Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğayı okumak ya da yunusları öldürmek

1992 yılında asistan olarak göreve başladığım akademik yolculuğumun en büyük şanslarından biri Prof. Dr. Turhan İstanbullu gibi bir hocanın yanında bulunmak ve ondan bir şeyler öğrenmekti.

Hoca lisansüstü derslerini çoğunlukla benim odamda yapardı. O zamanlar bunun nedenini pek anlayamazdım. Kendi geniş ve konforlu odası yerine neden benim küçük ve güneş almayan odamı tercih ediyordu? Çok sonraları anladım ki, hoca kendi odasında yapacağı lisansüstü derslere beni çağırarak rencide etmek istemiyordu. Çünkü ben o dersleri hocadan, asistan olmadan önce almıştım. Ama benim o derslerde bulunarak bilgi ve görgümü artırmak da istiyordu aynı zamanda. O nedenle, sanıyorum, derslerini benim odamda yaparak benim de derste bulunmamı sağlamış oluyordu.

Kürsümüzün müstahdemi sevgili Hikmet’in servis ettiği enfes çaya benim köyden (Bahçeköy) aldığım simidi banarak afiyetle yerken bir yandan, diğer yandan da çoğunlukla öğrencileri konuşturmayı tercih ettiği derste o günkü konudan yola çıkarak pek çok hikâye anlatırdı Turhan Hoca. Anlattığı hikâyeler kendi yaşamış ya da şahit olmuş olduğu olaylardı elbette. Kimi Amerika’dan, kimi İngiltere’den, kimi Almanya’dan… Kimisi ise elbette Türkiye’den.

Okumanın yolları, yolun okumaları…

Bir gün “doğayı okumak” hikayesini anlatmıştı Hoca. İlk eşi ile seyahat ederken otobüsün cam tarafına oturur ve sürekli pencereden dışarı bakarmış. Doğal olarak eşi bu durumdan rahatsız olur ve şikâyet edermiş. Hoca, aralarındaki konuşmaları şöyle özetlerdi:

-N’apıyorsun Turhan?
-Okuyorum.
-Ne okuyorsun?
-Doğayı okuyorum.

Sanıyorum o zamanlar ne ben ne de hocanın diğer öğrencileri, onun ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştık. Çünkü bizim kürsünün (Ormancılık Politikası) hocalarının sözlü iletişimde verdikleri mesajları almak biraz deneyim ve emek gerektiriyordu. Mesajlar öyle doğrudan doğruya verilmez, daha diplomatik bir dil kullanılırdı. Örneğin yine Turhan Hoca bir gün odama gelip “Cihan, seneye Antalya’da Kızılçam Sempozyumu yapılacakmış. Dikkat ettim de kızılçam ile turizm arasında çok yakın bir ilişki var. Nerede kızılçam varsa orada yoğun turizm de var.” deyip gitmişti.

İş işten geçtikten sonra ve değerli Abdi (Ekizoğlu) Hoca’mın da uyarmasıyla, o sözlerin kızılçamla turizm arasındaki ilişkiyi irdeleyen bir bildiri hazırlayıp sempozyuma katılmak konusunda verilmiş bir iş emri olduğunu anlayabilmiştim ben. Yönetim biliminde “emir” olarak geçen eylem bile bu şekilde yerine getiriliyorsa gerisini siz düşünün artık. Benden önce kürsüye asistan olup sonra bir nedenle (o da ayrı bir hikâye) ayrılan sevgili Diler (Söyek), hocaların koridordaki adım hız ve şiddetlerinden ruh hallerini analiz edebilirdi mesela.

Doğa bilimciye mesajlar

Sanmayın ki bu konuyu yersizce uzatıyorum. Hayır. Doğayı okumak da tıpkı insanı okumak gibi hassas ama rasyonel tabanları olan bir iştir. Doğayı okumak için önce bu eylemin ne derece değerli olduğunun ayırdına varmak gerekir. Doğayı okumak bilimsel bir eylemdir ama bilim insanına ya da akademiye özgü yahut bilim insanının ya da akademinin tekelinde olan bir şey değildir. Pek çok akademisyen bu terimin anlamını bile bilmez, burun kıvırır. Oysa on binlerce yıldır insanlık, henüz mevcut bilimsel yöntemlerin adı bile anılmazken doğayı okumuş, saptamalar yapmış ve sonuçlara ulaşmıştır. Özellikle doğa bilimlerinde doğayı okumadan, onu okumayı öğrenmeden veya doğayı okumanın kıymetini bilmeden okunan kitap ya da makalelerin etkisi çok sınırlı olur.

O nedenle doğa bilimci sık sık doğayla baş başa kalacağı fırsatlar yaratmalı ve doğayı okumaya zaman ayırmalıdır. Bunun için illa dağlara, ormanların derinliklerine gitmek gerekmez elbette. Doğayı okumak kentin sokaklarında da olanaklıdır bakmasını ve merak etmesini bilene. Çünkü doğa, insan onu ne kadar zapt etmeye çalışırsa çalışsın, en umulmadık yerlerde mesajlarını verir. Yeter ki o mesajları almaya istekli zihinler, gönüllü kalpler olsun.

Doğa, kimi zaman kaldırım taşlarının arasından görünür, karanlık duvarların deliklerinden sızan hüzmeler gibi. Kimi zaman nemli duvarlarda yaşam bulan yosunlar, kimi zaman ağaç kabuklarındaki likenler, kimi zaman ise bir sokak köpeğinin bakışıdır doğa. Aldığımız her nefes, içtiğimiz her yudum su doğadır farkına varabilirsek ve bunların hepsinde ince fakat derin mesajlar bulunur.

O mesajları almak, doğayı okumak ise önce bunun gereğine ve önemine vakıf olmakla mümkündür. Sonra doğayı yalnızca akılla değil kalp gözüyle de görebilecek bir bakışa sahip olmak gerekir. İşte bunlar olduktan sonra sıra kitaplara ve makalelere gelir. Diğerleri olmazsa, kitaplar ve makaleler hiçbir işe yaramaz ve insana “Öldürün yunusları” gibi sefil bir iş emrini verdirebilir.

Kategori: Hafta Sonu