EnerjiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Fukuşima nükleer felaketi dokuz yaşında

11 Mart 2011, Japonya‘nın Tohoku bölgesini vuran 9 büyüklüğündeki depremin 14 metre yüksekliğinde tsunami dalgaları oluşturarak Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nde nükleer felaketi başlattığı gün olarak tarihteki yerini aldı. 18 bin kişinin yaşamını yitirmesine, yüzbinlerce insanın yaralanmasına ve 380 bin insanın evini, yaşam alanlarını aniden terk etmesine yol açan üçlü felaket, doğal afetlerin nükleer santraller üzerinde ne denli tehlike teşkil edebileceğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Depremin meydana gelmesiyle nükleer tesisin altı reaktöründen üçünde sırasıyla 12,14 ve 15 Mart tarihlerinde meydana gelen tam erimeler, tsunami dalgalarının soğutma suyu sistemini bozmasıyla reaktörlerde patlamalara yol açarak tehlike derecesinin Çernobil nükleer felaketinin tehlike derecesine eşdeğer; “7 seviyesi”ne çıkarılmasını gerektirdi.

Ne var ki patlamalarla atmosfere yayılan radyoaktif partiküller daha önce de yazdığımız üzere yağış, rüzgar, fırtına gibi hava olayları ve yangınlarla ekosistemde yayılarak tehlike oluşturduğu gibi mütemadiyen denize karışan radyoaktif su ve çözümsüz atık sorunu da bu tehlike derecesini daha yukarıya taşıyor. Fukuşima nükleer felaketi’nin kendini sürekli yeniden üreten ve yüzlerce yıl sürecek olan ekosistemsel tehlikelerini ve risklerini önceki senelerde  olduğu gibi  paylaşıyoruz.

Bu seneye damgasını vuran olay, yüksek radyasyon seviyelerine hatta son kertede dünya çapında etkili olan koronavirüse rağmen gerçekleştiril- mek istenen Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları. Japonya’da halk Tokyo 2020’ye tepkili fakat ülkenin ekonomik çıkar dengeleri aşırı tepkilerin önüne geçiyor. Fakat gelin Tokyo 2020′ yi detaylandırmadan önce son bir yıl içinde yaşananlara göz atalım.

Bitmeyen dekontaminasyon çalışmaları

Fukuşima nükleer felaketinin oluşturduğu tehlike ve riskler kadar Japon Hükümeti’nin bölgede dekontaminasyon çalışmaları yürütülüyor olmasına rağmen mevcut radyasyon tehlikesini yok sayması ve sağlık risklerini görmezden gelen yaklaşımı da bu riskleri artırıyor. Bölgeyi terk etmiş olan 380 bin kişiden en son 40 bin kişi tazminat ödemeleri kesilmesine rağmen dönmemekte direnirken dönenler daha ziyade yaşlılar ve çocuksuz olanlar. Tahliye bölgesinde “okullar faaliyete geçti denmesi için” yeniden açılmış olan okullara ise öğrenciler başka şehirlerden otobüslerle taşınıyor.

Tahliye bölgelerinde halen girilmesi yasak olan ilçe ve şehirler ise yüksek radyasyon seviyeleri nedeniyle dekontaminasyon işlerinde çalışan işçilerin sağlığı açısından ciddi tehlike arz ediyor. Zira nükleer felaketin meydana geldiği Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde her gün dört-beş bin işçinin dekontaminasyon çalışmalarını yürütmesi, yer yer saatte 250 Mikrosievert radyasyona maruz kalmaları anlamına geliyor ki bu dünya standartı olan yıllık sınır dozuna dört saat içinde erişilmesi demek. Öte yandan 404 milyon dolar harcanarak inşa edilen fakat reaktörlerin içinden geçerek denize akmaması için biriktirilen 400 ton suyun miktarını yalnızca 170 tona düşüren Buzdan Duvar projesi zamanında tesis sahasında çalışanlarla beraber bu sayının sekiz bine ulaştığı belirtiliyor.

Görsel: Greenpeace/ Japonya

Kanser vakaları artıyor

Yetişkinler arasında nedeni bilinmeyen kalp krizi ve diğer rahatsızlıklardan ölümlerin Fukuşima nükleer felaketi ile ilişkilendirilmesi kolay değil. Bu durumu daha da zorlaştıran ise felaketin ilk yılında ölümlerin %90’ı bildirilirken 2018’de bildirim oranının %55,8’e düşmüş olması. Diğer bir deyişle zaman geçtikçe ölümlerle ve kanser vakalarıyla nükleer felaket arasında bağ kurmanın güçleşmesi, bildirimlerin yapılmasının önünde engel teşkil ediyor.

Kanser vakalarının yüksek olarak görüldüğü bir grup da işçiler kadar direkt radyasyona maruz kalmasalar da bağışıklık sistemi görece zayıf olan çocuklar. Çocukluk çağı tiroit kanserinin nükleer felaket öncesinde milyonda bir ya da iki görülebilen bir hastalıkken nükleer felaketin başlamasıyla görülme sıklığının 500 kat arttığını ortaya koyan vakalar izlenmeye devam ediyor.

Buna göre tiroit kanseri teşhisi ve şüphesi olanların sayısı, 2018 sonunda yayımlanan araştırmalara göre, 380 bin çocukta 206 iken, bugün bu sayı 218 vakaya çıkmış durumda. Sıkı bir takip yapılırsa bu sayının 3500’e çıkabileceğine işaret eden uzmanlara göre Fukuşima nükleer felaketi nedeniyle çocuklarda görülen kanser teşhisi ve şüphesi vaka sayısı Çernobil nükleer felaketi sonrasındaki vakalara kıyasla oldukça yüksek. Bu görüşü daha önce Yeşil Gazete’de yaptığımız röportajda, Kazuhiko Kobayashi de destekliyor. Kobayashi, nükleer felaketin başladığı tarihten bugüne dokuz yıl geçmiş olduğu için çocukların başka şehirlerde takibinin yapılması mümkün olmadığını söyleyerek kanser vakalarının bilinmesindeki zorlukların altını çiziyor.

Yüksek radyasyon seviyeleri

Bağımsız uzman ve yurttaşlar tarafından yapılan ölçümler Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın Fukuşima rotası kapsamındaki Koriyama şehrinde saatte 0,46 mikrosievert, İitate kasabasında saatte 0,77 mikrosievert radyasyon tespit etmiş bulunuyor ki bu tespit radyasyon seviyelerinin dünya standartı kabul edilen yıllık 1 milisievertin saat hesabına  göre radyasyon miktarının iki-üç kat fazla olduğunu gösteriyor. Öte yandan hatırlatmak gerekirse  Fukuşima nükleer felaketinin başlamasından aylar sonra tayin edilen yıllık 20 Milisievert sınır dozunun dokuz yıldır hala uygulamada tutulması  dünya çapında bir ilk. Bu şekilde, açıkça dünya standardı olan yılllık 1 milisievert sınır dozuna geri dönülemeyecek denli yüksek radyasyon seviyeleri, diğer bir deyişle dünya standartının  20 kat üstü “normalleştirilmek” isteniyor.

Havalandırma kuleleri büyük risk

Gerek Fukuşima eyaleti gerekse meteorolojik hareketlilik nedeniyle Japonya ve Uzak Doğu hatta Pasifik Okyanusu açısından en büyük tehlikelerden biri de Fukuşima Nükleer Santral Tesisi sahasında bulunan havalandırma kuleleri . 120 metre yükseklikteki iki kule patlamalar esnasında yüksek radyoaktif izotopların açığa çıkması ve buralarda birikmesi nedeniyle yüksek tehlike barındırıyor. En son bu kulelerin bir fırtına ve ya şiddetli hava olayı nedeniyle devrilerek işçilerin mağdur olmaması için 200 metre uzaktan kumandayla bir operasyon yürütüldü ve kulelerin yüksekliği ayakları kesilerek  60 metreye indirildi. Ancak soğutma kuleleriyle ilgili yürütülen bu işleme olimpiyat sürecinde bir kaza meydana gelirse radyasyonun yayılmasına neden olur gerekçesiyle 2021 yılında devam edilmesine karar verildi.

2021 yılı Fukuşima Nükleer Santrali’nde dünyayı ilgilendiren operasyonların yapılacağı yıl olacak görünüyor. Nitekim 2021 yılında başlanması düşünülen bir diğer işlem de reaktörlerdeki erimiş olan yakıt çubuklarının çıkarılması; ki eğer işlem başarılır da erimiş yakıt çubukları soğumaya alınabilirse reaktörlerin sökümü için öngörülen tarih de ancak 2040 ya da 2050 olabilecek. Tüm bu işlemler için maliyet ise en az 250 Milyar Dolar olarak öngörülüyor.

Denize boşaltılmak istenen 1 milyon 200 ton radyoaktif su

Dünya kamuoyunun da yakından izlediği radyoaktif atık suyun denize boşaltılmak istenmesi konusu ise halen beklemede. TEPCO ve Japon Hükümeti bugün sayısı 1200’e ulaşan 1000 tonluk silolardaki suyun denize boşaltılması için en son Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (IAEA) da desteğini almasına rağmen yasa gereği balıkçıların iznine tabi olunması bir ekolojik felaketin önüne geçiyor.Zira bu suyun içinde onlarca radyoaktif izotop bulunduğu da tespit edildi. Japonya genelinde yapılan araştırmaya göre balıkçılarla birlikte nükleer karşıtlarının da desteğiyle karşıtlık %42 civarındayken, nüfusun yalnızca %6,7’si suyun denize boşaltılmasından yana . Bu şekilde günde 170 ton suyun biriktirilmesine devam edilse de yetkililer 2 yıl sonra suyun depolanabileceği bir alan kalmayacağı için boşaltılması gerektiği ifade ediliyor.

Atıklar çözümü olmayan sorun

Fukuşima nükleer felaketinin başlamasıyla dekontaminasyon görevlilerinin topladığı katı atıkların miktarı 9 yıl sonra 14 milyon tona ulaşmış bulunuyor. Beş yıl önce 43 milyon ton olan radyoaktif atıkların yakılarak bu miktara indirilmiş olması bir sorunken bugün 8000 Bekerel/kg’ya kadar radyoaktif olan katı atıklar okulların, kamu binalarının depolarında tutuluyor. Halkın rahat etmesi için bunların tutuldukları yerlerden çıkarılması ve nükleer santral civarındaki orta dereceli atık depolama alanına getirilmesine karar verilen son tarih ise 2022, zira bu tarihten üç yıl sonra yani 2025’te katı atıkların nihai atık depolama alanına alınması gerekiyor Ama bunların çıkarılıp nereye konacağı halen kararlaştırılmış değil, yani orta dereceli atık deposunun neresi olacağı belirlenemiyor.

Fukuşima anma etkinlikleri iptal, Tokyo 2020’ye devam

Fukuşima nükleer felaketi aynı zamanda Japonya’da yurttaşların nükleer risklere dair bilinçlenerek yurt genelinde bir daha nükleer santrallerle ilgili mağduriyet yaşanmaması, maruz kalınan tehlikelerin tazmin edilmesi ve risklere karşı önlem alınması için önemli bir tarihi olay. Nitekim bu olay nedeniyle yıllar içinde Japonya’da çalışabilir reaktör sayısı 54’ten 37’ye düşerken bugün yeniden üretime açılmış bulunan operasyon halindeki reaktör sayısı yalnızca yedi ve ülke genelinde yenilenebilir enerji olarak rüzgar ve güneş santrali yatırımları nükleer enerjinin yerini alıyor. Bu açıdan dokuz yıldır sivil toplum eliyle düzenlenen Fukuşima Anması ve onu takip eden etkinlikler toplumun kendi içinde nükleer gerçekleri konuşması ve farkındalığın yükselmesi için önemli fırsatlar sunuyor.

Ne var ki nükleer felaketin meydana geldiği sembolik gün itibariyle gerçekleştirilen tüm anma etkinlikleri ilk kez koronavirüsün yayılmasına karşı alınan önlemler çerçevesinde ikinci bir açıklamaya kadar yasaklanarak iptal edildi. Dokuz yıldır ilk kez iptal edilen etkinliklerin bu seneki teması “Tokyo 2020 Radyoaktif Olimpiyat Oyunları” olarak planlanmıştı. Buna karşın Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapacak olmasında ise bir başlangıç seremonisinin seyircisiz yapılmasından başka bir değişiklik yok. Zira Başbakan Abe Japonya’da 1000 Covid- 19 vakasına rağmen dünya çapında gelecek sporcuları Fukuşima’da karşılama fırsatını, diğer bir deyişle Fukuşima’dan sporcularla “iyileştik”mesajı verme fırsatını kaçırmak istemiyor.

Tokyo 2020 kapsamında ilk durak olan Fukuşima’dan dünyaya verilecek mesaj için ise Iwate, Miyagi ve Fukuşima eyaletlerinden öğrenciler geçen sene ağustos ayında gerçekleştirilen atölyelerde bir araya getirilerek Fukuşima’dan “iyileşme” mesajı verilmesi için görevlendirildiler. Bu görev gereği nükleer felaketin etkisi süren Tohoku Bölgesi‘ndeki boşaltılmış olan geçici konutların aluminyum pencerelerinin geri dönüştürülmesiyle elde edilen malzemeden bir anıt yapacaklar- ki bu malzemelerin radyoaktif olabileceği ilk akla gelen risk!

Binlerce insanın yaşamını kabusa çeviren nükleer felaketin etkileri devam ederken Japon hükümetinin Fukuşima’yı dünyaya bölgedeki tüm sorunların giderilmiş ve radyoaktif kirlilikten eser kalmamış gibi gösterme çabası şüphesiz başta nükleer karşıtları tarafından eleştiriyle karşılanırken . Olimpiyat ateşi 26 Mart tarihinde ilk durak olarak Fukuşima’yı ziyaret edecek ve Japonya genelinde 17 eyalet ziyaret edilmiş olacak.

Fukuşima nükleer felaketi dünya genelinde  bilinen 400 nükleer felakette olduğu gibi yarılanma ömürlerine göre etkisi yüzlerce, binlerce belki de milyonlarca yıl devam edecek olan radyoaktif izotopların canlı cansız çevreye tezahür etmesiyle başlar ve  ömrünü tamamlayana kadar etkisini sürdürür. Bu şekliyle ekosistemsel kırım “ekokırım“olarak tanımlanmayı hak eden nükleer felaket canlı yaşamı üzerinde kendisini yıllar içinde kanser ve nedeni tespit edilemeyen diğer bir çok hastalıklarla gösterecektir. Fukuşima nükleer felaketi özellikle bir deprem ülkesinde nükleer felaketlerin meydana gelmesini kolaylaştıran ortamın olduğunu göstermesi açısından önemli dersler ihtiva eder. Bu nedenle hükümetler ısrar etse bile böylesi bir felaketin yaşanmaması için toplum tarafından nükleer santrallerle ilgili gerçeklerin bilinerek geleceğin sahiplenilmesi elzemdir. Söylemekten yorulmayalım: En tehlikesiz nükleer santral, hiç kurulmamış olandır.

 

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

Greenpeace: Tayfunlar Fukuşima’daki radyasyon seviyesini artırdı

Greenpeace Japonya, Fukuşima eyaletinin bazı noktalarında geçmiş yıllara göre daha yüksek seviyede radyasyon tespit etti. Yapılan araştırmada, radyasyon seviyesindeki artışın nedeninin 2019 yılında meydana gelen iki tayfun olduğu; tayfunların bölgede bulunan dağlık alandaki radyoaktif sezyumu eyalete sürüklediği belirtildi.

2019’un Ekim ve Kasım aylarında üç hafta süren araştırmanın gerçekleştirildiği bazı bölgelerde, radyasyon seviyesinin önceki yıllara göre daha yüksek olmasına karşın, bazı bölgelerde tekrar kirlenme olduğu, bazı bölgelerde ise radyasyon seviyesinin azaldığı kaydedildi. Araştırma, Fukuşima’daki girişe kapalı alan ile kentte yaşamın devam ettiği bölgelerde radyasyon seviyesinin yüksek olduğu bilinen noktalarda gerçekleştirildi.

No 19 ve 21 olarak adlandırılan iki tayfun Fukuşima bölgesi de dahil olmak üzere Japonya’ya çok miktarda yağmur yağmasına neden olmuştu. Bilim insanları şiddetli yağışların nehir yoluyla, dağlık ormanlardaki radyasyonu yaydığını düşünüyor.

‘Radyasyon yağmurlarla dağlardan iniyor’

Greenpeace Japonya Enerji Kampanyacısı Kazue Suzuki, Fukuşima bölgesindeki dağlık alanın radyasyon kaynağı olmaya devam edeceğini belirterek, “Araştırmamız, ‘Fukuşima’da normale döndük’ mitinin gerçek olmadığını ortaya koyuyor” dedi.

Greenpeace araştırmasına yardımcı olan Fukuşima’ya bağlı Namie’de yaşayan Mizue Kanno ise dünyanın Fukuşima’daki durumdan haberdar olmasını istediğini dile getirerek şunları söyledi:

“Radyasyon şiddetli yağmurlarla dağlardan temizlenmiş bölgelere iniyor. Evimin etrafındaki radyasyon bugüne kadarki en yüksek seviyeye ulaştı. Bir kez nükleer kaza gerçekleşti mi sonuçları bu yaşadıklarımız oluyor. Yakın zamanda her şey normal denerek olimpiyatlar yapılacak, ancak bu doğru değil.”

Rapordan öne çıkan bulgular şöyle:

  • Yeniden yaşama açılan Namie‘da eski bir okul ve anaokuluna yakın bir bölgede, yıllık doz oranları, toplum için önerilen uluslararası maksimum maruziyetin 10 ila 33 katı çıktı.
  • Namie’de Takase Nehri boyunca, hükümetin yaşamak için güvenli olduğunu iddia ettiği yerdeki radyasyon ölçümleri halen Fukuşima felaketinden önceki radyasyon seviyesinin 20 katı.
  • Fukushima kent merkezinde yapılan dört saatlik ölçümde 2011 nükleer felaketinden önceki radyasyon seviyesinden 137 kat daha yüksek radyasyon seviyesine sahip bölgeler olduğu saptandı.
  • Yeniden yaşama açılan Okuma bölgesindeki yeni belediye binasının yakınında ve planlanan Olimpiyat meşalesi rotasının birkaç yüz metre ilerisindeki radyasyon sıcak noktalarında radyasyon seviyesi 1 metrede saatte 1,5 mikrosievert ve 10 santimetrede saatte 2,5 mikrosievert çıktı. (Bu Fukuşima felaketinden önceki seviyenin 62 katı)
  • Önceki tayfunlardan elde edilen kanıtlar, Ekim 2019’dan itibaren kirlenmede önemli bir artış olduğunu güçlü bir şekilde gösteriyor.

 

Kategori: Enerji

DünyaEnerjiManşet

Tayfun bir kez daha Fukuşima’daki radyoaktif atıkları denize süpürdü

13 ekim günü Tokyo ve çevresinin birincil etki alanına girdiği  Hagibis Tayfunu,  Fukuşima Nükleer Felaketi‘nin başladığı alanda  radyoaktif temizlik işlerinde toplanan katı atıkların nehre sürüklenmesine yol açtı. Fukuşima Eyaleti’ndeki Tamura Belediyesi‘nden yapılan açıklamaya göre aşırı yağmura bağlı olarak geçici depolama alanına dolan sel suları 2667 adet radyoaktif katı atık  torbasını denize sürükledi. Her biri  1 tonluk ağırlıkta olan torbaların sürüklenmiş olması toplam 2667 ton radyoaktif atığın ekosisteme karıştığını gösteriyor.

Asahi Gazetesi’nin haberine göre yetkililerin açıklamaları  katı atıkların sürüklenmesine karşı her hangi bir önlem alınmadığını gösterirken tahribatın ekosistem üzerindeki etkilerinin Çevre Bakanlığı‘nca araştırılacağı belirtiliyor. Bununla birlikte önceki günkü haberimizde  okuduğunuz üzere TEPCO (Tokyo Elektrik Şirketi)  sözcüsü Emi Iwasa tarafından yapılan açıklamada, tayfunun nükleer santralde 11 sızıntı alarmı verdiği belirtilmiş ve denize karışan herhangi radyoaktif bir madde olmadığı söylenmişti.

11 Mart 2011 tarihinde deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan nükleer felaketin etkileri sekiz yıldır sürüyor. Bundan önce 2015 yılında meydana gelen Etau Tayfunu ile radyoaktif temizlik tasfiye iş süreçlerinde istiflenen binlerce atık denize sürüklenmiş, bölgedeki radyoaktivite ekosisteme karışarak yüzlerce kilometre yolculuk yapmıştı. Yalnızca dört yıl sonra meydana gelen Hagibis Tayfunu’nda da Etau Tayfununun sonuçlarından ders alınmadığı ve radyoaktif atıkların sürüklenmesinin önüne geçilmediği anlaşılıyor.

Nükleer santraller ve atıkları iklim krizi şartlarında yeterince yüksek risk taşırken gerek hükümetlerin gerekse yetkili şirketlerin ilgisizliği ve sorumsuzluğu önceki yazılarımda bahsettiğim gibi çok daha büyük sorunlara yol açacak gibi görünüyor. Gelecek sene 24 Temmuz -9 Ağustos arasında gerçekleştirilecek olan Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın top oyunları kısmının Fukuşima’da yapılacağı da göz önüne alınırsa dünya kamuoyunun nasıl bir tehlikeye maruz bırakıldığı daha net görülebilir.

Radyasyon hava olaylarıyla olduğu gibi sel, yangın ve afetlerle de ekosistem üzerinde taşınabilirliği ile yüzlerce , binlerce yol kat edebilir ve  yarılanma ömrüne göre onlarca, yüzlerce veya binlerce ve üstü sürelerde kanser ve diğer çeşitli hastalıkları ortaya çıkaran etkisini sürdürebilir.

(Yeşil Gazete) 

 

 

Kategori: Dünya

EnerjiManşet

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin davalıları yargı nezdinde suçsuz bulundu!

Japonya’da deprem ve tsunaminin bir nükleer felaketi tetikleyeceğini öngöremedikleri için 2015’den bu yana HIDANREN adı verilen davalarda hapis istemiyle yargılanan Tokyo Elektrik Şirketi’nin eski başkanı Tsunehisa Katsumata ile başkan yardımcıları Sakae Muto ile Ichiro Takekuro, beraat etti. 2011’de Tokyo’daki deprem ve tsunaminin ardından Fukuşima Nükleer Santrali‘nde meydana gelen felaketin mağduru binlerce kişi tarafından açılan dava silsilesinin başında kamuoyundan açıkça özür dilemiş olan şirket yetkilileri, tsunami olasılığını öngörmelerine rağmen risklere karşı önlem almamakla suçlanıyordu .

Hidanren davaları silsilesinde tüm ölümlerin deprem ve tsunami kaynaklı gösterilerek nükleer felaketten hiç kimsenin ölmediği iddialarına karşı sivil toplum adına davacı tarafın avukatları, sadece nükleer felaketten dolayı 44 kişinin nükleer felaket başladıktan sonra hayatını yitirmiş olduğunu geçen sene görülen ve yerinden takip ettiğimiz davayla ispatlamıştı. Davalı taraf ise sözkonusu ölümlerin görevi ihmal suçu kapsamında düşünülmemesi gerektiğini, nükleer felaketin öngörülemeyeceği şeklinde savunma yaptı.

Greenpeace tepkili

Davanın görüldüğü mahkeme salonunun dışında kararı protesto edenler, öfkelerini “Bu sonucu kabul etmiyoruz!” diyerek gösterirken, Greenpeace Japonya, Japonya’nın yargı sisteminin Fukuşima Nükleer Felaketin mağduru on binlerce insanın haklarını korumaktan uzak olduğunu açıkladı.

Dövizlerde yazan: “Hepsi suçsuz!kararı  Yanlış karardır”

Greenpeace Almanya‘dan kıdemli nükleer uzman Shaun Burnie ise aksi bir kararın Japon nükleer endüstrisi ile birlikte hareket ederek nükleer yanlısı politika izleyen Abe Hükümeti açısından felaket anlamı taşıyacağını şu sözlerle ifade etti : “Maalesef mahkemenin böyle bir karar vermiş olması sürpriz olmadı zira, 8,5 yıl önce başlayan nükleer felakette almış olmaları gerekn önlemleri almadıkları için felaketin sorumluları olanlar hala kendilerini korumakla meşgul “.

Fukuşima Nükleer Santrali 8,5 yıl önce meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle 6 reaktörün üçünde oluşan tam erime radyoaktif bir felaketin yaşanmaya başlamasına neden olmuştu. 9 Şiddetindeki deprem ve peşi sıra  oluşan 14 metre yüksekliğindeki tsunami dalgaları nükleer tesiste elektrik kaynağının durmasına yol açarken reaktörlerin  soğutulmasını imkansızlaştırmıştı.

Davacılar, TEPCO yöneticileri olan Katsumata, Muto ve Takekuro’nun riskleri bilmelerine rağmen alınması gereken önlemleri almamış/aldırmamış  olmakla suçluyordu. Zira TEPCO yöneticilerine nükleer felaketin öncesinde 10 metre yüksekliğinde tsunami dalgalarının nükleer tesisi tehdit edebileceği öngörülmüş ve bu riske karşı önlem alınmazsa felaket olacağı yönünde bir uyarı yapılmıştı.  Dava sürecinde, 2002 yılında TEPCO tarafından yapılan iç denetimlerde 8,3 şiddetindeki bir depremin 15,7 metre yüksekliğinde tsunami dalgası oluşturabileceği yönünde bir raporun da bulunduğu ortaya çıktı.

Deprem, tsunami ve nükleer felaket 20 bin kişinin yaşamını yitirmesine ve nükleer tesis bölgesinde yaşayan ve bugün bir çoğu hala dönmemiş olan yüz binlerce kişinin resmi ve resmi olmayan tahliyelerle evlerini terk etmesiyle sonuçlandı.  TEPCO şirketinin açıklamalarına göre tam erimenin meydan geldiği üç reaktörde ergimiş yakıtların reaktörden çıkarılması ve ardından bu reaktörlerin sökümü 40 yıl alacak. Ancak çoğu uzman bu sürenin çok daha uzun olacağına dikkat çekiyor.

Reaktörlerde yapılacak bu işlemlerin maliyet boyutunun ise radyoaktif kirliliğinin mağdurlarına ödenen tazminatlarla beraber 200 milyar doları bulacağı ifade ediliyor. Bunlara ilaveten nükleer santral tesisinde biriktirilerek miktarı 1 milyon 200 tona ulaşan ve balıkçılık açısından büyük tehlike oluşturan radyoaktif suyun ve diğer radyoaktif temizlik süreçlerinin riskleriyle maliyetleri de söz konusu.

TEPCO yöneticilerinin tanımlanan bilinen risklere karşı almaları gereken önlemleri almamaları nedeniyle görevi ihmalden suçlandıkları davaların açılması  iki defa delil yetersizliğinden düşürülmüş, sivil toplum tarafından davalıların hüküm giymesi için 2015 yılında dava yeniden açılmıştı.

Davacı sivil toplum adına 5700 mağdurun avukatlığını üstlenmiş olan Avukat Hiroyuki Kawai kaybeden taraf temyize gideceği için bu davaların 10 yıl kadar sürebileceğine dikkat çekerek, nihai hedeflerinin büyük bir nüfusu mağdur ederek yaşamsal tehlike arz eden nükleer santrallerin kökünü kurutmak gibi büyük bir mücadelenin başlangıcı olduğunu ifade etmişti.

(Guardian, Yeşil Gazete) 

 

Kategori: Enerji

DoğaEkolojiManşet

Fukuşima’nın 1 milyon ton radyoaktif suyu Pasifik Okyanusu’na dökülecek

Japonya Çevre Bakanı, 2001’deki deprem ve tsunamiden zarar gören Fukuşima Nükleer Santrali’nin o günden bu yana sakladığı 1 milyon tondan fazla radyoaktif suyu, daha fazla depolayacak yeri olmadığı için Pasifik’e dökmek zorunda kalacaklarını söyledi.

Japonya’da 2011 yılında tsunami sonucu zarar gören Fukuşima Nükleer Santrali, kazadan bu yana muhafaza ettiği 1 milyon tondan fazla radyoaktif suyu ‘yeri olmaması’ nedeniyle 2022’de Pasifik Okyanusu’na dökmek zorunda kalacağını açıkladı.

The Guardian’da yer alan habere göre Japonya Çevre Bakanı Yoşiaki Harada“Tek seçenek bu suyu denize akıtıp seyreltmek” dedi.  Şirket de şu anda nükleer santralde binden fazla tankın içinde bekletilen suya 2022’nin yaz ayları itibariyle yer kalmayacağını duyurdu.

Japonya Atom Enerjisi Derneği tarafından yapılan bir çalışmaya göre radyoaktif işlemden geçmiş bu suyu tahliye etmek 17 yıl sürebilir. Hükümet uzmanlardan oluşan bir panelin raporunu görmeden herhangi bir karar vermeyecek. Diğer seçenekler ise sıvıyı buharlaştırmak veya bu sıvıyı kara üzerinde daha uzun bir süre muhafaza etmek.

Tokyo Electric Power (Tepco) adlı şirket, nükleer santralde zarar gören üç reaktör çekirdeğinin erimesini engellemek için kullandığı suyu mevcut teknolojilerle radyoaktif bir hidrojen izotopu olan trityumdan temizleyemiyor. Devletin yeraltı kaynak sularının tesiste kullanılan suya karışmaması için inşa ettiği yeraltı duvarına rağmen kaynak su reaktörü temizleyen suya karışıyor.

Biriktirilen radyasyonlu suyun okyunusa dökülme planları birkaç yıldır tartışılıyor.

 

 

Kategori: Doğa

EnerjiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çernobil’den Fukuşima’ya en büyük tehlike devlet aklı

2016 ‘da açıklanan bilimsel verilerin ışığında gelecek 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni Çernobil olacak.Bu yazımda sağa sola sapmadan meseleyi hükümetlerin, yurttaşların yaşamsal bütünlüklerini tehlikeye attıklarını gösteren temel uygulamalarını ele almaya çalışacağım.

Patlamadan sonra yapılan Çernobil  (Pelin) Meleği heykeli

Öyle bir endüstri ki bu alanda bir kazanın vuku bulması onlarca, yüzlerce belki de binlerce yıl süren felaket demek. Geri dönüşü yok, maddi manevi zararın telafisi mümkün değil….

33 yıl önce 26 Nisan’da Çernobil Nükleer Santrali’nin bir reaktöründe meydana gelen çekirdek erimesi ve patlama, santralin bugün Ukrayna sınırları içinde kalan bölgede ve komşu Beyaz Rusya ile Rusya’da yoğun radyoaktiviteye yol açtı. Çernobil Nükleer Felaketi’nde ilk 10 yıl içerisinde kanser oranları eski duruma göre Ukrayna’da %230, komşu ülke Beyaz Rusya’da %180 arttı.

Ukrayna’da ortalama ölüm yaşının 74’ten 58’e düştüğü gibi somut tespitlerin yanı sıra 2016 ‘da açıklanan bilimsel verilerin ışığında gelecek 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni Çernobil olacak.

Acil durum tahliyelerinde eksiklikler

Bu yazımda sağa sola sapmadan meseleyi hükümetlerin, yurttaşların yaşamsal bütünlüklerini tehlikeye attıklarını gösteren temel uygulamalarını ele almaya çalışacağım.

Bunu yaparken tanıtımına da katkımın olması amacıyla Çernobil külliyatına son dönemde katılan kitaplardan faydalanacağım.

Önce Kate Brown’ın kaleme aldığı “Manual for Survival: Chernobyl Guide to the Future”adını Hayatta kalmak için Mücadele , Gelecek için Çernobil Rehberi olarak Türkçeleştirebileceğimiz kitaba değinmek istiyorum.

Kitap Ukrayna dışında Beyaz Rusya’da özellikle çocuklarda görülen hastalıkları baz alıyor. Bildiğiniz gibi Pripyat Kasabası’na 4 kilometre mesafedeki Çernobil Nükleer Santral tesisinin etrafındaki yarıçapı 30 km olan alan 67 yıl daha yerleşime kapalı tutulacak ve bugün santralde çelik lahtin inşası devam etmekte.

Kate Brown kitabında Beyaz Rusya’nın güneyinde ikamet bölgesi olan Veprin kasabasının da aynı Ukrayna’da olduğu gibi tecrit bölgesine dönüştürülmesi gereken bir yer olduğundan bahsetmektedir ancak, bu durum 1999 yılında yani Çernobil’den tam 13 yıl sonra anlaşılmıştır.

Nitekim 1990’dan sonra sağlık kayıtları dünya kamuoyuna açılınca görülmüştür ki Beyaz Rusya’ya ait Veprin Bölgesinde çocuklar kanser, anemi, bağışıklık sistemi rahatsızlıkları gibi çok çeşitli kronik hastalıklara yakalanmıştır.

Zira vücut ölçümleri yapıldığında kilogram başına 20 bekerel olması gereken sınır dozun 400 kat aşıldığı görülmüş fakat bölgeye girişler ancak 1999 sonrasında yasaklanabilmiştir.

Radyoaktif ürünlerin piyasaya sürülmesi

Çernobil’e dair ilk aklımıza gelen şüphesiz kendi tecrübemizle sabit olduğu üzere radyoaktif çayların bir önceki yılın mahsulüyle karıştırılarak satılmasıdır.

Lakin dünyaya gözlerimizi çevirip bakarsak bunun diğer devletlerin de başvurduğu bir yöntem olduğunu görürüz.

Adeta bir üst akıl bütün siyas yönetimlere fısıldamış, telkinde bulunmuştur. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA)’na ait olduğu şüphe götürmeyen fikirler merkezden çevreye kumanda edilmektedir. Sophie Pinkham, Chernobyl Syndrome/Çernobil Sendromu adındaki kitabı Avrupa’da da süt, et, böğürtlen, yumurta, un, pancar, ıspanak, patates, mantar ve yine çay için raf ömrülerini uzatma yoluna gidildiğinden bahseder.

Yetkililer mahsullerin raf ömrünü kağıt üstünde uzatıp bir kaç ay depoda bekletilmesini uygun görmüştür. Zira onlara göre radyoaktivite zamanla düşecektir.

Bir diğer vaka ise İtalya’nın Yunanistan’dan ithal ettiği 300 bin ton buğdayı radyasyon kontrolünden sonra reddetmesidir. Buğday Yunanistan tarafından da geri alınmayınca Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından teslim alınarak temiz buğdayla karıştırılmak suretiyle gemilerle Afrika’ya ve Doğu Almanya’ya gönderilmiştir.

Sınır dozlarını değiştirmek

Sovyet Rusya imali Çernobil’in acı hatıralarının üstüne 25 yıl sonra 11 Mart 2011 tarihinde neoliberal dönemin yıldızlarından Japonya’da meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi ise coğrafi, politik ve kültürel açıdan büyük farklar olsa da “iktidar” aklının aynı olduğu gerçeğini yüzümüze çarpar.

Her şeyden önce uluslararası standartlara göre nükleer santralden 30 kilometre yarıçaplı alanın boşaltılması şartının tam olarak yerine getirilmediği, bunun 20 kilometre yarıçaplı alanla sınırlı tutulduğu görülür.

Hatta Japonya’da hükümet bir adım daha atarak uluslararası standarda göre sınır doz tayin edilen yıllık 1 milisievert dozu Fukuşima eyaleti için 20 katına çıkartır.

Yani Japonya’da radyasyon sınır dozunun yükseltilmesiyla amaçlanan “sınır doz dahilinde” kalındığını söyleyerek insanları kandırmaktadır. Buna göre yurttaşlar bölgenin güvenli olduğunu düşünecek ve evlerini terk etmeyecek ya da terk etmişlerse geri dönmek suretiyle devletten tazminat talep etmeyeceklerdir.

Yukarıdaki vaka insanların radyoaktif bölgede kalmalarına ve radyasyona maruz kalarak yaşamaya itilmelerine neden olan şartların nasıl hazırlandığına dair yeterince fikir verir.

Lakin 1 yıl içinde bireyin maruz kalabileceği sınır doz 20 miliseverte kadardır ki bu doz 2 rem ‘e yani 2 göğüs röntgenine denktir. Öte yandan radyoaktivite hemen yıldan yıla değişen uçup gitmez, kümülatif değerlendirilmelidir.

Nitekim deprem, tsunami ve nükleer felaket sonrası evlerini anılarını yitirenler, evlerine dönebilme ihtimalleri gerçekleşirse bir daha ayrılmak ister mi?

Dolayısıyla kasabasına geri dönerek orada en az 10 yıl yaşadığı farz edilirse maruz kalacağı doz 20göğüs röntgenine tekabül ederek 200 milisievert civarında olacaktır ki bu doz ise işçiler için tayin edilen 5 yılda 100 milisevert doz sınırının üstüdür ve uzmanlar tarafından kırmızı alarm kabul edilir.

Basit bir mantık yürütelim, eğer işçiler 5 yılın sonunda 100 milisievert dozu aldıkları tespit edilirse işten ayrılıyorsa, yıllık 20 milisieverte maruz kalarak evlerine dönmüş olanlar doz aşımına uğramayacak mıdır?

Bu gerçeğe rağmen Fukuşima’da yıllık 20 milisievert sınır dozu olan yerlerde devlet eliyle ilk ve orta dereceli okullar açılmakta, deprem ve tsunamiden yıkılmışsa yeniden inşa edilmektedir.

Kısacası ebeveynler bölgenin çocukların okula dönebileceği kadar güvenli olduğu yönünde ikna edilmeye çalışılmaktadır.

Oysa radyasyon sınır dozlarının yetişkin beyaz erkeğe göre hesaplandığı gerçeğinin ışığında çocukların ve kadınların radyoaktif mağduriyeti daha ağır yaşayacaklarını söylemek yanlış olmaz ki bu konuyu önceki bir yazımda değerlendirmiştim.

Nükleerde yabancı emek sömürüsü

Fukuşima’da devlet aklının öne çıktığı diğer bir konu ise radyoaktif temizlik alanında.

Zira 19 Nisan 2019 tarihinde 15 ayrı sektörde istihdam sağlamak amacıyla yabancı işçilerin istihdam edilebilmesinin önünü açan “yeni vize programı”adı altında yasa değişikliği yapıldı. Pek tabi ki bu 15 sektöre nükleer santrallerdeki temizlik ve tasfiye işleri dahil!

Nükleer santral ve çevresindeki radyoaktif temizlik işleriyle yeni başlayan reaktörden yakıt çubuklarının çıkarılmasını ilgilendiren prosesler için de maruz kalınması kabul edilen sınır doz yılda 50 milisievert ya da 5 yılda toplam 100 milisieverttir.

Anlaşılıyor ki, Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi olan TEPCO mümkün olduğunca fazla işçi istihdam etmesi gerektiğinden yurt içinde tedarik etmekte zorlandığı emek gücü ihtiyacını yabancı işçi istihdam ederek kapatmaya çalışacak.

Fakat bu noktada uzmanlar iki önemli soruna dikkat çekiyor:

Bunlardan biri yabancı işçilerin işyerindeki temel güvenlik şartlarına uyabilmesi için iletişim kurabilecek kadar Japonca bilmesi şartı.

Aksi halde iletişim hataları büyük kazalara yok açabilir ya da Japonca uyarı levhalarını anlamayan işçi yüksek radyoaktiviteye maruz kalabilir.

Diğeri de işçilerin yıllık 50 milisievert, 5 yıl için de 100 milisieverti aşmış olarak ülkelerine dönmeleri halinde hak arayış ve tazminat talebi süreçlerinde zorluklarla karşılaşacak olmaları ve ülkelerinden dava açmalarının mümkün olup olmayacağı.

Yukarıda değindiğim her bir konuda görüldüğü gibi nükleer santrallerle ilgili süreçlerin ortak özelliği belirsizliktir. Bu belirsizlikler nedeniyledir ki doğru bilgi paylaşmak suretiyle nükleerin yaygınlaşması mümkün değildir. Biraz da bu nedenle Türkiye’deki Çernobil anıları dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ” Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” sözüyle bütünleşmiştir.

Fakat yetkililerin, devlet büyüklerinin halkını, yurttaşlarını yanıltması yaşamları söndürebilmektedir bu nedenle maalesef felaketi felaketler sarmalı haline getirecek potansiyel devlet aklında gizlidir.

Pınar Demircan/Yeşil Gazete

(Bu yazı bianet.org’da da yayımlanmıştır)

Kategori: Enerji

İklim ve EnerjiManşet

Çernobil’den Fukuşima’ya: Dün, bugün olmasın

Çernobil felaketinin 33. Yıldönümünde nükleer enerji karşıtları bir araya geliyor. Yarın ve tüm hafta sonu, yapımına devam edilen santrallere karşı mitingler düzenlenecek, çeşitli etkinlikler gerçekleştirilecek.

Çernobil Nükleer Santrali patlamasının 33’üncü yıl dönümünde, yapımına  halen devam edilen nükleer santrallere ve doğa talanına karşı karşı nükleer enerji karşıtı gruplardan çağrı var. ‘Nükleer’e hayır’ sloganıyla pek çok noktada eylem düzenleyecek gruplar yarın ve hafta sonu sürecek miting, panel ve eylemlerine herkesi davet ediyor.

Japonya-Türkiye ortalığıyla, Sinop il merkezine 14 km. uzaklıkta kurulması planlanan nükleer santral için şimdiden binlerce ağaç yok edildi. Nükleer atık meselesinin nasıl halledileceği bir muamma. Çevreci gruplar olası bir kaza durumunda olabilecekler hakkında konuşmak bile istemiyor.

Sinop Nükleer Karşıtı Platform (NKP), Cumartesi günü düzenleyecekleri miting ve panel için yaptıkları çağrıda, tüm risklerine karşın İnceburun mevkiinde kurulması planlanan nükleer güç santrali için siyasi iktidar ve Japonya hükümetinin ısrarını eleştirdi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: 2019 yılı; 1979’da yaşanan Thre Milee İsland (ABD) nükleer kazasının 40’ıncı, 1986’daki Çernobil(USSR) nükleer santral felaketinin 33’üncü, 1999’da İkitelli’de (İstanbul) gerçekleşen kazanın 20’inci, 2011’deki Fukuşima(Japonya) felaketinin 8’inci yıldönümüdür. Ve Çernobil felaketinin insanlık üzerindeki olumsuz etkileri hala son bulmadı, devam ediyor.”

Sinop NKP olarak 27 Nisan Cumartesi günü “Sinop Nükleer Santral İstemiyor” başlıklı bir miting gerçekleştireceklerini bildiren dönem sözcüsü  Zeki Karataş, mitingin yanı sıra, bu yıl Çernobil felaketinin 33. yıl dönümü münasebetiyle; 26 Nisan 2019 Cuma Günü “Çernobil’den Fukuşima’ya Nükleer Santraller Gerçeği-2” konulu bir panel de düzenleyeceklerini söyledi. Karataş, panel, yürüyüş ve mitinge tüm Sinop halkı ve nükleer enerji karşıtlarını davet etti.

Miting Tarihi : 27 Nisan 2019 Cumartesi

Toplanma Yeri : Sinop Belediyesi / Kamyon Garajı

Toplanma Saati : 11.00

Miting Alanı : Bülent ECEVİT Caddesi / Atatürk Anıtı Önü

KİP: Nükleere hayır!

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) da Çernobil Nükleer Santrali patlamasının 33’üncü yıldönümünde, İstanbul’da Kadıköy Süreyya Operası önünde gerçekleştirecekleri eylem için çağrı yaptı. Halen yapımı devam eden nükleer santrallerin ve bu santrallerin yarattığı doğa talanının protesto edileceği eylem, yarın saat 19.00’de düzenlenecek. Şiarı ise “Dün, bugün olmasın, nükleere hayır.”

 

 

EnerjiGünün ManşetiManşet

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin 8. yıldönümü

Türkçesi" Geçmişi geri getirmek mümkün mü ve Geçmiş silinmez" olan pankartlar

11 Mart 2011 tarihi, Japonya’da meydana gelen 9 şiddetindeki deprem ve tsunaminin, 18 bin insanı yaşamdan kopardığı ve dünyanın ikinci büyük nükleer kazası olarak kabul edilen Fukuşima Nükleer Felaketi’ni başlattığı gün olarak hafızalara kazındı.

Türkçesi “Geçmiş iyileşir mi ve Yaşananlar silinmez” manasına gelen pankartlar

Dört reaktörlü Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nin 3 reaktöründe vuku bulan çekirdek erimesi ekosisteme yoğun şekilde radyasyonun yayılmasına neden oldu. Bu tarih itibariyle 380 bin kişi Fukuşima Eyaleti’nden tahliye edildi. Pasifik Okyanusu’nun Radyoaktif kirlilik Japonya ile de sınırlı kalmadı, Pasifik Okyanusu’nu geçerek küresel turuna başladı. Fakat felaketin mağdurları için Japonya’da tahliyeler yalnızca nükleer santralden 30 kilometre mesafede yaşayanları kapsayan şekilde yapıldı. Sekiz yıldır devam eden nükleer felaket bugüne kadar kanser oranlarında artışa, çeşitli sosyal problemlere yol açtı. Tarım, hayvancılık, balıkçılık radyoaktif kirlilik nedeniyle zarar gördü. Sekiz yıldır radyoaktiviteden arınma çabası devam ediyor daha yıllarca da devam edecek. Bu şartlar altında uluslararası standartlar uygulanmıyor ve özellikle nüfus içindeki daha kırılgan gruplar için uygulamalar adaletsiz.

Fukuşima Nükleer Santrali’nin neden olduğu olaylar 1 yıl sonra Japonya’daki tüm nükleer santrallerin kapatılmasına uzandı. Ancak 4 yıl sonra yeniden açılmaya başlayan nükleer reaktör sayısı bugün dokuz. Fukuşima dünya genelinde nükleer santrallerle ilgili gerçeklerin idrak edilmesini de sağladı. Nitekim bugün bir çok ülke nükleer santrallerini kapatmak üzere program yapmaya başladı. Ancak aksine Türkiye’de hükümet nükleer santral planlarını hayata geçirmek için koşar adımlar attı.

Yukarıda okuduklarınıza aslında bugün 14:00’da Açık Radyo’da gazetemizin editörlerinden Ercüment Gürçay‘ın sunduğu Babil’den Sonra’da konuşulacakların introsu denebilir. Çünkü programda gazetemizin Nükleer içerikler editörü ve Nükleersiz.org Koordinatörü  Pınar Demircan 8. Yılında Fukuşima Nükleer Felaketi’nin yarattığı toplumsal ve ekolojik yıkımı anlatarak ortaya çıkan yeni riskler olduğundan bahsedecek. Ek olarak hükümetin ikisi için anlaşma yapmış olduğu üç nükleer santral planı üzerine değerlendirmelerini paylaşacak. Programda editörlerimizin özenle seçtikleri nükleer temalı müzik parçalarını da dinleme fırsatı bulabileceksiniz.

Günlerden Fukuşima olunca siz bugüne depremin meydana geldiği 08:46 itibariyle Nükleer karşıtlarının #FukuşimayıUnutma etiketiyle sosyal medyada twitter eylemine destek vererek başlayabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

Köşe YazılarıYazarlar

8. yılında Fukuşima Nükleer Felaketi ve yeni riskler

2011 yılından bugüne Fukuşima Nükleer Felaketi boyunca yaşananlar, nükleer santral kurma planları yapan bazı ülke ve hükümetlere köprüden önce son çıkış; bazılarına ise “kıyak” müşteri olma fırsatı şeklinde göründü. Hükümetin yapmış olduğu nükleer santral anlaşmalarıyla ülkemizin ikinci grupta olduğu aşikar. Oysa “Fukuşima”nın adı bile bir nükleer santralde meydana gelebilecek kaza risklerinin tehlikeye dönüşmesiyle oluşan toplumsal ve ekolojik maliyetlerin ne denli büyük, çeşitli ve hesaplanamayacak kadar dallı budaklı olduğunun simgesi haline gelmiş bulunmakta. Üstelik Fukuşima bu misyonunu tamamlamış da değil, risklerin tehlikeye dönüşmesi ve bu tehlikelerin yeni risklere zemin hazırlamasıyla kendini yeniden ve yeniden üreterek, daha onlarca hatta yüzlerce yıl sürecek… Diğer taraftan siyasi iktidarın tutum ve kararları da sivil toplumun yalnızlaştırılma biçimleriyle, neoliberal derslerin en unutulmazını vermekte ki yaşananlar küresel açıdan da ibretlik! Fukuşima’da yaşananları ve alınması gereken dersleri bir köşe yazısına sığdırmak mümkün olmasa da durumu birkaç çarpıcı örnekle açıklamaya çalışacağım:

Hatırlarsanız, geçen sene Fukuşima Nükleer Santrali’nde ölümcül seviyelerde radyasyon tespit edilmişti. Bu durum değişmiş de değil. Öte yandan radyoaktif mikropartiküllerin ve izotopların hava hareketiyle yayılması da her zaman mümkün. Benzer şekilde nükleer santralde yoğun radyoaktif olan kısımlara yeraltı suyunun girmesi yeni radyoaktif su üretimine neden olmakta. Nitekim radyoaktif olduğu için 1000 tonluk silolarda biriktirilen suyun miktarı geçen seneye göre yüzde elli artarak 1 milyon 400 tona ulaştı. Bu noktada iki açıdan problem sözkonusu: Birincisi silolara yeni yer açılamayacağı için radyoaktif suyun Okyanusa boşaltılmak istenmesi. İkincisi ise Okyanusa dökülmek istenen bu suyun içinde etkisi 300 yıla varan stronsiyum ve sezyum gibi kanser ve birçok başka hastalığa yol açabilecek şekilde radyoaktif izotopların bulunması. Nitekim, silolarda biriktirilen suyun okyanusa boşaltılması ekosistemsel felakete yol açacakken, radyasyonun bu şekilde besin zincirine karıştırılma ihtimali baki.

Fukuşima’nın bugünkü kritik tartışma konularından bir diğerini tam erimenin meydana geldiği reaktörlere ait havalandırma bacalarının sökümüne başlanacak olması teşkil ediyor. Operasyondaki herhangi bir başarısızlık yüksek miktarda radyasyonun çevreye yayılması anlamına gelirken, normal şartlarda nükleer santrallerde periyodik olarak izotopların havaya salındığı bu bacaların her biri, incelemelere göre bugün saatte 10 bin milisevertten daha fazla radyasyon barındırmakta. Dört bacanın sökülmesi için birkaç ay içinde nükleer santral sahasında bir robot üretimine başlanması planlanıyor.

Öte yandan Japon hükümetinin nükleer felaketin ardından Fukuşima eyaleti genelinde 1 milisievertten 20 milisieverte çıkartmış olduğu radyasyon sınır dozlarını eski haline döndürmek gibi bir girişimi de yok zira radyasyon seviyelerinin daha onlarca yıl aynı kalacağı bir gerçek. Buna rağmen Japon hükümeti 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’na kadar tahliye edilmiş olan herkesin evine dönmüş olması için uğraşmakta. Zira sekiz yıl önce tahliye edilmiş olan 380 bin kişiden 43 bin kişinin hala evine dönmediği bilinirken, geri çağırma sürecinde yurttaşların kolay ikna olması amacıyla hükümetin başvurduğu yöntem, ilk ve orta dereceli okulları öğretim hayatına yeniden açmak. Bu şekilde ebeveynlerde Fukuşima’nın çocuklar için bile güvenli olduğu hissini uyandıran hükümet çevresel radyasyon ölçümü için kurulan cihazları ise kaldırtmanın uğraşında. Maliyeti 25 milyar dolara varan 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın hazırlıklarını üstlenen hükümetin 10 yıllık ömrü dolduğu bahanesiyle maliyeti 3.6 milyon dolar olan ölçüm cihazlarını yenilemeyeceğini buraya not düşelim.

Anlaşılan o ki, Fukuşima gibi felaketler yeni risklerle kendini yeniden inşa ettikçe, siyasi iktidarlar da kendilerini duruma göre konumlamakta, ya gerçekleri örtbas etmeye çalışmakta ya da radyasyon sınır dozlarını yukarı çekmeye varan bir pişkinlik sergileyebilmekte… Fukuşima Felaketi’nin tetiklendiği Japonya gibi bir deprem ülkesi olan ülkemizde siyasiler kazalarda dahi sorumluluk kabul etmemekte… Sizce, intihar etmek için insanın kendisini trenin önüne atması yerine trene binmesinin kafi olduğu ülkemizde planlar hayata geçirilir nükleer santral kurulursa yaşanacakları tahmin etmek güç müdür?

15 Mart Cuma günü Komşu Kapısı Maçka Dayanışma Derneği’nde “Fukuşima Etkisi” adı altında Fukuşima’da yaşananları, nükleer risklerin toplumsal ve ekolojik maliyetlerini ve ülkemizdeki nükleer planların detaylarını anlatacağım, beklerim.

Bu yazı ilk olarak Yeni Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

EnerjiManşet

Fukuşima’da yetişkin kanser vakalarında da artış var!

2011 yılında Japonya’nın doğusunda Tohoku bölgesinde meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan, bugün de devam eden Fukuşima Nükleer Felaketi siyasetçilerin onu gündem dışı tutma çabasına karşın yıllara konuşulacak. Herşeyin “kontrol altında olduğu” yalanları mı dersiniz, “radyasyon tehlikesi bitti, evinize dönebilirsiniz” çağrıları mı? Yoksa meseleyi 2020 Tokyo Olimpiyat oyunlarının şaşasına sarmak mı?…Yazılarımızda Fukuşima ile ilgili güncellemeleri paylaşırken aynı zamanda Japonya’daki siyasi iktidarın tavrına dair bir perspektif de çizmeye çalışıyoruz ki bunlardan biri de gerçekleri hasır altı etme halleri! Zira hükümet hak arayışlarını durdurmak ve nükleer endüstrinin önünü açık tutmak çabasıyla  yasaklama ve baskı yöntemine ziyadesiyle başvurmakta. Hatta bu niyetle 2013 itibariyle sağlık çalışanlarının Fukuşima’da yaşanacak sağlık sorunlarını resmi kanallardan paylaşmasına para cezası ve tutuklama gibi engeller getirdi. Fakat kamuoyunun bilgi sahibi olmasını ilkesel olarak önemseyen çalışanlar sayesinde bilgiler sosyal medya ve alternatif kanallardan anonim olarak paylaşılmaya çalışılıyor.

 

Her nekadar nükleer lobinin etkisiyle nükleer felaketinin başlamasını izleyen süreçte görülen aşırı burun kanama vakaları, deri deformasyonu, çocuklarda tiroit kaseri vakalarında artış nükleer endüstri tarafından “dedikodu” olarak nitelendirilse, bu sorunların psikolojik travmaya bağlı olarak yaşandığı iddia edilse de gerçekler bir bir açığa çıkıyor.

Kenichi İdo gibi avukatlar , Çernobil Nükleer Felaketi’nin ardından kanser oranlarındaki artışın bir benzerinin Fukuşima sonrası yaşanacağı öngörüsüyle araştırma yapıyor, veri topluyor. Kurdukları Kodomo-datsu hibaku saiban/Çocuklar için nükleerden çıkış davasını açan avukatlar mahkemeye sağlık istatistiklerine dair veri sunmak zorunda. Çocuklarda tiroit kanserinin görülme sıklığı ilgili yazımızda açıkladığımız gibi 500 kat artmışken ehnüz kamuoyuna intikal etmemiş bazı başka acı gerçekler de var.  Zira ne Fukuşima Belediyesi ne de devlet kurumları çocukluk çağı tiroit kanseri dışındaki hastalıkların istatistiklerini tutmaya yönelik genel bir sağlık taraması yaptırmadığı için bu davalarda yalnızca Minamisoma Belediye Hastanesi’ne ait aşağıdaki veriler kullanılabilecek.

Tabloda yazanlar(yukarıdan aşağıya hastalık bazında) : yetişkin lösemi vakaları, yetişkin tiroit kanseri, (radyasyon kaynaklı kanser), mide kanseri,akciğer kanseri, kolon kanseri,karaciğer kanseri, çocukluk çağı kanseri(ara toplam:ortak kanser)kalp krizi,zaturre, felç (ara toplam, kanserdışı) toplam ve nüfus.

Sağlıkta çöküş yaşanıyor  !

Buna göre 2010  ile 2017 yıllarına ait veriler karşılaştırıldığında istatiski rapor, yetişkinlerde görülen tiroit kanserinde 29 kat, lösemi vakalarında 10,8 kat, göğüs kanseri vakalarında 4.2kat, çocukluk çağı kanserinde 4 kat, akciğer enfeksiyonunda 3.98 kat, kalp krizi vakalarında 3.97 kat, karaciğer kanserinde 3.92 kat, kolon kanserinde 2.99 kat, mide kanserinde 2.27 kat, beyin kanaması ve felç vakalarında ise 3.52 kat artış olduğunu ortaya koyuyor.

Minamisoma Hastanesi’nden Doktor Oikawa sağlıkta çöküşün yaşandığını ve özellikle beyin kanaması ve felç vakalarının 3.5 kat arttığını mecliste bir konuşma yaparak aktarırken

Raporda baz alınan verilerin kırılımına  göre ise kadınlarda kanser vakaları  üç kat daha fazla görülüyor. Sözkonusu kanser ve diğer hastalıklarda artış olduğunu gösteren bu rapor  2010 yılında hastanede tedavi almış 70,818 kişi üzerinden 2017 yılında toplanan kayıtlarla yapılan niceliksel karşılaştırmaya dayanıyor.  2010 yılından 2017 yılına göre verilerin baz alındığı hasta nüfusunda şüphesiz bir değişim var. Ancak, deprem ve tsunami nedeniyle ölenler olduğu gibi buradan taşınan nüfus nedeniyle azalırken komşu şehirlerdeki hastaneler kapalı olduğu için hastaların bu hastaneyi tercih etmiş olması nedeniyle de artmış bulunuyor. Bununla birlikte Minamisoma’nın nüfusunda da büyük değişiklik yok 2010 yılında 18,809 olan şehir nüfusu 2017 yılında 18,452 kişi.

Minamisōma, 2011 yılında Tohoku bölgesinde meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklediği nükleer felaketin kaynağı Fukuşima Nükleer Santrali’nden 25 kilometre mesafede. Uluslararası acil durum şartlarına göre tahliye bölgesi sayılan 30 kilometre yarıçaplı alan içinde yer alması nedeniyle insanların evlerini terk etmek zorunda kaldığı bir şehir. 2012 yılının mart ayında şehir kademeli olarak 3 kısma ayrılmıştı. Buna göre radyasyon seviyelerinin bugün de aynı şekilde çok yüksek olduğu birinci bölgeye giriş yasak. İkinci bölge ancak kısa süreli ziyaretlere açık. Üçüncü bölge ise girmenin serbest fakat gece uyumanın, konaklamanın yasak olduğu alandı. Ancak 1 ay sonra bu kararı resmi tahliye alanının yarıçapı 30 kilometre mesafedeki yerlerden yarıçapı 20 kilometre olan noktadaki yerleşkelere indirgenmesi izledi.

Felaketin başlamasından 1 yıl sonra Fukuşima  radyasyon sınır dozu yukarı çekildi.  Dünya genelinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) tarafından tayin edilmiş olan yıllık sınır doz 1 milisievretten 20 milisieverte çıkartıldı. Yine de yasak kalksa bile buradaki okullar, dükkanlar , hastaneler açılmadığı için bölge sakinlerinin evlerine dönmeyi kabul etmesi mümkün olmadı. Japon hükümeti de insanların evlerine geri dönmesi için 2016 yılında santralin batısındaki Namie şehri hariç diğer yerleşim alanları hakkındaki tahliye kararını tamamen kaldırarak okulların ve hastanelerin de açılması yönünde girişimlerde bulundu.

(Nuclear news, ameblo.jp, Yeşil Gazete)

Pınar Demircan

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

Fukuşima davasında tarihi iddia: Nükleer patlamalar direkt ölüm nedeni!

11 Mart 2011 tarihinde başlayan Fukuşima Nükleer Santral Felaketi’ni izleyen süreçte Hidanren Komitesi (Fukuşima Nükleer Felaketi üzerine suç duyurusunda bulunanlar) ilk olarak aynı  yıl haziran ayında 1324, ardından kasım ayında 13.262 kişi olarak Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) ile Ekonomi, Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın yetkilileri  hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

Bir nükleer faciayı öngörmeleri gerektiği halde rağmen önlem almadıkları için açılan  bu davalarda TEPCO’nun 77 yaşındaki Eski Başkanı Tsunehisa Katsumata, 67 yaşındaki Eski başkan yardımcısı Sakae Muto ve 71 yaşındaki Ichiro Takekuro ölüm ve yaralanmaya sebebiyet veren profesyonel ihmalkarlıkla suçlanıyor.

Hidanren Komitesi (Fukuşima Nükleer Felaketi hakkında suç duyurusunda bulunanlar)

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin önlenebilme ihtimaline odaklanmış bulunan davalarda aşama aşama suç unsurları değerlendiriliyor. Önceki iddianamelerde dikkati çeken, bizim de yazılarımızda bahsettiğimiz ana neden geçmişte de yaşanan 9 şiddetindeki depremlerin tekrarlanma olasılığının ve böyle bir depremin de 15,7 metrelik tsunami dalgasına yol açabileceğinin bilinmesine rağmen TEPCO yetkililerinin maliyetten kaçınarak önlem almamış olmasıydı.

Yirmi altıncı duruşma ile 19 Eylül Cuma günü görülen dava ise ilk kez nükleer santral patlamasının direkt ölüm nedeni olduğunun ispatı niteliğindeydi. Diğer bir deyişle 11 Mart 2011 tarihi itibariyle meydana gelen  ölümlerin yalnızca deprem ve tsunamiye bağlanamayacağını ortaya koyuyor, nükleer felaket nedeniyle de direkt ölümlerin meydana geldiğini gösteriyordu.

Benim de mahkeme salonundan izleme fırsatı bulduğum bu tarihi davada tanıklar konuştu. Tabii duruşma salonunda suçlanan TEPCO yöneticilerinin yüzlerini çıplak gözle görme imkânım da oldu. Bakışlar birebir aynıydı. Görevlerinin sınırlı sorumluluğunun verdiği rahatlıkla bakan kopyala yapıştır gözler… Tanıkların açıklamalarına göre deprem, tsunami sonrası 2227 kişinin yaşamını yitirdiği açıklanan Fukuşima’da aslında 44 kişi açık ve net olarak yalnızca nükleer patlamalar sonrasında yaşamını yitirmişti.

P.D., Tokyo Adliyesi önü

İnsanların ölümüne nükleer felaketin kontrol edilemezliği neden oldu

İlk tanık olarak Fukuşima Nükleer Santrali’nden dört buçuk kilometre mesafedeki Okuma şehrindeki Futaba Hastanesi çalışanı dinlendi. 1988 yılından beri  gönüllü olarak da çalışmış bulunan Başhemşire Kazuyoshi Kamogawa kaza esnasında yaşananları anlatarak tahliyelerinin çok uzun zaman almasına bağlı olarak kırk dört kişinin çeşitli nedenlerle hayatını kaybettiğini söyledi. Özellikle derin uyku halindeki yaşlı hastaların tahliyeye hazırlanması çok zor olmuştu. Radyasyonun yayılmış olması nedeniyle dışarı çıkmanın ve iletişimin imkânsızlaştığı durumda enformasyon da sağlanamıyordu. Hatta tahliye emri geç ulaştığı için tahliyeyi beklerken ölen hastalar olmuştu.

Sadece deprem ve tsunami olsaydı kurtulacaklardı!

Tanık “Sadece deprem ve tsunami olsaydı hastaların kurtulacağını düşünüyor muydunuz?” sorusuna “Evet hastane yıkılmış bile olsa bir şekilde kurtulabilirlerdi” yanıtını verdi. Kamogawa, 12 Mart günü durumu hafif bile sayılabilecek 209 hastanın otobüslerle tahliye edildiklerini anlattı. Talimat gereği yola çıkan 130 hastanın Iwaki Lisesi’ne ulaşması ise on bir saat sürmüştü. Oysa bu hastaların çoğu bir saatten uzun yolculuğa çıkamayacak kadar hasta, hatta yalnızca ambulansla taşınabilir durumdaydı. Kamogawa, “Bu tahliye sırasında üç kişi koltuklarında ölü bulundu. On bir kişi de otobüsten indirilip tahliye alanına taşınırken öldü” dedi.

Yüksek radyasyon, ulaşım ve haberleşme güçlüğü…

İkinci tanık olarak Futaba Do-Binası Yaşlılar Evi Müdürü dinlendi. Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nin 3 nolu reaktörünün patladığı 14 Mart günü diğer patlamalardan farklı olarak kapkara bir duman* yayılmıştı ki bu duman tanığın ifadesine göre kontaminasyonun daha yüksek olmasına dolayısıyla da paniğe yol açmıştı. Nitekim tahliye için giden bir otobüsün geri gelmediği bir ortamda  telefon etmek gerekmiş, fakat tanık Futaba kentinden yedi yüz metre mesafedeki offsite merkezine girmek istemişse de kontaminasyon endişesiyle içeri alınmamıştı. Zira offsite alanında radyasyon yüksekti, kapılar, camlar içeri radyasyonun girmemesi için bantla sıkı sıkıya kapatılmıştı. Radyasyon seviyesi dışarıda yıllık sınır doz olan 1 milisieverti, bina içinde ise 0,1 milisieverti geçmiş durumdaydı. Tanık, kapılar bantlı olduğu için jandarmanın da bu binalara giremediğini ve tahliye etmek için geldiği binanın kapısına doksan hasta ile altı çalışanı alamadığını notlarla kapıya iliştirilmiş olduğunu da söyledi.

Tanığın ifadesiyle otobüs gelip de Hastaneden tahliye yapılırken Geiger cihazı 3 milisieverti gösteriyor ve sürekli alarmlar çalıyordu.

Gerek duruşma süresince  tanıkların anlattıkları gerekse iddianameyi hazırlayan avukatların paylaştığı veriler Japonya’da nükleer felaketin suçlularının cezalandırılmasından öte dünya genelinde nükleer santrallerin bir kaza anında kontrolden çıkışla beraber tahliye sürecinin nasıl kaosa dönüşebileceğinin ispatı gibi. Dolayısıyla Japonya’da iddianamenin başarısı dünya genelinde nükleer santrallerin çok çeşitli riskleriyle yaşamak zorunda bırakılan ve bu risklere karşı direnen tüm kesimler için önemli adımlar atılması anlamına geliyor.

 

Pınar Demircan

(Kokuso,Yeşil Gazete)

* MOX(Mixed oxide fuel/işlenmiş plutonyum ve uranyumdan elde edilen) yakıtın  kullanıldığı reaktör

Kategori: Enerji

Köşe Yazıları

Şarbon vakasından Fukuşima’ya ‘insane’ oluş

Modern dünyanın imkanları uğruna birçok şeyi gözden çıkaran ve unutmayı tercih eden insanın hep daha fazlasını isterken insanlıktan çıktığını gösteren örnek pek çok. Türkçe karşılığıyla “duyusunu kaybetmiş, ruhsal rahatsızlık hali” anlamına gelen İngilizce “insane” kelimesi de insanın bugünkü versiyonunu temsilen bu başlıkta yer buldu. Zira bilimin dolayısıyla teknolojinin en ileri seviyelere ulaştığı yirmibirinci yüzyılda insan üretimi olan insanüstü fonksiyonlar gelişirken insanın kendi nitelikleri “insane” hale dönüşüp aşağılara inebilmekte.

Çok değil, daha bu ayın başında deniz ortasında demirleyen bir gemideki hasta hayvanlar kıyma makinasında öğütülerek denize salındı. Şarbon hastalığına yakalanmış hayvanları taşıyan Panama bandralı geminin yönetimi cezaya maruz kalmamak için hasta hayvanları açık denizde “kendince” yok etmeyi tercih etti. Geminin esaslı bir kontrolden geçirilmeyerek ülke karasularına sokulması kıyımın ilk adımını oluşturduğu gibi cezadan kaçınma çabası bunu izledi. Hayvanların vahşice öldürülmesi et endüstrisinin her gün yaptığı şey olarak kınanmaya ve lanetlenmeye açık olmakla birlikte kimse işini doğru yapmadığı için çarkları rahat dönen kapitalist sistem kurbanlarını seçti ve ezdi. Parça parça hastalıklı et ve kan ekosisteme karışarak şimdi denizde olduğu kadar biraz o balıklarda biraz da bizde.

Var olanı gözlerden uzakta yok eden “insane” zihniyetin göze hiç görünmeyeni yok sayması da zor değil. Japonya’da yedi yıl önce meydana gelerek bugün de devam etmekte olan Fukuşima Nükleer Santral Felaketi’nin kamuoyundan inkar mertebesinde gizlenmesi bu konudaki en uç örnekleri oluşturuyor: Kamuoyunun gündemindeki mesele ise Tokyo 2020 olimpiyat oyunları.

Bilim insanlarının tespitlerine göre etkisi yer yer yüzbinlerce yıl devam edecek olan radyoaktif kirliliğin ve çözümsüzlüklerin üstü hükümet eliyle düzenlenen olimpiyat oyunları ile örtülmeye çalışılmakta. Japonya genelinde yazılı ve görsel medyanın bu makyaja fırça olmasıyla kamuoyuna yönelik olarak nükleer felaketin yaşanmış bitmiş bir olay olduğu imajı yaratılmaya çalışılıyor. Hatta olimpiyat oyunlarından bazıları bu amaçla Fukuşima eyaleti sınırları içinde yapılacak ve muhtemelen nükleer santrale de ziyaretler düzenlenerek güzel fotoğraflar verilecek.

Nitekim 2016 yılının kasım ayında yani nükleer felaketin başlamasından beş yıl sonra üç reaktöründe çekirdek erimesi meydana gelmiş olan tesise Süper Bilim Kulübü üyesi ortaokul öğrencileri ebeveynlerinin izni alınarak bir gezi kapsamında götürüldü. Bu tarihe kadar santral çalışanları dışında ziyaretçiler ara sıra olsa da Eğitim, Kültür, Spor, Sağlık ve Teknoloji Bakanlığının girişimiyle organize edilen bu inceleme gezisi santral alanına ilk defa ortaokul öğrencilerinin de kabul edilebildiğinin ispatı oldu.

Fukuşima’nın yaraları kanamayı sürdürürken “insane” tarifine fazlasıyla uygun bir diğer örnek de nükleer felaket nedeniyle evlerinden tahliye edilen insanların tazminat haklarının geçen sene kesilmiş olmasıyla ilgili. Çünkü hükümetin her tür maliyetin altına girerek olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapma arzusu hız kesmedi. Yabancı ülkelerden misafirlerin radyoaktif kirli bölgeye rast gelme ihtimalinin üstüne bir de olimpiyat oyunlarının organizasyonu için harcanan milyon dolarların nükleer felaketin mağdurlarından esirgenmiş olması dikkat çekiyor.

Oysa bu bütçe olimpiyat hazırlıkları yerine radyoaktif kazanın ömür boyu mağdurlarına yaşanabilir koşullar sağlamak amacıyla kullanılabilirdi. Lakin bırakın mağdurlara destek olunmasını hükümet onları daha iyi kandırmanın yollarını aramakta. Bu nedenle bugün Fukuşima genelinde kurulu bulunan üç bin adet radyasyon ölçüm cihazından iki bin dört yüzünün kaldırılarak yalnızca altı yüzünün kullanımda bırakılması gündemde. Gerekçe ise bu cihazların sürekli bozulduğu için önlenemeyen bakım onarım maliyetleri… Zira hükümetin ve şirketin bir ağızdan bölgede radyasyonun kalmadığı yönünde açıklamalar yaparak yurttaşlarını ikna etme çalışmaları yalnızca gerçeklerin saklanmasının üzerine inşa edilebilir.

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır

 

 

Pınar Demircan

DünyaManşet

Fukuşima felaketinden yedi yıl sonra ilk resmi radyasyon ölümü gerçekleşti

Japonya’da hükümet, ülkenin Çernobil vakası sayılan Fukuşima Nükleer Felaketinin başlamasından yedi yıl sonra ilk resmi radyasyon ölümünün gerçekleştiğini açıkladı.

Ilgın Yorulmaz’ın BBC Türkçe’de çıkan haberine göre, ölen kişinin nükleer santralde kazadan kısa süre sonra ölçüm yapan 50’li yaşlardaki bir santral çalışanı olduğu belirlendi.

O zamandan bu zamana Japon hükümeti radyasyona maruz kalmış dört santral çalışanının kanser olduğunu açıklamıştı.

Hükümet ilk defa kazanın sonrasında radyasyona bağlı bir ölüm vakası ve bunun tazminat ödemesi ile karşı karşıya kalmış durumda…

Japonya’nın Pasifik kıyısında ve Tokyo’ya yaklaşık 300 kilometre uzaklıktaki Fukuşima’da Mart 2011’de 9.0 şiddetinde deprem ve sonrasındaki tsunami nedeniyle santralde elektrik kesilmiş, sürekli soğutulması gereken reaktör aşırı ısınıp erimişti.

Japonya’nın nükleer enerji bağımlılığı

Japonya’da 42 adet kullanılabilir nükleer reaktör mevcut. Çoğunu, Fukuşima da dahil 50 milyon kişinin yaşadığı Tokyo ve çevresine de elektrik veren TEPCO (Tokyo Electric Power Company) işletiyor.

Ancak Japon nükleer enerji endüstrisinin imajı özellikle Fukuşima felaketinden sonra o kadar kötüleşti ki Japon Atom Endüstrisi Forumu’na göre 42 reaktörden şu an sadece 3’ü çalıştırılıyor.

Japonya’da nükleer santral karşıtları bu reaktörlerin kapalı kalmasını istiyor ve buna gerekçe olarak geçmişten pek çok örnek sıralıyorlar.

Bu gerekçelerden en önemlisi, geçen yıl Tokyo yakınlarında bir bölge mahkemesinin resmi adıyla Fukuşima Daiichi (1 No’lu Reaktör) kazasında hükümetin ihmali olduğuna dair kararı. Mahkeme, Fukuşima’dan tahliye edilenlere yüklü tazminat ödenmesine de hükmetmişti.

Yanı sıra TEPCO, kendisinin işlettiği ve zamanında dünyanın en büyüğü olan bir başka reaktörün şiddetli bir depreme dayanamayacağı ile ilgili gizli bir analiz raporu olduğunu geçen yıl itiraf etmek durumunda kalmıştı.

Japonya’da nükleer güvenliğin denetlenmesi konusunda yetkili resmi kuruluşlar var. Ancak yaptırımları çok zayıf ve kısıtlı.

Örneğin geçen yılki itiraftan sonra TEPCO, Japon Nükleer Düzenleme Kurumu (Nuclear Regulation Authority) tarafından sadece güvenlik belgelerini yeniden düzenlemesi ile ilgili uyarı aldı.

Fukuşima ne olacak?

“Meyve Krallığı” olarak bilinen ve şeftalisiyle ünlü Fukuşima, adı deprem ve onun yol açtığı nükleer felaketle anılmadan önce Japonya’nın önemli bir tarım merkeziydi.

Yedi yıl önceki felaket ülkede Fukuşima’nın nükleer zehirle eş anlamlı olduğu algısını yarattı. İçme suyunun nükleer atıkla kirlenmesi sonucu bazı kasabalar tamamıyla tahliye edildi.

Fukuşima’da nükleer temizlik ve reaktörlerin devre dışı bırakılması çalışmaları hala devam ediyor. Bölge, ekonomik olarak da toparlanmaya ve yok olan imajını düzeltmeye çalışıyor.

Japon hükümeti trenlere ve kamu alanlarına astığı ilanlarda Fukuşima’nın tarım ürünlerinin yenilebileceğini söylüyor ve nükleer enerjinin güvenli olduğunu iddia ediyor.

Hükümet çalışabilir durumdaki 43 reaktörünün yanlızca dokuzunu yeniden operasyona açabilmişken yenilenebilir enerjilerin payını da  2030 yılına dek %30’a çıkarmayı planlıyor.

Öte yandan  hükümetin yeni açıkladığı radyasyona bağlı resmi ilk ölüm haberi nükleer reaktörlerin yeniden açılmasını da engelleyebileceği düşünülüyor.

Japonya’daki nükleer felaketler, dünyada örneğin Rusya’daki Çernobil’in aksine sel, toprak kayması, tayfun ve deprem gibi Japonya’nın son yıllarda artan oranda muzdarip olduğu doğal afetlerin sonucu olarak meydana geliyor.

Fukuşima’dan alınan dersle 6 eylül sabahı Japonya’yı oluşturan dört adadan ikinci en büyüğü olan kuzeydeki Hokkaido’yu vuran 6.7 şiddetindeki deprem sonrasında hükümet yetkilileri Hokkaido’ya elektrik sağlayan Tomari nükleer santralinin elektriğinin emniyet amaçlı durdurulduğunu açıkladılar.

Santral, Fukuşima’nın aksine dışarıdan elektrik almaksızın bir hafta kendi elektriğiyle çalışabilme özelliğine sahip.

2018 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu önce “su”diyor!

Japonya’daki bir nükleer tesiste 5 işçi yüksek radyasyona maruz kaldı

Fukuşima felaketi döneminin başbakanı: Nükleer enerjinin Japonya’da ve dünyada geleceği yok

Fukuşima’da ilk kez bir işçiye radyasyon kaynaklı kanser teşhisi

Fukuşima Felaketi’nin sorumlusu Japon Hükümeti ve TEPCO!

(BBC Türkçe,Yeşil Gazete)

Kategori: Dünya

Köşe Yazıları

Fukuşima tanığı Masumi Kowata ile 5 gün…

Fukuşima Nükleer Felaketi, etkileri yedi yıldır devam eden, daha on yıllarca belki de yüzyıllarca  devam edecek olan  insan eliyle yapılmış bir afet. Bu afet meydana geldiğinde nükleer santralin çok yakınında, yalnızca altı kilometre uzağında ailesiyle yaşamakta olan Masumi Kowata yaşadıklarını anlatmak için geçen hafta Türkiye’deki Çernobil Nükleer Felaketi’nin  otuz ikinci yıl anması etkinliklerine katıldı. No Nukes Asia Forum/Nükleersiz Asya Forumu *  ve nukleersiz.org’un el birliğiyle hazırlanarak Sinop’ta Sinop Nükleer Karşıtı Platformu’nun, Samsun’da Elektrik Mühendisleri Odası ile Mimarlar Odası’nın, İstanbul’da ise Elektrik Mühendisleri Odası’nın ev sahipliklerinde gerçekleştirilen etkinliklerde konuşmalar yaptı. Masumi Kowata, Fukuşima Nükleer Felaketi’ne dair yaşadıklarını anlatırken ülkesinin Sinop’ta  kurma girişiminde bulunduğu nükleer santrale karşı uyardı.

 

Fukuşima’nın Kadın Tanığı  Masumi Kowata’nın  beş gün  boyunca  nükleer santrallere** ilişkin olarak Fukuşima’da yaşadıklarını anlattığı  etkinliklerin kapsamında Nükleer fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, yerel örgütlerden çok değerli arkadaşlarımız ve ben de konuşmalar yaptık fakat bu yazı, yalnızca duygu ve düşüncülerine tercüman olmaya çalıştığım  Masumi Kowata üzerine olacak… Biraz uzun olması nedeniyle sabrınızı istese de  kazanımınız  Fukuşima Tanığı ile kuracağınız duygudaşlık neticesinde daha büyük sayılabilir.  Kendisi hissettiklerini şöyle ifade ediyor:

“Fukuşima nükleer felaketine neden olan ülkemin bir başka ülkeye nükleer santral ihraç etmeye kalkışmasından utanıyorum!”

Nükleer felaketten sonra bütün nükleer santraller devreden çıkarılmasına istinaden ekliyor: “Benim devletim size kullanamadığı teknolojiyi satmaya çalışıyor…”

Dünyanın ikinci büyük nükleer felaketinin tanığı Masumi Kowata… Bu bakımdan Fukuşima Nükleer Santralinin 11 Mart 2011 tarihinde meydana gelen deprem ve onu izleyen tsunaminin ardından yedi yıl sonra radyoaktif kirlilik nedeniyle, hayatı tamamen değişenlerden… 2014 ve 2015 yıllarında Yeşil Düşünce Derneği ve Nükleersiz.org tarafından iki defa davet edilen, en son geçen sene Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Komisyonu tarafından düzenlenen Nükleer Enerji ve Hukuk Panelinde konuşmacı olan  Fukuşima’nın erkek tanığı Toshiya Morita gibi, Japon hükümetinin nükleer santral teknolojisini bir başka ülkeye ihraç etme politikasına karşı çıkan, kendi ülkesinin bir başka felakete daha yol açmasını istemeyen bir diğer Japon yurttaşı. Masumi Kowata ana haber bültenlerine çıkacak kadar ilgi çeken, sizlerle paylaştığımız videonun yapımcısı olan film direktörü Kouki Tange gibi bizi uyarıyor:

“Sakın bir nükleer santralin kurulacağı fikrine alışmayın!’’

Her bir konuşmamız travmatik bir şekilde evlerinden ayrılmak zorunda kaldıkları gün yaşadıklarına geliyor.

“O gün…’’

Fukuşima’da duymuştum, 11 Mart 2011’i, adını anmamak için hep “o gün” şeklinde telaffuz ederler. Masumi Kowata’nın unutamadığı bir tablo… Kent sakinlerinin sakinliklerinden eser kalmadığı kaçış günü, yolun kaçmak isteyen nüfusu kaldırmadığını, trafiğin sıkışıp kitlendiğini , nasıl yolda kaldıklarını anlatıyor.

“O yol…Acil durum oluştuğunda da nükleer santrali kuranların umurunda değilsiniz!”

Masumi Kowata asfalt yolun acil durum halinde  uygun olmayışını nükleer santrali kurma kararını alanların tahliye koşullarını önemsememesiyle açıklıyor.

“Tam bir panik haliydi, o günü unutamıyorum!”

Haksız değil  zira, Akkuyu Nükleer Santrali için hazırlanan Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunda acil durum halinde kimlerin nasıl tahliye edileceğinden bahis bile olunmadığı için bilirkişi incelemelerinde gündeme getirmiş olduğumuz bu konu hep geçiştirilmiş, dikkate alınmamıştı.

“Nükleer felaketin başlamasıyla hayatım değişti.”

Fukuşima Nükleer Santrali’ne altı kilometre uzaktaki Okuma ilçesinde kocasıyla  birlikte, bir taraftan çiftçilik yapan diğer taraftan Fukuşima Eyaleti genelinde tanınan bir etüt okulu işleten Masumi Kowata’nın hayatı, nükleer felaketin başlamasıyla  tamamen değişiyor. Reaktörde patlamanın meydana gelmesinin ardından olası bir nükleer felaket nedeniyle resmi tahliye kapsamındaki bölgede yaşadıkları için on bir kilometre uzaklıktaki spor salonuna götürülüyorlar. Ancak,  spor salonu herkesi çatısının altında toplasa da alt yapısıyla hazır değil zira, inşaatı bile bitmemiş… En başta su sıkıntısı çekiyorlar, musluklar çalışmadığı gibi yollar bozuk olduğu için dışardan su ve gıda yardımı da gelemiyor. Masumi Kowata bir süre sonra kocasıyla beraber yüz kilometre uzaktaki Aizuwakamatsu şehrine taşınıyor.

“Radyasyon nedeniyle hastalanıp ya da intihar edip ölenler çok…”

Yardımların yetersizliği, insanların tahliye edildikleri yerlerdeki olumsuz koşullar ya da radyasyona maruz kaldığı için intihar edenlerle  tahliye edilirken veya felaketten kaçarken ilaçlarını beraberlerinde getiremeyen, ilaçlarını alamadığı için hastalanıp ölenler…Tüm bunların sayısı iki bin iki yüz yirmi yedi (2227) kişi olsa da gerçek  rakamın  iki üç  kat fazla olduğu tahmin ediliyor.

Bir böbreğini kocasına veriyor…

Nükleer felaketten önce tedavi sürecinde olan Masumi Kowata’nın kocası uzun süre yaşamak zorunda kaldıkları tahliye alanında ilaçlarını alamadığı gibi  iyi ve temiz içme suyu da bulamamış. Ve  tek böbreği ile yaşarken durumu daha da kötüleşince  diğer böbreğini de  aldırmak zorunda kalmış. Masumi Kowata  böbreğinin kocasına uygun olduğunu ve böbreğini kocasına verdiğini anlatırken gözlerinin içi gülüyor.

 “Bir nükleer kaza olmasını bekliyordum.”

Masumi Kowata’nın Fukuşima Nükleer Santrali’ni izlemeye başlaması  on yıllar önce evlenip de kocasının yaşadığı Okuma ilçesine  gelmesiyle başlamış. Defalarca başvurmuş olmasına rağmen yılmadan devam etmiş. Nihayet 2005 yılında komite başkanının değişmesiyle  nükleer santralde ne tür güvenlik önlemlerinin alındığını bilmek için Fukuşima Nükleer Santralinin İzleme Komitesine girmeyi başarmış. Örneğin tsunami duvarının olması gerekenden alçak yapıldığını ve soğutma suyu jeneratörünün nükleer santral için uygun bir yerde olmadığını, yükseğe konması gerektiğini raporlamış. Ancak aldığı cevap hep aynı olmuş.. “Maliyetler…” Evet, önerdiği revizyonlar maliyet gerektireceği için Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) Müdürü tarafından reddedilmiş.Masumi Kowata bu noktada nükleer santralde başka sorunların da olduğunu, sızıntı ve arızaların kamuoyuna yansıtılmadan üstünün kapatıldığını belirtiyor.  Nükleer felaketin başlamasıyla Okuma’dan ayrılarak  yüz kilometre mesafede  yaşamasına rağmen 2015 yılında Belediye Meclisi üyesi  olan Masumi Kowata nükleer santralde alınan önlemleri izliyor ve alınacak aksiyonlarda söz hakkına, itiraza  sahip.

“Öyle bir şey yaparlarsa felaket olur! ” 

Masumi Kowata  Fukuşima Nükleer Santrali ile ilgili kararların alınmasında yetkillere, yönetime sırasında devlete  karşı canhıras bir mücadele veriyor.  Belediye meclis üyesi olarak radyoaktif temizleme tasfiye işlemleri hakkındaki kararlarına da müdahil oluyor. Örneğin silolarda toplanan bir milyon ton suyun denize boşaltılmasının karşısındaki  direngenliğiniöyle bir şey yaparlarsa felaket olur!  sözleri ortaya koyuyor.

Bir milyon ton radyoaktif su silolarda biriktirilmiş bulunuyor

“Ölürsem,  intihar etmediğim bilinsin!”

Fukuşima Nükleer Santrali’nden yedi yıldır her gün denize sızan dört yüz ton  radyoaktif suyun Kaliforniya kıyılarına kadar ulaştığını düşünürseniz yaptığı şey tüm dünyayı ilgilendiriyor. Kaldı ki on üç kişilik belediye meclisinde tek nükleer santral karşıtı olan kendisi. Her ne kadar herkes nükleer santralin felaketlere neden olduğunu görse de, hükümetin politikalarına karşı çıkmaya cesaret edemiyor. Bu nedenle Fukuşima Nükleer Santrali’nin risk ve tehlikeleri hakkında konuşan, komşu il ve ilçelere giderek radyoaktif kirliliğin korkunç boyutları hakkında bilgi veren, gerçekleri anlatan ve Japonya genelinde nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmasına ve nükleer teknolojinin yurt dışına ihraç edilmesine karşı konuşmalar yapan Masumi Kowata, meclis başkanından ve TEPCO yetkililerinden sıklıkla uyarı alıyor. Kendisine yapılan uyarılara ehemmiyet vermeden dünyaya gerçekleri anlatmaya devam ederken komşularına, arkadaşlarına da şu notu düşüyor: “Söylediklerimden hoşlanmayanların sayısı çok,  ölürsem kesinlikle intihar etmemiş olduğumu bilin!”

“Hükümet radyoaktif olarak kirli  bölgedeki evlere dönüş çağrısı yapıyor.”

Masumi Kowata’yı en çok kızdıran; insanların, radyoaktif kirlilik yoktur iddiasıyla terk ettikleri evlerine dönmeleri için TEPCO ve hükümet tarafından ikna edilmeye çalışılması. Tokyo 2020 Olimpiyatları da Fukuşima’da radyoaktif kirliliğin bittiğine, her şeyin “normalleştiğine” dair uluslararası propaganda ayağı… Oysa Okuma kasabası dahil özellikle nükleer santrale yakın mesafede radyasyon değerleri yer yer normalin 10-100 katına tekabül ediyor, zira yayılan radyoaktif izotopların yarılanma ömürlerinin tamamlanması yüzlerce yıl alacak…Önceden çiftçilik yaptığı için Okuma’daki evinde  bir daha pirinç, sebze ve meyve yetiştiremeyeceğini  hüzünle anlatıyor.

Acil durumda zorla çalıştırma

Öte yandan her gün beş bin işçi nükleer santral içinde ve etrafında temizlik işleri için çalışıyor. İşçilerden bahsederken Masumi Kowata, nükleer santralde patlamalardan sonra temizleme tasfiye işlerine dahil olmak istemedikleri için tüm çalışanların kaçtığını, kalanların ise gerçek anlamda silah zoruyla santrale götürüldüğünü de anlatıyor. Benzer bir durumu da yeni inşa edilen okula Okuma Belediyesinin çalışanlarının çocuklarını göndermeye zorlanmasında görüyoruz, zira Belediye başkanı ve yönetimdekiler ailelerini şehir dışına yerleştirmiş bile…

Evcil hayvanlarımızı kendi ellerimizle öldürdük!”

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin travmatik sonuçlarından bir diğeri ise, Fukuşima eyaletinin bir tarım bölgesi olması nedeniyle insanların büyük ve küçük baş hayvancık yaptıkları çiftliklerini  terk etmek zorunda kalmış olması. Öyle ki bölgeye girişlerin de yasaklanmasıyla evlerini terk edenlerin uzunca bir süre evlerine dönüp hayvanlarını kurtarması mümkün olmamış. Üstelik tasmalarından bağlı ve/veya ağılda, ahırda fakat aç kalan hayvanlar boyunlarını kopartırcasına  mücadele etmiş fakat  evi terk edemedikleri için de yüksek düzeyde radyasyona maruz kalmış. Dağlardaki yabani hayvanlar ise evlere girerek evleri kirletip tahrip  etmiş. Bunla birlikte nükleer felaketin başlamasından bir süre sonra hayvanlarına bakmak için  uğrayanlar arasında, yüksek dozda radyasyon alan kalan hayvanlarını zehirli yemlerle öldürmek zorunda kalanlar olmuş. Masumi Kowata “Ben de köpeğimi ve kedimi radyasyona kurban verdimdiyor.

 

“Ah o dağlar ve ormanlar!”    

Nükleer santralde meydana gelen patlamayla radyasyonun yükselerek dağlara, yükseklerdeki ormanların içine işlemesi ve oraların radyoaktiviteden temizlenmesinin mümkün  olmaması nedeniyle  daimi olarak tehlike barındırıyor. Zira çıkan şiddetli rüzgar, fırtına ve diğer hava olayları buradaki radyoaktivitenin geniş bir  bölgeye yayılması, başka yerlere taşınması demek. Masumi Kowata  ders verircesine şöyle ifade ediyor: “Bu koşullarda bizi dağların altındaki evlerimize geri dönmeye zorluyorlar ama ben direniyorum. Sağlıklı olmalıyım ki bu sistemle mücadele edebileyim.”

 

“Balıkçılık  bitti, artık balığı radyasyon testleri için  tutuyoruz.”

Masumi Kowata, bir zamanlar Okuma’nın Hamadori kasabasında balıkçılıkla geçimini sağlayanların çok olduğunu ama artık her şeyin değiştiğini, özellikle balıkçıların ya meslek değiştirdiğini ya da başka yerde balıkçılık yapmaya gittiğini anlatıyor. Sinop’ta balıkçı teknelerini gördüğünde nasıl içi gittiğine şahidim. Masumi Kowata’nın tekrarlarını sabırla dinliyorum çünkü onun yaşadığını hiç birimiz yaşamadık, neticede onu buraya, bize getiren de yaşadıklarını başkalarının yaşamaması için  travmatik olayları ve bunların nedenlerini  anlatma ihtiyacı, bizim bir müsibetten ders alma ihtimalimiz…

“Nükleer santralin kurulmasına  imkan vermeyin, son ağlayan siz olursunuz!”

Bunu daha önce de duymuştum. Örneğin hiç unutamadığım bir uyarı, Japonya’ya sivil toplum örgütlerinin davetiyle gittiğimde tanıştığım aktivist bir kadının söyledikleri, uzun zaman aklımda dönüp durmuştu. “Bütün bunlar biz irademizi politikacılara teslim ettiğimiz için oldu.” demişti. Bir başkası ise “Bir nükleer santral kurulursa arkası gelir.” demişti, işin garip tarafı bunu nükleeri çaresizlikle savunanlardan da duymuştum, şöyle diyorlardı: “Bir reaktör var nasılsa ikincisinin olması fark etmez.” Ayrıca siyasi iktidarlar için de  halihazırda  kurulmuş bir tanenin yanına yenisini eklemenin yasal altyapısı hazır oluyordu ve kamuoyu önünde büyük tartışmalara zemin yaratmıyordu.

En güvenli nükleer santral hiç kurulmamış olandır !

Görünen o ki, ticari bir nükleer santral sahibi olmamış bir Türkiye’de ilk adımın ne tarafa doğru atıldığı izlenecek yolu da  tayin edecek. Son iki yıl içinde Akkuyu ÇED’ine karşı sivil toplum tarafından açılan davalarda hukukun siyasal iktidarın etkisiyle ne kadar ve nasıl bertaraf edildiği görülmüştür. Önümüzdeki seçimlerin demokratik haklar üzerine etkisi olacağı kadar, bir nükleer santral kurulmasına ilişkin siyasi kararı da direkt ilgilendirdiği muhakkak. Dolayısıyla kime, niye oy verecek olduğumuzun, bir oyla neleri destekleyeceğimizin bilincinde olmamızın önemi büyük… Bu noktada Fukuşima Nükleer Felaketi’nin  de etkisiyle yaygınlaşan şekilde ifade etmek gerekirse, en güvenli nükleer santral hiç kurulmamış olandır!

Son notlar 

*No Nukes Asia Forum/Nükleersiz Asya Forumu yirmi beş yıl önce kurulan on yedi defa forum organizasyonu yaparak Asya ülkeleri arasında anti-nükleer toplantı ve organizasyon yapan bir platform . No Nukes Asia Forum  adına  Daisuke Sato Türkiye’den Sinop Nükleer Karşıtı Platform(NKP)’dan Metin Gürbüz’ü ve İstanbul NKP’dan Pınar Demircan’ı 2016 yılında Japonya’ya Fukuşima saha turu ve eğitimi için davet ederek Asya ülkelerindeki nükleer santral planları üzerine birbirinden öğrenme ve ortaklaşma zemini sundu.

** Türkiye Fukuşima Nükleer Felaketinden iki yıl sonra, 2013 yılının Mayıs ayında Japonya hükümeti ile bir anlaşma imzalayarak, yap – sahip ol – işlet formatındaki bir anlaşma ile, en kuzey ucundaki ili Sinop’ta bir nükleer santral kurulması için adım attı. Bu anlaşmanın içeriğine göre nükleer atıkların kullanımına dönük bir tesisin kurulması da öngörülürken, Japonya’nın Fukuşima Nükleer Santrali’nin üç reaktöründe çekirdek erimesi olmuş hatta, 2.reaktöründe nükleer atıklardan elde edilen yakıtın kullanılmış olduğu anlaşılmıştı.

Masumi Kowata İstanbul’da bulunduğu sürede  Açık Radyo’da,  Açık Gazete programına da katılarak  yaşadıklarını anlattı, 26 Nisan’da yayınlanan ilgili  linki paylaşıyoruz.

Fukuşima Nükleer felaketi’nin ilk beş yılına ait bilgiye nukleersiz.org web sitesinden ulaşabilir,  Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders Kitapçığı‘nın Türkçesi’ni pdf olarak ücretsiz indirebilirsiniz.

Fukuşima hakkında Yeşil Gazete’deki özgün içeriklere şuradan ulaşabilirsiniz.


Pınar Demircan 

 

EnerjiManşet

7. yılında Fukuşima: Okyanusta artan radyoaktif kirlilik, “Kullan at” işçiler, geleceği çalınan çocuklar…

Henüz sırları çözülmemiş bir teknolojinin yarattığı sorunlarla uğraşmak kuşkusuz  felaketin etki ve boyutlarına dair bize belli aralıklarla  ilave yeni şeyler  söylüyor.  Örneğin 32 yıl önce meydana gelmiş olmasına rağmen bugün hala  etkileri devam eden Çernobil  Nükleer Felaketi nedeniyle  açığa çıkan radyasyonun önümüzdeki 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağını da söylüyor .[1] Bugün hala girilmesi yasak olan santral bölgesinde çıkan yangınların ise ağaçlara tutunmuş olan radyoaktif partikülleri harekete geçirerek daha geniş alanlara yayabildiğni öğrendik mesela. Radyoaktif bölgede Fukuşima’da çıkan yangın da  ciddi endişe uyandırmıştı.

Çernobil Nükleer Felaketinden 25 yıl sonra meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi’nde 7 yılı geride bıraktık ve maalesef sonuçları itibariyle radyoaktif kirliliğin boyutları  endişe verici. Manchester Üniversitesinden bilim insanlarının  nükleer santral bölgesinde yapmış olduğu yeni bir araştırma santral bölgesinde yer yer  uranyum, sezyum gibi radyoaktif  izotop içeren partiküllerin tespit edildiğini ve yarılanma ömrü milyarlarca yıl olan uranyumnedeniyle çevredeki radyoaktivitenin öngörülenden daha  uzun süreceğini gösteriyor. Kaldı ki bölgede yaşayanlar solunum yoluyla insan saçının 20’de biri ebadındaki izotopları  solunum yoluyla alarak dahili  maruziyet yaşamış olabilirler. Greenpeace Japonya  tarafından yapılan araştırma da bölgede yaşayanların  Fukuşima felaketinin öncesine göre 100 kat fazla radyasyon dozuna maruz kalabileceğini ortaya koyuyor.  [2]

Okyanusa boşaltılmaya hazırlanan  1 milyon ton radyoaktif su !

Nükleer felaketin başladığı an itibariyle nükleer santralin içine dolan suyun yer altı suyuna karışması nedeniyle  denize doğrudan akmaması gereken yüksek miktarda su tankerlerde biriktiriliyor. Nitekim bugün radyoaktif su biriktirilen su 1 milyon tona çıkmış durumda, zira 1000 tonluk siloların sayısı 800’lerden 1000 adete ulaştı. Bu silolarda biriktirilen radyoaktif su işlemden geçirilip içindeki stronsiyum ve sezyumdan arıtılarak balıkçıların onayı alınarak denize geri boşaltılmak isteniyor.

Fakat denize boşaltılmak istenen bu suyun içinde arıtılması mümkün olmayan, kansere yol açabilecek trityum maddesinin hidrojen izotopu olması nedeniyle yok olması mümkün değil. Bu nedenle denize boşaltılan suyun ekosisteme karışmasıyla deniz ürünleri ve çevre açısından ciddi sorun anlamına geliyor. Öyle ki bugün okyanusların üçte biri radyoaktif olarak kirli ve bunda Fukuşima’dan yayılan radyoaktif suyun payının ise %80 olduğu anlaşılmış bulunuyor.  Bu durumdan Rusya  da rahatsız, hatta 20 Aralık 2017 tarihinde Rusya Dış işleri bakanlığından Maria Zakharova, silolardaki radyoaktif suyun denize geri boşaltma ihtimaline istinaden bu işlemin çevreyi ve balıkçılığı olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekerek Rusya basınına yeterli teknoloji yoksa Japonya’nın uluslararası  düzeyde yardım istemesi gerektiği yönünde  bir açıklama yaptı.[3]

Fukuşima nükleer santralinde üst düzey teknoloji gerek reaktörlerde durum tespitinde kullanıldığı gibi radyoaktif suyun olduğu gibi yeraltı suyuna karışmasını  önlemek için  buzdan duvar projesi için de bir başvuru aracı. Ancak, yapımı için 400 Milyon Dolar harcanan ve her yıl  10 Milyon Dolar ek bakım maliyeti öngörülen sistem de radyoaktif suyun yeraltı suyuna karışmasını tamamen önleyemiyor.  Üstelik buzdan duvarın  iklim değişikliği ve bu bağlamda tayfun, fırtına gibi çeşitli  hava olayları karşısında nasıl direnç göstereceği de ayrı bir soru ve sorun teşkil ediyor.

Fukuşima’nın deniz ürünleri ithalatı serbest !

Diğer taraftan Fukuşima Nükleer Felaketinin olumsuz imajınının silinmesi yönünde yoğun bir çaba sarfediliyor.   Bu amaçla Fukuşima ürünlerinin dış ticaret engelini kaldırıldı. 2012 yılının Haziran ayından itibaren durudurulmuş olan  deniz ürünü ithalatına  ise 28 şubatta yeniden başlandı . Bu iznin ilk uygulayıcısı da Tayland’da deniz ürünleri restaurantı  oldu. [4]Nükleer felaketin başlamasından önce Fukuşima’ya komşu Futaba kentinin belediye başkanı olan ve felaket sırasında iyot haplarını  kendi insiyatifiyle halka dağıtan   Katsutaka Idogawa kendisine konuya dair yorumunu sorduğumuz üzere Fukuşima’dan deniz ürünü ithal edilmesini şiddetle eleştirdi. Idogawa ithalatın serbest bırakılmasını “Kabul edilemez!”şeklinde niteledi.

Japonya’dan ithal edilen gıda  ürünlerinde TAEK  kontrolü artık yok!

Öte yandanTürkiye de Ekonomi bakanlığından  aynı günlerde bir açklama yaparak Fukuşima Nükleer Felaketinin başlamasından sonra uygulamaya konan  TAEK tarafından  Japonya’dan ithal edilen gıdalar için  yapılan radyasyon denetimlerinin kaldırıldığını ve ürünlere radyasyon olmadığını gösteren uygunluk belgesinin artık verilmeyeceğini duyurdu. [5]

“Normalleştirme” çalışmaları…

Fukuşima Nükleer Felaketi tüm gücüyle etkisini hissettirmesine rağmen kamuoyu yanıltılmaya, gerçekler gizlenmeye çalışılıyor.  Bunun en iyi yolu ise  herşey  eski haline dönmüş görünümü yaratmak amacıyla sorunun kaynağının üstünü örtmek. Yani Fukuşima Felaketi’nin ardından kamuoyu baskısıyla kapatılan  nükleer santrallerin (çalışabilir reaktör sayısı 54’ten 42’ye düşmüş bulunuyor) yeniden açılması. Bugün Japonya’da 2015 yılı itibariyle hükümetin önayak olarak yeniden devreye alınabilmiş  reaktör sayısı ise sadece 5 .  Hükümet, Fukuşima gibi Tohoku bölgesindeki  Kariva Nükleer santralinin de yeniden çalıştırılması için onay vermiş  durumda. İzleyen süreçte Japon hükümetinin 19 reaktörün açılması için de uğraş vereceği öngörülüyor. Lakin  yeni reaktörlerin devreye alınması bir kriz ortamında mümkün olmayacağı için “normalleştirme”hükümet açısından  şart görünüyor. Nitekim Fukuşima Nükleer Felaketinin başlamasını izleyen süreçte IAEA tarafından tayin edilerek dünya genelinde uygulanan yıllık 1 Milisievert  sınırdozun yıllık 20 Milisievert düzeyine çıkartılmış olması  da yüksek radyasyon seviyelerine rağmen hükümetin planladığı  “normalleştirme” sürecinin ilk adımı olmuştu.

Reaktörlerin sökümüne başlanamıyor!

Fukuşima  Daicihi Nükleer Santrali’nde tam erimenin  meydana geldiği  reaktörlerden özellikle 2 no’lu reaktörden yayılan radyasyon seviyesi çok yüksek olduğu için  Daiichi Nükleer Santrali’ni daha güvenli hale getirmek amacıyla yapılması gereken reaktör söküm işlemlerine  başlanması mümkün değil. Oysa bu işlemlere başlanması halinde  hükümet 200- 250 Milyar Dolar  maliyeti karşılamaya  bile razı. [6]

Tokyo 2020 Olimpiyatları kamuflaj!

“Normalleştirme”nin sağlanması   amacıyla  başvurulan diğer bir formul ise 2020  Tokyo Olimpiyatları Maliyeti bir nükleer santralin kurulum maliyetine denk denebilecek bir hazırlık getiren olimpiyat oyunlarının bazı spor dalları Fukuşima’da yapılacak mesela .

Bunun için dünyaca ünlü sporcuların Fukuşima’ya götürülerek  uluslararası kamuoyuna Fukuşima’da herşeyin kontrol altında olduğu ve sorunların bittiği gibi olumlu mesajların gönderilmesine çalışılıyor bir bakıma reklam yapılıyor. Buna mukabil,  Fukuşima’dan tahliye edilenlere verilen ödeneklerin ise yüksek maliyet teşkil ettiği  gerekçesiyle kesilmeye çalışıldığını , bu nedenle Fukuşima’daki yaşamını terk eden yaklaşık 60 bin yurttaşın daha   terk etmek zorunda kaldıkları evlerine dönmeye mecbur bırakıldığını görüyoruz. [7]

“Kullan at” işçiler

Olimpiyatlara yönelik yapılan hazırlık ve reklam masrafları  için  yüklenilen maliyetin onda birinin Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde acil durumdayken çalışmış olan tasfiye memurlarının sağlık taramaları için ayrılmadığını da görüyoruz. Hükümetin IAEA tarafından belirlenmiş olan sınır dozları yukarı çekmesiyle işçiler için belirlenen radyasyon maruziyet seviyesi ise 5 yıl için 100 Milisievertten 250 Milisieverte çıkarılmıştı.

Tokyo Gazetesi’nin haberine göre acil durum halinde çalışmış olan  20 bin işçi bulunuyor. 2014 yılında,  bu kişilerin ne kadar radyasyona maruz kaldıklarının anlaşılması için devlet eliyle sağlık taramaları başlatılmıştı. Fakat acil durum halinde ve sonradan dekontaminasyon işlerinde çalışan  tasfiye memurları  ya sağlık taramalarına katılacak bütçe ayıramıyor ya da  ücretli tatil günü de olmadığı için zaten düşük ücret almakta olduğu işinden  feragat edip kontrol sürecine dahil olmuyor . Kaldı Devletin işçilerin sağlık taramalarına girmesi konusunda ne bir teşviki ne de zorlaması sözkonusu. İşçiler muayeneye katılmak isterse onları bir de yol masrafı gibi ek ödemeler bekliyor. Bir kısım işçilerin görüşü  ise sağlık taramalarının tedavi amaçlı değil bilgi toplamak amacıyla yapıldığı yönünde bulunuyor.  Neticede 20 bin işçinin yalnızca 4200’ü sözkonusu testlere katılmış durumda ki bu sayı, toplam işçilerin beşte birinin radyasyon maruziyeti hakkında bilgi sahibi olunduğunu gösteriyor.

Testlere dahil olanlardan 6 işçinin radyasyon maruziyeti  250 Milisievertin  168 işçi de 100 Milisievertin üstüne çıkmış bulunuyor ki bu 174 işçinin önceki sınır doz değeri olan 100 milisievertin  aştığnı gösteriyor.  Kontrollerin  devlete maliyeti ise  900bin Dolar  olup her yıl için işçilere 3-4 kez ücretsiz muayene imkanı verecek şekilde yalnızca 6 milyon Dolarlık bir bütçe ayrılmış bulunuyor.

Çocukluk çağı tiroit kanserinde artış!

Diğer taraftan felaketin başlamasıyla Fukuşima’daki çocuklarda tiroit kanseri  vakaları  artış gösteriyor. Hasta olanlar tarama kapsamından çıkarılıyor. Hatta Fukuşima eyaletine bağlı bazı kentlerde kanser vakalarının ortaya çıkma ihtimaline karşı sağlık  taramaları yapılmıyor, programlar kapatılıyor. Tiroit kanserinin Fukuşima bağını kurmaya çalışan bilim insanları ise programdan ya istifa ettiriliyor ya çıkartılıyor. Çocukluk çağı tiroit kanseri (18 yaş altı) Dünya Sağlık örgütü(WHO) tarafından nükleeer santral korelasyonu tanınan yegane hastalık .Çünkü bu hastalık radyasyon etkisi olmadıkça  milyonda 1-2 çocukta  görülüyor. Fukuşimadan önce milyonda 2 çocukta görülürken , sonrasında 380 bin çocukta 194 vakanın ortaya çıkması  bugün bu hastalığın   2000 çocukta bir görüldüğünü ve sıklığın  500 kat arttığını ispatlıyor. Fukuşima merkezine  komşu kentlerde bu testlerin yapılması halinde sayının daha da artacağı düşünülüyor . Bu arada testlerin 2011-2018 yılları arasında 3 tur yapıldığını ve bu nihai rakamın 2016-2018 yılları arasında yapılan 3. turun sonucu olduğunu belirtelim.

Bununla birlikte devlet tarafından yapılan kontrol ve ölçümlerin doğruluğuna güvenmeyen gönüllü gruplar ise yurttaş girişimiyle ölçüm aletleri satın alarak (bunların çoğu Çernobilde yapılan ölçüm ekipman ve metodlarını adapte ediyor) ölçüm istasyonları kurmak suretiyle yurttaşlar için belli bir ücret karşılığında bu ölçümleri objektif olarak gerçekleştiriyor.  Devletin sunduğu hizmete duyulan güvensizlik nedeniyle alternatif  yaratan bu girişimler ise sonradan dahi devlet tarafından ne maddi ne manevi olarak destek buluyor.  Bu girişimlerden yurttaş  girişimiyle kurulan ölçüm istasyonları hakkındaki yazımıza  buradan ulaşabilirsiniz.

Elbette Fukuşima hakkında olan biten bu yazıdakilerle sınırlı değil, tazminatlar, katı atıkların yakılması, Japonya genelinde yüksek radyoaktivite içeren atıkların gömülmesinin yol açtığı sorunlar, deprem riski  gibi önceki yazılarımızda okuduğunuz bir dizi tartışmalı konu var ve fırsat buldukça hepsine değiniyoruz .

Şimdi Türkiye nükleer santral planları yaparken Akkuyu, Sinop ve  İğneada projeleri  için iş dünyasında iştahlar kabarırken kendimize soralım:  Teknoloji devi Japonya’nın yüzüne gözüne bulaştırdığı, baş edemediği sorunlarla uğraşmaya hazır mıyız? “Kullan at” işçiliğe, geleceği olmayan çocukları dünyaya getirmenin vebaline katlanmaya, yağmurdan kaçmaya, cebimizdeki para pazar masrafına yetmezken  yediğimiz  yiyecekte; soluduğumuz havada; içtiğimiz bir bardak suda radyasyon var mı diye ölçmeye,  kendi gücümüzle ölçüm istasyonları kurmaya hazır mıyız?

Son notlar

[1] https://theecologist.org/2016/apr/26/its-not-over-yet-40000-more-cancer-deaths-predicted-chernobyl-aftermath

*http://www.radioactivity.eu.com/site/pages/Uranium_238_235.htm

[2] http://www.greenpeace.org/japan/ja/campaign/monitoring/28th/

[3] http://tass.com/politics/981971

[4] https://www.asahi.com/articles/ASL2W5KPGL2WUGTB00M.html

[5] https://yesilgazete.org/blog/2018/02/19/turkiye-japonyadan-gida-ithalatinda-radyasyon-kontrolu-uygulamasini-kaldirdi

[6] https://yesilgazete.org/blog/2018/02/02/fukusima-daiichi-nukleer-santralinde-olumcul-seviyelerde-radyasyon-tespit-edildi/

[7] https://yesilgazete.org/blog/2017/08/02/fukusimada-eko-yikim-ve-radyoaktif-kirliligin-ustunu-2020-tokyo-olimpiyatlariyla-ortme-cabasi

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

EnerjiGünün ManşetiManşet

Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde ölümcül seviyelerde radyasyon tespit edildi!

Fukuşima Daicihi Nükleer Santrali'nden bir görünüm

Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde 11 Mart 2011  yılında meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan nükleer felaket 7. yılına giriyor. İlk olarak 1 ve 3 no’lu reaktörlerin çekirdeklerinde tam erime olduğu tespit edilmiş radyoaktif kirliliğin yer altı suyuna karışmış olabileceği tartışılmaya başlanmıştı. Yürütülen araştırmalar neticesinde 2 No’lu  reaktörde de çekirdek erimesi olduğunun anlaşılmasıyla hasar tespiti için  geliştirilen robotlarla araştırmalara başlanmıştı.

Fukuşima Daicihi Nükleer Santrali’nden bir görünüm

Felaketin başlamasından bugüne dek geçen  süre zarfında,  yüksek teknolojik imkanlarını seferber ederek 3 reaktörde meydana gelen çekirdek erimesinin yarattığı radyoaktif hasar kaynaklı kirliliği berataraf etmeye çalışan Japonya için 30-40 yıl sürecek söküm çalışmalarının maliyeti ise 200 Milyar Dolar’ı* bulacak. Ancak,  2 no’lu  reaktörden yayılan radyasyon seviyesi çok yüksek olduğu için santralde söküm işlemlerine de  başlanamıyor. 

Nitekim dün yapılan açıklamaya göre,  Tokyo Elektrik tarafından  2 No’lu reaktörün içinde gerçekleştirilen  robotik araştırmalar neticesinde   8 sievert/saat’e**  varan bir radyasyon tespit edildi.

2 No’lu reaktör içinden çekirdek erimesine dair bir görüntü

Uzmanlar bu dozda  radyasyona   maruz kalmanın ölümcül olduğunu belirtiyor. Tokyo Elektrik Şirketi(TEPCO) ’nden yetkililer bugün sonuçları yayınladı. Yetkililerin açıklaması sözkonusu radyasyon dozunun erimiş olan reaktör çekirdeğine ait döküntü ve yıkıntıların olduğu kısımda tespit edildiği şeklinde oldu. Bulgular gösteriyor ki radyasyon seviyesi, çekirdek erimeleri meydana geldikten 7 yıl sonra reaktörün sökülmesinin önünde ciddi bir engel teşkil edecek kadar yüksek seviyede.

Bununla birlikte araştırma süresince Daiichi Nükleer Santral tesisinin çevresinde de  saatte 42 Sievert’e** varan radyoaktivite tespit edildi.  TEPCO yetkilileri, tesis çevresinde çekirdek erimesinin fiilen meydana geldiği kısma göre çok daha yüksek dozda radyasyonun tespit edilmesinin nedeni bir ihtimale göre ölçümde  radyasyon ölçüm cihazının kapağının çıkartılmamamış olmasına bağlı bir hatadan kaynaklanmış olduğuna bağladı.Gerçek nedeni anlayamadıklarını beyan eden yetkililere göre bir diğer ihtimal de  soğutma suyunun reaktör çekirdeğine ait yıkıntı ve döküntüleri tesis etrafına dağıtmış olması.

TEPCO’nun Santral Söküm Yetkilisi Naohiro Masuda ,  bu araştırmadan elde edilen sonuçlara göre radyaoktif enkaz atığın bertarafı için yeni bir teknoloji geliştirmek üzere çalışacaklarını  açıkladı.

 

*Sinop veya Akkuyu Nükler Santrali’nin kurulum maliyeti olan 20 Milyar Dolar’ın 10 katı. 

** 1 Sievert= 1000 milisievert ‘tir. Şimdiye dek yazılarımızda Milisievert/saat ölçüm bilgisi kullandık.  (Milisievert ile ifade rakamı büyüttüğü için “sievert” kullanılıyor. 10 bin Milisievert yani 10 Sievert alınırsa bu durum haftalar içinde ölümle nihayetlenir.  Çernobil’de müdahale sonrası hayatını kaybeden tasfiye memurları 6000 Milisieverte yani 6 Sieverte maruz kalmıştı. Kaynak: WNA, Radyologyinfo.org)

(NHK, Yeşil Gazete)

Pınar Demircan

Kategori: Enerji

Yazarlar

Sinop NGS için ÇED başvurusu bir muamma, proje ise Fukuşima ile iştigal

Türkiye henüz bir nükleer santral kurma ve işletme deneyimine sahip değilken, ikinci nükleer santral için Çevre Etki Değerlendirme(ÇED) başvurusu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapıldı. Böylece 2013 yılının Mayıs ayında Türkiye ve Japonya arasında imzalanan hükümetlerarası anlaşma ile  kurulması planlanan her biri 1140 Megawatt  kapasiteli  4 reaktörüyle toplam  4560 Megawatt gücündeki santralin 2025 yılında devreye alınması öngörülüyor. İlk plana göre  2023 yerine 2 yıllık bir gecikme meydana gelmişken bu gecikmenin santralin kurulum maliyetinde artışa neden olup olmayacağı ise henüz bilinmiyor.

Başvuru Dosyasında soru işaretleri

Öncelikle “Başvuru ve başvuru  dosyası” ifadelerinin altını çizmek gerekiyor zira,  eski uygulamada ÇED raporununun sunulmasıyla halkın katılımı toplantıları gerçekleştirilirken yönetmelikte 26 Mayıs 2017 tarihinde yapılan değişiklikle “başvuru ve inşaat öncesi” süreç ÇED kapsamına alınmış bulunuyor.  Dolayısıyla halkın katılımı toplantılarında değerlendirilecek  metinde  özellikle projenin çevreye ve ekosisteme etkilerine istinaden   “ÇED Raporu’nda detaylı şekilde sunulacak ve değerlendirilecektir” şeklinde “-ecekli,-acaklı ifadeler” karşımıza çıkıyor. Sonuç olarak bu dosya bu haliyle ne bir konuya açıklık getiriyor ne de soru işaretlerine cevap oluyor.

Yeni yönetmeliğe göre başvuru dosyasının sunulmasının ardından Halkın Katılımı Toplantısı/Toplantılarının tamamlanmasından itibaren başvuruyu yapan şirket “Format Bedelini 1 ay içinde yatıracak ve on iki (12) ay içinde ÇED Raporunu Bakanlığa sunmakla yükümlü” olacak. Bu noktada akla gelen soru,  sivil toplumun itirazlarının başvuru süreciyle mi sınırlı olacağı yoksa ÇED raporunun içeriğine dair mi olacağı iken  bu “ -ecekli,-acaklı rapor” çevre üzerindeki etkiye dair bir şey söylemediği  için neye nasıl  itiraz edilebileceğini yaşayarak göreceğimiz anlaşılıyor.

Areva mı Framatom mu? 

ÇED başvuru dosyası sunulan bilgiler açısından  yeterli olmadığı gibi  şekil itibariyle de soru işaretleri barındırıyor.  Bunlardan biri nükleer santralin inşasında ve operasyonunda yetkili olacak Mitsubishi Şirketi’nin  Atmea 1 reaktörlerini kurmak için yaptığı konsorsiyumun tarafı olan  Areva Şirketi ile ilgili. Zira geçen haftalarda Areva’nın yurt dışı nükleer santral projelerini daha önceki yazımızda okuduğunuz  gibi Framatom’un üstlenmiş olduğu açıklandığı üzere, başvuru dosyasında geçen “Areva”şirket adının geçerliliği de tartışma konusu olabilir.

Bir diğer ilginç nokta  finansal anlaşmasının Akkuyu NGS’den farklı olarak yap-sahip ol-işlet/built-own-operate değil  devlet- özel şirket ortaklığında yapılarak  en fazla %49 hisseyle ortak olabileceği ve Elektrik Üretim A.Ş (EUAŞ)’ın adresinin vergiden muaf olunması için açıkça  Jersey Kanal Adaları Türkiye Merkez şubesi olarak gösterilmesi. Belki vergi kaçırmak suretiyle 2 yıllık gecikmenin ve uzayan fizibilite çalışmalarının 20 Milyar Dolar olarak öngörülen maliyeti arttırmasından etkilenmemeye çalışılıyordur…

Fukuşimadan ders alınmış(!)

ÇED başvuru dosyasında dikkat çeken  bir ibare ise “Sinop nükleer santral projesinin Fukuşima’dan alınan derslerle hazırlandığı” şeklinde. Açıkça Fukushima Daichi Nükleer Güç Santrali Kazası ve sonrası alınan derslerin de göz önüne alınmasıyla nükleer güvenlikte en yüksek seviyeye ulaşacak biçimde inşa edilecek ve daha sonrasında işletilecektir”  denmiş  fakat ders alındığı iddia edilen hususlar aynı Akkuyu Bilirkişi raporunda olduğu gibi  ölçülebilirlik ve bilimsellikten uzak, yüksek oranda/özenle/hassas şekilde olarak ifade edilmiş.

Örneğin başvuru dosyası içinde sayfa 14/173’te  “ATMEA 1 tasarımında yukarıda anlatılan özellikler sayesinde olası büyük kazaların olma olasılığının yüksek oranda önüne geçilmiştir ”denmiş . Ayrıca, “Yenilikçi özellikler, muhafaza yapısının özelliklerini bozabilecek enerjiyle ilgili senaryoların neredeyse tamamını elimine etmektedir” gibi bir açıklama bulunuyor. Sinop NGS’de kurulmasına karar verilen Atmea 1 reaktörü için  bu afaki ifadeyle  güvenlik taahhütünde bulunulmuş.

Bir diğer  taahhüt örneği ise,  başvuru dökümanı sayfa 17/173’te “Türkiye nükleer enerji üretimi konusunda bütün gerekli önlemleri özenle almaktadır ”şeklinde dikkat çekiyor.

Bununla birlikte  Fukuşima’da 3 rekatörde meydana gelen çekirdek erimesinin yer altı sularına karıştığı haberlerini anımsayarak okuduğumuzda hiç de özenli bir hazırlık yapılmadığını görüyoruz. Zira,  yer altı sularının kontaminasyon riski için: “Mevcut durumun belirlenmesine yönelik çalışma sonuçları ÇED Raporu’nda verilecektir”  notunun  düşülmüş bulunuyor.

Doğruluğu şüphe uyandıran bilgiler

Diğer taraftan bazı veriler de soru işaretine neden oluyor. Örneğin Nükleer santrallerin  denizden alacağı suyu devir daim ederek soğutma suyu olarak kullandıkları belirtilmiş. 1000 Megawatt’lık bir reaktör için kullanılan soğutma suyunun 7-10 milyon metreküp olduğu bilinmekte iken 4 reaktör için toplam  30 bin metreküp  olarak yazıldığı dikkat çekiyor.

Nükleer santral mevusunda hep değinidiğimiz bir konu da bu santrallerin uçak düşmesine maruz kalması halinde yaratacağı bomba etkisidir. Başvuru dosyasında da aynı tartışmayı doğuracak şekilde  santralin uçak çarpmalarına karşı zırhlı koruma kabı ve binaları ile ciddi kazaların etkilerini azaltabilmek için eriyik kor tutma sistemi gibi güvenlik özelliklerine sahip olduğundan bahsedilmiş. Lakin bu uçağın tipine dair bir tanım bulunmuyor.  Her ikisi de “uçak” olduğu üzere planör mü Trabzonda düşen Boeing 737 tipi uçak mı bu tanıma giriyor emin olamıyoruz.

“Nükleer yakıt Sinop NGS rıhtımına indirilecek…”

ÇED başvuru dosyasının 166/173 no’lu sayfasında Nükleer yakıt ve atıklarla ilgili yapılmış olan açıklama ise “Nükleer yakıt, proje sahibinin anlaşma yapacağı yakıt tedarikçisinden sağlanacaktır. NGS’ye gelecek yeni yakıt santral sahasına deniz taşımacılığı ile ulaştırılacak ve Sinop NGS’ye ait rıhtıma indirilecektir” şeklinde.   Peki bu yakıt nereden hangi yolla ve rotadan getirilecek?Bu yakıtlar İstanbul Boğazı’ndan mı geçecek yoksa kuruldu diyelim Kanal İstanbul’dan mı geçecek? Buna dair bir açıklama bulunmuyor kaldı ki bu ifade neredeyse yakıtlar zembille indirilecekmiş hissini uyandırıyor.

Ayrıca bu başvuru dosyasında nükleer atıklara dair de  bir açıklamaya yer verilmemiş, yakıt çubuklarının kullanıldıktan sonra 10 yıl soğutma havuzunda dinlendirileceği ifade edilmiş ama sonrasındaki sürecin etki değerlendirmesine değinilmemiş.Yani atıkların içinden plutonyumu kim alacak, nihai atıklar nereye gömülecek ?

Japonya’daki Hükümet bile Fukuşima’dan ders almış değil!

Sonuç olarak Fukuşima’dan ders alınarak hazırlandığı iddia edilen proje adına sunulan başvuru dosyası tatminkar olmaktan çok uzak. Kaldı ki projeyi gerçekleştirmekle yükümlü olan Japonya tarafının Fukuşima’dan ders aldığını söylemek de mümkün değil. Zira nükleer felaketinin başlamasının üstünden 7 yıla yakın bir zaman geçerken 2015 yılı itibariyle geçen hafta  üçüncü defa ziyaret etme imkanı bulduğum Fukuşima’da şimdiye kadar yazılarımla sizlere aktardıklarıma ek olarak diyebilirim ki  Sinop NGS için hükümetlerarası anlaşmayla önayak olan Japon Hükümeti bile  hatasını kabul etmekten çok uzak ve yoğun bir inkar politikası uygulamakta.

Bu inkar politikasını  en somut olarak 2016 Temmuz ayında kurulmuş bulunan Fukuşima İletişim Ofisinde  görüyoruz.  Fukuşima’da yaşanan nükleer felaketi anlatmaktansa 20 Milyon Dolar maliyeti göze alarak dünyada yalnız iki tane bulunan dev bir tiyatro sahnesi inşa ederek  nükleer fizik ve doğadaki radyasyon hakkında çocuklara bilgi vermeyi tercih eden devlet destekli eyalet yönetimi okul gezilerinin ana durağı olma çabası gösteriyor.

Şüphesiz bu inkar politikasının temeli ise Japon Hükümeti’nin 2012 yılında radyoaktif doz limitlerini dünyaca kabul edilen yıllık  1 milisievert sınırından  20 milisieverte geçirmesi  oluştururyor. Buna göre Hükümet, 1 milyon 9 yüz bin  nüfuslu Fukuşima eyaletinden tahliye edilen 160 bin kişinin üçte biri olan 55 bin kişiyi evlerine dönmesi için  ikna etmeye uğraşıyor.

Alınan tek ders yenilenebilir enerjiye geçiş!

Fukusima’ya bagli Okuma kasabasinda 600 bin hanenin elektrigini karşılayan güneş enerjisi yatırımı

Fukuşimada ders alınmış denebilecek tek nokta var, o da Fukuşima için gelecek enerji kaynağının artık nükleerden üretilmeyecek olması.  Nitekim Fukuşima İletişim Merkezinde ziyaretçilere şu öneri yapılmış bulunuyor:

“ ….nükleere bağımlı olmadan temiz, güvenli ve sonsuz enerji kaynağı ile yaşamı zenginleştirelim”. Buna en büyük örnek ise nükleer felakete maruz kalan Okuma kentinin 200 Megawatt kapasiteli elektrik üretecek bir güneş kenti haline getirilmesi ve Fukuşima’ya gelenlere barkovizyonlarla  tanıtımının yapılıyor olması.

Kısacası karşımızda, Fukuşima’da hatalı olduğunun yüzüne vurulmasını istemeyen  fakat gelecekte ilave enerji kaynakları için yenilenebilir enerjiye yüzünü dönen  bir Japonya profili bulunuyor. Lakin aynı Japonya önceki  alışkanlıklarıyla kurduğu yatırımların ziyan olmaması için kurmuş olduğu nükleer santralleri yeniden devreye almaya ve yeni projeleri yurt dışına kurma çabası gösteriyor.

Türkiye ise Japonya’nın refleksini doğru okumayı başarabilirse nükleer santral kurarak Japonya gibi gelişmiş bir ülkenin yaptığı hataları tekrarlamadan direkt yenilenebilir enerjilere yüzünü dönmek suretiyle enerji kaynağı için yeni bir rejim belirleyebilir. Çünkü en güvenli santral hiç kurulmamış olandır!

(Yeşil Gazete) 

Pınar Demircan 

Kategori: Yazarlar

Hafta SonuManşet

Akemi Shima anlatıyor: Fukuşima Nükleer Felaketi tanıklığım

Fukuşima Nükleer Santrali’nde meydana gelen ve hala devam eden felaketin kurbanlarından Akemi  Shima‘nın, 4 yıl önce tanıklıkların paylaşıldığı bir etkinlikte ödüle layık görülen Japonca makalesini Yeşil Gazete ekibinden Pınar Demircan‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz. (Akemi  Shima adına Ayako Oga‘nın okuduğu makalenin orjinal sunumunu  şuradan izleyebilirsiniz). Fakat önce Editörün notu: 

Uyarmış olalım, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin  üzerinden  geçen süre 7 yıla yaklaşırken  Pazar günü haftalık koşturmacanızın içinde bir es verip dinlenmeye çekildiğiniz köşenizde sizi rahatsız etmeyi amaçlıyor bu paylaşım.Hoş, bizim için toz pembe olan bir şey yok zaten ama , kendi kendinize her zaman daha kötüsü olabilir, Moğollar’ın şarkısındaki gibi”bir şey yapmalı!” diyeceksiniz.

Bu kez Fukuşima Felaketini  veri ve rakamlarla değil,  zihninizle değil, yüreğinizle hissetmenizi sağlamak derdimiz. Biz değil, bu kez Akemi Shima anlatacak. Fukuşima Nükleer Santrali’ne 84-90 kilometre mesafede olan  Fukuşima Eyaleti’ne bağlı Date şehrinde yaşamak zorunda kaldı Akemi. Bugün Gaziemir’de, yarın Akkuyu’da ve Sinop’ta, İğneada’da veya dünyanın bir başka yerinde benzer haksızlıkların yaşanmasına sadece siz engel olabilirsiniz. Bu arada Sinop merkezin Nükleer santral sahasına 14 kilometre, Mersin şehir merkezinin  nükleer santral sahasına 90 kilometre, İğneada için de yerleşim yerlerine yakın olduğunu, İstanbul’a bile 120 kilometre mesafede olduğunu, Karadeniz’in Trakya’nın kuş uçuşu 1000 kilomete mesafedeki Çernobil felaketinden nasıl etkilendiğini  anımsamakta fayda var. Elbette nükleer santral kazasıyla ve mesafeye göre etki derecesiyle sınırlı değil riskler. Nükleer santraller ve yaydıkları radyasyon hakkında daha fazla bilgiye şuradan erişebilirsiniz. 

“ Merhaba, benim adım  Akemi Shima.

Ailem hastanede bu nedenle  aranızda olamadım. Üzgünüm.

Size biraz bulunduğum yerle ilgili bilgi vermek isterim.

Date şehri, Fukuşima eyaletinin kuzeyinde yer alır, tahliye planı kapsamına giren İitate kasabasının batısında yer alır.

Date şehri acil durum tahliye planına alınmadı, özel koşulları olduğu söylendi ki bu durum şehrimizde infial yarattı. Hala sonucu netleşmemiş, tahliye edilsin mi edilmesin mi belli olmayan, sürüncemede bırakılanlar var. Doğal olarak bu durum kasabanın sakinleri arasında ikilik yaratıyor. Okula devam eden öğrencilerin psikolojileri de bozuk.  Bu ortamda bir de devlet tarafından “bölgede radyasyon yoktur, şehir güvenlidir” gibi duyurular yapılıyor, hatta neredeyse okulda bile “radyasyon eğitimi” kapsamında radyasyon olup olmadığını ölçerek anlamamızı sağlayan eğitimlere son verilecek .

Hatta mevcut durumda “iyileşmeyi gölgeleyen dedikodular var” iddiasına karşı bir bahane üretilerek sorunlar hiç oluşmamış gibi gösteriliyor. Sonuçta diyebilirm ki radyasyon tehlikesinin olup olmadığı neredeyse insanların arzusuna bırakıldı.

Nükleer santraldeki patlamanın üstünden 3 yıl geçti, sezyum 134 kazadan önceki miktarın 10 katı. Topraktaki kirlilik olduğu gibi duruyor. Her gün geçtiğimiz okul yolunda 3-10 mikrosievert (yaklaşık 100 bin bekerel) radyoaktif kirlilik var. Bu yolun temizlenmesini istedik ama hiç bir şey yapılmadı.

Yerel yönetim atık alanı kalmadığı gibi bir gerekçe gösterdi, yani temizlik yapılsa bile bu radyoaktif atıkların konacağı yer yokmuş. Temizlenemiyorsa bu tehlikeli yerlerden geçişi niye yasaklamıyorlar dediysek de söylediğimizle kaldık.

Peki yüksek miktarda radyasyon bulunan yerde bizim oturmamıza niye izin veriliyor? Bu sorularımıza devlet görevlilerinden “Yoldan birkaç saniye içinde hemen geçip gidiyorsunuz, bu nedenle bir zararı yok” şeklinde cevaplar aldık.

Bu şehrin radyoaktif yüksek tehlikeli olduğunu bilmeyenler, özellikle  çocuklar var buralardan yürümemeliler. Lütfen çocuklara bir bakın. Bu yerlerde, kum içinde toz kaldıran oyunlar oynuyorlar. Tabi burası sadece çocuklar için de değil yetişkinler için de sağlık açısından tehlikeli. Anladık ki radyoaktif temizliği kendimiz yaparken üstten topladığımız toprağı, radyoaktif katı atığı kendi bahçemizden başka yere koyamazdık. Bu sebeple bahçemizi de kendimiz temizledik. Benim ailemin evinde her biri 1 tonluk plastik torbalardan 100 tane var. Evet maalesef kendi kendimize radyoaktif temizlik yaptık. Buna bir çoğunuz çekimser bakabilir. Ama çare yoktu. Tahliye edilmeyen bizler için günlük yaşamımıza devam etmemiz gerekiyordu. Bizim gibi bir çok insan bu durumda. Çocuklar için bir an önce temizlik yapılması gerekiyordu. Burada kendi kendine radyoaktif temizlik yapıp kalarak çocuğunun geleceğini tehlikeye atan anne için “ Aptal !”deniyor. Bunu duyuyoruz, çok üzülüyoruz. Burada kalanlarla şehri terk edenler arasında sorunlar ve tartışmalar yaşanıyor. Gitmeli mi kalmalı mı tartışması yönlendiren olmadığı için sürüp gidiyor. İşte  reaktör faciasını izleyen 3 yılı böyle geçirdim. “Bağlılık, iyileşme ve  kulaktan kulağa dolaşan bilgiler”gibi iddialar da cabası…

İşte bunu kabul edemiyorum !

Dedikodu olduğu iddia edilen şeyler aslında gerçekler, yani bizim yaşadıklarımız .

2011 yılında kar yağışı devam ederken çok anne ağladı. Ben de ağladım, gözyaşlarına boğuldum . Küçük çocukların önünde hemen her gün üzüntüden kahroldum, her gün öldüm.

2012 yılında gerçekleri biraz daha anlamaya başladık. Fakat radyaoktif olarak kirli olduğunu bildiğimiz şehrimiz, sağlık testlerinin sonucuna göre hep “etkilenme yok” şeklinde açıklanıyordu. Bunun üzerine kasabamızın sakinleri şüphelenmeye başladı, belediyeye, milletvekillerine ulaşılmaya çalışılıyordu artık. Tüm çabamız güvenimizin kırılmasıyla sonuçlanıyordu yalnızca.

Durumumuza dair hiçbirşey değişmemişse de iyileşme varmış gibi gösteriliyor.

Date şehrinde 3 mikrosievertin altında olduğu için radyoaktif temizlik yapılmasına gerek görülmüyor. Gerçek sebep ise radyoaktif temizliğin pahalı olması ve radyaoktif atıkları koyacak bir yer bulunamaması. Biz niçin böyle bir yerde yaşamak zorunda bırakılıyoruz, niçin tahliye edilmiyoruz? Buradaki radyasyonu unutup yaşamımıza devam etmemiz mi bekleniyor? Bu durum sadece Date şehri için mi geçerli? Anlamıyorum…

Şehrimizde radyoaktif temizliğin yani dekontaminasyon çalışmasının  yapılmayacağı söyleniyor.  Aslında sebebi biliyorum. Biliyorum ki insanların şehirlerini isteğe bağlı olarak terketmesi bekleniyor aksi halde devletin onlara maddi yardım vermesi gerekecek. Çünkü bunun sonu yok! Devlet bu yardımı ve desteği geniş yelpazede sunarsa hep vermek zorunda kalacak. Bu nedenle bize de evimizi, bahçemizi, tüm maddi varlığımızı bırakarak gitmemiz söyleyen çok oldu.

“Yaşlı annenizi, babanızı bırakın, kaçın gidin, gidebilen gitsin!” diyenler bile oldu. Fakat kendi başına karar verip gitmek kolay değil. Önce yüreğinizin bir zamanlama sorunu oluyor. Mesela şimdi gitsek daha da zor. Devlet tarafından radyasyon kalmadığı, sorun kalmadığı yönünde birbiri ardına  açıklamalar yapılıyor. Nükleer santral felaketinin sorumluları  allaha havale edilip tüm dertler  yurttaşların omuzlarına bırakılıyor. Akıl alır gibi değil!

Nükleer felaketin başlamasının üstünden 3 yıl geçti . Sorunlar mazide kalmış  gibi ama gerçekte değil, çünkü sadece 3 yıl geçti. Yani aslında daha hiç bir şey başlamadı.

Esasen bu sene(2014 yılı) ocak ayında Date’de yerel seçimler yapıldı. Valiye hızlı bir şekilde dekontaminasyon yapma sözü veren bir belediye  başkanı en fazla oyu aldı. Fakat yeni belediye başkanından öğrendik ki  Date’de yıllık kirlilik 5 milisievert düzeyinde ve temizlenmesi de çok zor. Yerel yönetim için de kaynakların sevki açısından zor bir durum. Fakat ben en çok yurttaşların seslerini çıkarmamasını anlayamıyorum. 3 yılın ardından iyileşme olmadığı gibi durum daha da kötüye gidiyor…

Lütfen “Radyasyon haberleriyle Devlet erkine karşı dedikodu üretildiği” yalanına inanmayın. Daha fazla gözden çıkarılmak istemiyoruz. Japonya bilmiyor mu radyasyonun ne felaketlere yol açtığını? Biliyor! Hiroşima ve Nagasaki felaketleri bu topraklarda yaşandı. Çernobil Nükleer Felaketinin sonuçlarını izledik, izliyoruz, Nükleer testlerin yapıldığı Marshall Adaları’nda test yapıldığında ada sakinlerine, Daigo fukuryu Maru’ya  ne olduğunu biliyoruz. Dünya genelinde bunlardan başka da örnek maalesef çok. Yaşadığımız maruziyeti, uçaktaki radyasyonla ya da tıbbi amaçlı kullanılan radyasyonla karşılaştırmak yerine sonuçları bilinen bu kazalarda uğranılan radyoaktif maruziyetlerle yapmalılar.

Devlet yetkilileri biliyor ! Bildiği için 3 yıldır yaşadığımız radyoaktif maruziyeti küçük göstermeye çalışıyor. Eyalet genelinde sağlık taramalarının sonuçlarına bakarsanız göreceksiniz. Kendi içimizde farklı görüşlerde olanlarla çatışalım ve oraya buraya savrulalım diye uğradığımız maruziyeti küçük göstermeye çalışıyorlar. Mağdurun kendisinden maruziyetinin olmadığını sanması bekleniyor. Neticede mağdur olduğunu söylese de kimse bir yardım ve destek göremeyecek. İşte bu nedenle radyasyon mağduru olduğunu düşünenlerin aslında buna inandırıldıkları söyleniyor. “Radyasyon dedikodusu” yapıldığı için radyasyon varmış, yani üzerine konuşmasak radyasyon aslında yok! Radyasyon mağduriyetinin olduğu fikrinde sebat edenlerin ise işi zor, toplumdan dışlanıyorlar ve bu negatif sarmal halinde sürüp gidiyor…

Bizler şimdiye dek “Hibakuşa” olarak yaşadıklarımızı herkese anlatmalıyız. Ben 3 yılda hibakuşaların arasında onların nasıl acılar çektiğine şahit oldum, biraz anladım. Fakat şimdi size anlatırken fark ediyorum ki hibakuşalar çok yüce insanlar. Ben ağlaya ağlaya uyuya kalmak istemiyorum fakat  gereksiz bir şeymiş gibi fırlatılıp atılmak da istemiyorum. 3 yıl oldu, felaket başlayalı 3 yıl oldu! Lütfen yaşadıklarınızı paylaşın, anlatın, sesinizi çıkarın! ” 

Akemi Shima

 

Bilgi notu: Akemi Shima’ların yaşamlarını, Fukuşima felaketinin başlamasıyla  Fukuşima eyaletinin içinde farklı tahliye planlarının uygulandığı, bir çoğunun kapsama dahi alınmadığını Yeşil Gazete’de okudunuz. Nitekim Mart 2015’te Japonya/Sendai’de gerçekleştirilen BM Dünya Afet Riskleri Azaltma Konferansı’na yönelik hazırlık yapmış olan Japonya CSO Koalisyonu (JCC2015) eliyle oluşturulan komitenin titizlikle hazırladığı Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders  kitapçığı da bu gerçekleri tüm boyutlarıyla aktarıyor. Ancak  Fukuşima felaketinin üzerinden 7 yıla yakın bir süre geçerken doğal olarak verilerin de güncellenmesi gerekiyor. Bu vesileyle, Nükleersiz.org’un  bu konuda üstüne düşeni yaparak  çok yakında sivil toplumu bilgilendirmeye dönük yeni katkılar yapmaya hazırlandığını, yeni bilgilerin siz  okurlarımızla buluşacağını  da haber vermiş olalım.

 

Japonca’dan çeviren ve editör: Pınar Demircan

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

İklim ve EnerjiManşet

Rutenyum 106, Akkuyu ve Fukuşima yarın Yeşil Siyaset Buluşmaları’nda tartışmaya açılıyor

Yeşil Siyaset Platformu tarafından düzenlenen “Yeşil Siyaset Buluşmaları” Aralık ayında başlıyor. Alanında uzman isimlerin ağırlandığı Yeşil Siyaset Buluşmaları’nın ilk konuğu Yeşil Gazete yazarı ve Nükleersiz aktivisti Pınar Demircan olacak.

Nükleer enerji alanında başarılı haberlere imza atarak kamuoyunun farkındalığını artıran Demircan, “Nükleer karşıtı mücadelede son durum ne? Akkuyu’da, Sinop’ta, İğneada’da neler oluyor? 2’inci bir Fukuşima Felaketi’nin önüne geçebilir miyiz? Nükleer santralleri nasıl durdurabiliriz? TAEK Rutenyum-106 açıklamasında neden gecikti?” sorularına cevap verecek.

Antinükleer mücadele, Rusya’daki radyoaktif sızıntı ve Fukuşima Nükleer Felaketi’ndeki son durumun tartışılacağı etkinlik yarın (2 Aralık) 15.00’da İstanbul Beyoğlu’nda Cezayir Toplantı Salonu’nda.

Adres: Hayriye Cad. 12 Galatasaray Beyoğlu

Etkinlik davetine ulaşmak için tıklayınız

(Yeşil Gazete)

EnerjiManşet

EEMKON 2017’de Fukuşima üzerinden demokrasi ve yaşam hakkı vurgusu!

Elektrik Mühendisleri Odası(EMO) İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen “Elektrik Elektronik Mühendisliği Kongresi (EEMKON 2017)” 16-18 Kasım’da Harbiye Askeri Müze Kültür Sitesi’nde gerçekleştirildi. Biyomedikal Mühendisliği”, “Elektrik ve Kontrol Mühendisliği”, “Elektronik Sanayi”, “Enerji Politikaları”, “İletişim Teknolojileri”, “Kent ve Elektronik”, “Mühendislik Eğitimi” sempozyumlarının yapıldığı kongrede Nükleer Enerji konusunda iki oturum gerçekleştirildi.

EMO Onur Kurulu Üyesi Erhan Karaçay`ın yönettiği oturumların ilkinde konuşma sırasına göre gazetemizin iklim enerji editörlerinden ve Nükleersiz.org’dan Pınar Demircan Fukuşima hakkında güncel verilerle gündeme dair değerlendirmelerini paylaşırken Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Aziz Konukman demokrasi bağlamında ele aldı, Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği (Anayasa-Der) Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu da meseleyi anayasa hukuku ve insan hakları açısından değerlendirdi.

Nükleer enerji projelerinin, son dönemde  iklim değişikliklerine neden olan küresel ısınmanın baş faktörlerinden  sera gazı  emisyonlarını salmadığı gerekçesiyle çözüm olarak sunulmasına çalışıldığını;  yeni arayışlar için fırsatçılık yapılarak nükleer enerjinin yenilenebilir enerjilerle birlikte yeniden pazarlanmasına çalışıldığını ifade eden Demircan, nükleer santrallerle ilgili gerçeklerin sadece Türkiye’de değil tüm dünyada kamuoyundan gizlendiğini belirtti; bilim insanlarının nükleer enerji lehine beyanlar vermeye  yönlendirildiğine dikkat çekerek Fukuşima felaketinin 6. yılında mağduriyete ve toplumsal sorunların boyutlarına  ilişkin  güncel verileri ve  değerlendirmelerini paylaştı. Prof. Dr. Konukman, Nükleer enerji konusuna referandum merceğinden bakarak  konunun hassasiyetine dikkat çekti, tolere edilemeyecek sonuçlarıyla nükleerin enerji biçimi olarak önerilmesinin bile mümkün olamayacağını açıkladı. Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Kaboğlu ise yaşam hakkını tehdit eden nükleer santrallerin halihazırdaki Anayasamızın yaşam hakkını koruyan hükümlerine aykırı olduğunu hatırlatarak olası bir referandumun 16 Nisan 2017 referandumuna benzemesi  tehlikesini barındırdığına, meselenin dünya genelinde insan hakkı ve daha geniş çerçevede yaşam hakkı bağlamında ele alınması gerekliliğine vurgu yaptı.

İkinci oturum CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın konuşmasıyla başladı. Mersin Nükleer Karşıtı Platform Dönem Sözcüsü olarak sempozyuma katılan Av. Alpay Antmen, Türkiye Çevre Platformu Genel Sekreteri Ahmet Oktay Demirkan ve Doğu Akdeniz Çevre Platformu Sözcüsü Sabahat Aslan Akkuyu Nükleer santrali ile ilgili son gelişmelere ve 22 Kasım 2017 Çarşamba günü Ankara’da görülecek olan Akkuyu Çevre Etki Değerlendirme(ÇED)  İptal Davası’nın önemine dikkat çekti. Sinop Nükleer Santral Karşıtı Platformu adına Metin Gürbüz Sinop’taki Nükleer santral projesi üzerine bilgi aktarırken  ve Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Göksal Çidem İğneada’da Nükleer Santral planlarının Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri gibi kabul edilemez olduğunu, henüz resmiyette olmasa bile İğneada bölgesindeki longoz ormanlarını baz alan çalışmalar yürüttüklerini ifade etti. Trakya’da oluşacak bir  tehdidin 14 milyon nüfuslu İstanbul’daki yaşamı ipotek altına alacağının altını çizdi.  Her iki oturumun ardından gerçekleştirilen soru-cevap kısmının ardından  katılımcılara sertifika verildi.

 

(Haber merkezi) 

Yeşil Gazete

 

 

Kategori: Enerji