Furkan Vakfı kurucusu Alparslan Kuytul‘un Ramazan ayında “kendini ibadet etmeye adama ve dünya işlerinden uzak durma” anlamına gelen “itikaf” yapacaklarını duyurmasının ardından Gaziantep‘te bir araya gelen cemaate polis müdahale etti.
Kuytul’un açıklamasının ardından vakfın mensupları olduğu belirtilen grup Gaziantep’te bir camide “maske, mesafe ve hijyen kurallarına uyarak itikaf ibadetlerini yerine getirmek istediklerini” söyledi.
Ancak grubun bu isteği, cami içerisinde polis ve bekçi tarafından engellendi. Grubun camiden çıkarıldığı müdahale sırasında biber gazı da kullanıldı.
Tepkiler büyüdü: İbadetime Dokunma
Görüntülerin sosyal medyada yayılmasının ardından “#GaziantepEmniyeti” ve “#İbadetimeDokunma” etiketleri Twitter gündeminde üst sıralara yerleşti. Birçok kullanıcı yaşananlara tepkilerini dile getirdi.
Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde cemaat üyelerinin yaralandığı ve biber gazından etkilendiği gösteriliyor.
Furkan Vakfı‘ndan müdahale üzerine yapılan açıklamada, “Tam kapanma kararı alınmasına rağmen stadyumlarda, toplu taşıma araçlarında, fabrikalarda herkesin bir arada olmasına göz yumanlar; koskoca camide birkaç kişinin ihya edeceği itikaf ibadetine engel olmaktadır” ifadeleri kullanıldı.
Tam kapanma dönemi sırasında Giresun-Adanaspor maçında tribünlerdeki kalabalık görüntülerin hatırlatıldığı açıklamada “Daha düne kadar futbol müsabakalarında iç içe duranlara ses çıkarmayanlar neden ibadete gelince pandemi yasaklarını öne sürüyorlar? Binlerce kişinin olduğu tribünlerde bulaşmayan virüs 5-10 kişinin ibadet ettiği camide mi bulaşıyor?” denildi.
KaosGL, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü‘yle ilgili yayınladığı açıklamada, LGBTİ+ haklarını gözeten haberleri çoğaltmanın özgür basını güçlendireceğine ve 3 Mayıs’ı bir kutlama gününe dönüştüreceğine dikkat çekti.
3 Mayıs’a medyanın özgür olmadığı, haberlerin sansürlendiği, gazetecilerin işlerini kaybettiği, polis şiddetine maruz bırakıldığı, gözaltı, tutuklama ve yargılamalarla karşılaştığı bir atmosferde girildiğine vurgu yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“LGBTİ+ basın emekçilerinin görünmezleştiğini, haber odalarında ayrımcılıkla karşılaştığını, işlerini kaybettiklerini biliyoruz. Yazılı basında çıkan LGBTİ+’larla ilgili haberlerin yarısından fazlasının LGBTİ+’ları hedef gösterdiğini raporladık. 2020 yılında yazılı basında nefret söylemi ve ayrımcı dil oranı yüzde 61’di. Medyadaki LGBTİ+ düşmanlığı siyasetle el ele ilerledi. Organize nefret kampanyaları yükselişe geçti. LGBTİ+’larla ilgili konularda en son mikrofon uzatılanlar LGBTİ+’lar ve örgütleriydi. RTÜK sansürleri de cabası…
‘Görünürlük, eşitlik, hedef göstermeye son’
Buna rağmen LGBTİ+’ları sayfalarına taşıyan basın organlarını, LGBTİ+’larla ilgili haberlerde LGBTİ+’ları nesne olarak görmeyen, haberin merkezine taşıyan gazetecileri de görüyoruz. Bu haberleri çoğaltmak özgür basını güçlendirecek ve 3 Mayıs’ı bir kutlama gününe dönüştürecektir.
KaosGL.org olarak LGBTİ+ haklarını görünür kılmak, LGBTİ+’ları merkeze çeken bir yayıncılık için senelerdir yayın hayatımızı baskı, sansür, siber saldırı ve tehditlere rağmen sürdürüyoruz. Bu yayın hayatımızda yanımızda olan, bize katkı sağlayan bütün muhabir, yazar ve çizerlerin 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü kutlarız. Beraberken güçlüyüz!
Başta LGBTİ+ basın emekçileri olmak üzere özgür basının, LGBTİ+’ları nesneleştirmeden haber yapan tüm meslektaşlarımızın, LGBTİ+’ları evrensel gazetecilik ilkelerine uygun olarak sayfalarına taşıyan basın kuruluşlarının 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü kutlu olsun.
Haber odalarından haberin kendisine, LGBTİ+’ların görünmeyen emeğini görünür kılmak, LGBTİ+ basın emekçilerinin haber odalarındaki eşitliğini sağlamak, LGBTİ+’ların hedef gösterilmesi veya kenar süsü muamelesi görmesine karşı LGBTİ+ haklarını merkeze çeken bir habercilik için mücadeleye devam! Basın, LGBTİ+’larla özgürleşecek!”
Biliyorum belki de böyle bir başlık önümüzde bizleri bekleyen sokağa çıkma yasaklarında ve kısıtlamalarda pek iyi gelmeyecek ama bedenimiz dört duvar arasındayken zihnimizi salıverelim Nomadland ile.
İki kadının, yani yönetmen Chloé Zhao ve başroldeki Frances McDormand’in geçtiğimiz haftalarda Oscar ödüllerini toplayan bu filmi Jesica Bruder‘ın aynı adlı kitabından filme uyarlanmış. Film özetle eşi Bo’yu kaybettikten ve yaşadığı sanayi kentinde büyük şirketin kapanması ve kasabanın boşalmasından sonra daha fazla kalamayıp bir karavanla Amerika’nın orta batısında farklı kasabalarda, kısa süreli işlerde çalışarak hayatını devam ettiren Fern’ün hikayesini anlatıyor. Jessica Bruder kitabını yazarken Amerika’da karavanlarında yaşayan göçer insanların hayatını tecrübe etmek için kendisi de aylarca karavanda yasayarak gözlemlemiş bu hayatın ayrıntılarını ve kültürünü.
McDormand ve Zhao Oscar töreninde.
Bu göçerlik sinemayla ve Amerika’yla buluşunca kameranın kendine referans aldığı mekan elbette ki güneşte camları ışıldayan gökdelenli kentler, kalemle çizilmişe benzeyen müstakil ve bahçeli evleri değil. Tüm bunların aksine uçsuz bucaksız düzlüklerin ortasında bir araya gelen insanların yaşamına dahil oluyoruz. Bu hayat tarzına özgü mekânın içine girmek haliyle filme bir belgesel etkisi de kazandırıyor ve böylece hem Fern‘ün hikayesini hem de göçer hayat tarzının ayrıntılarını yavaş yavaş öğrenir ve içselleştirirken buluyoruz kendimizi. Fern her zorluğu aşarken, yani karavanını karınca bastığında, lastiği patladığında, motoru bozulduğunda yani bu hayatın romantize edilmemiş halini ve zorluklarını aşarken onunla birlikte olgunlaşıyoruz.
Ev, neresidir?
Fern bu yaşam şeklini seçip yola koyulduktan sonra neredeyse tüm tanıdıkları onu birlikte yaşamaya davet ediyorlar. Bunu yapmak zorunda değilsin dercesine gelip bizimle yaşayabilirsin diyorlar… Ama filmin belli aralıklarda altını çizdiği şey biz bir evsiz kalma ya da evini kaybetme hikayesi izlemiyoruz, biz ev ve o evdeki düzenli sabit yaşamı geride bırakmayı tercih edenlerin hikayesini izliyoruz. Zaman zaman durup ama çoğunlukla kendini yola çıkaran, böylece hem kendini hem de geçmişini yoluna koyan Fern’ün komşuları ise yolda tanıştığı ve sonrasında karşılaştığı ve karşılaşacağı yol arkadaşları. Böylece filmin işaret ettiği sorulardan biri ev içinde yaşadığımız bir yer midir yoksa içimizde taşıdığımız bir yer mi?
Hatıralar, ihtiyacımız olan tek şey aslında güzel hatıralar
Fern karavanıyla yaşamaya başlamadan önce tüm eşyalarını bir depoya kapatır. Bu eşyaların arasından yanına alacağı nesneleri seçer. Seçilen her nesnenin kendi kullanım işlevi dışında bir de manevi, o zaman mekana özgü değeri vardır. Yol boyunca bu nesnelere yenileri eklenecek eşya değiş tokuşu yaparak yolda karşılaştığı kişilerle ilişkisinden eşyalara yerleşen anılar toplayacaktır. Böylece hatıraların geçmişteki değil şimdideki yerini ve hatıra nesneleriyle yol alabilmenin, hatta kendisi bir hatıra nesnesi olan karavanla hareket etmenin güvenli kollarında yaşamak varken, içinde çakılıp kaldığımız ev mekânını adeta yapı bozumuna uğratıyor film.
Ölümün bizden kopardığı insanların bilinmez yolculuğuna eşlik edercesine havanın bedava, bulutun bedava, denizin, derenin, tepenin yıldızların bedava olduğu paralel bir yola koyuluyor Fern. Böylece doğaya yaklaşıyor ve doğadan faydalanmak, onun seyrine dalmak yerine, onunla birlikte yaşayan kırlangıçlar gibi bir parçası oluyor.
Yol boyunca tanışacağı gerçek hayat nomadları ona göçer hayatla ilgili yol yordam öğreterek birlikte hatıralar biriktirip manevi yüklerini paylaşıyorlar. Yalnızlığın ve yalnız olmanın bir sonuç ve bir düşüş değil bir seçenek, bir tercih ve bir konfor olduğunu ileri süren, misafir odalarının geçici hissine ve eğretiliğine karşın yolun kucaklayıcılığına ve kendi başına olmanın hafifliğine davet eden bir film Nomadland.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün eylemler sırasında ses ve görüntü alınmasını yasaklayan genelgesi ilk etkilerini 1 Mayıs’ta polisin eylemcilere sert müdahalesini kayıt altına almaya çalışan gazeteciler üzerinde gösterdi.
Gazeteci Sultan Eylem Keleş, Taksim’deki polis müdahalesini görüntülerken “Burası bizim güvenli alanımız, genelge talimatı geldi” denilerek alandan uzaklaştırıldı.
Ankara’daki eylemlerde de görüntü almaya çalışan Yol TV Muhabiri Özge Uyanık da basın kartını göstermesine rağmen polis tarafından engellendi. Genelge’yi gerekçe gösteren polis Uyanık’ın telefonunu yere attı ve çektiği videoyu silmeye çalıştı.
DİSK Basın-İş Genel Başkanı Faruk Eren Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada söz konusu genelgeyi “Halkın haber edinme hakkına aykırı, anti-demokratik bir uygulama” olarak nitelendirdi.
Genelgede ne yazıyor?
Genelgede, görevli polislerin ve sivillerin ses ve görüntü kayıtlarının sosyal medyada paylaşılmasının, “özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği” savunuluyor.
Mehmet Aktaş‘ın imzasıyla yayınlanan genelgede eylemler sırasında polislerin görüntülerini ya da seslerini kaydeden kişilerin engellenmesi ve haklarında adli işlem yapılması talimatı veriliyor.
Fotoğraf: ÇHD İstanbul
Soylu: Basın özgürlüğünü engellemez
Söz konusu genelgenin basın özgürlüğünü ihlal edeceği ve polisin görevi kötüye kullanmasının cezasızlıkla sonuçlanmasına neden olacağı tepkileri üzerine açıklama yapan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise CNN Türk’e yaptığı açıklamada genelgenin basın özgürlüğünü engellemeyeceğini iddia etti.
Kişisel Verileri Koruma Kurulu ve Anayasa’nın özel hayatın gizliliğini ortaya koyan Anayasa’nın 20’nci maddesini öne süren Soylu, “Anayasa’ya aykırılık kesinlikle söz konusu değil. Burada ne Anayasa ne de demokrasi ihlali vardır” dedi.
‘Doğrudan gazetecilik faaliyeti hedef alınıyor’
Faruk Eren ise yaptığı açıklamada “1 Mayıs günü gazetecilere yönelik müdahalelerde İçişleri Bakanı’nın sözlerinin doğru olmadığını gördük. Doğrudan gazetecilik faaliyetlerini hedef aldılar” ifadelerini kullandı.
Kimin gazeteci olduğuna karar veren merciinin de Cumhurbaşkanlığı olduğuna dikkat çeken Eren, “Türkiye’de sistem değişikliğinden sonra basın kartı dağıtımını da büyük bir keyfiyete bağladılar. Hükümet istediğine ‘gazeteci’, istediğine ‘gazeteci değil’ diyor. Sahada çalışan meslektaşlarımızı zor durumda bırakan bir durum” dedi.
‘Yurttaş gazeteciliğinin önünde bir engel’
Öte yandan genelgenin basın mensuplarıyla sınırlı olmadığını dile getiren Eren, “Dijital teknolojinin gelişmesiyle yaygınlaşan yurttaş gazeteciliği diye bir kavram var” ifadelerini kullandı.
Rize’nin İkizdere ilçesinde Cengiz İnşaat tarafından açılmak istenen taş ocağına karşı protestoları örnek gösteren DİSK Basın İş Genel Başkanı, “Orada yurttaşlar jandarma müdahalelerini ve doğa talanını telefonlarıyla kayıt altına aldı. Bu genelge onun da önüne geçmeye çalışıyor” dedi.
Anayasa’ya aykırı
Bu tarz bir genelgenin hem Anayasa’ya hem de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu vurgulayan Eren, “Halkın bilgi edinme hakkına aykırı, anti-demokratik bir uygulama” değerlendirmesinde bulundu.
Genelge gerekçesi olarak Anayasa’nın özel hayatın gizliliğine dair maddesi gösteriliyor. Ancak 28’inci madde ise “Basın hürdür, sansür edilemez” diyerek basın özgürlüğünü güvence altına alıyor. 26’ncı maddede ise şu ifadeler yer alıyor:
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.”
Genelgeye karşı davalar açılıyor
Ankara Barosu söz konusu genelgenin yürütmesinin durdurulması ve iptali talebiyle dava açtı. Başvuru, Danıştay 10’uncu Dairesi tarafından değerlendirilecek.
Baro tarafından yapılan açıklamada ise genelgenin bireylerin savunma haklarını ilgilendirdiği, savunmanın delil toplama haklarına müdahale içerdiği, hukuk devleti ilkesini zedelediği ve hukuka aykırı olduğu dile getirildi.
Baromuz tarafından, kamusal olaylarda kolluğa ses kaydı ve görüntü alınmasını engelleme emri veren ve bu kapsamda, bireylerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale içeren, Emniyet Genel Müdürlüğü genelgesinin, yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açılmıştır. pic.twitter.com/aDuxBJp4Cx
DİSK Basın İş tarafından da bir dava açılacağını aktaran Faruk Eren, “Bu genelge bir şekilde iptal edilecek. Teknolojinin bu kadar geliştiği bir dönemde kendi uyguladıkları şiddetin görülmemesini istiyorlar. Bunu başarmaları mümkün değil” ifadelerini kullandı.
Gazeteciler ne yapmalı?
Peki bu süreçte gazetecilerin hakları neler ve polisin 1 Mayıs’ta örneğini gördüğümüz şekilde bir müdahalesiyle karşılaştıkları durumda ne yapmaları gerekiyor? DİSK Basın İş Genel Başkanı bu sorulara şu cevabı veriyor:
Gazeteci işini yapmaya devam edecek. Genelgede ‘işlem yapılır hakkında’ diyor. Bence bu muameleye maruz kalan gazeteciler de bu genelgenin iptali için ya da yürürlüğün durdurulması için hukuki yollara başvurmalı.”
Fotoğraf: Bülent Kılıç
AYM kararlarında üç kriter
Alican Uludağ’ın Ankara Gazetecisi’nde yer alan haberinde Anayasa Mahkemesi’nin görevleri sırasında polis müdahalesiyle karşılaşan eski bianet muhabiri Beyza Kural ve Evrensel muhabiri Erdal İmrek için verilen hak ihlali kararları örnek gösteriliyor.
Bu kararlarda üç önemli noktanın ön plana çıktığını belirten Uludağ, bunları “Eylemci gibi davranmamak, polise tehdit oluşturmamak, gazeteci olduğunu belli edecek tanıtıcı yaka kartı takmak, müdahaleden önce gazeteci olduğunu polise anlaşılacak şekilde bildirmek” şeklinde sıralıyor.
Gazeteciler için hukuki yollar
Bu kriterlerin yanında gazetecilerin olası bir hukuksuz bir polis müdahalesini ispatlamak için bu anların görüntüsünü çekmek veya tanık göstermek ve müdahale sonrasında doktor raporu almak da önemli. Gazetecilerin sonrasında başvurabileceği hukuki yollar ise şu şekilde aktarılıyor:
Gazeteciler, ister kişisel, isterse de üyesi oldukları sendika veya dernekler aracılığıyla savcılığa bu tip durumlarda suç duyurusunda bulunabilir. Bunu yaparken delil ve tanıklar gösterilmesi gerekiyor.
Basın mensupları buna paralel olarak, idare aleyhinde (İçişleri Bakanlığı) manevi tazminat davası açabilir.
Gazetecilerin sistematik engellenmelerine karşı Kamu Başdenetçisi’ne başvurarak, idarenin bu uygulamadan vazgeçmesi için girişimde bulunmasını talep edebilir.
İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan Kolluk Gözetim Komisyonu ile Valilikler bünyesindeki İl İnsan Hakları Kurulu’na da ihlal durumlarında başvuruda bulunulabilir.
Tazminat ve ceza davası yolları tüketildikten sonra sırasıyla Anayasa Mahkemesi ve AİHM’e de başvurulabilir.
Geçen hafta Alman Yeşiller Partisi bir kadını, eylüldeki seçimler için Başbakan adayı gösterdi. 1980 doğumlu AnnalenaBaerbock seçilirse, Almanya’yı yöneten “en genç” insan olacak.
Yeşiller‘in 137 sayfalık seçim programını okuduğumda “Ne kadar söz varsa düne ait, yeni şeyler söylemek lazım” diyen Mevlâna‘yı anımsadım.
“Ey Almanya! Bunun İçinde Her Şey Var!” diyen bu program neden farklı? Her siyasal parti, seçimler öncesi bir program hazırlar, usuldendir. Ama “sıfır zemin üstüne yeniyi inşa” çok ender olur.
Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sonrası Prof. Müller – Armack‘ın kaleme aldığı Sosyal Piyasa Ekonomisi programı bu türdendi. Sonrasında Prof. Erhard bunu bir “Almanya Mucizesi”ne dönüştürdü.
İddialı ve yepyeni bir program
Yeşiller iddialı: Programlarını ‘’Yemyeşil Sosyal Piyasa Ekonomisi” olarak lanse ediyorlar. Buna göre:
İklimde hedef, yaşam kalitesinin yenilenebilir enerjiyle yeni bir öz kazanması. Yeni bir karbon vergisi konuyor, nükleer enerjiden 2022‘de, kömürden 2030 ‘da çıkılıyor. Bir içimlik plastik bardaklar ortadan kalkıyor, ücretsiz temiz içme suyu sağlanıyor.
“Geleceğin Ekonomisinde Yol Almak” başlıklı bölümde, IT sektörünün arsız devlerine % 25 asgari vergi konuyor, öldürme amaçlı şirket satın almaları yasaklanıyor.
Start-up‘lar ise soluk alacak. Onlar için 25.000 Euro işletme sermayesi, hibe olarak tahsis ediliyor. İçinde yer alacakları “yeni nesil organize sanayi bölgeleri’’ oluşturuluyor. Sosyal girişimcilik ve kooperatifçilik güçlendiriliyor. Algoritmaların saydamlaştırılması esas oluyor. Vergi basamakları arttırılıyor, % 2’lik servet vergisi geliyor.
Asgari ücret saattte 12 Euro’ya çıkarılıyor. Kadın ve erkek ücretleri eşitleniyor. Konut hakkı, Anayasal bir hak oluyor. (Halen 700 bin insan evsiz-barksız) Kiraların yıllık artış oranı % 2.5 ile sınırlandırılıyor. Otoyolda hız yasağı geliyor, kitle taşımacılığı güçlendiriliyor, bisiklet yolları tüm ülkede yaygınlaştırılıyor. Okul öncesi eğitim için tam gün uygulaması geliyor. Çocuklar için asgari ücret hakkı konuyor.
“Büyüme’’ kavramı yerini “Yaşam kalitesi”ne bırakıyor.
Seçme hakkı 16‘ya düşürülüyor. Her türden azınlık topluluğuna ve tüm dinlere koruma güvencesi veriliyor. Din adamlarının Almanya’da eğitilmesi koşulu geliyor. Kilise-devlet ilişkisi daha da laikleştiriliyor.
Devlet bütün bunların ötesinde “ öğrenen devlet” oluyor.
Avrupa Parlamentosu güçlendiriliyor, BM Güvenlik Konseyi yapısı yenileniyor.
‘Vitamin iğnesi’
Hiçbir baskı grubu etkisinde kalmadan hazırlandığı anlaşılan bu program, Yeşiller’e 26 Eylül’de iktidar yolunu açarsa, bununla yeni bir Avrupa Sayfası açılacak, bu kesin.
Konu, kanımca bir seçim programı değil. Gündemin, baskı gruplarının etkisi alanında kalmadan, özgürce, yüreğinin seni götürdüğü yere kadar gidip insana geleceğini hep birlikte inşa hakkı vermesi…
“Vitamin İğnesi” adını verdikleri Yeşiller Seçim Programı işte bu cinsten, insan yüreğini pırpırlandırıyor…
Başbakan Adayı Bayan Annalena Baerbock, bu özgür yüreğini koru, “başka ihsan istemem.”
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü öncesinde, nisan ayında yaşanan basın özgürlüğü ihlalleri raporunu açıklayan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, “Bu sene de yine kara tablo ile karşı karşıyayız” dedi.
Çakırözer, nisan ayında da gazetecilerin adliyelerde haberlerini ve yorumlarını savunmak durumunda kaldığına dikkat çekerek, bir ayda 50 gazetecinin hakim karşısına çıktığını ve RTÜK’ün televizyonlara ceza yağdırdığını söyledi.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün eylemlerde görüntü alınmasını engelleyen 27 Nisan tarihli genelgesinin de ilk günden itibaren basın özgürlüğünü kısıtladığına vurgu yapan Çakırözer şunları söyledi: “1 Mayıs’ta gösteri yapmak isteyenlere yönelik polisin orantısız şiddetini görüntülemek isteyen basın mensupları engellendi. Genelge ilk günden ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayacak biçimde uygulanmaya başlandı.”
Nisan ayı raporunda öne çıkanlar şöyle:
Nisan ayında 50’ye yakın gazeteci hakim karşısına çıktı. Bu isimler arasında olan karikatürist Nuri Kurtcebe 2 yıl, Erol Mütercimler ise 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Melis Alphan’ın 6 yıl önce paylaştığı fotoğraf nedeniyle, Cem Şimşek’in Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla yargılamaları sürüyor.
Sözcü yazarı Yılmaz Özdil ve gazeteci Mustafa Hoş yazıları ve paylaşımları nedeniyle ifadeye çağrılırken, BirGün spor editörü Eren Tutel’e Türkiye Wushu Federasyonu hakkındaki haberleri, gazeteci Cihan Ölmez’e ise 6 yıl önceki sosyal medya paylaşımları nedeniyle dava açıldı.
Gazetecilere yönelik gözaltı ve fiziksel müdahale nisanda da devam etti. Altı gazeteci gözaltına alınırken, iki gazeteci fiziksel müdahale ile karşı karşıya kaldı; Boğaziçi Üniversitesi protestolarında yargılanan öğrencilere destek eylemini takip eden Halk TV muhabiri Erdinç Yılmaz ve kameraman Umur Çilingir polisin fiziksel müdahalesiyle karşılaştı.
Kobane olayları davasını ve Sinbo işçilerinin protesto eylemlerini haberleştirmek isteyen gazetecilerin bir bölümü gözaltına alınırken, bir bölümünün haber yapması engellendi.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) nisan ayında da bağımsız gazetecilik yapan televizyon kuruluşlarına ceza yağdırdı. RTÜK Halk Tv, Tele1’e birer kez, KRT’ye ise iki kez programlarda yayınlanan görüşler nedeniyle ağır para cezaları verdi.
Emniyet’in genelgesi ilk günden kısıtlayıcı şekilde kullanıldı
Gazetecilerin haber takibinde yaşadığı güçlükler, nisan ayının son haftası yayınlanan Emniyet Genel Müdürlüğü genelgesiyle daha da arttı. Genelge daha ilk günden basın özgürlüğünü kısıtlayıcı biçimde kullanılmaya başlandı.
1 Mayıs’ta gösteri yapmak isteyenlere polisin müdahalesini görüntüleyen basın mensupları engellendi, telefon-kameralarına el konarak görüntüler sildirilirken gerekçe olarak emniyetin genelgesi gösterildi.
Utku Çakırözer, söz konusu genelgeye ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Bu genelge hem evrensel hukuka, hem de yürürlükteki Anayasa ve yasalara aykırıdır. Emniyet birimleri asayiş ve suç işlenmesinin önlenmesini sağlamakla görevli olup bu görevini Anayasa ve kanunlara uygun olarak kişi dokunulmazlığı hakkı kapsamında aşırıya kaçmadan, keyfilikten uzak ve ölçülü bir biçimde yerine getirmekle yükümlüdür.
Bu sınırları aşan ve suç boyutlarına ulaşan müdahalelere ilişkin ses ve görüntülerin, yetkili idari ve adli makamlar nezdinde hak ihlallerini ispatlamak amacıyla ya da basın özgürlüğü kapsamında kaydedilmesi özel hayatın gizliliğine ya da kişisel verilerin korunması hakkına aykırılık oluşturmaz. Bu genelge derhal iptal edilmelidir.”
17 günlük tam kapanma süresince içki satışının Valilik eliyle İl Hıfzısıhha Kurulları kararlarına dayanarak yasaklanmasıyla ilgili bazı CHP’li belediye başkanlarının da imzası olduğu dair iddialara, belediye başkanlarından cevap geldi.
İzmir, Aydın, Antalya illerinin belediyeleri tarafından yapılan açıklamada, belediye başkanlarının konuyla ilgili kararlarda imzalarının olmadığı kaydedildi.
Konuyu yakından takip eden Avukat Ali Gül, Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımda alkol satışı yasaklanan 21 ilin sekizinde CHP’li belediye başkanlarının imzasının olduğunun açıklandığını söylemişti.
‘Tunç Soyer’in imzası yoktur’
Kararda imzası olduğu söylenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer hakkında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından şu açıklama yapıldı:
İzmir İl Hıfzısıhha Kurulu’nda oy birliğiyle alındığı açıklanan 2021/28 sayılı kararda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer’in imzası bulunmamaktadır.”
‘Oy birliğiyle karar verildi’
İzmir Valiliği tarafından yapılan açıklamada ise, alkollü içecek satışının yasaklanması kararının oy birliğiyle alındığı belirtilerek, şu ifadelere yer verildi:
İl Hıfzıssıhha Kurulu, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 23. maddesinde yazılı üyelerin katılımı ile İzmir Valisi Yavuz Selim KÖŞGER başkanlığında toplanmıştır. Yapılan toplantıda, 1593 sayılı Kanunu’nun 27 ve 72. maddeleri uyarınca, aşağıdaki kararlar alınmıştır.
İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğünün 27.04.2021 tarihli ve 7576 sayılı genelgesi ve 21.04.2021 tarihli ve 25 No’lu İl Hıfzıssıhha Kurulu kararına göre tam kapanma döneminde tekel büfelerinin kapalı olması gerekmektedir.
İlimiz İl Hıfzıssıhha Kurulunun 10.12.2020 tarihli ve 2020/144 No’lu kararındaki “sokağa çıkma kısıtlaması uygulanan süre ve günlerde açık kalmasına izin verilen her türlü market, bakkal vb. işyerlerinde sokağa çıkma kısıtlaması süresince alkollü içecek satışı yapılmaması” maddesine istinaden 29.04.2021 – 17.05.2021 tarihleri arasında market, bakkal, büfe gibi yerlerde alkollü içecek satışına izin verilmemesine,
Uygulamada herhangi bir aksaklığa meydan verilmemesine ve mağduriyete neden olunmamasına, alınan kararlara uymayanlara 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun ilgili maddeleri gereğince idarî işlem tesis edilmesine ve konusu suç teşkil eden davranışlara ilişkin Türk Ceza Kanunu’nun 195. maddesi kapsamında gerekli adlî işlemlerin başlatılmasına oy birliğiyle karar verilmiştir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
Aydın Belediyesi de karara imza atmadığını söyledi
Benzer bir açıklamada Aydın’dan geldi. Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özlem Çerçioğlu‘nun karara imza atmadığı açıklandı:
Aydın İl Hıfzısıhha Kurulu’nda oy birliğiyle alındığı açıklanan (alkol hakkındaki) 2021/25 sayılı kararda Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun imzası bulunmamaktadır.”
‘Şerh koyacağım’
Gazeteci Batu Bozkürk, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, içki yasağında imzası olduğu belirtilen Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan ile konuştuğunu ve Özcan’ın “Öyle bir karara imza atmadım. Kararı gönderecekmiş Vali Bey. Ben şerh koyacağım” dediğini aktardı.
Yaşananlara tepki
Bu illerin yanında Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek de kararı henüz imzalamadığını ifade etti. Avukat Ali Gül, yaşananlara şöyle tepki gösterdi:
‘Dava açacağız’
Avukat Gül, karara hem dava açacaklarını hem de suç duyurusunda bulunacaklarını kaydetti:
Biz hafta başında hem karara dava açacağız, hem suç duyurusunda bulunacağız, hem de vatandaşlardan karara dava açmalarını isteyeceğiz. Diğer belediyeler açıklama yapmadı, onların da açıklama yapması gerekiyor. Onlar da imzalamadıysa, oralarda da suç duyurusunda bulunacağız.”
Bunların yanında, alkollü içki satışını yasaklayan kararda imzası bulunan Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, “Alınan kurul kararında sadece alkol satışının yasaklanması yok. Diğer olumlu kararlar da var. Kamu görevlisi olarak imzalamak zorundasınız” açıklamasında bulundu.
AKP‘li Trabzon Büyükşehir Belediyesi, Ortahisar ilçesine bağlı Yalıncak Mahallesi’ndeki 900 metrelik doğal plaj alanında başlatılan düzenleme kapsamında, denizin hemen dibinde tuğla-sıvadan soyunma ve duş kabinleri oluşturuldu; beton zemin atıldı.
Geçen aralık ayında başlatılan ve toplam 7 milyon 880 bin liraya mal olan “plaj projesi”nin gerekçesi “yaşam alanı oluşturmak.”
Ortahisar Belediyesi CHP Meclis üyesi Oktay Söğüt uygulamaya, “Tahtadan ya da hafif malzemeden yapılması gereken bu kabinler için zemine de beton dökmeye gerek yoktur” sözleriyle tepki gösterdi.
Sözcü‘den İsmail Akduman‘ın haberine göre; projenin deniz sezonuna yetişeceğini belirten Başkan Murat Zorluoğlu şunları söyledi:
“Göreve başladığımız günden itibaren vatandaşlarımız denize gidememekten ve düzgün bir plaj olmamasından yakınıyordu. Haklı yakınma ve talepleri dikkate almazlık edemezdik. Bu çerçevede ilk olarak Yalıncak bölgesinde yaklaşık 900 metrelik bir sahil alanında çok önemli bir çalışma başlattık. Bu sadece bir plaj çalışması değil, çok ciddi bir sahil rekreasyon projesidir.”
‘Bu nasıl plaj?’
Proje görselleri ile yapılan işin çok farklı olduğunu söyleyen CHP’li Meclis üyesi Söğüt ise alanın zaten doğal bir plaj olduğuna dikkat çekerek, “Çevre ve doğa ile bütünleşen plaj projesini elbette destekleriz. Fakat şu an, betona boğulmuş bir sahil var. Tuğla-sıva, denize dik ve yakın soyunma ve duş kabinleri yapılıyor. Eli yüzü düzgün hiçbir plajda tuğla, sıva soyunma ya da duş kabini yoktur” dedi.
Tahtadan ya da hafif malzemeden yapılması gereken bu kabinler için zemine de beton dökmeye gerek olmadığına dikkat çeken Söğüt, “Gelinen nokta itibariyle, ‘Bu bölgede yepyeni bir yaşam alanı oluşturuyoruz’ diyenler bilsin ki böyle bir yaşam alanı, ‘Vatandaşın plaj talebine cevap verdik’ diyenler de bilsin ki böyle bir plaj istenmiyor” diye konuştu.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 Nisan ayı enflasyon oranını açıkladı. Buna göre, Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) yıllık yüzde 17,14, aylık yüzde 1,68 arttı. Yıllık çekirdek enflasyon ise nisanda yüzde 17,77 olarak kaydedildi. Böylece enflasyon rakamlarında kasım ayında başlayan yükseliş serisi yedinci aya taşınmış oldu.
Nisanda üretici fiyatları tarafındaki yükseliş ivmesinin de devam ettiği belirlendi. Üretici fiyat endeksi nisanda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35,17 arttı. Aylık bazdaki artış ise yüzde 4,34 oldu.
Mart ayında eski Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal‘ı görevden alınmasıyla bir haftada %12 değer kaybeden TL’nin yarattığı geçişkenlik etkisiyle Tüketici Fiyatları Endeksi’nin (TÜFE) Nisan’da aylık olarak %1.80, yıllık bazda ise %17.30 seviyesine yükselmesi bekleniyordu.
TÜİK’in açıklaması şöyle:
Yıllık en düşük artış %3,60 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda gerçekleşti.
Bir önceki yılın aynı ayına göre artışın düşük olduğu diğer ana gruplar sırasıyla, %9,05 ile haberleşme, %10,21 ile eğitim ve %11,03 ile giyim ve ayakkabı oldu. Buna karşılık, bir önceki yılın aynı ayına göre artışın yüksek olduğu ana gruplar ise sırasıyla, %29,31 ile ulaştırma, %22,27 ile ev eşyası ve %19,20 ile sağlık oldu.
TÜFE ana harcama gruplarına göre yıllık değişim oranları (%), Nisan 2021
En yüksek düşüş yüzde 0,28 ile haberleşme
Ana harcama grupları itibarıyla 2021 yılı Nisan ayında azalış gösteren diğer ana grup %0,03 ile ev eşyası oldu. En az artış gösteren diğer ana gruplar %0,56 ile sağlık ve %0,73 ile alkollü içecekler ve tütün oldu. Buna karşılık, 2021 yılı Nisan ayında artışın yüksek olduğu gruplar ise sırasıyla,%7,57 ile giyim ve ayakkabı, %2,13 ile gıda ve alkolsüz içecekler ve %2,09 ile eğitim oldu.
TÜFE ana harcama gruplarına göre aylık değişim oranları (%), Nisan 2021
Nisan 2021’de, endekste kapsanan 415 maddeden, 92 maddenin ortalama fiyatında düşüş gerçekleşirken, 42 maddenin ortalama fiyatında değişim olmadı. 281 maddenin ortalama fiyatında ise artış gerçekleşti.
İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE’de 2021 yılı Nisan ayında bir önceki aya göre %1,65, bir önceki yılın Aralık ayına göre %5,44, bir önceki yılın aynı ayına göre %18,11 ve on iki aylık ortalamalara göre %13,82 artış gerçekleşti.
İkizdere Dernekler Federasyonu (İDEF) Rize İkizdere‘deki İşkencedere Vadisi‘nde Cengiz İnşaat tarafından açılmak istenen taş ocağıyla ilgili AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı ve Rize Valisi tarafından 30.04. 2021 tarihinde Gürdere ve Cevizli köylülerine “bilgilendirme” adı altında yapılan etkinlikte söylenenlerle ilgili bir açıklama yaptı.
Açıklamada, gelişmiş birçok ülkenin dünyada yaşanan iklim ve ekolojik krize karşı İkizdere Vadisi gibi alanları koruma altına aldığı hatırlatılarak, “Bizim doğamızın ve yaşam alanlarımızın taş ocaklarına kurban edilmesinin hiç anlamı yoktur” denildi.
Bölgede yapılmak istenen taş ocağına karşı, özellikle kadınların direnişi sürüyor. Protestolarda bazı vatandaşlar ağaçların üzerine çıkarak kesilmelerini önlemeye çalışmıştı.
‘Yetkililerle görüşmek istedik’
Federasyon tarafından yapılan açıklamada, yaşanılan süreç kısaca özetlendi ve devlet görevlileri, bürokratlarla görüşme talep edilmesine rağmen bu taleplere cevap alınamadığı ifade edildi:
Yaklaşık bir aydır Eskencidere Vadisi’nde kurulan direniş çadırı ile taş ocaklarına karşı bir hat oluşturulmaya çalışılmıştır. İnşaat firmasının güvenlik güçlerinin koruması altında, vadide taş ocağı için yol açmaya başlamasına karşı başta Gürdere köylüleri olmak üzere, İkizdere’deki doğal hayatı korumak isteyen vatandaşlarımız bu saldırılara karşı bedenlerini iş makineleri önüne atarak direnmişlerdir. Dokuz gündür süren bu direnişin Türkiye kamuoyunda destek görmesi ve saldırılarda köylülerimizin yaralanması ve gözaltına alınması infial yaratmıştır. Önce 23 Nisan kapanışında sonra da genel pandemi kapanışında inşaat firması, sokağa çıkma yasaklarına rağmen iş makineleriyle vadide ormanı yırtarak ve dereyi kirleterek çalışmaya devam etmiştir. Köylülerimiz onca kısıtlamaya rağmen, Anayasanın 56. maddesinden aldıkları hakla bu talana karşı çıkmıştır.
Yaklaşık bir buçuk yıldır bu haksızlıkları anlatmak ve taş ocağı için alınan bu yanlış kararlardan geri dönülmesini sağlamak için devlet görevlilerimizle ve bürokratlarımızla görüşülmek istenmesine rağmen böyle bir kabul gerçekleşmedi.
Sonunda bu çığlık AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı ve Rize Valimiz tarafından ilçemizde 30.04.2021 tarihinde Gürdere ve Cevizli köylülerine ‘bilgilendirme’ adı altında bir etkinlik düzenlendi. Bu toplantıda köylülerimize verilen bilgilendirme konusunda açıklama yapmak istiyoruz. Bilgilendirme toplantı bilgileri doğrudan Rizenin Sesi gazetesinden alınmıştır.”
İddialara yanıtlar
Açıklamada AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Rize Milletvekili Hayati Yazıcı’nın “Burada çok özel bir taş olduğu kanısına varıldı. Bu teknik bir konudur. Mühendisler araştırdı. Kullanılacak malzemenin nitelikli Bazalt olduğu ve deniz suyuna dayanıklı olacağı ve ağır olacağı bildirilmiş. Böyle taş yalnız İkizdere’deki bu vadide var” açıklamalarına şöyle yanıt verildi:
Öncelikle Bazalt hakkında bazı ön bilgiler vermek gerekmektedir. Bazalt, Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği tarafından yapılan tanımlamaya göre; içeriğinde oranca yüzde 43-52 arasında silikat (SiO2) içeren ince taneli magmatik bir kayaçtır.
Hem kıta hem de okyanus kabuğunda bulunan bir volkanik kaya türü olup ortalama yoğunluğu 3,0 g/cm3’tür. Proje alanı için bu yoğunluk değeri ortalama bir değer ile 2,7 g/cm3 olarak verilmiştir. Bazaltlar diğer birçok kaya türüne göre çok hızlı şekilde ayrışırlar, havada hızlıca oksitlenir, kayayı içinde bulunan demiroksit nedeniyle kahverengiden kırmızı renge dönüştürür.
Ayrıca kimyasal ayrışma nedeniyle içeriğinde bulunan kalsiyum, sodyum ve magnezyum gibi suda çözünür katyonları serbest bırakır. Dünya’daki en yaygın volkanik kaya türüdür. Türkiye de de yoğun olarak bulunan bazalt, Karadeniz bölgesinde yoğun olarak bulunur.”
‘Yıllık toplam 16 milyon yeni başvuru’
Hayati Yazıcı’nın “97 Hektarlık bir alanda ruhsat alınmış ama 13.45 hektarlık bir yerde çalışılacak. Sizler çevrecisiniz, biz sizden daha fazla çevreci ve yeşilciyiz. Susuz bırakılma endişenizi anlıyorum ama öyle bir şey kesinlikle olamaz. Her şey kontrol altında yapılacak. Azami 20 milyon ton taş taşınarak lojistik dolacak. En fazla 3 yılda tamamlandıktan sonra buradan bir daha taş alınamayacak ve ocak kapatılarak eski haline getirilecek” açıklamasının da söylenildiği gibi olmadığı şöyle anlatıldı:
Şimşirlik Köyü sınırları içindeki ocak 35 yıl, Cevizlik Köyü ve Gürdere sınırları içindeki mermer ocağı 75 yıl, Cevizlik Bazalt Taş Ocağı ise 4 yıl boyunca devam edecek ve yıllık toplamda 16 milyon ton yeni başvuru alınmış.
Açıklarsak, üç taş ocağının kapladığı yaklaşık 320 hektar! Başka bir hesap yaparsak 455 futbol sahası kadar bir alandan bahsediyoruz. Daha başka bir hesap yaparsak ve iyimser rakamlarla mesela dört metrekarede bir ağaç olsa 750.000 ağaçtan, daha da iyimser olsak ve 10 metrekarede bir ağaç olsa 324.000 ağaçtan, süper iyimser olsak ve Karadeniz gibi yerde 100 metrekarede bir ağaç olsa desek 32.000 ağaçtan bahsetmekteyiz. Başka? Mesela tarım arazileri kaybı, yaşam alanlarının şevlere dönüşmesi, toz, ağır iş makinası gürültüsü, her gün üç ocaktan ayrı dinamit atımları, patlatma şokları, trafik yoğunluğu, yolların bozulması, peyzajın bozulması…”
‘Yılda 312 patlama’
“Firma yetkilileri söz konusu taş ocağında patlatmaların gündüz saatlerinde olacağı” iddiaları karşısında, çalışılan her gün bir patlama yapılacağı ve yerleşim yerlerinin de kuş uçuşu sahaya çok uzak olmadığı hatırlatıldı:
Patlatmaların yaratacağı hasarların, ortalama eğimlerin %70’ler de olduğu bu bölgede yaratacağı heyelanlar gözden kaçırılmaya çalışılmaktadır.
Çalışılan her gün (yılda 312 gün) 1 patlatma, dolayısıyla yılda 312, 4 yılda ise 1200’den fazla patlatma yapılacağı ve yerleşim yerlerinin kuş uçuşu sahaya çok da uzak olmadığı raporda yazmakta.
‘Taş ocaklarında gerçekleştirilen patlamalarla oluşan sarsıntıların deprem etkisi yarattığını da dile getiren Kantarcı, söz konusu patlatmaların Kandilli Rasathanesi Deprem Enstitüsü’nde ‘önemli yer sarsıntıları’ olarak kaydedildiğini dile getirdi. Bursa Gemlik civarında 2007 yılında gerçekleştirilen bir patlatmanın istasyon kayıtlarıyla, aynı yıl Trabzon’da gerçekleştirilen diğer bir patlatmanın istasyon kayıtlarının 2,6 olarak belirlendiğine dikkati çekmiştir.’ (Madenlerin doğaya verdiği zarara dair Prof. Dr. Doğan Kantarcı’nın açıklamaları)”
‘Yer altı sularını yok ediyor’
“Mümkün olduğunca çevreye toz bırakmamak için sürekli tankerlerle ıslatma yapacaklarını ve mağduriyete imkan verilmeyeceği” iddialarına da bilimsel yayınlara atıfta bulunularak şöyle denildi:
Taş ocaklarının toz açısından çevreye vereceği zararlarla ilgili onlarca bilimsel yayın yapılmıştır. Özellikle yapılan saha çalışmalarında İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Abd. Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı, son yıllarda Türkiye’nin en önemli çevre sorunlarının başında gelen taş ocaklarının yeraltı suları, tarım ve yaşam alanlarına verdiği zararları ele alan kapsamlı rapor hazırladı. Rapora göre Türkiye genelinde sayıları on binlerle ifade edilen açık taş ocağı işletmeciliği, deprem etkisi yaratan patlatmalarla yer altı sularını yok ederken, çıkardığı toz ile döllenmeyi önleyerek meyve ağaçlarını verimsizleşmesine, balıkların ölümüne neden oluyor.
Sonuç olarak, gelişmiş pek çok ülke, dünyada yaşanan iklim ve ekolojik krize karşı, İkizdere Vadisi gibi eşsiz yerleri koruma altına alırken bizim doğamızın ve yaşam alanlarımızın taş ocaklarına kurban edilmesinin hiç anlamı yoktur.
Verilen yanlış kararlardan dönülmesi oldukça kolaydır. Geri dönüşümü olmayan yıkım ve talan yapıldığında bunun sorumluluğunun hiçbir haklı gerekçesi olmayacaktır.”