Ana Sayfa Blog Sayfa 2357

Küresel Isınma Çağı’nda sanat üzerine tezler – Nicolas Bourriaud

Bienal dosyası kapsamında küratör Nicolas Bourriaud’un saha raporunda yayınlanan yazısını bilgisi dahilinde 3 bölüm halinde düzenleyerek yayınlıyoruz.

***

Antroposen, insan ölçeğiyle ilgili bir krizdir

Bir arkaplan üstünde bir figür: Tam iki binyıl boyunca, en azından Batı’da, insanlar kendilerini bu şekilde tasvir ettiler. 1. yüzyılda Mısırlılara lahitlerinde eşlik eden “Feyyum portreleri”nden 19. yüzyıl Avrupa’sının tarihsel tablolarına kadar sanat tarihi, insanları doğal çevrelerinden açık şekilde ayrık olarak gösterir: Bizans kiliselerinin altın arkaplanında ya da İtalyan Rönesansı’nın mimari perspektiflerinde. Tektanrılı dinlerin kutsal metinlerinde yazıldığı kadarıyla, insanlar –kaçınılmaz olarak erkek cinsiyetinde– bir Tanrı’nın suretinde yaratılmıştı; doğa ise bir dekor, insanın canının istediği şekilde düzenlemekle görevlendirildiği bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değildi.

Rashid Johnson’ın “Doğa Yürüyüşçüleri” adlı filminde bir bale gösterisi izliyoruz. Maske giymiş iki erkek doğanın içinde farklı yollardan yürürken ve dans ederken görülüyor. fotograf: bienal.iksv.org

Empresyonist resmin ilk  başta bu kadar büyük skandal yaratma- sının sebebi, insanların konturlarını flulaştırması ve onları atmosfere karıştırması, fırça darbelerinin figürleri yapay bir şekilde birbirinden soyutlamak yerine üst üste bindirmesiydi. 19. yüzyılda insanı, doğal aksesuarları olan nesneler ve peyzajlarla aynı şekilde resmetmek hâlâ olmayacak bir işti. İşte İncil’e dayanan “doğanın efendisi ve sahibi” olarak insan anlayışıyla birlikte bu temsil ideolojisi de (figür/arkaplan) –ki bunlar zaten ayrılmaz bir ikilidir– “Antroposen” terimiyle özetlenen küresel bilinçlenme sayesinde şimdi altüst ediliyor.

Aslında daha derin bir düzlemde, Aristo’nun MÖ 1. yüzyılda ileri sürdüğü sanat kavramı bugün sarsılmakta. Aristo’nun gözünde sanat, bir biçimin (morphé) bir arkaplan (hylé) ile bir araya gelmesiydi. Oysaki Antroposen’in sanatçıları için her şey malzemedir ve artık hiçbir şey durağan ya da ikincil bir arkaplan değildir.

Günümüzde herhangi bir şeyin arkaplan olarak betimlenmesi, farklı madde âlemleri ve durumları, insani ve gayriinsani şeyler ya da özne ile nesne arasında hiçbir hiyerarşinin kalmadığı uzamlar olarak ifade edilen Antroposen olayının inkâr edilmesi anlamına gelir. Bu yeni çağın zihniyeti, önceden ayrı kabul edilen alanların birbirine yaklaşması; bitkisel, mekanik, hayvansal, mineral, moleküler ve toplumsal alanların görülmedik derecede gelişigüzel karışıklığı şeklinde tezahür eder. İnsanlık durumu artık ayrıcalıklı bir konum veya özel bir ölçek değildir, özelliksiz bir fon üstündeki birincil katman olarak da temsil edilemez.

Anzo (Jose Iranzo Almonacid) “Tecrit” serisinden. Fotoğraf: Bahar Topçu

Güncel sanat bir “felaket” sanatıdır

 Antroposen’e doğrudan bir gönderme yapmasa da, Okwui Enwezor 2013’te Paris Trienali için düzenlediği sergiye “Yoğun Yakınlık” (Intense Proximity) adını vermişti. Enwezor, Claude Lévi-Strauss’un kendi rolünü tarif etmek için uydurduğu bir terim olan etnoloğun “mesafeli bakış”ı ile taban tabana zıt bir şekilde, insanlar ve kültürler arasındaki mesafelerin azalmasına parmak basıyordu. Antroposen, atmosfere ve jeolojiye değin, dolayısıyla metafizik bir düzlemde, dünya kapitalizminin tetiklediği küresel yakınlığı vurgular. Bu bakımdan, Andreas Malm(1)  tarafından önerilen “Kapitalosen” ifadesi de tercih edilebilir. Doğrusu artık stratosfer hariç hiçbir şey uzağımızda değil gibi, hatta “mesafe” kavramının ortadan kalktığı söylenebilir. Sınırlar geçirgenleşiyor, haritada uzak bir nokta alt tarafı birkaç kilometre uzaklıktaki bir banliyö mahallesinden daha yakın gelebiliyor ve gezegenin meteorolojisinde olduğu kadar ekonomisinde de kaotik “kelebek etkileri” katlanarak artıyor.

Ursula Mayer, “Bilginin Ateşi Bütün Karmayı Yakıp Kül Ediyor” Fotoğraf: @istanbulbienali

Güncel sanat, koordinatları klasik Öklid uzamının kilere uymayan uzay-zaman sürekliliklerini tanımlaması bakımından özünde “felaket” kavramını içerir. Matematikçi René Thom, herhangi bir yapının değişim gösteren unsurlarına “felaket noktaları”adını vermişti: “Herhangi bir yapı çıplak gözle incelendiğinde her şey sessiz ve sakindir. Ama mikroskopla bunun etrafına bakılır bakılmaz her şey hareket etmeye başlar ve görünürde düzenli olan bir v noktasının, felaket noktası olduğu görülür.”(2) Başka bir ifadeyle, bu nokta değişim halinde, yeni bir uzamın eşiğindedir. Thom’un matematik kuramı, ikili kesinliklerimizin bir sorgulamasıdır: figür/arkaplan, biçim/içerik, açık/kapalı… Bütün bu kavramlar küresel ısınmanın etkileriyle beraber her zamankinden çok daha sorunlu görünür. Bütün dünyada sanatçıların ürettiği yapıtlar (ekolojik) felaketten ders almış gibi (matematiksel anlamda) felaket barındıran temsil biçimlerine yöneliyor. Figürler arkaplanlarının içinde eriyor, biçim ve içerikler üst üste biniyor; artık hiçbir uzam kendi içine sımsıkı kapalı değil gibi.

Daha genel anlamda, dünyanın topolojisi coğrafyasından kopuyor: Bugün harita üzerindeki birbirinden uzak iki nokta, sanki hem ekonomik hem de iklimsel küreselleşme koca gezegeni katlamış ve görülmemiş kıvrımlar yaratmış gibi örtüşebilir. Dünya artık basitçe yuvarlak değil; temsillerimizin ve dünyayı kavrayış biçimlerimizin kartlarını yeniden dağıtarak dün ayrı olan dünyaları birbirine yaklaştıran Antroposen, onu kuvvetle eğip büktü. Bu bakımdan, günümüz sanatı ilk insanların sanatına benzetilebilir. “Lascaux’da,” diye yazıyordu Georges Bataille, “hayvanlar ‘daha kutsal’dı ve ‘Tanrı’yı hayvanlardan ayırt etmek güçtü. Mağaraya girerken,ilk insanlarla ilgili bu temel gerçeği hiçbir zaman göz ardı edemeyiz.”(3)

Tarih öncesi mağaraların duvarlarında Tanrı ile hayvanlar nasıl birbirine karışmışsa, günümüzde de insanlarla makineler, bakterilerle mantarlar, yunuslarla plastikler Antroposen’in felaket koreografisinde öyle iç içe geçmiş halde.

Dünyanın tektipleşmesi, bir ötekimoderniteyi (4) gerektiriyor

20. yüzyıl etnografisiyle birlikte fotoğraf, aura yaratan bir konuma ulaştı, en azından terimin Walter Benjamin’in yaptığı tanımına göre böyle: “Bir uzaklığın biricik niteliğini taşıyan görüngüsü.” Eskiden, fotoğraflanmış ya da filme çekilmiş belge, uzağın imgesini yakına getirirdi. Bir bakıma, etnografın bilimsel kefili olduğu o “uzaklık”, düzenini kendi başına oluşturur, bizi Öteki’den ayıran mesafeyi meşrulaştırırdı. Tek kelimeyle tanımlamak gerekirse, antropolo- jinin bir “temas” pratiği olduğu, bütün sorunsallarının Öteki ile kurulan temasın doğası, kapsamı ve anlamı etrafında döndüğü öne sürülebilir. Bir kültürel sahiciliğin ya da özün (az ya da çok bilinçli) destekçisi olarak belgeleme güdüsü, günümüzde çöküşüne tanıklık ettiğimiz bir nevi “uzaklar ontolojisi”ni temsil eder.

Bugün sosyal ağların da bize gösterdiği üzere, belgesel artık giderek daha yakın bir alanda işlev görüyor, tek kelimeyle ilişkisel olup çıktı. Düzensiz anlamında “yabanıl” bir pratik olan belgeleme güdüsü, yakınlığa dayanan gündelik bir projeye dönüştü. Dünya saat be saat milyonlarca imgeyle genişliyor, her gün milyarlarca telefon ekranı ve GoPro kamerası aracılığıyla binlerce kez kopyalanıyor.

Sanatın belgeleyici işlevi doğrudan tanıklıkların enflasyonu içinde eriyip gitmiş olabilir, ama bazı yapıtlar daha “biçimlendirilmiş” oldukları için yine de ciddi bir belgesel boyuta sahip olabiliyor. Bu bulanıklaşmış sınırlar, önümüzdeki on yıl için heyecan dolu bir potansiyel vaat ediyor, çünkü küreselleşmenin sonucunda mesafe- lerin ortadan kalkması yalnızca antropoloji alanını etkilemiyor; bu derin değişimler estetik alanı da altüst ediyor.

“Keşfedilmemiş topraklar”ın kalmaması, aşırı üretim, ama en çok da önceden zaman, uzam ve kültürel hiyerarşi tanımlarımızı düzenleyen normların çökmesi, bizi yeni bir estetiğin eşiğine getiriyor. Günümüzde sanatçıların karşı karşıya olduğu sorun şu: Uzak olanın ender bulunur olduğu ve farklılıkların solup gittiği, imgelerle ve tanıklıklarla doyma noktasına gelmiş bir dünyada, geriye antropolojinin inceleyebileceği ne kalıyor? Bir “belge”nin anlamı ne oluyor? Claude Lévi-Strauss, 1952 tarihli yapıtı Irk ve Tarih’ten bu yana, dünyanın tektipleşmesine karşı alarm veriyordu. “İlerleme” denen bu olgu, diyordu, 20. yüzyılda teknolojik üstünlüğünden dolayı Batı’nın bütün dünyada egemenlik kurmasına yol açmıştır. Halbuki bu olgu, bir dizi rastlantıdan öte değildir. Daha net ifade etmek gerekirse, ilerleme, melezlenme ve değiş tokuşa dayanan bir birikim sürecidir. Ancak sınırlı bir coğrafi bölgede var olan aşırı boyuttaki çeşitlilik, 15. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın diğer kültürlerin önüne geçmesini sağlamıştır. Dolayısıyla, kültürler arasındaki farklılıklar azalacak olursa, kültürel enerjiyi üreten “farklılaştırıcı potansiyel” eksik kaldığından, bu yakıt sonunda tükenecektir. Daha sonraları ortaya çıkan, bir dizi ayrım mekanizması aracılığıyla toplum kitlelerini çeşitlendirmek (kapitalizm),dış unsurlar eklemek (sömürgecilik) veya pazarı genişletmek (dünyanın küreselleşmesi) gibi girişimler, her toplumun büyümesi ve hayatta kalması adına kritik önem taşıyan bu potansiyeli yeniden yaratmak için çeşitli teşebbüslerdi.

Lévi-Strauss’un hedefi, “kültürlerin gerçek katkısının, onların özel buluşlarının listesine değil, kendi aralarında birbirlerine sundukları ayrımsal farklılıklara bağlı olduğunu”(5) kanıtlamaktı.

Bütün üretken değişimlerin “motor”u olan da, işbirliği ilişkilerinin ve karşılıklı ödünç almaların ağında, kültürler arasındaki bu mesafelerin oyunudur. Aslında, hepsinin karışımı genellikle bir magmadan fazlasını doğurmaz; Fransız yazar Victor Segalen’in genel bir egzotizmi savunurken ifade ettiği üzere bu sadece “ılık bir hamur”dur…(6) Günümüzde “farklılık yaratan bir uçurum”un itici gücü ne olabilir? İşte bu arayışa ben “ötekimodern” (altermodern) diyorum: “Küresel” bir çağın sanatı, farklılığın istisna haline geldiği yerde, tekillikleri, farklılıkları üretme görevini üstlenmelidir. Günümüzün en önemli sanatçıları, “saf” kimlik kavramı bir efsaneden ibaret olduğu için, sonu gelmeyecek şekilde kimliklerine tutunanlar değil, kendi kültürel yaşam alanlarında da farklılıkları yoğunlaştırıp uçurumları büyütenler. Her sanatçı bir parçalanma süreci içinde.

İşaret yayınının tekeli insanlara ait değil

Müge Yılmaz’ın “On Bir Güneş” adlı yerleştirmesi. fotoğraf: bienal.iksv.org

Ekvator bölgesinde, Amazonlar’da Runa kabilesini odak noktasına aldığı çığır açıcı kitabı Ormanlar Nasıl Düşünür’de (2013) Eduardo Kohn, antropolojinin konusunu kökünden değiştirerek, öznenin çoğulluğunu ve insan öznelerin içinde bulunduğu, insan olmayan anlam ağlarını vurgular. Brezilyalı antropolog Eduardo Viveiros de Castro’nun yapıtlarıyla pekişen bir öngörüsünü ortaya koyarak, “Hepimizin birden çok ‘ben’i var,” diye yazar. De Castro, kendi pratiğini “perspektivist” bir düşüncenin himayesinde, yani bakış açılarının metalaştırılmasına hiç durmadan direnen “daimi bir sömürgelikten çıkma egzersizi” olarak tanımlar. Antropolojide, diye ekler İngiliz meslektaşı Tim Ingold, “katılımcı”gözlemden başkası yoktur; ancak insanlarla “birlikte” ve bizzat “o insanlardan” bir şeyler öğrenilir.

19. yüzyılda Alman biyolog Jakob von Uexküll, umwelt kavramını kuramsallaştırdı. Bu terim, bir bireye ya da türe özgü duyusal çevre anlamına gelir; bir hayvanın verili bir ortamda zihinsel ve fiziksel özellikleri temelinde algılayabilecekleri ve yapabilecekleri tarafından belirle- nen “ona özgü dünya”sıdır bu. Güncel antropolojinin vaadi olan sömürge zihniyetinden çıkıp bağımsızlığı tanıma durumu, insanların bir bakış açısı olduğunu bile kabul etmediği diğer canlı türlerin tamamı için de geçerlidir. Sömürge zihniyetinin bilinçdışında ve metafizik arkaplanında, insanların canlılar âlemini ele geçirmiş olduğu düşüncesi vardır, diğer düşünceler buradan kaynaklanır.

Burada ana ilke, Öteki’nin “yerlileştirilmesi”, yani kendi bakış açısı olabileceğinin inkâr edilmesi ve özneler topluluğunundışında bırakılmasıdır. Antropolog Philippe Descola’nın Batı’da doğa ile kültürün birbirinden ayrılmasının ne kadar rasgele ve yapay olduğu üzerine çalışmaları bundan dolayı büyük önem taşır. (7)

Haegue Yang’ın 2015’ten beri sürdürdüğü Aracılar serisinden parçalar. Kuluçka ve Tükenmişlik – İstanbul Versiyonu; Medusa’ları, tüylü melekleri, “kırık” laleleri ve uyarlanmış Seki disklerini içeriyor. Fotoğraf: bienal.iksv.org

Irkçılık, kadın düşmanlığı, sömürgecilik, zulüm, sömürü; bütün bunların biricik kaynağı Batı düşüncesinin “insani” ile “doğal”ı, kültürel ile yaşayanı birbirinden net bir şekilde ayırmış olmasıdır. Ama eğer dikkatli okunursa görülür ki, daha 1962’de Claude Lévi- Strauss Yaban Düşünce’deki bir dipnotunda antropolojide bu keskin dönüşü önermiştir: “Eskiden üstünde önemle durduğumuz doğa ve kültür karşıtlığı bugün bize öncelikle yöntemsel bir değer taşır gibi görünmektedir.”(8) Lévi-Strauss’a göre, “Bu karşıtlık [doğa/ kültür] nesnel değildir, bunu formülleştirme ihtiyacını duyanlar insanlardır.”(9) Hüzünlü Dönenceler’in yazarının bu dönüşümü meslektaşlarından bu kadar önce öngörmesinin sebebi, mitlerle ilgili karşılaştırmalı çalışması sonucunda bir çeşit monizme varmış olmasıydı: “Zihnin başardığı işlemler, doğada da, dünyada da aynı, aralarında bir fark yok,”(10) diyordu. Lévi-Strauss’un kendine biçtiği amaç, antropolojinin sözde “ilkel” halkların incelenmesi olarak algılanmasını devam ettirmek yerine, “kültürü yeniden doğanın içine, nihayetinde hayatı da psikokimyasal koşullarının bütününe dahil etmek” idi. İnsan, dünyanın “biyolojik zırh”ı olarak tanımlanan doğadan hiçbir anlamda farklı değildir. Dolayısıyla, Lévi- Strauss dünyanın bölünemez bir teklik olduğunu savunan monist bir düşünce geliştirmiştir.

Çağdaşlarından biri olan yazar Roger Caillois’nın gözünde, sanatçı ve kelebek benzer işler yapar; biri biçimleri dışarıdaki bir nesneye yansıtır, diğeri ise yaratımını kendi bedeni üzerinde sergiler. Sanatsal eylem, insana özgü bir şey olmak şöyle dursun,“doğanın özel bir durumunu oluşturur”(11) diye yazar Caillois; sanat tam anlamıyla evrensel olan ve bütün canlılar âlemini ilgilendiren bir oyuna katıldığımızın gizliden gizliye itirafı demektir; ne de olsa insan “parçası olduğu bir evrendeki rakip adaylardan” biridir. Elbette belli bir düzen barındıran bir proje ve bağımsız bir kategori olarak sanat tamamen insanın değerlendirmesine bağlıdır,ama “insanın kendisi de doğaya ait olduğuna göre, halka hemen yeniden kapanır”(12) diye ekler. “Evrenin gerçek veya olası yapıları güzellik fikrini dayatır”(13) diye yazan Caillois, insan zekâsının tek yaptığının dünyanın “biyolojik zırh”ında kodlanmış kalıpları yeniden üretmek olduğunu savunan Lévi-Strauss ile ya da ormanların da insanlar kadar “düşündüğünü” iddia eden Eduardo Kohn ile aynı noktada buluşmuş olur.

Notlar:
1  Andreas Malm, Fossil Capital: The Rise of Steam Power and the Roots of Global Warming [Fosil Sermaye: Buhar Enerjisinin Yaygınlaşması ve Küresel Isınmanın Kökenleri] (Londra: Verso, 2016).
2 René Thom, Paraboles et catastrophes [Paraboller ve Felaketler] (Paris: Champs Flammarion, 1980), s. 7.
3 Georges Bataille’dan alıntılayan Daniel Fabre, Bataille à Lascaux. Comment l’art préhistorique apparut aux enfants [Bataille Lascaux Mağarası’nda: Tarihöncesi Sanat Çocuklara Ne İfade Eder] (Paris: L’Echoppe, 2014).
4 n.: “Ötekimodernite”, Nicolas Bourriaud’nun sıklıkla başvurduğu altermodern kavramının karşılığı olarak kullanılmıştı. Bkz: Nicolas Bourriaud, Altermodern (Londra: Tate Publishing, 2009).
5 Claude Lévi-Strauss, Irk, Tarih ve Kültür, çev. Haldun Bayrı, Reha Erdem, Arzu Oyacıoğlu, Işık Ergüden (İstanbul: Metis, 1994).
6 Victor Segalen, Essai sur l’exotisme [Egzotizm Üstüne Deneme] (Paris: Biblio, 1986). Segalen’in kuramlarının küreselleşme bağlamında analizi için başka bir denememe göz atabilirsiniz: Radicant (New York: Sternberg, 2009).
7 Philippe Descola, Doğa ve Kültürün Ötesinde, çev. İsmail Yerguz (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013).
8 Claude Lévi-Strauss, Yaban Düşünce, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993).
9 Alıntılayan: François Dosse, Histoire du Structuralisme [Yapısalcılığın Tarihi], 1. Cilt (Paris: La Découverte, 1991), s. 315.
10 Claude Lévi-Strauss, Le Regard éloigné [Uzaktan Bakış] (Paris: Plon, 1983), s. 164-165.
11 Roger Caillois, Cohérences aventureuses [Maceracı Tutarlılıklar] (Paris: Gallimard, 1976), s. 25.
12  Age, s. 25.
13  Age, s. 57.

Murat Dağı’nı unutmayın…

Kazdağları girişim ‘şimdilik’ durdurulabilmiş görünüyor ama Murat Dağı’ndaki altın madeni girişimi açılan tüm karşı davalara ve bölge insanının direnişine rağmen sürüyor. Tüm Türkiye çapında yerel yönetimlerin sürece müdahil olması, bizim de gevşemememiz gerekiyor. Unutmayalım, altıncı çok uluslu şirketler kolay kolay vazgeçmez.

Ülkemiz uzun bir süreden bu yana çok uluslu maden şirketlerinin toplu saldırısı altında. En önemli doğal alanlarımız, ekosistemlerimiz, su havzalarımız çok uluslu bu şirketler tarafından siyanür liçi yöntemi ile geri dönüşümsüz bir şekilde altın madenciliğine kurban ediliyor. Bunun son örnekleri ise Çanakkale’de Kazdağları ve Eskişehir’de Murat Dağı’na kurulmak istenen altın madeni girişimleri…  Kazdağları girişim ‘şimdilik’ durdurulabilmiş görünüyor ama Murat Dağı’ndaki altın madeni girişimi açılan tüm karşı davalara ve bölge insanının direnişine rağmen sürüyor.

Eskişehir ve Kütahya il sınırları içinde yer alan Murat Dağı 2000 metreyi aşan yüksekliği ile Batı Anadolu’nun en yüksek dağlarından… Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından 2003’de ülkemizin en önemli bitki ve kuş türlerini barındıran alanlardan biri olarak ilan edilen Murat Dağı’nın özellikleri bunlarla da bitmiyor; karaçam ormanları ve yağışlı iklimiyle bölgenin su kaynakları açısından en önemli alanı… Üstelik sadece su kaynaklarına sahip değil; sıcak su kaynakları da var dağda. Dağın su rejimindeki en ufak değişiklik bölgenin su rejiminde de önemli değişikliklere neden olabilecek. Başka ülkelerde olsa özel koruma alanı olarak ilan edilip korunacak olan Murat Dağı’nda bugün bir altın madeni girişimi, üstelik Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın izniyle sürdürülüyor… Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise gelişmeleri sadece izlemekle yetiniyor (!)… Üstelik altıncı firmalar o kadar açgözlü ki Uşak, Kütahya, Eskişehir bölgelerinin tamamının ‘altın- gümüş madeni’ bölgesi ilan edilmesini istiyorlar.

Tüm bu gelişmelerin ışığında 24 Ekim’de Eskişehir’de Eskişehir Tabip Odası tarafından ‘Altın Madenciliği Uğruna Dağlarımıza, Suyumuza Neler Oluyor?’ başlıklı bir panel düzenlendi. Eskişehir Tabip Odası Başkanı Dr. Mehmet Akif Aladağ’ın açılış konuşması ile başlayan ve Murat Dağı Yok Olmasın Platformu sözcüsü Funda Öz Akçura’nın moderatörlüğünü yaptığı panele Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi’nden Çevre Mühendisi Sinem Şaylan ve ben katıldık. Funda Öz Akçura, siyanür liçi yöntemi ile çalışacak altın madeninin Murat Dağı’nda yol açacağı ekolojik yıkımı ve tüm bölgenin su kaynaklarını yok etme ve kirletme olasılığını vurguladı. Akçura pasa ve milyonlarca ton atığın ortaya çıkacağı altın madenin yaratacağı ekolojik yıkımı çevresel etki değerlendirme raporuna (ÇED) dayanarak anlattı ve bölgede Kazdağları’ndakinden daha büyük bir ağaç katliamı yapılacağının altını çizdi. Benim siyanür liçi yöntemi kullanılarak yapılan altın madenciliğinin halk sağlığına etkilerini özetlediğim gecenin son konuşmacısı ise Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ndendi.

Yerel yönetimlerin katkısı önemli

Bilindiği gibi Eskişehir’e ve Eskişehir ovasına hayat veren Porsuk Çayı, Aksu Dağı’nın kuzey yamacından inen Bayatçık Deresi ile Murat Dağı’nın kuzey yamacından inen Kızıltaş Deresi’nin birleşmesiyle oluşuyor ve Eskişehir’i geçtikten sonra Sakarya Irmağı ile birleşerek Karadeniz’e dökülüyor. Murat Dağı’na kurulacak siyanür liçi yöntemi ile çalışacak altın madeni büyük su gereksinimi nedeni ile bölgedeki su kaynaklarına el koyacak… Ayrıca bölgedeki karaçam ormanlarının yok edilmesi, jeolojik yapının değiştirilmesi sonucu yağışların azalması, yeraltı ve yer üstü su kaynaklarının yok olması gibi nedenlerle Porsuk Çayı’nın bugün bile azalan su düzeyinin daha da düşmesine neden olacak.  Porsuk çayının ve diğer su kaynaklarının siyanür liçi sonucu altın ve gümüşle birlikte serbestleşip sıvı faza geçen kanserojen ağır metallerle kirlenmesi de söz konusu…  İşte tüm bu nedenlerden dolayı içme suyu kaynaklarını, Atikhisar Barajı’nı korumak için tıpkı Çanakkale Belediyesi’nin Kazdağları’nda yaptığı gibi; Eskişehir’de de Porsuk Çayı’na; bölge tarım ve turizmine sahip çıkmak için Eskişehir Büyükşehir Belediyesi de ÇED olumlu kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması için açılan davaya katılmış. Artık Eskişehir, Uşak ve Kütahya’da birçok sivil toplum örgütü, meslek odaları ve bölge insanının açtığı davada Eskişehir Büyükşehir Belediyesi de müdahil…

İzmir örnek almalı

Büyükşehir Belediyesi’nin Murat Dağı sürecine katkısı önemli bir gelişme; zira yerel yönetimlerin bölgelerindeki canlıların sağlıklı bir çevrede yaşamlarını sürdürebilmeleri için büyük sorumluluğu var ve bu nedenle çevre talanına karşı duyarlı olmaları gerekiyor… Çanakkale ve Eskişehir Büyükşehir Belediyeleri bu önemli sorumluluklarını bilimsel ve hukuksal mücadeleye doğrudan katkıları ile yerine getiriyorlar.  Peki, ya diğerleri? Siyanür liçi yöntemi altın madenciliği sadece bu iki güzel kentimizin sorunu değil ki… Ülkemizde çok sayıda altın madeni var; başta belirttiğimiz gibi çok uluslu şirketlerin yeni altın madenleri için sistemik saldırısı da sürüyor. O nedenle ülkemizin havasını, toprağını, suyunu savunmak için yerel yönetimlerimize bugün geçmişten çok daha fazla sorumluluk düşüyor. Eskişehir Büyükşehir ve Çanakkale belediyelerini örnek almaları gerekiyor; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin… Efemçukuru’ndaki altın madeni nedeni ile bir içme suyu barajı olacak Çamlı Barajı yapılamıyor bir türlü… İzmir su fakiri bir kent ve Çamlı Barajı’nın yapılamaması nedeni ile İzmirlilere Manisa’nın Gördes ilçesinde yapılmaya çalışılan barajdan su taşınmaya çalışılıyor… Üstelik tüm maliyeti İzmirlilere ödettirilerek… İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu tablo karşısında kentte yaşayanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı için Çanakkale ve Eskişehir Büyükşehir belediyelerinin gösterdiği duyarlılığı göstermesi gerekiyor… Hem de bir an önce…Diğer yandan Kazdağları’ndaki büyük ihtimalle geçici duraklama ile gevşemememiz; Kazdağlarını, Murat Dağı’nı; Çanakkale’yi, Eskişehir, Kütahya ve Uşak bölgelerini unutmamız gerekiyor…

Unutmayalım, altıncı çok uluslu şirketler kolay kolay vazgeçmez…

(Yeşil Gazete)

Kültür de var, mantı da…

Valiliğin ve kaymakamlığın uygun görmediği ‘Kayseri Konferansı’ yerine düzenlenen Kayseri Mantı Festivali, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da gerçekleştirildi.

Kayseri Mantı Festivali, 26 Ekim Cumartesi günü Hrant Dink Vakfı’nın Şişli‘deki merkezinde gerçekleştirildi. Vakıf, Kayseri Valiliği “uygun görmediği” için 18-19 Ekim tarihlerinde İstanbul’da vakfın binasında yapmayı planladığı “Kayseri ve Çevresi Toplumsal, Kültürel ve Ekonomik Tarihi Konferansı”, Şişli Kaymakamlığı tarafından da yasaklanmış, iptal kararının ardından İstanbul’daki vakıf binasında “Kayseri Mantı Festivali”i düzenlenmesine karar verilmişti.

Muammer Ketencoğlu ile festival hatırası fotoğrafı çektirdik.

Hem yetişkinlere hem de çocuklara yönelik düzenlenen festivalde 36 çeşit Kayseri mantısından Çerkes mantısına kadar mantı çeşitleri hakkında konuşuldu. Çeşit çeşit mantının konuklara sunulduğu festivalde Çocuklar İçin Mantı Atölyesi de düzenlendi.

Festivalde, Levon Bağış‘ın moderatörlüğünde Yıldız Horata, Leyla Kılıç, Takuhi Tovmasyan ve Salpi Ghazarian’ın katılımıyla Kayseri yemekleri üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirildi.

Kayseri Mantı Festivali, Ayşenur Kolivar, Muammer Ketencoğlu, Murat İçlinalça, Rupen Melkisetoğlu, Ari Hergel ve Burhan Hasdemir‘den oluşan müzik kumpanyasının Kayseri ve Kapadokya‘dan halk şarkıları seslendirdiği dinletiyle sona erdi.

(Yeşil Gazete)

Her yer Kazdağları her yer Ankara

26 Ekim tarihinde Ekoloji Birliği’nin çağrısıyla Ankara’da yapılması planlanan “İklim krizine ve ekolojik yıkıma dur de” mitinginin Ankara Valiliği tarafından bir gün kala iptal edilmesinin ardından çevre aktivistleri Türkiye’nin farklı şehirlerinde basın açıklaması okudu.

İstanbul’da Kadıköy İskele Meydanı’nda gerçekleşen eylemde basın açıklaması Artvin Çevre Platformu İstanbul Temsilcisi Gürsel Kaya tarafından okundu. Kaya yaptığı açıklamaya “Türkiye’nin her yanını eylem alanına çevirmiş durumdayız” diyerek başladı.

Farklı illerde eş zamanlı basın açıklaması

Türkiye’nin farklı illerinde eş zamanlı olarak okunan açıklamada Ankara Valiliği’nin kararı protesto edildi. Miting yapılsaydı “Sadece insanlara değil, tüm canlılara ait olan yaşamın kaynağı suyumuzu, havamızı, toprağımızı kirleten doğayı ve yaşamı tehlikeye atan nükleer ve termik santrallere, madenlere, HES’lere, RES’lere, JES’lere, balık çiftliklerine, endüstriyel tarıma, kirli sanayiye, mermer ve taş ocaklarına aşırı yapılaşmaya, çılgın mega projelere, sınırsız sonsuz otoyollara, betonlaşmaya, doğal ve tarihi SİT alanlarının yok edilmesine dur diyecektik” diyen aktivistler taleplerini sıraladı:

  • İklim krizine ve tümden ekolojik yıkıma yol açan tüm talan ve yıkım proje ve faaliyetlerinin ülkenin her tarafında acilen durdurulması,
  • Yaşama ve doğaya karşı olan hiçbir projenin uygulanmaması.
  • Bu projelerin ve çalışmaların önünü açan başta maden ve enerji yasaları olmak üzere ilgili tüm mevzuatın bir daha ekolojik yıkıma ve talana asla izin verilmeyecek şekilde yeniden düzenlenmesi,
  • Ekoloji, emek, demokrasi, kadın hakları ve kent mücadeleleri önündeki tüm engellerin, kısıtlamaların ve yasaklamaların kalıcı bir şekilde kaldırılması.
Fotoğraflar: Elif Ünal

Ali Şeker: Doğaya karşı işlenen suçlara son verilsin

Eylemde Halkların Demokratik Partisi (HDP) 27. dönem İstanbul milletvekili Oya Ersoy ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul milletvekili Ali Şeker de yer aldı. Ali Şeker konuşmasında İstanbul’da kuzey ormanlarında yapılan yıkım ile Kanal İstanbul Projesi’ni hatırlattı ve “Doğaya karşı işlenen suçlara son verilsin istiyoruz” dedi.

Oya Ersoy: Her bir karışına sahip çıkacağız

Oya Ersoy ise “Hükümetin duvarında ‘egemenlik sermayenindir’ yazıyor. Biz bu ülkenin gerçek sahipleri olarak Kazdağları’ndan Cerratepe’ye kadar doğanın her bir karışına sahip çıkacağız” ifadelerini kullandı.

Basın açıklaması sonunda  “havama suyuma toprağıma dokunma” ve “iklimi değil sistemi değiştir” sloganları atıldı. Eylemler Ankara, Aydın, Adana, Çanakkale, İzmir, Adana ve Mersin’de de eş zamanlı olarak gerçekleşti.

 

Orman diye diye (1)

‘Herkes ormanı seviyor. Herkes ağaç diyor, yeşil diyor, doğa diyor, orman diyor. Gelgelelim her ne oluyorsa orman diye diye oluyor. Ormanlar insana, paraya, kalkınmaya, doymayan gözlere, hissetmeyen kalplere kurban gidiyor.’

Türkiye gibi bir ülkede yaşamak, daha doğrusu akıl sağlığını koruyarak yaşamak için gerçekten çok sağlam sinirlere sahip olmak gerekiyor. Basın yayın organlarında, sosyal medyada, sokakta, arkadaş sohbetlerinde öylesine gerçek dışı bilgiler dolaşıyor ki şaşıp kalmamak, akıl durgunluğuna uğramamak mümkün değil. Binlerce yıldır bilimsel yollarla üretilen bilgi bütünüyle değersizleşiyor ve etrafımızı algı yaratmaya dönük uydurma, çarpıtma ve gerçek dışı bilgiler çepeçevre sarıyor. Üstelik bu çarpık bilgilerin önemli bir bölümü yetkili kamu kuruluşlarından, sözde bilim insanlarından, gazetecilerden yayılıyor. Kalemşörleri, trolleri, saplantılı ideolojik yandaşları (her kanattan) varın siz düşünün. Tam bir heyula bu! Öyle ki sözcüğün tam anlamıyla ya korkunç bir hayal ya da eşyanın aslı.

Konuya orman penceresinden bakınca manzara daha da karmaşık. Herkes ormanı seviyor. Herkes ağaç diyor, yeşil diyor, doğa diyor, orman diyor. Gelgelelim her ne oluyorsa orman diye diye oluyor. Ormanlar insana, paraya, kalkınmaya, doymayan gözlere, hissetmeyen kalplere kurban gidiyor. Peki nasıl? Dilimiz döndüğünce anlatalım. Önce dünyaya bakalım, bölgesel analizlerimizi yapalım, sonra da projektörlerimizi Türkiye’ye yöneltelim. Durum ve sorunlar saptanınca çözüm de kendiliğinden çıkar nasıl olsa.

Dünya genelinde ormanlar

Dünya genelinde ormanların durumu ile ilgili çalışmalar farklı kurum ve kuruluşlarca yapılmaktadır. Ancak bu konuda en kapsamlı ve sağlıklı veriler FAO[1] tarafından oluşturulmaktadır. FAO her beş yılda bir Küresel Orman Kaynakları Değerlendirmesi[2] adıyla bir rapor yayımlamakta ve dünya, bölge ve ülke bazında verileri paylaşmaktadır. O nedenle bu bölümde aktarılacak bilgiler FAO tarafından 2015 yılında yayımlanan son rapora dayanmaktadır.

Dünyada ormanlar azalıyor mu?

Ne yazık ki evet. Fakat dünyanın her bölgesinde ormanlar azalmıyor. Aslında Afrika ve Güney Amerika hariç dünyanın geri kalan bölgelerinde orman alanları azalmıyor, tersine Avrupa ve Asya’da ciddi artışlar var. Fakat ilk iki bölgenin çoğunlukla tropikal kuşaklarındaki ormanlarda öyle şiddetli bir azalma var ki dünya toplamında bir azalma durumu ile karşı karşıya kalmamıza yol açıyor. Aşağıdaki tablo durumu daha iyi açıklamak açısından yararlı olacak.

Tablodan da görülebileceği gibi Orta ve Kuzey Amerika ile Okyanusya’da stabil sayılabilecek duruma karşı son 15 yılda Asya genelinde orman alanları yaklaşık 35 milyon hektar artmış durumda. Avrupa’da aynı dönemde yaklaşık 14 milyon hektarlık bir artış var. Kıyaslama yapabilmek için Türkiye’de orman olarak kabul edilen alan toplamının yaklaşık 22 milyon hektar olduğunu hatırlatalım. Ne var ki yalnızca Güney Amerika’da yaklaşık 50 milyon hektarlık orman azalması söz konusu. Buna neredeyse bir o kadar da Afrika eklenince doğal olarak dünyanın orman bilançosu açık veriyor. Daha çok alt bölgelere inen bir analiz için aşağıdaki haritayı incelemekte yarar var.

Görüldüğü gibi adeta dünyanın güneyi orman değişimi açısından kan ağlarken kuzeyde daha olumlu bir tablo kendini gösteriyor. Ne var ki hem genel tablo negatif hem de güneyde kaybedilen ormanlar tropikal kuşakta yer alan ve eşsiz ekolojik değer taşıyan coğrafi alanlar. Burada dikkat çeken bir diğer nokta da alan olarak dünyanın en büyük ülkeleri arasında yer alan Çin ve Brezilya’nın orman artış ve azalışı açısından iki farklı ucu temsil ediyor oluşu.

Ülkeler bazında durum ne?

Türkiye’de kah en yetkili makamlar kah sosyal medya trolleri dünyada orman varlığını artıran nadir ülkelerden biri olduğumuzu söylüyorlar. Bu ifadenin gerçekle uzaktan yakından ilişkisi yok. Türkiye’de orman varlığı artıyor mu artmıyor mu sorusunun yanıtını Türkiye bölümüne bırakalım ve genel anlamda arttığını kabul edelim[3]. Ancak orman varlığını artıran ülkeler hiç de nadir değil. FAO’nun ayrı istatiksel değerlendirmeye tabi tuttuğu 234 ülke ya da coğrafi bölgenin 82’sinde 1990-2015 döneminde orman varlığı artmış. 46 ülkede değişim yok. Örneğin Avrupa’da orman varlığını artıramayan ülkeler yalnızca Arnavutluk, Bosna-Hersek, San Marino, Portekiz, Norveç, Monaco, Malta, Faroe Adaları ve Andorra.

Bunlardan Andorra, Faroe Adaları ve Malta’da azalma da yok. Monaco’da zaten hiç orman yok. Diğerlerinde küçük azalmalar var. En büyük azalma ise belirtilen dönemde %7’lik oran ile Portekiz’de. Akdeniz kuşağındaki bu ülkenin son yıllarda yaşadığı büyük orman yangınları bu azalmanın temel nedeni. Orman alanını sözü edilen dönemde artıran diğer ülkelere bir göz atmak gerekirse Cezayir (%17), Mısır (%7), Fas (%13), Vietnam (%57), Azerbaycan (%33), Bahreyn (%179), İsrail (%25), Suriye (%31), Kuveyt (%81), BAE (%31), Bulgaristan (%14), Yunanistan (%22), İzlanda (%205), İrlanda (%62), İtalya (%22), İngiltere (%13). Aynı dönemde Türkiye’nin orman varlığı artışı %21 olarak görünüyor. Tabii bu oranlar hesaplanırken ülkenin mevcut orman varlığı baz alınıyor ve Türkiye’nin orman varlığı FAO istatistiklerinde 11,7 milyon hektar olarak görünüyor. Oysa biz yurtiçi değerlendirmelerimizde 2015 yılı için orman varlığımızı 22,3 milyon hektar olarak kabul ediyoruz[4]. Dolayısıyla orman varlığı artış yüzdesi 22,3’e göre hesaplanacak olsa daha düşük bir oranla karşılaşılacağı da gözden uzak tutulmamalı.

Son olarak orman varlığını mutlak değer olarak en fazla artıran ve azaltan ülkelere bir göz atalım.

Yukarıdaki tabloda değişik zaman dilimlerinde yıllık ortalama olarak orman varlığını en çok artıran ülkeleri gösteriyor. Aşağıdaki ise aynı mantıkla fakat orman azalması yaşanan ülkeleri. Farklı zaman dilimlerine de dikkat ederek yorumlamayı size bırakıyorum.

[1] Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü

[2] Global Forest Resources Assessment

[3] İlgili bölüm geldiğinde daha detaylı açıklanacağı üzere artışın nitelik ve nicelik ayırımı, ülke sathına yaygın olup olmadığı ve orman sayılan alanların gerçekten orman olup olmadığı gibi pek çok boyutu var bu konunun.

[4] Bütünüyle teknik olan bu konu yine Türkiye bölümünde daha detaylı açıklanacaktır.

(Yeşil Gazete)

Hukuk her zaman adalete değil, sıklıkla mülke dairdir

Zeytine kimsin, kimlerdensin dedik, geçen hafta. Kimi türlerini de isim isim saydık.

Fevkalade!

Bu hafta işin hukuk kısmına girmek istiyordum artık; yüzlerce, binlerce yıl yaşayabilen bir ağacı mülk olarak konuşabilir miyiz, diye sormak niyetindeydim. Olmayacak. Haftaya bırakacağım bu soruyu zira Ayvalık hasat şenliği ile kıpır kıpır, sürekli bir hareket içindeyiz (ki zeytin üreticisi değilim, beni bile sarmış halde) ve hakkını vereceğim iki satır yazmam kabil değil bu soruya cevaben. Onun yerine bir küçük sözlük hazırladım size, üç de zeytin reçetem var paylaşacak, aklınızı fikrinizi zeytine kaptırasınız diye..

Ama önce evi tütsüleyelim!

Bir ateş yakın. Sobadaki ateş de olur. Korlarını kullanacağız. Ateşe dayanıklı sac faraş ya da derinliği makul sac bir tavanın içerisine bir miktar korlardan yerleştirin, üzerine de kurusuyla yaşıyla zeytin yapraklarını, dallarını. Zeytin yandıkça ve duman tütmeye başladıkça serbest olan elin yardımıyla önce biraz dumanı kendinize çekin, kem gözler ilişemesin size. Sonra sevdiklerinizin etrafında dolaştırın dumanı, onları sarsın sarmalasın; evin köşelerini turlamayı da ihmal etmeyin. Islak olan yapraklar patlayarak yanacak, sevinin. Gözler düştü, diye. Bu bir Kıbrıs inanışı, Kıbrıs usulüymüş. Şevket Öznur ve Ali Nesim’in Zeytin Kitabı’nda yer alan Zeytin Yaprağı ile Tütsüleme başlıklı yazısından aktardım.

Girne Belediyesi’nin düzenlediği 17. Zeytin Festivali’nde Zeytinlik köy meydanında yakılan zeytin tütsüsü.

Kutsal olanla sarmalandığımız bu kaçıncı duman diyor, adaçayını, üzerlik otunu, sandal ağacını unutmadan bir de bedduacığı varmış, kulağınızın kenarına bırakıyorum:

“Kara gözlünün,

Çatık kaşlının,

Seyrek dişlinin,

Baldırı kıllının,

Kokar ağızlının,

Koyduğu göz

Üstümüzden, evimizden defolsun, çıksın gitsin”

Hadi başlayalım, zeytin diline ne kadar aşinayız, kendimizi bir sınayalım..

Varyete

“Varyete, en az bir morfolojik özellik bakımından türden ayrılan, türün yayılış alanı içerisinde küçük veya büyük gruplar halinde bulunun topluluktur.”

Ayvalık, Memecik, Domat, Halhalı diye ayrı ayrı isimlendirilen zeytin türlerinin her biri, bir zeytin varyetesidir. Dünyada zeytin yetiştiriciliği yapılan 37 ülkede, sinonimleri ile birlikte 3000’i bulan yaklaşık 1200 zeytin varyetesi mevcut. Ülkemizde Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından oluşturulmuş bir koleksiyon bahçesinde (Zeytin Gen Bankası) 92 yerli varyetenin yanı sıra 28 yabancı varyete korunuyor.

Bu koleksiyon bahçelerine bir tur mu düzenlesek? Gözlerimle görmek istiyorum, ya siz?

Sayı az buz da değil, 92 yerli varyete!

Güzel bir imkan oluşmuş ve Slow Food çatısı altında, ta 2016’da, 50’nin üzerinde sayıda farklı zeytini sergilemeyi başardığımız bir etkinlik tertip etmiştik: Slow Olive! Zeytin çeşitliliğinin, kutsal bir ağacın bereketinin nasıl da geniş bir coğrafyaya dağıldığını konuşmaktan, okumaktan başka; çok gerçek, çok net bir kanıtıydı.

3üncü Slow Olive 2020 Nisan ayında gerçekleşecek.

Nostaljik bir ziyaret yaptık ilk Slow Olive’e ve fakat her bir zeytini teker teker tanıtmak apayrı bir çalışmanın konusu görüleceği üzere. Bugün izin verin küçük tutalım niyeti ve ülkemizde en çok üretimi olan üç varyeteyi tanımayı deneyeyim, önce:

Ülkemizde yetişen 92 zeytin varyetesinden üretimi en yaygın olanlar; Gemlik, Ayvalık ve Memecik’tir.

Gemlik (ya da Trilye, Kıvırcık, Kaplık, Kara…) öncelikle Marmara Bölgesi’nin, ancak son desteklemelerden sonra sanıyorum Türkiye’nin genelinde, en önemli zeytin çeşididir. Bursa, Tekirdağ, Kocaeli, Kastamonu, İzmir, Manisa, Aydın, İçel, Adana, Antalya ve Adıyaman illeri başta olmak üzere geniş bir alanda üretilmektedir. Meyvesi orta iriliktedir ve yüzde 30’a yakın bir yağ oranına sahiptir. Bu yağ miktarına rağmen genellikle siyah sofralık olarak değerlendirilir, zira özellikle Marmara Bölgesi‘nde üretilen Gemlik, ilk sıkımda Ayvalık zeytinyağına benzer özellikler gösterse de, zaman içinde lezzetinden kaybeden bir yağdır. Bu sebeple Gemlik üreticisi, yağ miktarı gayet yeterli olduğu halde zeytininden sofralık kurmayı tercih eder. Sofralıkta kaliteyi yakalayamayan zeytinler yağ olmak üzere değerlendirilir.

Görsel: ZÜİM Zeytin Çeşitleri.

Ayvalık (Edremit Yağlık, Midilli ya da Şakran) aynı Gemlik gibi, orta büyüklükte bir meyve verir. İçeriğinde Gemlik’e kıyasla biraz daha az yağ bulunmakla beraber (yüzde 25’e yakın) yağının nefaseti ile ayrılır. Bir yıl ve hatta bir Ayvalık sızma yağının doğru korunma koşullarında iki yıla kadar nefasetini koruduğu iddia edilir. Bu zeytinden sofralık da olur; çizme zeytin ve sele zeytin imal edilir.

Görsel: ZÜİM Zeytin Çeşitleri.

Son yıllarda erken hasat zeytinyağıyla da gündeme gelen Ayvalık zeytin üreticisi markalaşmak konusunda, diğer tüm türlerden/üreticilerden kanaatimce daha başarılılar.

Memecik (Taş arası, Aşı yeli, Tekir, Gülümbe…) ise bambaşka bir macera, Gemlik ve Ayvalık’ın yanında. Öncelikle meyvesi daha iridir. Yaklaşık yüzde 28 oranında yağ içerir.

Erken dönemde sıkıldığında koyuca bir yeşil/sarı renkte ve polifenol değerleri yüksek olan bu muazzam yağ, galiba zeytinyağlı kültürümüz için “acı” kalıyor. Genellikle dış pazar için üretiliyor. İmkanınız olursa atlamayın, eğer zeytinyağı düşkünüyüm diyor ve karabiber yakıcılığını arıyorsanız, Memecik hoşunuza gidebilir.

Ben çok severim.

Görsel: ZÜİM Zeytin Çeşitleri

“Zeytin de bir meyvedir. Zeytinin yapısındaki aroma bileşenlerinin yapısıyla alakalı bir durumdur bu. Diğer meyvelerde bu bir kaç spesifik aroma ile sınırlı iken zeytinde neredeyse sonsuzdur. Mesela Edremit çeşidinde golden elma aroması, çimen kokusu baskınken, Memecik çeşidinde baharlı ot aromaları hâkimdir. Ne kadar çeşit varsa o kadar fazla koku tat ve aromadan bahsedebiliriz. Bazı türlerde egzotik meyvelerin kokusunu hissedersiniz. Çeşide ve bölgeye göre neredeyse bu kokular sonsuzdur.”

Erken hasat zeytinyağı

Adı üzerinde! Erken hasat edilen, yani zeytinin rengi yeşilden dönmeye tam başlarken sıkılan yağa verilen addır. Pek lezizdir. Kendinizi en özel hissedersiniz, tadarken. Sahiden de nimettir, kutlamadır.

“İyi de, yeni bu, bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler, eski köye yeni adet” diyenlerden misiniz?

Eh! Doğrudur.

Şimdi, bana anlatılanların yalancısıyım: Zeytin üreticisi eskiden yılbaşından önce asla hasada başlamazmış. Kimisi hatta “yasaktı, cezası vardı” diyor. Zeytinler aralık sonu ocak başı gibi iyice yağlandığında ancak hasat edilirmiş. Sonraları ilk kırağını bekleyip öyle hasat yapılır olmuş. Şimdilerde ise hasat iyice erkene çekilmiş durumda, Eylül ayındaki ilk yağmurlardan hemen sonra başlanıyor.

Ama maliyetli iş!

Bu yıl bizim köyde eylül sonu sıkım yapan bir müstahsil 10 kg zeytinden 1 litre yağ aldığını söyledi, misal. Aralık geldiğinde ama bu oran 3-4 kg zeytine 1 litre seviyesine düşecek. Ticari olarak eylül/ekim çok da makul değil. Yine de yapılıyor.

Neden?

Zeytinin içeriğinde bu erken dönemde, giderek yağlandığı olgunluk dönemine kıyasla, antioksidanlar çok daha fazla. Bu da sağlık kadar lezzet bağlamında da büyük fark yaratıyor. Eylül ortası, ilk yağmurdan hemen sonra tadacağınız bir sıkımla, kasım başı arasında öyle büyük farklar var ki, hiç zeytin bilmeseniz ayırt edersiniz. Kısaca erken hasat bizler için bir “ilk turfanda” heyecanı, ama tüm hasat döneminin farklı renklerini harmanlama bilgi, becerisine sahip zeytinci için yağının kalitesini yükselten bir ürün.

“Zeytinyağının kalitesini belirlemede ilk olarak serbest yağ asidi miktarına bakılıyor. Düşük asidite özelliği de denilen serbest yağ asidi miktarı, zeytin olgunlaştıkça artıyor. Bu sebeple zeytinlerin erken hasatı, düşük asiditeli zeytinyağı elde etme açısından avantaj sağlıyor. Düşük asiditeli özelliği olan erken hasat zeytinyağı, kötü kolesterolü düşürmeye yardımcı oluyor. Bunun yanı sıra erken hasat zeytin, olgun zeytine oranla yüksek miktarda klorofil ve fenolik bileşikler içeriyor. Antioksidan özelliğe sahip bu bileşenler, yağın oksidasyona karşı daha kararlı olmasını sağlıyor. Bu özelliğiyle erken hasat zeytinyağı bağışıklık sistemini güçlendirmeye yararken; raf ömrünün de uzun olmasını sağlıyor.

Sızma!

Asit oranı en düşük ve kusursuza yakın olan zeytinyağı çeşidine sızma zeytinyağı deniyor. Hasat dönemi boyunca toplanan zeytinlerin, toplandıktan hemen sonra ve soğuk sıkım metoduyla işlenmesi ile elde ediliyor. Bu iki kıstas, yani zeytinlerin vakit geçirmeksizin işlenmesi ve ısıya maruz bırakılmaması kalitenin önemli belirleyenleri. Extra Virgin ve EVOO diye işaretlendiğini etiketinde gördüğünüz tüm zeytinyağları sızmadır.

Sızma ve diğer (daha kusurlu, hatta) zeytinyağ türlerinin detaylı ve tanım hatasız sınıflama bilgisi için Gıda Kodeksi’ni ilginize paylaşıyorum:

“Zeytinyağı, sadece zeytin ağacı, Olea europaea L. meyvelerinden elde edilen yağlardır. Çözücü kullanılarak ekstrakte edilen veya reesterifikasyon işlemi ile doğal trigliserid yapısı değiştirilmiş yağlar ve diğer yağlarla karışımı bu tanımın dışındadır.

a) Natürel zeytinyağı: Zeytin ağacı meyvesinden doğal niteliklerinde değişikliğe neden olmayacak bir ısıl ortamda, sadece yıkama, dekantasyon, santrifüj ve filtrasyon işlemleri gibi mekanik veya fiziksel işlemler uygulanarak elde edilen; kendi kategorisindeki ürünlerin fiziksel, kimyasal ve duyusal özelliklerini taşıyan yağlardır. Çözücü veya kimyasal ya da biyokimyasal etkisi olan yardımcılar kullanılarak veya reesterifikasyonla elde edilen yağlar bu tanımın dışındadır. Natürel zeytinyağları;

1) Natürel sızma zeytinyağı: Doğrudan tüketime uygun, serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her 100 gramda 0,8 gramdan fazla olmayan yağlar,

2) Natürel birinci zeytinyağı: Doğrudan tüketime uygun, serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her 100 gramda 2,0 gramdan fazla olmayan yağlar,

3) Ham zeytinyağı/Rafinajlık: Serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her 100 gramda 2,0 gramdan fazla olan ve/veya duyusal ve karakteristik özellikleri bakımından doğrudan tüketime uygun olmayan, rafinasyon veya teknik amaçlı kullanıma uygun yağlar,

olarak sınıflandırılır.

b) Rafine zeytinyağı: Ham zeytinyağının doğal trigliserid yapısında değişikliğe yol açmayan metotlarla rafine edilmeleri sonucu elde edilen ve serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her 100 gramda 0,3 gramdan fazla olmayan yağdır.

c) Riviera zeytinyağı: Rafine zeytinyağı ile doğrudan tüketime uygun natürel zeytinyağları karışımından oluşan ve serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her 100 gramda 1,0 gramdan fazla olmayan yağdır.

ç) Çeşnili zeytinyağı: Zeytinyağlarına değişik baharat, bitki, meyve ve sebzelerin ilave edilmesi ile elde edilen ve diğer özellikleri açısından bu Tebliğ kapsamında kendi kategorisindeki ürünlerin özelliklerini taşıyan yağdır.”

Asit!

Asit zor kısmı işin. Erken hasat bir Ayvalık yağını ya da şöyle yemyeşil bir Memecik zeytinyağını tadanlar boğazlarını gıdıklayarak yakan polifenollerin (artık çok iyi tanıyor olmalısınız polifenolleri, değil mi?) “asit” olduğunu düşünebilirler. Oysa zeytinyağında asit miktarı olarak ifade bulan 100 gr zeytinyağındaki “oleik asit” yüzdesidir.

“Evet, düşük asitle kalite arasındaki doğru oran tartışılmaz ama, asitlik derecesi tek başına kaliteyi belirleyici kriter değildir. Zeytinyağının içindeki doğal E vitamin ve “peroksit” oranı da çok önemlidir. Peroksit değer, bir kilo zeytinyağında bulunan toplam aktif oksijen miktarıdır. Zeytinyağının kalite kriterlerinden olan fenol analizi de peroksit değeri ve asitlik derecesi gibi, tadarak anlaşılmaz, laboratuvar ölçümü gerektirir. Ama bir gerçek var ki şaşırtıcı kalite belirleyici kriterlerin en başında, zeytinyağının ‘organoleptic’ özellikleri yer alıyor. Zeytinyağı tadımında burun ve damağımızın düşük puan verdiği zeytinyağları hemen eleniyor!

Öte yandan, tüm dünyada “zeytinyağı” ve “hile” birbirlerinden ayrılmayan bir bütün! Çok kötü, yüksek asitli bir yağın, kimyasal yoldan asitinin manipüle edilip sıfıra düşürülerek, sızma yağ kategorisinde satışa sunulması sıkça rastlanan bir olay. Sızma yağlara, rafine ayçiçeği, rafine pamuk, rafine fındık, rafine kanola yağı katmak başta Amerika olmak üzere, İtalya’nın bile işi! Yani sıfır asitli berbat yağlar mevcut ve bunlar, sağlığımızın bekçisi değil, hastalıklarımızın tetikçisi!”

Zeytin sütü!

Bu konuda ben hiçbir şey söylemeyeceğim:

“Türk gıda kodeksine göre zeytinyağının sınıflandırmasında yeri yoktur. Olmayacaktır. Olmamalıdır. Piyasada var olan zeytin sütü diye satılan ürün ticari zekanın bir ürünüdür. Zeytinyağını başka bir şeymiş gibi anlatıp satmaktır. Tüketici bilmediği için kandırılmaktadır. Peki doğrusu eğrisi nedir?

Zeytin sütü diye anlatılan taş kırma – sulu baskı sistemlerde bulunan zeytin hamurunun beklediği teknenin üzerinde biriken zeytinyağına zeytin sütü diye tarif ediyorlar. Peki kaç kilogram hamurdan kaç kilogram zeytinyağı çıkar. Aşağı yukarı 1 tonluk hamurdan en fazla 4 – 5 kilogram zeytin sütü dedikleri hamurun üzerinde biriken yağ çıkar. Bu yağın içerisinde karasu ve posa da mevcuttur. Hemen tüketilmesi gerekir. Aksi takdirde bekledikçe posa tadı hakim olur. Ayrıca içerisinde yoğun bir şekilde klorofil barındırdığı için ışıkla temas halinde klorofiller parçalanır ve oksidasyon olur. Sıcak sıcak bir şişeye konduğunda ise bazen ekşime yapar. Ancak siz taze ekmeğinizi alır gider bu fabrikalarda sabah kahvaltınızı bununla yaparsanız çok faydasını görürsünüz. Doğrudur daha henüz kırma işleminin dışında başka bir işlemden geçmemiştir. Ancak siz bu tip bir zeytinyağını satın almıyorsunuz.

“Zeytin sütü” diye bir şey KESİNLİKLE yoktur. Tamamen pazarlama amacıyla uydurulmuş ve ne yazık ki tüketicilerin ilgisini çekmiş bir tanımlamadır. Ancak ne Türk Gıda Kodeksi’nde ne de dünya pazarında karşılığı yoktur. Zeytin sütü diye satılan yine zeytinyağıdır.

Antik çağlardan beri taş değirmenlerde zeytin meyvesinin parçalanması sırasında açığa çıkan ve biriken zeytinyağına “göbek yağı” veya “hamur yağı” denir. Bu zeytinyağı o zamanın teknolojisi içinde su ve hava ile az temas eden olduğu için kıymetli olduğunun farkına vardıklarından özellikle hamile ve yeni doğum yapmış kadınlar ile hastalara verilen değerli bir zeytinyağıdır. Bu zeytinyağının miktarı çok az olduğu için değirmen sahibi tarafından satın alınır veya çalınırdı. Klazomenai antik zeytinyağı işleğinde taş değirmen sisteminde “hırsız çukuru” denilen ve bu göbek yağını çalmaya yarayan kısım net bir şekilde görülebilmektedir. Şimdiki teknolojide iyi bir işletmenin ürettiği zeytinyağının %100’ünü yüksek kaliteli üretmesi söz konusudur

Coğrafi işaret

“Belli bir niteliği, ünü ve diğer özellikleriyle, bir yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü tanıtıp, gösteren işaretler”e coğrafi işaret deniliyor.

Ülkemizin“coğrafi işaret” sahibi 3 zeytin ve 4 zeytinyağı bulunuyor.

Yukarıdaki tanım bağlamında ve bir yukarıda size varyetelerle ilgili paylaştığım bilgiler ışığında değerlendirin lütfen; Edremit Bölgesi Zeytinyağı ile Ayvalık Zeytinyağı’nın iki ayrı coğrafi işaretle onurlandırılması çok özel kanaatimce. Her yeri biliyorum diye iddia edemem. Ama hiç de fena olmayan bir süredir farklı noktalarda, başka başka üreticilerini tanıdım zeytinin ve zeytinyağının. Körfez’deki kadar tutkulu üreticiler çok az çıkıyor karşısına insanın, diğer üretim bölgelerinde. İddialarının boyutu üretimin kalitesini cidden etkiliyor. Ayvalık coğrafi işaretini bu yıl Avrupa Birliği’ne de taşıma sürecinde.

Türkiye’de coğrafi işaretler Türk Patent ve Marka Kurumu tarafında verilmekte. Zeytin ve zeytinyağlarının yanı sıra geniş bir listeye kurumun sayfasından ulaşabilirsiniz.

Zeytinin bir yılı var, bir yılı yok yılıdır!

Bu cümleyi duyduğumdan bu yana suçun insanda olduğunu düşündüm. “Nasıl olur ki” zira, değil mi? “Neden zeytin ağacı bir yıl bereketli bir meyve üretimi yaparken, diğer yıl kıssın ve vermesin? Bunun sebebi ellerinde sopalarla dallara vuranlar olmasın?”

Makul, değil mi sorularım? Yolunda gitmeyen her şey insan yüzünden olduğuna göre, bu da pekala olabilirdir tabi. Ama değil;

“Zeytin ağaçlarında biyolojik devir diğer meyve türlerine göre farklılık göstermekte ve iki yılda tamamlanmaktadır. Ağaçlarda mahsul bir önceki yıl büyüyen sürgünler üzerinde oluştuğu için ağaçlarda ilk yılda sürgün ve dalların gelişimi (vejetatif gelişim) ikinci yılda ise generatif gelişim (çiçek ve meyve bağlama) ağırlıklı olmaktadır Varol ve diğerleri (2009, s.45). Zeytin ağacının yetiştirilmesinde bu kısıtlara bir ilave de kültürel işlemlerin düzensizliğine bağlı olarak genetiğinden gelen alternansın (bir yıl çok bir yıl az meyve vermesi) artmasıdır.

Bu açıklamayı okuduğumdan bu yana düşünüyorum, binlerce yıl yaşaması gayet mümkün, kaç yaşında olursa olsun meyve vermeye devam eden bu kutsal ağaç; eğer iki yılda tamamlıyorsa bir biyolojik devrini, acaba iklim değişikliğinin ona etkisi — diğer ağaçlarla kıyasta, ne olacak, nasıl olacak?

Henüz bilmiyorum cevabını. Siz de aklınızda tutun sorumu ama.

Şimdi biraz da yediğimiz zeytini tanıyalım.

Bu bölümde farklı iki anlatım bulacaksınız. Biri Mutfak Dostları Derneği’nin Türk Mutfağının Yapı Taşları seminerler dizisinden, link’leri tık’layıp ötesini okuma imkanınız var. Diğeri ise yıllardır pazardan tanıdığım ama şimdi, taşındığım köy sebebiyle komşum da olan bir zeytincinin bilgisinden.

Gerçek nerede, hangisinde diye aramayın boşuna.

Katmanlı iş zanaat.

Tek doğru yok, tek bir ekşi maya ekmek tarifi verilemeyeceği gibi zeytine dair de  sürü yol var seçilebilecek. Biyoçeşitliliğe hasretimize benzer; usul, tarif farkına da sahip çıkmak gerek. Öyle okuyun ve dilerim yoldan çıkartsın sizi bu reçeteler, eliniz zeytine değsin bir vesileyle.

Gemlik Salamura

“Bizans’tan beri kullanılan Gemlik usulü salamura: Zeytinler et kısmının menekşe mor renk aldığı zaman hasat edilir. (Geç hasat edilen fazla olgunlaşmış zeytinlerde salamurada kolayca yumuşar ve ezilir) Fazla derin olmayan ve zeytini zedelemeyen 20- 25 kg’lık tahta veya plastik sandıklar içerisinde taşınır ve boylarına göre ayıklanır. Zeytinler fermantasyon tanklarına yerleştirilmeden önce üzerindeki toz, toprak ve çamurun temizlenmesi için yıkanır. Gemlik yönteminde zeytinler beton, polietilen, polyester ve fiberglas tanklarda salamuraya konuluyor. Salamura tanklarının hangi tür maddeden yapılmış olursa olsun, yükseklikleri 2 m civarında olmasına, zeytinin yüksekliğinin 1.80’i geçmemesine özen gösteriliyor. Zeytinlerin üzerine üreticilerin 10 bome dediği yüzde 10 oranında deniz tuzu ile tuzlanmış su dökülür ve salamura işlemi başlar. Zeytin taneleri tuzu aldıkça sudaki tuz oranı yüzde 5-6’ya kadar düşer. Tuzu dengelemek için Osmanlı döneminde başlatıldığı iddia edilen fermantasyon yönteminde ise salamura teknelerine 2-3 günde bir ekşi yoğurt konulmaktadır. Zeytin tanesinde az da olsa şeker bulunur ve fermantasyon sırasında ortaya çıkan laktik asit binde 9 oranına kadar yükseldiğinde zeytinler kendiliğinden korunur. Son yıllarda salamura suyundaki laktik asit oranı da ölçülmekte binde 9’un altına düşmesi halinde bir miktar asit konmaktadır. Salamura zeytinler 6 ile 9 ay sonrasında yenilebilir orana ulaşmaktadır. Yaz aylarında salamura suyunun tuzu yüzde 12-13’e çıkartılmaktadır.

“Olgunlaşmasını tamamlamış zeytin kullanacaksınız”, dedi köylüm İsmail abi. Zeytin ustasıdır, bu yıl artık emekli. Kireçlenme bir yanda, bel fıtığı diğer… zeytininin müşterisi doktorların elinde yüzüne renk geldi fakat artık çalışmayacak. Dedim bir video yapsak seninle, kayda geçse ustalığın, “yok” dedi. “Sen gel yaz, hele”

Yüzde 14’lük bir salamura hazırlayacakmışız, yani 1 litreye 140 gr tuz. “Ölçüsüz çalışma” diye tembihledi, ben de tembihini iletiyorum; ölçüsüz çalışmayın. Bir teraziniz olsun mutfakta. Suya tuzu katın, eriyene dek karıştırın. Zeytini yıkamayın, “üzerindeki dumanıyla kullanacaksın, o onun mayası” diye anlattı, usta. Laf dinleyin, yıkamayın. Cam bir kavanoza zeytinlerinizi doldurun, üzerine iri bir taş koyun ki çıkamasınlar zeytinler sonra yukarı. İki-üç parmak geçecek kadar yüzde 14’lük salamura suyunuzla tamamlayın. “Sakın tuzu ayrı suyu ayrı dökme kolaycılığına düşmeyin, yakarsınız zeytini” diye sıkı sıkı tembihledi.

Üç ay bırakın kendi haline.

Üç ay sonra zeytinin acı suyu, sudaki tuz, dibe inerler. Öyle kalması iyi değil. Kavanozu açın, taşı ayırın, bir süzgeç marifetiyle zeytinlerin suyunu bir leğene süzün ve yeniden yerleştirip taşı, aynı salamura suyunu da bir daha üzerine dökün zeytinlerin.

İki ay daha bırakın kendi halinde.

İki ay daha geçtiğinde, yani salamura işlemleri başlayalı beş ayı devirdiğinde yine salamurayı süzün. Matematik becerinizi kullanın, elinizdeki salamura yüzde 14’lük. Taze su ekleyerek bu tuz oranını yüzde 8’e indirmeniz gerekiyor. Hayır, yeni bir salamura hazırlamayacaksınız. İçinde zeytinin acı suyu ve yağı da olan salamura suyuna taze su ekleyerek tuzu düşüreceksiniz.

Basit işlem: 1 litrede 140 gr tuz yüzde 14 ise, kaç litrede 140 gr tuz yüzde 8 eder, hesabı yapacaksınız. 1.750 litre! Netice elbette kavanozunuza kaç litre yüzde 14’lük su koyduysanız, ona göre değişir, bu sadece misal.

Bir ay da yüzde 8’lik salamurada bekleyecek zeytinleriniz, oldu mu 6 ay, oldu. Şimdi yine aynı işlemi bu defa tuzu yüzde 4’e düşürmek için tekrar edeceğiz ve bu defa zeytinlerimizi bir ay da yüzde 4’lük salamurada bekleteceğiz. Yazarken ve okurken çok iş ama değil. Hiç değil. Tonlarca yapmayacağınıza göre, nedir ki, az matematik, biraz mutfak tezgahı ıslağı ve bolca da merak.

Evet, geçti mi 7 ay, hazır mı salamuramız, hazır. Bu haliyle yenilebilir. ”Gemlik salamura” diye satın aldığınızın olması gereken hazırlanma biçimi budur. İsmail abi’den, naklettim.

Bu zeytini salamurasından çıkartır, suyunu süzer, fanlar marifetiyle kurutur ve yağlayarak kavanozlarsak adına “yağlı sele” denirmiş. Ben kuru ya da yağlı selenin, yine de sele, yine de sele olduğunu sanıyordum. “Hayır” dedi, “yağlı sele salamura Gemlik’ten hazırlanır.” Yağlanınca 1 yıl dayanırmış.

Peki.

Sele

“Sele yapılacak zeytin asla toprak görmemeli, tepe zeytini olmalı” diye başladı İsmail abi. Elbette olgun siyah zeytinden bahsediyoruz, dip zeytini asla kullanılmayacak, bu bir! İkincisi, sepet (sele, yani) ya da çuval gibi su geçiren bir malzemede kurulacak bu zeytin. Teneke, kavanoz falan olmaz. Son olarak da “bol kaba tuz gerekir bu zeytine, 100 kg zeytine 60 kg tuz”.

Biz sepet kullanıyoruz. 10 ölçü zeytine 6 ölçü tuz hesabıyla hazırlığımız yapıp, sepetin altına kraft kağıdından taban yapıyoruz tuz dökülüp gitmesin diye. Bir kat tuz, bir kat zeytin hesabıyla diziyor ve üstüne en son yine tuz gelecek şekilde bırakıyoruz. Yüksekçe ve havadar, serin bir yere, suyunu akıtacağını bilerek asıyoruz. Üç-dört hafta içinde hazır oluyor.

İsmail abi bizim usulü külfetli ve eksik buluyor. O çuval taraftarı. Bir çuvaldan diğerine her hafta aktarılması gerektiğini söylüyor. “Tembellik yapıp çuvalı alt üst ederim deyip geçemezsin, dört hafta boyunca, haftada bir çuvalı değiştirerek tuzun ve zeytinin birbirine temasını sağlayacaksın” diyor.

Dört hafta sonra, tuzlarını atıp (İsmail abi’nin bir santrifüjü var, biz bildiğin elle eleye eleye yaptık) tezgaha yaymak gerekiyor. Ne nemi kaldıysa kurusun diye. Sonra da yağlanıp kavanoz kavanoz serin ve karanlıkça bir yere kaldırılıyor.

2 yıl dayanırmış.

İsmail abi mısırözü yağı ile yağlamayı öneriyor. Zeytinin dibi, yani sapının çıktığı nokta netameli olan yanı. Küf olursa oradan başlıyor. Yağlamak küf oluşumuna engel olması için. Kavgamız ezelden beri aynı İsmail abi’yle, niye mısır yağı ki! Di mi ama?! Elli yıl önce bu topraklarda mısırözü yağı mı vardı?

İsmail abi, “zeytinyağı tuzla birlikte sabun olur” diyor, kostik değil miydi o diyorum, gülüyor, “kostik ne ki, tuz!”

Acaba?

Kostik ne ki diyor ve seleye kısa bir ara veriyorum: İsmail abi yanılıyor, tuz değil. Kostik yani sodyum hidroksit yani NaOH bir bazdır. Kostik sabun yapımında kullanılır, aynı zeytinyağının kullanıldığı gibi ama eğer zeytinimizde sodyum hidroksit yoksa, neden sabun olsun ki! Değil mi? Zeytinde kostik ne arar?!! Gıda Kodeksi’nde izni olunca oluyor. İsmail abi o bilgiyle kaçıyor zeytinyağından…

Link’leri tıklayacağınıza güveniyor, zeytininizi, hele “tepe zeytini”nden selenizi endişesiz zeytinyağı ile yağlayabileceğinizi iddia ediyorum.

Sele yöntemi: Çok eski yöntemlerden biridir. Eskiden devasa sepetlere konurken şimdi fermantasyon tanklarında yapılmaktadır. Ama bugün adı yine de ‘sele’dir. 100 kilo zeytin için 10 kg temiz deniz tuzu ayrılır ve bir kat tuz bir kat zeytin olacak şekilde katlanarak yerleştirilir. Selenin ya da tankın üzerine ağırlık konur ve zeytin yavaş yavaş kara suyunu çıkarır. Bir hafta sonra fermantasyonun etkisi ile selenin ya da tankın altında su birikir ve bu kara su atılır. Yerine yüzde 12-13 oranında tuzlu su dökülür. İşlem 6 ay sonra tamamlanır ve zeytin beklemeye alınır. İdeali bir yıl sonra tüketilmeye başlanmasıdır.

Çevirme 

Çevirme, döndürme, dönderme… işin esası adında gizli!

İsmail abi, bu zeytinin de en iyi kalite siyah zeytin olması konusunda ısrarcı. “Tepe zeytini al, dip sakın olmaz” dedi. Bu zeytinde kaba, turşuluk tuz kullanmayacağız, incesi gerekiyor. Turşuluk tuzun avantajı katkısız olması. İnce sofralık tuzlarda sıklıkla iyot katkısı var. Her ne kadar iyot uçucu ve tuzda nasıl stabil kalıyor diye hayret etsem de, ne turşu kurarken ne de ekmek yaparken sofralık iyotlu tuz tercih etmem. İsmail abi demedi ama ben ekliyorum, ince tuzunuzu iyotsuz kullanın çevirme yaparken. 35’de 1 oranla tuz gerekecek.

Bir tenekeye ihtiyacınız olacak, ya da ağzı sıkı kapanan, yerde yuvarlayabileceğiniz özellikte cam bir büyük kavanoza. “Defne yaprağı, iki üç karanfil ya da üç beş kişniş tohumu çok yakışır,” diyor İsmail abi, “ama hepsi değil, ya o, ya o!” seçerek rayihasını tercih edeceksiniz artık.

Zeytini yine yıkamıyorsunuz. Tezgaha büyük bir leğen içine mesela 35 kg zeytin mi döktünüz, dumanıyla, İsmail abi’nin tarifine göre 1 kg ince tuzu da üzerine dökecek ve elinizle ince ince karıştıracaksınız. “Tuz öyle bir karışsın ki zeytin diplerine kadar ulaşsın” küf olamasın! Eminseniz artık yeterince tuzlandığına zeytinin kavanoza/tenekeye koyun tümünü ve defneyi veya karanfili veya kişniş tohumlarını ve kapatın şimdi ağzını sıkı sıkı.

Her gün yerde en az bir kez yuvarlanacak bu kavanoz/teneke.

Atlamak yok, yolculuk vs mazeret yok. 20 gün böyle geçecek.

20 gün sonra artık 10-15 günde bir yuvarlamak yeterli. Bu ritimle 5-6 ay sonra yenmeye hazır, zeytin. 7 ay daha da iyiymiş, ama. “Daha hızlı olsun diyen haftada bir yuvarlar, 2-3 ay sonra açar yer” Ben demiyorum, İsmail abi diyor.

7 ayda anca olanı 2-3 ayda yemeye gerek yok. Bunu da ben diyorum, Defne.

Bu arada, “kavanozu/tenekeyi açınca posa kokar, endişe etmeyin” diye uyardı İsmail abi; “bol suyla yıka, tezgaha yay kurut ve yağla”

1 yıl dayanırmış.

Dönderme: Mübabillerin Girit’ten getirdikleri bir yöntemdir. Eskiden sadece olgunlaşmasını tamamlamış 10 kg zeytin 1 kg orta irilikte tuz ile birlikte tuzun daneler arasında dağılmasını sağlayarak tenekelere doldurulduktan sonra üzerine 1 kg zeytinyağı eklenir ve tenekenin kapağı lehimlenerek kapatılır. Tenekeler serin bir yere konularak 2-3 günde bir alt üst edilir. Zeytinlerin acılığı tuzun oluşturduğu osmoz ve kapalı kapta ki fermantasyonla kısa sürede kaybolur.

Evet, yüzlerle, binlerle yaşayan bir ağaç. Biz meyvesini türlü çeşitli işlemiş, muazzam bir zanaat kolu yaratmış, kuşak kuşak beslemişiz türümüzü. Ağaca sahip biçmek sefil bir bakış ve fakat meyvesini işleyenin bir mülkiyet hakkı var, sistemimizde. Neticede pazara gidip satın aldığımız zeytin, o ağacın tohumunu taşıyan bir meyvesi. Ağaç da bir toprak üzerinde. O toprak ki metrekare değerinden bir başka tuhaf mülkiyet kavgasının öznesi.

Haftaya artık kısa bir giriş yapacağız; hukuk ne zaman adalete ne zaman mülke dairdir diye.

(Yeşil Gazete)

Bir güvenlik sorunu olarak iklim değişikliği

‘Dünyada hepimiz besin, barınma ve güvenlik gereksinimlerimizi karşılayamadığımız müddetçe kimsenin güvenlik içerisinde yaşaması da mümkün olamaz.’

Politika yaklaşımında çoğumuza ters gelen bir kavram vardır: Güvenlikleştirme. Temelinde güvenlik olmayan bir problemi bir güvenlik problemi haline getirdiğinizde, toplumsal ve politik tepkiler bu problemin çözümü için çeşitli yollar sunarlar. Bundan dolayı son yüz yıl içerisinde ve uzun vadede başarılı olan toplumsal hareketlerin önemli bir kısmı sorunu güvenlik problemi haline getirmeye izin vermediklerinden başarılı olabilmişlerdir. Bugünkü Yokoluş Hareketi ve İklim Grevleri de benzer bir yol izleyerek ilerlemektedir. Yalnız ne yazık ki iklim değişikliği güvenlikleştirmeye gerek bırakmadan tabanında bir güvenlik problemi barındırmaktadır. Bu güvenlik problemi klasik anlamda devlet sınırlarının korunması bağlamında ele alınmayabilir, ancak sorun gene de kişilerin güvenliğine indirgenebilmektedir.

Gıda krizi

Kişilerin güvenliğini etkileyen en önemli konu gıda problemidir. Bugün iklim değişikliğinin daha yeni dişini göstermeye başladığı bir ortamda bile 820 milyon insan her gece yatağa aç giriyor. İklim krizinin daha da sertleştiği bir ortamda bu sayının çok daha fazla artması beklenmeli. Normal şartlar altında güvenlik sorunu olarak algılamayabileceğimiz çoğu olay da bu bağlamda genişleyerek bir güvenlik sorunu halini alabilir. Mesela 2010 yılının eylül-kasım aralığında küresel gıda fiyatları %35 arttı. Sorunu basitçe gıda fiyatlarındaki artışa bağlamamız doğru değildir. Ama aralık ayında Tunus’taki bir seyyar satıcının arabasına zabıtanın el koyması sonucu bu seyyar satıcının kendini yakması, Arap Baharı dediğimiz olayların da başlangıç noktası oldu. Bu olayların günümüze yansıması ve devamında da artık küresel gıda fiyatlarında kuraklığa bağlı artışın etkisi unutulmuş olabilir, çünkü artık bu problem tamamen güvenlikleştirilmiş bir hale geldi.

Bizim unutmamamız gereken önemli hususlardan biri de gelecekte özellikle gıda arzı üzerinden yaşayacağımız krizlerin hızla bir güvenlik sorununa dönüşebileceğidir. Bu nedenle de Kuzey Afrika ve Orta Doğu (MENA) başta olmak üzere gıda güvenliği sorununu başköşeye oturtmamızın vakti çoktan geldi.

Değişen yağış rejimleri

2019 yılının haziran, temmuz ve eylül ayları insanlığın bu gezegende yaşamış olduğu en sıcak aylardı. Bu durumun değişmesi ancak gerçek adımlar atılması ile mümkün. Fakat küresel tüketimin büyük kısmından sorumlu olan gelişmiş ülkelerin başta olmak üzere bu soruna çare arayışları da diğer sorunların arasında kaybolup gidiyor. Biz bu şekilde devam ettiğimiz müddetçe de bu yüzyılın sonuna kadar ülkemizi de içine alan MENA bölgesinde yağışların %20-30 aralığında azalması bekleniyor. Ayrıca bu yağışlar toplamda fazla azalmayacak olsa da yağışların dağılımı değişeceğinden gerek barajlarda su toplama gerekse de tarıma faydalı olma imkanı azalacaktır. Buradan şunu anlamamız gerekiyor: Belki yağan yağmur fazla azalmayabilir ama iki yağış arasındaki süre artacak, yani kuraklık artacak, bu kurak dönemin sonunda gelen yağış da sağanak şeklinde olacağından ne toprak tarafından emilecek ne de akarsulara katılabilecek. Bundan dolayı yağış rejimlerindeki değişim önlem alınmadığı takdirde tarım rejimlerinde de önemli değişikliğe yol açacaktır.

Deniz seviyesindeki artış

Tarımsal üretimimizin önemli bir kısmını deniz seviyesine çok yakın olan nehir deltalarından elde ediyoruz. Ülkemizde Çarşamba, Bafra, Sakarya, Meriç, Menemen, Söke Ovaları ile Çukurova deniz seviyesindeki artıştan hızla etkilenebilecek bölgelerdir. IPCC raporları deniz seviyesindeki artışın bu yüzyılın sonuna kadar bir metreyi bulabileceğini bildirmişlerdi. Daha sonra yapılan çalışmalar ve yayınlanan raporlar bu artışın iki metreyi bulmasının şaşırtıcı olmayabileceğini ortaya koydu. Deniz seviyesindeki iki metrelik bir artış ve bu artışın daha iç bölgelerde neden olacağı tuzlanma, ülkemizdeki tarımsal üretime ciddi zarar verme potansiyeli taşımaktadır.

Ülkemizin dışına çıktığımızda ise durumun çok daha kötü olduğu ülkelerle karşılaşabiliriz. Mesela Bangladeş’te deniz seviyesinin iki metre yükselmesi, bugünkü nüfus oranında bile, 40 milyondan fazla kişinin göç etmesine neden olacaktır. Bugün için Türkiye dünyada en fazla mülteciyi barındıran ülke konumundadır. Ancak Bangladeş’te oluşabilecek bu tür bir göç şu an dünyada yaşanmakta olan tüm mülteci sorunlarını gölgesinde bırakabilir.

Bölgemizde ise Nil Nehri’nin deltası deniz seviyesinden önemli biçimde etkilenebilir. Mısır’ın nüfusunun önemli bir kısmının bu deltadan beslendiğini göz önüne alacak olursak bölgemizde oluşabilecek kararsızlığın boyutu kolayca anlaşılabilir. Bu tür kararsızlıklarda insanların en azından kısa vadede sorunlarını giderebilecekleri bir bölgeye göçmeleri, ilk karşılaşılan durumdur. Ayrıca her ne kadar ülkeler arasında tel örgüler veya duvarlar bulunsa da insanlık tarihinde bu engeller insanların kitleler halinde göç etmelerine engel olamamıştır. Bu bariyerler olsa olsa insanları kısa bir süre engelleyebilir ama sonrasında insanların yer değiştirmesini engelleyebilmenin tek yolu göç etmek isteyen insanların tümünü ortadan kaldırmaktır. Böylesi insanlık dışı bir yöntem de düşünülemeyeceğinden alternatifler aramak zorundayız.

Askeri, politik yöntemlerin açmazı

Avrupa Birliği bugün için karşısındaki güvenlik sorununu Akdeniz’de askeri, Ege ve Trakya’da da politik yöntemlerle çözmeye çalışmaktadır. Yalnız kısa süre içerisinde  askeri ve  politik yöntemlerin bu güvenlik sorunu ile başa çıkamayacağı anlaşılacaktır. Uzun vadede bu problemin tek çözümü insanların göç etme nedenlerini ortadan kaldırmaktır. Bunu becerebilmenin tek gerçekçi yöntemi de hayat koşullarının ülkeler arasındaki farklılığını elden geldiğince azaltmaktır. Ne yazık ki Batılı ülkeler burada problemi bir yaşam kalitesi sorunundan güvenlik problemine indirgemiş olduklarından şu an için bir güvenlik sorunu ile baş etmenin yeterli olduğunu düşünüyorlar. Oysa insanların “daha iyi bir yaşam” kavramından anladıkları geniş bir bulvarın kenarındaki kafelerde oturup kahveleri yudumlamak değil temel ihtiyaçları olan besin, barınma ve güvenliğe kavuşmaktır. Dünyada hepimiz besin, barınma ve güvenlik gereksinimlerimizi karşılayamadığımız müddetçe kimsenin güvenlik içerisinde yaşaması da mümkün olamaz.

(Yeşil Gazete)

 

Libya’da neler oluyor? Yakalanan silahlar, savunma danışmanlığı şirketleri, Türkiye (1)

 Libya’da, Türkiye’nin de dahil olduğu, kirli paraların, gizli anlaşmaların döndüğü bir kapışma yaşanıyor. Libya bir askerî pazar ve belirli çıkar grupları oraya silah göndererek (yahut orada inşaat yaparak) büyük paralar kazanıyor. O hâlde oyun kurucu olma hülyaları, hamaset edebiyatı belki de bu girişimlerin sebebi değil, bir semptomudur.

Hiç unutmuyorum: Berlin’de bir süre aynı ofisi paylaştığım Libyalı kadın, Türkiye’den geldiğimi duyunca bana, “Allah o Tayyip’i bildiği gibi yapsın” demişti. İlk başta anlam verememiştim. Türkiye’de buna benzer cümleleri edecek çok insan var belki, ama Libyalıya ne oluyordu? Benim boş bakışlarımı görünce, Türkiye’nin Libya’daki muhalif gruplara yolladığı silahlardan ve çatışma ortamının sürmesindeki payından bahsetmişti. Utandığımı hatırlıyorum, çünkü bilmiyordum. Sene 2016 idi ve benim Türkiye’de bambaşka bir gündemim vardı. Libya bir şekilde radarıma girmemişti; daha doğrusu Türkiye’nin orada da bir savaş yürüttüğünden bihaberdim.

Suriye gibi Libya’da da şu an bazı devletler birbiriyle savaşıyor. Fakat bunu doğrudan değil, başka bir coğrafyanın insanlarını birbirine karşı silahlandırarak yapıyorlar. Bu esnada da bahsi geçen devletler (ve bu devletlerin desteğini almış gruplar) belli imtiyazlar-kazanımlar elde etmeye çalışıyor. Özetle Libya’da, Türkiye’nin de dahil olduğu, kirli paraların, gizli anlaşmaların döndüğü bir kapışma yaşanıyor. Bu yazıda maksadım, orada yaşananları (kendi anlayabildiğim kadarıyla) tartışmaya açmak ve bu şekilde yakın dönemin belki de en önemli kırılma noktalarından biri üzerine düşünmek. İddiam şu: Avrupa’nın sınırları (bir kez daha) müzakere ediliyor ve bu, hayli sancılı bir süreç olarak yaşanıyor. Türkiye ise bu süreçte bambaşka bir hüviyete bürünüyor ve şiddet sarmalının içine giderek daha fazla çekiliyor. Muhtemelen şimdiden, içinden çıkamayacağı bir bataklığa girmiş durumda. Buna benzer bir dönem daha önce de yaşanmıştı. O anlamda Avrupa karşısındaki sorunlara bilindik bir refleksle cevap veriyor. Bu hususa en sonda geri geleceğim.

Blackwater’in Türkiye versiyonu: SADAT

Ama söze önce Türkiye ile başlamak istiyorum: Türkiye, ambargoya rağmen Libya’ya gizlice ve defalarca silah yollayan ülkelerden biri. Üstelik Mersin’den, Samsun’dan yüklenmiş bu silah dolu gemiler birkaç defa da yakalandı. BM’nin Silah Ambargosunu Denetleme Komitesi, Türkiye’nin Libya’ya uygulanan ambargoyu deldiğini tescilledi. Bunun üzerine Libya’daki muhalif grupların lideri (birazdan kimin kim olduğunu daha detaylı anlatacağım) Türk hedeflerini vurmakla tehdit etti. Tehditle kalmadı, yeri geldiğinde vurduğu da oldu. Yahut bazı Türkiye vatandaşları kaçırıldı, minik çapta diplomatik krizler yaşandı. Buna rağmen Recep Tayyip Erdoğan, Libya için her tür imkânın seferber edileceğini çeşitli platformlarda defalarca ifade etti. En son bu senenin başında bir kez daha silah gönderildiği ortaya çıktı.

Türkiye’den gelmiş zırhlı araçlar, Trablus limanı, 18 Mayıs 2019

Bu silah transferinin hangi yöntemle, kimler aracılığı ile yapıldığı konusu ayrı bir mevzu. Elimde yeterince belge yok; ancak Türkiye dış politikasında yeni bir safhaya geçildiğine dair bazı emareler var. Bu kısım biraz spekülatif olacak; ama yine de bahsetmeye değer olduğunu düşünüyorum. Malûm, Türkiye’de eski generaller güvenlik/askerî danışmanlık şirketleri kurmaya başladı. Ancak güvenlik deyince aklınıza AVM önünde bekleyen güvenlik personeli gelmesin. Tank, top, uçak ihalelerine giren, diğer ülkelerde askerî eğitim veren oluşumlardan bahsediyoruz. Amerika’daki kötü şöhretli Blackwater’ın Türkiye versiyonu gibi. Bu tarz şirketlerin belki de en önemlisi 2012 yılında kurulan SADAT. Kurucusu emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi. Kendisi aynı zamanda cumhurbaşkanı başdanışmanı. Güvenlik Zirvesi’ne katılan, devletle, MİT’le doğrudan bağlantısı olan birinden bahsediyoruz. İdealinin İslam ülkelerinin resmi ordularına, ABD’li şirketlerin verdiği gibi askeri danışmanlık hizmeti sunmak” olduğunu ifade ediyor. Şirketin hizmetleri arasında sadece askerî eğitim/danışmanlık vermek değil, ülkelerin mühimmat-teçhizat ihtiyacını karşılamak da var.

SADAT’ın kurucusu Tanrıverdi’nin Libya’daki temaslarından.

SADAT’ın görüşmeler yaptığı ülkelerden biri de Libya. Tanrıverdi, verdiği bir mülakatta, “Türkiye’nin ürettiği silahların pazarlayıcısı gibi hareket ettiklerini”, gerekli silahları iç piyasadan temin edemezlerse ancak o zaman başka ülkelere yöneldiklerini söylüyor. Özetle, Türkiye’de devletle dirsek teması bulunan ve ithalat-ihracat ruhsatı olan bir savunma danışmanlığı/aracılığı şirketi bulunuyor. Bunun telmihlerini ve olası sonuçlarını başka bir yazıda ele alalım.

Gelmek istediğim nokta şu: Libya’ya yapılan müdahaleyi Türkiye’nin emperyal hevesleri, Davutoğlu’nun büyük rüyaları gibi muğlak ifadelerle açıklamaktansa, bu şekilde açıklamak bana daha manâlı geliyor: Libya bir askerî pazar ve belirli çıkar grupları oraya silah göndererek (yahut orada inşaat yaparak) büyük paralar kazanıyor. O hâlde oyun kurucu olma hülyaları, hamaset edebiyatı belki de bu girişimlerin sebebi değil, bir semptomudur. Türkiye henüz o aşamada değil; ama Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan’ı yağmalaması sırasında Britanya’da da bir imparatorluk çerçevesi/hukuku geliştirilmeye çalışılıyordu. İmparatorluğu önce son hâline getirip, sonra yağmaya girişmediler. Medeniyete dair büyük iddialar ufak hesaplardan doğdu.

Kim, neyi, neden yapıyor?

Daha önce dediğim gibi, Libya’daki tek aktör yahut ambargoyu delen tek ülke Türkiye değil. Yaratılan kaos ortamının bir sürü faili var. Bu noktada şunun altını çizmem lâzım: Su anki duruma bakıp Libya’nın önceki hâline güzelleme düzmeyeceğim. Kaddafi’nin savunulacak bir tarafı yok. On binlerce insanı hapishanelerinde işkenceden geçiren, tutsak eden, yok eden bir başka güç delisi adam… Ancak yine de bu yazı özelindeki eleştirinin asıl hedefi, demokrasi ve insan haklarını diline pelesenk etmiş ülkelerin siyasî kadroları. NATO’nun girişimiyle Kaddafi öldürüldükten sonra (2011) Hillary Clinton’ın “neşeli” bir sohbet ortamında “geldik, gördük ve o öldü” şeklindeki yersiz şakası hâlâ kulaklarımı tırmalıyor. Avrupalı siyasîlerin o dönem etmiş oldukları “Libyalıların özgürlük taleplerine destek çıkmamız lâzım, bu bizim tarihsel görevimiz” cümleleri, şakadan da öte, mide bulandırıyor. (Yazının ikinci kısmında neden böyle kuvvetli bir ifade seçtiğim daha iyi anlaşılacak diye umuyorum.)

Libya’daki karmaşık ortamı özetlemek kolay değil; ama kabaca durum şu. İki ayrı hükümet var. Bunlardan biri Ulusal Mutabakat Hükümeti. Merkezi Trablus’ta, başında Fayiz El Serraç bulunuyor. Uluslararası olarak tanınan hükümet bu olmasına rağmen, ülkenin ancak küçük bir bölümünü kontrol edebiliyor. Türkiye ve Katar’ın silah gönderdiği hükümet bu. Keza Birleşmiş Milletler ve Avrupa devletleri de en başta bu grubun arkasındaydı. Ancak rüzgâr bir süredir farklı esmeye başladı; sebebini anlatacağım.

Diğer tarafta ise Halife Haftar’ın başında olduğu Millî Libya Ordusu var. Bu hükümeti Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Rusya, ABD ve galiba geri kalan herkes destekliyor. Ülkenin topraklarının büyük bölümünü (ve petrol kuyularını) ele geçirmiş olmasının, kendisine olan desteği arttırdığını söyleyebiliriz. Örneğin Trump, BM nezdinde tanınmıyor olmasına rağmen birkaç ay önce Haftar’ı telefonla aradı; kendisinin terörizme karşı verdiği mücadeleyi övdü ve petrol kuyularını koruduğu için teşekkür etti. Bir ufak detay: Haftar, bir Amerikan vatandaşı. Zamanında Kaddafi’den kaçıp ABD’ye sığınmış, yıllarca orada yaşamış.

Keza Fransa’nın da önceki resmî söylemlerine rağmen gizlice Haftar’ı desteklediği ortaya çıktı. Bundan üç ay önce Haftar’ın ordusunda Fransız füzeleri bulundu. Fransa konuyla ilgili yaptığı açıklamada bahsi geçen silahların arızalı olduğunu, zaten imha edileceğini, Libya’daki Fransız birliğinin (tehlike arz etmedikleri için) silahların izini bir şekilde kaybettiğini, o sebeple ambargoyu delmiş sayılmayacaklarını iddia etti. Anlaşılan o ki paçadan akan yalanlar söylemek konusunda Türkiye’nin dişli rakipleri var.

Peki, o zaman soru şu: Madem Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti yalnız bırakılacaktı, neden en başta BM nezdinde uluslararası olarak tanındı? Yazının ikinci bölümü bu soruya cevap arıyor ve yakın dönemdeki Libya ve Avrupa ilişkileri üzerinden yaşanan insanlık dramını anlatıyor.

Devam edecek…

(Yeşil Gazete)

Sesimiz – soluğumuz…

‘Bir şeyi yaparken, hem bugün için bir etkisi olsun istiyoruz hem de olabilirse yarının da daha düzgün olabilmesi için bir etki yaratsın. Bu nedenle yazmayı/ yapmayı veya direnmeyi sürdürmek gerek.’

Fotoğraf: Ahmet Zeki Okur

Ses, eğer bir süre duyulmazsa, sanki hiç olmamış gibi sönümleniyor ve boşlukta bitiyor sanki. Yeşil Gazete için yazamadığım zamanlar için, sesimin böyle azaldığı ve söndüğü gibi bir duygu içindeydim. Ancak bunu doğal buluyorum ve yakınılacak bir konu değil, her şeyin nasıl olabileceği ile ilgili, beklenebilecek, olağan bir hal gibi…

Ne yapabiliyorsak ve yaptıklarımızın ne kadar yarar, ne kadar etki sağlamasını becerebiliyorsak, onlara tutunarak ve onları daha sonrası için dayanak yaparak, önümüzdeki yolu açmaya çalışıyoruz. Dünyanın yaşanabilir bir yer olması, gezegenin kendi iç dengelerine göre yaşamaya devam etmesi; insan türünün en hırslı ve en tahrip edici-yıkıcı ve acımasız kesiminin, gezegene ve gezegeni korumak isteyen diğer insanlara olan düşmanlığının, biraz olsun sınırlanabilmesine-dizginlenebilmesine bağlı.

Dünyanın en büyük ve en kötücül devlerini ve gezegen düşmanlarını, bir çizgi film kahramanı gibi geriletmeye uğraşıyoruz, ama biliyoruz ki, henüz bunca kötücüllüğü dengeleyebilecek güçte değiliz.

Ama bu neyi değiştirir?

Eğer, bir Ishiguro karakteri gibi “Gömülü” deve karşı, yorgun bacaklarımızla yokuş yukarı yürümeye devam edebiliyorsak, güçlü ya da güçsüz olalım; ne fark eder? Önemli olan yürüyüşe devam etmek değil mi? Belki dev de, o kadar güçlü değildir?

Bu yazılar, işte bu “yürüyüş”ün bir parçası olmak amacında. Bu yürüyüş, yürünmesi gerekli yolun ne kadar küçük bir parçası olursa olsun, yürünmeli. Yapabileceğimiz her şeyi, az ya da çok, yapmalıyız mutlaka. Gerçekte bunun az mı, yoksa çok mu olduğunu da, tam olarak bilemeyiz. Çünkü bir şeyi yaparken, hem bugün için bir etkisi olsun istiyoruz hem de olabilirse yarının da daha düzgün olabilmesi için bir etki yaratsın…

Bu nedenle yazmayı/ yapmayı veya direnmeyi sürdürmek gerek.

Daha önce yazdıklarım, herhangi bir şeye, herhangi bir yarar sağladı mı, bilmiyorum. Yine de, yukarıda yazdığım gibi, kentin içinde yürümeye devam etmek, kentin toplumunu ve onun devinmesini, kültürünü ve geçmişinin derinliklerini, coğrafyasını ve ekolojisini, mekanlarını yazmayı sürdürmek istiyorum.

Bazen Baudelairenin “flaneur”ü, ya da Lauren Elkin’in “flanöz”ü gibi, bazen de düpedüz bir Ankaralı gibi yürüdükçe dünyanın bütün kentlerinde ve yaşadığım kent olan Ankara’nın sokaklarında ve çıkmazlarında, irili ufaklı bütün meydanlarında ve meydancıklarında, kentin köşesinde ve bucağında, o kadar çok şey var ki fark edilmesi ve düşünülmesi gereken… Bunların, bir sorun filan olması da gerekmiyor. Bir durum, bir an, belki Haldun Taner’in tiyatrosundaki kurnaz kadının sersem kocası gibi perdeye değil de, kentin bir kıyısına sinmiş bir replik/ bir kent hali… Hepsi. Her şey…

Gilles Deleuze yanılmıyorsam, şöyle söylüyordu: “Eğer iktidar ya da egemen olanlar, yaşama düşmansa, yaşamak bir direniştir.” Evet, yaşamak, kentin içinde yaşamaya devam etmek ve görmeyi gözlemlemeyi, anlamayı ve esinlenmeyi sürdürmek, anlamlandırmaya çalışmak, bu anlamalar üzerinden tartışmak, sokakta konuşarak yürümeye devam etmek…

Nedir bunun “kıymet-i harbiyesi?” Belki hiç. Hiç olsun. Sonuç olarak bu kentlerde yaşıyoruz, değil mi? Deleuze düşüncesi, bunun bir direniş olduğunu söylüyorsa, direnişçi olmaya devam etmek, direnişin daha çetrefil ve emek isteyen hallerini keşfetmek durumundayız. Belki bir gün, kendi dünyamızı, olmayan yerdeki ütopyamızı da, olan bir yere kurabiliriz?

Yürüdükçe düşüneceğim. Yürüdükçe yazacağım.

Basit şeyler… Gündelik şeyler… Olağan ve her gün gördüklerimiz üzerine. Ama başka bir açıdan görmeye uğraşarak ya da onlara dair yeni şeyler söylemeye çalışarak…

Dinlemek de istiyorum, koklamak, dokunmak ve tadını almak…

Dünyanın bütün kentleri ve kırları, bunları sunuyor zaten.

Ama bu yürüyüş her zaman, baharatçılar çarşısında yürüyen bir denizci Sinbad yürüyüşü olmayabilir. Elbette acı olanlar, dayanılamayacak kadar kötü olanlar, kötülüklere uğramış olanlar da var. Savaşın ya da göçün azgın deryasına karşı, kucağında çocuğu ile boğuşanlar da var. Yoksullar, ayrımcılıklara uğrayanlar ve ötekileştirilenler ve haksızlığa uğratılanlar, öldürülen kadın ve çocuklar, bombalananlar…

Kuruyan ağaçlar, iş makineleriyle biçilen ormanlar, barajlanan akarsular ve ırmaklar, zehirleme fabrikalarıyla ve otomobillerle karartılan mavi gökyüzü ve kimyasallarla sulanan gıdalar…

Yürüyeceğim…

(Yeşil Gazete)

 

Plastik dostumuz değildir

Plastik kullanımı ve kirliliği konusunda, gerekli ve yeterli malumata sahip olmayanların ya da plastik şirketlerinin yarattığı bilgi kirliliği, kafaları karıştırıp dünyaya da insanlara da büyük zarar veriyor.

Çoğunuza bazen oluyordur. Bir şey hakkında yeteri malumata sahip olmadığınızda, fikir belirtip belirtmemeyi kısa da olsa düşünürsünüz. Bazıları bu düşünme sürecini kısaltmak için çok basit bazı yöntemler geliştirmiştir. Bunlardan (en azından benim bildiğim) Google araması ile kısaca konu hakkında ne bilip bilmediğini anlama yöntemi, en güçlü olanıdır. Çünkü Google birçok konuda yazılan çizilen birçok şeyi görmenize ve bulmanıza yardımcı olan güçlü bir araçtır. Hele ki Türkiye gibi bir kişinin her şeyi bilebildiği ve her konu hakkında popüler bilim yazısı bile –sıkılmadan hem de- yazabildiği bir ülkede Google bilgisi, sizi ortalama bilgiyle yetinen kalabalıklar arasında uzman bile yapabilir.

Böyle bir çok popüler bilim siteleri mevcut. Sadece çeviri bilgiyle ciddi bir takipçi kitlesi yakalamayı da başarmışlar. Popüler bilim siteleri için bu ortam risk barındırmadığından bu durum bir noktaya kadar tolere edilebilir. Çünkü bu tür sitelerin bilimsel ciddiyeti genelde göz ardı edilir. Ancak daha bilimsel bir konu ile ilgileniyorsanız ve o konu hakkında fikir beyan etmenin de ciddi riskleri mevcutsa o zaman işin rengi değişebilir. Bu durumda konunun tamamen yabancısıysanız ciddiye alınacak bir tarafınız da, çok detaylı bir literatür taramasına da gerek yoktur. Ancak konunun yanından yakınından geçen bir alanda uzmanlığınız varsa bu size bazı sorumluluklar da yüklemektedir. Bunlardan ilki konu hakkında detaylı akademik bilgiyi ve veriyi dikkate alma zorunluluğudur. Bunun için çeşitli akademik arama araçları ciddi bir kaynak sunuyor zaten. Buralardan faydalanmak işin doğası gereği beklenendir.

Eksik ve yanlış bilgi kalabalığı…

Ayrıca burada bir başka durum ortaya çıkıyor ki o da sınırlar. Bu sınırları da, akademik bilgi birikimi ve uzmanlık alanı belirlemektedir. İşte bu nokta; birçok şeyin de belirleyicisidir. Bunu başarabilirseniz konu hakkında sıkıntı yaratacak hatalı bilgi de vermemiş olursunuz. Uzmanlığınız yeterli değilse, söylediklerinizin bağlamı tasavvur ettiğiniz sınırları aşabilir. Ben bu durumda eğer çok zaruri değilse yazmamayı ya da konuşmamayı, yazacaksam ya da konuşacaksam da daha genel geçer şeylerden bahsetmeyi tercih ediyorum. Ayrıca genel geçer şeylerden bahsetmek, kimi zaman ciddiyetinizin zedelenmesine neden olabilir.

Plastik kirliliği ve yarattığı etki de genel olarak bu yukarıda bahsettiğimiz meseleden mustarip.  Bu da mesele hakkında ortalıkta ciddi bir “bilgi” kalabalığı olmasına neden oluyor. Bu kalabalık tüm dünyada geçerliyken çoğunlukla bizim gibi bilimsel ve akademik bilginin hoyratça tüketilip içinin kolayca boşaltılabildiği ülkelerde daha yaygın.

Benzer bir durum iklim değişikliği için de geçerli. Ancak burada bir şeyden daha bahsetmek lazım. O da lobi faaliyetleri. Ciddi ekonominin döndüğü bir sektörün kazananları bu konudaki risk ve tehlikelerin örtbas edilmesi için yoğun bir çaba harcamaktadır. Bu amaçla büyük bir bilgi bombardımanı gerçekleştirip konu hakkındaki doğru bilgiye erişimin güçleşmesi için uğraşmaktadırlar. Buna en güzel örnek olarak, Türkiye’deki plastik üreticilerinin çatı kuruluşlarından bir tanesinin internet sitesinde yer alan “çok kullanımlık metal pipet yüzünden ölen insan” haberi gösterilebilir. Ortopedik engeli olanların kullanımı dışında tamamıyla anlamsız ve gereksiz olan bir ürün olan plastik pipeti savunmak amacıyla yapılmış bir hareket. Burnundan plastik pipet çıkan kaplumbağanın alternatifi.

Fosil yakıta değinmeyenler 

Bir diğer örnek de dünyanın en büyük plastik üreticilerinin ve ambalaj tüketicilerinin bir araya gelip plastik temizliği organize etmelerini ve bunu da plastik kirliliği için gerekli çözümün önemli bir parçası olarak sunmalarında görülebilir. Plastiğin çok faydalı olduğu, o olmazsa yaşamın çok zorlaşacağı ve aslında plastiğin çevreci olduğu iddiaları da yine bu yaratılan bilgi kalabalığının önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Bir diğeri de plastiğin iklim krizindeki rolünün olumlu olduğu/olacağı iddiası. İddianın kaynağı da plastiğin karbon zincirlerinden oluşan yapısının aslında karbonu hapsettiği ve bunun da atmosfere salınmasının önüne geçtiği varsayımı. Bir diğer iddia da plastiğin hafif olmasının taşınım esnasında yarattığı kolaylık ve bunun karbon salınımını diğer alternatif ürünlere göre daha az olması.

Bunun gibi birkaç gerekçe ve iddiayı ortaya koyanların, plastiğin fosil yakıt bağımlılığının bir sonucu ve nedeni olduğunu hep göz ardı etmesi ise işin en tuhaf yanı. Tekrar tekrar aynı şeyleri yazarak sizi yormayacağım. Burada iklim değişikliğinin ana nedenlerinden birinin plastik üretimi, plastik kirliliğinin de iklim krizi sonucu oluşan ekstrem hava olaylarının sonucunda arttığını yazmıştık. Hem de veriye dayanarak. Burada da plastiğin kötü olduğu gerçeğinin aslında doğru olmadığını iddia eden plastik dostlarının iddia edip yere göğe sığdıramadığı geri dönüşüm efsanesinden bahsetmiştik. Bir başka yazımızda da plastik kirliliğinin üretimi azaltmadan yapılacak inovasyonla çözüleceği iddiasının ana ürünü olan doğada çözünen poşet yalanını yazmıştık. Son olarak da plastik çöpe değer muamelesi yapılmasının yarattığı kirli ticarete ve döngüsel ekonomi illüzyonuna değindiğimiz yazımızı da buraya koyarak konuyu kapatabiliriz. Tüm bunlar yukarıda bahsettiğim Google taramasıyla bulunabilecek ve farklı kaynaklarla karşılaştırılabilecek yazılar. Bunu bile yapmadan plastik hakkında kafa karıştırmak olsa olsa art niyetle açıklanabilir. Umarım yanılıyorumdur ve gerçekten bilgi eksikliğinden kaynaklanıyordur.

(Yeşil Gazete)