Ana Sayfa Blog Sayfa 1733

Bursa’ya nefes ol kampanyası başladı

4 Ocak tarihinde Nilüfer Gençlik Meclisi ve Fridays For Future Bursa aktivistleri temiz havaya ulaşmak ve iklim krizine karşı mücadelede yerel adımları güçlendirmek için Bursa’ya Nefes Ol kampanyasını başlattı.

Kampanya metninde Bursa‘da hava kirliliği problemlerinin kronik bir noktaya ulaştığı belirtilerek şu ifadelere yer verildi:

İlimizdeki hava kirliliği probleminin kronik bir noktaya ulaştığı ve
tüm yıla yayılmış bir sorun olduğu bilimsel raporlarla kanıtlanmıştır.
Hava kirliliği göstergelerinden PM10 kirlilik parametresinin 2019 yılı
ortalaması; il bazında 60 μg/m3, istasyon bazında ise 84 μg/m3
değerinde kaydedilmiştir. İlgili kirleticinin Dünya Sağlık Örgütü
tarafından belirlenen limiti; 20 μg/m3, Türkiye ve Avrupa
mevzuatlarına göre belirlenen limit değeri ise 40 μg/m3’tür. Bir diğer
hava kirliliği göstergelerinden PM2.5 kirlilik parametresinin durumu
da endişe verici boyuttadır, 2019 yılı ortalaması il bazında 28 μg/m3
değerinde kaydedilmiştir.

Hava kirliliği salgın hastalık riskini arttırıyor

Ayrıca, açıklamada hava kirliliğinin koronavirüs gibi salgın hastalıklara yakalanma riskini artırdığına dikkat çekildi:

Kanser, kalp rahatsızlıkları, solunum yolu hastalıkları
ve birçok sağlık sorunlarına sebep olabilen partiküler madde
kirleticisi kontrol edilemeyen bir problem haline gelmiştir. Güncel
çalışmalar; uzun süreli hava kirliliğine maruz kalan kişilerin, ortaya
çıkan kronik hastalıklar nedeniyle Covid-19 ve benzeri salgın
hastalıklara yakalanma/olumsuz etkilenme riskinin daha yüksek olduğunu
belirtmektedir. Çok üzücüdür ki, 2019 yılı içerisinde hava kirliliğine
atfedilen ortalama ölüm sayısı Türkiye genelinde 1584 olarak kayıtlara
geçmiştir.”

Başlatılan kampanyayla, Paris Anlaşması‘nın onaylanması, mevcut ormanların mutlak ölçümlerinin korunması, Bursa’daki tarımsal faaliyetlerde ilaçsız politikaların oluşturulması, hava kirleticilerinin sınır limitlerinin DSÖ tarafından belirlenen eşik değerlerine indirilmesinin yanında şunlar da talep ediliyor:

  • Orman ekosistemlerinin etkin bir şekilde izlenmesi, gelişen
    teknolojiden faydalanmak suretiyle insansız koruma sistemlerinin
    kurulması
  • Doğal varlıklar hakkında envanter çalışmalarının yapılması, insan
    kaynaklı tahribatların bir daha meydana gelmemesi için gerekli
    yaptırımların alınması
  • Tarımsal kalkınma üzerine; akademi, çitçi ve yerel yönetimlerle işbirliğiyle tarımsal üretimde yerelleşme
  • Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin bünyesinde faaliyet gösterecek
    Hava ve Çevre Komisyonu’nun” kurulması
  • Tarım ve yerleşim amaçları için orman alanlarının tahribinin kontrol edilmesi

  • İlgili komisyonun içerisinde akademik odaların, yerel yönetim
    temsilcilerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve vatandaşların yer
    alacağı danışma kurulunun oluşturulması
  • Faaliyet gösterecek komisyonun kamuoyuna hesap verilebilecek nitelikte
    çalışması
  • Enerji verimliliği konusunda politikalar geliştirilmesi, yaşam
    alanlarımızın proje çatısı altında yağmalanmasına izin verilmemesi
  • Çalışma izni olmadığı halde aktif olan termik santrallerin
    faaliyetlerinin insanlar tarafından ihbar edilebilmesi için sosyal
    medya iletişim ağlarının oluşturulması
  • Bursa hava kalitesi izleme istasyonlarının 7/24 açık tutulması,
    var olan istasyonların bakımının yapılması ve istasyon sayılarının
    arttırılması
  • Alternatif ulaşım araçlarının kullanılması, gerekli teknik
    iyileştirilmelerin yapılması ve tüm yaş grupları için teşvik edici
    faaliyetlerde bulunulması
  • Hava kirleticilerinin sınır limitlerinin DSÖ tarafından belirlenen
    eşik değerlerine indirilmesi

Boğaziçi’nde yapılacak ‘kayyım rektör’ protestosu Kadıköy’e taşındı

Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından atanan AKP Milletvekili aday adayı Melih Bulu’ya yönelik öğrencilerin çağrısını yaptığı eylem yeri İstanbul Valiliği tarafından gelen eylem yasağı sonrası Kadıköy olarak değiştirildi.

Boğaziçi Dayanışması tarafından yapılan açıklamada “Bugün saat 12.00’da Güney Meydan‘da tüm Boğaziçi öğrencileri olarak buluşuyor; ardından tüm sanatçıları, akademisyenleri, milletvekillerini ve diğer üniversitelerden arkadaşlarımızı mücadelemizi büyütmek için saat 16.00’da Kadıköy Rıhtım‘a çağırıyoruz!” ifadeleri kullanıldı.

Güney Kampüs’te ‘Melih istifa’ sloganları

Güney Meydan’da Rektörlük binası önünde saat 12.00’de buluşan öğrenciler “Melih istifa” sloganları attı. Boğaziçi Dayanışması tarafından yapılan paylaşımda “Duyuyor musun Boğaziçi Kayyumu? Burdayız biz” ifadeleri kullanıldı.

 

Melih Bulu öğrencilere el salladı

Boğaziçi Üniversitesi rektörlük binası önünde “Melih Bulu istifa”, “Melih Bulu bizim rektörümüz değil” diyen öğrencilere kayyım rektör Melih Bulu el salladı. Melih Bulu öğrenciler tarafından yuhlandı.

Neler yaşandı?

4 Ocak Pazartesi günü bir araya gelen öğrenciler, kurum dışından okula rektör atanmasını protesto etmişlerdi. Basın açıklaması okuyan grup, Kuzey Kampüs’e yürümüş ve burada bir forum gerçekleştirmişti.

Sonrasında sayısı bini bulan kitle Güney Kampüs’e ilerleyerek Rektörlük binasına yürümek istemiş, polis engeliyle karşılaşmıştı. Okula girişleri engellenen öğrenciler ile polis arasında kavga çıkmış, polis biber gazı ve TOMA ile müdahale etmişti.

5 Ocak Salı günü ise protestoya katılan 17 öğrenci sabah saatlerinde evlerine yapılan baskınla gözaltına alındı. 6 Ocak Çarşamba günü sabahında ise 14 kişinin daha gözaltına alındığı belirtildi.

Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyım rektörü protesto ettikleri için gözaltına alınan öğrenciler hakkında bilgi veren Avukat Çağan Yazıcı ise öğrencilerin evlerine kapı kırılarak girildiğini, uzun namlulu silahlarla yere yatırılarak ve darp edilerek gözaltına alındıklarını söyledi.

Öğrencilerin 6 Ocak günü için Boğaziçi Üniversitesi’ne yaptığı eylem çağrısı üzerine İstanbul Valiliği Beşiktaş ve Sarıyer’de eylem yasağı getirildiğini açıkladı. Okulun büyük bir bölümü ise polis barikatlarıyla çevrildi.

 

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-4] Çağdaş Türkiye açmazı: Korkak, çaresiz, cesur

İnsanlarca, riskler ve risk algısı, kendi tutum ve ahlaki değerlerine göre farklı anlaşılmaktadır. İnsanlar genellikle bilinmeyen riskler hakkında bilgi edinmek istemezler; tehditlere karşı etkili bir savunmaları olmadığını (çaresizlik) hissettiklerinde onları göz ardı etmeyi tercih ederler. Covid-19 salgını riskinin algılanmasının önündeki en önemli nedenlerden birisi belki de budur. Bilgi almayı tercih edenler ise, “Birinin riske nasıl maruz kaldığı, riske maruz kalmanın sonuçları; riskin kontrol edilebilirliği, diğer insanların risk deneyimleri; olumsuz sonuçlardan kimin sorumlu olduğu ve riske maruz kalmanın herhangi bir avantajı olup olmadığını” bilmek istemektedirler.

İlk yazımızda risk algısını, insanların riskin özellikleri ve şiddeti hakkında öznel yargılarının oluşturduğunu. risk algısını tehlike ve öfkenin oluşturduğunu yazmıştık. Bizce Covid-19, akılda kalıcı (unutulmayan), daha önceden tanınmayan; hızlı etkili ve yıkıcı, bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen; herkese eşit ve adil etkili olmayan bir risktir. Ahlaki değerlerle ilişkilidir. Kaynakları güvenilir değildir, sadece çalışanları değil genel toplumu da (çocuklar, gebeler) etkiler. Sonuçları 14-30 gün sonra geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geri dönüşümsüz, ölüme (veya hastalığa) neden olma korkusu yaratan risklerdendir.

Zararı toplumca adı bilinen kişilerde de görülüyor ve tepkisiz (örtbas etme veya ses çıkarmama) bir süreçle kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bu özellikleriyle Covid-19, algının öfke ayağını çoğaltan bir risktir. Daha önceden tanınmayan, hızlı etkili ve yıkıcı; bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen, kaynakları güvenilir olmayan; sonuçları geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geridönüşümsüz ve ölüme (veya hastalığa) neden oluyor oluşu bireylerde korku yaratır. Bu nedenle, toplumumuzun korku algısını incelemenin risk iletişimine yararı dokunabilir. İnternet incelemesinde çeşitli yıllarda yapılan kamuoyu araştırmaları sonuçları halkımıza yapılacak risk iletişiminde dikkat edilecek kimi ilginç ipuçları veriyor.

Türk halkı en çok neden, niçin korkuyor? 

National Geographic Channel’ın 2012 yılında yaptırdığı bir araştırmaya göre Türk halkı en çok, sırasıyla doğal afetlerden (yüz kişinin 85’i), sağlık sorunlarından (yüz kişinin 79’u), ekonomik kriz olmasından (yüz kişinin 76’sı) korkmaktadır. Ülke (geleceği) hakkında ise; %36 terör saldırısından, %32 savaştan, %25 siyasi istikrarsızlıktan, %23 işsizlikten, %19 ise ekonomik krizden korkuyormuşuz. Ankete katılanların %61’i bir ekonomik kriz veya doğal afet durumunda yalnızca kendilerine güveniyorlarmış. %36’sı polis ve orduya, %24’ü sivil toplum kuruluşlarına güvenebileceklerini belirtmiş. Polis ve orduyu ayırırsak, toplumumuz risk iletişimi ve risk algılaması içinde yapılan resmi açıklamalara güvenmeyen bir altyapıya sahip olduğu anlaşılıyor.

Türklerin en çok korktuğu şeyler” yazınca Ekşisözlük’te çıkan 11 sayfa hacmindeki tanımlarda, kimi şaka gibi gelse de ‘Recep Tayyip Erdoğan’dan, ele güne rezil olma’ya, ‘başka bir Türk’ten, kişisel sırlarının ortaya çıkması’na, ‘tecavüz edilmekten, terli terli soğuk su içme’ye, ‘adının kötüye çıkması’ndan, komünistler’e, ‘köpekler’den namusunu kaybetme’ye, onlarca ilginç korku çeşidi var, ki hepsi de bu toplumda sıkça görülen, ama bizce  söylenemeyen veya sorulamayan belirsizlikler kapsamına giren korkular…

2007’de yapılan “en çok korktuğu konu ve başa çıkma yolları” konulu bir araştırmada da  korkularını söyleyen kadınların oranı, Türkiye’de, erkeklere göre daha yüksek bulunmuş. Korku ve endişeleriyle ‘arkadaşlarıyla/ ailesiyle /sevgilisiyle’ konuşarak başa çıktığını belirtenlerin oranı %51 çıkmış. İkinci sırada %19 ile ‘üstesinden gelmek için kendini zorlama’ ve üçüncü sırada ise %15 ile ‘din’ geliyormuş. 

Oxford Üniversitesi’nin 2018 yılında, beş kıtadan 37 ülkede yaptığı araştırma, iletişimin (sosyal) medya boyutuna ilginç katkılar yapıyor. Araştırmada “internette siyasi görüşünü açıklamak”tan en çok korkan yurttaşların “yetkililerle sorun yaşama ihtimali” nedeniyle Türkler olduğu anlaşılmış; oranı %65. Bu korku her siyasi görüşte de var: Kendisini “solcu” olarak tanımlayanların %72’si, “merkez”dekilerin %66’sı ve “sağcı”ların %61’i bu konuda endişeli olduğunu açıklamış.

Habere ve haber kaynaklarına güvensizlik

Araştırmaya göre ‘habere güven’ konusunda Türkiye 37 ülke arasında 27’nci sırada yer almış. Habere güvenenlerin oranı %38 çıkarken, güvenmeyenlerin oranı %40 olmuş. Katılımcıların %22’si ise ‘çekimser’ kalmış. Araştırmacılara göre, habere güven ve güvensizlik oranının birbirine bu kadar yakın çıkması; Türk medyasındaki kutuplaşmanın önemli bir göstergesidir.

İnternette siyasi görüşünü açıklamaktan endişe edenlerin oranının yüksekliği, sosyal medya ve mesajlaşma programlarının “haber bulmak, okumak, seyretmek, paylaşmak veya üzerinde tartışmak” amaçlı kullanımına da yansımış: Facebook’un haber amaçlı kullanımı dört seneden beri düzenli olarak düşerken, WhatsApp’ta ciddi bir artış görülmüş. Araştırmaya göre, “solcu”ların ana haber kaynağı %45 ile online (internet) medya(sı) olurken “merkez”dekilerin ve “sağ”dakilerin ana haber kaynağının sırasıyla %50 ve %59 ile TV olduğu anlaşılmış. Araştırmacılar, bu durumu, ‘televizyon yayınlarının büyük ölçüde hükümetin etkisinde bulunması’ ve “sol”dakilerin ‘alternatif haber kaynakları için online medyaya yönelmeleri’yle açıklıyorlar. 

Toplumumuzdaki ‘İslamî düşünce biçimi’ altyapısı hakkındaki savlarıma, korku (sineması, mimarisi vb.) konusunda yazan mimar akademisyen Uğur Tanyeli de katkı yapıyor. Tanyeli, 2016’daki bir yazısında “korku filmlerinin toplumsal travmaları dışavurduğundan” söz edilerek Türk toplumunun korkuları hakkında risk iletişimi ve algılamasında yararlı olabilecek güzel saptamalar yapmış.  Tanyeli’ye göre, “…dünya sinemasında korku filmleri çoklukla soğuk savaşı, nükleer bombaların getireceği yıkımı; Vietnam Savaşı’nı, AIDS’i, uzay araştırmalarının olası sonuçlarını, gelecekteki bir nükleer savaşın yarattığı zombileri, ekolojik bir felaket sonrasındaki dünyayı veya bilinmedik virüslerin dönüştürdüğü insanlara ilişkin konuları” ele alıyor…

Yazar, toplumsal altyapıyla ilgili önemli saptamalarına devam ediyor: Korkutulabilmemiz için o filmin yapımı öncesinde de korkmakta olduğumuz, ama filmin olsa olsa bize anımsatacağı bir dizi tehdit unsuru çevremizde olmalıdır. Nükleer tehditten habersizsek, onun bizim fiziksel bünyemizi dönüştürücü, malformasyonlar (sakat organlar) üretici etkisini duymamışsak, bunları eksen alan korkularımız da doğal olarak yoktur… Türkiye’de son on yılda birdenbire ortaya çıkan ve çok sayıda örneği üretilen korku filmlerinin nasıl yorumlanabileceği konusu iyice ilginçleşiyor. … Bu film adlarının hepsinin Arapça oluşu ve bir biçimde İslam’la (ya da pseudo-İslam’la) bağlantıları bulunuşu herhalde rastlantı değil. Kısa bir internet araştırması bu gibi tüm adların cin ve şeytan gibi dinsel kavramlarla ilişkili olduklarını ortaya koyuyor. Belli ki, Türkiye’de korkular metafizik bir altyapı üzerinde yükseliyor. Kısacası, Türkler nükleerden, ekolojik çevre felaketlerinden, bilimin yanlış dönüştüreceği bir dünyadan, psişik insani açmazlardan filan korkmuyorlar… Bence bunu anlamak için Türkiye’de dünyayı dönüştürmeye muktedir aktif bir insani varoluş hali tahayyül edilmediğini görmek gerekiyor. Değişimin sadece niceliksel bir şey olarak düşünüldüğünü, ama radikal ve niteliksel olabileceğinin akla gelmediğini anlıyoruz. Bu, aslında değişmeyen, değişmemesi gereken ve değişmemesi umulan bir dünyada yaşadığına inanmak demek. Hepimizin dünyayı daha iyi veya daha kötü yapacak araçlara, imkânlara sahip olduğumuzu görmemek demek… Böyle düşünenlerin tüm korkularının fizik değil metafizik evrenine ait olmasından olağan ne var?

Bu aynı zamanda da entelektüel açıdan havlu atmış bir topluma işaret ediyor. Sadece görmediği, akılla kavrayamadığı, gündelik yaşamda yüz yüze gelmediği, ama dine sığınarak baş edebileceği kötülüklerle tanımlı bir dünyada yaşıyor Türkler. Böyle bir korkular evrenini en iyi anlatan güncel terimin ‘üst akıl’ oluşu da doğal… O üst aklın bizim sahip olduğumuz olağan akılla kavranması olanaksızsa başka ne yapabiliriz? İnsanoğlunun dünyayı dönüştürebilmesi için, öncelikle, olağan akılla kavranan ve olağan akıllar tarafından var edilen bir dünyada yaşadığını fark etmesi gerekir. Bu farkındalıksa Türkiye’ye alabildiğine uzak gözüküyor.

Sorun şu ki, metafizik evrenine böylesine gömük yaşayan ve fiziksel evrene ayak basmamak için elinden geleni yapan bu çaresizler, sayısız somut sorunla kuşatılmış bir ülkede yaşıyorlar. Buysa olağan düşünsel döngüyü tamamlıyor: O sorunlarla baş edemedikleri için metafizik dünyaya kaçıyorlar, metafizik dünyaya kaçtıkça o sorunlarla baş etme imkânını hepten yitiriyorlar. Çağdaş Türkiye açmazına hoş geldiniz.”

Belki de bu yüzden, daha salgının başlarında ve sonrasında toplum çoğunluğumuzun “Covid-19 salgınından ve böyle bir salgının ülkenin geleceği üzerinde nelere kâdir olduğundan” korkmaması ve riski algılamaması anlaşılıyor. 

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. “Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

 

Boğaziçi Üniversitesi kapısına takılan kelepçeyle ilgili soruşturma başlatıldı

Boğaziçi Üniversitesi’ne AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından atanan eski AKP milletvekili aday adayı Melih Bulu‘ya yönelik protestolar sırasında okulun kapısına takılan ve gündem olan kelepçeyle ilgili soruşturma başlatıldı.

DHA’nın aktardığına göre kelepçenin üniversitenin özel güvenlik görevlilerine ait olduğu ortaya çıktı. Yapılan incelemede kelepçenin kapıya Güvenlik Şube Müdürlüğü‘nde görevli bir polis memuru tarafından takıldığı belirlendi.

Polis memuru inisiyatif almış

Polis memurunun üst amirlerinden talimat almadan kelepçeyi kapı demirlerine taktığı tespit edildiği ifade ediliyor. Olayla ilgili bilgisine başvurulan polis memurunun inisiyatif kullanarak kelepçeyi demir kapıya açılmaması amacıyla taktığını söylediği kaydedildi. Olayla ilgili kapsamlı incelemenin sürdüğü belirtildi.

Melih Bulu ise yaptığı açıklamada “Orada çok pratik bir şey var, kapı kırıkmış ve çok fazla şey olduğu için kapıyı tutturmak için kelepçe takmışlar” ifadelerini kullanmıştı.

 

Dört ilde acele kamulaştırma kararı Resmi Gazete’de yayınlandı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla Resmi Gazete‘de yayımlanan kararlar ile dört ilde acele kamulaştırma kararı verildi.

22 Ağustos 2020’de sel nedeniyle evlerde yıkım yaşandığı Giresun‘da Çaldağ köyünde özel mülkiyet olan bazı taşınmazlar Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından, Mersin’nin Mezitli ilçesi Davultepe Mahallesi sınırları içerisinde bulunan bazı taşınmazlar da Mezitli Küçük Sanayi Sitesi Projesi için Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından acele kamulaştırılacak.

Millet Bahçesi ve RES

Trabzon‘un Ortahisar ilçesi İnönü Mahallesi’nde bulunan bazı taşınmazların acele kamulaştırılması ise  Millet Bahçesi Projesi için Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından gerçekleştirilecek.

İstanbul‘un Silivri ilçesinde yer alan taşınmazların ise Ömerli Rüzgar Enerji Santrali için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından acele kamulaştırılması öngörülüyor.

Tekirdağ’da kentsel dönüşüm

Öte yandan gene Resmi Gazete’de yayınlanan kararlar gereğince Tekirdağ‘ın Süleymanpaşa ilçesi Altınova Mahallesi sınırları içerisinde bulunan bazı alanların ise kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilmesi kararı verildi.

İstanbul’un Beykoz ilçesi sınırları içerisinde bulunan Beykoz (İstanbul Kuzey Kesimi Karadeniz Kuşağı) Çavuşbaşı ve Görele Mahalleleri Etabı Doğal Sit Alanı sınır ve koordinatları belirlenen alanların “kesin korunacak hassas alan” olarak tescil ve ilan edilmesi kararı verildi.

‘Kesin korunacak hassas alanlar’

Isparta‘nın Eğirdir, Gelendost, Senirkent ve Yalvaç ilçeleri sınırları içerisinde bulunan Eğirdir Gölü Doğal Sit Alanı ile Isparta’da bulunan Gölcük Krater Gölü Doğal Sit Alanı, Manisa‘nın Kula ilçesinde bulunan 7’nci Grup Doğal Sit Alanı ve Mersin‘in Erdemli ilçesinde bulunan Alata Sahili Doğal Sit Alanı da “kesin korunacak hassas alan” olarak tescil ve ilan edildi.

Çorum merkez ilçe Kale Mahallesi ile Mersin’in Akdeniz ilçesi Barış Mahallesi ve Kayseri’nin Melikgazi ilçesi Cumhuriyet Mahallesi sınırları içerisinde bulunan bazı alanların da “riskli alan” ilan edilmesi kararlaştırıldı.

 

Diyarbakır’daki kuraklık çiftçiyi mağdur etti: Su olmazsa işsiz kalırız

Yenişehir Ziraat Odası Başkanı Süleyman İskenderoğlu, Diyarbakırlı çiftçilerin kuraklık sebebiyle zor günler yaşadığını söyledi.

Çiftçilerin yapacakları hububat ekimi için toprağa atacakları gübreyi bile satın almayarak yağmur beklediklerini söyleyen İskenderoğlu,  “Ülkemizde ve bölgemizde yaşanan bu kuraklıktan kaynaklı olarak çiftçiler, bırakın gübre atmayı, henüz gübre satın almadı” dedi.

‘Normalde çamurdan giremememiz lazımdı’

Pandemi sebebiyle yaşadıkları zor günlerin daha da kötüleştiğini vurgulayan Ziraat Odası Başkanı DHA’ya yaptığı açıklamada “Ne yapacağımıza şaşırdık. Şu an normalde bu tarlaya çamurdan dolayı giremememiz lazımdı ama şimdi top oynayabilirsiniz. Toprak o kadar kurumuş yani” ifadelerine yer verdi.

Fotoğraf: Burak Emek /DHA

Normalde olumsuz hava şartları denildiğinde çok fazla yağmur veya kar yağması akla geleceğini belirten İskenderoğlu, “Bu durum bizim için öyle değil. Yağmadığı zaman bu durum çiftçi için olumsuz hava şartlarıdır. Kar artık yağmaz ama yağmur bekliyoruz. Birinci gübrelemeyi birinci ayda yapıp, ikinci ayın sonuna doğru da ikinci gübrelemeyi yapıp sonra da ilaçlamaya geçmemiz lazım. Çiftçi korkuyor, biz korkuyoruz” ifadelerini kullandı.

‘Su olmazsa işsiz kalırız’

150 dönüm arazisine geçen yıl ektikleri mısır için yaklaşık 5 ton gübre attıklarını belirten Mustafa Tayfur ise  “Geçen yıl günde 2 işçi çalışıyordu. Bu yıl hepimiz boştayız. İş yok ve gübre de almadım. Çünkü ne olacağı belli değil. Gübreyi alsam ambara bıraksam ne olacak. Allah o günleri göstermesin. Su olmazsa hepimiz işsiz kalırız. Bizim işimiz gücümüz bu. Bu saatten sonra inşaatlarda da çalışamayız. Mecbur köyde kalacağız” dedi.

 

Ankara’nın 110 günlük suyu kaldı

Türkiye‘nin bazı illeri kuraklık sebebiyle su sıkıntısı riskiyle karşı karşıya kaldı. Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Başkanı Mansur Yavaş, Ankara‘daki barajların doluluk oranının yüzde 20’ye düştüğünü ve kentin 110 günlük suyu kaldığını açıkladı.

Yavaş, fazla su tüketimini durdurmak için ABB Meclisi’nde kabul edilmesi halinde 10 metreküp kullanımdan sonra kademeli fatura artışı olacağını vurguladı.

Ayrıca, Mansur Yavaş sosyal yardım alanlarınsa 10 tona kadar, ton başına 1 lira ödeyeceğini ekledi.

Barajlar alarm veriyor

Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi (ASKİ) Genel Müdürü Erdoğan Öztürk, suyun tasarruflu kullanılması gerektiğine dikkat çekerek konuyla ilgili şunları söyledi:

Küresel su krizinden ne yazık ki başkentimiz de payına düşeni alıyor. Bu yıl çok kurak ve yağışsız bir yıl geçiriyoruz. Üzerine salgın şartları da eklenince hijyen hassasiyeti ve artan su ihtiyacına bağlı olarak barajlar alarm veriyor. Bu yıl kişi başı su tüketim oranları pandemi nedeniyle daha da yüksek. Hijyen kurallarına mutlaka dikkat edelim ama suyumuzu her zamankinden daha tasarruflu kullanmaya da özen göstermek zorundayız.”

Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nün verilerine göre kasım ayında Türkiye’de metrekare başına ortalama 33 milimetre yağış düştü.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ise kasım ayında yaptığı bir açıklamada İstanbul ve Ankara’da su sıkıntısı beklemediklerini dile getirmişti.

Melih Bulu ‘polis girmesine izin vermedim’ demişti: Okulda öğrenciden çok polis var

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından rektör olarak atanan Melih Bulu‘ya yönelik öğrencilerin bugün için yaptığı eylem çağrısının ardından okul polis kuşatması altına alındı.

Melih Bulu dün katıldığı canlı yayın programında okuldaki ilk gününde kampüs içerisine polisi davet etmesine yönelik tepkilere ilişkin “Kampüse polis davet edilmedi. Polis kampüsün önünde herhangi bir şekilde öğrenci olmayanların girişini durdurmak amacıyla yer aldı” yanıtını vermişti.

Ancak görüntüler üniversitenin Kuzey Kampüs ile Güney Kampüs arasındaki yolunun tamamen polis barikatlarıyla çevrili olduğunu ve polisin okul içerisinde de konuşlandığını gösteriyor.

Fotoğraf: Boğaziçi Kadın Dayanışması

Valilikten eylem yasağı

Öğrenciler kayyım rektörü protesto etmek ve 5 Ocak ve 6 Ocak tarihlerinde sabah baskınlarıyla gözaltına alınan 31 öğrencinin serbest bırakılmasını talep etmek için 14.00’da Güney Kampüs kapısı önünde düzenlenecek protestoya çağrıda bulunmuştu.

Öğrencilerin toplanma çağrılarını engellemek isteyen İstanbul Valiliği ise Beşiktaş ve Sarıyer‘de gösteri ve yürüyüşün yasaklandığını açıklamıştı.

https://twitter.com/BDayanismasi/status/1346724094360875008

Neler yaşandı?

4 Ocak Pazartesi günü bir araya gelen öğrenciler, kurum dışından okula rektör atanmasını protesto etmişlerdi. Basın açıklaması okuyan grup, Kuzey Kampüs’e yürümüş ve burada bir forum gerçekleştirmişti.

Sonrasında sayısı bini bulan kitle Güney Kampüs’e ilerleyerek Rektörlük binasına yürümek istemiş, polis engeliyle karşılaşmıştı. Okula girişleri engellenen öğrenciler ile polis arasında kavga çıkmış, polis biber gazı ve TOMA ile müdahale etmişti.

5 Ocak Salı günü ise protestoya katılan 17 öğrenci sabah saatlerinde evlerine yapılan baskınla gözaltına alındı. İçileri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Çataklı, yaptığı açıklamada gözaltına alınan 17 kişiden 15’inin öğrenci olmadığını iddia etti. Çataklı öğrencilerden bazılarının ise MLKP ile bağlantılı olduğunu tespit ettiklerini öne sürdü.

Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyım rektörü protesto ettikleri için gözaltına alınan öğrenciler hakkında bilgi veren Avukat Çağan Yazıcı ise öğrencilerin evlerine kapı kırılarak girildiğini, uzun namlulu silahlarla yere yatırılarak ve darp edilerek gözaltına alındıklarını söyledi.

Norveç’te elektrikli araçlarda yeni rekor

Norveç Yol Federasyonu (OFV), 2020 yılına ait otomobil satış verilerini açıkladı.  Ülkede geçen yıl elektrikli araçlar 2020’de satılan tüm yeni otomobillerin yüzde 54,3’ünü oluşturarak yeni bir rekor kırdı. Söz konusu oran 2019’da yüzde 42,4 olarak kayıtlara geçmişti.

AA’nın haberine göre geçen yıl dizel otomobillerin payı yüzde 16’dan yüzde 8,6’ya, benzinli otomobillerin payı da yüzde 15,7’den yüzde 8’e gerilerken, hibrit otomobillerin payı yüzde 25,9’dan yüzde 29,1’a yükseldi.

2025 yılına kadar fosil yakıt kullanan araçlara yasak getirmeyi hedefleyen Norveç, fosil yakıt kullanan otomobillerdeki vergileri tamamen elektrikli otomobillere uygulamıyor.

Trump, Çin merkezli sekiz uygulamayı yasaklayan karar imzaladı

ABD Başkanı Donald Trump, görevi Joe Biden‘a devretmesine iki hafta kala, Çin merkezli sekiz uygulamada işlem yapılmasını yasaklayan bir başkanlık kararnamesi imzaladı.

Yasaklanan uygulamalar arasında Alipay, QQ Wallet ve WeChat pay gibi popüler ödeme platformları bulunuyor. Yapılan açıklamada uygulamaların “ABD ulusal güvenliğine tehlike oluşturdukları” gerekçesiyle yasaklandığı açıklandı.

‘İstihbarat toplamalarını sağlıyor’

Uygulamalar yoluyla ABD federal görevlilerini takip edip, haklarında istihbarat toplamanın mümkün olduğu iddia ediliyor. Kararda “ABD ulusal güvenliğini korumak için, Çin bağlantılı yazılımları üreten ve kontrol edenlere karşı agresif önlemler almalıyız” dendi.

BBC Türkçe’nin haberine göre karar 45 gün sonra uygulamaya girecek, ancak Kasım ayında yapılan başkanlık seçimlerini kazanan Demokrat Joe Biden 20 Ocak’ta görevi Trump’tan devralacak.

Çin şirketlerine yönelik müdahaleler

Trump 4 yıllık başkanlığı döneminde Çin hükümeti ile bilgi paylaşma ihtimali olan bazı diğer Çinli şirketlere karşı da kararnameler imzalamıştı. Popüler sosyal medya uygulaması TikTok da bunlardan biri.

Ağustos ayında ABD, TikTok’un sahibi ByteDance‘e, ABD’deki operasyonlarını ABD merkezli bir şirkete satmaması halinde uygulamaya erişimin kapatılacağı tehdidinde bulunmuştu. Şirkete verilen son tarih geçmesine rağmen pazarlıklar sürüyor.

Çin ise bu şirketlerin Çin hükümeti ile veri paylaşımı yaptığı iddialarını reddediyor.