Ana Sayfa Blog Sayfa 1701

Çin’den sipariş edilen Sinovac aşısının ikinci partisi Türkiye’ye geldi

Çin‘den sipariş edilen Sinovac şirketine ait yeni tip koronavirüs (Covid-19) aşılarının ikinci sevkiyatının ilk bölümünü oluşturan 6,5 milyon doz aşı Türkiye’te geldi.6,5 milyon doz koronavirüs aşısı taşıyan uçak sabah 06.15’te İstanbul Havalimanı’na indi.

AA’nın haberine göre aşıları taşıyan Türk Hava Yolları‘na ait “TK 6175” sefer sayılı “Boeing 777” tipi uçak, saat 06.15’te İstanbul Havalimanı‘na indi.

Taşınmaya başlandı

Pekin’deki havalimanından gece saatlerinde hareket eden uçağın İstanbul’a inişiyle aşıların bulunduğu konteynerler, gümrük işlemlerinin ardından uçaktan alınarak depolara taşınmaya başlandı.,

Daha sonra ise 10 milyon dozdan oluşan sevkiyatın ikinci partisinin gelmesi bekleniyor. 14 Ocak’ta yapılmaya başlanan Sinovac aşısının ilk dozu ise, 1 milyon 200 binden fazla kişiye uygulanmış durumda.

 

Almanya’da iklim satrancı: 1.5 derece neyimiz olur?

Almanya’da federal iktidarı hedefleyen Yeşiller, böyle bir taban hareketine hasretti: İki Almanya birleşirken bile ana akım gündemi pas geçip  “Herkes  Almanya’dan bahsediyor,  biz havalardan” diyerek iklim krizine dikkati çeken, bu “zamansız çıkış”ın bedelini 1990 seçimlerinde baraj altı / parlamento dışı kalarak ağır ödeyen Yeşiller tam da bunu bekliyordu: Bir iklim hareketi.

Nihayet 30 yıl sonra çıktı çıkmasına ama, rüzgarı Parti’nin yelkenlerini şişirmek bir yana, getirdiği hayli sert eleştiriler ile ‘can sıkıyor’: Aktivistler memleketler [1] düzeyinde partileşip kendi adaylarını çıkarmaya soyundu bile. Süper seçim yılında iklim pilavı daha çok su kaldıracak gibi duruyor.

1.5 derece krizi 

Almanya Birlik90/Yeşiller Partisi, Kasım ayındaki Kongre’de parti tarihinin “önümüzdeki on yılı taşıyacağı” ilan edilen dördüncü  programını kabul etti. Kongre öncesinde, programın iklim krizi hedeflerine dair paragrafının tek bir cümlesi üzerinde fırtınalar kopmuştu:

“Yüzyıl sonuna kadar ısınmayı 1.5 derece ile sınırlamak boynumuzun borcu ve temel varlık nedenimiz” midir, yoksa “Bu hedefe varmak için çok radikal önlemler alınması gerektiğinin altını çizen parti” mi olacağız ? Vurgu farkı ilk okuyuşta dikkate alınmayacak kadar ehemmiyetsiz görünüyor, oysa tipik bir “yukarı tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal” durumu sözkonusu ve tercih, Almanya’nın gelecek siyasi dengeleri üzerinde etkili olacak.

İyi düzenlenen kongre, beklendiği üzere üst yönetimin tercihinden yana davranarak ikinci, yani “yumuşak” formülasyonu tercih etti.[2] Bu elini taşını altına daha az koyan tercih, Parti yönetiminin 26 Eylül 2021’deki Federal Meclis (Bundestag) seçimleri için öngördüğü potansiyel hükümet ortaklığı stratejisi ile uyumlu. Son yılın kamuoyu yoklamaları sandıktan bir Hıristiyan Demokrat / Yeşiller koalisyonu çıkması ihtimalini güçlü kılıyor. Bu koalisyon modeli an itibari ile Almanya federasyonunu oluşturan 16 memleketin ikisinde, Baden Württemberg ve Hessen’de denenmekte. Bu ihtimal gerçekleşirse, federal ölçekte bir ilk olacak. Yeşil Parti yönetimi, muhalefet rahatlığı ile davranacak durumda olmadığı varsayımı üzerinden ilerliyor.

Yeni program, devletlerin Paris’te “ısınmayı 2 derecenin altında tutmayı ve 1.5 derece ile sınırlamak için çaba göstermeyi” taahhüt ettiği okuması üzerinden şekilleniyor: Programa göre, devletler bir “nokta hedef”ten çok bir “aralık” belirledi.

Yumuşak formülasyon, Parti üst yönetimini merkez basının bitmez tükenmez “Yeşillerin, Paris Anlaşması’nın ruhuna mı sadık olduğu, yoksa, uluslararası hukuk açısından bağlayıcı uzun ve kompleks bir anlaşma metni içinden bir ibareyi (1.5 derece !) cımbızlayan parti olmayı mı tercih ettiği” yollu kinayeli sorgulamalardan da kurtardı.

Partinin ‘düşünce havuzu’, olarak çalışan ve tabandan gelen, iklim meselesine hakim partililerden oluşan  Federal İklim Çalışma Grubu raporu da net 1.5 derece hedefini savunuyor. Ancak Parti kurullarının programı yazması ve kongreden geçirmesi hayli sancılı bir süreç oldu ve sonunda ‘aralık’ formülü geçti.

Bu kararla, genç iklim aktivistleri nezdinde Parti’nin “meşrebinin geniş”liği de onaylanmış oldu. Yeşiller tabandan gelen iklim hareketinin kendi yelkenlerini şişireceğini beklerken, işler giderek tersine dönmeye başladı. Zira iklim hareketinin etkinliklerinde, Paris’in “2100 yılına kadar ısınmayı net olarak 1.5 derece ile sınırladığı” yorumu tavizsiz bir biçimde yer alıyor.

Wuppertal Enstitüsü ve kabus rapor

Peki 1.5 derece hedefini siyasete tahvil etmek ifade edildiği kadar kolay mı ? Yeşillerin uykularını kaçıran dokümanı 13 Ekim’de dönüşüm araştırmaları konusunda saygın bir kurum olan Wuppertal Enstitüsü yayınladı. “2035’e kadar Karbon-nötr: 1.5 derece hedefine Almanya’nın katkısı” [3]  raporu, Almanya’nın 1.5 derece hedefini tutturmak için neler yapması gerektiğini listelemiş: Tüm iç hat uçuşlara veda, otomobilli yolculukların yarıya indirilmesi, şimdikinin dört misli binanın enerji yenilenmesinden geçmesi (eşittir ciddi kira artışları),  ton başına CO2 fiyatının 2025 için planlanan 55 euro yerine 180 euroya yükseltilmesi, dört ila beş misli daha fazla rüzgar türbini,  fuel oil yakmanın yasaklanması…

Hayata geçirilmesi zor hedefler belirleyen raporu sahiplenen aktivistler, partiyi ekim ayından beri sert eleştiriyor. Yeşillerin yönetimi ise bu raporu sahiplenmenin, 2021’de hükümete gelmek şöyle dursun, siyasi intihar niteliğinde olduğunu düşünüyor.

Kritik seçim yılında ‘İklim Listesi’ ve ‘Radikal: İklim’ etkisi

 26 Eylül 2021’deki Federal Meclis seçimlerinden önce 14 Mart’ta Baden-Württemberg‘de (BW) Memleket Meclisi (Landtag) seçimleri yapılacak. Bavyera ile birlikte Almanya’nın en zengin iki memleketinden biri olan, otomotiv sanayiinin merkezi BW, iki dönemdir Yeşiller tarafından yönetiliyor.  Tüm siyasi partiler federal seçimler için Şansölye adaylarını nisan ayında, Yeşiller’in kalesi sayılan Baden Württemberg seçimlerinin sonucuna göre belirleyeceğini açıkladı. Yeşillerin eşbaşkan Habeck‘i Federal Şansölye adayı göstermesi ihtimali konuşuluyorsa kartlar  BW seçimlerinden önce açılmayacak. Almanya’da parti başkanları otomatikman Başbakan (memleketlerde) veya Şansölye (federasyon düzeyinde) adayı olmuyor.

Yıl içinde farklı tarihlerde dört ayrı memleketin daha meclisi ve hükümeti yenilenecek.[4] Süper seçim yılında bir diğer kritik seçim, Federal seçimlerle aynı gün Berlin‘de.

BW’de üçüncü dönem Yeşil hükümeti hali hazırda çantada keklik değil ve buradaki yeşil sürecin sekteye uğraması federal dengelere olumsuz etki edebilir: İklim aktivistleri, 2020 baharında tekil belediye seçimleri düzeyinde başladıkları Yeşiller’den ayrı bir “İklim Listesi” çıkarma stratejisini geliştirdi. Kendini “öğrenciler, bilim insanları, çıraklar, iş çevreleri ve her yaştan aktivistlerin adem-i merkeziyetçi taban oluşumu” olarak tanımlayan hareket[5] daha oluşma halinde iken  belde (Gemeinde) ve yöre (Landkreis) meclislerine hızlıca yerel listeler ile aday oldu, doğaçlama kampanyalar işe yaradı, hemen nerede aday oldularsa meclislere girdiler.  Erlangen gibi orta boy bir şehrin ötesinde Düsseldorf gibi bir metropolün meclisine de temsilci sokunca ses getirdiler.

İklim Listesi 20 Eylül 2020 itibari ile ilk kez BW’de parti statüsü aldı [6] ve burada 14 Mart 2021’de yapılacak memleket seçimlerine gireceklerini deklare ederek kamuoyu önünde “Düzen partileri”ne, ama besbelli ki öncelikle Yeşillere “Hodri Meydan” dedi. Listede yer alanlar hali hazırda 16 memleketin 10’unda bu ad altında [7], Berlin’de ise “Radikal:İklim” adı altında partileşti; [8] Radikal:İklim, 26 Eylül’deki Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerine aday göstereceğini açıkladı. Pandeminin ikinci dalgasında Hıristiyan Demokratların ciddi bir çıkış yakaladığı Yeşillerin oy oranının Berlin kamuoyu yoklamalarında eylülden aralığa %26 dan %18’e gerilediği, Parti’nin ikinci sıraya düştüğü, üçüncü SPD ile arasında çok az fark kaldığı bir ortamda Radikal:İklimcilerin karın ağrılarına neden olduğu açık.

BW’de son iki dönemdir başbakanlığı yürüten ve Yeşillerin kurucu kuşağının son temsilcilerinden ve tipik bir “realo” (“gerçekçi”) siyasetçi olan Winfried Kretschmann ise özellikle partinin Berlin ve kuzeyde örgütlü yenilikçi kanadının boy hedefi haline gelmiş durumda.  Daha üç ay önce, “Seçimleri alması garanti” denilirken, şimdi kendisi “koyu yeşil” muhalefetin “ciddi bir mesele” olduğunu, “oyları bölerek yeşilleri iktidardan indirebileceğini” açıkça beyan etti. Seçime üç aydan az kala, ‘muhafazakar Yeşiller’in kalesinde alarm zilleri çalmaya başladı.[9]

İklim hareketinin yıl içinde kalan beş memlekette de partileşmesi ve bunların bir federal çatı partisine evrilmesi an meselesi. En geç o aşamada uluslararası ses getireceği ise kesin gibi.

İpleri koparan ‘Danni direnişi’

Federal hükümete bağlı otoyol idaresinin, Hessen‘deki Dannenröde (“Danni”) ormanını tıraşlayarak otoyol geçirmeye girişmesi üzerine Hessen’de Hristiyan Demokratlarla birlikte iktidarda bulunan Yeşiller’in ormanı işgal eden aktivistlerle birlikte davranmak şöyle dursun, hükümet ortağı sıfatı ile direnişe polis eliyle sert müdahalesi tabanda büyük tepki toplamıştı. Otoyol karşıtı aktivistler Yeşilleri ‘polis terörü’nün sorumlusu olarak gördüklerini her fırsatta dile getiriyor.

Hessen izciler birliği  yayınladığı açık mektupta, Yeşilleri “yeşilliğini bilmeye” çağırıyor: “Birlik90Yeşiller geriye kalmış inanılırlıklarını da tümden yitirmek istemiyorlar ise inşaatı durdursunlar.”

Baden Württemberg: Yeşil Kale’den kritik seçime

BW, Federal Almanya’nın kuruluşundan beri sadece iki parti; Hıristiyan Demokratlar ve Liberaller tarafından yönetilmiş, Sosyal Demokratların geleneksel olarak çok zayıf olduğu muhafazakar bir memleket. Ama aynı zamanda Yeşiller’in 80’lerde  ilk kez meclise  girdikten sonra düzenli olarak ülke ortalamasının üstünde oy aldığı, bir hükümete ilk  kez girdiği ve tarihinde ilk kez en büyük parti haline geldiği yer de burası. BW, ayrıca Yeşillerin ‘realo’  kanadının biçimlendiği ve muhafazakarlar ile ortak iktidar modelinin test sürüşlerinin de yapıldığı memleket de.  

BW’de son iki dönemdir başbakanlığı yürüten Kretschmann, Yeşillerin kurucu kuşağının son temsilcilerinden. 68 hareketinde Maocu olan, Yeşillerin kurucu döneminde eko-liberter çizgiyi savunan Kretschmann, mütedeyyin bir Katolik olarak  Yeşillerin Berlin Başbakan adayı Bettina Jarasch gibi, Almanya Katolikleri Merkez Komitesi‘nin yönetim kurulunda yer alıyor. Federal düzeyde siyasete hiç soyunmayan Kretschmann, partinin daha çok Berlin ve kuzeyde örgütlü yenilikçi kanadının da boy hedefi: Özellikle göç politikası konusunda parti içinde sert eleştiri aldı.

Kretschmann, 2011 de ikinci gelen partisini, o dönemdeki taze Fukuşima faciası nedeni ile izole olan Hıristiyan Demokratları ekarte ederek üçüncü SPD ile koalisyona sokmuş ve Yeşillerin çıkardığı ilk Başbakan olmuştu. Bu rüzgarla 2016’da birinci konuma yükselen Yeşiller, bu kez ikinci sıradaki Hristiyan Demokratlar ile hükümet kurmuştu. Sarsılmaz konumu ile üçüncü dönem başbakan adaylığına parti içinden muhalefet çıkmadı ise de, rakipsiz girdiği aday yoklamasından beş yıl öncesine göre 5 puan eksiği ile çıktı.

Daha üç ay önce, “Seçimleri alması garanti” denilirken, şimdi kendisi “koyu yeşil” muhalefetin “ciddi bir mesele” olduğunu, “oyları bölerek yeşilleri iktidardan indirebileceğini” açıkça beyan etti. Seçime üç aydan az kala, muhafazakar Yeşillerin kalesinde alarm zilleri çalmaya başladı.[10]

Fridays for Future partileşiyor mu ?

 Hayır, FFF veya XR “partileşmiyor”.  Hareketler partiler üstü konumlarını muhafaza konusunda son derece titiz. Ama bu örgütlenmelerde iklim aktivizmi yapanlar, şimdiye dek siyaset dışı kalmış bilim insanlarını yanlarına alarak, bulundukları yerlerde siyasi örgütlenmeye girişti. Yerleşik partilerin hiçbirini iklim hedefleri açısından yeterli bulmuyor, baskı yapmayı zorunlu görüyorlar.

BW kanunları gereği, Memleket Meclisi’ne aday olmak için parti statüsü almak gerekli oldu. Bu adımı çok da içlerinden gelmeksizin attıklarını gizlemiyorlar. “Şimdi tüzük ve program yazmakla uğraşmak yerine sahada Danni’de olmayı tercih ederdim” diyor Jessica Stoltenberger[11]. Luisa Neubauer de  “Bana kalırsa, Yeşiller panik yapıyor” diye konuşuyor: “Anlaşılır da, çünkü kaç kere ‘daha fazla ekoloji istedikleri için’ son dakikada bir iki puan kaybettiler. FFF’nin ‘kutsal yüzde yirmi’lerine zarar verdiğini düşünüyorlar”.

Neubauer genç iklim aktivisti kuşağın vitrinde duran yüzlerinden. TAZ yazarları Bernhard Potte ve Ulrich Schulte Yeşiller’in 1.5 derece formülasyonunu tartışmalarına yer verdiği yazıları kapsamında Neubauer ile görüşmüş: “Kendisiyle konuştukça hareket ile parti arasındaki uyuşmazlğın giderek büyüdüğü hissine kapılmamak imkansız. Olay, artık Dannenröde ormanı kavgası ile de sınırlı değil.” [12]

Yazılarının başlığı da iklim aktivisti hareket ile parti arasındaki ilişkiyi tanımlıyan bir bir kelime oyunu: Almancadaki Gratwanderung (bıçak sırtında yürümek) ifadesini Gradwanderung (derece üstünden yürümek) olarak dönüştürmüşler. Neubauer, “ekolojiden anladığı” varsayılan partisinden hayal kırıklığına uğramış durumda: “Eğer Paris Anlaşması ile uyumlu politika önermeyi bile beceremeyecek ise, neye yarar ki bu parti ?” Üyesi olduğu partiye olabilecek en sert eleştiriyi getirerek, “Yeşil göründüğünü ama öyle olmadığını,” ve “ısınmayı 1.5 derece ile sınırlama hedefini ciddiye almadığını” söylüyor. Gerçekten de öyle mi? Bu zor sorunun yanıtı, muhtemelen çok katmanlı.

Güven bunalımı büyüyor

2019’da Bielefeld’de yapılan Yeşil Parti Kongresi’nin kabul ettiği “Eylem, şimdi !” dökümanında ise yok yok [13]: 2030 yılında 100% yenilenebilir kaynaklardan elektrik, kömürden çıkışı öne -hemen 2022’ye- çekmek, fuel oil’in yasaklanması, bir dizi kanun ve yönetmelikte değişiklikler,  CO2 fiyatınının yükselmesi, tüm kanunların taranarak iklim etkisi açısından yeniden değerlendirilmesi ve akla gelebilecek başka ne varsa: Paris Anlaşması tüm bakanlıkların eylemine yön veren birinci düstur olacak. Hatta Almanya için en zor konu olan; otomotiv lobisinin ve geleneksel popülist siyasetin bir numaralı direnç noktası,[14]  hız sınırı tanımayan otoyolları yavaşlatmak da var.  

Aktivistler açısından, bu listeden heyecanlanmak bir yana, güven bunalımı büyüyor. İklimi kimse konuşmazkan ısrarla gündeme taşıyan Yeşiller buruk.  Parti yönetiminin ruh halini Genel Sekreter Michael Kellner‘in tabana basın yolu ile verdiği mesaj özetliyor: “Eğer şimdi Paris’in lafzı ile oynamaya başlarsak anlaşmayı ve böylelikle iklim krizi ile mücadeleyi zayıflatmış oluruz. Zaman daralıyor: Artık işleri ele almalı, bunun için iktidara gelmeliyiz”.

Federal Parti, Paris Anlaşmasını radikal bir şekilde yorumladığı takdirde, siyasi saldırılara açık olmaktan çekiniyor. Kellner, seçim kampanyasında daha çok tüm devletlerin ortak çizgide davranmasını, insanlığın ortak inisiyatifi temasını ön plana çıkarmaktan yana. ‘İnsanlık olarak tüm gücümüzle, hep birlikte başaracağız”.[15]

Gerçekçi ol imkansızı iste: Almanya Yeşilleri yol ayrımında

Süleyman Demirel, Almanya’da yaşamadı. “Siyasette dün’ün dün, bugün’ün bugün olduğu”nu hatırlatan ses de yine BWden yükseldi, görev Kretschmann’a düştü. ‘Oy bölme’ hayaldi, Aralık ayında yapılan BW Başkenti  Stuttgart seçimlerinde gerçek oldu: Yeşiller, Sosyal Demokratlar ve İklimciler toplam oyları daha fazla olmasına rağmen, bir çatı adayında anlaşamadı. Belediye Hıristiyan Demokratlara gidince, siyaset kurdu Kretschmann, ikiletmeden 14 Mart seçim manifestosuna “tavizsiz birbuçuk derece!” düsturunu yazdı, ‘Kömürcü’ Sosyal Demokratlar ve Sol Parti de birebir taklit edince İklim Partisi’nin yegane özgün argümanı boşa düştü, parti orta yerinden çatladı.

Parti kurucularından iki genç kadın Jessica  Stolzenberg ve Jessica Hubbart, “Partinin gerekli baskıyı oluşturarak misyonunu gerçekleştirdiğini, düzen partilerini yola getirdiğini, sırf arıza çıkarmış olmak için iklim oylarını bölmenin gereksiz olduğunu” söyleyerek adaylıktan çekildi ve partiden ayrılarak FFF’de aktivizme devam edeceklerini açıkladılar.[16]

Kalanlar gidenlere “Yeşillere satılmışlık”, gidenler kalanlara “akıldışılık” sıfatını layık buladursun, Federal Yeşiller  önümüzdeki on yılı taşıyacağını öngördükleri yeni programı daha altı ayı çıkmadan delip eylül seçimlerine  hazırlık sürecininde “net 1.5 derece” düsturunu taşa kazırlarsa sürpriz olmayacak. İklim Partisinin Yeşiller için bir tür “dışarıdan Parti kongresi” işlevi gördüğü bu olağanüstü yol ayrımında, doğru realo çizgi belki de fundi (‘köktenci’) tarafa hamle etmektir, kim bilir? Bahara kokusu çıkar.

*

[1]Türkçede yanlış olarak Eyalet olarak yerleşmiş olan şey karşılığı Memleket kullanıyorumç
[2]Paragrafın bütünü şöyle: “Siyasetimizin temelini Paris İklim Sözleşmesi ve Dünya İklim Konseyi’nin 1.5 derece sınırı oluşturur. Bunlar, iklim sisteminin çökmesinde anahtar rolü oynayacak eşikler açısından her bir ondabir derecenin dahi önemine işaret etmektedir. Bu nedenle bizi 1.5 derece hedefine ulaştıracak bir yola girmemiz önemlidir. Bu amaçla önümüzdeki yıllarda doğrudan hedefe yönelik ve temelden önlemler alınması kritik önemdedir. Daha çok yenilenebilir enerji kullanımı, sadece daha ucuz ve daha sürdürülebilir değildir: Yüzyıl ortasından önce yakalamak zorunda olduğumuz Avrupa ölçeğinde iklim nötrlüğü hedefine varmanın yolu da budur.”
[3]https://www.wupperinst.org/a/wi/a/s/ad/5169/
[4]Almanya/nın (yerel seçimler hariç) 2021 seçim takvimi şöyle: 14 mart Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz, 25 Nisan Thüringen, 6 Haziran Sachsen-Anhalt, 26 Eylül Federal Meclis, Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern
[5]https://www.klimaliste.de/
[6]https://klimaliste-bw.de/FAQ/
[7]https://www.klimaliste.de/
[8]https://www.radikalklima.de/
[9]https://www.swr.de/swraktuell/baden-wuerttemberg/kretschmann-klimaliste-gruene-100.html
[10]https://www.swr.de/swraktuell/baden-wuerttemberg/kretschmann-klimaliste-gruene-100.html
[11]https://www.suedkurier.de/baden-wuerttemberg/klimaliste-will-auch-in-suedbaden-den-gruenen-stimmen-abjagen;art417930,10673773
[12]https://taz.de/Fridays-for-Future-und-die-Gruenen/!5727724/
[13]https://www.gruene.de/service/beschluesse-der-bundesdelegiertenkonferenz
[14]  Otoyolları paralı hale getirme gibi basit bir talep ise, “muhafazakar” Yeşil parti bir yana, radikal iklimcilerin bile ufkunda değil. Dillendirilmesi aforoz nedeni olabilir. Kent merkezine otomobilli girişi paralı hale getirme ise iklim listelerinin sıkıca sahip çıktığı yaygın bir talep.
[15]https://www.zeit.de/politik/deutschland/2020-06/klimakrise-die-gruenen-grundsatzprogramm-fossile-energie-klimaneutralitaet-autoverkehr?utm_referrer=https%3A%2F%2Fwww.ecosia.org%2F
[16]https://taz.de/Vor-Landtagswahl-in-Baden-Wuerttemberg/!5744124/

 

Diğerkâm- Erol Malçok

Bence 2021 yılının sözcüğü diğerkâmlık olmalıdır.

Bu sözcükle yatıp bu sözcükle kalkmalıyız.

“Bunca yoksulluk varken”, bunca kadın cinayeti varken, cinsel yönelimler bunca aşağılanıp hor görülürken, farklı etnik kökenden insanlar bunca dışlanırken, bunca hayvan katledilip eziyet çekerken, bunca bitki ve ağaç sanayinin çarkları arasında ezilirken, yatağında rahat uyumak nasıl bir uyumaktır?

Sözlük anlamına bakarsak: “Diğerkâmlık veya altrurizm (özgecilik), “başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme” ya da “diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışma ve ‘bencillik karşıtı hareketlerde bulunma” olarak tanımlanır.

Bencillliğin (egoism) karşıt anlamlısı olan ve “özgecilikelcilik” olarak da bilinen diğerkâmlık, tanımlarından da anlaşılabileceği gibi, “kendi gelişim gereksinimlerini bir kenara itip yalnızca başkalarının çıkarlarını sağlamaya çalışma” anlamında değil, başkalarını da kendisi kadar düşünme, başkalarını da kendisi kadar sevme ya da başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme anlamında kullanılır.” [1]

İnsanmerkezcilik yeterli değil, başkaları da var

TDK sözlüğünün de aynı tanımı verdiği üzerinden gidecek olursak işin insan kısmı üzerinden bu tanım ihtiyacımızı karşılıyor. Fakat diğer canlılarla ilgili insana ahlaki bir sorumluluk yüklenmesi anlamında bu kavramın sınırlarını genişletmek zorundayız. Yani “başkasının acısına bakma”nın trajedisini insanla sınırlı tutamayız. Diyebilirsiniz ki bunun için üretilmiş doğamerkezcilik, biyomerkezcilik, ve yeryüzümerkezcilik gibi kavramlar var. Evet var, ancak bu kavramlarda insan doğa ilişkisinin ve içiçe geçmişliğinin eksik bir ifadesi söz konusu. Zira insanın insanla olan ilişkisi doğa üzerinde bir tahakküme yol açabildiği gibi insanın doğayla ilişkisi de tersinden insanın insanla olan ilişkisinde bir tahakküme yol açmaktadır. Dolayısıyla diğerkâmlık insana yalnızca insanın çektiği acılar ve dayanışma dışında diğer canlıların gözetilmesi anlamında bir sorumluluk yükler.

Terkedilmiş bir insan yavrusu gördüğünüzde nasıl kayıtsızca oradan geçemezseniz şiddete uğrayan bir hayvan veya baltalanan bir ağaç gördüğünüzde de kayıtsız kalamazsınız. Yaşamlarına hunharca girdiğiniz tüm canlıların esenliğinden sorumlusunuz.

Diğerkâmlık yalnızca diğerini düşünme ve empati kurma anlamında bir durum değil bütünü kavrama ve onun çeşitliliğinin korunması çabasıdır. İnsandaki potansiyelin hayat bulması durumudur. Varoluşçu filozoflardan Soren Kierkegaard insandaki en büyük suçluluk duygusunun potansiyelini gerçekleştirememekten kaynaklandığını söyler. Kimi psikanalistlere göre ise aranıp da bir türlü bulunamayan hayatın anlamı ve tinselliği için diğerkâmlık anahtar bir kavramdır. Diğerkâmlığın insanın tinsellik ihtiyacıyla bağını Nazım’ın şu dizeleri de çok güzel ortaya koyar:

“…beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.” [2]

Canla başla çalışırken Covid 19 virüsünden hayatını kaybeden sağlık emekçilerini saygıyla anmalıyız bu dizeler aracılığıyla.

Bireyciliğin dayatılıp beraberliğin unutturulduğu günümüz dünyasında bahsettiğimiz kavram, her zamankinden daha çok heyecan yaratmalıdır sorumluluk sahibi vicdan ve kalplerde. Diğerkâmlığın hayata geçirilmesinin en güzel yolu ise birilerine bireysel yardımda bulunmak değil, bireylerle dayanışarak eşit bir ilişki kurup tüm ekosistemi düşünen topluluklar oluşturmaktır. Böylelikle hem aidiyet ilişkisi ihtiyacı giderilir hem de beraber eylemenin coşkusu ve zenginliği yaşanmış olur.

*

[1]Vikipedi Özgür Ansiklopedi
[2] Yatar Bursa Kalesinde (yaşamaya dair şiirinden), Nazım Hikmet, syf 164 YKY 2002

 

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -7] Salgından daha iyi korunmak için devlet başka ne yapmalı?

İlk yazımızda “risk değerlendirmesi uygulamalarının (hatalı) çıkış noktası bütünsel politika seçeneği değil, riskin kendisidir” demiştik. Daha salgının başlangıcında eczanelerin salgındaki durumunun akla gelmemesi, saçma bulduğumuz evlere kolonya ve üç maske yollama uygulamaları, oluşan kuyruklarda sosyal mesafe vb. engelleri oluşturmadan PTT şubelerinden hâlâ sosyal yardım yapılması, camilerde maskesiz-mesafesiz toplu namazlara uzun süre devam edilmesi vb. bu politikasızlığın örnekleridir.

Bilim kurullarının oluşumu saydam değildir. Risk iletişimi becerileri olmayan üyelerinin açıklamaları, iletişim hatalarıyla dolu; çelişkili; halkın anlamadığı hekimlik terimleri ile ve tedavi hekimliği bakışıyladır. Tıp dışı meslek alanlarındakileri bırakın, halk sağlığı bilim insanlarının ve hekimlerin/diş hekimlerinin ve diğer sağlık mesleklerinin örgütleri ve sendikalarının görüşleri alınmamaktadır. Covid-19 hastalarının hastalık sonrası ve toplumun diğer hasta ve hasta yakınlarının genel sağlık sorunlarına çözümler geliştirilmeden, toplum ve sağlık personeli hâlâ kendi sorunlarıyla baş başa bırakılmaktadır. İyi değerlendirilemeyen riskin değerlendirmesi, yönetimi ve iletişimi daha başından eksikli ve sorunlu olmuştur[1].

Sonuçta iktidar, küresel Covid-19 salgınında, yönetemediği riskin iletişimini, politik seçenekler (ekonomik dahil kısa ve uzun erimli, geniş kapsamlı vb.) olmaksızın sadece riske odaklanmış politikalarla,muhalif örgütlere kapatma tehditleri ve muhalif kişilere terörist ve vatan haini suçlamalarıyla, ayırımcı, ötekileştirici bir dil kullanarak hâlâ başarısız bir biçimde yapmaya çalışmaktadır.

Zor bir iş olduğunu başından yazdığımız risk iletişimi ve algılaması, bütün değerlendirme ve karar aşamalarında devlet kurumları tarafından yapılıyor. Bu nedenle, son salgındaki risk algısının iyi olmamasından başta risk iletişimindeki gelişmeleri 18 yıldır yaşama geçirmeyen AKP-MHP (Cumhur ittifakı) iktidarı ve onun ülkemize hediyesi Türk tipi başkanlık sistemi olmak üzere, risk iletişimini bilmeyen ve iktidarın güdümündeki Bilim Kurulu üyeleri, medya ve tabii ki önlemlere ısrarla uymayan ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası sayıları artan basit düşünce yapısındaki yurttaşlar sorumludur.

Bundan sonra devlet ne yapmalı?

Önceki yazılarımızda daha çok risk iletişiminde toplumsal (devleti yöneten merkezi yönetim, hükümetler) olarak tarafından yapılacakların nasıl olması gerektiği üzerinden durduk. Her risk etkeninde olduğu gibi Covid-19 salgını riskinin değerlendirilmesi, yönetilmesi ve iletişimi (dolayısıyla risk algılanması) işleri, toplumsal ve bireysel çabaları ve çalışmaları gerektirir. Resmen onbirinci ayına giren ‘Covid-19 salgını riskinin değerlendirmesi/yönetimi/iletişimi ve algılaması’ ile ilgili olarak toplumsal olarak (devlet tarafından) acilen yapılmasını gerekli bulduğum önerilerim şunlardır:

  • Sadece Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı Ulusal Pandemi Eylem Planı, bütün bakanlıklarca yapılmalı; bütün sektör, meslek ve sivil toplum temsilcilerine açık; saydam, bütünsel ve multidisipliner bir yaklaşımla bir Ulusal Salgın Politikası oluşturulmalıdır.
  • Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve bazı bilim insanlarının öğütleri doğrultusunda nihayet 5 Aralık 2020 cumartesi günü başlatılan, iyi tasarlanmış ve iyi denetlenerek 17 gündür sürdürülen hafta sonu sokağa çıkma yasakları, rehavete kapılmaksızın, nüfusun en az %60’nın aşılaması bitinceye kadar devam ettirilmelidir. Aksi takdirde ülkemiz salgınla savaşımını kaybedebilir ve sağlık sistemimiz tekrar çökebilir.

  • Aşı öncesi ve sonrası iyi yönetilmeli, “aşı olunca her şey güllük gülistanlık olacak” gibi toplumda tekrar hatalı güven duygusu yaratılmamalıdır.
  • Sağlık personeline sadece manevi ve idari değil sosyal ve maddi destekler hızla yaşama geçirilmelidir.
  • Türk-İslam toplumunun düşünce altyapısına uygun risk iletişimi yapılmalıdır. Örneğin, risk algısının oluşması sadece hasta ve ölüm sayılarındaki artış korkusu üzerinden değil, salgın önlemlerine uyulmadığında hizmet ve üretimin çok daha fazla aksayacağı, bazı sağlık hizmetlerinin erteleneceği veya duracağı; ulusal ekonomik kayıplara ve kişilerin işini kaybetme (işyeri kapanmalarına ve işsizliğe) olasılıkları (riskin domino etkileri) üzerinden de yapılmalıdır.
  • Milliyetçiliğin doğru algılanması için salgın önlemlerine uymanın ulusal gelecek/beka ile ilişkisine vurgu yapılarak, milli duygular ile de (ülkenin insan gücü ve ekonomik yönden güçsüz düşmemesi için gerçek yurtseverler ve milliyetçiler maske takar ve aşı olur) vb. iletişim yapılmalıdır.
  • Allah, canlarının acı çekmesini istemez. Hastalık, masum Müslümanların hastalanmasına ve ölümüne, kendilerinin ve sevdiklerinin maddi manevi acı çekmelerine neden olur. İslamiyet’in diğer dinlerde örneği olmayan “kul hakkı” inancı üzerinden de iletişim yapılmalıdır. Bir Müslümanın en korktuğu şey, Allah tarafından affedilmeyeceğine ve ödenmemesi halinde ancak hakkı yenen tarafından bu dünyada ödeneceğine veya affedileceğine (helâlleşileceğine) inanılan kul hakkı ile öbür dünyaya gitmektir. Önlemlere bilerek uymayan bir Müslümanın, masum bir Müslümana Covid-19 bulaştırılması, dini inanç açısından, kul hakkı yemesi salgın ve karantina koşullarında birbirlerine olan kul hakları, bazen ancak tarafların cenaze namazında imam tarafından olabilir.

  • Camide kapalı veya açık mekanda toplu namaz kılınması engellenmelidir. Özellikle Sünni İslam inancında, erkeklere cemaat ile kılınması zorunlu olan cuma namazının salgın döneminde (Hac ve umre ibadetlerinde olduğu gibi[2]) dini inançlar yönünden de neden kılınmaması gerektiği (affedilmesi çok zor kul haklarının yenmesine yol açması, Allah’ın, kullarının acı çekmesini istemeyeceği vb.) algılatılmalıdır (Covid-19 hasta ve temaslılarının taramalarında örneğin, 24 Temmuz 2020 Cuma günü, 21 bin görevli polisin yanı sıra İstanbul’dan, başka kentlerden ve yurt dışından gelen 350 bin kişinin katılımıyla yapılan Ayasofya Camii Müzesi’nin ibadete açılışında hastalığı bulaştıranların hasta ettikleriyle nasıl helalleşecekleri sorulmalıdır). Cuma namazlarının kılınması engellenemiyorsa temaslı takibi yapılabilmesinin camiye gelenlerden (Covid-19 hastalığı açısından herhangi bir risk taşıyıp taşımadıklarını güvenli şekilde göstermeye yarayan) HES kodu istenmelidir.
  • Salgın önlemlerini yakınlarını kayırarak uygulayan görevliler (örn. sokağa çıkma yasakları sırasında veya aşılama önceliklerinde salgın torpili yapanlar) ve yasaklarla ilgili “muafiyetleri kötüye kullananlar” ağır biçimde cezalandırılmalıdır.
  • İçinde din bilginleri (ilahiyatçılar), sosyologlar, psikologlar, ekonomistler vb. ilgili bütün bilim dalları temsilcilerinin olduğu multidisipliner bir Ulusal Risk İletişimi Bilim Kurulu oluşturulmalıdır.
  • Bütün bilim kurulları, bakanlıklar ve sağlık bakanlığı arasındaki eşgüdümü sağlayacak bakanlıklar üstü bir Ulusal Salgın Eşgüdüm (acil eylem) Kurulu kurulmalıdır.

  • Bütün kurulların üye seçim, oluşma, karar alma biçimleri ve üyelerinin görev, sorumluluk ve yetki dağılımları iyi ve saydam biçimde yapılmalıdır.
  • Covid-19 hastalık/ölüm/ testi sayıları ve salgınla ilişkili sağlık istatistikleri sadece ülke toplamı olarak değil; sağlık müdürlüklerince il, ilçe ve hatta mahalle/köy temelinde ve günlük açıklanmalıdır. Çünkü insanlar kendi il, ilçe ve mahallerindeki hatta sokaklarındaki riski bilmek isterler.
  • Hastalık ve ölüm sayıları dönemsel olarak aynı zamanda görülme sıklığı (ülke genelinde ve il, ilçe yerleşim yeri nüfusuna oranla hasta ve ölüm sayısı oranı) şeklinde de verilmelidir.
  • Bir belediyenin yaptığının aksine devlet ve yerel yönetimler, leblebi tanıtımı için değil, toplumun Covid-19 salgınındaki risk algısını arttırmak için TV dizilerine vb. sponsor olmalıdırlar[3].
  • Önlemler uygulanabilir, eşitlikçi ve risk iletişimi birleştirici olmalıdır.
  • Covid-19 geçirenlerin aylar süren kontrolleri ve bulaş riskini azaltmak için 65 yaş üstü toplumun ve diğer kronik hastalık hastalarının kontrolleri için her kent merkezinde “Covid-19 Temiz Acil”leri ve birkaç dal uzmanından oluşturulmuş “Covid-19 sonrası poliklinikleri” oluşturulmalıdır.
  • Tabii ki devletin en önemli görevi: Son yazımızda daha ayrıntılı değineceğimiz Covid-19 aşılamalarıyla ilgili risk iletişimini ve aşı tedarikini iyi yaparak, olası mutasyonlu Covid-19 salgınının, yapılan aşıların etkinliğini geçersiz kılmasından önce, hızla (önümüzdeki ilk 2-3 ay içinde) en kötü senaryoda nüfusun en az %60-70’nin aşılanmasının bitirilmesidir. Yapılan hesaplamalara göre en az bir kronik hastalığı olan ya da 65 yaş üzerindeki yaş gruplarında olup acil aşılaması gereken nüfusumuz (sağlık personeli hariç) yaklaşık 23 milyon kişidir)[4]. Ne var ki sağlıkçılar dışındaki öncelikli gruplara 20 Ocak sabahı başlanan aşılamanın ilk iki gününde, günde sadece 124 bin 525 kişi aşılanabilmiştir. Ayın her günü aşılama yapılırsa öncelikli grupların ve sonrasında toplumun %60’ının (toplam 49,8 milyon kişi) birinci doz covid-19 aşılamasının üç ay içinde bitirilebilmesi için ekiplerin tek vardiya çalışması halinde günde yaklaşık 553 bin kişi aşılamalıdır.

Devam edecek…

Dr., Sağlığı Uzmanı

*

[1] Salgının kötü yönetilmesi ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Salgının Toplumsal ve Ekonomik Yaşama Etkileri. 21. Yüzyıl İçin Planlama Grubu toplantıları.
[2] Savaşlar olaylar ve salgın hastalıklar, geçmişte Kabe’nin defalarca kapatılmasına neden oldu. 
[3] AKP’li belediye, TRT’deki dizinin leblebi sahnesi için 40 bin lira ödedi. 
[4] TTB Covid-19 Pandemisi 10. Ay Raporu. 

Doğayı okumak ya da yunusları öldürmek

1992 yılında asistan olarak göreve başladığım akademik yolculuğumun en büyük şanslarından biri Prof. Dr. Turhan İstanbullu gibi bir hocanın yanında bulunmak ve ondan bir şeyler öğrenmekti.

Hoca lisansüstü derslerini çoğunlukla benim odamda yapardı. O zamanlar bunun nedenini pek anlayamazdım. Kendi geniş ve konforlu odası yerine neden benim küçük ve güneş almayan odamı tercih ediyordu? Çok sonraları anladım ki, hoca kendi odasında yapacağı lisansüstü derslere beni çağırarak rencide etmek istemiyordu. Çünkü ben o dersleri hocadan, asistan olmadan önce almıştım. Ama benim o derslerde bulunarak bilgi ve görgümü artırmak da istiyordu aynı zamanda. O nedenle, sanıyorum, derslerini benim odamda yaparak benim de derste bulunmamı sağlamış oluyordu.

Kürsümüzün müstahdemi sevgili Hikmet’in servis ettiği enfes çaya benim köyden (Bahçeköy) aldığım simidi banarak afiyetle yerken bir yandan, diğer yandan da çoğunlukla öğrencileri konuşturmayı tercih ettiği derste o günkü konudan yola çıkarak pek çok hikâye anlatırdı Turhan Hoca. Anlattığı hikâyeler kendi yaşamış ya da şahit olmuş olduğu olaylardı elbette. Kimi Amerika’dan, kimi İngiltere’den, kimi Almanya’dan… Kimisi ise elbette Türkiye’den.

Okumanın yolları, yolun okumaları…

Bir gün “doğayı okumak” hikayesini anlatmıştı Hoca. İlk eşi ile seyahat ederken otobüsün cam tarafına oturur ve sürekli pencereden dışarı bakarmış. Doğal olarak eşi bu durumdan rahatsız olur ve şikâyet edermiş. Hoca, aralarındaki konuşmaları şöyle özetlerdi:

-N’apıyorsun Turhan?
-Okuyorum.
-Ne okuyorsun?
-Doğayı okuyorum.

Sanıyorum o zamanlar ne ben ne de hocanın diğer öğrencileri, onun ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştık. Çünkü bizim kürsünün (Ormancılık Politikası) hocalarının sözlü iletişimde verdikleri mesajları almak biraz deneyim ve emek gerektiriyordu. Mesajlar öyle doğrudan doğruya verilmez, daha diplomatik bir dil kullanılırdı. Örneğin yine Turhan Hoca bir gün odama gelip “Cihan, seneye Antalya’da Kızılçam Sempozyumu yapılacakmış. Dikkat ettim de kızılçam ile turizm arasında çok yakın bir ilişki var. Nerede kızılçam varsa orada yoğun turizm de var.” deyip gitmişti.

İş işten geçtikten sonra ve değerli Abdi (Ekizoğlu) Hoca’mın da uyarmasıyla, o sözlerin kızılçamla turizm arasındaki ilişkiyi irdeleyen bir bildiri hazırlayıp sempozyuma katılmak konusunda verilmiş bir iş emri olduğunu anlayabilmiştim ben. Yönetim biliminde “emir” olarak geçen eylem bile bu şekilde yerine getiriliyorsa gerisini siz düşünün artık. Benden önce kürsüye asistan olup sonra bir nedenle (o da ayrı bir hikâye) ayrılan sevgili Diler (Söyek), hocaların koridordaki adım hız ve şiddetlerinden ruh hallerini analiz edebilirdi mesela.

Doğa bilimciye mesajlar

Sanmayın ki bu konuyu yersizce uzatıyorum. Hayır. Doğayı okumak da tıpkı insanı okumak gibi hassas ama rasyonel tabanları olan bir iştir. Doğayı okumak için önce bu eylemin ne derece değerli olduğunun ayırdına varmak gerekir. Doğayı okumak bilimsel bir eylemdir ama bilim insanına ya da akademiye özgü yahut bilim insanının ya da akademinin tekelinde olan bir şey değildir. Pek çok akademisyen bu terimin anlamını bile bilmez, burun kıvırır. Oysa on binlerce yıldır insanlık, henüz mevcut bilimsel yöntemlerin adı bile anılmazken doğayı okumuş, saptamalar yapmış ve sonuçlara ulaşmıştır. Özellikle doğa bilimlerinde doğayı okumadan, onu okumayı öğrenmeden veya doğayı okumanın kıymetini bilmeden okunan kitap ya da makalelerin etkisi çok sınırlı olur.

O nedenle doğa bilimci sık sık doğayla baş başa kalacağı fırsatlar yaratmalı ve doğayı okumaya zaman ayırmalıdır. Bunun için illa dağlara, ormanların derinliklerine gitmek gerekmez elbette. Doğayı okumak kentin sokaklarında da olanaklıdır bakmasını ve merak etmesini bilene. Çünkü doğa, insan onu ne kadar zapt etmeye çalışırsa çalışsın, en umulmadık yerlerde mesajlarını verir. Yeter ki o mesajları almaya istekli zihinler, gönüllü kalpler olsun.

Doğa, kimi zaman kaldırım taşlarının arasından görünür, karanlık duvarların deliklerinden sızan hüzmeler gibi. Kimi zaman nemli duvarlarda yaşam bulan yosunlar, kimi zaman ağaç kabuklarındaki likenler, kimi zaman ise bir sokak köpeğinin bakışıdır doğa. Aldığımız her nefes, içtiğimiz her yudum su doğadır farkına varabilirsek ve bunların hepsinde ince fakat derin mesajlar bulunur.

O mesajları almak, doğayı okumak ise önce bunun gereğine ve önemine vakıf olmakla mümkündür. Sonra doğayı yalnızca akılla değil kalp gözüyle de görebilecek bir bakışa sahip olmak gerekir. İşte bunlar olduktan sonra sıra kitaplara ve makalelere gelir. Diğerleri olmazsa, kitaplar ve makaleler hiçbir işe yaramaz ve insana “Öldürün yunusları” gibi sefil bir iş emrini verdirebilir.

Düden çayındaki köpürme, sanayinin çevre duyarsızlığı ve denetimsizliğin ispatıdır

Denizden bir miktar su alıp, bir büyüteç yardımıyla ona yakından baktığınızda, minik parçacıklarla dolu bir çorba olduğunu görürsünüz. Deniz suyu, çözünmüş tuzlar, proteinler, yağlar, ölü ve canlı planktonlar, larvalar, deterjanlar, mikroplastikler, ve diğer kirleticiler ve bir grup başka parça ve organik ve yapay madde içerir.

İçerisinde bunca farklı materyal bulunan bir bardak deniz suyunu kuvvetlice çalkalarsanız suyun yüzeyinde küçük kabarcıklar oluştuğunu fark edersiniz. Bu şekilde oluşan deniz köpüğü, çoğunlukla rüzgâr ve dalgalar tarafından kontrol edilir. Ancak her kıyı bölgesinde oluşan deniz köpüklerinin oluşumunu yöneten farklı koşullara sahiptir. Alg çiçeklenmesi, yoğun deniz köpüklerinin çoğunlukla bilinen en yaygın kaynaklarından biridir. Bunun yanında çeşitli bakteriyel aktiviteler de denizel köpürmeye neden olabilir.

Köpük oluşumu için illa ki organik madde olmasına gerek yoktur. Yüksek debiye sahip suyun bir engelle karşılaşması esnasında oluşan patlama da köpüklenme yaratabilir,  benzer şekilde dalgalar da köpüklenmeye neden olabilir. Bu durumlar tatlı su ekosistemleri için de geçerlidir.

Saydığımız tüm bu köpüklenmeler doğal köpüklenmedir ve bunların  insanlara ve diğer canlılara pek de zararı yoktur. Üstelik çoğunlukla köpüklenme sucul bir ekosistem için verimliliğin de bir göstergesidir. Ancak bazı zararlı algler kıyıya yakın yerlerde çürüdüğünde, insan sağlığına ve çevreye zararlı etki yaratma potansiyeline sahiptir. Bunların çoğalması sonucu oluşan köpüklenmeler esnasında, bazı gazların ortaya çıkması söz konusu olabilir ve bu durumda da sahile gidenlerin gözlerini tahriş edebilir, astımı veya diğer solunum rahatsızlıkları olanlar için sağlık riski meydana gelebilir.

Sanayinin pervasızlığı

Yine de bunların hiçbiri insan müdahalesiyle meydana gelen değişimlerin yarattığı köpükler kadar zararlı olamaz. İşte Ergene nehrinde, Düden çayında, Adana’da ve Hindistan’da gördüğümüz köpükler bu türden olanlar. Nedeni de sanayinin pervasızlığı ve onun nedeni olan denetim eksikliği ile insanın tüketim çılgınlığı!

Özellikle kimya ve plastik endüstrisinin yoğun olduğu alanlarda en yakın su kaynaklarında kirlilik hiç eksik olmaz. Çünkü şirketlerin kazandığı para, su kaynaklarından daha önemli. Ergene nehri bunun en bariz örneği. Son olarak gündeme gelen Düden çayı etrafındaki plastik atık işletmelerinin neden olduğu köpükler de var olan pervasızlığın bir diğer göstergesi. 

Denetim yoksa, ceza işe yaramaz

Kurulurken hiçbir denetimin yapılmadığı bu işletmelerin doğayı mahvettikten sonra cezai işleme tabii tutulması ise hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü hali hazırda benzer görüntüler Adana’da, Bursa’da, Samsun’da, İzmir’de hala devam ediyor. Üstelik bu pervasızlık sadece özel sektörde görülmüyor. Belediyelerin de bu anlamda sabıkası oldukça kabarık. Atık su arıtma tesislerinin deşarj edildiği noktalar her daim bir zehir alanı olagelmiştir. Adana Şakirpaşa’daki şu görüntüler bunun en önemli göstergesi.

Sanayi kaynaklı atıkların yarattığı bu köpükler, ilgili sucul ortamdaki tüm canlılığı bitiren bir kirlilik. Geri dönüşü de çoğunlukla mümkün olmuyor. . Düden çayı için de tıpkı Ergene gibi bir durum söz konusu olabilir.

Bu tür su kaynaklarının kenarına sanayi tesisleri kurmanın sanayici için karlı bir iş olduğu aşikâr. Yeterli denetim de yoksa -ki yok-, oldukça karlı hem de.  Düden çayındaki durum da bunun göstergesi. Denetimsizliği fırsat bilen sanayici umursamadığı doğanın canına okumuş ve durum artık göz ardı edilemeyecek hale gelince de bu işletmelere ceza kesilmiş ya da kapatılmış. İnanın bu işletmelerin istisnasız hepsi tekrar açılacak ve hiçbir şey olmamış gibi işlerini yapmaya devam edecek. Bunu Adana’nın her köşesini çöplüğe çeviren geri dönüşüm işletmelerinden anlıyoruz.

Düzenli olarak yapılması zorunlu olması gereken denetimlerin yapılmaması tüm bu durumun kaynağı. Bilinmelidir ki bu denetimlerin yapılmamasının gelecek kuşaklar için çok kötü sonuçları olacaktır.

Kaldığımız yerden

Katılımcı bir demokrasi, katılımcı bir kent yönetimi ve katılımcı bir planlama konusunda düşünmeye başladıktan sonra yazılan her şeyin, sanki bu tür düşüncenin/ katılımcılığın nasıl “gerçekleşmesi olanaksız” olduğunu anlatmaya yönelik bir çabaya dönüştüğünü düşünüyor olabilirsiniz.

Zaten bu konu üzerinde düşünmeye başlarken, içinde bulunduğumuz dünyanın/çağın kentinin ne denli karmaşık ve açıklanabilir bir olgu olmaktan uzak olduğunu belirterek girişmiştik işe… İçinde bulunduğumuz mekansal ve toplumsal kent olgusu, çok karmaşık ve analiz edilmesi/ anlaşılması çok zor. Üstelik bunun geleceğini görmeye çalışmak, (teknolojinin ve toplumsal davranış örüntülerinin bu denli hızla değiştiği ve ön-kestirimlerin güvenilmez olduğu bir dünyada) akıllıca olmaktan uzak. Belki de günümüz demokrasisi hakkında bundan sonra yazılacakların ümitsizliğe doğru yol aldığını düşüneceksiniz.

Ancak şunu hemen söylemeliyim ki hem demokrasi inancımızın hem kentlerin yönetimindeki demokrasinin ve gerçekten demokratik bir toplumun gelişebilmesi için, katılımın ve katılımcı-demokratik planlamanın zorlukları olduğunu/ olabileceğini göstermeye çalışıyorum sadece. Bu zorlukları gerçekten daha yaşanabilir kentlere, daha iyi ve demokratik kent yönetimlerine dair uğraşının daha verimli ve başarılı olabilmesine hazırlıklı olabilmek için düşünüyor/ yazıyorum.

Katılım ama nasıl?

Katılımın, sonuç olarak demokrasinin daha demokratik bir planlama kuramının ve uygulamasının geliştirilebilmesi olanağının mümkün ve kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Ama nasıl? Nasıl başaracağız bunu?

Buradaki temel sorunun çoğulcu bir beraberlik/ müşterekler yaratma- uygulama ve verimli işleyişi düşüncesi ile disipline edilmemiş sonsuz özgürlükler arzusunun doğal olarak çelişebilme olasılığından kaynaklanıyor. Eğer çoğulcu beraberlikte bireysel özgürlüklerin sınırsız deneyimlere girişmesi söz konusu ise, bu deneyimlerin toplumu oluşturan bütün bireylerin isteyebileceği bir verimlilikte işlemesi ve gelişmesinde zorluklar olacağı hemen en baştan kavranabilecek kadar açık.

Hem bireysel özgürlüklerin hem de toplumsal beraberliğin ekolojik/ toplumsal/ ekonomik ve kültürel alanlarda kusursuz verimlilik ve etkinlikle birlikte gerçekleşemeyeceğini düşündükçe, sorunu çözmek için başlıca iki tür varoluşsal strateji geliştirilebilir: Tanımladığımız toplumu bütün boyutlarıyla küçültmek ve homojenleştirmek ve ikincisi de gelecek tahayyülünü, somut gerçekliği (ve geçiş aşamalarının gerektireceği bütün sancılı aşamaları) atlayarak gelecek ütopyaları ile değiştirmek…

Ancak kentsel toplumu birbirine benzer/ türdeşleşmiş bireylerden oluşan küçük topluluklarla ve ütopyacı girişimler geliştirdiğimizde hem kenti somut bir yıkıma doğru sürükleyen sermaye ve pazar sistemine karşı gerçek bir güç oluşturamıyoruz hem de demokrasi kuramına katılımcı ve çoğulcu bir beraberlik anlayışının gelişmesine katkıda bulunamıyoruz. Yaptığımız sadece benzerlerimizle beraber, kendimize kapitalist işleyişin ve kirlenmelerin henüz ulaşmadığı küçük cepler aramak ve bulduğumuzda da (ya da bulduğumuzu tahayyül ettiğimizde) asıl büyük resmin (sermaye sisteminin yıkıma sürüklemekte olduğu dünyanın) acı ama dönüştürücü olamayan eleştirisini dile getirmekten ibaret oluyor.

Kuşaklar boyu tükenme sendromu

Hep birlikte, bütün dünya insanları/ halkları ve toplulukları, kentleri için bir kurtuluş olabileceği umudu uzaklaşıp-sönükleştikçe daha yakın ve somut  hem de kendi küçük cebi içinde ütopyan bir yaşamın, gerçek ve hemen yapılabilir olmasının çekiciliğine kaplıyoruz. Buna da gerçekten ihtiyacımız var. Neredeyse kuşaklar boyu sürüp giden bu “burn-out”/ tükenme sendromu, hepimizi/ herkesi soluksuz bırakacak kadar ölümcül bir kabus çünkü…

Katılımcı ve demokratik kent yönetimi ve katılımcı planlamanın olabilirliği arayışıyla ilgili bu yazılar, işte tam da bu çelişkili sorunlar alanının son derece güç ve riskli platformunda yol bulmaya çalışıyor. Bu küçük ara açıklamadan ve bulunduğumuz yerle ilgili kavramsal harita üzerinde koordinat belirlemek arayışından sonra yeniden ve kaldığımız yerden, “katılım” sorunlarına dönebiliriz.

Tam olarak kaldığımız yere dönmeden önce, küçük bir anımsatma yararlı olabilir: Bu yazı dizisinin sorun alanlarında dünyada bugüne kadar çalışmış veya halen çalışmakta olan pek çok düşünürün kuramsal açıklamalarına hiçbir referans vermeden ilerlemeye çalışıyor olması belki dikkatinizi çekmiş ve hatta sizi rahatsız etmiş olabilir. Belki içinizden “bu sorunlar üzerinde ilk defa sen mi düşünüyorsun ve zaten çok daha derin, incelikli ve sistematik biçimde açıklanmış/ geliştirilmiş konuları yeni gibi ve yeniden önümüze sürmeye çalışmanın ne anlamı var?” demiş olabilirsiniz. Bunun haklı bir düşünce olduğunu biliyorum.

Ancak bu yazılarla ilgili motivasyonu şöyle bir istek güdülüyor: Bu ülkede, mevcut koşullarda ve günün gerçekliği içinde yaşıyorum ve oldukça uzun bir zamandan beri hem demokrasiyi bütün düzeylerde genişletilmek hem ekolojik sorunlarla baş edebilmek hem geleceği daha yaşanabilir bir dünyayı/ kenti hazırlamak için düşünmek (buna mesleki olarak “planlamak” da diyebilirsiniz) için eylemli olarak uğraşan bir yurttaş-kentliyim. Ayrıca elimden geldiği kadar bu konulardaki gelişmeleri de izliyor ve düşünürlerin/ kuramcıların/ aktivistlerin üretimlerini de elimden geldiğince okuyor/ anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorum.

Ancak bütün bu birikimi (bu ülke koşullarının ve gerçeklerinin birlikte olduğum insanlar, topluluklar ve para/ kar hırsı ile dolu sermayedarlar ve politik sistem, her umudun nasıl çürümeye bırakıldığı bilgisi ve deneyiminden süzerek) yeniden, bir anlamda (bu ülkenin ve toplumun içinden doğru) daha yerel ve güncel bir yorum olarak yazmaya çalışıyorum. Böylece daha işe yarar, hatta işevuruk bir tartışma üretmenin mümkün olabileceği düşüncesiyle okumaya ve üzerinde düşünmeye değer bulabileceğiniz özgün metinler üretmeye çalışıyorum.

Taptuk’un kapısındaki Yunus…

Biliyorum ki bu ülkede, sermaye düzeni ve bunun üzerine de son 40 yıldır neo-liberal bir küresel egemenlik anlayışı var ve belki de her zaman bu toplumsal ve ekonomik temel pek değişmeksizin benzer bir konumdaydı ve öyle olacak. Ayrıca biliyorum ki reel siyaset alanı, iktidar ve muhalefetiyle toplumun sorunlarından ve doğanın isyanından iklim değişikliğine ilişkin derin kaygılardan son derece uzak. Biliyorum ki ideolojik olarak milliyetçilik ve İslam, daha da kötüsü bu iki ideolojiyle birlikte çok güçlü bir şiddet kültürü ve ayrımcılık var bu ülkede. Ve ben ülkenin bu ortamında “katılımcı demokrasi, katılımcı kent yönetimi ve katılımcı planlama” üzerine yazmaya çalışıyorum. Kısaca “havanda su dövüyorum”.

Durum böyle de olsa bir arkadaşımın geçmişte söylediği bir söz çok iyi bildiğim dizeleri bilincimin geri planlarından en öne taşımama neden olmuştu: 13’üncü yüzyılda Yunus’un, Taptuk’un kapısına, 40 yıl odun taşımasını anımsatmıştı… Onu hala anıyoruz ve ne yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Yunus’la aynı şeyleri amaçlamıyoruz belki, ama onun bilgelik ve sabır dolu sade çabası hala öğretici…

Ege kıyılarında kent demokrasisinin (ya da bugün baktığımızda çok inanılmaz eksikliklerine rağmen içinde çok ilginç ve yenilikçi demokratik ideallerin) deneyimlendiği kentlerin üzerinden binlerce yıl geçti. Sonraki bin yıldan fazla süre içinde kent halkının kentle ilgili kararlarda hiçbir etkisi olmadı, 12 ile 16’ıncı yüzyıllar arasında, bazı Avrupa kentlerine gelinceye kadar… Tüccarlar, zanaatçılar ve üniversiteler, bazı kentlerde, yeniden kent halkının söz sahibi olması, özerklik ve demokrasinin inşası üzerinde, denemelere girişmeye başladılar. Bugünkü tartışmalara gelmek kolay olmadı ve anlaşılan, Taptuk’un kapısında birikmesi gerekenler için, sabırla çabalamaya devam etmeliyiz.

Çabalamanın ne kadar yararsız ve etkisiz olduğunun farkındayım. Yine de hiçbir şey yapmamaktan belki daha iyidir diye düşünerek evrensel bilinebilirlikleri, geleceğin buradaki/ bu coğrafyada ve bu demografideki arayışlarına önemsiz de olsa katılabilmesi/tutunabilmesi için bireysel bir sanrı belki de…

Sivil toplum Espoo Sözleşmesi’nin neresinde?

Bir kazanın meydana gelmesiyle geniş coğrafyaları radyasyona maruz bırakabilen; olağan işletim süreçlerinde dahi ekosistemin yapısını bozduğu uzun vadedeki kümülatif negatif etkileriyle bilimsel olarak ispatlanmış bulunan nükleer santral tesislerinin bir “proje” formunda sunulmasıyla karar alım süreçleri, salt yıkımın altına imza atan ülkelerle sınırlı tutulamaz. Bu tesislerin kurulum, işletim, atık, söküm hatta yakıt sevkiyat süreçlerine dair en azından aynı bölgedeki ülkelere yönelik bilgi vermesi de bir zorunluluk kabul edilmelidir.
Bu bağlamda, uygulamada katılımcılığı öne çıkaran iki temel metin 2001’de yürürlüğe girerek ortak bir coğrafyada bulunan herkesin çevresel bilgiye ulaşmasını ve kararlara katılmasını şart koşan “Çevresel Bilgiye Erişim, Karar Vermede Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru”(Aarhus) Sözleşmesi ile 1997’de yürürlüğe giren Sınır aşan Çevresel Etki Değerlendirmesi (Espoo) Sözleşmesidir. Şüphesiz petrokimya tesisleri, biyolojik artıma, atık yakma tesisleri, kömürlü termik santraller gibi ekosistemi zehirleyen her tür faaliyet de bu sözleşmelerin kapsamında düşünülebilir.
Lakin biz bu yazı için nükleer santralleri; karar alma süreçlerinde proaktif yaklaşımı benimsediği kabul edilen Aarhus ve Espoo sözleşmelerinden de farklı demokrasi iklimine sahip olan ülkelerle etkileşimin imkanlarına kapı aralama ihtimali bulunan ikincisini baz alacağız. 

Başkaları için de kaygılanmak…

Bugüne kadar, elli nükleer santral projesinin sınır aşan etkilerine karşı komşu ülkelerin incelemesine olanak tanıyarak Sınıraşan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED)’nin hazırlanmasını gerektiren Espoo Sözleşmesi Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamı tarafından imzalanmış durumda [1]. Daha uzak coğrafyadan  Azerbaycan, Kızgızistan, Kazakistan ve Kanada’nın da imzalayanlar listesinde olduğu buna mukabil Rusya ve Ermenistan’la birlikte Türkiye tarafından imzalanmamış olan Espoo Sözleşmesi, iyi değerlendirilirse Akkuyu NGS Projesi’ne karşı etkin bir araç  kılınabilir. Sınıraşan etkileri haiz nükleer tehlike nedeniyle “başkaları” için de kaygılanmak Espoo Sözleşmesi’yle aralanacak kapıdan komşu ülkelerde açan güneşin girmesiyle karanlığı dağıtabilir, sınırötesi sivil toplumla gösterilecek dayanışma  rengarenk çiçekleriyle yaşamın kendisini sağaltabilir.

Meseleye salt nükleer santral değil de Türkiye topraklarında Rusya menşeili şirket; Rosatom tarafından inşa edilmekte olan bir  nükleer santralin reaktörünün inşaat temelinde iki defa oluşan çatlak, inşaatta tespit edilen su sızıntısı ve meydana gelen “planlı” patlamalarda meydana gelen kaza(lar) açısından da bakarsak ortada büyük bir sorun bulunuyor. Doğal olarak,  kararından vazgeçmeyen ama bilgi de paylaşmayan bir siyasi iktidarla karşı karşıya olan, mağdur edileceği dönüştürülen yasa ve hukukla elinin kolunun bağlanmasından mütevellit sivil toplum açısından rotanın dışında bir çözüm aramak kaçınılmaz görünüyor.

Bu noktada ise en büyük rol yine bugüne dek yapılan basın açıklamalarından, paylaşım ve açıklamalardan görüldüğü üzere her koşulda yüksek sesle tepki verebilen, madunun sesi olan adres her zaman yerel yönetimleriyle, örgütleriyle, sendikalarıyla meslek örgütleriyle, inisiyatifleriyle ve özgür medyasıyla sivil toplumun kendisidir. Zira sivil toplumun gücünü, son dönemde derneklere kayyım atanmasına olanak tanıyarak üzerinde çakan şimşeklerden daha iyi ne anlatabilir?

Türkiye Espoo Anlaşmasını neden imzalamıyor?

Gelişmekte olan ülke kategorisinde olup da yıllardır nükleer santral  kurmayı, böylelikle “güç sahibi” ülke olunacağını iddia eden Türkiye’nin, nükleer santral sahibi(!) olmaya AKP iktidarında hiçbir siyasi iktidarın döneminde olmadığı kadar yaklaştığı da bir gerçektir [2]. Oysa Espoo Sözleşmesi yıllarca nükleer karşıtlarının Türkiye sınırına 16 kilometre mesafede işletme halinde olan Ermenistan’daki Metsamor Nükleer Santrali’nin faaliyetlerinin izlenmesine yönelik de imzalanmasını talep ettiği bir anlaşmadır. Diğer bir deyişle Espoo’nun imzalanması talebi bir ülkeye karşı olan tutumdan bağımsız şekilde her ülke için geçerli ve anlamlı sayılabilecek bir talepken Türkiye’nin komşularının Akkuyu ve Sinop projeleri için benzer kaygıları taşımasından daha doğal bir şey de yoktur. Ancak öyle görünüyor ki  bahsettiğimiz kaygıların giderilmesi için de hemen her konuda izlenen ithalat odaklı bir politikanın izlenmesi, bilginin ithal edilmesiyle mümkün olacak….

Zira üç yıl içinde operasyona başlaması planlanan, bunun için pandemi koşullarını dahi engel tanımayan hatta, almadığı önlemler nedeniyle skandallara imza atarak işçi sağlığı ve güvenliğini önemsemeden inşasına devam edilen Akkuyu NGS’nin sahibi Rosatom sadece Türkiye’yi değil Akdeniz coğrafyasındaki bütün ülkeleri tehdit ediyor. Ne var ki sınır aşan etkilerin etkisi bağlamında Espoo Sözleşmesi’ni Rusya menşeili şirketin operasyonları açısından düşünmek benzersiz fırsatları da haiz. Zira  Espoo Sözleşmesi’ni imzalamamışsa da sözleşmeye taraf olan ülkelerdeki projelerle ilgili olarak sözleşmeyi uygulayacağını taahhüt etmiş bulunuyor.

Akkuyu NGS

Rusya Sözleşmeye taraf olmasa da, Rosatom Akkuyu NGS için Espoo’yu uygulayabilir!  

Rosatom’un bu taahhüdünün  kaynağında ise on yıl önce meydana gelen Fukuşima nükleer felaketi yatıyor. Hatırlayacağınız gibi Fukuşima nükleer felaketi meydana gelip dünya gündemine yerleştiğinde başta Almanya olmak üzere bazı ülkeler nükleer enerjiden çıkacağını açıklarken nükleer güç sahibi diğer bazı ülkeler de Japonya gibi bir nükleer santrallerini devreden çıkartarak depremsellik testine tabi tutmaya başlamıştı. Bu olayın o günlerde de nükleer gücünü arttırmayı planlayan Rusya üzerindeki etkisi ise  daha fazla şeffaflık sağlamak adına Rosatom’un Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu’na (United Nations Economic Commission for Europe’s (UNECE) Convention)’ı kendi nükleer projeleri hakkında aynı coğrafyayı  paylaştığı Avrupa ülkelerini bilgilendireceğini açıklaması şeklinde oldu.

Ez cümle, Rosatom’a bu taahhüdü Akkuyu NGS projesinde reaktör  inşaatlarının temeli atılırken meydana gelen çatlaklar, inşaatın içinden su sızdığına dair görüntüler de kamuoyuna yansımışken yani açıkça zeminin bu projeye uygun olmadığı iddiaları kendini ispatlarken; inşa sürecinin derhal durdurularak tesisin bağımsız uzmanların incelemesine açılması gerekirken  hatırlatılmalıdır.

Rosatom’un genel manada nükleer santrallerin var olan risklerini ikiye, üçe katlayan bir kaygılandırma potansiyeline haiz Akkuyu NGS’nin durumu hakkında bilgi vermesi gerekirken bunu yapmıyorsa, en azından Akdeniz çevresindeki 23 ülke (Arnavutluk, Cezayir, Bosna Hersek, Hırvatistan, Kıbrıs, Mısır, Yunanistan, Filistin, İtalya, Lübnan, Libya, Malta, Fas, Tunus, Monaco, Karadağ, Slovenya, Fransa, İspanya, Suriye, İsrail, Filistin, Mısır, Tunus) arasında Espoo’yu imzalamış olan Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan ve Kıbrıs’a karşı  resmi olarak tutması gereken bu taahhüt, sivil toplum tarafından kampanyalarla hatırlatılabilir.

Benzer bir kamuoyu baskısının oluşturulması için bir diğer yol ise sivil toplumun ülke koşulları çerçevesinde kontrol ve tahditlerle elinin kolunun bağlandığı  hal ve koşullarda madunun sesi olma kararlılığını Espoo’dan bağımsız ve daha önce de önerdiğimiz gibi yukarıda adlarını tek tek saydığımız  Akdeniz çevresindeki  tüm  ülkeleri harekete geçirerek sürdürmesi olabilir.

Bunun için Akdeniz coğrafyasını paylaşan ülkelerin  Akkuyu NGS’deki çatlaklardan ve sorunlardan haberdar edilmesi, haberlerin dünya dili konumuna gelmiş İngilizceye çevrilerek yaygınlaştırılması iyi değerlendirilmelidir. Zira başta da söylediğimiz gibi yasalar çerçevesinde yaşama kasteden projelere dair gerçek ve doğru bilgiyi edinmek mümkün olmuyorsa ancak, ortak coğrafyayı paylaşan ülkelerin bilgilendirilmesi için gösterilecek çaba Akkuyu’nun sırlı kapısını aralayabilir.

*

[1] Bugün dünya genelinde aktif 413 nükleer reaktörün olduğu (https://www.worldnuclearreport.org/) göz önüne alınırsa ve elli projede reaktör sayısının en az iki-üç olduğu düşünülürse sınıraşan ÇED yapılmasını şart koşan Espoo Sözleşmesi’nin önemi daha iyi anlaşılır. Örnek: Akkuyu NGS bir projedir fakat 4 nükleer reaktör içerir.

[2] Hükümetlerarası Anlaşma ile kararlaşatıılan Akkuyu NGS projesinin Yap -Sahip ol-İşlet (B.O.O.) usulünde inşa edilmesi en başta nükleer tesisin sahipliği konusunda  büyük soru işaretleri barındırıyor. Akkuyu NGS açısından hisselerinin tamamı Rosatom’a ait olan nükleer santral kurulumundan işletimine  Rusya’ya aittir. Türkiye’ye değil. Aynı durum B.O.O. usulünde inşa edilmesi öngörülen (inşa edecek şirketve devleti belli olmasa da) Sinop NGS için de geçerlidir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

[Cadı Kazanı] Sağlıklı yaşamak artık bir lüks

Plastic Soup Foundation, Aralık 2020 de bir haber paylaştı, başlığı şöyleydi: “Avrupa Plastik Lobisi BPA Yüzünden Davayı Kaybetti”.

Plastik Eurapa, Bisfenol A‘nın( BPA ), Avrupa Birliği Adalet Divanı nezdinde  üç kez “çok derin endişe verici maddeler” listesine alınmasını  engellemeye çalıştı, ama sonunda başarılı olamadı. Daha önceki davalarda erteleme taktiğini kullanarak, dava devam ettiği sürece (BPA) ve alternatif maddeleri kullanmaya devam edebilmişti. Bu sefer de karara itiraz edecektir şüphesiz. Çünkü BPA’nın en önemli kullanıcısı plastik endüstrisi…

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) 2012 yılında ”Endokrin bozucu kimyasallar” başlığıyla bilimsel bir rapor yayınlamıştı. Sekiz yıl önce yayınlanan bu rapordan çoğumuzun haberi olmadı, ama çok önemli bir rapordu.

BM, bu raporu karar vericilerin  okuma zahmetine girmeyeceğini düşünmüş olmalı ki, bir özetini “Karar vericiler” için 2013 de yayınladı. Bu konuda bugüne kadar ülkemizdeki karar vericilerden ses çıkmadığına göre bu özetten de haberleri yok herhalde. Bu durumda bana horozluk yapmak düşüyor; öterek onları uyandırmalı! Uykularının çok derin olduğunu biliyorum ama ben yine de görevimi yapayım.

Endokrin bozucu Bisfenol 

Endokrin bozucu olduğu kanıtlanmış en önemli kimyasal olan BPA, 2017’den beri Avrupa’da tehlikeli bir madde olarak kabul edilmiş durumda ve  bu nedenle de “çok derin endişe verici maddeler” listesinde..

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği resmi sayfasında endokrin sistemini şöyle açıklıyor:

“Endokrin sistem iç salgı bezlerinin oluşturduğu bir sistemdir. İç salgı bezleri hormon sentez ve salgısı yapan organlardır. Hormonlar vücudumuzdaki değişik aktiviteleri kontrol eder.  Hormonların farklı tipleri, üreme, metabolizma, büyüme ve gelişmeyi kontrol eder. Hormonlar ayrıca çevremize verdiğimiz tepkiyi de kontrol eder ve vücudumuzun fonksiyonları için gerekli uygun miktarda enerji ve besini sağlamaya yardımcı olurlar. Endokrin sistemi oluşturan salgı bezleri, hipotalamus, hipofiz, tiroid, paratiroid, pankreas, yumurtalıklar (kadında overler, erkekte testisler), böbrek üstü bezi (yağ dokusu, endotel (damar iç duvarını döşeyen hücreler)dir.”

Sözün özü sistemimizin orkestra şefi …Bu şefe herhangi bir zarar geldiğinde oluşacak hastalıklar saymakla bitmez ki bunlar arasında, tiroid, metabolik  bozukluklar, diyabet hipertansiyon, kısırlık, obeziteyi sayabiliriz.

Tüm insanların vücutlarında izlerine rastlanıyor

BPA’nın hem insanlarda hem de hayvanlarda endokrin bozucu etkisi çeşitli çalışmalarda kanıtlanmış. Diğer zararlarının yanı sıra, bu madde doğurganlık sorunlarına neden oluyor ve kanser ve obezite dahil düzinelerce hastalıkla ilişkilendiriliyor. Araştırmalarda hemen hemen tüm insanların vücutlarında BPA izlerine rastlandığı belirtiliyor. 2012’de Dünya Sağlık Örgütü (WHO ), BPA dahil olmak üzere endokrin bozucu kimyasalların (EDC’ler) halk sağlığı için küresel bir tehdit olduğu sonucuna vardı (*)

Toplanan bilimsel kanıtlar Europen Chemical Agency  (ECHA) tarafından 2017’de yayımlanan bir makaleyle açıklandı. Başka raporlarla da dile getirilen kaygılar, burada da bilimsel verilerle desteklenirken şu ifadeler kullanıldı:

“BPA’nın üreme fonksiyonunu, meme bezi gelişimini, bilişsel fonksiyonu metabolizmayı, genellikle östrojenik regülasyonun bozulmasını içeren yollar aracılığıyla etkilediği gösterilmiştir. Dişi üreme işlevi üzerindeki etkiler, hem gelişimsel hem de yetişkin maruziyetlerinden sonra kistik yumurtalıkların indüksiyonunu, uterus morfolojisindeki değişiklikleri, doğurganlık parametrelerinin değiştirilmesini ve östrus döngüsü bozukluğunu içerir. 2017’de REACH (Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, Yetkilendirilmesi ve Kısıtlanması) kapsamında çok derin endişe konusu olan maddeyi nitelendirmeye sevk etti.”

AB ve Türkiye’de bebek ürünlerinde yasaklandı

Plastik endüstrisinde çokça kullanılan BPA, plastik şişeler, elektronik eşyalar, oyuncaklar ve hatta makbuzlar gibi birçok plastik üründe yer alıyor. 2011’de Avrupa Birliği ülkelerinde ve Türkiye’de bebek ürünlerinde yasaklandı. Fransa ise tüm gıda ambalajlarında ve temas eden malzemelerde, BPA’yı tamamen yasakladı.

Buna rağmen, Plastic Europe proaktif olarak tüm REACH yükümlülüklerine uyduğunu iddia ediyor. Bu kapsamda ECHA’nın (Avrupa Kimyasallar Ajansı) BPA’yı REACH Ek XIV’e dahil etme kararına karşı üç dava açtı. Bu listeye dahil edilmesi, yetki verilmediği sürece üretim, ticaret ve kullanımın yasak olduğu anlamına geliyor.

Ticari çıkarlar, insan sağlığının önüne geçtiği için BPA’nın plastik endüstrisi tarafından güvenli olarak sunulması şaşırtıcı değil tabi ki! Plastics Europe’un sitesinde hiçbir şeyin yanlış olmadığı ve bu maddenin güvenle kullanılabileceği  mesajını verilirken, bilimsel veriler de tamamen göz ardı edilebiliyor.

Ticari birlik, Adalet Divanı’nın kararına rağmen, ECHA’nın listesine dahil edilmesi için yeterli kanıt sağlamadığını da öne sürüyor.

Bu durumda, mahkemenin kararları büyük önem taşıyor. Sadece endüstrinin BPA’yı kullanmaya devam etmesini zorlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda ECHA’nın listelediği diğer endokrin bozucu maddeleri çok endişe verici olarak nitelendirmesinin önünü de açıyor. Bunlar da genellikle BPA ile aynı kimyasal gruba ait olan – Bisfenol S, Bisfenol F ve Bisfenol BHPF gibi, potansiyel olarak eşit önem taşıyan maddeler.

‘Plastik Çorba’dan kaçınmanın yolları

Hatırlarsanız DDT  kullanımızda da aynı şey yaşanmıştı. Yıllarca zararsız olduğu ileri sürüldü, inanılmaz yıkıcı zararı 22 yıl sonra anlaşıldı. Yasaklandı,  ama 1975’ten bu yana etkileri daha düşük oranlarda tespit edilse de hala  devam ediyor.

Yani soru şu ki, harekete geçmek için ne zaman uygundur, yeterli veri var mı? Belki de bunun tek cevabı var: Daha çok tedbir alınmalı. Bir kimyasalın zararı ile ilgili eksik veri bulunsa bile, maruziyeti erkenden azaltmak için “yasaklama veya kısıtlama” en etkin yol. Üstelik plastik her yerdeyken; yediğimizde, içtiğimizde, hatta anne karnında bebeğin plasentasında!

Alternatif ve çözüm her zaman var. Önemli olan insan sağlığını ticari kazanç kaygısının önüne koymak. Hükümetler aslında bunun için var ve bu konuda talepkar olmalıyız.

Plastic Soup Foundation, plastik kirliliğine  dikkat çekmek için oluşturulmuş bir kuruluş. İsmi de oldukça manidar: Plastik Çorba. Mikroplastiklerden oluşan bir küresel çorbaya dönüştüğümüzü anlatıyor ve aslında çözümsüz olmadığımızı ve her şeyin bizim elimizde olduğunun altını çiziyor:

“Plastik problemi o kadar büyük ki, kolayca cesaretinizin kırılmasına neden olabilir. Neredeyse bir şey yapmak için çok büyük görünüyor. Ancak insanların becerikli olduğunu unutmayın. Siz de okyanuslara, gezegene ve kendinize yardım etmek için düşündüğünüzden çok daha fazlasını yapabilirsiniz! Öyleyse harekete geçin ve bir fark yaratın!”

  • Plastik yerine cam ürünleri tercih edin.
  • Plastiklerin etiketlerini incelemeyi alışkanlık haline getirin. Özellikle BPA ve DEHP içermeyen plastikleri tercih edin. Kullanılması şart ise de BPA 3 ve 7 olanlarından kesinlikle uzak durun.
  • Hem gıda hem kozmetik alanında en az koruyucu ve renklendirici içeren ürünleri satın alın.
  • Mutfakta kesme doğrama işlemleri için kullanılan yüzeylerde plastik yerine tahta olanları tercih edin.
  • Gıdalar için kullanılan tek kullanımlık ürünleri almayın. Yüzeyi hasar gören plastikleri atın. Plastik kaplarda ısıtma, dondurma işlemleri yapmayın.

*

(*) State of the science of endocrine disrupting chemicals – 2012

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

 

Hayvan hakları yasası: Komisyon Raporu’na dayanmayan bir yasa hayal kırıklığı olur

AKP Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu, geçtiğimiz günler Mecliste düzenlediği basın açıklamasında hayvan haklarıyla ilgili çalışmaların yapıldığını, önümüzdeki hafta da yasalaştırılacağını duyurmasının ardından, hayvan hakları yasası konusu tekrar gündeme geldi.

Hayvanları can olarak kabul eden ve hukuki olarak da hayvanlara işkence edenlere ceza getirilmesini öngören 55 maddelik bir komisyon raporuna dayandırılarak hazırlanan ve üzerinde uzlaşılan kanun taslağı aradan geçen bir yılda bir türlü yürürlüğe girmemişti.

Raporun hazırlandığı komisyonda uzman üye olan Doç. Dr. Oytun Okan Şenel, son süreçte kendisiyle de komisyonda aktif olarak yer aldığını bildiği diğer üyelerle de temas kurulmadığını söyledi. Ancak, Şenel üzerinde çalışılmakta olan kanunun çok önemli bir gelişme olduğunu da ekledi.

Yasa askıya alındı

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Klinik Bilimler Bölümü Cerrahi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi Doç Dr. Oytun Okan Şenel, bir türlü yürürlüğe girmeyen hayvan hakları yasasıyla ilgili şunları söyledi:

Hayvanların haklarını düzenleyecek mevzuat çalışmasının –nesnel bir gerekçeye
dayandırılmadan- askıya alınması, 2020 yılının en büyük hayal kırıklıkları arasında yer aldı. Oysa ondan bir önceki yılı tüm siyasi partilerin uzlaştığı bir komisyon raporu ve bu rapor paralelinde hazırlandığı bilinen bir kanun taslağı ile bitirmiştik. Üzerinden bir koca yıl daha geçtiği halde, elimizde kanun adına hiçbir bulgu bulunmadığını söyleyebiliriz. Hayvan Hakları Kanunu için şimdilik tek kazanımımız, açıklama yapan tüm parti temsilcilerinin hak kavramına vurgu yapıyor olması.”

‘Hayal kırıklığı’

Şenel, 2020’de yürürlüğe girmesi beklenen yasanın bir türlü yürürlüğe girmemesinin yarattığı hayal kırıklığını şöyle anlattı:

Bu kanun taslağının 2020 ocak ayı içinde AK Parti’de parti içinde gündeme getirilmesi planlanıyordu. Talihsiz dönemler geçirildi, Türkiye gündemi buna hazır değildi. Birkaç aylık bir gecikmeyi yadırgamıyorum. Üzerine koronavirüs sürecine girdiğimiz için de haklı karşılanabilirdi. Ama 2020 yılının ikinci yarısından itibaren bunun gündeme getirilmemesinin tamamen bilinçli, henüz tam olarak bilmediğimiz bir durumdan, bir karardan kaynaklandığını düşünüyorum. Dolayısıyla biz bir kere daha bu hayal kırıklığını yaşadık. İlk hayal kırıklığımız değildi. Şimdi gündem sıcak tutulmaya çalışılıyor.”

‘Bir kanun tasarısı her şeyi en baştan başlatabilir’

Oytun Okan Şenel, son zamanlarda art arda yapılan hayvan hakları yasasıyla ilgili açıklamalar için de şöyle konuştu:

Tesadüf olamayacak kadar çok ve periyodik açıklamalar yapılıyor konuyla alakalı. Artık bu kadar söylemin üstüne bir daha geri adım atılacağını düşünmek istemiyorum ama kaygım temelde şu: Eğer gerçekten bu kadar ince ince işlenerek ve kamuoyunun nabzı tutularak, uzlaşılarak hazırlanan bir rapor paralelinde değil de sürecin içinde çok da bulunmamış olan milletvekillerinin eliyle tamamen yeni ve hazır olunmayan kararlarla bir kanun çıkarılmaya çalışılırsa aslında en büyük hayal kırıklığı bu olacaktır. Bir kanun tasarısının gündeme gelmesi tartışmaları bitirmek yerine her şeyi en baştan başlatabilir.”

Başka bir taslak da var

Öte yandan, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, 2020 yılının kasım ayında yaptığı bir açıklamada hayvan haklarıyla ilgili iki taslaktan bahsetmişti. Söz konusu olan diğer taslakla ilgili Şenel şunları anlattı:

2013 yılında TBMM Çevre Komisyonu’nda masaya yatırılmaya başlanan hayvan hakları konusu o zaman da tıpkı bugün olduğu gibi aniden rafa kaldırıldıktan hatırı sayılır bir süre sonra, dönemin Orman ve Su İşleri Bakanlığı kapalı devre bir mevzuat çalışması içine girmiş ve Adalet Bakanlığı’nı da bu çalışmaya dahil etmişti. İşte, Ak Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in Kasım 2020’de yaptığı açıklamada üzerinde çalıştıklarını söyleyerek refere ettiği iki taslakta birisi bu.”

‘iki taslaktan birinden feragat edilmeli’

Şenel, bahsedilen bu iki taslağın birbiriyle örtüşmediğini, iki taslaktan birinden feragat edilmesi gerektiğinin altını çizdi:

İki taslaktan biri eski taslak. İki taslağın birbiriyle örtüştürülmesi çok mümkün değil.  Çünkü eski taslak aslında yürürlükteki kanunla paralel hükümler içeriyordu. Yeni taslak ise hayvan hakları araştırma komisyonuna ilişkin hükümler içerdiği için eski taslakla yeni taslak dediğimiz iki çalışma arasında tamamen birbirine zıt hükümler var.

Eski taslakta yasaklı ırklar konusu aynen korunuyor. Oysa ki yeni taslakta yasaklı ırk kavramının ortadan kaldırılıp bunun belli koşullarda ruhsata bağlanması öngörülüyor. Bunun gibi çelişkili hükümler olduğu için iki taslağın birleştirilmesi söz konusu dahi değil. Gerçekten iki çalışma dikkate alınarak bir taslak hazırlandıysa mutlaka iki taslaktaki hükümlerden birinden feragat edilmesini gerektiriyor.”

Geçen seneden beri yasayla ilgili neler oldu?

Şenel, geçen seneden beri yasayla ilgili herhangi bir gelişmenin olmadığını da kaydetti: 

Geniş bir paydaş katılımıyla ve titizlikle oluşturulan, komisyon içindeki tüm üyelerin üzerinde uzlaştığı, TBMM Genel Kurulu’nda tüm partilerin olumlu görüş bildirdiği ve övgü ile söz ettiği bir rapor üzerine koca bir yıl boyunca ne yapılmaması gerekiyorsa o yapıldı: rapor buzluğa kaldırıldı, gündemden ve hafızalardan uzaklaştırıldı. Peki bu raporun üzerinde gerçekten mutlak bir uzlaşı mı sağlanmıştı? Elbette hayır! Bu raporun en önemli ayrıcalığı, özellikle 2013 yılından itibaren yoğun bir hareketlilik içine giren ve TBMM’nin gündeminde pek çok vesile ile yer alan hayvan hakları meselesinin en ayrıntılı ele alındığı çalışma olmasıydı.

Hayvan haklarına ilişkin pek çok bulgu tek tek, uzun tartışmalar sonucunda somutlaştırılarak rapora iliştirildi. Rapor yurdumuzda yaşayan hayvanların tüm mağduriyetlerini bir çırpıda çözümleyebilmekten ziyade, çözüme giden yolun ana eksenini belirleme konusunda fark yarattı. Bu rapordaki temel felsefe ve hukuki altyapı özümsenebildiği ve bundan sonraki standartların oluşturulmasında esas alınabildiği sürece, Türkiye’de hayvan hakları mücadelesinin geleceğini de güvence altına almış olacağız.”

Yasa çözüm olur mu?

Doç. Dr. Oytun Okan Şenel, hayvan hakları yasasıyla birlikte revize edilmesi gereken çok fazla kanun olduğu için her şeyin tamamlanmasının mümkün olmadığını ifade etti:

Aslında Türkiye’de hayvan hakları alanında hazırlanacak bir kanun tek başına hiçbir anlam ifade etmiyor. Bizim asıl gereksinimimiz, hayvan hakları, hayvan gönenci, hayvan sağlığı ve veteriner hekimliği hizmetlerine yönelik güçlü ve uzun vadeli bir stratejik planlama. Çünkü bu alanlar anlık dinamiklerle çok fazla manipüle ediliyor ve yürürlükteki mevzuat dahi kişisel yoruma açık hale geliyor. Kaldı ki, üzerinde çalışılmakta olan taslaklar henüz tüm gereksinimlere yanıt verebilecek yeterlikte değil. Yol haritasının baştan doğru çizilmesi ve daha stabil bir sistem kurgulanması gerekiyor. Hayvan refahının başlangıç adımının her hayvanın nitelikli sağlık hizmetlerine erişebilmesi olduğunu söylüyoruz ama onlara sağlık hizmeti sunacak olan veteriner hekimler güncel pek çok uygulamada sağlık sınıfının dışında tutuluyor.

Eşgüdümlü olarak revize edilmesi gereken çok fazla kanun var ve tüm bunların bir çırpıda tamamlanması olanaklı değil. Ama bir yerden başlamak gerektiği için, ilk adımın kamuoyunda kabul görecek, temel hassasiyetlere hitap edebilen bir kanun düzenlemesi ile atılması yararlı olacaktır. Yeni kanunun yürürlükteki kanunda yer alan kırmızı çizgileri koruması ve olabildiğince iyileştirmesi, TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu Raporu’na paralel hükümler içermesi, ama hepsinden önemlisi hayvanlara yönelik istismar ve ihlallere ilişkin tatmin edici cezai hükümlere sahip olması esas alınmalıdır.”