ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-4] Çağdaş Türkiye açmazı: Korkak, çaresiz, cesur

İnsanlarca, riskler ve risk algısı, kendi tutum ve ahlaki değerlerine göre farklı anlaşılmaktadır. İnsanlar genellikle bilinmeyen riskler hakkında bilgi edinmek istemezler; tehditlere karşı etkili bir savunmaları olmadığını (çaresizlik) hissettiklerinde onları göz ardı etmeyi tercih ederler. Covid-19 salgını riskinin algılanmasının önündeki en önemli nedenlerden birisi belki de budur. Bilgi almayı tercih edenler ise, “Birinin riske nasıl maruz kaldığı, riske maruz kalmanın sonuçları; riskin kontrol edilebilirliği, diğer insanların risk deneyimleri; olumsuz sonuçlardan kimin sorumlu olduğu ve riske maruz kalmanın herhangi bir avantajı olup olmadığını” bilmek istemektedirler.

İlk yazımızda risk algısını, insanların riskin özellikleri ve şiddeti hakkında öznel yargılarının oluşturduğunu. risk algısını tehlike ve öfkenin oluşturduğunu yazmıştık. Bizce Covid-19, akılda kalıcı (unutulmayan), daha önceden tanınmayan; hızlı etkili ve yıkıcı, bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen; herkese eşit ve adil etkili olmayan bir risktir. Ahlaki değerlerle ilişkilidir. Kaynakları güvenilir değildir, sadece çalışanları değil genel toplumu da (çocuklar, gebeler) etkiler. Sonuçları 14-30 gün sonra geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geri dönüşümsüz, ölüme (veya hastalığa) neden olma korkusu yaratan risklerdendir.

Zararı toplumca adı bilinen kişilerde de görülüyor ve tepkisiz (örtbas etme veya ses çıkarmama) bir süreçle kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bu özellikleriyle Covid-19, algının öfke ayağını çoğaltan bir risktir. Daha önceden tanınmayan, hızlı etkili ve yıkıcı; bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen, kaynakları güvenilir olmayan; sonuçları geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geridönüşümsüz ve ölüme (veya hastalığa) neden oluyor oluşu bireylerde korku yaratır. Bu nedenle, toplumumuzun korku algısını incelemenin risk iletişimine yararı dokunabilir. İnternet incelemesinde çeşitli yıllarda yapılan kamuoyu araştırmaları sonuçları halkımıza yapılacak risk iletişiminde dikkat edilecek kimi ilginç ipuçları veriyor.

Türk halkı en çok neden, niçin korkuyor? 

National Geographic Channel’ın 2012 yılında yaptırdığı bir araştırmaya göre Türk halkı en çok, sırasıyla doğal afetlerden (yüz kişinin 85’i), sağlık sorunlarından (yüz kişinin 79’u), ekonomik kriz olmasından (yüz kişinin 76’sı) korkmaktadır. Ülke (geleceği) hakkında ise; %36 terör saldırısından, %32 savaştan, %25 siyasi istikrarsızlıktan, %23 işsizlikten, %19 ise ekonomik krizden korkuyormuşuz. Ankete katılanların %61’i bir ekonomik kriz veya doğal afet durumunda yalnızca kendilerine güveniyorlarmış. %36’sı polis ve orduya, %24’ü sivil toplum kuruluşlarına güvenebileceklerini belirtmiş. Polis ve orduyu ayırırsak, toplumumuz risk iletişimi ve risk algılaması içinde yapılan resmi açıklamalara güvenmeyen bir altyapıya sahip olduğu anlaşılıyor.

Türklerin en çok korktuğu şeyler” yazınca Ekşisözlük’te çıkan 11 sayfa hacmindeki tanımlarda, kimi şaka gibi gelse de ‘Recep Tayyip Erdoğan’dan, ele güne rezil olma’ya, ‘başka bir Türk’ten, kişisel sırlarının ortaya çıkması’na, ‘tecavüz edilmekten, terli terli soğuk su içme’ye, ‘adının kötüye çıkması’ndan, komünistler’e, ‘köpekler’den namusunu kaybetme’ye, onlarca ilginç korku çeşidi var, ki hepsi de bu toplumda sıkça görülen, ama bizce  söylenemeyen veya sorulamayan belirsizlikler kapsamına giren korkular…

2007’de yapılan “en çok korktuğu konu ve başa çıkma yolları” konulu bir araştırmada da  korkularını söyleyen kadınların oranı, Türkiye’de, erkeklere göre daha yüksek bulunmuş. Korku ve endişeleriyle ‘arkadaşlarıyla/ ailesiyle /sevgilisiyle’ konuşarak başa çıktığını belirtenlerin oranı %51 çıkmış. İkinci sırada %19 ile ‘üstesinden gelmek için kendini zorlama’ ve üçüncü sırada ise %15 ile ‘din’ geliyormuş. 

Oxford Üniversitesi’nin 2018 yılında, beş kıtadan 37 ülkede yaptığı araştırma, iletişimin (sosyal) medya boyutuna ilginç katkılar yapıyor. Araştırmada “internette siyasi görüşünü açıklamak”tan en çok korkan yurttaşların “yetkililerle sorun yaşama ihtimali” nedeniyle Türkler olduğu anlaşılmış; oranı %65. Bu korku her siyasi görüşte de var: Kendisini “solcu” olarak tanımlayanların %72’si, “merkez”dekilerin %66’sı ve “sağcı”ların %61’i bu konuda endişeli olduğunu açıklamış.

Habere ve haber kaynaklarına güvensizlik

Araştırmaya göre ‘habere güven’ konusunda Türkiye 37 ülke arasında 27’nci sırada yer almış. Habere güvenenlerin oranı %38 çıkarken, güvenmeyenlerin oranı %40 olmuş. Katılımcıların %22’si ise ‘çekimser’ kalmış. Araştırmacılara göre, habere güven ve güvensizlik oranının birbirine bu kadar yakın çıkması; Türk medyasındaki kutuplaşmanın önemli bir göstergesidir.

İnternette siyasi görüşünü açıklamaktan endişe edenlerin oranının yüksekliği, sosyal medya ve mesajlaşma programlarının “haber bulmak, okumak, seyretmek, paylaşmak veya üzerinde tartışmak” amaçlı kullanımına da yansımış: Facebook’un haber amaçlı kullanımı dört seneden beri düzenli olarak düşerken, WhatsApp’ta ciddi bir artış görülmüş. Araştırmaya göre, “solcu”ların ana haber kaynağı %45 ile online (internet) medya(sı) olurken “merkez”dekilerin ve “sağ”dakilerin ana haber kaynağının sırasıyla %50 ve %59 ile TV olduğu anlaşılmış. Araştırmacılar, bu durumu, ‘televizyon yayınlarının büyük ölçüde hükümetin etkisinde bulunması’ ve “sol”dakilerin ‘alternatif haber kaynakları için online medyaya yönelmeleri’yle açıklıyorlar. 

Toplumumuzdaki ‘İslamî düşünce biçimi’ altyapısı hakkındaki savlarıma, korku (sineması, mimarisi vb.) konusunda yazan mimar akademisyen Uğur Tanyeli de katkı yapıyor. Tanyeli, 2016’daki bir yazısında “korku filmlerinin toplumsal travmaları dışavurduğundan” söz edilerek Türk toplumunun korkuları hakkında risk iletişimi ve algılamasında yararlı olabilecek güzel saptamalar yapmış.  Tanyeli’ye göre, “…dünya sinemasında korku filmleri çoklukla soğuk savaşı, nükleer bombaların getireceği yıkımı; Vietnam Savaşı’nı, AIDS’i, uzay araştırmalarının olası sonuçlarını, gelecekteki bir nükleer savaşın yarattığı zombileri, ekolojik bir felaket sonrasındaki dünyayı veya bilinmedik virüslerin dönüştürdüğü insanlara ilişkin konuları” ele alıyor…

Yazar, toplumsal altyapıyla ilgili önemli saptamalarına devam ediyor: Korkutulabilmemiz için o filmin yapımı öncesinde de korkmakta olduğumuz, ama filmin olsa olsa bize anımsatacağı bir dizi tehdit unsuru çevremizde olmalıdır. Nükleer tehditten habersizsek, onun bizim fiziksel bünyemizi dönüştürücü, malformasyonlar (sakat organlar) üretici etkisini duymamışsak, bunları eksen alan korkularımız da doğal olarak yoktur… Türkiye’de son on yılda birdenbire ortaya çıkan ve çok sayıda örneği üretilen korku filmlerinin nasıl yorumlanabileceği konusu iyice ilginçleşiyor. … Bu film adlarının hepsinin Arapça oluşu ve bir biçimde İslam’la (ya da pseudo-İslam’la) bağlantıları bulunuşu herhalde rastlantı değil. Kısa bir internet araştırması bu gibi tüm adların cin ve şeytan gibi dinsel kavramlarla ilişkili olduklarını ortaya koyuyor. Belli ki, Türkiye’de korkular metafizik bir altyapı üzerinde yükseliyor. Kısacası, Türkler nükleerden, ekolojik çevre felaketlerinden, bilimin yanlış dönüştüreceği bir dünyadan, psişik insani açmazlardan filan korkmuyorlar… Bence bunu anlamak için Türkiye’de dünyayı dönüştürmeye muktedir aktif bir insani varoluş hali tahayyül edilmediğini görmek gerekiyor. Değişimin sadece niceliksel bir şey olarak düşünüldüğünü, ama radikal ve niteliksel olabileceğinin akla gelmediğini anlıyoruz. Bu, aslında değişmeyen, değişmemesi gereken ve değişmemesi umulan bir dünyada yaşadığına inanmak demek. Hepimizin dünyayı daha iyi veya daha kötü yapacak araçlara, imkânlara sahip olduğumuzu görmemek demek… Böyle düşünenlerin tüm korkularının fizik değil metafizik evrenine ait olmasından olağan ne var?

Bu aynı zamanda da entelektüel açıdan havlu atmış bir topluma işaret ediyor. Sadece görmediği, akılla kavrayamadığı, gündelik yaşamda yüz yüze gelmediği, ama dine sığınarak baş edebileceği kötülüklerle tanımlı bir dünyada yaşıyor Türkler. Böyle bir korkular evrenini en iyi anlatan güncel terimin ‘üst akıl’ oluşu da doğal… O üst aklın bizim sahip olduğumuz olağan akılla kavranması olanaksızsa başka ne yapabiliriz? İnsanoğlunun dünyayı dönüştürebilmesi için, öncelikle, olağan akılla kavranan ve olağan akıllar tarafından var edilen bir dünyada yaşadığını fark etmesi gerekir. Bu farkındalıksa Türkiye’ye alabildiğine uzak gözüküyor.

Sorun şu ki, metafizik evrenine böylesine gömük yaşayan ve fiziksel evrene ayak basmamak için elinden geleni yapan bu çaresizler, sayısız somut sorunla kuşatılmış bir ülkede yaşıyorlar. Buysa olağan düşünsel döngüyü tamamlıyor: O sorunlarla baş edemedikleri için metafizik dünyaya kaçıyorlar, metafizik dünyaya kaçtıkça o sorunlarla baş etme imkânını hepten yitiriyorlar. Çağdaş Türkiye açmazına hoş geldiniz.”

Belki de bu yüzden, daha salgının başlarında ve sonrasında toplum çoğunluğumuzun “Covid-19 salgınından ve böyle bir salgının ülkenin geleceği üzerinde nelere kâdir olduğundan” korkmaması ve riski algılamaması anlaşılıyor. 

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. “Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

 

Kategori: Manşet