Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -7] Salgından daha iyi korunmak için devlet başka ne yapmalı?

İlk yazımızda “risk değerlendirmesi uygulamalarının (hatalı) çıkış noktası bütünsel politika seçeneği değil, riskin kendisidir” demiştik. Daha salgının başlangıcında eczanelerin salgındaki durumunun akla gelmemesi, saçma bulduğumuz evlere kolonya ve üç maske yollama uygulamaları, oluşan kuyruklarda sosyal mesafe vb. engelleri oluşturmadan PTT şubelerinden hâlâ sosyal yardım yapılması, camilerde maskesiz-mesafesiz toplu namazlara uzun süre devam edilmesi vb. bu politikasızlığın örnekleridir.

Bilim kurullarının oluşumu saydam değildir. Risk iletişimi becerileri olmayan üyelerinin açıklamaları, iletişim hatalarıyla dolu; çelişkili; halkın anlamadığı hekimlik terimleri ile ve tedavi hekimliği bakışıyladır. Tıp dışı meslek alanlarındakileri bırakın, halk sağlığı bilim insanlarının ve hekimlerin/diş hekimlerinin ve diğer sağlık mesleklerinin örgütleri ve sendikalarının görüşleri alınmamaktadır. Covid-19 hastalarının hastalık sonrası ve toplumun diğer hasta ve hasta yakınlarının genel sağlık sorunlarına çözümler geliştirilmeden, toplum ve sağlık personeli hâlâ kendi sorunlarıyla baş başa bırakılmaktadır. İyi değerlendirilemeyen riskin değerlendirmesi, yönetimi ve iletişimi daha başından eksikli ve sorunlu olmuştur[1].

Sonuçta iktidar, küresel Covid-19 salgınında, yönetemediği riskin iletişimini, politik seçenekler (ekonomik dahil kısa ve uzun erimli, geniş kapsamlı vb.) olmaksızın sadece riske odaklanmış politikalarla,muhalif örgütlere kapatma tehditleri ve muhalif kişilere terörist ve vatan haini suçlamalarıyla, ayırımcı, ötekileştirici bir dil kullanarak hâlâ başarısız bir biçimde yapmaya çalışmaktadır.

Zor bir iş olduğunu başından yazdığımız risk iletişimi ve algılaması, bütün değerlendirme ve karar aşamalarında devlet kurumları tarafından yapılıyor. Bu nedenle, son salgındaki risk algısının iyi olmamasından başta risk iletişimindeki gelişmeleri 18 yıldır yaşama geçirmeyen AKP-MHP (Cumhur ittifakı) iktidarı ve onun ülkemize hediyesi Türk tipi başkanlık sistemi olmak üzere, risk iletişimini bilmeyen ve iktidarın güdümündeki Bilim Kurulu üyeleri, medya ve tabii ki önlemlere ısrarla uymayan ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası sayıları artan basit düşünce yapısındaki yurttaşlar sorumludur.

Bundan sonra devlet ne yapmalı?

Önceki yazılarımızda daha çok risk iletişiminde toplumsal (devleti yöneten merkezi yönetim, hükümetler) olarak tarafından yapılacakların nasıl olması gerektiği üzerinden durduk. Her risk etkeninde olduğu gibi Covid-19 salgını riskinin değerlendirilmesi, yönetilmesi ve iletişimi (dolayısıyla risk algılanması) işleri, toplumsal ve bireysel çabaları ve çalışmaları gerektirir. Resmen onbirinci ayına giren ‘Covid-19 salgını riskinin değerlendirmesi/yönetimi/iletişimi ve algılaması’ ile ilgili olarak toplumsal olarak (devlet tarafından) acilen yapılmasını gerekli bulduğum önerilerim şunlardır:

  • Sadece Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı Ulusal Pandemi Eylem Planı, bütün bakanlıklarca yapılmalı; bütün sektör, meslek ve sivil toplum temsilcilerine açık; saydam, bütünsel ve multidisipliner bir yaklaşımla bir Ulusal Salgın Politikası oluşturulmalıdır.
  • Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve bazı bilim insanlarının öğütleri doğrultusunda nihayet 5 Aralık 2020 cumartesi günü başlatılan, iyi tasarlanmış ve iyi denetlenerek 17 gündür sürdürülen hafta sonu sokağa çıkma yasakları, rehavete kapılmaksızın, nüfusun en az %60’nın aşılaması bitinceye kadar devam ettirilmelidir. Aksi takdirde ülkemiz salgınla savaşımını kaybedebilir ve sağlık sistemimiz tekrar çökebilir.

  • Aşı öncesi ve sonrası iyi yönetilmeli, “aşı olunca her şey güllük gülistanlık olacak” gibi toplumda tekrar hatalı güven duygusu yaratılmamalıdır.
  • Sağlık personeline sadece manevi ve idari değil sosyal ve maddi destekler hızla yaşama geçirilmelidir.
  • Türk-İslam toplumunun düşünce altyapısına uygun risk iletişimi yapılmalıdır. Örneğin, risk algısının oluşması sadece hasta ve ölüm sayılarındaki artış korkusu üzerinden değil, salgın önlemlerine uyulmadığında hizmet ve üretimin çok daha fazla aksayacağı, bazı sağlık hizmetlerinin erteleneceği veya duracağı; ulusal ekonomik kayıplara ve kişilerin işini kaybetme (işyeri kapanmalarına ve işsizliğe) olasılıkları (riskin domino etkileri) üzerinden de yapılmalıdır.
  • Milliyetçiliğin doğru algılanması için salgın önlemlerine uymanın ulusal gelecek/beka ile ilişkisine vurgu yapılarak, milli duygular ile de (ülkenin insan gücü ve ekonomik yönden güçsüz düşmemesi için gerçek yurtseverler ve milliyetçiler maske takar ve aşı olur) vb. iletişim yapılmalıdır.
  • Allah, canlarının acı çekmesini istemez. Hastalık, masum Müslümanların hastalanmasına ve ölümüne, kendilerinin ve sevdiklerinin maddi manevi acı çekmelerine neden olur. İslamiyet’in diğer dinlerde örneği olmayan “kul hakkı” inancı üzerinden de iletişim yapılmalıdır. Bir Müslümanın en korktuğu şey, Allah tarafından affedilmeyeceğine ve ödenmemesi halinde ancak hakkı yenen tarafından bu dünyada ödeneceğine veya affedileceğine (helâlleşileceğine) inanılan kul hakkı ile öbür dünyaya gitmektir. Önlemlere bilerek uymayan bir Müslümanın, masum bir Müslümana Covid-19 bulaştırılması, dini inanç açısından, kul hakkı yemesi salgın ve karantina koşullarında birbirlerine olan kul hakları, bazen ancak tarafların cenaze namazında imam tarafından olabilir.

  • Camide kapalı veya açık mekanda toplu namaz kılınması engellenmelidir. Özellikle Sünni İslam inancında, erkeklere cemaat ile kılınması zorunlu olan cuma namazının salgın döneminde (Hac ve umre ibadetlerinde olduğu gibi[2]) dini inançlar yönünden de neden kılınmaması gerektiği (affedilmesi çok zor kul haklarının yenmesine yol açması, Allah’ın, kullarının acı çekmesini istemeyeceği vb.) algılatılmalıdır (Covid-19 hasta ve temaslılarının taramalarında örneğin, 24 Temmuz 2020 Cuma günü, 21 bin görevli polisin yanı sıra İstanbul’dan, başka kentlerden ve yurt dışından gelen 350 bin kişinin katılımıyla yapılan Ayasofya Camii Müzesi’nin ibadete açılışında hastalığı bulaştıranların hasta ettikleriyle nasıl helalleşecekleri sorulmalıdır). Cuma namazlarının kılınması engellenemiyorsa temaslı takibi yapılabilmesinin camiye gelenlerden (Covid-19 hastalığı açısından herhangi bir risk taşıyıp taşımadıklarını güvenli şekilde göstermeye yarayan) HES kodu istenmelidir.
  • Salgın önlemlerini yakınlarını kayırarak uygulayan görevliler (örn. sokağa çıkma yasakları sırasında veya aşılama önceliklerinde salgın torpili yapanlar) ve yasaklarla ilgili “muafiyetleri kötüye kullananlar” ağır biçimde cezalandırılmalıdır.
  • İçinde din bilginleri (ilahiyatçılar), sosyologlar, psikologlar, ekonomistler vb. ilgili bütün bilim dalları temsilcilerinin olduğu multidisipliner bir Ulusal Risk İletişimi Bilim Kurulu oluşturulmalıdır.
  • Bütün bilim kurulları, bakanlıklar ve sağlık bakanlığı arasındaki eşgüdümü sağlayacak bakanlıklar üstü bir Ulusal Salgın Eşgüdüm (acil eylem) Kurulu kurulmalıdır.

  • Bütün kurulların üye seçim, oluşma, karar alma biçimleri ve üyelerinin görev, sorumluluk ve yetki dağılımları iyi ve saydam biçimde yapılmalıdır.
  • Covid-19 hastalık/ölüm/ testi sayıları ve salgınla ilişkili sağlık istatistikleri sadece ülke toplamı olarak değil; sağlık müdürlüklerince il, ilçe ve hatta mahalle/köy temelinde ve günlük açıklanmalıdır. Çünkü insanlar kendi il, ilçe ve mahallerindeki hatta sokaklarındaki riski bilmek isterler.
  • Hastalık ve ölüm sayıları dönemsel olarak aynı zamanda görülme sıklığı (ülke genelinde ve il, ilçe yerleşim yeri nüfusuna oranla hasta ve ölüm sayısı oranı) şeklinde de verilmelidir.
  • Bir belediyenin yaptığının aksine devlet ve yerel yönetimler, leblebi tanıtımı için değil, toplumun Covid-19 salgınındaki risk algısını arttırmak için TV dizilerine vb. sponsor olmalıdırlar[3].
  • Önlemler uygulanabilir, eşitlikçi ve risk iletişimi birleştirici olmalıdır.
  • Covid-19 geçirenlerin aylar süren kontrolleri ve bulaş riskini azaltmak için 65 yaş üstü toplumun ve diğer kronik hastalık hastalarının kontrolleri için her kent merkezinde “Covid-19 Temiz Acil”leri ve birkaç dal uzmanından oluşturulmuş “Covid-19 sonrası poliklinikleri” oluşturulmalıdır.
  • Tabii ki devletin en önemli görevi: Son yazımızda daha ayrıntılı değineceğimiz Covid-19 aşılamalarıyla ilgili risk iletişimini ve aşı tedarikini iyi yaparak, olası mutasyonlu Covid-19 salgınının, yapılan aşıların etkinliğini geçersiz kılmasından önce, hızla (önümüzdeki ilk 2-3 ay içinde) en kötü senaryoda nüfusun en az %60-70’nin aşılanmasının bitirilmesidir. Yapılan hesaplamalara göre en az bir kronik hastalığı olan ya da 65 yaş üzerindeki yaş gruplarında olup acil aşılaması gereken nüfusumuz (sağlık personeli hariç) yaklaşık 23 milyon kişidir)[4]. Ne var ki sağlıkçılar dışındaki öncelikli gruplara 20 Ocak sabahı başlanan aşılamanın ilk iki gününde, günde sadece 124 bin 525 kişi aşılanabilmiştir. Ayın her günü aşılama yapılırsa öncelikli grupların ve sonrasında toplumun %60’ının (toplam 49,8 milyon kişi) birinci doz covid-19 aşılamasının üç ay içinde bitirilebilmesi için ekiplerin tek vardiya çalışması halinde günde yaklaşık 553 bin kişi aşılamalıdır.

Devam edecek…

Dr., Sağlığı Uzmanı

*

[1] Salgının kötü yönetilmesi ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Salgının Toplumsal ve Ekonomik Yaşama Etkileri. 21. Yüzyıl İçin Planlama Grubu toplantıları.
[2] Savaşlar olaylar ve salgın hastalıklar, geçmişte Kabe’nin defalarca kapatılmasına neden oldu. 
[3] AKP’li belediye, TRT’deki dizinin leblebi sahnesi için 40 bin lira ödedi. 
[4] TTB Covid-19 Pandemisi 10. Ay Raporu. 

Kategori: Hafta Sonu