2011 Üzerine YazılarKöşe Yazıları

Türkiye Barolar Birliği çevre mücadelesinden çekiliyor mu?

Sosyal medyada bir dilekçe dolaşıyor. Belki görmüşsünüzdür. Türkiye Barolar Birliği (TBB) bünyesinde kurulmuş bulunan Çevre ve Kent Hukuku Komisyonunda çalışmış/çalışan ve bir grup avukatın imzaladığı dilekçe 79 Baro Başkanlığına verilmiş ve bilgi için tüm baro üyelerine dağıtılmış.

İki sayfalık dilekçeden anlabildiğimize göre gönüllü çevre avukatları eli ile 80’li yılların başından bu yana başta İzmir olmak üzere baroların bünyesinde, 2000’li yılların başından itibaren TBB  kapsamında yürütülen ve birçok çevre davasının kazanılmasını sağlayan mücadeleden TBB çekilmeyi ya da en azından eskisi kadar aktif olmamayı arzuluyormuş.

Dilekçede ‘sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını savunmak ve korumak, bu yöndeki hukuki norm ve kurallara işlerlik kazandırmak, bu normların tüm canlıların bir arada ve uyum içinde sömürülmeden yaşamasına uygun şekilde değişimine yön verilerek geliştirmek amacı ile’ TBB bünyesinde kurulmuş bulunan Çevre ve Kent Hukuku Komisyonun TBB yönetimi tarafından yetkilerinin kısıtlandığı ayrıca hareket alanının da daraltıldığı belirtiliyor.

Dilekçeyi imzalayan, çeşitli dönemlerde bu komisyonda görev yapmış, yaşamının en kıymetli bölümlerini hiçbir maddi ve manevi karşılık beklemeden bu mücadeleye ayıran avukatlara göre bunun en önemli göstergesi ülkemizde çevre mücadelesinin hukuksal boyutunu ilk başlatan bir avuç İzmirli avukatın içinde yer alan ve bir dönem İzmir Barosu Başkanlığı da yapan;,bugün aramızda bulunmayan Av. Noyan Özkan adına beş yıldan bu yana verilen ‘Avukat Noyan Özkan Çevre ve Ekoloji Mücadelesi Onur Ödülünün’ bu yıl verilmesi gereken beşincisinin TBB yönetimince engellenmesi.

Avukat Noyan Özkan (1953-2013)

Dilekçeden öğreniyoruz ki 2 Haziran 2018 günü verilmesi planlanan ödül töreni TBB Yönetim Kurulunca hiçbir neden gösterilmeksizin hem de 1 Haziran öğleden sonra belirsiz bir tarihe erteleniyor. Sonra komisyon üyeleri değiştiriliyor, eski komisyon üyeleri ‘ödül yönergesine uymamakla’ itham ediliyor. Oysa beş yıldan bu yana verilen ödülün yönergesine baktığınız zaman seçici jürinin Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyelerinin dışında üyelerden belirlendiğini ve TBB yönetim kurulu üyelerinden birinin de o jüride yer aldığı görülüyor.  Temelde ödülün kime verildiğinin bir önemi yok bence. Buradaki temel sorun artık TBB’nin mevcut yönetiminin eskisi kadar coşku ile çevre mücadelesine hukuksal destek vermemesidir. Tek umudumuz ise bu dilekçeyi imzalayan ve TBB’nin çevre davalarını takip eden 21 avukatın TBB’nin bu görevden alma kararına rağmen hukuksal alanda çevre mücadelesine devam kararlılığıdır.

Adına bence de çok doğru bir kararla Çevre ve Ekoloji Mücadelesi Onur Ödülü verilen yakın dostumuz Noyan Özkan bugünleri görse ne düşünürdü acaba? O, 80’li yıllardan itibaren çevre mücadelesinin ön saflarında yer almış, Bergama altın madeni ile Aliağa kömürlü termik santrallerine karşı yürütülen bilimsel ve hukuksal mücadelenin önemli isimlerinden olmuştu. İzmir Barosu Başkanlığı döneminde TBB’nin tüm üyeleri ile bu çevre ve ekoloji kavgasının içinde yer alması için çalışmıştı. Ölümünden birkaç ay önce görüşmüştük. İzmir Tabip Odasında Aliağa’ya yeni yapılmak istenen kömürlü termik santrallere karşı izlenecek hukuksal süreci konuşmuştuk. Birkaç ay sonra Urla’da bir sabah yürüyüşünde kaybettik onu ani bir kalp krizi ile. Kaybetmeseydik;sözleşmiştik; birkaç gün içinde tekrar bir araya gelecektik Aliağa’daki termik santralleri konuşmak için.

Işıklar içinde yat sevgili Noyan. Bazıları adına verilen ödülleri engelleyebiliyor ama onlar başta meslektaşların olmak üzere bizim kararlığımızı engelleyemezler. Dünde çevre ve ekoloji mücadelesinin içindeydik beraberce, sensiz olsakta bugün de içindeyiz. Yarın da için de olacağız senin ile başlayan kararlılığımızla ve seni hiçbir zaman unutmadan…

 

 

Ahmet Soysal   

2011 Üzerine Yazılar

Üçüncü 20 yıla girerken

Geride bıraktığımız 2010 yılının kaydedilmiş en sıcak yıl olacağı hemen hemen kesinleşti. Aralık ayında Kuzey Avrupa’da yaşanan soğukların ortalama sıcaklığa etkisi medyada bulduğu yer kadar çok olmuyor. Üzerinde güneş batmayan Britanya imparatorluğunun şiddetli kar yağışlarında felç olan havaalanlarıyla ünlü küçük adasının yeryüzünün sadece on binde 5’ini kapladığını hatırlamak büyük İngiliz ulusunun hoşuna gitmeyebilir. Ama gerçek bu. Britanya tamamen donup buz kesse, dünyanın ortalama sıcaklığı bundan etkilenmeyebilir. İşte bu yüzden hem bu yılın ilk aylarında, hem de son  birkaç haftadır uygar dünya aşırı soğuklardan muzdarip olsa da, 2010 yeni bir sıcaklık rekoru daha kırdı işte. (James Hansen’in “madem küresel ısınma var, bu lanet soğuklar da neyin nesi?” sorusuna standart cevabıdır: “çünkü kış aylarındayız”). Bu arada 2011’in bundan biraz daha serin olabileceği tahmini yapılıyor. Artık 2011 üçüncü mü olur, dördüncü mü göreceğiz.

2010, Pakistan’daki seller ve Rusya’daki orman yangınlarıyla beş yıl önce New Orleans’ı yutan Katrina tayfununu bile unutturan bir sene oldu. Üstelik 2005’den bu yana Atlantik kıyılarında çok yıkıcı tayfunlar olmuyor. 2011’de bu kadar ara yeter diyecek mi, bakalım? Ama tahmin yapacağız diye felaket tahmin etmeye gerek yok. Umarım iklim felaketleri bir sene olsun ara verir 2011’de…

Zaten iklim değişikliği konusunda öngörüde bulunmak hem kolay, hem de zor. 2011’de büyük iklim felaketleri yaşanacak, yazın sıcak dalgaları, muson mevsiminde seller olacak demek artık tahminden sayılmaz. Cancun’dan sonra Durban’da da hayal kırıklığı yaşayacağımızı tahmin etmek de kolaya kaçmak olur. Bu nedenle özelde iklim değişikliği aktivizminde, genelde de ekoloji ve yaşam mücadelesinde nasıl bir yılın bizi beklediğini ancak bizim de aktörü olduğumuz gelişmeleri tartışarak tahmin edebiliriz.

***

İklimle sınırlı kalırsak, Aralık ayında Durban’da yapılacak olan 17. iklim zirvesinde Kopenhag ve Cancun’daki bildik senaryonun tekrar sahneye konması, eğer küresel iklim hareketi 2011’i de 2010 gibi geçirirse, neredeyse garanti… Neden? Yani karar vericiler, ya da politikacılar ve bazı sivil toplum örgütlerinin sevdiği dille söyleyelim, dünya liderleri, kulaklarını ve gözlerini dört açmış bizim ne yapacağımızı mı bekliyorlar? Görüntü pek öyle değil gibi… Ama aktivistler Kopenhag’da toplantı salonundan atılacak kadar rahatsızlık da yaratmışlardı. Yani bir yandan da bizim içeride ve dışarıda ne yaptığımız önemli.

Peki bu yıl da aynı şeyler tekrar mı edilmeli? Bence zirveler ve gösteriler aynı ritmle tekrarlanmaya devam edilmeyip bir yerde farklı bir söz söylenebilir ve farklı bir dil kurulabilirse, zaten hayal kırıklıklarının doruk noktasına ulaştığı bu noktada bir sıçrama yaratabiliriz.

Demeye çalıştığım şey şu: 2011’i iklim değişikliği mücadelesi açısından artık uygun fırtsatlar buldukça “liderlerimize” harekete geçme çağrısı yapmakla, 11 Kasım’da her yere 350 yazmakla ve Aralık ayının ilk Cumartesi günü yürüyüş yapmakla geçiremeyiz. Bunların hiçbirini küçümsemiyorum ve bugün iklim değişikliği inkarcıları marjinalize edilebildiyse ve dünyanın bu en önemli konusu hiç olmazsa belli dönemlerde politik gündemin bir parçası haline gelebiliyorsa, bu Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir kalkınma papağanlarının değil, inatçı bilim insanlarının, bir avuç dürüst gazetecinin ve mücadeleyi sokağa taşıran aktivistlerin başarısıdır.

Ama artık tekrarın yarattığı sorunlarla yüz yüzeyiz. Toplantı, gösteri ve eylem rutinini aşacak, yeni bir söz söyleyecek yollar bulmalıyız. Ne yazık ki bugün bizim de bir parçası olduğumuz bu küresel aktivizmin kısmen içinde, kısmen de alternatif ucunda sadece kırıp dökmenin daha doğru bir aktivizm biçimi olduğunu sanan heyecanlı ve dar gruplar yer alıyor; bir de yerel mücadeleleri ön plana çıkarıp daha sosyalist bir dil kullanmak dışında bir fark yaratamayan ve etkili bir hareket üretmenin yollarını bulamayan çevreler… Dolayısıyla kendileri de bir başka rutin üretmenin ötesine geçemeyen bu alternatifler de çözüm değil.

Biraz daha açık konuşayım: Yıllardır bize Kyoto çerçevesinin dışına çıkma çağrısı yapan arkadaşlarımız eğer biraz daha ciddi bir muhalefetin ipuçlarını yaratabilmiş olsalardı, önce Kopenhag’da, sonra Cancun’da o kadar sinir sahibi olduktan sonra onları daha bir can kulağıyla dinleyebilirdim. Ama diyelim ki biz yenildik. Siz ne yaptınız? Sorun da bu değil mi zaten?

Bu kadar polemiği boşuna tekrarlayıp durmuyorum. Yapılması gereken şeyin ne olduğunu, hepimiz için  nasıl bir düşünme biçimi değişikliğinin gerekli olduğunu düşünmeye çalışıyorum: Öncelikle iklim değişikliği mücadelesini ciddiye alan veya tek varlık nedeni iklim değişikliğine karşı mücadele etmek olan aktivist grupları, yaratıcı eylemler üretenleri, yürüyüş ve mitingleri, girişim ve platformları, sivil toplum örgütlerini, siyasi partileri, dergi çevrelerini, web sitelerini, hatta bireyleri birleştirmeye uğraşmak yerine, bunların güçlerini serbet bırakmaya ihtiyacımız var, ama bununla da yetinemeyiz: Bu hareketin yaratacağı etki bütün bu hareketlerin toplamından, hem nicelik, hem de nitelik olarak bambaşka bir şey olabilmeli.

Bütün örgütlerin, çevrelerin ve bireylerin bugüne kadar iklim değişikliği mücadelesine dair bildiği her şeyi aşacağı, verdiği her cevabı sorgulayacağı, yürüttüğü bütün rutinlerin dışına çıkacağı bir düşünme biçimine ihtiyacı var. Bu arayışın nereye varacağını ben de bilmiyorum. Bilsem yazmakla uğraşmaz, çoktan harekete geçerdim. Şu anda tek bildiğim mevcut rutin mücadele anlayışımızın bizi 2011 sonunda bütünüyle dağılmış ve ne yapacağını bilmez bir iklim mücadelesine götüreceğidir.

***

Uluslararası müzakere zemininde de olası en iyimser senaryo şu: Durban’da düşük hedefli, ama bağlayıcı bir anlaşma imzalanabilir, ama bu anlaşma başta ABD, Rusya ve Kanada olmak üzere (hatta belki Japonya ve Avustralya da bunlara dahil olabilir) iklim değişikliğinin en önemli aktörleri tarafından uzun yıllar onaylanmayacaktır. Dolayısıyla bizim açımızdan ülkeleri bu yeni anlaşmaya imza atmaya çağırmak yeni bir mücadele alanı yaratabilir, ama pratikte emisyon indirimleri gönüllü ve ulusal zemine çekilecektir.Yani en korktuğumuz şey başımıza gelebilir.

Tabii bu en muhtemel senaryonun gerçekleşmesi küresel ısınmanın tamamen kontroldan çıkması anlamına gelir. Atmosferdeki karbon dioksit düzeyinin 2015’de 400 ppm’i, 2030’larda da 450 ppm’i aşacak olduğunu unutmayın. Bu hız durdurulamazsa en fazla 20 yıl içinde iklim düzeninin geri dönüşsüz bir biçimde değişmesi garanti edilecektir.

Üstelik bu bir felaket senaryosu değil. Bu basit gerçeğe sadece bir şekilde karşı çıkabilirsiniz: Diyebilirsiniz ki, evet CO2 20 küsur yıl sonra 450 ppm’i aşacak, ama bunun ağır bir su ve gıda krizine yol açacağı ve büyük mülteci akınlarına ve savaşlara neden olacağı doğru değil! Yani iyimserseniz veya benim kafamı obsesif bir şekilde küresel ısınmaya taktığımı düşünüyorsanız, ulaşmakta olduğumuz bu sera gazı düzeyinin zararsız veya tolere edilebilir olduğuna gerçekten inanmanız, bir de tabii mümkünse bazı bilimsel argümanlar da kullanarak hepimizi ikna etmeniz gerekiyor. Eğer bunu yapabiliyorsanız, o zaman Kyoto-Durban sürecinin kaybedilmesinin, küresel iklim hareketinin yerele dönmesinin ve devrim çağrılarıyla yüreğimizi soğutmaya devam etmenin bir seçenek olduğunu kabul edebilirim.

Aksi takdirde deminki senaryolardan yeni sorulara ulaşmak yerinde olabilir: 2011’in ilk aylarında iklim değişikliği mücadelesinin teknik müzakere masalarında kaybolmasını nasıl önleyeceğiz? Aralık ayı yaklaştığında Durban’dan bir şey çıksın diye bağırıp çağırmak (ya da ben demedim mi, zaten bu işler boş diye şişinmek) dışında ne yapacağız? Kendimizi iyi hissedeceğimiz güzel (ama küçük) eylemlerin rutininde kaybolmamayı nasıl başaracağız?

Kürsel ısınma inanılmaz bir hız kazanalı 40 yıl oluyor. Bunun ilk 20 yılı bir şeyin farkında olduğumuz söylenemezdi. İkinci 20 yıl ise debelenmekle geçti. Şimdi üçüncü ve son 20 yıla giriyoruz.

Yeryüzünün %71’ini kaplayan okyanuslar 40 yıl geç ısınır. Şu anda karaların yarısı kadar ısınmış durumda. Bugün küresel ısınmanın zincirinden boşanmış bir hızla arttığı ilk 40 yılın dolması, 1970 sonrası sera gazı emisyonlarının yeryüzü sıcaklığına etkisini giderek arttıracağı bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Metafor değil bu, basit fizik kuralı. Yani önümüzdeki dönem küresel ısınmanın beklenenin ötesinde şiddetleneceği bir dönem de olacak. Ve buna diğer geri besleme mekanizmaları dahil değil.

Evet, şimdi üçüncü ve son 20 yıla giriyoruz. Herkes önündeki 20 yılda dünyanın nereye gideceğini ve kendisinin nerede, nasıl bir hayata sahip olmak istediğini, çocukları ve torunları varsa onları da hesaba katarak bir daha düşünsün. Belki böyle bir derin düşünme sonucunda söyleyecek yeni bir söz, atacak yeni bir adım bulabiliriz.

Bence 2011’e böyle girelim.

2011 Üzerine Yazılar

Enseyi Karartmayın

En sonda söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim. 2011 yılı eskisinden daha iyi bir yıl olacak. Neden mi; işte yanıtlar.

Bu coğrafyada ve dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak. Hayır devrim falan olmayacak. Beklentilerin aksine hükümet falan da değişmeyecek, oy oranını koruyarak hatta belki de arttırarak iktidarda kalmaya devam edecek. Ama tüm bunlara rağmen sosyal ve siyasal hayat hızla değişmeye devam edecek. Çünkü sanıldığının aksine değişimde salt iktidarların değil toplumun ve dünyanın diğer dinamiklerinin daha çok etkisi vardır.

Ülkemiz açısından baktığımızda bu dinamiklerin aktörleri iktidar partisi ve muhalif partiler değil taban hareketleri olacaktır. Bunun nedeni de AKP, CHP, MHP, BDP’nin bu toplumsal değişimi kavramaktan uzak bir gelişim izlemelerindendir. Zaten fark edemedikleri de kendi geleneksel tabanlarının dışına taşamamalarından ve politikalar üretemediklerinden de anlaşılmaktadır.

2010 yılına baktığımızda toplumun gerçek aktörlerinin iktidar-muhalefet dar fasit dairesinin dışına taşıp toplumsal taleplerini dile getirirken kendi eksenlerini devletin dar baskıcı anlayışının dışına taşımaya çalışıp özgürlük alanlarını genişletme çabası içinde olduğunu görüyoruz. Bu çaba sürdürülürken statükonun savunulması görevinin de kimi zaman AKP, çoğu zaman da CHP ve MHP ve bazen de BDP tarafından sürdürüldüğünü görüyoruz. Yani bunlar derdimize çare değil.

Toplum dinamiklerinin talepleri ne?

Öncelikle barış. Yıllarca binlerce insanın kanıyla yoğrulan bu toprağın insanlarının en meşru talebi olan bu konuda ürkek de olsa iktidar adım atmak zorunda kaldı. Bu konuda en fazla muhalefeti ise enteresan bir şekilde (MHP’yi saymıyorum bile) CHP’den gördüler. Arada sıkışmalarına rağmen bu konuda adım atmaya görüşmeler yapmaya başladılar. Bunun nedeni Kürtler ve demokratik kamuoyu ile aydınlar olduğu kadar artık barışın savaştan daha karlı olduğunu düşünen sermaye çevrelerinin talebiydi de aynı zamanda.

Sonra, daha fazla sosyal devlet, yani yoksulların ulusal gelirden daha fazla pay alması, desteklenmeleri, sağlık, eğitim, barınma ve sosyal yardım almaları. AKP popülizm ve iktidarda kalma ve destek alabilme amacıyla da olsa bu konuda adımlar atmak zorunda kaldı. Zorunlu öğretim döneminde okullarda tüm kitapların ücretsiz dağıtılması, işsizlik sigortası, herkesin sağlık sigortası kapsamına alınmaya çalışması, sosyal yardım fonlarının güçlü bir şekilde kullanılması gibi örnekleri sayabiliriz. AKP bunları kendisi iyi olduğu için değil kendisine oy veren tabanın bu konulardaki baskısını hissettiği için ve ayrıca tabanını oluşturan Anadolu burjuvazisininin Avrupa Birliği sevdası nedeniyle uymak zorunda olduğu AB kriterleri yüzünden yaptı. Yani taban onu zorladı. Bu talep artarak sürecektir.

Daha sonra demokratikleşmeyi sayabiliriz. Bu da seçimlerle iktidara gelen AKP’nin iktidarda kalabilmesi için seçilmişleri hiçe sayan devlet yapısının içinde alan açma çabasında mecburen zorlandığı bir konumdu. Ama burada da toplumun devletin yapısında egemen askeri, bürokratik yapısının değişmesini isteyen kesimlerin kendisini daha da demokratikleşmeye iten baskısını üzerinde hissetti. Yıllarca bu alanda mücadele eden kesimler sığ AKP-muhalefet ekseni dışına taşırıp, devletin MGK önderliğindeki merkezi, baskıcı yapısının kırılması konusunda AKP’yi zorlamaya çalıştılar. AKP de yaşayabilmek için klasik askeri-bürokrat merkezi devlet yapısıyla kapışmak zorunda kaldı. Bu da askeri vesayetçi düzenin değişmesinde adımlara yol açtı. MGK’nın yapısının değiştirilmesi, Anayasadaki değişiklikler, muhtıralara karşı tavır, bu konudaki örneklerdir. Bu konuda son zamanlarda yükselen yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, devletin merkezi yapısının çözülmesi yönünde baskılar toplumun önemli dinamiklerinden biri olan Kürtlerin özerklik talepleri ile de masaya konuldu.

Yani geçmişe baktığımızda toplumsal dinamikler ve AB’ye girmek isteyen sermaye çevrelerinin talepleri Türkiye’deki değişimlerin önünü açan itici gücü oluşturdu.

2011’de de bu talepler ve toplumsal değişimin dinamikleri iktidarda kim olursa olsun, bu değişimin sağlanmasında motor güç olmaya devam edeceklerdir.

Bu nedenle de 2011 de Yeni bir Anayasa gündeme gelecek ve gerçekleşecektir. İşte tam burada toplumsal muhalif güçlere büyük görev düşmektedir. Biz iktidarda kim olursa olsun demokratik, özgürlükçü, askeri ve bürokratik vesayetten arınmış, yerel yönetimlerin güçlendirildiği, doğrudan demokrasiye yaklaştırılmış, sosyal dayanışmacı, ekolojik bir toplum için taleplerimizi öne çıkarmalı ve bunların sağlanması için politika ve baskı üretmeliyiz.

Yoksa bu partilerden birini ötekine karşı öne çıkaran anlayışlarla politika üretmeye çalışmak devletin yapısının aynı kaldığı bir ortamı savunmak haline dönüşür. Biz Yeşiller olarak kendi ilkelerimizdeki değerlerimizi ve onların hayata geçirilmesini savunmalıyız. Eksenimiz budur. Yoksa kimi arkadaşlarda gözlemlenen AKP’ye karşı CHP-MHP koalisyonundan medet ummak değil.

Çetin Altan’ın da dediği gibi: enseyi karartmayın, yarın daha güzel olacak.

2011 Üzerine Yazılar

2011 ‘Yeni Anayasa Yılı’ olacak…

Geçip giden yılın döllediği Yeni Yıl, bize ne getirir, ne götürür’ün cevabı az çok belli.  Babasına bak, oğlunun ne olacağını anla! Her ne kadar ‘yeni yıl’ı güzel bir kadınla simgelemek adet olmuşsa da, ben “anasına bak kızını al,” demiyorum. Çünkü, bu adet de, masum gibi görünen bu  ata sözü de cinsiyetçi; dile sinmiş bir ayrımcılığa, kadını alınır satılır mal sayan zihniyete gönderme yapıyor. Geçen yıla damgasını vuran tüm mazarratın erkeklerin eseri olduğu ve geçen yıla damgasına vuran olaylardan birinin de artan kadın cinayetleri olduğunu hatırda tutarak yeni yılı düşünelim.

Demek ki, yeni yılda da, dünyayı yine erkekler yönetiyor olacak. Her gün kutsal aile çatısı altında, sokaklarda, her yerde devletin, yasaların, erkek egemen kültürün koruyuculuğunda, milyonlarca kadın şiddet görmeye, tecavüze uğramaya devam edecek; bunlardan bir kısmı erkek eliyle hayatını kaybedecek.

Tabii erkek egemenliğine karşı kadınların özgürlük, eşitlik mücadelesi, kısaca kadın kurtuluş hareketi güçlenerek devam edecek. Kadınlar mevzi kazanmayı sürdürecekler. Daha çok sayıda kadın yönetime katılacak, eğitimde, her alanda fırsat eşitliği yolunda kazanımlar elde edecekler. Çünkü artık kadınlar ‘toplumsal cinsiyet’ koşullanmalarını, tabiri caizse, ‘yapı sökümüne’ uğratıyorlar. Maden arama hariç her alanda yer alıyorlar. Örneğin, Adana’da 100 küsur kadın, körüklü şehir içi otobüsünü kullanıyor ve 2011’de sayıları artacak. Hedefleri, Adana Belediyesinde istihdam edilen tüm otobüs şoförlerinin (1000 küsur) yarsını oluşturmak.

Yeşiller Partisi’nde neler olacak…

Yeşiller Partisi’nin erkekleri, sıkı durun; 2011’de Yeşil kadınlar, kadın kotasını formel olmaktan çıkarmak için örgütleniyorlar. Kadınları artık yönetimde, Yeşil Gazete’de, her türlü çalışmada önde göreceksiniz. Bundan sonra dilinize, davranışınıza dikkat edin! Hatta kendi aranızda bilinç yükseltme gurupları oluşturup hücrelerinize sinmiş olan toplumsal cinsiyet koşullanmalarınızı farkına varmaya, değiştirmeye çalışın. Bundan böyle Partili erkekler kendilerini, ‘hem yeşil hem feminist’ olarak tanımlayabilmeli. İşiniz kolay değil!

20011 Yeni Anayasa Yılı olacak. Bunu Şanar Yurdatapan önermiş, ben de ona katılıyorum. Sivil toplum örgütleri, Türkiye’nin her yerinde harıl harıl toplantılar düzenliyorlar. Yeşiller Partisi de Anayasa çalışmalarını yoğunlaştıracak. Siyasi Partiler yasası, seçim yasası değişecek. Anayasa çalışmalarının en önemli konularından birini de, ‘Yerel Yönetim Reformu’ tartışmaları oluşturacak.

Ancak, bu tartışmalar sırasında elbette bize özgü yol ve yöntemler kullanılacağından, alışa geldiğimiz bazı sahnelerin sergileneceğini öngörebiliriz.  Ciddiyeti bırakıp nelere tanık olabileceğimizi hayal etmeye çalışalım.

Ortalıkta yüzlerce Anayasa taslağı, yüzlerce demokratik özerklik projesi dolaşıyor olacak. Başbakan, “Kuzu Anayasası”nı Meclis’de Kılıçdaroğlu’na sallayarak, “İşte, ileri demokrasi Anayasası!” diye,  efelenecek. Kılıçdaroğlu da, elindeki taslağı havaya kaldırıp, “Recep Bey, Recep Bey, bir dakika, bizimki de,  “Batum Anayasası”, diye çıkışacak. Derken, diğer partiler de kendi anayasalarını sallamaya, benimki seninkini döver diyerek birbirlerine fırlatmaya başlayacaklar. Bu önemli tartışmalar sırasında yumruklaşan Milletvekili manzaraları kayıtlara geçecek. Böylece, “Anayasa Yılı” olarak başlayan 2011,  “Anayasa Savaşları Yılı”  olarak sona erecek.

Demokratik Özerklik, Anayasa tartışmaları solu bir kez daha ayrıştıracak; sol unufak halde havada uçuşmaya, göz gözü görmez, kimse kimseyi  duymaz hale gelecek. Yumurtalı, tuvalet kağıtlı susturma yöntemleri pahalıya mal olduğundan yeni ucuz, yaratıcı  yöntemler aranmaya başlanacak.

Yine de, üç beş vakte kadar, Türkiye ilk kez kendi anayasasını yapmış bir toplum olmanın gururunu yaşayacak. Derken efendim, böyle böyle Kürt sorunu da çözüm yoluna girmiş olacak.

Yeşiller Partisi, 2011’de atağa kalkıp  on iki il, 33 ilçe, 65 beldede örgütlenmiş olacak. AB Yeşiller grubunun asıl üyesi olacak.  Bir dahaki seçime girmeyi garantileyecek. Türkiye’de umut haline gelecek.  Amin!

2011 Üzerine Yazılar

Felaket tellalı

Kehanetler… Fırsat bu fırsat döktürmeli…

Bir zamanlar bilgi sahibi olmanın anlamı geleceği görme yetisiyle aynıydı. Hatta o çerçeveden bakınca 200 yıllık sosyal bilim çalışmaları bir anda koftileşiyor. “Varsa yoksa geçmişi eşeleyen, ölçen, tartan bilimin ne anlamı var ki?” diye sorulması muhtemel.  Sağolsun Foucault Amca ömrü boyunca, varını yoğunu koyarak, bir kamyon tersten kitap yazarak, olayı geçmişten çıkarıp anca “şimdi”yi tartışmak gerekliliğine getirebildi. Anlayan anladı, anlamayan anlamadı.

Gelecek bilinebilir mi? Geleceği bilemeyecek ne var? Günümüz zaten plan-program çağı olmuş; bir hafta, bir ay, 3 ay, 5 ay derken ajanda doldurmayı biliriz ama gelecek bilinir mi denince herkes ahkam keser. Gelecek bilinemez diye. Rasyonel tarafları şişer, rasyonalite budalalarının…

Yahu gelecek bilinemez olsaydı Amerika’nın petrol şirketi Antarktika buzullarının altındaki petrolü almak için şimdiden imzayı atar mıydı? Belli işte buzulların eriyeceği… ama eridiğinde bunu göremeyecek milyarların olması da pek muhtemel…

Devletlerin, şirketlerin 30 – 50 yıllık kalkınma stratejileri varken ve bunların oluşturdukları karteller dünyadaki geniş kitlelerin ümmüğünü sıkmış, masal masal içinde anlatırken, kitlelerin nasıl hareket etmeyeceklerini biliyorlarsa, gelecek de o kadar basit biçimde bilinebilir.

40’lı – 50’li yıllarda sosyal bilim camiası, etnik ve dini motiflerin insanları manipule ettiğini bariz gerçeklik olarak kabul ettiğinde ya da bilim insanları komunistleştiğinde, Amerika’da üniversitelerin içinin boşaltılması ya da komunist avı da başlamıştı. Neden? Çünkü devletler ve şirketler geleceğin kendileri için pek de aydınlık olmadığını farketmişti. Şimdi ise tüm dünyada akademi iktisatçılık oldu. İktisatçılık ise yanlış anlaşılmasın Marxist “sermaye paylaşımı”ndan değil, Keynesyen “rekabet ve altta kalanın canı çıksın” düşüncesinden hareket ediyor… Tam da istenildiği gibi… Çünkü gelecek bilindiği kadar kurgulanmaya da müsait.

Gelecek, geçmişte de bilinmiştir. Aynı stratejiler, örneğin 1. Dünya savaşı, tee 1890 yılında anlaşmalarla sabitlenmiş, 25 yıl sonra başlayacak petrol savaşları için ittifaklar kurulmuştu…. Ama gencecik çocuklar iman gücüyle ölüme koşturulduğunda bu anlaşmalardan habersizdi.

Baudrillard 1980 yılında artık tamamen kurgulanmış yeni bir çağa girdik derken yaşadığımız science-fiction dünyayı tarif ediyordu. Post-modern cümlelerle…

Velhasıl gelecek bilinebilir.. Burası anlaşıldı herhal…

Eh madem öyle, 2011 kehanetlerimi ayrıca seçim ve anayasa yorumumu yapayım…

Dinle okuyucu bu paragraflarda hakikati bulacaksın.

Meclisten silah yasası geçti. Herkes beş tabanca, bir pompalı tüfek sahibi olabilecek, bunlardan ikisini belinde taşıyabilecek. Ee peki gelecek? Bunu bilemeyecek ne var? Sahnede silah varsa patlar, patlamalı!…

Geleceği Burhan Kuzu da haber verdi. Yediği yumurtalardan aldığı protein aklıyla, gençlere nasihatinde “protesto etmeyin, yazıktır size. Yok ille de protesto ederseniz dayağı yer oturursunuz” dediğinde, bu sözü dinleyen kitleler tonton bir öğütçü görüyorlarsa yazık. Çünkü aslında Kuzu, sopasıyla geleceği gösteriyor.

Daha faşist bir savunma bakanı savunmamız güçlensin diye, daha ehil bir eğitim bakanı gençleri evcilleştirmek için, daha bayan bir aile bakanı kadınları hanımlaştırmak için, daha adil bir adalet bakanı hakkını isteyene, diğerleri isteyemezken, eşitlik sebebiyle kendi hakkını da isteyemeyeceğini öğretecek.

Bu yıl yine devlet kendi vatandaşını öldürüp, savaş uçağından çekilen bombardıman görüntüleriyle reklamını yapıp başka ülkelere silah satma kaygısında olabilir ya da eski görüntüler aracılığıyla bu yılı sadece pazar ekonomisine yönlendirebilir.

Gelelim seçime…

Seçim zamanı yaklaşırken koca bir seçim rüzgarı esecek, sanki hala farklı bir şey olabilirmiş gibi bir duygu ile insanlar tv üzerinden hipnotize edilecek.  Seçim anketleri bildik tv ve medya aygıtlarında, bir o şirket, bir bu şirket tarafından küçük farklarla tartışılır ve “yok onunki doğru, yok bununki yanlış”, “ama daha kararsızlar var” derken, seçim sonuçları açıklandığında herkesin zaten bildiği gelecek, tekrar karşımızda olacak. Seçimler yaklaşırken yeni anayasanın herkesi kucaklayacağını gırla ve hiç durmadan şiirlerle süsleyerek anlatan Tayyip ve saz ekibi, seçim sonucunda tek başına iktidar olacak. O süreçte ilginç sürprizler nedense hep AkP iktidarına yarayacak.

Öteki günlerde ise “yahu anayasa için ille de batıya bakmak zorunda değiliz” diyecekler. “Batı zaten çöktü” diyecekler. “Avrupa Birliği’ne ne ihtiyacımız olacak bea” diyecekler. Yok Malezya’nın anayasası, yok Afganistan, yok Brezilya, yok Çin derken bizim kendi örf ve adetlerimiz gereğince “kendi anayasamızı kendimiz yazarız huleeen, kimseden akıl almamıza gerek yok” diyecek ve ilk maddesinin kalkınmak olduğu, her Türkün asker doğduğu, gelecek nesillere gül bırakmalı falan fişmekan diyerekten, “Türk milleti kemer sıkmasını en iyi bilen millettir.” ilk madde olacak. Derken Fethullah’ın underground kayıtları, Atatürk söylemleri, İsmet İnönü, Ecevit, Musa, İsa, Muhammed derken bu paradigmanın mükemmel olduğu alınan referanslar ölçeğinde, tarihsel söylemlerle de kesinleşecek. Kimsede niye bunları referans aldın diye soramaz. İsimlere baksanıza…

Ağzı açık olayı izleyen vatandaş, sabah 6:00’da kalkıp işine gitmesi gerektiğinden ve akşam yorgunlukla aynı tartışmanın Sansür Yiğit Bulut versiyonunu izleyerek gözleri kapanırken belki inceden Yeşil Gazete’nin fısıltılarına ulaşabilecek. Ama naparsın ki maval gelecek.

Yahu çok üzüldüm, çok pesimist oldu. Okura yazık.. Azcık da umut, teselli lazım. Belki bir söylem değişir, gelecek değişir. Belki dil gerçeği yaratır. Gerçeği değiştirir.

İnceden inceye dünyanın geleceğine umut bağlamıyor değilim. Bu belki gerçek, belki oksijenin kafa yapıcı etkisidir ama bazen iyi şeyler de oluyormuş gibi geliyor. Size de öyle geliyordur. Bazen yani,…  arada bir,…. ve çoğunlukla sıkı bir nefes aldıktan sonra…

Şahsen nefes almalarım, iktidar kuklalarının hikayesini dizi tadında izlerken beliriyor. “Eneee, bunların bildik kalitesiz dizilerden farkı yok” dediğimde, bir kahkaha patlatıyorum, rahatlıyorum. Nietzsche aklıma geliyor. “Güldürmeyen hakikat, hakikat değildir.” diye. Heh tamam işte bu adamlar esasında gerçek değil, bu felaketler de bir o kadar…

2012 yılına taşar mı bilmem ama 2011’de Fethullah Gülen’in aslında 7 sene önce ölmüş olduğunu öğreneceğiz. Tayyip’inde aslında bir bilgisayar programı olduğunu, meydanlarda attığı duygu dolu ama alabildiğine asabi nutukların dublörler tarafından oynandığını öğreneceğiz ya da bu şekilde düşünmenin daha anlamlı olacağını…

Bu adamlara 2011 yılında daha fazla gülüp, nasıl bu kadar uyduruk olabildiklerine daha fazla şaşıracağız. Onlar tv kahramanı olmaya devam etsin, insanlar yedikleri gıdaların tat vermediğini bu sene daha çok teyit edecek. Sürekli borçlu yaşayan insanlar, “Allahım benim ne günahım vardı?” diyecek. Üzücü belki ama Allah’tan hayır gelmediğini biraz daha farkedecek.

Yok salgın hastalık, yok temiz su sıkıntısı, ne içerdiği bilinmeyen gıdalar derken, sistemden kaçmak isteyenler, kaçılacak yerlerin de zaten satılmış olduğunu, değil nehir, dere bile kalmadığını farkedecek. Şehirlerde ise bu yıl temiz hava satışı başlayabilir. Daha doğrusu temiz hava satışını gerçekleştirecek mekanizmayı kursalar, Keynesyen ekonomi anında havaya zehir saçmak gerektiğini bilimsel anlamda ortaya koyar.

Bu felaketten kurtulmak isteyen insanlar, yine bir kurtarıcı beklerken “yahu ne çekiyorsak zaten kurtarıcılardan çekiyoruz”u biraz daha farkedecek.

Sırf marjinallik olsun diye marjinal olanların, yaptığı eylem ve söylemlere biraz daha kendisini yakın hissedecek. Kuklaların kokuşmuşluğunu farkeden insanlar marjinallerin saflığına biraz daha samimiyet duyacak. “Bari bende bi şekil marjinal olayım” diyecek. Çok marjinal bir istekle mesela “dereler özgür aksın” diyecek. cıkcıkcık…

Herşey yavaş yavaş olacak. Felaketlerin içinde radyoyu, tv’yi biraz daha kapatacağız. İntenette sosyal paylaşım sitelerinde her insanın farklı olduğunu, her düşünce biçimine saygı duyulması gerektiğini isteyerek veya istemeyerek öğreneceğiz. İnsanlar biraz biraz sosyal derneklere gidecek, elin cemaati hiç kaynak sıkıntısı çekmezken, renkli ve farkındalık uyandıracak bir eylem için balon alacak paranın olmadığını görecek çağdaş sosyal derneklerde.

Felaketler gümbür gümbür gelip, hem Türkiye’de hem dünyada korku imparatorluğunu teyit ederken, insanlar kendi basit ve sıradan insanlıklarını kabul edecek, üzerine bastığı dünyayı biraz daha duyumsayacak. Yüzünü güneşe dönecek. Dünyanın her tarafında yükselen yeşil düşünceyi destekleyecek. Liderlerden, sultanlardan bıkmışlığıyla doğrudan demokrasinin anlamını farkedecek, sürdürülebilir bir dünya istediğini haykıran insanların sınır ötesi mücadelesini duyumsayacak.

Çünkü tek umut bu.

2011 Üzerine Yazılar

İçinden seçim geçen sene: 2011

İnternette de olsa bir gazetede ve politik bağları kuvvetli bir gazetede gelecek sene ile ilgili düşünceler yazmak hem zor hem de önemli. Zor çünkü işin sonunda gelecek seneyi bambaşka şekilde görmek de var. Zaman geçer, dönülüp bakılır ve işler hiç de kafada çizilen yollar üzerinde yürümemiş. Fakat bir yandan da önemli çünkü politik bağlar bunu gerektirir. Reaksiyoner bir yapıdan gerçek bir yapıya geçmek için bu önemlidir. Yıl içinde olan olaylara tepki veren bir yapıdan, olabilecekleri önceden öngören ve buna göre hareket eden, hareketlerini planlayan bir yapıya geçmek burada kastettiğim.

Yeşil Gazete’nin bu anlamda geçmişi temiz görünüyor benim gözüme. Bu kadar uzun vadeli tahminleri daha önce olmamıştı ama belirli olaylarda geleceğe dönük kısa vadeli yayınlarında hiç yanlış şekilde bilgilendirme yapmadı. Bu da önemli bir referans oluyor benim gözümde.

2011’e dönersek… Ortasından seçim geçen bir sene 2011. Haziran ayında genel seçimler var. 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin üçüncü kez iktidarda kalıp kalmayacağına yönelik bir seçim olacak bu.  Yılın ilk altı ayının seçime yönelik karşılıklı hamlelerle, ayak oyunlarıyla, stratejilerle geçecektir. Seçimden sonra gelecek olan ayların da seçimle, seçimin sonuçlarıyla, alakalı konuşmalarla geçeceğini söylemek gerek. Peki seçimde ne olacak? Asıl sorun bu.

2010 yılının da önceki yıllar gibi Türkiye’nin gidişatında bir değişikliğe yol açmadığını söyleyebiliriz aslında. Türkiye gitgide muhafazakarlaşıyor, gitgide tek tipleşiyor ve gitgide tahammülünü yitiriyor. Bunun aksi de iddia edilebilir ama net verilerle konuşulduğu zaman Türkiye’nin muhafazakarlaştığı ortada. 2011 yılı işte bu yoldan dönüş yılı olabilir. Bu yüzden önemli. İçinden seçim geçen bir sene için en önemli nokta belki de.

Seçimde yaklaştıkça klasik ittifak ihtimalleri ortada dolanıyor ama her ne kadar yakıştırmalar sürse de ben başarılı bir ittifak kurulabileceğini düşünmüyorum. Sağ partiler arasında olursa (AKP-BBP gibi) o zaman başarıya ulaşmış görülebilir; fakat sol partiler arasında ittifakın olmayacağını düşünüyorum. Seçim barajının ileri demokrasimizin en önemli noktası olmasından dolayı kalkmayacağını varsayarsak, BDP eksenli bir ittifakın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. Tabii bu bir ittifak olmayacak. BDP’yi ya da BDP’nin bağımsız adaylarını destekleyecek olan küçük partiler olacaktır.

Seçimlerde bir diğer ittifak da, “AKP’ye oy verelim, bize yeni bir anayasa yapsın”  diyenlerle AKP arasında gerçekleşecektir. Çok süpriz bir ismin İstanbul’dan seçilebilecek bir sıradan aday gösterilebileceğini düşünüyorum. Toplumu bu kadar kandırmanın bir getirisi olmalı. O kişi de seçim sonrası bir gazeteye çıkıp, “Başbakanımızın kibarlığı” ile başlayan bir söyleşi yapacak. Buradan hareketle, seçimden sonraya atılan yeni anayasa yapılması fikrinin seçimde AKP’ye liberal oyların bir bölümünü getirebileceğini düşünüyorum. Kampanyanın ismi “AKP’ye son bir şans” gibi bir şey olabilir. Düşünsel alanda çok başarılı olabileceğini düşünüyorum.

Seçim sonuçlarının yılı özel kılıp kılmayacağını düşünürsek, seçim sonuçları hakkında da bir tahminde bulunmak gerek. AKP’nin ilk defa kamuoyunu belirleme üstünlüğünü elden kaçırdığını görmek gerekir. Eskide Erdoğan konuşur, Baykal yanıt verirdi, Bahçeli yanıt verirdi. Şu sıralar ise Kılıçdaroğlu konuşuyor, Erdoğan yanıt veriyor. BDP ortaya bir plan atıyor, Erdoğan yanıt veriyor. En son kaynağı tartışmalı olan devletin işsizlere, öğrencilere maaş vermesi konusunda Erdoğan’ın o kadar tepki gösterdikten sonra torba yasaya Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinin aynılarını koyması bunun göstergesi. Bu kamuoyunu elden kaybetme hissi, giderek daha sertleşmeye yol açacaktır. Bununla birlikte ben AKP’nin seçimden yine birinci parti olarak çıkacağını düşünüyorum. İkinci seçiminde tek başına Anayasa’yı değiştirme üstünlüğünü elinden kaçıran parti bu düşüşünü keskin olarak devam ettirecektir. CHP’nin de Baykal’ın o ünlü %20’ler platosundan çıkacağını ve AKP ile oy farkını oldukça az bir noktaya getireceğini düşünebiliriz. Hadi iyice falcılık yapalım: AKP’nin %38 civarı, CHP’nin de %33 civarı bir oy alabileceğini öngörüyorum.

Doğa mücadelesi de aslında bunun dışında değil. Doğa mücadelesi güçlendikçe iktidarla olan karşı karşıya gelme ve ezilme çabası sürecektir. Bunun seçime yansıması olmayacaktır belki ama keşke olsa. Nasıl olur bilmiyorum ama bir “Ekolojik Blok”, “Ekolojik Liste” altında çevre problemlerinin olduğu yerlerde ortaya çıkacak bağımsız adaylar şeklinde toplanılması gerçekten etkili olacaktır. Tek tek mücadele etmenin bir şey getirmediği, kalıcı bir başarı sağlamadığını artık görmek gerek. Yeşiller Partisi’nin de içinde olduğu, herkesin kendi minik iktidarlarından uzaklaşmayı denediği, çok net ve kısa bir talepler zinciri altında gerçekleşecek olan bir “Ekolojik Liste”. İşte gerçekten 2011’in önemli bir yıl olmasını böyle sağlayabiliriz.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

2011 Üzerine Yazılar

2011 sonuna dair kehânetler, bir de üniversite perspektifinden

2011 Kasımı’nda yine bir sınıfım var önümde, iyisinden bir vakıf üniversitesindeyim. Sınav sonrası itirazlarla karşı karşıyayım, bermutad. “Hocam, siz gerçekten de bu evrim teorisine inanıyor musunuz yani şimdi? ama sadece bir teori bu sonuç olarak, kanıtlanmamış ki, fosil mosil. Biz anlattığınız şekliyle insan evrimine inanmak istemiyoruz..” Sanırım son bir senede Türkiye eğitim müfredatı evrim teorisini kapsayacak şekilde gelişmemiş. Sınavda zaten yine antik Yunan Polis’inin ekonomik altyapısını köleliğe değil sırf ticarete dayandırmayı seçmişlerdi ekseriyeti. O kadar da değinmiştim, ama galiba ticarete atfettikleri kültürel değer yanında nafile benim dil dökmem. Pek değişmemiş değerleri geçen seneden beri. Tüm şu mesnedsiz ‘68 tekrarlanıyor ümitleri ve korkuları bir yana, yeni bir nesil filan girdiği yok. Gerçi alfabede harf kalmadı bir nesle daha isim verecek. Kürtçe harfler de yattı zaten; dil haklarını tanımaya yanaşan yok, o tartışma çoktan kapandı.

En azından özelleştirme tehlikesi yok benim üniversitemin. Malum, Tayyip Kâr Amaçlı Yüksek Eğitim Kurumlarının Kurulması ve İdaresine dair Kanun’u geçirdikten beri bir kısmı özelleşmek için başvurdu vakıf üniversitelerinin. Bir ikisi de iflas edip yeni baştan kurulmanın yolunu arıyor. Esas, Boğaziçi’yi satmaya çalışıyorlar, eskiden otonom bir vakıf üniversitesi olmayı hayal eden tüm hocalar karşı olsa da buna, niyetler çok ciddi. Eğitim sonuç olarak piyasaya ihtiyaçları doğrultusunda eleman yetiştirmek amacı güdüyor artık – pardon, ülkemizin yetişmiş işgücü ihtiyacı diyorlardı değil mi buna – ve BÜ de iyi bir marka, eline teslim edilmeli piyasanın. Özerk, bin yıldır kendi değerlerini belirlemiş bir üniversite geleneği,  vatandaş eğitimi, insanlığın kendini tartması, tanıması, üniversite bunlardan hızla soyunmaya devam etti bu sene de, son krizden sonra tüm dünyada olduğu gibi, bu ülkede de. Sırada YÖK’ü bu yeni ‘konsept’ çerçevesinde yeniden yapılandırmak var, ama çok yavaştan alıyorlar bunu; ne de olsa bir yandan eski devlet  12 Eylül’ün taç mücevherlerinden biri olan bu kurumu kaybetmek istemiyor, diğer taraftan AKP kendi kadroları elinde gayet mesud YÖK’ten. Bu sene de gördüler yüz küsur üniversiteyi çok merkezi bir şekilde idare edemiyeceklerini, ama artık daha çok bir selektif müdahale aracı şeklinde işletiyorlar, muhteşem hukuk devletimizde YÖK’ü de.

En kötüsü (batıda) yine İstanbul Üniversitesi’ni vurdu; malum, otoriteryan tepkiler hep orada ağırdır zaten. 28 Şubat’ta da böyleydi, bu sene AKP baskısı altında da öyle oldu. 2010 sonunda öğrencilere karşı bir serbest durdurma ve arama emri çıkartmayı başarmışlardı; fütursuzca kullandılar. Benim tespitimce apolitik öğrenci nüfusu arasında ne derece yaygın olduğu mübhem, ama olduğu kadarıyla ve olduğu çapıyla bile öğrenci muhalefeti susturulsun diye şu moda olan yumurtalı tişörtleri giyenleri dahi üniversite kapısından döndürdüler, ihtarlarla. Af çıkarıyorlardı, kimse artık üniversiteden atılmayacaktı ya siz bu yazıyı okuduğunuz günlerde.. palavra. Komisyonda iki cümle değişikliği ile milli güvenlik devleti anlayışını gayet iyi korudular; polis de artık kampüste.. Zaten korumasalardı Yargıtay koruyacağını belli etmişti; o tartışmalar iki haftamızı aldı 2011’den, hiç açmayalım. Bu kadar baskıya karşın patladı İÜ. Seçimlerden sonra ciddi bir ulusalcı sol protestolar silsilesi yükseldi; AKP 2011 sonunda hâlâ daha kendi başına buyruk bir şekilde hazırlamakta ısrar ettiği anayasasını yavaş yavaş kamuoyuna ‘ilân’ ettikçe daha da arttı her taşın altında şeriat ve ABD’yi gören yumurtalar ve boyalar. AKP nasıl mı iktidara geldi yine? Nasıl başka birşey bekliyordunuz ki? Ordunun kapalı kapılar ardındaki ihtarlarına uyup daha milliyetçi bir söylemi benimsedi ve barajın altında bıraktığı MHP’nin oylarını da kendine katarak %53 oyla mutlak bir iktidara  geldi. Taksicilerin, bakkalların hepsi memnun, bize kuvvetli iktidar lazım, öyle düşük baraj, temsiliyet, katılımcı anayasa bozar bizi, bakın memleket nasıl ilerliyor diyorlar her seferinde, çileden çıkıyorum.  Ve, İstanbul Üniversitesi’nde en kötüsü bu seneki 6 Kasımdı. Hiç bir demokratik ülkede görülmeyecek manzaralara şahit olduk, ve duyduğumuz bunlar gözaltında da devam etti… Sonrasında sivil toplumdan, öğretim üyesi sendikalarından gelen isyan üzerine soruşturma açıldı. Başbakan bizleri nifak tohumu sokmak ve yangına körükle gitmekle suçladı, ve biliyoruz hepimiz soruşturmaların hâlini bu ülkede..

Yangın,  körük demesinin sebebi aslında İstanbul değil, Diyerbakır. Diyerbakır Üniversitesi’nde boykot var, kimse derse giremiyor bile. Dil hakları tanınmayınca, özerklik konusu tartışmaya bile açılmayınca sivil itaatsizlik hareketleri başladı tüm Kürt coğrafyasında. Allah’tan şimdilik PKK’yı susuturabiliyor bu kuvvetli sivil hareket, ne de olsa ciddi tartışmalardan sonra seçimi boykot etmediler, mecliste grubu olan üç partiden biri BDP. Devlet de durumun farkında ki gerginliği daha fazla tırmandırmıyor, yıldırıp muhalefeti bölüp bir kooptasyon politikası izlemenin peşinde; ama Ankara’da BDP vekillerinin işi gerçekten çok zor bu dönem.

Bütün bu olan bitene rağmen, dünyadaki öğrenci olayları Türkiye’ye sıçramasın diye mi yapılıyor üniversitedeki bu baskı diye düşünmeden edemiyorum bazen. Gerçi, bizdeki muhalefet çok farklı bir frekansta, çok daha yerel bir telden (lele-lelele-lelelelele usûlünde diyebiliriz, bkz: Durukan Dudu)  çalıyor; ama paranoya paranoyadır en nihayetinde, ve dünyada gerçekten de bilinçlenen, yaygınlaşan bir muhalefet var. İngiltere’de protestolar boykota ve kalıcı işgallere dönüştü, şiddet boyutu da artıyor, ama Liberal Demokratlar’ın geri adım atma niyeti henüz yok. Eğitim orada da bir sosyal hak değil satın alıp sonra üzerinden para kazanacağın bir meta ne de olsa. Yunanistan’da hükümet krizde üniversitelerin otonomisine dokunamasa da harç-hurç getirmeye kalkınca bu bile yetti Yunanlılar’a; olayları siz düşünün. Kıta Avrupası’nda yine Bologna sürecine, eğitimin ölçülüp biçilip hazır giyim hâline getirilmesine karşı işgaller vardı son sömestr; bazı yerlerde ekolojist tonlar bile vardı öğrenci kampanyalarında, krizler içiçe geçtikçe. İspanya’da, Portekiz’de tedbir paketlerine karşı muhalefetle çok içiçeydi tabii hareket. Kuzey Amerika’da ise kâr amaçlı şirketlere satılan üniversitelerde işgaller devam ediyor. Kapatılacak beşeri bilimler bölümleri öğretim görevlileri de katılınca, sonunda Amerika’lıların kabul edemeyeceği bir itaatsizliğe dönüştü hareket; nasıl olur da özel bir işletmede kontratlarına karşın böyle bir girişime girerler hocalar. Polis usturuplu bir şekilde dahil oldu bir iki yerde meseleye. Berkeley ve birkaç başka duyarlı kampüsten ise destek sesleri kesilmiyor. Diğer taraftan, Obama’nın teşvikiyle doktora öğrencilerine sendikalaşma hakkını vermek için Demokratlar yasa teklifini sonunda verdi, ama Cumhuriyetçi Kongre onu da reddetti. Sanırım her alanda olduğu gibi bu alanda da söndükçe sönen bir balon olarak devam edecek Obama yılları, yine de Çay Partisi alternatifi düşünüldüğünde ümidimiz sekizi tamamlaması. Bu zayıf hâliyle aceba Durban’da ne yapacak.. Hepimiz nefesimizi tutmuş bekliyoruz.

2011 Üzerine Yazılar

2011′de gerçekleşmesini istediğim üç şey

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki bırakın bir sene boyunca neler olacağını, haftaya olacaklar hakkında bile gerçekçi tahminlerde bulunmak imaknsız gibi. Ben de tahminlerle kendimi çok yormayıp dileklerimi sıralamak istedim.

Türkiye

Malum genel seçim senesine giriyoruz. Bir karadeliğin yakınındaki tüm kütleleri emmesi gibi seçim muhabbeti de herkesi içine çekmeye başladı bile. Yeni yeni toparlanan CHP ve yeni yönetici kadrolarının performansı en popüler haber malzemesi. Tayyip bey ve adamlarınınsa seçim havasına girdiğine dair pek bir işaret yok henüz. BDP’nin iki dilli yaşam çıkışı onlar için bir hareketlilik sağladı gibi. MHP ise patates çuvalı gibi duruyor.

Kılıçdaroğlu taraftarları dışında kimsenin heyecan duymadığı bir seçime doğru gidiyoruz. Bunun da sorumlusu Türkiye siyasi sisteminin temelini oluşturan %10 barajı ve siyasi partiler kanunudur.

2011 yılında noel babadan seçim barajsız bir Türkiye istiyorum.

Dünya

2010 senesinde dünya çapındaki baş döndürücü gündem hakkında özet dahi yapmaya kalkışmayacağım. Beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri Avrupa’daki öğrenci ayaklanmaları oldu.

Geçmişe bakınca muhalif hareketlerin başında pek çok gençlik lideri olduğunu ve bu hareketler içinde politik söylemleri de bu gençlerin belirlediğini görüyorum. Oysa günümüzde hem dünyada hem de Türkiye’de muhalif söylemin teorisini belirleyenler büyük ölçüde 40-60 yaş aralığındalar. Bu da (alınmaca darılmaca yok) muhalif söyleme katkıda bulunacaksan “şu 50 temel eseri oku da gel” gibi bir tavır oluşturuyor. Politikayı düşük tempolu bir kapalı alan sporuna dönüştürüyor. Eskiden bir dans ya da güreş olan muhalif olma hali günümüzde briç ya da poker gibi bir şeye dönüşmüş durumda.

2011 yılında Zeki Müren’den tüm dünya için bol grafitili, eylemli, isyankar bir ekolo-punk gençlik muhalefeti kuşağı istiyorum.

Sanal Alem

Bu yazıyı internet üzerinden okuyorsununuz, büyük ihtimalle bir kaç tane sosyal ağa birden üyesiniz ve e-postada kullanıyorsunuz. Size kötü bir haberim var. Artık geri dönüşü olmayan şekilde internette bir dijital “siz” yarattınız.

Bu saatten sonra hele hele bu kadar da internete batmışken internet sadece ayda 30-40 lira fatura ödediğimiz bir iletişim hizmetiymiş gibi davranamayız. Başka bir yere de gitmediğimize göre buranın yerlisi gibi davranmaya başlasak iyi olur.

İnterneti bir kasaba gibi hayal ettiğimde sayısız güzel, eğlenceli, hoş, boş ve para tuzağı elemanın yanında bir kasabaya musallat olmuş bir grup kabadayı olduğunu düşünüyorum. Bu kabadayıların en afilileri TİB, 5651 ve Türk Telekom. Müyap da bu kabadayıların yanında pişen sokak çocuğu gibi.

2011 yılında Frank Herbert’tan sanal alem kabadayılarını tarihin kumlarına gömecek bir kitle hareketi istiyorum. Ah pardon bunu daha önce de istemişim.

2011 Üzerine Yazılar

2011’de sihirli değneğim olsa yeter mi ?

Ümit bana böylesi bir yazı yaz dediğinde sınavda çalışmadığı yerden gelen öğrenci gibi hissettim kendimi, aniden hazırlıksız yakalandığım bir konuydu, yok öyle 2010 değerlendirmesi falan da düşünmemiştim, ama bunu hiç düşünmemiştim.

Ama sezgilerime güvenerek yazıma başlıyorum.

Önce bir alıntı Sevgili Can YÜCEL’den :

“Kimi güzelim der sevdiğine, kimi özelim.. ama sevgi ne güzellik ister, ne de özellik.. Sevgi, sadece yürek ister!”

Aslında Can YÜCEL çok güzel özetlemiş. Sevgi ki, yaşam bir sevgi sürecidir bana göre, yürek ister. Samimi olmak ister.  Fazla sözcüklere boğmak da anlamsızdır. Nehir akıp gitmelidir. Öylesine.

2010 yılı genel anlamda ekolojistler açısından sağ gösterip, sol vuran bir yıl, şaka, hatta kabus gibi geçti, çevrecilerin hangi satıhta, hangi hızla hareket edeceğini bilemediği, biri bitmeden diğerinin başladığı, lobilerin gün geçtikçe bizden güçlü olarak amip bölünmeyle yayılarak hızla ilerlediği, yetişmekte zorlandığımız bir yıl oldu. Allianoi, HES’ler, birini düşünemezken 2. nükleerin yeni yıl piyangosu olarak karşımıza çıkması, GDO cehenneminin yaşamımıza girmesi gibi ik başta karşımıza çıkanlar düşünülürse bizim açımızda sonuçta 2010 tarihe hezimetle geçecek bir yıldır.

İşte ben de öncelikle bir sihirli değneğim olsa yeter mi diyorum ?

• Devlet Ruslara kapitülasyonlar gibi sunulan gül gibi 2. İncirliği’miz olacak Akkuyu’dan vazgeçer mi ? Bugün basında yer alan haberlerden öğreniyoruz ki, lobilerin üstün başarısı sonucunda Ülkemiz bir Nükleer üs olacakmış, demek ki 2011 nükleer açısından ciddi ciddi santrallere gebe. Üstelik kimi enerji uzmanları bunu ısrarla savunarak hareketin çok daha güçlenmesine neden oluyor. Eğer ekstra bir durum olmazsa en az bir nükleer santralin yapılması kaçınılmaz olacak. İşte burada 16 Ocak’ta İstanbul Makina Mühendisleri Odası’nda yapılacak Nükleer Karşıtı toplantıya herkesin katılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdi muhalif kanadın el ele vermesinin zamanıdır. Bölünmeden parçalanmadan komplekslere egolara girmeden, egolarımıza yenilmeden acilen 2011 de harekete geçilmelidir. 20 yıllık bir hareket 2011 de bu biçimiyle bitmemelidir.

• Türkiye’nin, 2011 seçimlerinde eğer AKP yerine CHP ve MHP ortaklı bir iktidar başa geçmezse, çok daha Osmanlı Hanedanlığı’na benzer bir ülke durumuna geçeceği gül bir aşkikardır. O yüzden seçimlerde, Hükümete karşı tek cephe olarak seçime girmek çok da kötü olmayacaktır. Çünkü gelinen nokta her açıdan ciddi anlamda ürkütücüdür. Yargı artık fludur. Demokrasi ve anayasa kavramı ne yazık ki, ayrımcı bir noktaya gelmiştir. Geldiğimiz nokta, dün bulunduğumuz noktanın çok gerisindedir. 2011’in ilk aylarının böyle geçeceği de kaçınılmazdır. Ama 2011 de anayasaya evet diyen arkadaşlara rağmen kesin olan birşey varsa O da 12 Eylül’ün muhataplarının yargılanmayacağı, YÖK’ün devre dışı kalmayacağıdır.  Bunun için kahin olmaya da gerek yoktur.  Seçimlerde muhtemelen Amerika aksini istemedikçe şu anki hükümet kazanacaktır. Ve çok ciddi bir mucize olmazsa Kılıçdaroğlu Hükümet olmaya en azından tek başına yeterli gelmeyecektir. Ama uzun vadede CHP’de Gürsel Tekin nasıl bir faktör oynayacaktır. Bu açıdan 2011 olabildiğine renkli olacaktır. 2011’de CHP’nin gereksiz bir kurultay yapmamasını ve seçimlere kanalize olmasını umud ediyoruz. Çok iyimser olamasak da.

• Allianoi, sıradan bir arazi olarak düşündürülerek sulara gömülmüştür. Açılan davaların birşeyleri değiştirmesini umud ediyoruz ama realist olmak gerekirse bence 2011 de Allianoi mucizesi gerçekleşmeyecektir. Ahmet, İffet, Alime beni affetsin.

• 2011 de şu an tasarı halinde olan Tabiatı Koruma Yasası geçecektir. Özelikle seçim dönemi yaklaştığında AKP’ye çok sıcak bakmayan sermaye gruplarına karşı yeterince ödün verilecektir.

• 2011 de Hrant’ın katili TMK Mağduru çocuklar yasasından fazlasıyla istifade ederek yargılacak ama taş atan çocuklar gerçeği değişmeyecektir.

• Kürt hareketi bu hızla giderse çok ciddi kaoslar getirebilecektir. Olay amacından uzaklaşarak kutuplaşmaya, iç hesaplaşmaya, insanların her anlamda saflaşmasına, ideolojikleşmesine neden olacaktır ki, bu bu ülke de çok ciddi sorunlar yaratabilecektir. Onun için birilerinin sağduyulu, akılcı, dengeli, kışkartmalardan uzak adımlar atması gerekmektedir. Yoksa Türkiye 2011’de bu ivme ile giderse yangın yeri olabilecek ve geri dönüşü olmayan sonuçlar yaşanabilecektir ve buna sihirli değnek falan yetmez.

Onun için, devrimciler, kendini toplumdan sorumlu kılanlar, aydınlar için 2011 yılı toparlayıcı, örgütleyici bir yıl olmalı ve bu kesimler dünden çok daha fazla çalışmalıdır. SÖZDE DEĞİL YÜREKTE. Herkese düşlerinin yılı olması dileğimle.

2011 Üzerine Yazılar

2011: Ufukta iktidar değişimi var

Yeni yıl yaklaşırken genelde geçen senenin değerlendirmesi yapılır. Bizse Yeşil Gazete’de gelecek yılın öngörüsünü yapmaya çalışıyoruz. Bu kâhinlik değil, çünkü eldeki verileri değerlendirerek kendimize göre yaptığımız analizin sonucunu aktarıyoruz. Ben 2011’i seçimler ve iktidar mücadelesi çerçevesinde öngörmeye çalışacağım.

AKP’nin duraklama devri

2011 her açıdan AKP iktidarının duraklama devri olacak. Bunun çeşitli nedenleri var. Bu nedenlerden ilki, AKP’nin, 8. yılını dolduran iktidarı boyunca çok düşman kazanmış olması. Anamuhalefet partisi sıfatı gereği sürekli gerilim halinde olması gereken CHP’yi saymazsak hükümet, neredeyse herkesle kavga etti. Son olarak gençlerle, öncesinde köylüyle, dalgalı şekilde askerle ve devamlı şekilde çevrecilerle/ekolojistlerle gerilim yaşadı iktidar. Aliye Kavaf’ın eşcinsellerle ilgili söylediği saçmalıklar asla unutulmayacak. Aynı şekilde Burhan Kuzu’nun muhalif öğrenciler için kullandığı “geri zekalılar” sözü. Bunlar bir birikim yarattı hep bu gruplarda. Gerilerinde AKP iktidarını devirmek için kalıcı bir öfke bıraktı.

Daha sonra AKP’nin hayal kırıklığına uğrattığı kesimler var duraklama devrinin nedenleri arasında. Bunların başında da Kürtler geliyor. Hakkını vermek lazım, 8 yıl boyunca Kürt sorununda bir hayli ve aslında oldukça da hızlı yol kat edildi. Ancak hükümet sayesinde değil, Kürt politikacılar sayesinde! Hükümetin “Kürt açılımı”nın içi bir türlü tatminkâr şekilde doldurulamadı. Kazanımlar hep vitrinde kaldı. TRT’nin Kürtçe yayın yapan bir kanalının olması elbette güzel bir gelişme ama “eee?” diye sorası geliyor insanın. Anayasa’da ve yasalarda Kürtleri yok sayan düzenlemeler değiştirildi mi? Hayır. Toplumsal barışa katkı sağlayacak yasalar çıkarıldı mı? Hayır. 12 Eylül darbesinin hesabını sormak için harekete geçildi mi? Referandum öncesi vaatlere rağmen, hayır. Hatta bu AKP hükümeti –büyük bir olasılıkla sırf öneri CHP’den geldi diye- faili meçhullerin araştırılması için komisyon kurulması önerisini dört kez reddetti. E o zaman iktidara “bu nasıl toplumsal barış projesi?” diye sorarlar. AKP, Kürt hareketinin desteğini her geçen gün kaybediyor.

Aynı şekilde Alevi açılımının da içi doldurulamadı. Vitrin niyetine hükümet yamacına alınan Alevi kimlikleriyle ön plana çıkan kişiler teker teker hükümetten kaçtı. Cemevleri’nin ibadethane statüsü hâlâ tanınmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda açılım yapılacakken daha da muhafazakâr bir başkan başa getirildi. Zorunlu din derslerinde İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kararına rağmen göstermelik bir-iki değişiklik yapıldı ancak dersler halen aynen duruyor. Bu nedenlerle Alevilerin de bu saatten sonra AKP’yi desteklemesi mümkün gözükmüyor.

Duraklama devrinin son nedeni ise AKP’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanıyor kanımca. İktidarın şimdiye kadar yaptığı en bariz icraat, yeni bir sermaye kesimi yaratması oldu: Muhafazakâr/yeşil sermaye. Daha önce TÜSİAD’ın oluşturduğu tek kutuplu sermaye grubu, günümüzde iki kutuplu. Artık ekonomide söz sahibi muhafazakâr bir işadamı grubu var (işinsanı demiyorum çünkü bunların arasında hiç kadına rastlamadım henüz.). Bu neden AKP’ye bir duraklama devri yaşatsın diye sorarsanız, partinin dayandığı sosyal kesime bakmak gerektiğini söylerim. AKP bugünlere –popülist bir partiden beklendiği şekilde- mazlum edebiyatı yaparak geldi. Gerçekten de uzun yıllardan beri bastırılmaya çalışılan bir kesimin, artık oyunun kurallarını reddetmeyip (adil düzen söylemini terk edip) masaya oturmasıyla oluştu AKP ve iktidarı. AKP yandaşı kesimlerin iktidarı “düşmanın elinden alma” psikolojisi onu bugüne kadar ayakta tuttu. Çünkü kin hep devam etti. Ezilmişliğin, bastırılmışlığın, dışlanmışlığın ve hep hor görülmüşlüğün yarattığı öfke bugün hâlâ da tam anlamıyla geçmiş değil. Bu yüzden internet sayfalarındaki AKP’yle ilgili eleştirel haberlerin altında hâlâ “kul psikolojisiyle” partisini savunan vatandaşların yorumlarını okuyoruz. Ve hâlâ anketlerde AKP %40 bandında tutunabiliyor. Ancak artık AKP’nin mazlum ve mağdur olmadığı, bilakis zalim ve egemen güç haline geldiği ortada olan bir gerçek ve bu gerçek yavaş yavaş geniş kitlelerce de anlaşılmaya başlanıyor. Muhafazakâr kesim artık mazlum edebiyatı yapamıyor, yapamaz. Yaparsa yapay kaçar. Ki kaçıyor. AKP öncesinde gecekonduda oturan, 8 yıl sonra hâlâ gecekonduda oturmaya devam eden vatandaşlar AKP’li bakanların oğullarının şirketlerini, Başbakan’ın Üsküdar’daki yüksek duvarlı villalarını, Cumhurbaşkanı’nın Çankaya Köşkü’ne aldırdığı lük masif mobilyaları görüyor. Ve desteklediği iktidarın zenginleşirken kendi sosyal seviyesinde neden bir gelişme olmadığını soruyor. AKP’yi destekliyor oluşunun ona bir şey katmadığını anlamaya başlıyor. Kulağını AKP’den kesip durumunu düzeltmek için yeni bir şeyler dinlemeye açık hale geliyor.

Merhaba muhalefet

AKP’nin 8 yıllık iktidarı keskin bir AKP karşıtı muhalefet yaratmış durumda. Bu saatten sonra ne yaparsanız yapın bu muhalif grupları ikna edemezsiniz. Bunların en başında çevreciler/ekolojistler geliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş bir doğa katliamı AKP iktidarı döneminde yaşandı. “Para gelsin de nasıl gelirse gelsin” zihniyetinin egemen olduğu bu neo-liberal ekonomi anlayışı içinde madenciler, altıncılar ve petrolcüler için envai çeşit kanunlar çıkartıldı. Bunlardan bazıları Anayasa Mahkemesi’nden dönünce kıyametler kopartıldı. Hemen kanunlar yeniden hazırlandı ve ormanların kesilmesi, doğanın katledilmesi için en hızlı şekilde hareket edildi. 3. köprü, nükleer enerji, altın madenleri, HES katliamları için hukuksuzluklar aldı başını yürüdü. Mahkeme kararlarına uyulmadı. Yerel halkın direnişi şiddetle bastırıldı. Muhalifler tutuklandı, haklarında davalar açıldı. Ve bunlar sadece belli bir bölgede değil, Türkiye’nin her yerinde yapıldı. Bu da ülkenin dört bir tarafında AKP’yi iktidardan devirmek için ant içmiş çevreci/ekolojist gruplar yarattı. 2011 yılında bu gruplar herkesin tahmin ettiğinden çok daha aktif şekilde seçim sürecine dahil olacak. AKP neden %24’lere varan elektrik kaçağını engellemek yerine HES yapımına olur vermek veya çağı geçmiş nükleer enerjiye muhtaç olduğumuzu anlatmak için gerekçeler uydurmak zorunda kalacak. Madenciler, altıncılar ve petrolcüler için bir gecede kanunlar hazırlanıp yürürlüğe sokulurken nasıl olup da yenilenebilir enerji için teşviklerin senelerden beri Meclis koridorlarında süründüğünü açıklamak da AKP hükümetinin seçim sürecinde zorlanacağı konular arasında. Diyeceğim o ki, bence seçim sürecinde AKP çevrecileri/ekolojistleri ikna etmek için hiç boşuna zahmet vermesin. Enerji kaybı olur.

Kürt ve Alevi açılımlarının fiyaskoyla sonuçlanması başta TÜSİAD gibi ekonomik ve siyasal anlamda liberal kesimde büyük hayal kırıklığı yarattı. Toplumsal barışın sağlanmasını ve artan refah düzeyiyle ekonomik pazarın doğuya doğru büyümesini isteyen sermaye çevrelerinin yeni bir iktidar arayışına girmesi normal karşılanmalı. O yüzden 2011’de TÜSİAD’la hükümetin ortak karelerde mutluluk fotoğrafları vermesine daha ender rastlayacağız kanımca.

Seçimlerde AKP’yi “misafir” şekilde destekleyen siyasal liberallerin önümüzdeki seçimlerde desteklerini sürdüreceklerini sanmıyorum. Özellikle CHP’nin özgürlükçü bir söylem geliştirebilmesi halinde AKP’nin %10 barajını düşürmemesi, dokunulmazlıkları kaldırmaması, faili meçhul cinayetlerin araştırılmasını dört kez engellemesi, Kürt açılımını bir türlü tamamlayamaması ve en önemlisi son zamanlarda muhalif öğrenci hareketlerine karşı gösterdiği faşizan refleks bu kesimlerin oylarını AKP’den sakınmalarına neden olacaktır. Bu kesim için kanımca en önemli gösterge, referandum öncesinde darbecilerin yargılanması vaadinde bulunan hükümetin, istediğini elde ettikten sonra bu yönde herhangi bir adım atmamış oluşu olacak. Gerçekten de daha bariz bir örnek benim aklıma gelmiyor. HSYK ve Anayasa Mahkemesi’yle ilgili uyum kanunlarının hemen hazırlanması ve yürürlüğe konması ancak “ileri demokrasi” yolunda ilerlenmesi için gereken kanunların bir türlü yetiştirilememesi (!) ve hep bir şeylerden sonraya (bu sefer de seçimlerden sonraya kaldı) ertelenmesi özgürlükçü-demokrat kesimlerde bir kandırılmışlık duygusunu yerleştirecektir.

CHP’nin önemi

Bu noktada en önemli muhalefet hamlesi CHP’den gelecek diye öngörüyorum. CHP’nin yeni başkanı ve kadrosu AKP’nin 8 yıllık icraatının çetelesini tutabilecek ve yanlışlarını halka anlatabilecek kapasitede. Çalışkan oldukları hissini şimdiden aktarabilmiş durumdalar. Yolsuzluk iddiaları da seçime daha çok olmasına rağmen ilk salvolar olarak gelmeye başladı. CHP’nin yerel kadrolarında da hareketlenme var. Kılıçdaroğlu, iktidarın ancak yerel örgütlerin çalışmasıyla başarılabileceğini kavramış gözüküyor. Deniz Baykal’ın “Ankara’dan şahane ve kaliteli muhalefet yaparım, halk da bunu görür ve oylarıyla takdir eder” politikasının çöktüğünü, seçmenle temas etmek gerektiğini anlamış. Ve başlardaki “lider karizması yok” eleştirilerini de kendini geliştirmek için kullandığı belli. Eskisinden çok daha özgüvenli, çok daha etkili ve çok daha güven duyulan bir lider imajı çizmeye başladı.

CHP liderinin samimi tavırları, az önce partisinden kopma eğilimine girdiğini söylediğim gecekondu sakinine yeni bir umut vaat edebilir. Zaten bu yüzden CHP’nin sosyal devlet söylemine 2011’de ağırlık vereceğini düşünüyorum. AKP’nin zenginleşerek kendi eliyle terk ettiği mazlum, yoksul ve ezilen sınıflara hitap eden, eskisine göre çok daha sol bir siyaseti CHP’den beklemek gerekiyor. Bu siyaset elbette sosyalist olmayacak, ancak Hurşit Güneş ve Süheyl Batum gibi Avrupa tarzı sosyal demokrasiye yürekten inandığını bildiğim kişilerin Kılıçdaroğlu’nun en yakınındaki isimler haline gelmesi, bize 2011’de CHP’den ekonomik anlamda sosyal eşitlikçi söylemler beklememizi öğütlüyor. Kılıçdaroğlu’nun mütevazı kişiliğinin de ön plana çıkarılmasıyla orta-alt kesimlerin CHP’nin yeni siyasetinden etkilenmesini bekleyebiliriz.

CHP’nin sosyal demokrasiye yönelmesinin iki etkisi olacaktır. Bunlardan ilki, az önce belirttiğim gibi, AKP’nin yoksul tabanından CHP’ye oy kaçışı olması. İkincisi ise, ki bence bu daha önemli bir sonuç, şimdiye kadar eli CHP’ye oy vermeye gitmemiş kesimlerin, yani ya hiç oy vermemiş, ya da barajın altında kalacağı partisine idealist şekilde oy vermeye devam etmiş kesimlerin bu sefer, AKP’nin yarattığı düşmanlıktan da beslenerek CHP için –belki hayatlarında ilk defa- oy verebilir hale gelmesi. Tabii bu kesimin çok dağınık olması nedeniyle  -kimilerinin ekolojist, kimilerinin sosyalist, kimilerinin ateist, kimilerinin ise özgürlükçü-demokrat olduğunu düşününce- bunların CHP’de kalıcı olmayacağını bilmek lazım. Ancak daha önceki seçimlerde AKP’ye oy veren “misafir” seçmenlerden bir kısmının bu sefer tercihlerini CHP’den yana kullanabileceği ihtimalinin ortaya çıktığı açık bir gerçek. İktidarın küçük bir oranla belirleneceğini tahmin ettiğim 2011 seçimlerinde bu “misafir” oylar belirleyici olabilir.

Kürt hareketinin belirleyiciliği

2010’un sonlarına doğru BDP’nin yaptığı “iki dil” atağı ve ardından gelen tartışmalar seçimler öncesinde partilerin Kürt sorunundaki yerlerini belirlemesi açısından önemli. AKP’yle CHP’nin bir süre pozisyon belirlemek amacıyla suskun kalması manidar. AKP’nin hemen seçimler öncesinde BDP’ye dil gibi hassas bir konuda (bu konunun neden hassas olduğunu bilemiyorum, bir insanın ana dilini serbest şekilde öğrenmesinin ve kullanmasının nesi sorun olabilir ki! Asıl öğrenememesi ve kullanamaması insan hakları ihlali sorunu doğurur.) taviz vermesi milliyetçi oyların MHP ve CHP’ye kaçması demek olur. Zaten MHP’nin hemen gerilimi yükseltmesi bu oyları toplamak içindi diye düşünüyorum. Ancak AKP’nin dil gibi Kürt hareketi ve özgürlükçü-demokrat kesimlerde önemsenen bir konuyu insan haklarına uygun şekilde sonlandırma iradesini gösterememesi de yine iktidara oy kaybettirir. Sonuçta bu dil meselesinde AKP mutlaka oy kaybedecek, o kesin gibi. Ya öyle, ya böyle. Önemli olan kaçan oyların kimlere yarayacağı. Bir kısmının MHP’ye yarayacağı kesin. Bu anlamda BDP’nin çıkışının paradoksal sonuçları olabilir. Oylardan bir kısmının BDP’ye yarayacağı da kesin (zaten BDP, AKP’yi Kürt sorununda somut düzenlemeler yapmak için köşeye sıkıştırmak adına böyle bir hamle yaptı diye düşünüyorum), zira Güneydoğu bölgesinde oylar AKP ve BDP arasında paylaşılıyor. CHP’ye yaramasının tek yolu ise Kılıçdaroğlu yönetiminin BDP’nin Kürt sorununun çözümünde olmazsa olmaz bir parti olduğunu algılaması ve bu çerçevede işbirliğine gitmesiyle mümkün olabilir. CHP’nin tabanı itibariyle açık bir birliktelik mümkün olmayacaktır ama Avrupa tarzı bir insan hakları yaklaşımıyla CHP ve BDP aynı söylemde buluşabilir. Hem Avrupa’nın ana dillere yönelik teşvik edici politikası, hem de Türkiye’nin de çekincelerle bile olsa imzalamış olduğu Yerel Yönetimler Şartı aslında BDP’nin politikasıyla örtüşüyor. Sadece özerklik konusunda iki partinin uzlaşmasını beklememek lazım. Bu fazla iyimserlik olur. Ancak yine de bu, iki partinin ortak hareket edemeyecekleri anlamına gelmiyor. Zaten CHP’de Tanrıkulu’nun MYK’da yer bulması da buna işaret ediyor sanki…

2011 genel seçim sonuçları

Son olarak seçim sonuçlarını tahmin etmeye gelirsek, en baştan söyleyeyim, kanımca CHP’nin ana bileşeni olduğu bir hükümete doğru gidiyoruz. Seçim sürecinde AKP’nin çok fazla kan kaybedeceğini ve az önce saydığım tüm kesimlerin birleşik bir tepkisine maruz kalacağını düşünüyorum. Eğer CHP iyi çalışır ve bu kesimlerde az da olsa sempati yaratabilirse, bir kerelik de olsa, bütün öfkeli kesimler oylarını CHP’de birleştirebilir. Bu da CHP’yi %30’un üzerine taşır. Tekrar etmek istiyorum: Bu ihtimal ancak CHP iyi çalışır, seçmenle birebir temas kurar, kavgacı imajını unutturur, sosyal demokrat politikalar ortaya koyar ve projelerini inandırıcı hale getirebilirse olur. Bana bunu yapabilecek bir kadro oluşturdu gibi geliyor. Bu bakımdan 2011 CHP’nin yılı olacak.

CHP’nin koalisyon ortağı büyük olasılıkla MHP olacaktır. AKP’nin liberal politikaları milliyetçi kesimlerde belli bir tepki yarattı. Devlet Bahçeli bunu kullanacaktır. Ulusal Parti gibi açıkça faşist partilerin kurulmaya ve güçlenmeye başladığı bir ortamda o da biraz daha milliyetçi söylemlere kayabilir. Aslında bu CHP’nin yeni çizgisine aksi yönde bir gelişme olur ancak koalisyonda her iki parti de çok zorlanmaz. CHP yeniden merkeze döner, MHP muhafazakârlığını perdeleyip modern-güçlü Türkiye söylemini ön plana çıkartır.

Asıl sürpriz ise BDP’nin dışarıdan desteklediği bir CHP iktidarı olur. Şu anda çok gerçekçi görünmediğinin farkındayım. Ancak eğer CHP kendisinden beklenenden daha iyi bir performans ortaya koyar ve tabanının milliyetçi kesimini ikna eder, solculardan, özgürlükçü-demokratlardan ve aslında AKP’nin tabanını oluşturan orta-alt sınıflardan da destek alabilirse, neden olmasın? Bu durum, AKP’nin orta Anadolu’ya sıkışmasını ve içi boş “ileri demokrasi” söyleminin iflas etmesini sağlayacağı gibi, Kuzey Avrupa tarzı gerçek bir sosyal demokrasinin ve insan hakları anlayışının da en sonunda Türkiye’ye gelmesinin yolunu açar.

Her yılbaşında olduğu gibi yine “umuttur yaşatan insanı”…

2011 Üzerine Yazılar

2011’de küçük adımlar atmanın değeri

2011’e dair şimdilik bilebildiğim veya kesinlik ölçüsünde tahmin edebildiğim tek bir şey var: 2011’in ilk dakikalarını uykulu gözlerle karşılayıp, sokaktan gelen havai fişeklerin şamatası bittiğinde yatağa gidecek oluşum. Onun dışında yeni yılla ilgili ne büyük bir ümit, ne bir beklenti var içimde ve aynı şekilde ne bir yılgınlık duygusu, ne de umursamazlık.

Yine de büyük bir merakla bekliyor olacağım yeni yılda doğacak her yeni günü. Biz büyük harflerle yazılan Büyük İnsanlığa inanan bir nesil olarak büyüdük, belki de son nesil. Bu yüzden küresel adaletsizlikler de, iklim değişiklikleri de, savaşlar da, kıtlıklar da umudumuzu yok edemedi. Büyük devrimlerin, başkaldırıların, alt-üst oluşların hikâyeleriyle büyüdük, bir kısmına tanıklık ettik. Yenile yenile yenilmeyi öğrendik. Küçük adımlar atmanın değerini, küçük mevzilerin önemini anladık. Tarihin uzun, zorlu ve son derece heyecanlı bir koşuya benzediğini gördük.

Yeni yılın her gününde insanlığın atacağı küçük adımların zaferini paylaşmayı umuyorum. Geçmişle yüzleşme adına atılacak her adımı son derece önemli buluyorum. İşkencecilerimizin nedamet getirmesini içim sıkılarak ama ileride tekrarlanmayacağını düşünerek izleyeceğim.

2011 Kenan Evren ve arkadaşlarının mahkeme önüne çıkacağı yıl olabilir, 12 Eylül anayasasının utancından kurtulmanın yılı olabilir, bilinmeyen dilleri bilmemenin ayıp sayılmaya başlandığı yıl olabilir. Hırant’ın bizce malum gerçek katillerinin ilan edildiği, devletin Pınar Selek’ten özür dilediği, dağlardan zamansız ölüm haberlerinin gelmediği, Ceylan’ların sokaklarda koşup oynadığı bir başlangıç olabilir.

2011’de Türkiye’de seçimler var. Seçimler öncesinde kitleler sıkıntılarını ve taleplerini dile getirmek konusunda daha cesaretli davranırlar. Seçmenlerin oylarına talip olan siyasi partiler de kitlelerin sesine daha fazla duyarlı olmak zorunda kalırlar. Bu sene Türkiye’nin her tarafından yapılması planlanan HES’lere, termik santrallere, tabiatı tahrip edecek düzenlemelere karşı kitlesel eylemlerini yükselteceklerini tahmin etmek zor değil. Hükümetin de baskıları göğüsleyebilmek adına bazı ciddi geri adımlarına tanık olacağız. Yine kamuoyunun ve muhalefetin baskıları sonucunda her alanda birçok kalıcı kazanım sağlayabileceğiz.

Wikileaks’in bir sızıntı olmanın ötesine geçerek bir derin yarılmaya dönüşeceğini ummak aşırı iyimserlik sayılmamalı. Senelerdir dünyaya egemen olan güçlerin rol aldığı kirli oyunlar artık sır olmaktan çıkacak, bu da uluslararası arenada şeffaflık talebinin yükselmesine yol açacaktır. 2011’de NATO’nun tasfiye edilmesinin aciliyetini, yerine küresel barışı teminat altına alacak, karar mekanizmaları geniş tabanlı, demokratik ve katılımcı bir yapının nasıl oluşturulacağını konuşacağız. IMF, DTÖ örgütü gibi yoksulları umursamayan örgütlerin yerine konulacak modelleri tartışacağız. Ulus devletlere dayanan uluslararası yapılarda sınır ötesi örgütlenmiş sivil yapıların ve yurttaş inisiyatiflerinin ağırlık kazandığını ve söz sahibi olmaya başladığını göreceğiz.

Bütün bunların gezegeni kurtarmaya, ebedi barış ve saadeti kurmaya yetmeyeceği açıktır. Ancak yine de bu mütevazı adımların küçümsenmemesi gerekir ve her yeni kazanım yeni yılda ümitli olmak için çok sebep olduğunu gösterir.

2011 Üzerine Yazılar

Tarihte 2011: Apaçık olanı görmek

Gelecekle ilgili yazarken, ortalıkta insanın başını derde sokabilecek bir tekinsizlik dolaşır. Kaynağı şudur: Temennilerin ve/veya korkuların, sezgiler ve beklentiler üzerindeki manipülatif etkisi. Bundan kurtularak gelecek hakkında yazma çabası çok nafile bir çaba, iddiası çok komik bir iddia olurdu. Çünkü her şeye tamam desek bile, detayına girmeyelim ama, bu felsefi açıdan kabul edilebilir bir olasılık değil. O zaman dağılalım mı?  Bence dağılmayalım ama yine de yazmaya devam ediyorsak, pozisyonumuza netlik kazandıralım ki, karşılıklı saygımız pekişsin.

Evet, bu manipülatif etkiyi kabul ediyorum ve sezgilerimi, beklentilerimi, umut ettiğim geleceğe ulaşmaya hizmet edecek akılla kurup, bunu kaleme alıyorum. Ama söz veriyorum, size hiç yalan söylemeyeceğim.

Şimdi, 2011 yılı hakkında konuşabiliriz:

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler. Aslında 2011’in de gelişi 2010’un sonlarından itibaren belli oldu. 2010 yılının sonu itibariyle, inkâr etmekten ve inkâr dinlemekten yorgun bir insanlık var karşımızda. Şimdi birbirine saygı gösteren her iki kişide olana benzer, samimiyet bekliyor yeryüzüne yerleşen hayat. Malumun ilâmını alkışsız karşıladı. Zaten sözün bittiği yere çok yakın kıyılardaydı. Gördü, baktı, artık kendisine söyleyecek yalanı yok, şimdi değişim zamanı. (Sizi duyuyorum. Ama yalan söylemeyeceğim dedim, hipnotize etmeyeceğim demedim. Aklınıza mukayyet olun.)

“Son” kelimesi size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. Nokta gibi bir an mıdır örneğin? Bir uçurum kenarı gibi, bitiş ve başlangıcın buluştuğu yerde midir?  Bana azalarak yok olmayı düşündürüyor şimdi.  İnkâr da böylece son bulacak gibi geliyor.

Nasıl mı mesela?

İşe gidiyoruz, ama eskisi gibi değil. Bir yerde bir yanlış var, biliyoruz. Alışveriş ediyoruz, ama eskisi gibi değil. Vicdanımızı zedelemeden üretilmiş gerçek bir yumurtanın peşindeyiz!

İçimize sindiremediğimiz gerçekleri hazmetmeye çalışıyoruz. Devletimizin tövbekâr bir katil olduğunu, ilan etmesiyle öğreniyoruz. Yani artık resmen biliyoruz.

Kürtlerin Kürtçe konuştuğunu fark ediyoruz. Kürtler de şöyle diyor: “Evet konuşuyoruz, bakın yaza da biliyoruz.” Hak veriyoruz, çok açık ki, yaza da biliyorlar.  Bana öyle geliyor ki, bizim ellerimiz neden birbirimizin boğazına sarılı diye şaşırarak bakacağız 2011’de. “Neden bahsediyorduk?”diye soracağız birbirimize. Sonra anlayacağız ki o eller bizim ellerimiz değil.  Böylece o elin yok oluşunu izleyeceğiz.

Dünyada da malumun ilâmı devam ediyor. Peki, bu nasıl mümkün oldu? Piyasa şartları diyelim. Gerçeğin daha çok alıcısı var artık. Bir de ortak pazarı var: İnternet.

Sanıyorum 2011’de hayatın üzerindeki kurucu etkimizi fark edeceğiz. Fark etmek zor bir süreçtir. Çok acı verir. Ama şifasını da yanında taşır.  Değişeceğiz. Pekiyi, neye dönüşeceğiz? İşte bu noktadan sonrası insanlık açısından bir sınav. Umuyorum ki bizler, yeryüzünün biricik ve aynı zamanda küçücük birer parçası olduğumuzu bilerek, yaşamın herkes için ona verilmiş bir armağan olduğunu kavrayarak, buna saygı göstererek, hep birlikte kazanabileceğimizi, böylece çok daha mutlu bir hayat süreceğimizi anlayarak ve en önemlisi bu fikri tercih ederek 2011’i kurabiliriz.

Metin burada bir parmak oluşturdu. Ve bu parmak şimdi sizi gösteriyor. Eğer bu değişime siz de inanıyorsanız, kendi hayatınızdan başlayan küçük bir adımla yola koyulun. İnkâr ettiğiniz gerçeklerinizi ve dışarından kibir gibi görünen öfkenizi gözden geçirin. İnsanlarla konuşun, insanları dinleyin. Ümitlenin ve ümit verin. Bir araya gelin ve birlikte bir şeyler üretin. Üreticiyseniz, kooperatif kurmanın yollarını arayın. Çalışansanız örgütlenme, sizinle aynı durumda olan insanlarla birlikte davranma fikri üzerinde düşünün. Halk iken, yeni bir siyaset önerisini, toplumun her kesime sağlayacağı kamusal faydaları düşünerek değerlendirin. Doğayla daha çok zaman geçirin, doğa sizi ikna edecektir, çünkü doğa hayatın ta kendisidir.

Ödev değil, ilham vermek için bunları yazıyorum. Aklınıza gelen iyi bir fikir varsa, siz de yazın.

2011’i birlikte kuracağız.  Neden yaratıcı ve iyimser olmayalım?

2011 Üzerine Yazılar

2011 kehanetleri

İlk önce oturdum, ciddi ciddi yazmaya başladım.

Yazımın başında “bu iş yarı ciddi, yarı espri… Espri kısmı kolay da, ciddi dedin mi bi’ durup soluklanacaksın” dememe rağmen bir de baktım, ciddiyetin kollarına kaptırmış kendimi.

“Olmaz bu iş böyle” dedim. Silkin ve kendine gel. Kahine yakışmaz. Transa geçmeli, rasyonel sıkıcılıktan arınmalı, doğudan esen rüzgara kendini kaptırmalı. Kaptırmadan olmaz.

Ama kaptırdın mı kurtulamamak da var. O da kahinliğin bedeli olsun madem.

2011’i özel kılan pek çok şey olacak.

İlk yeşil milletvekilinin meclise girmesi, AKP-MHP koalisyonunun kurulması ve ardından çatlayıp iç çekişmelerin başlaması, öğrenci hareketlerinin Avrupa’da baharın gelmesiyle iyice büyüyüp yeni bir 68′ kuşağı yaratması, orada burada kah anarşist, kah ekolojist, kah “Dünya’nın sonu geliyor” temalı komünlerin temellerinin atılması gibi önemsiz detayları geçiyorum.

Ekşi Sözlük’ün kalitesinin giderek düştüğü muhabbeti iyice artacak, konu hakkında televizyonlarda tartışma programları düzenlenecek. Bütün sözlük yazarlarının “Abi yazar kalitesi çok düştü” dediği bir ortamda kaliteyi düşürenin kim olduğu sorusu bir süre daha cevapsız kalacak.

Yeşiller Partisi Korsan Cephesi genişleyip 2011 genel seçimlerine bağımsız korsan adaylarla giren bir oluşuma evrilecek. Seçim sloganları “Korsana oy ver, bütün porno siteler açılsın”, “Korsana oy ver, internet bedava olsun” ve “Meclise korsan, her eve bilgisayar” olacak. Meclise oturumlar sırasında internet üzerinden takım halinde bilgisayar oyunu oynayabilecek kadar korsan vekil girecek.

Azimli bir vatandaş uzun bir arşiv taramasının ardından “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde” cümlesinin son 50 yılda 143 siyasetçi ve devlet adamı tarafından toplam 45.987 defa söylendiği anların kayıtlarını toplayacak. Bu ses ve görüntülerle oluşturulacak 2 saat uzunluğundaki film Cannes Film Festivali’nde “Art-Nouveau” kategorisinde birinci gelecek. Kuzey Kore devlet başkanı fikirden çok etkilendiklerini, kendilerinin de benzer bir çalışma içine girdiklerini müjdeleyecek. Recep Tayyip Erdoğan ise yaptığı açıklamada “Tabi her türlü ifade özgürlüğü var ama, millet olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bugünlerde böylesi manidar provokasyonları da tasvip etmek mümkün değil” diyecek.

Serdar Ortaç’ın yeni albümü raflardaki yerini alacak ve yaza damgasını vuracak.

Zaytung’da Aralık 2009 tarihli düzmece bir haber, Kasım 2011’de harfi harfine gerçekleşecek. Olayın gerçekleştiği yer Yozgat olacak.

GSMH 3. çeyrekte %5.5 büyüyecek, cari açık 4 milyar dolar artacak, işsizlik %0.5 düşecek, sanayi endeksi 45 puan yükselişe geçecek, euro-dolar paritesi 1.3’te sabitlenecek. Nedenini bilmemekle birlikte çok sevineceğiz.

Yiğit Bulut’un son kitabı “Emperyal Türkiye yolunda vatandaşa düşen görevler” başlığıyla yayınlanacak. Kitabın ikinci basımına Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız tarafından bizzat yazılan ‘İşçi de günde 26-28 saat çalışacak gerekirse’ isimli makale de dahil edilecek.

Bedelli askerlik tartışmalarına Genelkurmay 28. defa son noktayı koyacak. Hemen ardından hükümet cephesinden bir son nokta daha konacak.

COP17’de bütün ülkeler tarafından iklim değişikliğinin çok ciddi bir sorun olduğu ve birilerinin mutlaka bir şeyler yapması gerektiğini vurgulayan tarihi bir deklarasyon imzalanacak.

Türkler ve Türkleri ulu ve üstün bir millet olarak görenler dışında tüm toplumların ne kadar sefil, yozlaşmış ve çöküşte olduğu İsviçreli bilim adamları tarafından kanıtlanacak. Bunu Türkiye’de herkesin demokrat, ve herkes dışında herkesin de faşist olduğunu kanıtlayan başka bir deney izleyecek.

Türkiye’deki bütün sol kesimler Birleşik Sol Çatı Partisi (BiSÇıP) altında bir araya gelecekler. Genel Kurultay’dan çıkan ilk karar “lelele-lelele-lelelelele” ritimli sloganların sonsuza kadar yasaklanması olacak. Bu kararın ardından Türkiye’de sol patlama yapacak.

Einstein’ın “Sorunları, onları yaratan bakış açılarını kullanarak çözemezsiniz” lafını sosyal paylaşım ağlarında 1 milyonuncu defa paylaşan kişiye Nobel Barış ödülü verilecek.

***

2011’i önceki ve muhtemelen sonraki yıllardan farksız kılan birçok sıradan olay da yaşanacak tabi.

Birileri doğacak, daha az sayıda birileri ölecek. Birkaç bin kişiye büyük ikramiye çıkacak; bi’ kaç yüz milyon kişi açlıktı, susuzluktu, soğuktu, sıcaktı, önlenebilir hastalıktı, doğal afetti, ekonomik krizdi, savaştı, terördü, oydu buydu derken ya ölecek, ya da “hayat zor dostum” u en içten bir iç çekiş eşliğinde söyleten şartların kucağında  bulacak kendisini. Belki hakikati de o kucakta bulacak, kim bilir? Bir de bakmışsın, simülasyon dünyasının yalan konforlarından sonra hakikat dünyasının gerçek acılarında bulmuş mutluluğu insan?

Onlarca milyon kişi toplamda yüzlerce milyon defa “sigarayı bırakıyorum” diyecek, üç aşağı-beş yukarı yüzde biri başaracak. Keza baş ağrısıyla uyanılan bir içki gecesi sabahında verilen “bi’ daha da içmem abi” sözleri… Youtube’a milyonlarca video eklenecek. Facebook’a hergün onlarca milyon fotoğraf ve gönderi düşecek. Hepsini teker teker izleyip okuyup bitireceğiz; bastıran çişimizi tutarak, gözlerimizden akan uykuya rağmen, açlıkla guruldayan karnımız eşliğinde.

Milyonlarca insan milyonlarca defa hoşlandıkları insanla beraber olma hayalleri kuracak, ve büyük kısmının hülyaları gözyaşı ve selpaklar eşliğinde katlanarak derinleşecek.

Yüz milyonlarca kişi milyarlarca defa ağlayacak. Bu gözyaşlarının büyük kısmı coşku pınarlarından fışkırmayacak, üzüntü ve hayal kırıklığının tuzlu çökeltilerinde damıtılacak. Ve biz bir kez daha gerçek bir üzüntü ve hakiki bir hayal kırıklığını doyasıya yaşamanın ne kadar mutluluk verici, insana yaşadığını hissettirici olduğunu fark edecek, ve ama bunu kendimize bile itiraf edemeyeceğiz. Teker teker her birimizin ne olduğunu tam olarak bildiği “mutluluğun” evrensel tanımını yapabilen 2011’de de çıkmayacak.

Yüz milyonlarca insan, yüz milyarlarca işi kendi kendilerine trilyonlarca defa “Nedir yani, ne yapıyorum ben, ne işe yarıyor bu, bütün bunların anlamı ne?” sorularını sorarak yapacak. Neredeyse hepsi, elle tutulur, ikna edici hiçbir cevap bulamadan aynı yüz milyarlarca işi yapmaya devam edecek.

Milyarlarca insan yüzlerce milyar defa sinirlenecek, sesini yükseltecek, bağırıp çağıracak, bazı bazı işi tekme-tokat boyutuna taşıyacak. Kadınlar, gençler ve çocuklar tekme-tokat sürecinde alıcı mevkilerinin vazgeçilmezi olmaya devam edecekler.

Milyonlarca insan sisteme ya da sistemin elle tutulur/gözle görünür bi’ kaç boyutuna feci kızacak, sokaklara inecekler. Trilyonlarca slogan atılacak, milyonlarca yazı yazılacak.

Yüzlerce trilyon cümle ve fikir yanlış anlaşılacak, yanlış anlatılacak. Herkes birbirini tam ve doğru anlasa muhtemelen yaşanmayacak onlarca trilyon kavga, tartışma, dövüş, cinayet, savaş ve çatışma yaşanacak.

Dünya üzerinde üretilen toplam gıdanın 3’te biri çöpe gidecek. Ve buna rağmen bazı uzmanlar “tek yol gıda üretimini arttırmak” demeye devam edecekler. Ve çoğumuz da buna dünyadaki en bariz, en “herhalde canım” olguymuş gibi inanmaya devam edeceğiz. Benzer bir durum fakirlik-kalkınma-refah üçgenini sarmalayan muhabbetlerde de yaşanmaya devam edecek.

***

Eninde sonunda baki olan, hayatlarımızdan bir senenin daha geçip gitmesi olacak. “Zaten geçip gitme eyleminin tozlu sahnesi değil mi hayat, a dostum?” diyeceğiz yarı şaka yarı ciddi. Sırıtacağız hafiften efkarlı. Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, sabah olacak.

2011 Üzerine Yazılar

Yaşanmadan 2011 Değerlendirmeleri

Her yılın sonunda gazeteler o yılın değerlendirmeleriyle dolar. Geçen yıl neler oldu, dünyada neler yaşandı? İşte ajansların geçtiği en güzel kareler! En büyük felaketler, bu yıl kaybettiklerimiz, daha dün gibi değil mi? Ama geçen bir yılda yaşananlarla göz ucuyla ilgilensek de, aklımız daha çok gelecek yılda ve 1 Ocak’tan itibaren hayatımızda yapmaya kararlı olduğumuz değişikliklerdedir. Hepimiz geçen yıla dair yazıları ve yorumları okurken, gerçekte belirsiz olan geleceğe doğru bakarız.

İşte bu yüzden biz Yeşil Gazete olarak her gazetede bulabileceğiniz 2010 değerlendirmelerini boş verip, hiçbir yerde bulamayacağınız 2011 değerlendirmelerinden oluşan bir dosya yapmaya karar verdik!

Hızla yaklaşan 2011 neler getirecek?

Hiçbir şey değişmeyecek mi? Yoksa bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı?

Aynı partiler, aynı politikacılar,aynı köşe yazarları, aynı tartışma programları ve aynı televizyon dizileriyle bir yıl daha mı geçireceğiz? Doğanın yok edilmesine, HES’lere, nükleere, küresel ısınmayı durdurmak için bir şeyler yapması gerekenlerin bizimle alay etmesine, tıpkı bitmek bilmez televizyon dizilerini seyreder gibi bir yıl daha seyirci mi kalacağız? Yoksa yeter artık diye ayağa kalkacak, yepyeni bir dünya mı kuracağız?

Önümüzdeki yıl genel seçimler var. Meclis’te sadece birkaç yüz mü değişecek, yoksa hükümet mi? Türkiye 30 yıldır yaşadığı karbon kopyayla çoğaltılmış politikacılardan oluşan meclislerden bir yenisine mi sahip olacak 2011’de, yoksa seçmen yepyeni “mesajlar” mı verecek?

Mesela tabularımız ne durumda olacak? İki dil korkusu devam edecek mi? Yine özerklik diyene sopa gösterilecek mi? Bölünmez bütün bir türlü bölünmediği halde her an bölünecekmiş gibi diken üstünde oturulacak mı? Başörtüsü dediğiniz anda birileri hazır ola geçmeyi sürdürecek mi? Çocuklar yine her sabah andımız için sıraya girecek, “sivil” toplum örgütlerinin toplantıları İstiklal Marşı’yla açılacak mı? Devlet yetkilileri ve televizyon yorumcuları Nisan ayında Amerikan başkanı işte bu sefer Ermeni soykırımı diyecek diye yine havale geçirecek mi? Yoksa Türkiye’de yaşayan insanlar 2011’de tabularının tabu olduğunu fark edip kendi zayıflıklarıyla ve kendi gücüyle yüzleşmeyi bu kez başarabilecek mi?

Mesela dünya nereye gidiyor olacak? Dünya nüfusu 2011 sonunda 7 milyara dayanıp Avrupa ülkeleri ve ABD ekonomileri daralırken ve Çin-Hindistan ekseni dünyayı sadece insan nüfusu olarak değil ekonomik olarak da dünyanın yarısını teşkil etmeye doğru giderken mevcut siyasi dengeler aynen sürebilecek mi? Obama balonu daha nereye kadar sönebilecek mesela? 2011 de Sarkozy, Merkel, Putin, Erdoğan ve Berlusconi’yle biterse bize yazık değil mi?

Yok mudur şöyle güzel kehanetler yapacak birileri?

İşte Yeşil Gazete yazarları sadece politikayla, ekonomiyle ve ciddi meselelerle değil, hayatın her alanıyla ilgili 2011 değerlendirmelerini bir hafta boyunca bizlere sunacaklar. İster kehanet deyin, ister tahmin, ister analiz deyin, ister temenni, Yeşil Gazete yazarları yanılmayı ve madara olmayı da göze alarak bizlere bir hafta boyunca 2011’i anlatacaklar.

Ağzından yel alsın da diyebilirsiniz, ağzından bal damlıyor da…

Çıkar mı, çıkmaz mı, orası sadece yazana değil, aslında biraz da bize kalmış değil mi?

Yeşil Gazete yazarlarının gözüyle “Yaşanmadan 2011 Değerlendirmeleri” başlıyor…