Ana Sayfa Blog Sayfa 1537

EPDK aylar sonra duyurdu: IC İçtaş’ın Yumurtalık Termik Santrali önlisans başvurusu iptal edildi

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) Adana’nın Yumurtalık ilçesinde yapılması istenen IC İçtaş Yumurtalık Termik Santrali projesi için yapılan önlisans başvurusunun iptal edildiğini duyurdu.

İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Merkezi’nin Kasım 2020 tarihinde yaptığı bilgi edinme başvurusunu aylar sonra yanıtlayan EPDK, başvurunun eski ticari ismi IC İçtaş Enerji Üretim ve Ticaret A.Ş. olan şirketin “söz konusu yatırımdan vazgeçtiğini bildiren yazılı talebi” üzerine iptal edildiğini söyledi.  EPDK, kararın 7 Kasım 2019 tarihinde alındığını söyledi.

16 termik santral projesi için 20 ayrı dava 

Adana bölgesinde şu ana kadar 16 termik santral projesi için 20 dava açtıklarını belirten Avukat İsmail Hakkı Atal, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Birçok projenin açtığımız davalar sonucunda iptal edilmesini sağladık” ifadelerini kullandı.

2011 yılında sekiz, 2014 yılında beş, 2016 yılında ise yedi dava açtıklarını belirten Avukat Atal, “Davayı kaybedeceğini anlayan EPDK’nin, dava sonucu gelmeden lisansı sonlandırma yoluna gittiğini gördük” dedi.

AYAS Termik Santrali üretim lisansı da iptal edildi

Atal, benzer bir hamlenin 2011 yılında AYAS Termik Santrali’ne karşı açılan davada gerçekleştiğini söyledi. “Termik santrallerin havaya, suya ve toprağa kümülatif etkilerinin hesaplanmaması” gerekçe gösterilerek diğer yedi santral ile birlikte açılan davada Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu davacıların temyiz istemlerinin kabul edilmesine karar vermişti.

EPDK ise 11 Şubat 2021 tarihli karar ile Ayas Enerji Üretim ve Ticaret A.Ş.’ye verilen üretim lisansını sonlandırmıştı.

Hunutlu termik santrali gündemde

Atal yaptığı açıklamada “Bizim şu anda üzerinde en çok yoğunlaştığımız sıcak davalardan biri Hunutlu’daki EMBA Termik santrali” ifadelerini kullandı.

Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesi kapsamında yer alan ve yüzde 78’inin Şanghay Elektrik’ ait termik santral projesinin inşaatı yüzde 80’i tamamlanmış durumda.

Söz konusu proje için 2016 yılında lisans iptali davası açtıklarını anlatan Atal, şunları söyledi:

Bu davada Halk Sağlığı Uzmanı bir bilirkişi talep etmiştik. Bilirkişi yaptığı bilgi edinme başvuruları sonucunda Sugözü termik santrali yüzünden bölgedeki kanser oranlarının katlanarak arttığını ve nüfusun azaldığını söyledi. Ancak bu bulgulara rağmen Ankara 2’nci İdare Mahkemesi davayı reddetti. İtirazımız kabul edildi ve dava şu anda temyizde.

68 binin üzerinde imza toplandı

Projede Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’na aykırı bir şekilde baca sisteminin de inşaat sırasında değiştirildiğini aktaran Avukat Atal, bu konuyla ilgili açtıkları bir davanın da devam ettiğini söyledi.

Sivil toplum kuruluşlarının termik santral projesinin iptali için başlattığı kampanyaya şu anada kadar 68 bin kişinin üzerinde kişi imza verdi.

 

İkizdere’de taş ocağı için çalışmalar başladı: Vadiye girilmesi tamamen hukuksuz

Haber: Gençağa Karafazlı

*

Rize İkizdere‘deki İşkencedere Vadisi‘nde Cengiz İnşaat tarafından İyidere Lojistik merkez inşaatına malzeme tedarik etmek amacıyla açılmak istenen taş ocağı için çalışmalar başladı.

Yaklaşık bir aydan beri İşkencedere Vadisi girişinde çadır kurup nöbet tutan yurttaşlar ise yaşananlara tepki gösterdi.

Yurttaşların verdiği tepki sonrası, çalışmalar durdurulurken; iki kişilik heyetin İkizdere Kaymakamı ile görüştüğü bilgisi paylaşıldı.

Çadırların kaldırılması istendi

Jandarma, bugün sabah saatlerinde nöbet tutan yurttaşların çadırlarını kaldırmalarını istedi. Vadi girişinde barikat oluşturan jandarma, vadiye çıkışa da izin vermedi.

Çalışmalara tepki gösteren yurttaşlarla jandarma arasında yer yer tartışma yaşandı. Yurttaşlar, vadide çalışma yapan firma yetkilerinin herhangi bir izinlerinin olmadığını, yapılan çalışmanın yasa dışı olduğunu belirtti.

‘Kaymakamla görüşülüyor’

Yaklaşık bir aydan beri çadır nöbeti tutan Dursun Baş, yaşananlarla ilgili şu açıklamaları yaptı:

Sabahleyin nöbet tuttuğumuz çadırda jandarma bizleri uyandırdı. Bir tabur asker ile gelmişler. Vadi girişinde jandarma barikatı oluşturdular. Bizim vadiye girişimize izin vermiyorlar.

Nöbet tuttuğumuz yerden iş makinelerini götüremeyen şirket yetkilileri başka alanlardan gizlice İşkencedere Vadisi’ne götürüp çalışmaya başladılar. Bazı arkadaşlarımız çalışma yapılan alana ulaştı. Çalışma izinlerinin olup olmadığını sordular, ancak herhangi bir izin belgesi göremediler. Ardından tepkiler sonrası iş makineleri çalışmayı sonlandırdı. Gürdere köyümüzün muhtarının da olduğu iki kişilik heyet şu anda İkizdere Kaymakamı ile konuyla ilgili görüşüyor.”

‘Yaşam alanlarımız katlediliyor’

Dursun Baş, vadiye bu şekilde girilmesinin tamamen hukuksuz olduğunu kaydetti:

Bu şekilde vadiye girilmesinin kesinlikle kanunen ve hukuki bir açıklaması yapılamaz. Hukuksuz bir şekilde yaşam alanlarımızı katlediyorlar. Cengiz İnşaat’ın taş ocağı açmak istediği koruma altındaki iki yüz vadiden biri olan ve sıralamada 53. sırada buluna İşkencedere Vadisi sit alanı ilan edilmiş bir vadidir. Cumhurbaşkanımız, hemşerimiz Erdoğan’ın acele kamulaştırma kararı aldığı bu cennet vadinin yok olmaması için yeniden kararı gözden geçirmesini istiyoruz.”

Avukat Yakup Okumuşoğlu da “Mahkeme kararı olmadan İşkencedere Vadisi’ne iş makinelerini sokup kesim yapılması doğru değildir. Bunun geri dönüşü yoktur” dedi.

Almanya’da dengeler değişiyor: Hıristiyan Birlik adayını belirledi, Yeşiller öne geçti

Almanya’da 26 Eylül’de yapılacak federal seçimler için Hıristiyan Birlik (CDU/CSU) partilerinin başbakan adayı da belirlendi. Birlik şansölye adayı olarak Armin Laschet’i seçti.

Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti Başbakanı Laschet, ocak ayının ortasından beri, siyaseti bırakma kararı alan Başbakan Angela Merkel‘in partisi Hıristiyan Demokrat Birlik‘in (CDU) genel başkanlığını yürütüyor. Başbakan adayı,  Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) partisinin lideri ve Bavyera Başbakanı Markus Söder’i yapılan ön seçimde geride bıraktı.

Ülkede ikinci parti konumundaki Yeşiller Partisi de bir gün önce Eş Genel Başkan Annelana Baerbock’u aday olarak belirlemişti.

Laschet’in adaylığı beğenilmedi

Genel seçimler için adayların belirlenmesinden hemen sonra yapılan kısa ankette, Hıristiyan Birlik’in adayı Laschet’in belirlenmesiyle Yeşiller’in öne geçtiği görüldü.

Araştırma şirketi Forsa’nın yaptığı ankete göre, Yeşiller, Birliği ilk kez geçiyor. Anket sonuçları, CDU/CSU, Merkel’in yerini alması planlanan Armin Laschet’le birlikte yedi puan kaybederek yüzde 21’e gerilediğini, Yeşiller’in ise beş puan artışla yüzde 28 ile ilk sırada yer aldığını gösteriyor.

Forsa’nın anketinde, Sosyal Demokratlar (SPD) da iki puan kaybederek yüzde 13’e gerilemiş durumda.  İki kadının;  Janine Wissler ile Susanne Hennig-Wellsow’ın Eş Genel Başkanlığını yürüttüğü Sol Parti ve diğer küçük partilerin her birinin ortalama yüzde bir puan yükseleceği öngörülen ankette ırkçı, aşırı sağ parti AfD’nin oy oranı değişmiyor.

Birlik kumar oynadı

Sonuçları yayımlayan Der Spiegel,  ankette Baerbock ve Laschet’in kişisel ayrıntılarının tam olarak ne kadar farklı olduğunun açık olmadığını yazdı. Ayrıca 13-20 Nisan 2021 tarihlerinde yapılan ankete katılan 3 bin 505 kişinin 1502’si 20 Nisan’da Baerbock ve Laschet’in şansölyelik için partilerinden aday olacağını bilmiyordu.

Der Spiegel, Hıristiyan Birlik’in Laschet ile rakibi Markus Söder arasındaki uzun süre gidip gelmesinin Birliğe zarar verdiğini de yazdı. Geçen hafta yapılan son Forsa anketinde, partilerin aldığı oy oranlarındaki değişim, önemsiz görülebilecek bir durumdaydı.

‘Yereldeki başarıları ulusal siyasete yansıyor’

Son anket sonuçlarını Yeşil Gazete’ye değerlendiren Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı, “Şu ana kadar Almanya Yeşilleri’nin eyalet parlamentolarında yüksek oylar almasının ulusal siyasete de yansıması bekleniyordu” ifadelerini kullandı.

Almanya’daki Yeşiller Partisi’nin ilk kez şansölye için aday çıkardıklarını dile getiren Urbarlı “Anket sonuçları da ilk çıkardıkları adayın şansölye yolunda gittiğini gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

‘Yeşiller umut vadediyor’

Anket sonuçlarında Yeşiller Partisi’nin daha önde gözükmesini yorumlayan Urbarlı, “Anket sonuçları Yeşiller Partisi’nin seçmenlere merkez sağ partilerinden daha çok umut vadettiğini gösteriyor” dedi. Urbarlı, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

İnsanlar yıllarca merkez sağ ile merkez sol arasında gidip geldiler. Ancak gördüler ki bu partiler sorunlarına çözüm bulamıyor. Üstelik gündeme pandemi ve iklim krizinin artan tehdidi gibi yeni sorunlar eklendi. Merkez sağ refah hikayesi anlattı ama seçmenler bunun bir gelecekten yeme hatta bugünden yemeye sebep olduğunu gördü. Ortaya çıkan dev boşluğu Yeşiller, işin içinde ekonominin, sosyal politikanın ve iklim eyleminin olduğu geleceğe dair politika önerileriyle doldurdu. Bu sözler Yeşiller’in umut kaynağı olarak görülmesini sağladı.”

‘Türkiye’ye de etkileri olacak’

Yeşiller’in yükselmesinin Almanya ile sınırlı olmadığını dile getiren Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü “Önümüzdeki yıllarda Fransa’da bir seçim olacak. Orada da Yeşiller etrafında bir kümelenme bekleniyor. Keza Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller mevcudiyeti sürekli artıyor” ifadelerini kullandı.

Yeşiller’in dünya genelinde edindiği kazanımların aynı politikaları savunan başka ülkelerdeki Yeşiller için de katkısı olacağına dile getiren Urbarlı, Türkiye için ise şu değerlendirmeyi yaptı:

Almanya ile Türkiye arasında çok fazla aile bağları bulunuyor. Yüz binlerce insanın akrabası burada yaşıyor. Seçmen davranışlarına baktığımızda orada yaşayanların da sosyal demokratlara veya Yeşiller’e oy verdiğini görüyoruz. Yani oradaki seçmenlerin Türkiye’deki akrabaları arasında da Yeşiller Partisi’nin bilinirliği artacak. Bu da Türkiye’deki Yeşiller Partisi’nin demografik olarak sıkıştığı yerler dışına yayılacağı anlamına geliyor.

Metin Lokumcu Davası: 10 yıldır beklenen davanın ilk duruşması bugün görülüyor

Haber: Gençağa Karafazlı-Hüseyin Altun

Artvin’in Hopa ilçesinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın 31 Mayıs 2011 tarihindeki mitingine yönelik protestolar sırasında polisin sıktığı biber gazından ve aldığı darbelerden etkilenerek hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu‘nun ölümüyle ilgili açılan davanın ilk duruşması bugün Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı.

Dosyada yargılanan 13 polisin “taksirle ölüme neden olma” suçlamasıyla altı yıla kadar hapsi isteniyor.

Polis, adliyeye girişte ve çevresinde yoğun güvenlik önlemleri aldı.

Duruşmaya kısıtlı sayıda kişi alındı

Duruşmaya Lokumcu’nun ailesinin yanı sıra; HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, TİP Genel Başkanı Erkan Baş, TİP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık ve bazı baro başkanları da geldi. 

Ancak, adliyeye gelen pek çok kişi pandemi sebebiyle duruşma salonuna alınmadı.

Duruşma öncesi Trabzon Valiliği, ilde eylem yasağı getirildiğini açıklamıştı.

Dava öncesi açıklama

Duruşma öncesi Trabzon Emek ve Demokrasi Güçleri adına adliye önünde basın açıklaması yapıldı ve “adalet” talebinde bulunuldu.

Yapılan açıklamada Trabzon emek ve Demokrasi Güçleri Adına konuşan Engin Nur, 2011’den bu yana yaşananları özetleyerek davanın Trabzon’a kaçırıldığını ifade etti. Nur, “10 yıl sonra başlayan davada ailenin adalet talebi karşılanmalıdır” dedi.

Fotoğraf: Gençağa Karafazlı

‘Mücadele sürecek’

Basın açıklamasında konuşan Hopa Halkevleri başkanı Kamil Ustabaş ise şu açıklamalarda bulundu:

O gün Hopalılar suyun , doğasına sahip çıkmak için haykırıyordu. Metin Lokumcu da onun için oradaydı. Polisin aşırı saldırısıyla Metin Lokumcu hocamızı aramızdan aldılar. O dönemde emri ben verdim diyenler, gazı az kullandılar diyenler Metin hocamızın katilidir. Bu davayı Trabzon’a getirenler o emri verenlerin yargılanmasını istemeyenlerdir. Bizim adalet mücadelemiz emri verenlerin de yargılandığı ve cezalandırıldığı zamana kadar devam edecektir. Değil Trabzon’a, fizana kaçırsanız da adalet mücadelemiz sürecek.”

Ne olmuştu?

Artvin’in Hopa ilçesinde 31 Mayıs 2011’de, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim kampanyası mitingi için geldiği sırada düzenlenen protestolara ilişkin polisin sıktığı biber gazından ve aldığı darbelerden etkilenen emekli öğretmen Metin Lokumcu hayatını kaybetmişti.

Protestolarla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan 70 kişiden 16’sı tutuklanmış, daha sonra ise serbest bırakılmışlardı.

Lokumcu’nun ölümüne ilişkin soruşturma dokuz yıl sonra tamamlanmıştı. 13 kişinin yargılandığı dosyada sanıklar “taksirle ölüme neden olmak” ile suçlanarak haklarında altı yıla kadar hapisleri istendi.

Metin Lokumcu‘nun ölümüyle ilgili hazırlanan Adli Tıp raporunda biber gazına maruz kalmanın ölümde etkisi olduğu ifade ediliyor.

Japonya’nın radyoaktif suyu denize boşaltma kararı, uluslararası sularda siyasi kriz ve balıkçılık

Meydana geldiği yer ve zamanla sınırlı olmayan, hatta ülke sınırlarını da aşarak ekosistemi bir bütün olarak tahrip eden radyoaktif kirliliğin verdiği endişe, Fukuşima‘da 10 yıldır biriktirilmekte olan suyun denize boşaltım kararıyla yeniden dünya gündeminin üst sıralarında. Oysa Fukuşima nükleer felaketinin başlamasından sonra 13 bin kilometre mesadeki ABD‘nin Kaliforniya kıyılarında  Woods Hole Oceanographic Institution/Woods Oşinografi Enstitüsü (WHOI )tarafından radyoaktif Sezyum 134 tespit edilmiş, kaynağının da Fukuşima’daki nükleer felaket olduğu açıklanmıştı. Yine radyoaktif tehlikenin uzak mesafeleri nasıl kat ederek etkili olduğu Pripyat‘tan kuş uçuşu 1900 kilometre mesafedeki  bu topraklarda da tecrübeyle bakidir.

Ne var ki, göze görünmeyen radyoaktivitenin kat edebileceği mesafeler hep insanın tahayyül sınırlarını zorlar  ve ancak yakın coğrafyalarda alınan kararlarla alınmayan önlemler üzerinden bir sorgulama yapılır. Bu bağlamda Fukuşima nükleer felaketinin başlamasından itibaren denize akmaması için  biriktirilerek miktarı  bugün 1,25 milyon tona ulaşmış olan radyoaktif suyun yer kalmadığı için denize boşaltılması kararı da uluslararası siyasi krize yol açabilir. Nitekim Japonya‘nın bu kararı ortak bir denizi de paylaştığı Çin ve Güney Kore sert siyasi mesajlarla karşılanırken bu coğrafyanın halkları da  tepkilerini protestolarla gösteriyor.

‘Radyoaktif suyu siz için’

Çin Başbakanı Suga.

Öte yandan siyasi iktidarların, adına yönetim dedikleri işleyişin çarklarını döndürmek adına radyoaktiviteyi yok sayma yönünde aldığı kararlar ve almadığı önlemler siyasi temsilcileri zor durumda da bırakabiliyor. Açıkçası Başbakan Suga‘nın biriktirilen radyoaktif suyun denize boşatılması yönündeki  kararı açıklamasından sonra da Başbakan Yardımcısı Taro Aso için  böyle oldu. Karara karşı yükselen tepkileri dizginlemek isteyen Aso,  radyoaktif suyun boşaltılırken Dünya Sağlık Örgütü‘nün (DSÖ) skalasına uygun ve içilebilir kıvamda olacağı  iddiasında bulununca, Çin Dış İşleri Bakanı Zhao Lijian radyoaktif suyu içmesini önerdi. Fukuşima nükleer felaketinin başlamasıyla reaktörden sızan suyun radyoaktif olmadığını dünyaya ispatlama arzusuyla  içen milletvekili Yasuhiro Sonoda‘ nın çaresizliğini gösteren bu olay biraz daha geriye gidersek daha aşina olduğumuz bir yerden, Çernobil radyasyonunun çayda olmadığını ispatlamak için canlı yayınında bir bardak içen dönemin Ticaret Bakanı Cahit Aral ile zihnimizde canlanır.

Çin ile yaşanan bu gerilimin dozu ne kadar artar, şimdilik bilemiyoruz. Ancak Fukuşima nükleer felaketinin 10. yıl dönümünü değerlendirdiğimiz yazımızda okuduğunuz gibi Fukuşima’da nükleer felaketin başlamasından sonra bugüne kadar 50 balıkçı kooperatifinin kapandığı, balıkçılığın %85 oranında azaldığı ve satılan balık çeşidinin 3 ‘e düştüğü göz önüne alınırsa aynı denizi paylaşan Çin’in endişesi bu açıdan da anlaşılabilir. Esasen yaşanan gelişmelerden huzursuzluk duyan sadece Çin de değil. Zira geçen hafta Güney Kore Hükümet Sözcüsü Kang Min-Seok da Devlet Başkanı’nın konuyu uluslararası mahkemelere taşımak için yetkililere talimat verdiği açıklamasında bulundu. Bu açıklamayı  Güney Kore  Noryangjin Balıkçılık Toptan Satış Pazarı’ndaki esnaftan oluşan bir sivil grubun Seul şehir merkezindeki Japon Büyükelçiliği önünde basın toplantısı düzenleyerek Japon hükümetini, komşu ülkelerle herhangi bir istişare olmaksızın radyoaktif suyu tek taraflı olarak boşaltmaya karar verdiğini kınaması izledi.

Japonya’nın kararı üzerine Güney Kore’de yapılan protestolardan.

Tirityum tehditi

Japon hükümetinin radyoaktif suyu boşaltma kararının arkasındaki nedenlere bakacak olursak  değerlendirmeyi iki açıdan yapmak uygun olur. Bunlardan biri bu suyun içinde yalnızca trityum olduğu gerekçesinin dünya genelinde trityum içeren  soğutma suyunun normal şartlarda da denizlere boşaltıldığı açıklamasına dayandırılmasıdır. Dünya genelinde operasyon halinde 415 reaktör olduğu göz önüne alınırsa nükleer santrallerin dünya denizlerini  çeşitli sağlık riskleri teşkil eden trityumlu suya buladığı gibi bir gerçeklikle karşı karşıya kalınır.

Yarılanma ömrü 13 yıl olan tirityumun canlı yaşamı üzerinde en az 130 yıl tesir süresine bağlı olarak besin zincirine karışması halinde etki süresi zarfında  kanser ve türevi olan hastalıklara yol açması söz konusudur. Bu da demektir ki halihazırda soğutma sularını denize boşaltan nükleer santraller ekosisteme on yıllardır trityum karışmasına yol açmaktadır. İkincisi ise  bu vakaya dair gözden kaçtığı düşünülen Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki soğutma prosesinin sıradan bir nükleer santralin soğutma prosesinden çok farklı olduğu gerçeğidir. Daha açık bir ifadeyle tarumar olmuş  üç reaktör çekirdeğinin tam erimeye uğradığı santralde gerçekleştirilen soğutma prosesi süresince çeşitli radyoaktif izotopların da suya karışıyor olması nedeniyle bu işlem sıradan ve operasyon halindeki nükleer santrallerdeki soğutma prosesiyle bir tutulamaz. Bu nedenle de hükümetin  Geliştirilmiş Sıvı Artıma Sistemi (ALPS) adı verilen bir proseste arıtıldığı varsayılarak biriktirilen suyun yalnızca  tirityum içerdiği iddiası oldukça şüphelidir. Nitekim soğutma prosesinden sonra silolarda biriktirilen suyun ALPS’ten  geçirilse de sistemin fonksiyonlarını yerine getirmemesine bağlı olarak bu suyun içinde Stronsiyum 90, Rutenyum 106 ve İyot 129  gibi kanser ve türevi hastalıklara yüzlerce yıl yol açma potansiyeli bulunan başka radyoaktif izotopların da  bulunduğu bilgisi 2019 yılında basına sızmıştı.

Gıda kirlenmesi ve balıkçılık

Radyoaktif kirlikten bahsedildi mi beraberinde dünya kamuoyunu ilgilendiren standartlar üzerinden de bir tartışma zemini oluşur. Örneğin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından genel olarak atmosferde bulunan radyasyon tespiti için tayin edilmiş dünya standardı vardır ve bu 1 miliseverttir. Ne var ki Fukuşima eyaletinde radyasyon sınır dozu 20 kat yükseltilerek Fukuşima’da evlerini terk eden insanların geri dönmesi salık verilmiş ve böylece devlet hak sahiplerinin tazminat yükünden kurtulmuştur. Eyalet genelinde neoliberal kapitalist sistemin çıkarlarına uygun olarak  radyasyonlu bölgeyi yerleşime açan bu teknokratik kararlar, besin zincirine giren gıdalar söz konusu olduğunda ülkeler arasında yapılan anlaşmalarda radyasyon kontrollerinin kaldırılmasında  da kendini gösterir.

Öte yandan  radyoaktif kirlilik ihtimali nedeniyle güven kayıplarını yaşandığı ortamda radyoaktif kontrollerin daha sıkı yapıldığı izlenimi de verilmek istenebilir. Nitekim Uluslararası Radyoloji Araştırma Enstitüsü (ICRP) tarafından  tayin edilmiş sınırlara uygun olarak Fukuşima nükleer felaketi  öncesinde geçerli olan 500 bekerel sezyum sınırı  Fukushima kıyılarında tutulan balıkların satılmaması nedeniyle 100 bekerele indirilerek tüketiciye güven telkin edilmek istenmiştir. Ne var ki uygulanan  daha sert önlemlere rağmen Fukuşima  balığının güvenilir ve sağlıklı olduğu tüketicide karşılık bulmamış, bilakis balıkların yarısından fazlasının kilogram başına radyoaktif sezyum miktarının “yeni sınır dozu” tayin edilen 100 bekereli aştığı tespit edildiği için Fukuşima Nükleer Santrali’nden 10 kilometre yarıçaplı alanda avlanma yasaklanmıştır. Geçen 10 yılın sonunda da bu durumun değişmediği ve  kaybolan güven nedeniyle 2020′ ye gelindiğinde ölçümlerde tespit edilen radyasyon dozu düşük çıksa dahi  balıkçılığın toparlanmadığı görülüyor. Zira Fukuşima Eyaleti Balıkçılık Kooperatifi Birliği’nden yapılan açıklama bu önlemlerin Fukuşima öncesine göre satılan balık miktarını ancak %15’lerden %17’ye yükseltebildiği yönündedir.

Bölgede can çekişen balıkçılığın toparlanması için bir diğer hamle de  Fukushima Eyaletindeki Iwaki‘deki Fukushima Bölgesi Balıkçılık ve Deniz Bilimleri Araştırma Merkezi de 2019 yılının eylül ayında testlere başlayarak kaybolan güveni yeniden tesis etmek için kurulması olmuştur. Ne var ki 2019 yılında bir balık numunesinde kilogram başına 500 bekerel sezyum tespit edilmesi endişeleri yeniden yükseltirken şimdi buna bir de Başbakan Suga’nın radyoaktif suyun denize boşaltımını gündeme getirmesi eklendi. Başbakan Suga’nın radyoaktif suyun denize boşaltımına tayin edilen depolama alanının  2 sene sonra dolmuş olacağı ve yeni depolama alanının açılamayacağı gerekçesine dayandırdığı boşaltım kararı da balıkçıların itirazlarıyla karşılandı. Böyle bir noktada boşaltıma 2 sene sonra başlanacağı ve bu işlemin otuz yıl gibi bir süre alacağı gibi balıkçıları teskin etmeyi amaçlayan söylemler doğal olarak  kifayetsiz.  Benzer şekilde uluslararası sulardaki balıkçıların da bu endişeye gark olmaması mümkün mü? Zira İnsanı sağlıklı yaşam sürmekten mahrum bırakacak radyasyonlu ürünü kim satın almak  isteyebilir? Türkiye için “tanzim satışlar” dediğinizi duyuyorum fakat bu başka bir yazının konusu olsun…

Kuşkusuz Fukuşima’da radyoaktif suyun neden olduğu felaket salt balığın kullanım değerine, diğer bir deyişle onun meta olarak görülmesine de indirgenemez. Çünkü her şeyden önce balıkların ve tüm diğer canlılar gibi kendi  yaşamlarını sürme hakları vardır. Yine cansız çevrenin kendilik hali düşünülmelidir en azından canlı yaşamının ekosistemin bir parçası olduğu genel kabul görmelidir. Ne var ki balık ve diğer deniz canlıları insan ve başka hayvanların gıda zincirinde yer alırken  insan merkezli  tesis edilmiş olan bu dünyanın şartlarında balıkçılık, aynı zamanda  geçim kapısıdır.

Hep söylediğimiz gibi biri Akdeniz‘in diğeri Karadeniz‘in kıyısında kurulmasına karar verilmiş iki nükleer santral projesiyle Türkiye de benzer bir felaketin aday adayı. Meseleye sırf balıkçılık sektörü açısından baktığımızda ise Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü‘nün 2020 yılında yayımladığı  2018 verilerine göre çevresinde 23 ülke bulunan Akdeniz’den yıllık 788 bin ton ve yine çevresinde 6 ülke bulunan Karadeniz’de 387 bin 844  ton balık elde edildiğini dikkate almak lazım… Ayrıca sadece Türkiye’de geçimini balıkçılıktan sağlayan 2,5 milyon kişi  iki nükleer santralde çalıştırılacak en fazla 8 bin kişiden açık ara fazla olduğunun altını çizelim. Zira yalnızca bu açıdan bile ekosistemin bozulmasını insanın ve diğer tüm canlıların yaşamının zarar görme ihtimaliyle değerlendirmeyen neoliberal kapitalist sistemin tercihini şirketlerden yana yapmasıyla yavaş yavaş kendi sonunu getireceğini söylemek yanlış olmaz.

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

 

George Floyd Davası’nda jüri karar verdi: Eski polis memuru Chauvin suçlu bulundu

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Minnesota eyaletinde George Floyd‘u gözaltına aldığı sırada öldüren eski polis memuru Derek Chauvin’in yargılandığı ve üç hafta süren davada jüri kararını verdi.

Jüri, eski polis memuru Derek Chauvin’i üç ayrı suçtan suçlu buldu. Chauvin, 40 yıl kadar hapis cezasına çarptırılabilir.

Chauvin tutuklandı

Hennepin Bölge Mahkemesi’nde üç haftadır devam eden yargılama sonucunda 12 kişiden oluşan jüri üyeleri uzun saatler süren görüşmelerin ardından kararını açıkladı.

Jüri sözcüsü, Chauvin’i üç suçtan da suçlu bulduklarını ifade etti. Kararın ardından Chauvin hakkındaki kefalet kararı kaldırıldı ve tutuklanıp cezaevine gönderildi.

Derek Chauvin, ikinci ve üçüncü derecede cinayet ve ikinci derecede kasıtsız insan öldürmekle suçlanıyordu.

Hapis cezası iki ay sonra belirlenecek

BBC Türkçe‘nin aktardığına göre yargıç, Chauvin’in alacağı hapis cezasının iki ay sonra belirleneceğini açıkladı.

ABD yasalarına göre, ikinci derece planlı olmayan cinayete en çok 40 yıl, üçüncü derece cinayete en çok 25 yıl, ikinci derece ölüme sebebiyet verme suçuna da 10 yıl hapis ve-veya 20 bin dolar ceza verilebiliyor.

Karar sevinçle karşılandı

Chauvin’in suçlu bulunması, davayı takip eden binlerce kişi tarafından sevinçle karşılandı.

Davanın görüldüğü Minneapolis başta olmak üzere, ülkenin birçok bölgesinde insanlar sokaklara döküldü.

Floyd ailesinin avukatı Ben Crump, konuyla ilgili Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Floyd’un ailesi için adaletin sonunda geldiğini ve bu kararın bir dönüm noktası olduğunu kaydetti.

Biden karardan memnun

ABD Başkanı Joe Biden ve Başkan Yardımcısı Kamala Haris de karardan memnun oldukları kaydetti. Biden, konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:

Bunun bir cinayet olduğu gün gibi açıktı. Karar ileriye doğru atılan bir adım. Floyd’un ölümü tüm dünyanın gözleri önünde sistemli ırkçılığı gizleyen perdeyi kaldırdı. Ülkemizin üzerindeki bir leke, siyahi Amerikalılar için adaletin boynundaki bir iz, her gün deneyimledikleri derin korku, travma, acı ve bıkkınlık.”

ABD Başkanı Biden, böyle bir olayın tekrar yaşanmaması için önleyici adımların atılması gerektiğine vurgu yaptı ve “Siyahlar polisle temastan korkmamalı. Çocuklarının marketten çıkıp eve gelirken, parkta oynarken, araba kullanırken ölmeyeceklerinden emin olmalılar. Sistemli ırkçılık hala polis teşkilatlarında ve daha geniş ölçekte de adli hukuk sistemimizde mevcut” dedi.

‘Önemli bir değişim olabilir’

George Floyd adına anlamlı bir polis reformu yasasının hazırlandığını hatırlatan Biden, bu yasanın kabul edilmesinin bir yıl sürmemesi gerektiğine de vurgu yaptı:

Kanunlarımızı ve politikalarımızı değiştirdiğimiz gibi kalbimizi ve aklımızı da değiştirmeliyiz. Şiddet gösterenler, mala mülke zarar verenler, nefret ve ayrılık fitilini ateşleyenler, ülkemizin adalet yolculuğunu durdurmak için her şeyi yapacaklar. Bunu başarmalarına izin veremeyiz. İşimiz burada bitmiyor. George Floyd’un sözlerini duymaya devam etmeliyiz. ‘Nefes alamıyorum, nefes alamıyorum…’ Bu sözlere arkamızı dönemeyiz. Bu önemli bir değişim anı olabilir.”

Başkan Yardımcısı Kamala Harris de ABD Kongresi üyelerinden polis teşkilatında reform yapılması için “George Floyd Yasası”nı onaylamalarını talep etti.

Öte yandan, ABD medyası Chauvin’in temyiz başvurusunda bulunmasının beklendiğini bildirdi.

Termik santrallerle ilgili soru önergesine ticari sır olduğu gerekçesiyle cevap verilmedi

CHP Aydın Milletvekili Adalet Komisyonu Üyesi Süleyman Bülbül, termik santrallerle ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum‘un yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesi, “ticari sır” olduğu gerekçesiyle açıklanmadı.

Bülbül, Bakan Kurum’un yanıtına tepki gösterdi ve “Bunlar ticari değil, Bakan sırrı” dedi.

Bilgi verilmedi

Sözcü‘den Latif Sansür‘ün haberine göre, CHP Aydın Milletvekili Adalet Komisyonu Üyesi Süleyman Bülbül, özelleştirilen termik santraller hakkında santrallerin hangi iyileştirmeleri yapması gerektiği, ölçüm cihazlarının olup olmadığı ve sürekli emisyon ölçüm sonuçları için Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdi.

Soru önergesine yanıt veren Kurum, termik santrallerin saldığı zararlı gazlar için yapılması gereken sürekli emisyon ölçüm verilerinin ticari sır olduğunu belirtti ve şu açıklamayı yaptı:

Termik santralleri bacalarında kurulu bulunan sürekli emisyon ölçüm sistemlerinden elde edilen ölçüm sonuçları Bilgi Edinme Kanunu’nun 23. Maddesi ‘Ticari Sır’ başlığında yer alan hususlar kapsamında değerlendirildiği için kamuoyu ile paylaşılamamaktadır.”

Bakan Kurum, ayrıca yatırım ve iyileştirmelerle ilgili de bilgi vermedi.

‘Nasıl ticari sır olabilir?’

CHP’li Süleyman Bülbül ise, Murat Kurum’un yanıtına tepki gösterdi ve çevresel risk oluşturan faaliyetlerin nasıl ticari sır olabileceğini sordu:

Yurttaşlarımızın yaşam alanları katlediliyor, salınan gazlar nedeniyle sağlıkları bozuluyor. İnsan yaşamını etkileyen, çevresel risk oluşturan faaliyetler nasıl ticari sır olabilir? Santrallerin ölçüm verileri ile ilgili kanunun hangi hususları kapsamında ticari sır olmuş Bakan bunu açıklamalı.”

‘Ticari değil, Bakan sırrı’

CHP’li Bülbül, sorularına yanıt alamadığını kaydederek, şu açıklamalarda bulundu:

Gönderilen yanıt sadece kağıt israfıdır. Kahramanmaraş Afşin A, Kütahya Seyitömer, Kütahya Tunçbilek, Sivas Kangal, Zonguldak Çatalağzı, Manisa Soma, Orhaneli, Muğla Yatağan, Afşin B ve Çayırhan Termik Santrallerinde hangi yatırımların yapıldığı yanıtsız. Hangi santralin iyileştirilmesi tamamlandı, yanıtsız. Bu cevaplar Bakanlıkta var ama sır gibi saklanıyor. Bunlar ticari değil, Bakan sırrı.”

Bülbül, bazı santrallerde emisyon ölçüm sistemlerinin kurulu olmasına rağmen çalışmadığını da ifade etti.

AİHM Cumhuriyet Davası kararı kesinleşti: Sekiz kişi 16’şar bin Euro tazminat alacak

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin (AİHM), 31 Ekim 2016’da yapılan operasyon sonunda tutuklanan Cumhuriyet Gazetesi‘nin eski yönetici ve yazarlarıyla ilgili davada verdiği, ihlal kararı kesinleşti.

AİHM, Türkiye’nin sekiz başvurucunun “ifade özgürlüğü hakkı” ile” kişi özgürlük ve güvenliği” haklarını ihlal ettiğini belirtmişti. Kesinleşen karara göre hükümet sekiz başvurucuya 16’şar bin Euro tazminat ödemeye mahkum edildi.

Sekiz başvurucu şu şekilde: Murat Sabuncu, Akın Atalay, Hacı Musa Kart, Önder Çelik, Mustafa Kemal Güngör, Hakan Karasinir, Güray Tekin Öz ve Bülent Utku.

18’inci madde için de karar isteniyordu

T24’ten Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre, AİHM’nin verdiği mahkumiyet kararına Türkiye itiraz etmemişti. Başvurucular ise söz konusu hak ihlallerinin yanı sıra, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin 18. maddesi uyarınca, operasyonun siyasi nedenlerle yapıldığı, başvurucuların bu nedenle tutuklandığı gerekçesiyle de mahkum edilmesi için itirazda bulundu.

AİHM Büyük Daire ise çok istisnai olarak uygulanan 18’inci maddenin bu davada uygulanmasına gerek görmedi. Böylece, Türkiye aleyhindeki karar kesinleşmiş oldu.

Neler yaşandı?

31 Ekim 2016 günü Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarlarından oluşan 10 kişi “FETÖ ve PKK’ya üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” iddiasıyla gözaltına alınarak tutuklanmıştı.

Yedi kişi Temmuz 2017’de serbest bırakıldı. Kadri Gürsel, Eylül 2017’de, Murat Sabuncu, Mart 2018’de ve Akın Atalay, Nisan 2018’deki son duruşmada tahliye edildi.

Mahkeme Nisan 2018 tarihindeki duruşmada dokuz gazeteciyi terör örgütüne üye olmaksızın yardım ettikleri” suçundan cezalandırdı. Turhan Günay ise tüm suçlamalardan beraat etti. Ceza alan sanıklar Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulundu.

Çizim: Necmi Yalçın

Mahkeme Yargıtay kararını tanımadı

Bu süreçte gazeteciler aynı zamanda, özgürlük ve güvenlik hakları ile birlikte ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yaptı. Ancak AYM, Gürsel ve Günay’ın başvurusunda hak ihlali olduğunu belirtirken diğer sanıklar için hak ihlali olmadığını söyledi.

2019 yılının Eylül ayında Yargıtay mahkeme kararını delil yetersizliği gerekçesiyle bozarak dokuz kişi hakkında yeniden yargılama talep etti. Ancak ikinci yargılamanın 21 Kasım’daki ilk duruşmasında mahkeme Yargıtay kararını tanımadığını açıkladı. Yalnızca Kadri Gürsel hakkında beraat kararı verdi.

Sekiz sanık, mahkeme kararına bir kez daha itiraz etti. Dava bir kez daha bölge istinaf mahkemesinde sonuçlanmayı bekliyor. Gazetecilerin avukatları AİHM’e ise 2016 yılında başvurmuştu. AİHM kararı başvurudan dört yıl sonra gelmiş oldu.

Erdoğan’a hakaretten ceza alan Kılıçdaroğlu’na tazminat kararını AİHM onadı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Daire, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik sözleri nedeniyle mahkum olmasının “ifade özgürlüğünün ihlali” olduğuna dair AİHM kararını onadı.

DW’nin haberine göre kararla birlikte Türkiye, Kılıçdaroğlu’na 6 bin 385 euro maddi, 5 bin euro da manevi tazminat olmak üzere toplam 11 bin 385 euro ödeyecek. Kılıçdaroğlu’na yaptığı 1662 euroluk mahkeme masrafı da ödenecek.

Hükümet karara itiraz etmişti

Kılıçdaroğlu, 31 Ocak ve 7 Şubat 2012 tarihlerinde partisinin TBMM grup toplantılarında yaptığı konuşmalarda Deniz Feneri davası ve Uludere katliamıyla ilgili olarak dönemin Başbakanı Erdoğan’a sert eleştirilerde bulunmuş, kullandığı ifadeler nedeniyle Türk mahkemelerince 10 bin lira tazminat ödemeye mahkum edilmişti.

Hükümetin AİHM kararına itirazını değerlendiren Büyük Daire, verilen “hak ihlali” kararını yerinde buldu. Böylece, Türkiye’nin mahkum olmasına yönelik AİHM kararı kesinleşmiş oldu.

 

Sosyal mesafeye uyulmayan bir cenaze töreni daha: İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da katıldı

Koronavirüs sebebiyle hayatını kaybeden Nur Cemaati kurucu lideri Said Nursi‘nin öğrencilerinden Hüsnü Bayramoğlu‘nun dün yapılan cenaze töreninde yine sosyal mesafe ve koronavirüs tedbirleri dikkate alınmadı.

Cenazeye, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, Eyüpsultan Belediye Başkanı Deniz Köken, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da dahil olmak üzere çok sayıda kişi katıldı.

Bayramoğlu’nun cenazesi İstanbul’da bulunan Eyüpsultan Camisi‘nden kaldırıldı.

İmam uyarılarda bulundu

Defin sırasında çok sayıda kişi toprak atmak için birbiriyle yarıştı, tabuta dokunmak için izdiham yaşandı. İmam, o esnada kalabalığa şu uyarılarda bulundu:

Cenaze geliyor, pandemi kurallarına da maalesef uyamıyoruz burada. Kimsenin hayatına sebep olmayalım. Elden ele cenaze gelsin. Biraz dağınık duralım, alan geniş. Allah rızası için. Yakın durmakla uzak durmak arasında fark yok. Ön tarafa gelme gayretinde olmayalım. Elden ele gelsin cenaze, biz gelmeyelim ön tarafa.”

Ancak, kalabalık “Kimsenin hastalığına, vefatına sebep olmayalım. Cenazedeyken buradan hayatlara son verecek bir halimiz olmasın. Vebale, günaha girmeyelim” diyen imamın uyarılarına aldırış etmedi ve sosyal mesafe kurallarına uymadı.

En fazla 30 kişi katılabilir

İstanbul İl Umumi Hıfzıssıhha Meclisi 1 Aralık 2020 günü yapılan toplantıda “Cenaze namazlarının vefat edenlerin yakınları dahil en fazla 30 kişi ile kılınmasına” karar vermişti. Daha sonraki İl Hıfzısıhha kararlarında cenazelerle ilgili alınan kararda güncellemeye gidilmedi.

Daha önce de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve bazı bakanların kalabalık cenaze törenlerine katılması ve cenazelerde koronavirüs tedbirlerine uyulmaması tepkilere neden olmuştu.