. MÖ 11’inci yüzyılda ise İber Yarımadası’na kadar bu ağacı taşıdılar.

Zeytin ağacının Akdeniz havzasındaki doğal dağılımı.

İber Yarımadası’na varmasından yaklaşık 2500 yıl sonra, Amerika kıtasını keşfeden(!) İspanyollar da zeytin tarımını, Akdeniz sınırlarının ötesine yaydılar (1492). Arauco tipi ilk zeytin ağaçlarını Seville’den Batı Hint Adaları’na, oradan da Amerika kıtasına taşıdılar. 1560’dan itibaren Meksika’dan Peru, Şili ve Arjantin‘e uzanan bir alanda zeytin tarımı yapılmaya başlandı.

Fenikeliler zamanında Doğu Akdeniz’e özgü sayılabilecek zeytinin bugün artık son derece geniş ve çeşitli bir coğrafyası var. Aşağıdaki haritada yeşilin farklı tonlarıyla işaretlenmiş tüm alanlar, az ya da çok, zeytin tarımı yapılan bölgeler.

Akdeniz havzası bugün hala dünya zeytin üretiminin yüzde 97’sini sağlayan bölge.

2017/18 sezonu, Dünya zeytinyaği üretim haritası –MapPorn

Binyıllardır “kutsal” olarak nitelendirilir, zaferin, adaletin, barışın da sembolü olmuştur.

Barışı temsil etmesinin sebebi belki de Hz. Nuh’un tufanın bitip bitmediğini, karanın kuruyup kurumadığını anlamak için yolladığı güvercinlerden birinin, nihayet birinin, gagasında bir zeytin dalıyla dönmüşlüğü olabilir.

Tanrı’yı kızdıran ve tufanla sınanan insana uzatılan bu zeytin dalı, barışların ilkidir.

Nuh’un Gemisi, Nuremberg İncili, Biblia Sacra Germanica, 1483

Güzel hikaye.

Zeytin dalı savaşın değil, adaletle kazanılmış zaferin simgesidir. Antik Yunan’da spor yarışmalarında galip gelene verilirdi. Olimpiyatları düşünün. Sporcuları. Antik Yunan eserlerini gözünüzün önüne getirin, muzaffer sporcuları… başlarını zeytin süsler. Her daim yeşil, her daim üretken, kökleri derinde, yemişi besleyici bir ağacın dallarından yapılma bir taç süsler anca, haysiyetli bir başarıyı.

Ama meyvesiyle, yağıyla, odunuyla düşünürseniz aynı zeytin ağacını, yüzlerce yıl yaşayan haliyle hem de, elbette zeytini bolluk ve bereketin de simgesi sayarsınız. Bolluk ve bereketin barıştan başka zamanda var olamayacağını düşünürsek bu defa da zeytini barışın simgesi sayabiliriz. Haysiyetli zaferlerin en görkemlisi barıştır, evet.

Yaklaşık MÖ 445-385 yıllarında yaşamış Atinalı şair Aristophanes, ‘Barış’ adlı oyununda, barış tanrıçası Irini‘ye zeytinin değerini anlattırır :

“Barış oyunu 421’de Dionysia Şenliği’nde sahnelenir ve ikinci olur. Sahnelendiği dönemde savaş başlayalı on bir yıl olmuştur. Kleon oyundan birkaç ay önce savaşta öldürülmüştür fakat buna rağmen oyunda tüm yıkımın sebebi Kleon olarak gösterilir. Ancak Trygaios ile Hermes arasındaki bir diyalog Aristofanes’in farklı düşüncelerini gösterir. Hermes’in “tüm yıkım Derici (Kleon’un mesleği dericilikti) yüzünden oldu” demesinin üzerine Trygaios da: “Öyle söyleme Hermes, bırak adam yattığı yerde huzur içinde uyusun ne de olsa artık bizim değil sizin dünyanıza ait.” der. Kleon’un yerine Hyperbolos geçer.

Barış komedyasının kahramanı Trygaios (bağ bozucu demektir), Dikaiopolis gibi köyden şehre göç etmiş bir kişidir. Savaş yüzünden bağlarını bırakmış, Atina’nın işsiz, yoksul insanları arasına katılmıştır. On üç yıldan beri Atina’nın çektiklerini gören Trygaios artık dayanamaz, durumu kurtarmak için yeryüzünde her girişimin sonuçsuz olacağını bildiği için göğe çıkıp tanrılardan hesap sormaya karar verir. “Etna osurganı” adı verilen bir böcek besler. Barış komedyası böyle başlar. Ama Trygaios göğe varınca tanrıları orda bulamaz ve Savaş’ın Yunan devletlerini bir tane havanın içinde sürekli dövdüğünü görür. Hermes ile karşılaşır, Savaş’ın Barış tanrısını bir mağaraya hapsettiğini öğrenir. Daha sonra bütün Yunan şehirlerinden oluşan bir koroyu çağırır ve Hermes’i de ikna edip Barış’ı tutsak olduğu yerden bereket ve şenlik tanrılarıyla beraber çıkarırlar. Buradaki repliklerde Trygaios Spartalıların Barış’ı çekmek için ne kadar çok uğraştıklarını ve Barış’ı ne çok istediklerini söyler. Sonra da bereket tanrıçası Opora ile evlenir ve şenlik tanrısını da eğlenmeleri için meclis üyelerine teslim eder. Oyun tarlalarına, bağlarına dönmesi ve bütün Atina köylülerinin bolluğa kavuşması ile sona erer.”

Zeytin dalını fakat, güvercinin gagasında barış sembolüne çeviren tüm bu gelenek, bu kültür değil sadece, belki biraz da Pablo Picasso’dur. Doğru zamanda, doğru yerde durabilmiş eril bir muhabbetten de geçse hikayenin bize uzanan yolu, bugün barış umudunu güvercinle birlikte yüklenir zeytin dalı.

Pablo Picasso’nun barış kuşları.

Zeytin!

Evleri ısıtan, herkesi besleyen, ibadethaneleri aydınlatan, bolluk ve bereketin, zaferin, kurtuluşun, barışın simgesi bir ağaç, kutsal değil de nedir?

Zeytin Z’dir.

Alfabenin son harfi.

Yunancada Zeta.

“Dünyanın en eski alfabelerinin ana harfleri doğal olarak tarım toplumunun izlerini taşır” diyor Artun Ünsal, Ölmez Ağacın Peşinde’de; “‘Alfa’ (Alpha) öküz, ‘beta’ (Beth) ev, ‘gama’ (Gamal) deve ve ‘zeta’ (Zai) zeytini simgeliyordu.”

Z, yani zeytinin simgesi, yani Ölümsüz.

Baş ucu kitaplarımdan Boğaz Derdi’nde Ahmet Uhri bu harf yumağından ördüğü ilmiklerle Costa Gavras’a kadar taşır okuyanını, 1969 yılında Vassilis Vassilikos’un romanından uyarladığı filme; faşistlerce öldürülen ancak “ölümsüz” bir komünist milletvekiline…

Sonradan Pablo Neruda’nın “zeytin tenliydi” diye betimleyeceği Federico Garcia Lorca’nın hikayesi de faşistler ve zeytinle çakışanlardan:

“İspanya İç Savaşı’nın başlamasından kısa bir süre sonra, onu güvenli bir yere kaçırmak isteyen dostlarına, “Ben bir şairim, şairleri öldürmezler” demiş. Sonra 1936’da Granada’da evinden “Şöyle bir yürüyelim” diye alınıp bir zeytin ağacının altında kurşuna dizilmiş… Bugüne kadar nereye gömüldüğü bulunamamış.

Zeytin kutsaldır. Hatta kutsal, zeytindir.

Antik Yunan’da tanrı ve tanrıça heykellerinin mermerin yanı sıra zeytin ağacından da yapılmışlığını zeytinin çokluğuna vermeyin. Yüzlerce, binlerce yıl yaşayan ve meyve veren bir ağacın karşısında ölümlü, muhtaç bir varlık olarak insanı hayal edin. Zira biz buyuz, kutsal ekoloji bize yerimizi öğretendir, kutsiyet atfettiğimiz doğa bizi var edendir. “Kutsal” kitaplar tanrıyı yeryüzünden silip attığından bu yana gün yüzü görememişliğimizin izini belki zeytinin kutsallığında bulabiliriz.

Zeytine dair hikayelerin ardı arkası kesilmez, bir kez başlarsak. Bu konuda kütüphanenizde olmazsa olmaz bir çalışmadan bahsedip daha çok okumanıza, efsanelerde, kutsal kitaplarda, şiirlerde, romanlarda, resimlerde, mozaiklerde, vazolarda, kolyelerde, paralarda zeytinin izini aramanıza cesaret vermek isterim;

Zeytinin Renkleri – Sanat Tarihinde Zeytin İmgesi / Zerrin İ. Boynudelik ve Mahmut Boynudelik

Olea prima omnium arborum est…

Zeytin bütün ağaçların ilkidir…

Efsane bu ya, yasak meyveyi yediği için cennetten kovulan Adem (ve elbette Havva), ölümün yaklaştığını hisseder ve Tanrı’dan af dilemeye karar verir. Oğlu Şit’i duasını, dileğini iletmesi için cennet bahçesine yollar. Şit’in duasını alan melek ona üç tohum verir. Şit’e bu tohumları saklamasını, babası öldüğünde onu toprağa gömmeden önce ağzına yerleştirilmesini söyler. Zaman efsanelerde tanımsız. Adem kısa süre sonra ölür. Şit babasını gömerken ağzına verilen üç tohumu yerleştirir. Bu tohumlardan üç ağaç yeşerir; zeytin, sedir ve servi.

Milattan önce 8. yüzyılda yaşayan Homeros’un destanlarında zeytin ağacına ilişkin zengin tasvirler mevcuttur. Homeros’un gölgesinde oturduğu zeytin ağacı, yaşlı bilgenin kulağına şöyle fısıldar “Herkese aidim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım.”

İlk ve ölümsüz ağaç zeytin sahiden de binlerce yıl yaşayabilir. Sadece Ayvalık’ta 81 anıt ağaç olduğundan geçen yazımda bahsetmiştim, yani yaşı 1000’in üzerinde olan. Biz sadece üçer beşerden on yılımızı ömür niyetine konuşurken, bu ağaçlar Türkiye Cumhuriyeti ne ki, Osmanlıyı görmüşler, Bizansı bilirler.  Kutsallıkları, biraz da bundan gelir. Ailenin en yaşlısı gibi. Bilge varlıklara gösterilmesi beklenen hürmet gibi.

Bilinen en yaşlı zeytin ağacını merak ettiniz mi?

Wikipedia.

Bilinen en eski zeytin ağacı, büyük ihtimalle, Girit’te, Ano Vouves köyünde bulunan bir zeytin ağacı. Bir ölçüme göre 2bin, bir başka ölçüme göre 4bin yaşında. Bir diğer ihtimal de, bilinen ve meyve veren en eski zeytin ağacının Nuh’un Kızkardeşleri adıyla tanınan ağaçlar olabileceği. Lübnan’da, Bcheale kasabasında bulunan bu ağaçların yaşının 5 ila 6bin olduğu iddia ediliyor.

Yaşını bilmediğim ancak bir vesile ile kutsalı anlatmam gerektiğinde, sözcükleri bırakıp misafirimle beraber yanına yürüdüğüm bir ağaç da evimden az aşağıda, köyümde. Böyle nicesinden kopuk yaşamamız sebep tuhaf kutsal beton ve plastiğe düşkünlüğümüze.

zeytin kara ben kara

zeytine vermem para

gel yarim buluşalım

11’e çeyrek kala

Geçen hafta anlattım, iki güne gelecek tayfa diye. İki günden uzun sürdü zira zeytin sahibi Sacettin abi yağmur istedi beklesin. Tayfa erken girmek ister, mal sahibi ağırdan alır, anca dün akşam gelebildiler. Gecenin karanlığında, henüz sadece süpürülmüş ve iki yıldır içine girilmemiş (geçen yıl zeytin yoktu, tayfa gerekmedi) bir damda yatmayı istemedi kadınlar belli, sokağa kurdular yataklarını.

İki saatten fazla sürdü, önce elektrik bağlandı, sağı solu kontrol edildi damın. Ardından bizim evden ağaca, orada öteye, ocağa bir ip çekilip ilk çadır kuruldu. Bu çadır çocuklara.

Bir ip de sokakla aralarına gerilip üzerine duvar yapsın diye kumaş serildi.

Bitmedi, yerlere önce kalın plastik örtüler, üzerlerine de şilteler atıldı. Polar battaniyeler çıktı, paylaşıldı. Arada kadınlardan birinin “evim evim güzel evim” dediğini duydum. Yerleştiremeden, onun şen tınısına bir tuhaf hüzün kendim ekleyerek. Çocuklar arada çığlıklı oyunlar oynarken arada babalar kucaklayıp gezdirdi en küçüklerini. Arabaların farları altında kurdular düzeni.

Sabah 7 gibi hala uyuyorlardı, dün akşam geldikleri giyisileriyle yorganlarının altında. Anca 9 gibi başladılar güne. Kadınlar plastik leğenlerde alçı kardılar, damın çatlaklarını onardılar içeriden. Hortum bağlandı, yıkandı yerler. Vakittir, “hoşgeldin” diyeyim artık dedim ben de. Kadınlar gülümsedi, “aa sen burada mısın” diye. Hal hatır selamlaştık. Altı aile gelmişler! Adamlar gitmiş bile zeytine. Kadınlar ve çocuklar ev kuracaklar. Çocuklara baktım, bir de minik bebe var kucakta, dün gece gördüğüm. Bilmişliğim tuttu, okul işini sordum. Onlar da bilmediklerinden değil, belki arıza çıkartmamak için, belki de sahiden yol yöntem niyetine, “kim bakar ki” dediler. Muhtar elbette. Konuştuk, yazdırsınlar inşallah. Bizim yandaki evin, Konukevi’nin önüne çardak için izin istediler. Yerini seçtik, sanki sindirip de içime hayır diyebilirmişim gibi “ama düzgün kurun ne olur” dedim. İşleri çok zor. Bir çay ikram ettiler, asıl ben edeydim dedim. Az oturdum. Eve döndüm. Yavaş yavaş taşıdılar, tüm gün boyu o dışarıdaki yükü, içeriye. Çamaşır makinası dışarıda kalacak, erkekler gelince çanak yukarıya takılacak, işte sana #homesweethome!

Yediğimiz, içtiğimiz kimlerin terinden mamul, kimlerin kısmetsizliğiyle örülü bilesiniz. Mevsimlik işçiler bunlar. Benim hemen yanımdaki binada Ocak sonuna kadar kalacaklar. Onların alanını genişletebilmek için biz tek kapı kullanmaya başlayacağız. Çamaşırlarını, yemeklerini, sohbetlerini sokakta yapacaklar. Soğuklar ilerleyince ekstra çadırlar kuracaklar 40-60 metrekarelik alana. Yıkadıkları çamaşırı toplayamadan yağmur yağacak üzerlerine. Dün geceki neşeli sesler önümüzdeki günlerde çıkmayacak. Sabah 7 gibi araçlara binerek başlayan günleri öğleden sonra 3-4 gibi bitse de vücutları bitkin, sesleri solukları az kalacaklar. Çocuklar büyük ihtimalle okul yüzü görmeden büyüyecek. Tek tatilleri Perşembe günü pazara inmek olacak.

“Zeytin Hasat Sonu’nun kısa adı “Meci” olarak da biliniyor. Hayatını zeytine bağlayan bölge halkı arasında hasadın son gününe “Zeytin’in kurtuluşu” da deniliyor. Ortalama 100 gün süren zeytin hasadı sırasında “Zeytin Tayfaları” (Zeytin toplayan tarım işçileri) evlerinden uzakta kaldıklarından, son günü “kurtuluş” olarak adlandırıyorlar. Ağaçlar açısından ise şöyle düşünülebilir: Hasat sırasında sopalar, tırmıklarla, ağaçlar öyle hırpalanıyor ki, bittiğinde zeytin kurtulmuş oluyor!

Bu kurtuluşun patron açısından bir bedeli olacaktır. Zeytin Tayfası, kahyayı bir ağaca bağlıyor, zeytinliklerin sahibini bekliyor. İşçiler ile patron arasında bir bahşiş seremonisi yaşanıyor. Zeytin tayfası istediği bahşişi alınca kahyayı çözüyor ve şenlik başlıyor.”

Çok acayip bir dünya bizimki. Çok sefil bir medeniyet.

Zeytinin altı bile altından değerli…

Hadi bu haftayı da zeytinin altından topladıklarımızla bitirelim, haftaya biraz zeytin hukuku konuşmak üzere buluşana kadar bizler, siz de kurar kaldırırsınız dolaplara, yeni yılda açmak, tatmak üzere:

Önce güvemle başlayalım. Ucundayız, bitti bitecek mevsimi. Benim geçen yıl 30 Ekim’de toplayabildiğim güvem, bu yıl, 10 Ekim’de buruşmaya yüz tutmuştu bile. Önümüzdeki yıla çentik: Eylül ortası aramaya çıkacağız.

Zeytinlerin arasında, dereciklerin üzerinde, böğürtlene yapışık, palamut meşeleriyle yanyana bulunuyor güvem. Ya da başka başka adlarıyla çakaleriği, ayıeriği, göğerik, deli erik. Bölgenizde sorun, yol gösteren çıkacaktır. Yol gösteren Google amcaysa, Latincesi’ni vereyim: prunus spinosa. Sık dallı, dikenli bir çalı ama 2-3 metre boylanabiliyor. Soğuğa ve kuraklığa dayanıklı, kışları yaprak döken bu çalının meyvesini, cin sevenlerdenseniz sloe gin’deki meyve olarak tanıyor olabilirsiniz. Biz de ondan yapacağız zaten!

Ölçü falan hak getire, her şey seçeceğiniz şişeye bağlı. Benim şişem 70 mlt’lik:

Şişenin yarısına kadar güvem doldurun, her şişeye iki tatlı kaşığı tepeleme şeker koyun, üzerine de tepeleme iyi kalite cin ekleyin. Kapağını kapatın, tıpa ya da şarap mantarı iyi fikir olabilir bu noktada ve güneş gören bir pencerenin önüne şişelerinizi dizin. İki ay boyunca bırakın demlensin, yıl başı günü ilk tadımı yapın. Yeni bir döneme dünden bir emeğin karşılığını tadarak başlayın.

Burada bir kaç püf noktası var, ihmal etmemek gerek anlatırken.

Bir: Güveminizi toplayıp yıkayıp kuruttuktan sonra, bir kapağı olan bir kaba yerleştirip lütfen buzluğa atın. Kuzey ülkelerinde “don görmüş” meyve tercih ediliyor likör yapılırken. Soğuk/donma hücre yapısını çatlattığı için, büyük ihtimalle, lezzet çok daha hızlı ve çok daha fazla çıkıyor böyle yapılınca. Bizim don bekleme imkanımız yok, donu buzlukta taklit etmeyi deneyeceğiz.

İki: Hangi şişeyi kullanırsanız kullanın, çok iyi sterilize etmeyi ihmal etmeyin. Küf, yağ, kalmış bir gıdadan herhangi bir koku… derhal likörünüze işler aksi taktirde.

Üç ve son: İyi bir cin çok pahalı, evet. Daha önce de önerdiğim bir uygulama (ceviz likörünü hatırlayacak, düzenli okurlarım) Brita su filtresinden iki ya da üç kez damıtacağınız yerli üretim cin, belki bütçe sarsmadan bu işi çözmenize el verir.

Bir diğer zeytinlik arkadaşım da kuşburnu! Gülelması diyen de varmış, itburnu da! Latincesi’ni paylaşıyorum hemen: Rosa canina. Bu da kışın yaprak dökenlerden, aynı güvem gibi. Dikenli bir çalı, her ne kadar boylanıp, 3-4 metreyi bulsa da boyu. İngilizler, 2’inci Dünya Savaşı sürecinde C vitamini bakımından muazzam bir kaynak olan kuşburnunu yabandan hasat edip ordunun ve halkın sağlığını korumaya kullanmışlar. Aklınızda olsun, ister reçeli, ister şurubu, ister çayı… evdeki şifa çantasına keçi boynuzunun (pekmezi özellikle) yanında yer açılacak bir bitki de bu. Ama biz muzırlık yapacak ve liköre çevireceğiz.

Yukarıda, güvem likörünü anlatırken saydığım üç püf noktası bu likör için de geçerli. İhmal etmeyin.

Bir 70 mlt’lik şişeye göre ölçülendirerek:

Şişenin yarısını kuşburnu ile doldurun (burnundaki tüyler ve saplar hariç)

Bir limonun (yeni hasat, mumsuz, ilaçsız limon lütfen) kabuklarını rendeleyin, ekleyin

3 karanfil

İncecik bir tarçın kabuğu (yarım diyeceğim ama ben uzunlamasına kırmayı seviyorum, o yüzden ince)

2 çorba kaşığı esmer şeker

Dolduracak kadar konyak (Metaxa bulunabiliyor Ege’de, gümrüksüz fiyata satan da çıkıyor ve fakat başka yerlerde bütçeyi zorlar biliyorum, yerli kanyak kullanabilirsiniz rahatlıkla — cin kullanmayı tercih ederseniz şekeri beyazdan kullanın)

Tıpasını sıkıca kapatın şişelerinizin ve arada bir sallamayı ihmal etmeden bekleteceğiniz loş bir bölgeye kaldırın. Yılbaşına kadar beklesin, aynı güvem likörü gibi. Şeker erimiş olacak ama limon, karanfil ve tarçını süzmek gerekir. Süzün ve öyle şişeleyin, servis etmeden önce.

Evet! Bu hafta bu kadar!

Gelecek cumartesi hasattan izlenimler, sıkımhanelerden hikayeler ve zeytin koruma kanununun tarih sürecinde nereden nereye evrildiğinin muhabbetinde buluşana dek… hoşçakalın!

(Yeşil Gazete)

Doğa MücadelesiEkolojiGünün ManşetiRöportaj

Altın madenciliğinde kapasite artırımı: Fatsa’nın geleceği kararmasın!

‘Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir.’

Akgün İlhan ile gazeteci Dilek Dindar Sudan Gelen programı için Açık Radyo’da buluştu. Türkiye‘yi ve dünyayı delik deşik eden metalik madencilik konusunun ele alındığı programda Dindar, yerlisi olduğu Fatsa’da yapılan altın madenciliği çalışmalarını ve bunun gerek doğa gerekse toplum üzerindeki olumsuz etkilerini anlattı. (Programın kaydını dinlemek için tıklayınız http://acikradyo.com.tr/podcast/219959)

Aİ: Artı TV’de geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan Emek ve Hayat adlı programınızda Fatsa’dan etkileyici görüntülerin yer aldığı  kısa bir belgesel vardı. Fatsa’da altın madenciliği ne zaman başladı ve bu çalışmalar bir direnişle karşılaştı mı?

DD: Bizim Fatsa’daki hikayemiz yaklaşık 5 yıl önce 2013’te ÇED raporunun kabul edilmesinin ardından başladı. O günden bu yana madencilik devam ediyor. Maalesef o dönemde durumun vahimliği pek anlaşılmamıştı ve bilinmiyordu. Yani bölgede altın madeninin ve siyanürle altın aramanın nasıl bir etkisi olacak, bu durum ne yaratacak, bunun nasıl sonuçları olacak bir çok insan bilmiyordu. Bölgede yaşayan üreticiler Bergama‘da aynı süreçten geçen arkadaşlarla buluşunca ve oraya gidince meselenin nasıl sonuç doğurduğunu görerek Fatsa’ya döndüler. Yani bir bakıma kendi geleceklerini Bergama’da görmüş oldular. İşte o noktada bir muhalefet başladı. Köylüler bu madeni yapılmamasını istedi. Zaman zaman jandarma ile karşı karşıya geldiler, Karadeniz’de ve birçok yerde olduğu gibi. Civar köyler buna oldukça ciddi tepkiler verdi. Hatta dönem dönem mitingler yapıldı. Ancak insanlar ne Türkiye genelinde ne de bölgede kendilerini yeterince anlatamadılar. Çünkü metalik madencilik gerçeğini bilen çok azdı. Daha da önemlisi madenin etrafındaki köyler madene 5-10 km uzağız diye düşünerek kendi başlarına bir şey gelmez sandılar. Öyle ya devlet buna nasıl izin verirdi? Bölgede büyük oranda göçmen topluluğu yaşıyor ve devlete son derece bağlı insanların olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Topraklarının sularının zehirleneceğine ve devletin buna izin vereceğine ihtimal bile vermediler. Ta ki bugüne kadar…

Aİ: Bu tip projeleri istihdam sağlıyor ve bölgenin gelişmesine faydası olacak diyerek cazip kılmaya çalışıyorlar. İnsanlar da oğlu kızı iş buşacak diye düşünüp projeye destek bile olabiliyor. Fatsa’da da oldu mu benzer şeyler?

DD: Tabii, çocuklarını madende istihdam etmek isteyenler oldu. İstihdam edilenler de madende geçici süreyle güvenlik ve benzeri niteliksiz işlerde çalıştırıldı. Bir işçiyi işten çıkardığınız zaman nasıl işsiz ve aşsız kalıyorsa, bir çiftçinin elinden toprağını suyunu aldığınızda o da işsiz kalıyor. Ben buna da değindim yaptığım kısa filmde.

Aİ: Evet, sonra ellerinden toprağı ve suyu alınmış köylüler göçe mecbur kalıp kentin yoksulları haline geliyorlar.

DD: Evet. Bir de bu benimle, benim mahallemle ilgili değil, benim başıma bir şey gelmez yanılgısı var. Bu insanları da suçlayamıyorsunuz. Çünkü bu bir insana yapılabilir mi? „Ben bu ülkenin yurttaşıyım, bana bu nasıl yapabilir?“ diyerek isyan ediyor ve durumu anlamakta zorlanıyorlar.

Aİ: Anlaşılır bir tepki aslında. Tabii bizler bu toplumsal-ekolojik mücadelenin içinde pek çok olayı gördüğümüz için artık her şeyi yapabilirler diye düşünüyoruz ama köydeki toprağında aşında olan insan için bunu bir anda kavramak çok zor. Peki, maden alanında yaşanan çevre katliamı ne boyutlarda?

 DD: Şimdi madenin bulunduğu yerin birinci etabı bitti. İlkin küçük bir alanda, devlete ait bir ormanlık alanda başladı. Sonra fındık bahçelerini de içinde aldı. Artık madenin bulunduğu alanda sadece madenin kendisi değil etrafında da tahribat büyümüş durumda. Şimdi de maden şirketi kapasite artırımına gidiyor. Tablo korkunç. Karadeniz’de yeşilin her tonunu görürsünüz. Kahverengi görme ihtimaliniz yoktur. Maalesef bahsettiğimiz bölge tamamen kahverenginin tonlarına bürünmüş durumda. Altın madeni işleten firma ve bazı bilim insanları madencilik bitince toprağın tekrar yeşillendirip tarım arazisine dönüştürüleceğini söylüyor. Oysa 1980‘lerde siyanürle yapılan altın madenlerinin üzerinde bir ot bile bitmediğini  gördük.

Aİ: Elbette, madenciliğin olduğu yerde başka hiçbir faaliyet yapılamaz ki. Ortamda canlılık kalmıyor. 10 ya da 15 senelik bir madenciliğin sonunda elimize bir enkaz veriliyor. Fatsa’da maden tükenince geriye kalan katledilmiş toprakta ne tarım ne turizm yapılabilecek. Fındıkçılık ne durumda Fatsa’da şimdilerde?

DD: Ben de Fatsalıyım ve bir fındık üreticisiyim. Son yıllarda küllenme ile başımız dertte. Son 5 yıldır fındıkta ciddi boyutlarda küllenme sorunu var. Yani aslında fındığın çürümesine neden olan bir sorundan bahsediyoruz. Şimdi bu gerçekten doğrudan madenle ilgili midir, değil midir, ya da sular kirlendi de ondan mı gerçekleşmektedir bilemiyoruz. Mevcut madenin etrafındaki Çötelek ve Şenyurt köylerinde yapılan sondaj çalışmalarında suda ağır metaller bulundu. Mesela olması gereken değerden kat be kat yüksek alüminyum çıktı sularda. Bunu en iyi köylüler biliyor. Kendi bahçelerinden topladıkları fındıkları yemiyorlar. Ancak bu fındıklar başka yerlere satılıyor. Köylüler artık suyu bırakın içmemeyi temizlik için bile kullanmıyor. Merkezden tankerlerle su getiriliyor kullanma suyu olarak bile.

Aİ: Yani insanlar gözünün önündeki suyu kullanamıyorlar. İnsanın başına gelebilecek en korkunç bela bu herhalde. Suyundan uzaklaştırmak.

DD: Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Ve her ne hikmetse kimse yahu burada ne oluyor, bu sular niye kirlendi diye sormuyor. Bu duruma dair hiç bir araştırma yok. Konuştuğum köylüler ölüme terk edildiklerini düşünüyor.

Aİ: Fatsa gözden çıkarılmış bölge gibi yani. Tabii madenciliğin olduğu yerler aslında gözden çıkarılmış bölgeler. Ve burada yaşayan kırsal kesim de gözden çıkarılmış. Bu sadece Fatsa için değil Bergama, Kaz Dağları ve Cerattepe gibi yerler için de öyle. Bu yüzden birlikte mücadele etmek şart. Çünkü dev şirketler ve onun arkasında şirketleri destekleyen bir devlet var. Böyle bir işbirliğine tek başına bir köy veya birkaç köy nasıl karşı çıkabilir ki? İşte bu yüzden birlikte mücadele elzem.

DD:  Kesinlikle! Öncelikle o coğrafyada yaşayan insanların sesine kulak vermek lazım. Onlar ne söylüyor ve dertleri nedir bir anlamak lazım. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir. Fatsa‘da şu anda siyasi görüş, dil, din, ırk farklılıklarına bakılmaksızın aynı dertten musdarip insanlar bir aradalar. Çünkü madenin kapasite artırma hamlesiyle birlikte binlerce dönümün daha madene kurban edilmesinden bahsediyoruz.

Aİ: Yani bu belayi en azından arkamızda bıraktık diye bir durum da yok. Önümüzde daha büyük bir bela duruyor.

DD: Evet ve yeni alanlar oldukça geniş. Yani şu anki madenin bulunduğu yer Fatsa sınırında ve o sınırın etrafını tamamen kaplamayı hedefliyorlar. O civardaki o bölgedeki köylerin tamamını kapsayacak bir alan bu. 14 yıllığına şirkete verilecek olan bu alan yeni maden sahası olarak ilan edilecek eğer durduramazsak.

Aİ: 14 yıl burayı geri dönüşü olmaz şekilde yok etmek için yeterli bir süre maalesef.  

DD: Evet öyle. Bu bölgede aslında sadece fındık üreticiliği değil, bal ve daha pek çok farklı üretim alanları var. Dolayısıyla her türlü üretici çok tedirgin şu anda. Bu tedirginlik yanyana duruşu da beraberinde getirdi. Şimdi bir platform ve dernek oluşturuluyor. Her kesimden insan bir arada olacak. Türkiye’deki benzer madencilik deneyimlerini inceliyorlar. Geçtiğimiz günlerde aslında iptal edilmemiş olsaydı ayın 12’sinde Kazdağları‘ndaki mitingde olacaklardı. Böyle genişleyen ve birleşen bir hareket ve oluşum var Fatsa’da. Bugün Bergama’da, Burhaniye‘de, Kazdağları‘nda Artvin’de hemen her noktada ya da Munzur‘da benzer dertleri yaşayan, yaşam alanları, suları ve toprakları ellerinden alınan insanların birbirine dokunup o mücadeleyi birlikte vermeye ihtiyacı var. Ve tabii ki sadece bölgede yaşayan insanlara değil, meslek odalarına, sendikalara, siyasi partilere ve bilim insanlarına da çok iş düşüyor. Bu insanların ve bu toprakların hayatı tehlikede. Her birimiz yaşamın yeniden yeşerebilmesi birlikte mücadele etmeliyiz. Aksi takdirde madenin, barajın, HES’in ve benzer projelerin altında hep birlikte kalacağız. Bunun kaçarı yok.

Aİ: Evet. Birlikte batacağız ya da birlikte çıkacağız. Buna rağmen bu sanki sadece kırsaldaki yereldeki insanların sorumluluğuymuş gibi algılanıyor. Oysa bu herkesin meselesi. Peki, biz kentliler ne yapmalıyız? Nasıl parçası olacağız bu mücadelenin?

DD: Şimdi öyle bir atmosferin içindeyiz ki sadece enflasyon konuşuluyor televizyonlarda. Yahu biz bir tarım ülkesiyiz. Bu topraklar hepimizin. Burada üretilenler hepimizin. Yaşayabilmek için o coğrafyadaki köylünün sesine ihtiyacımız var. Bu topraklar, bu su, bu hava hepimizin. Hani, kentliler olarak bizim omuzlarımıza yüklenen yük de bu. Bir şekilde köylünün toprak emekçisinin sesini gündemde tutmamız gerekiyor. Bununla ilgili kamuoyu baskısı oluşturmak için her şeyi yapmamız gerekiyor.

Sudan Gelen programının dökümünü yaparak bu röportajın metne çevrilmesine emek sunan Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler / Barış ve Çatışma Çalışmaları Yüksek Lisans öğrencisi ve İstanbul Politikalar Merkezi stajyeri sevgili Bişenk Ergin’e çok teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete)

16. İstanbul BienaliGünün ManşetiKültür-SanatManşet

Elmas Deniz: Sanatın da bir ağaç gibi korunmaya ihtiyacı var

16. İstanbul Bienali 7. Kıta & Antroposen temasıyla Büyükada‘nın farklı mekanlarında, Mimar Sinan Üniversitesi Resim – Heykel Müzesi ve Pera Müzesi’nde sergilenmeye devam ediyor. 10 Kasım’a kadar devam edecek olan bu yılki Bienal’e Yeşil Gazete’de olabildiğince yer vermeye çalışıyoruz. Yeşil Gazete yazarlarından Alper Akyüz, bir yazı dizisine başladı.  Dizi, Bienal vesilesiyle gündeme gelen antroposen ve sanat ilişkisini ele alacak.

Sanatçıların kendi 7. Kıta serüvenleri de Bienal tanıklığının önemli bir bölümü. Sergi süresi boyunca, ulaşabildiğimiz sanatçılarla röportajlar yaparak Yeşil Gazete’de paylaşacağız.

***

İlk röportaj için Elmas Deniz ile Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel müzesinde buluşma olanağı bulduk. Sanatçının, “Kayıp Sular” ve “İsimsiz Bir Derenin Tarihi” başlıklarında Bienal için ürettiği iki yeni işi var. Kayıp Sular, Taksim ve Bomonti çevresinde caddelere verilen isimleriyle andığımız yeraltına terk edilmiş dereleri anlatan bir rölyef. İsimsiz Bir Derenin Tarihi ise, sanatçının kendi çocukluğuyla bağlantı kurduğu bir yerleştirme. Bu yüzden, eserler arasındaki bağlantıda da ince bir estetik var.

Serginin küçük ve güzel bir ayrıntısından yola çıkarak yaptığımız söyleşi, sanatın Antroposeni içermesini merkezine alıyor.

Bahar Topçu: 16. İstanbul Bienal’indeki bütün eserlerini sergi için yaptın. Eserlerinin arasındaki pinanın (pinna nobilis) hikâyesini anlatır mısın?

Elmas Deniz: Aslında Bienal için ürettiğim iki tane iş var. Biri “Kayıp Sular”, Biri de “İsimsiz Bir Derenin Tarihi.” Pina, İsimsiz Bir Derenin Tarihi enstalasyonunu oluşturan parçalardan bir tanesi. Pina bir deniz kabuklusu.

Uzun bir süre suyun altında kalmış. Çocukluğumun geçtiği yerde çok çıkardığımız bir canlıydı. Bu tür bir Akdeniz endemiği. Sadece Akdeniz etrafındaki akarsuları çok seviyor. Şu anda yani günümüzde bir parazit, onların toplu bir şekilde ölmelerine yol açıyor. Aynı şekilde pinalardan benim çocukluğumda çıkardığım inciler de var, onları da sergiliyorum. O pinalardan çıkan inciler.

Varlığından hiç haberdar olmadığımız türlerin, bilmediğimiz yokoluşu… Aslında pinayı oraya koymamın nedeni de buradan çıktı. Pina insanların tanıdığı, öyle çok iyi bildiği bir şey değil. Hatta kimileri onu benim seramikten yaptığımı düşünüyor, kimileri kanat diyor. Bir şekilde, baktıkları zaman ne olduğunu çok az kişi biliyor.

Bu sergiyi yaparken aslında arkasında bir tür araştırma da var kendi çocukluğumdan yola çıktığım. Ben çocukken evimizin yanından akan bir dere ve karşısında bir yarımada vardı. O yarımadada da bir antik yunan kenti vardı. O kentte bir para var, M.Ö 400’lerden kalan. Onu da sergiye dâhil ettim. Paranın bir yüzünde Apollo var. Diğer yüzünde ise o küçücük yer için en önemli olan şey, pina var.

Aslında ben de üzerine çalışırken fark ettim. Benimle aynı suyun etrafında yüzyıllar önce yaşamış insanların ne düşünmüş olabileceklerine bakmaya başladım. Mesela Apollo en güçlü adam olduğu için kafasında defne yaprakları var. Şimdi dünya üzerinde politik güce sahip insanların kafasında yaprak falan yok. Mesela Herodot bahsediyor, eski bir Çinli tarihçi geliyor ve “bu kent pinaları ve istiridyeleri ile ünlüdür” diyor. Ama ben çocukken istiridye çok azdı zaten. Hani aslında benim hatırladığım zamanlarda pinalar boldu. Şimdi onlar da gidiyor.

B.T: Bu pinayı sen mi çıkardın? Nasıl çıkardınız?

E.D: Ben çıkarmadım. Bir çocukluk arkadaşım çıkardı, Güneş Genç. Ona telefon ettim. Bana bir pina lazım sergi için dedim. Ama benim için onu, kesinlikle canlısını sökmeyeceksin, biliyorsun durumu dedim. Balıkçılara sordu. O da bana bulup denizden çıkartıp kargoyla gönderdi.

B.T: Bakarken de, üzerindeki pembe izleri görür görmez bunların olmaması gerekiyor, dedin.

E.D: O pinayı biraz inceleyince aslında uzun süre suyun altında kaldığı belli oluyor çünkü üzerine canlılar yapışmış. Üzerinde bir sürü başka canlının izleri var. Aslında pembe lekelerin olmaması gerekiyor çünkü o denizdeki oksijen azaldığında ortaya çıkan bakterileri gösteriyor. Böyle devam edersek denizler pembe olacak…

B.T: İlk solo sergini 2006’ da yaptığını söyledin. Bu ilk serginden itibaren de çevre meselelerini, insanların insan-dışı olan çevreyle ilişkilerini ele alıyorsun. Bienal kapsamında antroposeni çalışmak, kendi eselerine bakış açını değiştirdi mi? Kendiden yola çıkarak sanatın genel anlamda meseleyi ele alışını nasıl gözlemliyorsun?

E.D: 2006’da Çernobil’le ilgili bir sergi yaptım Altı Aylık inisiyatifi mekanında. İlk solo sergimdi ve ismi de, “Bize bir şey olmaz” idi.

İlginç bir şekilde, pek ilgi görmemesine rağmen ben inatla ilgilendiğimi hissediyordum bu meselelerle. Sonra 2012’de kent yoksulluğu ve yoksulluk üzerine çalıştım Maçka Sanat Galerisi’ndeki sergimde. Orada atıklarla ilgili ek işlerim vardı, çünkü bunu tüketim kültüründen ayıramıyorum. Sonra Pilot Galeri’de iki sergim oldu. 2014’te Siyah Panteri Görebilmek” ardından 2018 ‘de de “Yazsız Yıl.” Bunların hepsi aralıklı aralıklı antroposen dersen antroposen, belki kapitalosen veya işte esas olarak ekonomi ve çevre bağlantılı işler. Gerçekten geçmişe doğru bütün işlerim insanın doğayla ilişkisini tek tek, çeşitli noktalarından ele alan işler. İnsanın kapitalizmle birlikte aslında manüpüle olmuş halinin ürettiği ilişki biçimine bakıyorum, diyebilirim. Bu sergiye geldiğimde ise ilginç bir şey oldu benim için, tarihle ilgili çok bir şey yapmadığımı fark ettim. Tarihi biraz işin içine kattım. Bir de küratörün aslında bir önermesi var; “Sanatçıları birer antropolog gibi görüyorum” diye. Ben bunu sahiplendim bu sergi için. Böyle, bir araştırma süreci olan da bir iş olması hoşuma gitti.

B.T: Küratör Nicolas Bourriaud, dediğin gibi, sanatçıları bir antropolog gibi görüyor. Bienal için yazdığı makalesinde Antroposen çağındaki bu yeni kuşak sanatçıların rolünün, icra ettikleri sanata insan dışı olanı da dâhil ederek estetiği merkezsizleştirmek olduğunu söylüyor.  Antropolog bakış açısını sahiplendiğini söylemiştin biraz önce. Bienal’i şimdiye kadar nasıl değerlendiriyorsun bu kapsamda? Ve tabii sanatçı olarak nasıl yorumluyorsun bu rolü?

E.D: Nicolas Bourriaud, Tim Ingold üzerinden bakıyor antropolojiye ve Ingold’da sanatı bu dünyadaki insan faaliyetleri içinde antropoloji ile beraber marjlarda kalmış ve birbirine sezgisel olarak yaklaşan alanlar olarak tanımlıyor. Tarifinde bir de cömertlik vurgusu var. Geçmişin içinden neyi çekip çıkartacağım konusundaki sanatçı özgürlüğü hoşuma gitti benim. Yedinci Kıta ekolojik meselelere işaret etmekten daha fazlasını yapıyor. İşlerin geneline baktığımda Bienal’in, bunun üzerine eklenen başka bir önermesi var gerçekten. Ve hani, bir şekilde bizim bu geçmiş yükümüzün yapmalarımızın etmelerimizin etkisini küratör aslında metinlerinde de belirtiyor.  Alıntıladığı isimler ilginç, özellikle Amazon’lardaki insanların perspektifiyle ilgili bir önermesi var; Vivieros De Castro kaynaklı Batı perspektifinden, batı – doğu ayrımlarının tamamen iptal edilmesi hatta onun da ötesinde başka bir bakış açısıyla anlayabilmekle ilgili bir kafa yormak var orada. Bence bienalde öyle bir şey var. Küratörün 2015’de yaptığı Taipei Bianali’nin de zaten bu meseleyle ilgilenmesi – Great Accelaration: Art in the Antrophocene idi o serginin adı. Zaten bu meseleyle ilgili çalışmış birisi ve üzerine bir şey daha koymuş gibi geliyor bu bienalde.

B.T: Kendi sergilerinde mesele edindiğin şeyleri Bienal kapsamında 50 farklı ülkeden sanatçının katılımıyla ele alınmasını nasıl karşılıyorsun?

E.D:Ben tabii ki çok seviniyorum. Bütün kafa yorduğum başka bir değer sistemi gibi bir şey mümkün olabilir mi?

İnsanların oraya doğru eğilmesi, bunun ana akım olması çok iyi. Daha da fazla sanatçının, daha da fazla insanın, hepimizin bu konuda bir şeyler yapıyor olması benim için çok mühim; ama tabii benim kendi sanatsal geçmişime bakınca, geçmişte yaptıklarım bugün konuşulur ve düşünülür olması da önemli. Bu problemleri görünür kılmanın ötesinde başka bir dünya başka bir yaşantı önerisi getirebilmek olanaklı mı? Değerlerimizi değiştirmezsek bir şey de düzeltemeyeceğiz gibime geliyor açıkçası.

B.T:Bienal bu kadar iklim krizi, antroposen ve bunların nedeni olarak insanı ele alırken diğer taraftan da dünyanın dört bir yanında iklim değişikliğini durdurmaya dair çocukların ve aktivistlerin eylemleri var. Bu eylemler şiddetsiz, doğrudan ve aynı zamanda eğlenceli de. Bunu ifade ederken aktivistlerin mesela Los Angeles’ta bir sokağın tamamını rengârenk çiçeklere ve kum saatine boyadığını ya da Avustralya’da çok eğlenceli dans ettiklerini görüyoruz. İfadelerini nasıl buluyorsun?

Elmas: Aktivizm belirli bir süre, belirli görsel rejimlere tabiydi. Ve mesela ciddiydi. Bence sanatın, özellikle güncel sanatın içinde bulunan eleştiri biçimlerini ve dilini paylaştı. Onları edindiği için de daha eğlenceli tabii. Mesela Erroristler var, arkadaşlarım benim. Arjantin’deler, “Erroristas” aktivizm ve sanat pratiğini birlikte yapıyorlar. Müzelerde gösterdikleri işler aynı zamanda birer sokak performansı, aktivizm. İstanbul bienaline de konuk olmuşlardı. Özellikle çevre eylemleri için sanatın kullanılması tabii ki, anlaşılır. Çeşitli veçheleri var bu işin sonuçta, sanat da bir tarafı. Şöyle de söyleyebiliriz, düz yazıyla anlatabilirdin, neden şiir var? diye sormuyoruz. Ben öyle tarif ediyorum. Sanat başka bir imge yaratmaya yol açıyor ve bu imgeler daha insana dair… onun boğazını sıkmadan hani. Ya da ona bir şey dikte etmeden alabileceği bir şeyler sağlıyor Ve de sanat her şeyi kapsayabilir; aktivizmi de kapsayabilir.

B.T: Nasıl hissediyorsun?

E.D: İstanbul Bienal’inin her zaman özel bir yeri var. Küratörle çalışmak çok iyiydi ve İKSV de gerçekten, yokluğun içindeki bir vaha gibi hissettiriyor.

Bir de şunu söylemek istiyorum; bir ağacı deli gibi koruyoruz ya hani, sanatın da öyle, bir ağaç gibi korunmaya ihtiyacı var. Nasıl ki doğaya sahip çıkılması için insanların dürtülmesi gerekiyor, ben de, bunun sanat için nasıl yapılabileceğini bilmiyorum, açıkçası bu böyle.

EnerjiGünün ManşetiKöşe YazılarıManşet

Akkuyu NGS, şimdiden sorun yaratıyor

Mersin şehir merkezinden 160 kilometre uzaklıkta zeytin, nar, limon bahçeleri içinde, dere etrafında U çizerek yürünebilen planlanan  nükleer santral sahasına 2 kilometre mesafede şirin küçük güzel bir köy BüyükeceliAkkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) için yer lisansı 1976 yılında alınan köyde bugüne dek nüfusun üçte ikisi başka ilçe ve şehirlere göç etmiş. Ancak geçen yıl  Akkuyu NGS’nin birinci reaktörünün inşaatına başlanmasını takiben, projede yer alan taşeron şirketlerin işçilerini getirmesiyle özellikle son dört aydır köyün nüfusu beş katına çıkmış bulunuyor.

Büyükeceli aşağı kamp alanı

Santralin inşaatında çalışanlar kampta 5-8 kişilik odalarda diğer bir deyişle koğuşlarda kalırken, Rus personel Erdemli ve Silifke‘de tutulan evlerde barınıyor ve her gün geliş gidişleri 60 servis aracıyla sağlanıyor. Trafiği ve gürültüsü servis araçları, sevkiyat tırları ve hafriyat kamyonlarıyla bol olan Büyükeceli’de, köyün girişindeki ağacın altında oturuyoruz.  Çayımızı yudumlayıp gürültü ve toz duman arasında konuşmaya çalışırken neredeyse beş dakikada bir duran otobüsten inenleri izliyoruz. İşte biri daha geldi ve elinde bavuluyla Akkuyu NGS inşaatında çalışan işçilere katıldı.

Türkiye hükümeti tarafından dört defa tekrarlanan acele kamulaştırmalara ek olarak en son 2015 yılında Gülnar‘da meydana gelerek 250 hektarlık alanın küle dönmesine yol açan yangındaki tahliyelerle bugün Büyükeceli Köyü’nün nüfusu 1141 kişiden ibaret. Buna rağmen kahve yine köyün erkekleriyle dolu. Zira, farklı farklı şehirlerden çalışmaya gelen işçi nüfusunun yalnızca 100’ü bu köyden. Bu durum, Akkuyu NGS’nin iş ve aş vaatlerine inanlar açısından hayal kırıklığı yaratmış. Köylüler hayal kırıklığının yanısıra bir de  dışarıdan gelen yoğun nüfusun  kendine has “kültürü”ile tanışıyor. Nüfus artarken işçilerin günlük yaşamı  köydeki yaşam da değiştirip dönüştürüyor. Akkuyu NGS’de çalışanların günden güne artan sayısı ve altyapısal sorunlar, çimento iş makineleri ve hafriyat kamyonları nedeniyle gürültü ve kirlilikten muzdarip olan köylüler gittikçe yaşanmaz bir yer olan  Büyükeceli Köyü için hayli endişeli.

Oturduğumuz yerin yanıbaşında tırlar

Kanalizasyon altyapı sistemi yok, atıklar dereye bırakılıyor!

Köyde kirlilik konusu hastalıklara yol açabilecek kadar önemli. Köylüler köyün içinden geçen dereden gelen lağım kokusundan bezmiş, isyan ediyor. Santral inşaatında çalışan işçiler iki alanda inşa edilen kamplarda barınıyor. Bunlar biri deniz kıyısında diğeri ise yolun diğer tarafında kalan köyün içinden geçilerek çıkılan tepede kurulu. Her ikisi de köyün içinden akarak yolun altından denize kavuşan Çağlayık deresine paralel kurulan kamplar olması nedeniyle kanalizasyon alt yapı sistemi olarak bu derenin  kullanıldığı ve ordan da foseptiğin Akdeniz’e bırakıldığı anlaşılıyor. Yani Akkuyu NGS daha kurulmadan Akdeniz’i kirletiyor!

Çağlayık deresi

Musluk suyundan ayrı bağ bahçe sulamak için kullandığı dere suyundan vazgeçmek zorunda kalan yöre halkı  kirliliğin hastalıklara yol açacak olmasından da endişeli. Köylüler sorunu Gülnar belediyesine taşıdığında ise atığın temiz olduğu, insan sağlığı açısından her hangi bir sorun teşkil etmeyeceği cevabını almışlar. Özellikle de köyün kadınlarını bezdiren diğer bir konu da Akkuyu NGS alanında patlatılan dinamitlerle, milyonlarca ton hafriyatın tozu dumanının 2 kilometre ötedeki köyün üzerine yağması. Kadınlar”Çamaşırlarımızı dışarı asamaz olduk” diyorlar.

 

 

“Erdoğan’ın Atom Santrali”nde çalışmak

Köydeki tek sorun kirlilik değil. Santralde çalışan ve kamplarda barınan işçiler için köy, hem tepedeki kampa ulaşmak amacıyla geçilen yol hem de yegane sosyalleşme imkanı sunuyor. 2023 yılında ilk reaktörün, bir yıl arayla da diğer reaktörlerin devreye girmesi hedeflendiği için iki vardiya halinde yürütülen inşaat süreci boyunca tüm gidiş ve dönüşlerde yüzlerce kişi Büyükeceli’den geçiyor. Köylüler , akşamları alkol alan işçilerin taşkınlıklarının arttığını, köyün içinden geçerken çıkardıkları gürültüye ek olarak uygunsuz davranışlarla etrafı rahatsız ettiklerini anlatıyor. Yaptıklarının hesabını sormak istediklerinde  ise aldıkları cevap çoğunlukla “Erdoğan’ın Atom Santrali”nde çalışmanın onlara bahşettiği güçle ilişkili oluyor.

Köydeki kadınlara taciz…

Santral işçilerinin kendilerinde vehmettikleri bu “güç ve iktidar alanı” anlatılanlara bakılırsa  köyün kadınlarını olumsuz etkiliyor. Bu hal, yıllar içinde Akkuyu NGS nedeniyle artan göçlere bağlı olarak daha çok yaşlı nüfusun kaldığı köyde, kadınlara yönelik çok sayıda taciz vakasının yaşanmasının da tetikleyicisi. Köylüler,  atom santralinde çalıştıkları için işçilerin etraftaki insanların yaşamını ufak birer teferruattan ibaret gördüklerini anlatıyor. Köyde halı yıkayan kadınları fütursuzca izlemek, köylünün evinin damında içki içmek, hatta sıcaktan bunalıp kendi evinin damında yatan kadının arkasına yatmak gibi tacize varan olaylar yaşanmış. Örneğin doğma büyüme Büyükeceli’li  88 yaşındaki Ahmet Amca karısını bakkala dahi göndermek istemediğini söylerken karısı da onaylayarak dertli dertli başını sallıyor;  arkadaşlarıyla köyde eskisi gibi yürüyüş dahi yapamadıklarını, işçilerin tacizlerinden bıktıkları için artık eve kapandıklarını anlatıyor.

Ahmet Amca’nın güzel bir köy evi ve geçimlik yetiştirdiği nar, limon, elma ağaçlarıyla sebze ektiği bir  bahçesi var. İşçilerin “göz hakkı”diyerek bahçeleri talan etmesinden muzdarip olan Ahmet Amca geçimini sağladığı bahçesini de koruyamadığı için evini satabilirse dört kızının taşındığı Bodrum’a yerleşmek istiyor. Büyükeceli’den okurlarımıza bir mesajı olup olmadığını sorduğumda bana son sözleri “Biz talim ettik. Bu fakir halk düştü, düşenin dostu olmaz çocuğum”oluyor…

Hırsızlık vakaları

Köyde yaşanan bir diğer sorun ise hırsızlıklar… 6 yıldır Büyükeceli Muhtarı olarak görev yapan Serdar Sarı tacizlere ek olarak ortaya çıkan hırsızlıklar nedeniyle güvende hissetmediklerini anlatıyor. Daha önce kapılarını kilitleme ihtiyacı bile duymazken son dört aydır huzurlarının kaçtığını, iki cep telefonu çalınması nedeniyle temkinli yaşamak zorunda kalmaktan bunaldıklarını ekliyor. Köyde olur olmaz her yere giren işçilerin camide yatıp kalkmaları Büyükeceli Camii imamının dahi tepkisini çekmiş. Köydeki nüfusun böyle ani ve sorunlu şekilde artmasından rahatsız olmayan bilakis mutluluk duyan yegane yerler ise köyün girişinde ve yolun karşı tarafındaki bakkal dükkanları, zira içki ve sigara satışı her geçen gün artıyor.

4000 çift “göz hakkı”!

Roinworld değil sanki Ruinworld!

Kuşkusuz bu yaşananlar; işçilerin kişilik ve kimliklerinden çok barındıkları kamplardaki altyapı hizmetlerinin insanca yaşam koşulları sunmaktan uzak oluşuyla, dahası onların psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayamamasıyla ilgili. Kamp yerleşkesini kuran ve işletme hakkına sahip olduğu anlaşılan Roinworld şirketi, kamptakilerin insan olduğundan bihaber göründüğü için adı Türkçe dünyayı “mahvetmek” anlamına gelecek şekilde ruinworld olarak değiştirilse yeridir. Web sitesinde yazdığına göre İspanyol menşeili olan ve 2007 yılında kurularak İspanya, Rusya, Bangladeş ve Türkiye’deki projelere barınma desteği sağladığından bahsedilen şirketin, her nasılsa tüm destek projeleri yalnızca Rosatom tarafından kurulan nükleer santrallerle ilgili. Üstelik web sitesinde istihdam şıkkı tıklanınca sayfa otomatikman İngilizceden Rusça sayfaya geçiyor. İngilizce butonuna basarak daha fazla bilgi almaya çalışırken hata/error”veren web sitesinde, Türkçe bilgi ise yok denecek kadar az.

Küreselleşme maskesiyle İspanyol taklidi yapan ve işçilerde toplumsal ve psikolojik sorunlara yol açan şirketin yine bir Rosatom iştirakı olduğu açık. Çalışanların Rusya’da votkaya sığındığı gibi Türkiye’de de alkole sığınmasını beklediği de. Ancak gerek Rosatom gerekse Rosatom’a faaliyet alanı açan hükümete hatırlatmak isteriz ki Rusya’nın tundralarından farklı olarak maki bitki örtüsünün hakim olduğu, ortalama sıcaklığın yaz aylarında  25-30, kış aylarında ise 20 derecelere vardığı Büyükeceli  yukarıda bahsettiğim olanaksızlıklarla birlikte işçileri delirtebilir. Yerelin iklimsel ve kültürel özellikleri gözardı edilirse dünyanın ilk alkol çarpması kaynaklı reaktör kazası Türkiye’de yaşanabilir.

Sinop Abalı köylülerine ders

Büyükeceli’de yaşananlar Türkiye ve dünyaya olağanüstü güvenlik gerektiren nükleer santrallerde işçilerin askeri düzen ortamında,  nasıl çalıştırıldıklarını göstermesi açısından önemlidir. Japonya’nın nükleer santral projesinden vazgeçmesiyle Rosatom’un Sinop projesiyle de ilgilenebileceğine işaret eden haberler bağlamında bu yaşananların İnceburun Mevkiindeki Akliman’a bağlı Abalı Köyü yakınına kurulmak istenen nükleer santralde çalışmayı hayal edenlere örnek olması ümit edilebilir. Köylüler kendilerine verilen iş ve aş vaatlerinin tutulmayacağını şimdiden görebilmeli ve köylerine, toprağına, havasına, suyuna sahip çıkmalı; nükleer beladan uzak durulması için uğraşan nükleer karşıtlarıyla dayanışma göstermelidir.

Büyükeceli’nin ölmez ağacı nam-ı diğer “zeytin”

Kuşkusuz Büyükeceli’de yaşananları salt Sinop’a ve diğer potansiyel projelere örnek olması için anlatmadım . Türkiye genelinde Akkuyu NGS projesinin daha fazla ilerlememesi için ulusal ve uluslararası düzeyde birlik oluşturarak geleceği geri dönüşü olmayan şekilde karartma ihtimalinin önüne geçilmelidir. Zira aylar önce haberini aldığımız Akkuyu’daki çatlak sandığımızdan çok daha derin olmasa santral şimdiden sorun yaratıyor olmazdı.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Enerji

16. İstanbul BienaliGünün Manşetiİklim KriziKöşe YazılarıYazarlar

Afiyet, bütünün hayrına ve şifa olsun

İsyanın öğle yemeği

Her isyanın bir hikâyesi var.

Size bugün bir yemek masasından bahsederek başlayacağım.

14 Ekim’in öğlen saatlerinde, İngiltere’nin Bristol kentindeki bir yatırım danışmanlığı şirketinin önünde toplanan Yokoluş İsyancıları, BlackRock adındaki kurumun fosil yakıt yatırımlarını desteklememesi için gösteri yaptı.

İlgili eylemi, Yokoluş İsyanı İngiltere’nin instagram hesabından canlı izleyenler, ilginç bir sahneyle karşılaştılar. Yukarıda gördüğünüz gibi bir kadın ve iki adam, ön ve arkalarında dövizler asılı bir şekilde bir yemek masasına oturmuş, harika İngiliz aksanlarıyla önemli bir şey konuşuyor gibi görünüyorlar. Kamera biraz daha yaklaştığında, seslerini daha net duyabiliyor ve aslında sadece “Çok önemli paralarımı şuradan alıp nereye yatıracağıma karar veremiyorum.” “Yanımdaki masada oturan adamın benden daha çok parası olmasından korkuyorum.” (tabaklarının içinde rulolara sarılmış deste halinde kâğıt paralar var) “Bu tabaktan alarak yediğin paranın değerindeki kaybı takip edebildin mi?” gibi şeyler konuşuyorlar. Boyunlarına astıkları dövizlerde ise, “BlackRock gezegenin yokoluşundan kar sağlıyor” “Gerçek suçlu: BlackRock” gibi şeyler yazıyor.  Masanın hemen arkasındaki kocaman pankartı fark etmişsinizdir. Şef Seattle’ın beyaz adama ithafen söylediği ünlü sözünü ağacın başına gelenlerden başlayarak alıntılamışlar: “Son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda ve son ırmak kuruduğunda, paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaksınız.”  

***

Bu daha başlangıç

Geçtiğimiz hafta ikincisi başlayan Küresel Yokoluş İsyanı haftasının bu hafta da devam etmesi bekleniyor. Hafta boyunca aktivistler, yukarıdaki gibi yaratıcı ve şiddetsiz sivil itaatsizlik eylemleriyle gündelik hayatın akışını bozulmalara uğratmaya devam edecekler.

Eylemlerin ilk haftasında Yokoluş İsyanı, öncelikle neden bu eylemlere başvurduklarını hatırlattı: En az 30 yıldır yapılan bilimsel çalışmalar, toplanan imzalar, yapılan kampanyalar, toplantılar, eylemler… bir işe yaramadı. Zamanımız kalmadı.

Alleen Brown, The intercept sitesinde yayınlanan yazısında isyan haftasına 72 ülkeden 485 farklı katılım olduğunu yazdı. Yokoluş İsyanın sayfalarından takip edebileceğiniz eylemliliğin en güzel özelliği, şenlikli olması.

  • Melbourne sokaklarının diskoyla doluşu,

  • Berlin’de bir alış – veriş merkezi önünde flash mob performansı,

  • Amsterdam’da Yokoluş İsyancılarının söylediği dayanışma ve birliktelik şarkısı,

  • İngiltere’de binlerce isyancının sokak yürüyüşü…

  • Geçtiğimiz haftanın sonuna doğru Brüksel’deki isyancılar ise polis müdahalesiyle karşılaştılar.

  • Paris’te de inanılmaz bir dayanışma ruhu var gibi görünüyor.

***

İyileştirici kültür 

İsyan haftalarının, başladığı şenlikte devam edebilmesinin arkasında, öğrenmenin hepimize iyi geleceğini düşündüğüm bir şey var. Yokoluş İsyanı’nın en başından beri üzerine titizlikle eğildiği, Türkçeye “İyileştirici Kültür” olarak çevirebileceğimiz Renerative Culture.

Yokoluş İsyanı aktivistlerine göre yaşadığımız antroposen / kapitolosen çağının toplumları da bir çeşit çöküşte, bunalımdalar. Ekolojik yıkım ve iklim krizine dair bilimsel araştırmaları ya da mesela güncel bir IPCC raporunu okumak bile hepimizi kişisel bir buhrana ve çaresizlik duygusuna sürükleyebilir. İsyancılar bunu açıkça yas tutma hali olarak tanımlıyor ve bunu hepimizin farklı seviye ve yoğunlukta yaşayabileceğini söylüyorlar. “Bu yüzden birbirimize; birbirimizi iyileştirici ilke ve değerlerle sahip çıkıyoruz” gibi bir söylemleri var. Örnek vermek gerekirse, Londra’daki 15 Nisan isyan haftasında farklı çadırlarda farklı atölye ve buluşmalar düzenlenmiş. Bu ortak kullanım çadırlarında takas yapabilir, yemek paylaşabilir, mesleğinize ya da olanağınıza göre herhangi bir destek eyleminde bulunabilirsiniz. İyileştirici Kültür, Yokoluş İsyanı’nın her an ve mekanına yayılmış durumda. Yani eylem haftası bittikten sonra, aktivistlerin üzerinde çalışmaya devam edecekleri bir alan.

Her şey bittiğinde, polis merkezinden çıktığınızda ya da hayatınızın akışına devam ettiğinizde sarıldığımız, sarıp sarmaladığımız dayanışma anlarıyla çoğalmak istiyorlar. Yokoluş İsyanı’nın bu iyileştirici kültürünün, onu kendi başına konuşup tartışmaya değecek bir özelliği olduğunu düşünüyorum. Kendiniz ve başkalarıyla şimdiye kadar kurmadığınız bir muhabbet olanağı açıyor bu.

Ayrıca 1,5 derecede kalmanın anlamını tecrübe etmeye ihtiyacımız var. Gönüllü sadelik için 11 yıl sonrasını beklemeye ihtiyacımız yok; ama birbirimize var. Hem de nasıl…

İyileştirici kültürün bir parçası olarak isyancılar, eğer tutuklanabilir olduklarını düşünüyorlarsa bunu belirtip eylemlerde ona göre roller alıyorlar. Geçtiğimiz hafta, her ne kadar parlamenter krizler yaşasalar da demokratik rejimle yönetilen ülkelerde iklim için tutuklanabilir bir eylemlilik yaratabileceğini gördük. Bununla ne yapabileceğimiz yine bize bağlı.

***

Her adımında barışçıl olan bir hareketin Türkiye’deki izdüşümünü düşünememek anlamsız olurdu. İstanbul’daki Yokoluş İsyancıları, uluslararası isyandaki eylemlerin en önemli görsellerinden olan kostümlerle İstanbul’da İklim Adaleti talebinde bulunmaya, en başından beri, küresel hareketle beraber devam ediyorlar. Bu dünyayı sevdikleri için isyan ettiklerini söylemişler.

 

Doğa MücadelesiEkolojiGünün ManşetiKazdağları GünlüğüManşet

Kazdağları’ndan iyi haber: Maden arama ruhsatı yenilenmedi, proje ertelendi

Haber: Elif Ünal

Kazdağları’nda protestolara neden olan Kanada merkezli Alamos Gold ve yerli ortağı Doğu Biga Madencilik’in maden arama ruhsatının süresi 13 Ekim tarihinde sonlandı. Alamos Gold, internet sitesi üzerinden yaptığı duyuruda “Ruhsat yenilenmesini beklemek üzere Kirazlı Altın Madeni Projesi’ndeki tüm inşaat faaliyetlerini askıya aldıklarını” bildirdi.  “Yenilenme zamanındaki belirsizlik nedeniyle 2020 sonlarında başlaması planlanan proje tarihini ertelemek durumunda kaldıklarınının” belirtildiği açıklamanın devamında şu ifadeler yer aldı:

“Şirketimiz ruhsatın yenilenmesi için tüm yasal gereklilikleri ve şartları yerine getirdi. Yereldeki proje ortağımız da bu süreci destekliyor ve Enerji ve inşaat faaliyetlerinin yeniden başlatılmasına olanak sağlayacak maden ruhsatlarının yenilenmesini güvence altına almak için Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile iletişim halinde çalışıyor”

Proje 2021 tarihine ertelendi

Doğu Biga Madencilik ise bugün sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada “Kirazlı Altın Madeni Projesi’nin 2020 olan işletme tarihini 2021 yılına ertelediğini” duyurdu.

Süheyla Doğan: Alanı boşaltmalarını isteyeceğiz

Yeşil Gazete’ye konuşan Kazdağı Koruma Derneği Başkanı ve Ekoloji Birliği eş sözcüsü Süheyla Doğan, ruhsat yenilememe ve erteleme kararının Kazdağları için yürütülen mücadelenin bir başarısı olduğunu belirtti. Açıklamasında “Ruhsatın yenilenmemesi için bu zamana kadar binlerce dilekçe yazdık” dedi.

Doğan, bundan sonraki adımlar için ise “Çanakkale Valiliği’ne ve Tarım ve Orman Bakanlığı’na alanı boşaltmaları için dilekçeler yazacaklarını” ve “Bakanlığa ruhsat vermemeleri için baskı oluşturmaya devam edeceklerini” söyledi.

Ekoloji Birliği: Alamos Gold bir saniye bile duramaz

Konuyla ilgili Ekoloji Birliği tarafından yapılan basın açıklamasında ise şu ifadeler kullanıldı: “Kirazlı Ruhsat Alanı artık madencilerin değil, sincaplarındır. Alamos Gold artık orada bir saniye bile duramaz. Güvenlik kulübelerini ve görevlilerini alarak acilen alanı boşaltmalıdır. Aksi takdirde işgalci konumda olacaktır. Çanakkale Valiliği’ni ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nı acilen alanı boşalttırıp teslim almaya, mahkemelerimizi de alan ile ilgili durum tespiti ve yaratılan doğa tahribatının sorumluları hakkında yasal işlem yapmaya çağırıyoruz.”

Pınar Bilir: Daha önce de ertelemişlerdi

Çanakkale Kent Konseyi Başkanı Pınar Bilir ise gazetemize yaptığı açıklamada “Ertelemenin daha önceki yıllarda da birkaç kez verildiğini” belirtti. Geçtiğimiz 1 Mart’ta da benzer bir durdurma kararı verdiklerini hatırlatan Bilir, “Enerji Bakanlığı’ndan bir karar alınana kadar durduracaklarını söyledikleri zamanda arka sahada çalışmaya devam etmiş, ağaçları keserek resimlerde gördüğünüz o çıplak araziye sebep olmuşlardı” dedi; takipte kalınması gerektiğini belirtti.

Melis Tantan: Kimse rehavete kapılmamalı

81 gündür süren Kazdağları alanındaki çadır nöbetinden Melis Tantan ise “Biz burada olmaya devam edeceğiz” dedi. Erteleme durumunu “nöbetteki insanların ve bu konuyla ilgilenen kamuoyunun ısrarının bir başarısı” olarak değerlendiren Tantan açıklamasının devamında, “Bu bir kazanımdır ancak 2021’de kaldıkları yerden devam edecekler. O yüzden buradaki mücadele de onlar gidene kadar sürmeli ve kimse rehavete kapılmamalı. Burada olmanın önemi artmalı. Amacımız mücadeleyi daha da kalabalıklaştırmak” ifadelerini kullandı.

Konuyla ilgili görüş almak için aradığımız Doğu Biga Madencilik ise “konuyla ilgili çalışanların Çanakkale’de olması” gerekçesiyle bir açıklamada bulunmadı.

 

EkolojiEkolojik YaşamGünün Manşeti

Plastik adası’na bariyer ‘yüzer ekosistemi’ yok edebilir

Pasifik Okyanusu’nda büyük bir alana yayılan plastik atık yığınının olduğu bölgeye bırakılan 600 metrelik bariyer, tonlarca atık topladı. Ancak ‘başarı’ olarak gösterilen projeyle ilgili uzmanlar endişeli.

Pasifik Okyanusu‘ndaki devasa plastik atık yığınının, bölgeye bırakılan bariyerlerle ‘toplanması’ sanıldığı kadar masum olmayabilir. Uzmanlar toplananların sadece plastik değil, canlı yaşamlar olduğu, bunun da ekolojik dengeyi olumsuz etkileyebileceği uyarısı yapıyor.

Geçtiğimiz günlerde ingiliz Guardian menşeili bir haberde, Pasifik Okyanusu’nda Türkiye’nin üç katına yakın bir alana yayılan plastik yığınının olduğu bölgeye bırakılan 600 metrelik bariyerin, tonlarca atık topladığına yer verildi. Aralarında Yeşil Gazete’nin de bulunduğu pek çok mecranın alıntıladığı bu habere göre, bariyeri geliştiren Ocean Cleanup projesi sayesinde bir tonluk balık ağlarından kamyon lastiklerine ve mikro plastiklere kadar çok sayıda atık bertaraf edildi.

İlk bakışta ‘başarı’ gibi görünen projenin yaratıcısı Boyan Slat, bariyeri birkaç ayda bir ziyaret edecek bir geminin toplanan plastikleri geri dönüşüm için karaya çıkaracağını söylemişti. Slat, toplanan plastiklerin satışıyla projenin bir kaç yıl içinde kendini finanse edebilir duruma geleceğini, bu plastikleri kullanarak proje yapmak isteyen kişiler yoluyla özel bir pazarın oluşabileceğini de eklemişti.

Gündoğdu: Sonuçlarla boğuşmak yerine nedenleri ortadan kaldırmalı

Ancak Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü öğretim üyesi, Yeşil Gazete yazarı Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, söz konusu projenin bir ‘başarı’ olarak yansıtılmasını doğru bulmadığını  söylüyor.

Yedinci Kıta ya da Büyük Pasifik Çöp Yaması adıyla bilinen alanda başlatılan yüzer çöp meselesinin deniz bilimleri camiasında ciddi tartışmalara neden olduğunu belirten Gündoğdu, enerjiyi sonuçlarla boğuşmak yerine nedenlerini ortadan kaldırmak için harcamanın çok daha faydalı olacağını kaydediyor.

Gündoğdu, ‘yüzer çöpler’in oluşma sürecini şöyle anlatıyor: “Yüzer deniz çöpleri,karasal ortamdan, balıkçılık faaliyetlerinden, gemi taşımacılığından kaynaklı,  denizel ortama giren her türlü malzemeye verilen isim. Ağaçtan tutun da pet şişeye, poşetten balık ağına kadar herşeyi içeriyor. Bir noktadan denize girdikten sonra denizel akıntı sisteminden kaynaklı olarak çok uzak noktalara kadar taşınabiliyor. Birçoğu kıyıya tekrar vururken, bazıları yüzmeye devam ediyor, bazıları da deniz dibine çöküyor. Yüzmeye devam edenler ise bazı alanlarda, akıntı sistemlerinin oluşturduğu girdap bölgelerinde toplanabiliyor. Dünya okyanuslarında böyle bilinen beş  büyük girdap alanı var. Bunlardan biri de Pasifik’te. Buna 7. Kıta deniyor. Asıl bilinen adı da Büyük Pasifik Çöp Yaması.”

Bu tarz toplanma alanlarına çöplerin ulaşmasının uzun zaman alacağına dikkat çeken Gündoğdu, bu süre içinde de çöplerin çok sayıda canlı için rafting yapabilecekleri ya da tutunabilecekleri bir ortam oluşturduğunu belirtiyor: “Bu canlıların sayısı artarsa çöp ağırlaşır ve dibe çöker. Bazıları ise çökmeyebilir. Çökmeyenler yüzeye yakın akmaya devam ederler.” Ocean Cleanup projesi ile bu çöp yamasındaki yüzeye yakın olarak akan çöplerin toplanmasının hedeflendiğini anlatan Gündoğdu, çöplerle birlikte yüzen canlıların da bu esnada toplanmış olacağına dikkat çekerek şunları söylüyor:

“Nöston diye adlandırılan ve denizlerin yüzey tabakasında bulunan çok çeşitli canlılar grubu da bu temizleme esnasında tahrip edilecek. Üstelik okyanusların en verimli canlı grubu. Tüm tartışma burada kilitleniyor.  Sonuç üzerinde debelenmek olumsuz durumlar yaratıp kaş yaparken göz çıkarmaya neden olabiliyor. Halbuki bu sistemler daha nehirlerin denize yeni döküldükleri alanlarda uygulansa canlılığa vereceği zarar minimum olur.”

Helm: Sadece plastik adası değil, ekosistem

North Karolina Üniversitesi’nden denizanası biyolojisti Doç. Rebecca R. Helm de Gündoğdu ile aynı fikirde. Çok sayıda canlıya ev sahipliği yapan okyanusta yüzen ekosistemlere sadece ‘çöp’ muamelesi yapmanın doğru olmadığını kaydeden Helm, şöyle konuşuyor: “Plastik olduğunu düşündüğünüz şey, aslında çeşitli hayvan topluluklarını barındıran, yaşayan bir ada. Yüzer çöplerin oluşturduğu adanın altında, ona bağlı olarak yaşayan mavi denizanaları, mor salyangozlar, mavi deniz ejderhaları, anemonlar,  kopepodlar, renk değiştiren yengeçler, özel bakteri, hatta böcekler gibi yüzlerce türün oluşturduğu nöstron, okyanusun yüzeyinde yaşayan bütün bir ekosistem.” Helm, binlerce küçük canlının başaşağı bir mercan resifi görevi görebileceğini de vurguluyor.

Mavi deniz ejderi.

Pasifik’teki plastik adayı ‘cahilce’ temizlemeye çalışarak bu eşsiz ekosistemin tehlikeye atıldığı uyarısında bulunan Helm’in açıklamaları şöyle: “Tıpkı deniz tabanındaki resifler gibi, bu ‘ters çevrilmiş resiflerdeki ekosistem, etrafındaki açık okyanustan ayrı değildir. Nöstron, birçok larva balığı türü için bir kreş ve nautilus ahtapotları için bir avlanma yeridir. Pervane balıklarını, kösele sırtlı deniz  kaplumbağalarını ve bu plastik adalara sıkça rastlanan ve yiyecek kaynağı olarak onlara güven veren çeşitli okyanus otçullarını destekler. Geceleri yumuşak gövdeli deniz anaları ateş böcekleri gibi parıldayan nöstonlara katılmak için yükselir. Ancak bunların hepsi;  mavi deniz ejderhalarından, vellellalara kadar (deniz yüzeyine yakın yaşayan bir tür denizanası-ed) tehlike altında.”

Neuston ekosistemlerinin nerede bulunduğunu gösteren harita. Rebecca Helm / Ulusal Okyanus ve Atmosfer Yönetimi

Ocean Cleanup’ın dünya okyanuslarındaki plastik miktarını 2040’a kadar en az yüzde 90 oranında azaltmayı planladığını anlatan Helm, Büyük Pasifik çöp yamasıyla işe başladıklarını ancak diğerlerini de hedeflediklerini anlatıyor: “Ocean Cleanup başarılı olursa ne olacağını hayal etmek kolaydır. Nöston ve plastik birlikte oluşuyor: Aynı noktadalar. Mevcut yöntemi kullanarak plastiğin yüzde 90’ını temizlemek, nöstonun yüzde 90’ını potansiyel olarak imha etmek anlamına gelir. Rüzgar ve okyanus akıntıları nöston’u bariyerden geçirdiğinde, mavi deniz ejderhaları gibi hayvanlar çok büyük bir tuzakta yakalanacak ve sınırlanacak, kırılgan bedenleri sert ve pürüzlü yüzeylerle çarpışacaktır. Aşağıya batamazlar ya da yüzemezler. Boğulacaklar, ezilecekler ve çöp alanlarına çekilecekler.”

Helm, nöston ekosisteminin henüz tam olarak anlaşılmadığını, bu nedenle de Ocean Cleanup’un etkisini karşılaştırmak için, öncesine ilişkin elde çok az veri olacağına dikkat çekiyor: “Proje,  okyanusun yüzeyindeki hayvanları plastikten korumak istediğini söylüyor, ancak nöston okyanusun yüzeyinin ekosistemi. Nöstona rağmen plastik toplamak için bu duvar benzeri engellerin kullanılması, bir ormana yardım edilmesi adına en yüksek bitki örtüsünde traşlama kesimi yapılması gibidir. Sonunda korunacak hiçbir şey kalmazsa, plastik toplamanın bir anlamı yoktur.

Helm’in çözüm önerisi ise şöyle: Açık okyanusa girmeden önce plastiği yakalamak için plastik kaynaklarına – nehir ağızlarına ve bölmelere – yakın bir modifiye tasarım yerleştirin. Çevresel etki için izlenebileceği ve düzeltilebileceği bir yer seçin. Tüm yüzey okyanus ekosistemini çok ciddi bir şekilde bozma riski çok fazla görünüyor, aynı zamanda çok az şey biliyoruz. Neuston, uzaylı bir dünya, güzel olduğu kadar tuhaf. Deniz ve gökyüzü arasında sıkışmış bu garip ekosistemi yıkmaktan kaçınmak hala mümkün.”

Günümüzde okyanuslarda 1,8 trilyon plastik parçası olduğu tahmin ediliyor. Her yıl yaklaşık 8 milyon ton plastik karadan denize karışıyor, 800 bin ton balıkçılık ekipmanı da bunlara ek olarak okyanuslara düşüyor ya da bırakılıyor.

Kategori: Ekoloji

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Enerjiyle ilgili alışık olmadığınız bir söylem

Yenilenebilir enerji üretiminin ihtiyaç duyduğu teknoloji de var, mekan da, para da… Dünyanın ‘enerji sorunu’nu çözmek için fosil yakıt ve nükleerde mecbur değiliz.

“Rüzgar esmediği zaman ne yapacaksınız?” ve “Geceleri de Güneş mi var?”, sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji kaynakları hakkında bolca duyduğumuz eleştirilerdir. Rüzgarın esmediği geceler için kömürlü termik santrallere, hatta nükleer enerjiye ihtiyacımız olduğuna mutlaka inanmamız gerekir. Oysa gerçek pek de öyle değil, hem de pek çok farklı açıdan.

Önce basit bir hesap yapalım: 2019 yılı tüketimine göre, tüm insanlık her an 20 TW güce ihtiyaç duyuyor. Hani 100 Watt’lık ampul olarak düşünürsek enerji tüketimimizi her an bir sürü ampul yanıyor olması şeklinde de anlayabiliriz. Güneş’ten biz her an ulaşan enerji miktarı ise 176 bin TW, yani ihtiyacımız olanın tam 8800 katı. Bugünkü teknoloji ile daha iyisini yapabiliriz, ama diyelim güneş panellerinin enerji verimi %10, yani üzerlerine düşen enerjinin %10’unu elektrik enerjisine çevirebiliyorlar. O zaman Dünya’nın 880’de birini güneş panelleri ile kaplayacak olsak bize gerekecek enerjiyi üretebiliriz.

Mekan da maliyet de ‘sorun’ değil

Peki Dünya’nın 880’de biri nasıl bir alan olur? Dünya’nın yüzey alanı 510 milyon kilometrekare. Bunun 880’de biri 580 bin kilometrekare ediyor. Sahra Çölü’nün yüzey alanı 9.2 milyon kilometrekare. Yani Sahra Çölü’nün 16’da birini %10 verimle çalışan güneş panelleri ile kaplasak tüm dünyaya yetecek kadar enerji üretebiliyoruz. Kısacası, sorunumuz bize doğanın yarattığı veya teknoloji ile çözemeyeceğimiz bir sorun değil.

Bugünün fiyatları ile 1 Watt güç üreteceğimiz bir güneş paneli 3 dolara mal oluyor. 20 TW = 60 Tera dolar. Bu biraz garip görünüyor, 60 Tera dolar, 60 trilyon dolar demek. 2019 yılında dünya ekonomisinin büyüklüğü yaklaşık 90 trilyon dolar. Yani dünyada yeterli para da var. Her sene silahlara 2 trilyon dolar harcadığımızı düşünecek olursak, 30 sene silahlara para vermek yerine dünyanın enerji sistemine yatırım yapacak olsak çoğu problemimizi halletmiş olurduk.

Burada en iyimser hesabı da yapmadım, güneş panellerinin enerji verimi her geçen gün artıyor, fiyatları ise her geçen gün düşüyor. Devletler kömür, petrol ve doğal gaza verdikleri destekleri yenilenebilir enerjiye verecek olsalar hem verim çok daha hızlı artar hem de fiyat çok daha çabuk düşebilir. Gene de güneş panellerinin fiyatı her on senede yaklaşık onda birine düşüyor. Yani bu hesabı bundan on sene sonra yapıyor olsak, tüm enerjimizi güneş panellerinden kazanmak için bir seferlik harcamamız gereken para silahlara her yıl harcadığımız para ile başa baş giderdi.

Enerji için Güneş’i ‘görmeye’ ihtiyacımız var mı?

Ama iki tane önemli sorunumuz var: İlki, Güneş gündüzleri var, peki geceleri ne yapacağız? Öyle ya, Sahra’nın üzerinde sürekli Güneş yok. Yalnız bizim de Güneş’ten enerji üretmek için sürekli Güneş’i görmemize gerek yok. Biliyorsunuz, ülkemizin güneyinde sıcak su çatıdaki güneş panellerinden sağlanıyor. Sabahları kalktığınızda bile bir önceki gün ısınmış olan suyun hafif ılık olduğunu hissediyorsunuz. Bu bildiğiniz su. Ya ısısını bildiğiniz sudan çok daha uzun süre kaybetmeden tutan bir sıvı koysak ne olur? Gün içerisinde ısıttığımız sıvı bize gece boyunca da enerji üretmeye devam eder. Bu bir hayal değil, bu şekilde çalışan elektrik santralleri var, bunların sayısı gelecekte çok daha artacak. Şu anda bu santrallerden üretilen enerji, güneş panellerine kıyasla biraz daha pahalı ama bu teknolojinin de kullanımı yaygınlaştıkça fiyatı da ucuzlayacaktır.

Sonuç olarak geceleri güneş enerjisi üretmeye devam etmenin bir yöntemi de var, dolayısıyla “Peki geceleri ne yapacaksınız?” sorusu da artık anlamını yitiriyor. Şimdi gelelim son soruna: “Elektriği Sahra Çölü’nde ürettiniz ama buraya nasıl taşıyacaksınız?” Aslında belki de en sorunsuz cevap verilebilecek olan soru da bu. İngiltere’yi ısıtan doğal gazın bir kısmı Kazakistan’dan geliyor. İngiltere ile Kazakistan arası yaklaşık 4000 kilometre. Bu mesafede yanıcı bir gazı basınç altında taşıyacak bir boru hattı kurmayı kolayca düşünebiliyoruz. Oysa İngiltere Sahra Çölü’nün ortasına da yaklaşık 4000 kilometre uzaklıkta. Bu mesafede elektriği taşıyacak bir hat kurmayı düşünmek neden bu kadar zor geliyor? Çünkü petrol şirketleri sizin petrolün ve doğal gazın kolayca taşınabilir, elektriğin ise o derece kolay taşınamaz bir şey olduğuna inanmanızı istiyor. Bunca senedir Keban’dan, Atatürk Barajı’ndan İstanbul’a elektrik taşındığında bunu hiç sorgulamadınız. Şimdi neden elektriğin boru hatlarından daha zor taşınabileceğini düşünüyorsunuz?

Bunun üzerine bir basit katman daha koyabiliriz. Elektrik uzun mesafeler taşındığında çok fazla kayıp yaşanabiliyor. Bunun nedeni de hatlardaki direnç. Ama bilimsel çalışmalardan biliyoruz ki hatlardaki bu direnci azaltan ve neredeyse sıfıra indirebilen teknolojiler mevcut. Yeter ki biz isteyelim.

Alternatifler var, yeter ki görülsün

Son olarak, dünyanın her tarafını Sahra Çölü’nden beslemek zorunda da değiliz. Her kıtada tarıma fazla elverişli olmayan sürüyle bölge var. Buralarda elektrik üretim sistemleri kurarak bunu daha kısa mesafelere dağıtmak da mümkün. Bugün nasıl küresel petrol ticareti çoğumuza doğal geliyorsa, sözünü ettiğimiz tür bir gelecekte de elektrik enerjisinin ticaretini, hatta paylaşımını yapmak günlük hayatın bir parçası olabilir. Unutmayın, daha burada rüzgardan hiç söz etmedik. Rüzgardan elde edilecek enerji bugün için güneş enerjisinin yaklaşık yarı fiyatına mal oluyor. Elde edilen bu enerjiyi mekanik yöntemlerle saklayabilmek de mümkün. Yani elektriği illa da Sahra Çölü’nden getirmek zorunda değiliz.

Bugüne kadar bunları düşünmüyor olmamızın basit bir sebebi var: Enerjimizi kömür, petrol ve doğal gazdan kazandık. Bu nesneleri yerden çıkartıp yakmak da fazla pahalı değildi. Bu nedenle diğer yöntemlere yapılacak yatırımın “kazançlı” olmadığına inandırıldık. Oysa kömür, petrol ve doğal gazın tek maliyeti yerden çıkartılıp taşınması değil. Bu nesnelerin yanması sonucu oluşan karbondioksidin korkunç bir çevresel maliyeti var. Bu maliyeti baştan beri hesaba katmış olsaydık bugün çoktan bu nesnelerin alternatiflerini bulmuş olurduk. Yine de çok geç değil. Alternatifler var ve alternatifler çok da pahalı değil. Yeter ki biz doğru yolu görelim.

(Yeşil Gazete)

Günün Manşetiİklim ve EnerjiManşet

Yeni rapor: İklim hedeflerine ulaşabilmek için kömürden son çıkış tarihi 2040

Climate Analytics, son raporunda iklim değişikliğinin etkilerini 1,5°C ile sınırlandırmak için Paris Anlaşması’nda belirlenen kömürden elektrik üretiminin tamamen sonlandırılması tarihini 2050’den 2040’a çekti.

Climate Analytics, son yayınladığı raporla iklim değişikliğini 1,5°C ile sınırlamak için kömürden elektrik üretiminin 2040’a kadar sonlandırılması gerektiğini ortaya koydu.

Daha önce yapılan analizler, kömürden son çıkış tarihi olarak 2050 yılını belirlemişti. Ancak yeni bilimsel çalışmalar, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefine ulaşabilmek için hükümetlerin, kömürü öngörülen tarihten on yıl önce terk etmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

2015 yılında hükümetler Paris Anlaşması’yla, sanayi devriminden bu yana artan küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamaya çalışacaklarını taahhüt etmişti. Bu konuda gerçekleştirilen analizler, kömürden çıkış tarihi olarak 2050 yılını belirlemişti.

Ancak güncellenen yeni bilimsel çalışmalar, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefine ulaşabilmek için, hükümetlerin kömürü öngörülen tarihten on yıl önce terk etmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Analiz, aynı zamanda gelişmiş ülkelerin, dünyanın geri kalanından daha hızlı olarak, 2030 yılına kadar kömürden elektrik üretimini sonlandırması gerektiğini de bir kez daha vurguluyor.

Yatırımlar azaldı ama…

Yatırımcıların, kömür yatırımlarına dair temkinli tutumunun artmasıyla birlikte, yeni kömürlü termik santral proje stoğu 2015’ten bu yana %75 azaldı. 23 Eylül’deki Birleşmiş Milletler İklim Eylemi Zirvesi’nde de Genel Sekreter Antonio Guterres, hükümetlere daha ilerici adımlar atmaları konusunda çağrıda bulundu ve 2020 yılı itibarıyla yeni kömür santrallerine onay vermemelerini talep etti.

Ancak bu yeni analiz, yeni termik santral projelerinin iptalinin yetersiz olduğunu gösteriyor. İlerlemenin yetersizliği, önümüzdeki on yılda kömürden elektrik üretimindeki düşüşün çok daha hızlı biçimde gerçekleşmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Climate Analytics’de karbonsuzlaştırma stratejileri çalışmalarına öncülük eden raporun yazarlarından Paola Yanguas Parra şunları söylüyor: “2015 yılından bu yana gerek hükümetlerin ulusal ölçekteki kömürden çıkış planlarını kamuoyuna duyurması, gerekse yatırımcıların ve finans kuruluşlarının kömür finansmanını sınırlandıran kararları göz önünde bulundurulduğunda, ilerleme kaydedildiğini söylemek mümkün.”

“Yeni kömür projelerinin iptalinin, atıl varlık riskinin azaltılması açısından doğru yolda atılan önemli bir adım olduğunu belirten Parra, buna ragmen, “Termik santrallerin ekonomik ömürleri dolmadan kapatılması ve bu zamana kadar kullanımının önemli ölçüde azaltılması için hükümetlerin etkin şekilde mevzuat altyapısı geliştirmesi gerekiyor” diyor.

 2020’den 2040’a kadar dört adımlı projeksiyon

Climate Analytics uzmanlarına göre, kömürden çıkış tarihinin iki faktör sebebiyle öne çekilmesi gerekiyor. Bunlardan ilki, hükümetlerin Paris İklim Zirvesi’nden bu yana kömür kullanımını azaltmayı önceliklendirmeyen tutumu. Diğeri ise, geçtiğimiz yıl Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlayabilmek için emisyonların düşüş hızına dair, 2015 yılındaki verilerden ve projeksiyonlardan daha net bir tablo ortaya koymuş olması.

Bu durum da dört önemli tarihi ön plana çıkarıyor:

  • Küresel ölçekte kömür kaynaklı emisyonların 2020 yılı itibarıyla düşüşe geçmesi,
  • Küresel ölçekte elektrik üretiminde kömürün payının 2030 yılına kadar 2010 seviyesine göre %80 azaltılması,
  • OECD ülkelerinin kömür kullanımını 2030 yılına kadar tamamen sonlandırması,
  • 2040 yılına kadar tüm kömürlü termik santrallerin kapatılması. .

Mevcut ve planlanan kömür santrallerinin, Paris Anlaşması kriterlerine göre gelecekteki enerji üretimi.

Söz konusu projeksiyonların hayata geçirilmesi için de hükümetlerin önümüzdeki yıl boyunca Paris Anlaşması kapsamında verdikleri Ulusal Katkı Beyanı’nı (Nationally-determined Contributions, NDC) gözden geçirip güçlendirmeleri gerekiyor.

Climate Analytics CEO’su ve raporun yazarlarından Bill Hare, “BM Genel Sekreteri Guterres, İklim Eylemi Zirvesi’ni kömüre odaklama konusunda kesinlikle haklıydı. Paris Anlaşması’nın hedeflerini ulaşılabilir kılmanın en önemli adımı, kömür kullanımının sonlandırılması” diye konuşuyor ve ekliyor: “Paris Anlaşması’nda belirtildiği üzere hükümetlerin, NDC’lerini 2020 yılına kadar güçlendirmeleri kritik önem taşıyor. Bu iyileştirilmiş katkı beyanları; kömürün sonlandırılması, fosil yakıt teşviklerinin kaldırılması ve yenilenebilir enerji ile enerji verimliliği için destek mekanizmaları oluşturma konusunda net taahhütler içermek zorunda.”

Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için küresel ve bölgesel ölçekte kömürün sonlandırılması gereksinimi: IPCC 1,5°C Özel Raporu’na dair görüşler raporuna buradan ulaşabilirsiniz.