Köşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Çakılıp kalmamak üzerine: Nomadland

Biliyorum belki de böyle bir başlık önümüzde bizleri bekleyen sokağa çıkma yasaklarında ve kısıtlamalarda pek iyi gelmeyecek ama bedenimiz dört duvar arasındayken zihnimizi salıverelim Nomadland ile.

İki kadının, yani yönetmen Chloé Zhao ve başroldeki Frances McDormand’in geçtiğimiz haftalarda Oscar ödüllerini toplayan bu filmi Jesica Bruder‘ın aynı adlı kitabından filme uyarlanmış. Film özetle eşi Bo’yu kaybettikten ve yaşadığı sanayi kentinde büyük şirketin kapanması ve kasabanın boşalmasından sonra daha fazla kalamayıp bir karavanla Amerika’nın orta batısında farklı kasabalarda, kısa süreli işlerde çalışarak hayatını devam ettiren Fern’ün hikayesini anlatıyor. Jessica Bruder kitabını yazarken Amerika’da karavanlarında yaşayan göçer insanların hayatını tecrübe etmek için kendisi de aylarca karavanda yasayarak gözlemlemiş bu hayatın ayrıntılarını ve kültürünü.

McDormand ve Zhao Oscar töreninde.

Bu göçerlik sinemayla ve Amerika’yla buluşunca kameranın kendine referans aldığı mekan elbette ki güneşte camları ışıldayan gökdelenli kentler, kalemle çizilmişe benzeyen müstakil ve bahçeli evleri değil. Tüm bunların aksine uçsuz bucaksız düzlüklerin ortasında bir araya gelen insanların yaşamına dahil oluyoruz. Bu hayat tarzına özgü mekânın içine girmek haliyle filme bir belgesel etkisi de kazandırıyor ve böylece hem Fern‘ün hikayesini hem de göçer hayat tarzının ayrıntılarını yavaş yavaş öğrenir ve içselleştirirken buluyoruz kendimizi. Fern her zorluğu aşarken, yani karavanını karınca bastığında, lastiği patladığında, motoru bozulduğunda yani bu hayatın romantize edilmemiş halini ve zorluklarını aşarken onunla birlikte olgunlaşıyoruz.

Ev, neresidir?

Fern bu yaşam şeklini seçip yola koyulduktan sonra neredeyse tüm tanıdıkları onu birlikte yaşamaya davet ediyorlar. Bunu yapmak zorunda değilsin dercesine gelip bizimle yaşayabilirsin diyorlar… Ama filmin belli aralıklarda altını çizdiği şey biz bir evsiz kalma ya da evini kaybetme hikayesi izlemiyoruz, biz ev ve o evdeki düzenli sabit yaşamı geride bırakmayı tercih edenlerin hikayesini izliyoruz. Zaman zaman durup ama çoğunlukla kendini yola çıkaran, böylece hem kendini hem de geçmişini yoluna koyan Fern’ün komşuları ise yolda tanıştığı ve sonrasında karşılaştığı ve karşılaşacağı yol arkadaşları. Böylece filmin işaret ettiği sorulardan biri ev içinde yaşadığımız bir yer midir yoksa içimizde taşıdığımız bir yer mi?

Hatıralar, ihtiyacımız olan tek şey aslında güzel hatıralar

Fern karavanıyla yaşamaya başlamadan önce tüm eşyalarını bir depoya kapatır. Bu eşyaların arasından yanına alacağı nesneleri seçer. Seçilen her nesnenin kendi kullanım işlevi dışında bir de manevi, o zaman mekana özgü değeri vardır. Yol boyunca bu nesnelere yenileri eklenecek eşya değiş tokuşu yaparak yolda karşılaştığı kişilerle ilişkisinden eşyalara yerleşen anılar toplayacaktır. Böylece hatıraların geçmişteki değil şimdideki yerini ve hatıra nesneleriyle yol alabilmenin, hatta kendisi bir hatıra nesnesi olan karavanla hareket etmenin güvenli kollarında yaşamak varken, içinde çakılıp kaldığımız ev mekânını adeta yapı bozumuna uğratıyor film.

Ölümün bizden kopardığı insanların bilinmez yolculuğuna eşlik edercesine havanın bedava, bulutun bedava, denizin, derenin, tepenin yıldızların bedava olduğu paralel bir yola koyuluyor Fern. Böylece doğaya yaklaşıyor ve doğadan faydalanmak, onun seyrine dalmak yerine, onunla birlikte yaşayan kırlangıçlar gibi bir parçası oluyor.

Yol boyunca tanışacağı gerçek hayat nomadları ona göçer hayatla ilgili yol yordam öğreterek birlikte hatıralar biriktirip manevi yüklerini paylaşıyorlar. Yalnızlığın ve yalnız olmanın bir sonuç ve bir düşüş değil bir seçenek, bir tercih ve bir konfor olduğunu ileri süren, misafir odalarının geçici hissine ve eğretiliğine karşın yolun kucaklayıcılığına ve kendi başına olmanın hafifliğine davet eden bir film Nomadland.