Burdur Gölü‘nün çekilen alanlarından yılda 2 bin ton sağlığa zararlı toz etrafa saçılıyor. Konuya ilişkin açıklamalarda buluna Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’den Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İskender Gülle, 100 futbol sahasını 1 metre yüksekliğinde tozla doldurmaya yetecek miktardaki tozlanmanın, aşırı su kullanımından kaynaklandığını dile getirdi.
Prof. Dr. Gülle, bölgede yaşanan hidrolojik kuraklığın, aşırı su kullanımının sonucu olarak Burdur Gölü’nün önemli düzeyde su kaybettiğini ve yüzde 45 oranında küçüldüğünü belirterek, “Bir zamanlar Burdur’da bir slogan vardı, ‘Göl yoksa Burdur da yok’ diye. Çok söylendi bu slogan, ama artık unutuldu sanki. Oysa daha çok söylemeliydik ve asla unutmamalıydık” dedi.
‘Toz çölü haline geldi’
DHA’nın haberine göre, Burdur Gölü alanının 50 yıl içerisinde yaklaşık 100 kilometrekare küçülmesiyle gölün Bağlar, Çerçin, Askeriye, Gölbaşı, Senir, Kılıç, Ardıçlı, İlyas, Karakent, Kumluca, Yazır, Yazıköy, Hacılar, Kuruçay, Çendik Köyü gibi kıyılarında çok büyük toz ve tuz alanları ortaya çıktı.
“Özellikle gölün Isparta sınırları içerisindeki kıyıları tamamen kuruduğundan, bu alanlar adeta geniş bir toz çölü haline geldi” diyen Gülle, açıklamasında şunları söyledi:
Gölün çekilen alanlarındaki toprağın tuzlu olması nedeniyle bitki gelişimi çok mümkün değil. Ayrıca bu alanlarda yoğun küçükbaş hayvan otlatılması nedeniyle toprak sürekli ezildi. Buraların sürülerek toprağın rüzgara karşı savunmasız hale gelmesinden dolayı kuvvetli rüzgarlarda çok yoğun toz fırtınaları oluşmaktadır.”
‘Yılda yaklaşık 2 bin ton toz etrafa saçılıyor’
Çekilen göl yatağından yılda yaklaşık 2 bin ton tozun havalanarak etrafa saçıldığını belirten Prof. Dr. Gülle, “Bu miktar kabaca 100 futbol sahasını 1 metre yüksekliğinde tozla doldurmaya yetecektir. Gölün çekilmesi sonucunda göl tabanında birikmiş olan ve şimdi tozla havalanan çeşitli toksik metaller, pestisit kalıntıları, mikroplastikler ve tuzlar ile ağırlıklı olarak silt ve kilden oluşan bu karışım, öncelikle en yakın yerleşim merkezlerini tehdit etmektedir” dedi
Gülle, özellikle kuzey-güney yönlü rüzgarların etkisiyle buradan kalkan binlerce ton tozun, başta en yakın yerleşimler olan Burdur, Senir, Kılıç ve Keçiborlu yerleşimlerini kuvvetli şekilde etkilediğini belirtti.
Ne yapılmalı?
Kısa vadede alınacak önlemlere yönelik göl kıyısında hayvan otlatmanın sınırlandırılması veya yasaklanması gerektiğini belirten Gülle, “Zira hayvanların zemine uyguladığı başınç toprak kabuğunu kırmakta ve bitki gelişimini zorlaştırmaktadır. Orta vadede ise çekilen ve toz üreten kıyı alanlarının tuza dayanıklı örtücü bitkiler ile rehabilite edilmesi. Ayrıca kısa vadede bitki gelişiminin mümkün olmayacağı daha tuzlu alanlarda, bitkilerin dışında, fiziksel örtücülerin ve rüzgar perdelerinin de kullanılması mümkündür” şeklinde konuştu.
Sonuç olarak, Burdur Gölü kıyılarında toz oluşumu sorununun, göl yönetim planı kapsamında yapılacak geniş ölçekli bilimsel rehabilitasyon projeleri ile çözülmesi gerektiğini ifade eden Gülle “Özellikle çekilen alanların yerel bitki türlerinden olan kapari ile donatılması şimdilik en akılcı yaklaşım olarak görülmelidir” dedi.
İçişleri Bakanlığı, “Çalışma İzinleri Görev Belgeleri”ne ilişkin genelge yayınladı. Genelgeyle çalışan ve iş yeri yetkilisinin imzasıyla düzenlenen manuel çalışma izni görev belgesinin geçerlilik süresi 7 Mayıs Cuma 24.00’e kadar uzatıldı.
Genelgeye göre; muafiyet kapsamında olmakla birlikte e-başvuru sistemi üzerinden belge alamayanlar için, 29 Nisan tarihli daha önceki Genelge ile yeni oluşturulan çalışma izni görev belgesi formunun işveren ve çalışan tarafından manuel düzenlenerek ve imza altına alınarak kullanılabilmesine ilişkin süre iki gün daha uzatılmış oldu.
İzin belgesi nasıl alınabiliyor?
Muafiyet kapsamında bulunanlara yönelik iki ayrı izin sistemi var. Esas olarak e-başvuru sistemi üzerinden başvurunun yapılması gerekiyor.
İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasında “Tam kapanma sürecinde; 2 Mayıs saat 11.00 itibarıyla e- devlet üzerinden İçişleri Bakanlığı e- başvuru sisteminden muafiyet kapsamında olan sektör çalışanlarına yönelik toplam 2 milyon 52 bin 86 çalışma muafiyet izni belgesi düzenlenmiştir” denilmişti.
İkinci sistem ise çalışma izni görev belgesi formunun işveren ve çalışan tarafından manuel düzenlenerek ve imza atılmasıyla oluşturuluyor. Ancak bu yöntem ancak 7 Mayıs Cuma gününe kadar geçerli olacak. Devamında başvuruların internet üzerinden yapılması gerekecek.
Yeni düzenlemeler yapıldı
Ayrıca muafiyet alanında olmasına rağmen sistem üzerinden henüz çalışma izni görev belgesi alamayan işyeri sahipleri, kendi nam ve hesabına bağımsız çalışanlar ve kendi özel sandıklarına tabi olmaları nedeniyle sosyal güvenlik sisteminde kayıtları bulunmayan bankacılık sektörü çalışanları için de yeni düzenlemenin yapıldığı ve bu amaçla Gelir İdaresi Başkanlığı ve Türkiye Bankalar Birliği başta olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşlarca gerekli entegrasyonların sağlandı.
Son olarak valiler ve kolluk kuvvetlerince yürütülecek denetim faaliyetlerinde çalışma izni görev belgeleri detaylı olarak kontrole tabi tutulacağı ve herhangi bir suiistimalin tespiti halinde taahhütte bulunanlarla ilgili olarak gerekli idari/adli işlemler gerçekleştirileceği ifade edildi.
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde sokağa çıkmak isteyen kişiler karşılarında polisin orantısız müdahalesini buldu. Polis müdahale gerekçesi olarak pandemiyi ve sokağa çıkma kısıtlamalarını gösterdi.
Taksim Meydanı‘nda bulunan Cumhuriyet Anıtı ile Gezi Parkı polis barikatlarıyla çevrelenmiş, Taksim, Şişhane ve Osmanbey metro istasyonları da kapatılmıştı.
Taksim’e yürüyüşlere müdahale
İşçi Temsilcileri Konseyi (İTK) ve Emeğin Gücü, Taksim Tarlabaşı‘nda “1 Mayıs alanı Taksim’dir” pankartı açarak yürüyüş düzenledi. İTK ve Emeğin Gücü üyeleri polis tarafından gözaltına alındı.
Taksim’e doğru “Kampüsten sokağa, biz kazanacağız” pankartıyla Taksim’e doğru yürüyüşe geçen üniversiteliler Osmanbey’de polis saldırısıyla karşılaştı. Çok sayıda üniversiteli gözaltına alındı.
— Birleşik Gençlik Meclisleri (@BirlesikGM) May 1, 2021
Mecidiyeköy’den Taksim’e yürüyen Gençlik Meclisleri ve Devrimci Anarşist Federasyon üyeleri de polis saldırısıyla karşılaştı. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. DAF tarafından yapılan eylemde, protestocular polisi görünce polisin üzerine doğru koşmaya başladı.
— Devrimci Anarşist Federasyon (@DAFederasyon) May 2, 2021
Boğaziçi Dayanışması: İşkence yapıldı
Boğaziçi Dayanışması tarafından yapılan açıklamada gözaltına alınan öğrenciler arasında Boğaziçi protestolarında da yer alan sekiz öğrencinin yer aldığı bilgisi paylaşıldı. Açıklamada dört kişinin Vatan Emniyet’te şiddete maruz kaldığı belirtildi. Pazar günü Adliye’ye çıkarılan öğrenciler serbest bırakıldı.
1 Mayıs'ta gözaltına alınıp bu sabah adliyeye çıkarılan 8 öğrenci serbest bırakıldı. Öğrencilerden 4'ü polisler tarafından işkenceye maruz kaldı.
— Boğaziçi Öğrenci Meclisi (@bounmeclis) May 2, 2021
İstanbul Valiliği: 212 kişi gözaltına alındı
İstanbul Valiliği tarafından yapılan açıklamada “Güvenlik güçlerimizce yapılan tüm uyarılara rağmen dağılmayan ve mukavemetle karşılık veren toplam 212 kişi gözaltına alınmış ve haklarında adli işlem başlatılmıştır” bilgisi paylaşıldı.
Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi ise yaptığı açıklamada gözaltı sayısının 230’a ulaştığını belirtti.
Gazetecilere ‘genelge’ bahanesiyle müdahale
Gazeteci Sultan Eylem Keleş, Taksim’e çıkmak isteyenlere polis müdahalesini görüntülerken alandan uzaklaştırıldı. ”Gazeteciyiz, işimizi yapıyoruz” diyen Keleş’e polisler ”Burası bizim güvenli alanımız, genelge talimatı geldi” dedi.
1 Mayıs'ta çekim yapan gazeteci arkadaşlarımız polis tarafından engelleniyor, üyemiz Sultan Eylem Keleş'in ''Gazeteciyiz, işimizi yapıyoruz'' itirazı üzerine polisler ''Genelge talimatı var'' dedi. Tekrar ediyoruz; Emniyet'in genelgesiyle gazetecilik faaliyeti engellenemez! pic.twitter.com/pGhlK7bxs2
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün eylemler sırasında ses ve görüntü alınmasını yasaklayan genelgesini ifşa etmişti.
Genelgede, görevli polislerin ve sivillerin ses ve görüntü kayıtlarının sosyal medyada paylaşılmasının, “özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği” savunuluyor.
Mehmet Aktaş‘ın imzasıyla yayınlanan genelgede eylemler sırasında polislerin görüntülerini ya da seslerini kaydeden kişilerin engellenmesi ve haklarında adli işlem yapılması talimatı veriliyor.
İçişleri Bakanlığından 1 Mayıs öncesi personelini garantiye alma genelgesi.
Personeliniz görevini ifa ederken işkence yaparsa kayıt da alınır, delil de toplanır. Çünkü tekrarla, işkence yapmak görev sınırlarınızda değil, suçtur! pic.twitter.com/AFiARI20yT
Ankara’daki 1 Mayıs kutlamalarında de eylemciler polis müdahalesiyle karşılaştı. AA’nın aktardığına göre gün içerisinde toplamda 41 kişi gözaltına alındı.
Sağlık kontrolünden geçirildikten sonra emniyete götürülen 41 kişi hakkında, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu”na muhalefet ve Covid-19 tedbirlerini ihlalden işlem yapıldı.
YOL TV muhabirinin telefonu kırıldı
Ankara’daki eylemlerde de görüntü almaya çalışan Yol TV Muhabiri Özge Uyanık‘ı polis “Çekim yapmıyorsunuz” diye engellemek istedi. “Neye göre?” diye soran Uyanık’a polis memuru, “Daha dün genelge yayınlandı” cevabı verdi.
Uyanık basın kartını göstermesine rağmen polis, Uyanık’ın telefonunu yere attı ve çektiği videoyu silmeye çalıştı.
1 Mayıs İşçi Emek ve Dayanışma Bayramı gerekçesiyle İzmir’de Konak Meydanı ve Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile Buca Şirinyer’de bir araya gelen gruplar, ellerindeki pankartlarla yürümek istedi. Polis müdahalesiyle 18 kişi gözaltına alındı.
Bornova ilçesinde ise Küçükpark‘taki bir trafonun üzerine çıkarak pankart açan ve slogan atan iki kişi, polisin müdahalesiyle yakalandı.
AA’nın paylaştığı bilgilere göre toplamda 33 kişi gözaltına alındı. Eylemcilere sokağa çıkma kısıtlamasını ihlal ettikleri gerekçesiyle para cezası uygulandı.
2017 yılında Uttar Pradesh eyaletindeki bilhassa kutuplaştırıcı bir seçim kampanyası sırasında, Hindistan başbakanı Narendra Modi, olayları daha da tahrik etmek için münakaşaya girdi. Kürsüye çıkarak muhalefet partisinin liderliğindeki eyalet hükümetini Müslüman mezarlarına (kabristan) Hindu ölü yakma yerlerinden (shamshan) daha fazla para harcayarak Müslüman topluluğa yaranmakla suçladı. Her hakaretin ve iğneleyici sözün tehditkâr bir yankıya düşmeden önce cümlesinin ortasında en yüksek noktaya yükseldiği yerde, kendine özgü adeta anıran gülüşüyle kalabalığı kışkırttı. “Köyde bir kabristan yapılacaksa, buraya bir de shamshan yapılmalı,” dedi.
“Shamshan! Shamshan!” diye yankıladı onu büyülenmiş, tapınan kalabalık.
Belki şimdi Hindistan’ın ölü yakma yerlerindeki toplu cenazelerden yükselen alevlerin akıllardan çıkmayan görüntüsünün uluslararası gazetelerin ön sayfasına çıkmasına seviniyordur. Ülkedeki tüm kabristan ve shamshan’ların ihtiyaçlarını karşıladıkları nüfusa doğru orantılı olarak ve kapasitelerinin çok ötesinde tıkır tıkır çalışıyor olmasına da.
Modi Avrupa’daki ve ABD’deki insanların pandeminin ikinci dalgasının zirvesinde acı çektikleri bir dönemde konuştu. Ağzından tek kelime sempati içeren bir laf çıkmadı, Hindistan’ın altyapısı ve Covid’e hazır oluşu hakkında uzun uzun, sinsi sinsi övündü durdu.”
Washington Post Hindistan’ın gözler önüne serilen felaketi ve ülke sınırları içerisindeki yeni, hızla yayılan Covid varyantlarını kontrol altına almanın zorluğu hakkındaki yakın zamanlı bir başmakalede, “1.3 milyar nüfusa sahip Hindistan izole edilebilir mi?” diye sordu retorik olarak. Sonra da bu soruya “Kolay değil” yanıtını verdi. Koronavirüs bundan yalnızca birkaç ay önce İngiltere ve Avrupa’yı kasıp kavurduğunda bu soru muhtemelen aynı şekilde ortaya atılmadı. Fakat başbakanımızın bu yıl ocak ayında gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’ndaki sözleri düşünüldüğünde biz Hindistandakilerin darılıp gücenmeye hakkı yok.
Modi Avrupa’daki ve ABD’deki insanların pandeminin ikinci dalgasının zirvesinde acı çektikleri bir dönemde konuştu. Ağzından tek kelime sempati içeren bir laf çıkmadı, Hindistan’ın altyapısı ve Covid’e hazır oluşu hakkında uzun uzun, sinsi sinsi övündü durdu. Bu konuşmayı indirdim (download) çünkü tarih Modi rejimi tarafından yeniden yazıldığında – ki bu pek yakında olacak – kaybolabilir ya da bulmak zor olabilir. İşte o konuşmadan paha biçilmez inciler:
Arkadaşlar, bu endişe dolu zamanlarda size 1.3 milyar Hintliden özgüven, pozitiflik ve umut mesajı getirdim… Hindistan’ın dünya genelinde koronadan en çok etkilenen ülke olacağı tahmin ediliyor. Hindistan’da bir korona enfeksiyon tsunamisi olacağı söylendi, biri 700-800 milyon Hintli’nin enfeksiyon kapacağını, başkaları da 2 milyon Hintlinin öleceğini söyledi.
Arkadaşlar, Hindistan’ın başarısını başka bir ülkeyle yargılamak akla yatkın değil. Dünya nüfusunun %18’ine ev sahipliği yapan bir ülkede, bu ülke koronayı etkili biçimde kontrol altına alarak insanlığı büyük bir felaketten kurtardı.”
Sihirbaz Modi koronavirüsü etkili biçimde kontrol altına alarak insanlığı kurtardığı için eğilerek selam veriyor. Salgını kontrol altına almadığı ortaya çıktığına göre radyoaktif gibi görüldüğümüz için şikayet edebilir miyiz artık? Diğer ülkelerin sınırlarının bize kapalı olmasından ve uçuşların iptal edilmesinden? Virüsümüzle ve onun, partisinin ve politika usulünün temsil ettiği bütün o iğrençliği, bilim karşıtlığı, nefreti ve aptallığıyla mühürlendiğimiz için şikayet edebilir miyiz?
İlk Covid dalgası Hindistan’a geldiğinde ve geçen yıl yatıştığında, hükümet ve onun destekleyici yorumcuları zaferleriyle övünüyorlardı. “Hindistan piknikte değil,” diye tweet attı Print adlı online haber sitesinin yazı işleri müdürü Shekhar Gupta:“Ama giderlerimiz cesetlerle tıkalı değil, ne hastanelerde yatak bitti ne de krematoryumlar ve mezarlıklar odun ya da alan sıkıntısı yaşıyor. Bunların gerçek olduğuna inanamıyor musunuz? Aynı fikirde değilseniz verilerle gelin. Tanrı olduğunuzu düşünüyorsanız başka.”
Katı yürekli, saygısız imgelem bir yana – çoğu pandeminin ikinci bir dalgası olduğunu bize söylemesi için bir tanrıya gerek var mı?
Oksijen, Hindistan’ın yeni hastalıklı borsasının yeni para birimi. Üst düzey politikacılar, gazeteciler, avukatlar – Hindistan eliti – Twitter’da hastane yatakları ve oksijen tüpleri için yalvarıyor.”
Bu dalga tahmin edilse de, şiddeti bilim insanlarını ve virologları bile şaşırttı. Peki Modi’nin konuşmasında yere göğe koyamadığı Covid-spesifik altyapı ve virüse yönelik “halk hareketi” nerede? Hastanelerde yatak kalmadı. Doktorlar ve tıp personeli kırılma noktasında. Arkadaşlarım hiç personel olmayan ve sağlardan çok ölülerin olduğu koğuşlardan bahsediyorlar. İnsanlar hastane koridorlarında, yollarda ve evlerinde ölüyorlar. Delhi’deki krematoryumlarda yakacak odun kalmadı. Orman Bakanlığı kentlerdeki ağaçların kesilmesi için özel izin vermek zorunda kaldı. Çaresiz insanlar tutuşturabilmek için ellerine geçen her şeyi kullanıyorlar. Parklar ve otoparklar ölü yakma yerlerine dönüştürülüyor. Sanki gökyüzünde ciğerlerimizdeki havayı emen görünmez bir UFO var. Hiç bilmediğimiz bir hava akını.
Oksijen, Hindistan’ın yeni hastalıklı borsasının yeni para birimi. Üst düzey politikacılar, gazeteciler, avukatlar – Hindistan eliti – Twitter’da hastane yatakları ve oksijen tüpleri için yalvarıyor. Oksijen tüpleri için gizli pazar büyüyor. Oksijen satürasyon makinaları ve ilaçları bulmak zor.
Başka şeylerin de pazarı var. Serbest piyasanın en dibinde, hastane morgunda torbaya konulan ve istiflenen sevdiğin kişiye son bir kez bakma rüşveti. Son duaları etmeyi kabul eden rahibe fazladan ücret. Çaresiz ailelerin merhametsiz doktorlar tarafından soyup soğana çevrildiği online medikal danışmanlıklar. Üstüne üstlük, tarlanı ve evini satıp geri kalan her rupiyi son kuruşuna kadar özel bir hastanede tedavi için harcaman gerekebilir. Seni kabul etmeden önce istedikleri depozito bile aileni birkaç kuşak geriye götürebilir.
Cesetleri ne yapmalı?
Bunların hiçbiri insanların maruz kaldığı travma, kaos ve hepsinden öte haysiyetsizliğin tam derinliğini ve boyutunu vermiyor. Arkadaşım T’nin başına gelenler sadece Delhi’deki yüzlerce, belki de binlerce benzer hikayeden yalnızca biri. Yirmili yaşlarında olan T. Delhi’nin kenar mahallelerindeki Ghaziabad’da anne ve babasıyla birlikte küçük bir dairede yaşıyor. Annesi kritik hastaydı. Pandeminin ilk günleri olduğu için annesi için hastanede yatak bulacak kadar şanslıydı. Şiddetli bipolar depresyon tanısı konulan babası şiddet göstermeye ve kendine zarar vermeye başladı. Uyumayı bıraktı. Altını kirletiyordu. Psikiyatristi online yardım etmeye çalışıyordu ama kocası daha yeni Covid’den öldüğü için zaman zaman o da çöküyordu. Psikiyatrist. T’nin babasının hastaneye yatması gerektiğini söyledi ama Covid pozitif olduğu için böyle bir olasılık yoktu. T. geceleri uyanık kalarak babasını yatırdı, onu süngerle silerek temizledi. Onunla her konuştuğumda nefessiz kaldığımı hissediyordum. Sonunda, mesajı geldi: “Babam öldü.” Covid’den değil, tamamen çaresizlikten kaynaklanan psikiyatrik bir çöküşün neden olduğu tansiyondaki ani yükseliş yüzünden ölmüştü.
Cesetle ne yapmalı? Çaresizce tanıdığım herkesi aradım. Yanıt verenler arasında ünlü toplumsal aktivist Harsh Mander ile çalışan Anirban Bhattacharya da vardı. Bhattacharya 2016’da üniversite kampüsünde düzenlenmesine yardım ettiği bir protesto yüzünden isyana teşvik suçlamasıyla hakim karşısına çıkmak üzere. Geçen yıl yakalandığı şiddetli Covid vakasından tam anlamıyla iyileşemeyen Mander. insanları Aralık 2019’da yürürlüğe giren Ulusal Vatandaş Kaydı (NRC) ve Vatandaşlık Değiştirme Yasası’na (CAA) karşı – her ikisi de bariz bir şekilde Müslümanlara yönelik ayrımcılık yapıyor – seferber ettikten sonra tutuklanmakla ve yönettiği yetimhanelerin kapatılmasıyla tehdit ediliyor. Mander ve Bhattacharya, her türlü teşkilat yokluğunda, yardım hatları ve acil çözümler oluşturan ve ambülansları organize ederek, cenazeleri ve ölü bedenlerin ulaşımını koordine ederek kendilerini perişan eden çok sayıda vatandaş arasında yer alıyorlar. Bu gönüllülerin yaptıkları şeyler kendileri için güvenli değil. Bu pandemi dalgasında gençler düşüyor, yoğun bakım ünitelerini gençler dolduruyor. Gençler öldüğünde, aramızdaki yaşlılar yaşama isteklerini de kaybediyorlar.
T’nin babası yakıldı. T ve annesi iyileşiyor.
Uttar Pradesh’in başbakanı Ajay Mohan Bisht eyaletindeki hiçbir hastanede oksijen kıtlığı olmadığını ilan etti ve bu dedikoduları yayan kişilerin Ulusal Güvenlik Yasası kapsamında kefaletsiz tutuklanacaklarını, mallarına ve mülklerine el konulacağını söyledi.”
Eninde sonunda her şey yoluna girecek. Elbette, girecek. Ama kimlerin o günü görecek kadar hayatta kalacağını bilmiyoruz. Zenginler daha kolay nefes alacak. Yoksullar almayacak. Şimdilik, hasta ve ölüm döşeğinde olanlar arasında bir demokrasi emaresi var. Zenginler de devrildi. Hastaneler oksijen için yalvarıyor. Bazıları kendi-oksijenini-getir dalaverelerine başladı. Oksijen krizi eyaletler arasında siyasi partilerin suçu kendi üzerlerinden atmaya çalıştıkları yoğun, yakışıksız kavgalara yol açtı.
22 Nisan gecesi durumları kritik olan yüksek oksijen akışına bağlı 25 koronavirüs hastası Delhi’nin en büyük özel hastanelerinden Sir Ganga Ram’da öldü. Hastane oksijen tedariğinin yenilenmesi için pek çok kez SOS mesajı verdi. Ertesi gün hastane yönetiminin başkanı aceleyle olayları açıklığa kavuşturdu: “Oksijen desteği eksikliği yüzünden öldüklerini söyleyemeyiz.” 24 Nisan’da, 20 hasta daha Delhi’deki bir başka büyük hastane olan Jaipur Golden’da oksijen tedariği bittiği için hayatını kaybetti. Aynı gün Hindistan hükümeti adına konuşan Hindistan başsavcısı Tushar Mehta Delhi Yargıtay’da şunları söyledi: “Mızmızlanmamaya çalışalım… Şimdiye kadar ülkede hiç kimsenin oksijensiz bırakılmamasını sağladık.”
Yogi Adityanath adıyla bilinen, Uttar Pradesh’in safran renkli giyinen başbakanı Ajay Mohan Bisht kendi eyaletindeki hiçbir hastanede oksijen kıtlığı olmadığını ilan etti ve bu dedikoduları yayan kişilerin Ulusal Güvenlik Yasası kapsamında kefaletsiz tutuklanacaklarını, mallarına ve mülklerine el konulacağını söyledi.
‘Lütfen şikayet etmeden ölün’
Yogi Adityanath oyun oynamıyor. İki kişiyle birlikte Hathras bölgesindeki Dalit bir kız çocuğunun toplu tecavüze uğramasını ve öldürülmesini haber yaptığı için aylarca hapiste kalan Siddique Kappan – Kerala’dan Müslüman bir gazeteci – kritik hasta ve Covid testi pozitif çıktı. Kappan’ın eşi Hindistan temyiz mahkemesinin başkanına çaresizce dilekçe yazarak kocasının Mathura’daki Medical College hastanesindeki hasta yatağına “tıpkı bir hayvan” gibi zincirlenerek yattığını söyledi. (Temyiz mahkemesi şimdi Uttar Pradesh hükümetinin onu Delhi’deki bir hastaneye taşıması talimatını verdi.) Eğer Uttar Pradesh’de yaşıyorsanız, lütfen kendinize bir iyilik yapın ve şikâyet etmeden ölün mesajı veriliyor.
Şikayet edenlere yönelik tehdit Uttar Pradesh ile sınırlı değil. Modi ve çok sayıda bakanının üyesi oldukları ve kendi silahlı milislerini yöneten faşist Hindu ulusalcı örgüt Rashtriya Swayamsevak Sangh’in (RSS) sözcüsü “Hindistan karşıtı güçlerin” “olumsuzluk” ve “güvensizlik” beslemek için bu krizi kullanacakları konusunda uyardı ve basından “pozitif bir atmosfer” oluşturmaya yardım etmelerini istedi. Twitter hükümeti eleştirenlerin hesaplarını dondurarak onlara yardım etti.
Teselliyi nerede aramalıyız? Peki ya bilimi? Sayılara mı tutunmalıyız? Kaç ölü var? Kaç kişi iyileşti? Enfekte olan kaç kişi var? Pik ne zaman gelecek? 27 Nisan’daki rapor 323.114 yeni vaka, 2.771 ölüydü. Bu kesinlik bir anlamda güven verici. Peki, nereden biliyoruz? Delhi’de bile test olmak zor. Küçük kasabalarda ve şehirlerdeki mezarlıklar ve krematoryumlardan gelen Covid-protokollü cenazelerin sayısı resmi sayımdan 30 kat daha yüksek bir ölü sayısını işaret ediyor. Metropol bölgelerinin dışında çalışan doktorlar bunun nasıl olduğunu size anlatabilir.
Bu yılın göçü farklı bir kaosla sonuçlandı: Köydeki evlerine girmeden önce kalabilecekleri hiç karantina merkezi yoktu. Kırsal bölgeyi şehir virüsünden korumaya çalışıyor gibi görünmek için dahi zahmet etmediler.”
Eğer Delhi işleyemez hale geldiyse, Bihar’da, Uttar Pradesh’de, Madhya Pradesh’deki köylerde olanları nasıl tahayyül etmeliyiz? Virüsü beraberlerinde getiren on milyonlarca işçi Modi’nin 2020’deki ulusal karantinasının anılarıyla travmatize olmuş bir şekilde şehirlerden ailelerinin yanına kaçıyorlar. Bu yalnızca dört saat önceden haber verilen dünyanın en sıkı karantinasıydı. Şehirlerde mahsur kalan göçmen işçileri işsiz, kiralarını ödeyemeyecek kadar parasız, yiyeceksiz ve ulaşımdan yoksun bıraktı. Pek çok kişi en uzaktaki köylerdeki evlerine gitmek için yüzlerce mil yürümek zorunda kaldı. Yüzlerce kişi yolda öldü.
Bu sefer ulusal karantina olmasa da işçiler ulaşım hala mevcutken, trenler ve otobüsler hala çalışıyorken gittiler. Gittiler, çünkü bu devasa ülkede ekonominin motorunu oluşturmalarına rağmen kriz gelip çattığında bu yönetimin gözünde hiç var olmadıklarını biliyorlar. Bu yılın göçü farklı bir kaosla sonuçlandı: Köydeki evlerine girmeden önce kalabilecekleri hiç karantina merkezi yoktu. Kırsal bölgeyi şehir virüsünden korumaya çalışıyor gibi görünmek için dahi zahmet etmediler.
Bu köylerde insanlar ishal ve tüberküloz gibi kolay tedavi edilebilir hastalıklar yüzünden ölüyorlar. Covid ile nasıl baş etsinler? Covid testlerine ulaşabiliyorlar mı? Hastane var mı? Oksijen var mı? Dahası sevgi var mı? Sevgiyi geçtim, kaygı dahi duyuluyor mu? Duyulmuyor. Çünkü Hindistan’ın herkese açık kalbinin olması gereken yerde yalnızca soğuk aldırışsızlıkla dolu kalp şeklinde bir delik var.
Hastane yok, Birlik Heykeli var
Bu sabah (28 Nisan) erken saatlerde arkadaşım Prabhubbai’nin ölüm haberini aldım. Ölmeden önce klasik Covid semptomları gösteriyordu. Ama ölümü resmi Covid sayımında kaydedilmeyecek çünkü test ya da tedavi olmadan evinde öldü. Prabhubhai, Narmada vadisinde baraj karşıtı harekete karşı çıkan gözüpek biriydi. Yıllar önce ilk yerli kabile grubunun baraj mimarlarına ve subayların kolonisine yer açmak için topraklarından atıldığı Kevadia’daki evinde birçok kez kalmıştım. Prabhubhai’nin ailesi gibi yerlerinden edilen aileler hala o koloninin kıyılarında kalmaya devam ediyorlar; yoksullaştırıldılar ve göçebe oldular, bir zamanlar kendilerine ait olan topraklarda ihlalci konumdalar.
Kevadia’da hastane yok. Yalnızca özgürlük savaşçısı ve Hindistan’ın ilk başbakan yardımcısı olan ve adını baraja veren Sardar Vallabhbhai Patel’e benzeyecek şekilde inşa edilen Birlik Heykeli var. Heykel 182 metre uzunluğunda, dünyadaki en uzun heykel ve 422 milyon dolara mal oldu. İçerideki çok hızlı asansörler, turistleri Narmada barajını Sardar Patel’in göğsünden görmeleri için yukarı taşıyor. Elbette,yok edilmiş, engin rezervuarın derinliklerine gömülmüş nehir vadisi medeniyetini göremez ya da dünyanın bugüne dek bildiği en güzel, en yoğun mücadelelerden birini veren – yalnızca baraja değil, medeniyetin, mutluluğun ve ilerlemenin nelerden oluştuğuna dair kabul edilen fikirlere de karşı – halkın hikayelerini duyamazsınız. Bu heykel Modi’nin en sevdiği projesiydi. Heykelin açılışını Ekim 2018’de yaptı.
Prabhubhai hakkında bana mesaj yazan arkadaşım Narmada vadisinde baraj karşıtı bir aktivist olarak yıllarını geçirmişti. Şöyle dedi: “Bunu yazarken ellerim titriyor. Kevadia Kolonisi’ndeki ve civarındaki Covid durumu vahim.”
Hindistan’ın Covid grafiğini oluşturan kesin rakamlar, Modi’nin Şubat 2020’de ev sahipliği yaptığı “Namaste Trump” etkinliğine giderken kenar mahalleleri Donald Trump’tan saklamak için Ahmedabad’ta inşa edilen duvara benziyor. Bu rakamlar ne kadar vahim olursa olsun, size önemsenen-Hindistan’ın bir tablosunu veriyor, ama kesinlikle mevcut Hindistan’ın değil. Mevcut Hindistan’da insanların Hintli olarak oy vermeleri fakat gözden çıkarılabilir olarak ölmeleri bekleniyor.
“Mızmızlanmamaya çalışalım.”
Nisan 2020’ye dek ve ardından kasım ayında tekrar hükümet tarafından oluşturulan bir komite ile şiddetli oksijen kıtlığı olasılığına işaret edildiği gerçeğine dikkat çekmemeye çalışalım. Delhi’nin en büyük hastanelerinin bile neden kendilerine ait oksijen üreten tesislerinin olmadığına şaşırmamaya çalışalım. PM Cares Fund’ın – yakın zamanda Başbakanın herkesçe daha çok bilinen Ulusal Yardım Fonu’nun yerini alan şeffaf olmayan ve halkın parasını ve hükümet altyapısını kullanmasına rağmen sıfır kamusal hesap verme zorunluluğuna sahip özel bir vakıf gibi işleyen bir kuruluş – birdenbire oksijen krizine değinmek için harekete geçmesine şaşırmamaya çalışalım. Yoksa Modi şimdi hava-tedariğimizde pay sahibi mi olacak?
“Mızmızlanmamaya çalışalım.”
Modi hükümetinin ilgilenmesi gereken çok daha acil sorunlar olduğunu anlayın. Demokrasinin son emarelerini yok etmek, Hintli olmayan azınlıkları zulmetmek ve Hindu Ulusu’nun temellerini sağlamlaştırmak amansız bir plan tutturuyor. Örneğin, kuşaklar boyu orada yaşayan ve birdenbire vatandaşlıktan atılan 2 milyon kişi için Assam’da derhal inşa edilmesi gereken muazzam hapishane kompleksleri var. (Bu konuda bağımsız yüksek mahkememiz hükümetin tarafında yer aldı.)
‘Müslümansanız, öldürüldüğünüz için suçlanırsınız’
Geçen mart kuzey-doğu Delhi’de kendi topluluklarına yönelik gerçekleşen Müslüman karşıtı pogromda birinci dereceden sanık olarak yargılanan ve hapse atılan yüzlerce öğrenci, aktivist ve genç Müslüman var. Hindistan’da Müslümansanız, öldürülmek suçtur. Bunun bedelini arkadaşlarınız öder. Üst düzey BJP politikacıların koruyup kolladığı Hintli vandalların yerle bir ettiği caminin yerine inşa edilen Ayodhya’daki yeni Ram Tapınağı’nın açılışı vardı. (Bu konuda bağımsız yüksek mahkememiz hükümetin ve hoşgörüyle vandalların tarafında yer aldı.) Tarımı özelleştiren tartışmalı yeni Çiftlik Tasarıları vardı. Protesto için sokağa çıktıklarında dövülen ve göz yaşartıcı gaz sıkılan yüzbinlerce çiftçi vardı.
Bir de acilen ilgilenilmesi gereken Yeni Delhi’nin emperyal merkezinin solan ihtişamı için heybetli bir yeni ikameye ödenecek multi-multi-multimilyon-dolar planı var. Ne de olsa, yeni Hindu Hindistan hükümeti eski binalara yerleşebilir mi hiç? Pandeminin kırıp geçirdiği Delhi karantinadayken bir temel hizmet olarak ilan edilen “Central Vista” projesi ile ilgili inşaat çalışmaları başladı. İşçiler naklediliyor. Belki onlar bir krematoryum ilave etme planlarını değiştirebilirler.
Kumbh Mela’nın da organize edilmesi gerekiyordu, ki milyonlarca Hintli hacı Ganj’da yıkanmak için küçük bir kasabada istiflensin ve ülkenin diğer ucundaki evlerine kutsanmış ve arınmış bir halde dönerken virüsü adil bir şekilde yaysınlar. Modi bunun, kutsal inişin “sembolik” olması için – bu ne demekse – bir fikir olabileceğini kibarca öne sürse de Kumbh, işte bu! (Geçen yıl İslami örgüt Tablighi Jamaat’ın bir konferansına katılanların başına gelenlerin aksine, basın onlara “korona cihatçıları” adı takmadı ya da insanlığa yönelik suçlar işlemekle suçlayan bir kampanya yürütmedi.) Kaçtıkları Mymanmar’daki soykırımcı rejime acilen geri gönderilmesi gereken – darbenin ortasında – birkaç bin Rohingya mültecisi de vardı. (Bir kez daha, bağımsız yüksek mahkememize bu konuda dilekçe yazıldığında mahkeme hükümetin görüşüyle uzlaşma içerisindeydi.)
Anlayacağınız gibi meşguldü, meşguldü, meşguldü.
Bir aya yayılan seçim kampanyasının sonucu: 200.000 vaka
Tüm bu acil faaliyetin dışında, Batı Bengal eyaletinde kazanılması gereken bir seçim vardı. Bu içişleri bakanımız Modi’nin adamı Amit Shah’ın az çok kabine görevlerini terk etmesini ve partisinin kanlı propagandasını yaymak, her küçük kasaba ve köyde insanları birbirine düşürmek için tüm dikkatini aylarca Bengal’e vermesini gerektiriyordu. Batı Bengal coğrafi olarak küçük bir eyalettir. Seçim tek bir günde gerçekleşebilirdi, geçmişte böyle olmuştu. Fakat BJP için yeni bir bölge olduğundan partinin çoğu Bengal’den olmayan çekirdek kadrosunu oylamaya gözetmenlik yapsınlar diye bir seçim bölgesinden diğerine taşıması için zaman gerekiyordu. Seçim planı bir aya yayılan, sonuncusu 29 Nisan’da olmak üzere sekiz aşamaya ayrılmıştı. Korona enfeksiyonları sayımı artış gösterirken, diğer siyasi partiler seçim komisyonuna seçim planını yeniden düşünmeleri için yalvardı. Komisyon reddetti ve BJP’nin tarafını tuttu, kampanya devam etti. BJP’nin yıldız kampanyacısı olan başbakanın bizzat kendisinin zafer sarhoşluğu içerisinde ve maskesiz şekilde maskesiz kalabalıklara konuşma yaptığı, daha önce eşi benzeri görülmemiş sayıda kişiye geldikleri için teşekkür ettiği videoları görmeyen kaldı mı? Bu 17 Nisan’daydı, günlük enfeksiyonların resmi rakamı halihazırda 200.000’in üzerine çıkmıştı.
Şimdi, oylama kapanırken, Bengal yeni üçlü mutant cinsiyle – tahmin edin, “Bengal cinsi” olarak biliniyor – yeni korona kazanı olmaya hazır. Gazeteler eyalet başkenti Kalküta’da test yapılan her iki kişiden birinin Covid pozitif olduğunu bildiriyorlar. BJP Bengal’i kazanırsa insanlara ücretsiz aşı sağlayacağını ilan etti. Peki ya kazanmazsa?
“Mızmızlanmamaya çalışalım.”
Bu epik felaket Modi-hizalı Hindistan televizyon kanallarında boy gösterirken, hepsinin nasıl da tek bir ağızdan konuştuğunu fark edeceksiniz. ‘Sistem’ çöktü, diyorlar tekrar tekrar. Virüs Hindistan’ın sağlık ‘sistemi’ni bozguna uğrattı.”
Her neyse, peki ya aşılar? Bizi kurtaracaklarına şüphe yok ya? Hindistan bir aşı merkezi değil mi? Aslına bakarsanız, Hindistan hükümeti tamamen iki üreticiye bağlı – Hindistan Serum Enstitüsü (SII) ve Bharat Biotech. Her ikisinin de dünyadaki en pahalı iki aşıyı dünyadaki en yoksul kişilere satışa sunmasına izin veriliyor. Bu hafta aşıları özel hastanelere biraz yükseltilmiş bir fiyata, eyalet hükümetlerine ise biraz daha düşük fiyata satacaklarını açıkladılar. Yuvarlak hesaplar aşı şirketlerinin muhtemelen akla hayale gelmeyecek karlar elde edeceklerini gösteriyor.
Modi yönetiminde, Hindistan ekonomisinin içi oyuldu ve zaten güvencesiz yaşayan yüz milyonlarca insan şiddetli yoksulluğa itildi. Muazzam sayıda kişi şimdi hayatta kalmak için Kongre Partisi iktidardayken 2005 yılında kurulan Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası’ndan (NREGA) alacağı cüzi kazanca güveniyor. Açlık sınırındaki ailelerden kendilerini aşılatmak için aylık gelirlerinin büyük kısmını vermelerini beklemek imkansız. İngiltere’de aşılar ücretsiz ve temel bir hak. Sırasını beklemeden aşı olmaya çalışanlara dava açılabilir. Hindistan’da aşılama kampanyasının altında yatan esas saik şirket karı gibi görünüyor.
Bu epik felaket Modi-hizalı Hindistan televizyon kanallarında boy gösterirken, hepsinin nasıl da tek bir ağızdan konuştuğunu fark edeceksiniz. “Sistem” çöktü, diyorlar tekrar tekrar. Virüs Hindistan’ın sağlık “sistemi”ni bozguna uğrattı.
Sağlık hizmeti temel bir haktır. Özel sektör parası olmayan aç, hasta, ölüm döşeğindeki insanların ihtiyaçlarını karşılamaz. Hindistan sağlık hizmetinin bu kitlesel özelleştirilmesi suçtur.”
Sistem çökmedi. “Sistem” neredeyse yoktu. Hükümet – bu hükümet ve öncesindeki Kongre hükümeti – yok hükmündeki mevcut tıbbi altyapıyı kasten boşalttı. Pandemi neredeyse var olmayan bir kamu sağlığı sistemine sahip bir ülkeyi vurduğunda olan budur. Hindistan gayri safi yurtiçi hasılasının yaklaşık %1.25’ini harcıyor. Bu rakam dünyadaki ülkelerinden çoğundan, hatta en yoksul olanlardan bile daha düşük. Bu rakamın bile şişirildiği düşünülüyor çünkü önemli olan fakat sıkı bir şekilde sağlık hizmeti olarak nitelendirilmeyen şeyler de bunun içine giriyor. Bu yüzden gerçek rakamın daha ziyade %0.34 olduğu tahmin ediliyor. Asıl trajedi ise bu müthiş yoksul ülkede 2016 tarihli bir Lancet çalışmasının gösterdiği gibi kentsel alanlardaki sağlık hizmetlerinin %78’inin, kırsal alanlardaki sağlık hizmetlerinin ise %71’inin özel sektör tarafından yürütülmesi. Kamu sektöründe geriye kalan kaynaklar yozlaşmış yöneticiler ve doktorlar, yozlaşmış sevkler ve sigorta curcunasıyla sistematik olarak özel sektörce hortumlanıyor.
Sağlık hizmeti temel bir haktır. Özel sektör parası olmayan aç, hasta, ölüm döşeğindeki insanların ihtiyaçlarını karşılamaz. Hindistan sağlık hizmetinin bu kitlesel özelleştirilmesi suçtur.
İnsanlık suçuna tanık oluyoruz
Sistem çökmedi. Hükümet başarısız oldu. Belki “başarısız” doğru bir sözcük değil çünkü cezai ihmale değil, insanlığa yönelik doğrudan bir suça tanık oluyoruz. Virologlar Hindistan’daki vaka sayısının katlanarak artacağını ve günde 500.000’den fazla olacağını tahmin ediyorlar. Önümüzdeki aylarda yüzbinlerce kişinin – belki daha fazla – öleceğini tahmin ediyorlar. Arkadaşlarımla birlikte varlığımızı belirtmek için birbirimizi her gün aramaya karar verdik, tıpkı sınıflarımızda alınan yoklamalar gibi. Sevdiklerimizle gözyaşları içerisinde ve endişeyle konuşuyoruz, birbirimizi tekrar görüp görmeyeceğimizi bilmiyoruz. Yazıyoruz, çalışıyoruz, başladığımız işi bitirecek kadar yaşayıp yaşamayacağımızı bilmiyoruz. Bizi nasıl bir korku ve aşağılamanın beklediğini bilmiyoruz. Hepsinden çok da onur kırıcı. Bizi asıl yıkan da o.
#ModiMustResign (Modi İstifa Etmeli) etiketi sosyal medyada yükselişe geçti. Bazı mimler ve illüstrasyonlar Modi’yi sakalının içinden çıkan kafatası yığınıyla gösteriyor. Mesih Modi cesetlerden oluşan bir mitingte konuşuyor. Modi ve Amit Shah akbaba olarak oy toplayabilecekleri ceset bulmak için ufku tarıyorlar. Fakat bu hikayenin yalnızca bir tarafı. Diğer tarafta hiç duygusu olmayan, boş bakışlı ve somurtkan gülüşlü adam, geçmişte çok sayıda zorbanın yaptığı gibi, başkalarında tutkulu hisler uyandırabiliyor. Patolojisi bulaşıcı. Ve bu onu diğerlerinden ayırıyor. En büyük oy tabanına ev sahipliği yapan ve büyük farkla ülkenin politik kaderini belirlemeye eğiliminde olan Kuzey Hindistan’da yol açtığı acı, tuhaf bir hazza dönüşmüş gibi görünüyor.
Fredrick Douglass haklıydı: “Tiranların sınırlarını zulmettikleri kişilerin dayanıklılığı belirler.” Hindistan’da dayanma kapasitemizle öyle gurur duyarız ki. Ne güzel eğitiriz kendimizi meditasyon yapmak, içe dönmek, öfkemizle baş etmek ve eşitlikçi olma beceriksizliğimizi haklı çıkarmak için. Aşağılanmamızı öyle uysal benimseriz ki.
Hindistan’ın sözde aydınlarının, şirketlerin ve sahip oldukları basın mecralarının CEO’larının Gujarat’taki Müslüman pogromunu bilmesine rağmen Modi’nin başbakan olmasının önünü açmak için çok çalıştılar. Eleştirilere devam eden bizleri aşağıladılar ve bağırarak üste çıktılar.”
Modi 2001’de Gujarat’ın yeni başbakanı olarak ilk kez siyaset sahnesine çıktığında 2002 Gujarat pogromu olarak bilinen olaylardan sonra gelecek kuşaklar arasında yerini sağlamlaştırdı. Birkaç gün içerisinde, Gujarat polisi tarafından kollanan ve bazen de aktif olarak desteklenen Hindu infazcı çeteler elliden fazla Hindu hacının canlı canlı yandığı trendeki dehşet verici kundaklamanın “intikamı” olarak binlerce Müslümanı öldürdü, tecavüz etti ve canlı canlı yaktılar. Şiddet yatıştığında, o zamana dek partisi tarafından yalnızca başbakan olarak atanan Modi erken seçim çağrısı yaptı. Hindu Hriday Samrat (“Hintli Kalplerin İmparatoru”) olarak resmedildiği kampanya ona ezici bir zafer kazandırdı. Modi o zamandan beri seçim kaybetmedi.
Gujrat pogromundaki katillerin çoğu sonrasında gazeteci Ashish Khetan tarafından kameraya alındı; insanları ölünceye kadar doğramakla, hamile kadınların karınlarını kesip açmakla ve bebeklerin kafalarını taşlara vurmakla övünüyorlardı. Modi’nin başbakan olması sayesinde bunları yapabildiklerini söylediler. Bu kayıtlar ulusal TV’de yayınlandı. Modi iktidar koltuğunda kalmayı sürdürürken, teypleri mahkemelere ibraz edilen ve adli olarak incelenen Khetan çok sayıda olayın tanığı olarak mahkemeye çıktı. Zaman içerisinde, katillerin bazıları tutuklandı ve hapse girdi ama çoğu salıverildi. Undercover: My Journey Into the Darkness of Hindutva adlı son kitabında Khetan, Modi’nin başbakan olarak görev süresi boyunca Gujarat polisinin, hakimlerin, avukatların, savcıların ve soruşturma komitelerinin hepsinin delilleri karartmak, tanıkları korkutmak ve hakimleri tayin etmek için tezgah kurduklarını ayrıntılarıyla anlatıyor.
Hindistan’ın sözde aydınlarının, belli başlı şirketlerin ve sahip oldukları basın mecralarının CEO’larının çoğu bütün bunları bilmelerine rağmen Modi’nin başbakan olmasının önünü açmak için çok çalıştılar. Eleştirilere devam eden bizleri aşağıladılar ve bağırarak üste çıktılar. “İlerle,” mantraları olmuştu. Bugün bile, Modi’ye yönelik sert sözlerini onun hitabet becerilerini ve “çalışkanlığını” överek yumuşatıyorlar. Muhalefet partilerindeki politikacılara yönelik ithamları ve sataşmacı hakaretleri çok daha sert. Özel aşağılamalarını Kongre partisinden Rahul Gandhi’ye saklıyorlar, yaklaşan Covid krizi hakkında sürekli uyarıda bulunan ve hükümetten devamlı elinden geldiğince hazırlanmasını isteyen tek politikacıya. iktidar partisine tüm muhalefet partilerini yok etme kampanyasına yardım etmek demokrasinin yok edilmesi için işbirliği yapmak anlamına geliyor.
İşte şimdi buradayız
İşte şimdi buradayız, kolektif çalışmalarının cehenneminde, demokrasinin işleyişi için esas olan bağımsız her kurumdan taviz verildi ve içleri boşaltıldı, virüs kontrolden çıktı.
Hükümet dediğimiz kriz-üreten makine bizi bu felaketten çıkaramayacak. Hükümette bütün kararları tek bir adam aldığı için değil, bu adam tehlikeli olduğu için de değil – pek zeki de sayılmaz. Bu virüs uluslararası bir sorun. Onunla başa çıkmak için, en azından pandeminin kontrolü ve yönetimi konusunda, karar almanın iktidar partisi, muhalefet üyeleri ile sağlık ve kamu düzeni uzmanları tarafından oluşan bir tür tarafsız bir kurulun ellerine geçmesi gerekecek.
Modi’ye gelecek olursak, suçlarından istifa etmesi uygun bir teklif olur mu? Belki onlara mola verebilir – bütün o sıkı çalışmaya bir mola. VIP seyahat için kişiselleştirilmiş – aslına bakılırsa, onun için – 564 milyon $’lık Boeing 777; Air India One bir süredir uçak pistinde boş boş duruyor. O ve adamları çekip gidebilir. Geri kalanlarımız bu pisliği temizlemek için ellerinden geleni yapacak.
Hayır, Hindistan izole edilemez. Yardıma ihtiyacımız var.
Beatles‘ın en sevilen şarkılarının çoğu Lennon & Mc Cartney ikilisinin besteleri olarak kayıtlara geçse de grubun en genç üyesi George Harrison’ın 1968 yılından sonra ardı ardına While My Guitar Gently Weeps, Something ve Here Comes The Sun gibi “En iyi Beatles şarkıları” listelerinde üst sıralarda gösterilen üç şarkı yazması tesadüf olabilir mi?
1968’in başında, tüm Beatles üyeleri eşleri ile beraber, 60 kişilik bir grupla, Maharashi Mahesh Yogi’nin Transandantal Meditasyon turuna katılmak üzere Hindistan’a giderler. Hindistan’ın mistik havası ve tanıştıkları yeni kültür, grubun yaratıcılığını arttırır ve John, Paul ve George kaldıkları iki ay süre içerisinde birçok şarkı yazarlar. Nisan ayında Hindistan’dan döndüklerinde The White Album’de yer alacak olan şarkıların çoğu sadece kaydedilmeyi beklemektedir.
Hindistan seyahati sonrası George en yaratıcı dönemine girer. 68 baharında ebeveynlerine yaptığı bir ziyarette en eski Çin klasiklerinden “Değişimler Kitabı” olarak tercüme edilen “I Ching”i okumaya başlar. Sanatçı en güzel bestelerinden birini yapmasına yol açacak o sihirli anları daha sonra şöyle anlatacaktır:
“Değişimler Kitabı hakkında düşünüyordum. Her şeyin tamamen rastlantısal olduğu Batılı inanışının aksine, Doğu inanışında her şey olması gerektiği gibi olur ve tesadüf diye bir şey yoktur. Önümüze çıkan her küçük parçanın bir amacı vardır.”
The Beatles Hindistan’da.
George kitabın herhangi bir sayfasını açıp ilk okuduğu kelime ile bir şarkı yazmaya karar verir. Öyle ya her şey birbiriyle bağlantılıdır ve Değişimler Kitabı’nı okumasının da bir amacı olmalıdır. Rastgele bir sayfayı açar, “gently weeps” kelimesini okur ve usulca kitabı kapatır. Gitarı eline alır ve Beatles’ın en sevilen şarkılarından birini besteler.
I look at you all, see the love there that’s sleeping While my guitar gently weeps
Şarkının mesajı evrensel sevgi ve barıştır. İnsanların içinde gizlenen ve açığa çıkmayan evrensel sevginin anlatımında All You Need Is Love ve Let It Be gibi şarkılarla tematik benzerlik gösterse de diğerlerinden farklı olarak daha kişisel bir feryattır.
“Gitarım usulca ağlarken
Hepinize bakıyorum ve orada uyuyan sevgiyi görüyorum”
Harrison’un biyografisini yazan Joshua Green’e göre sözler, John F.Kennedy ve Martin Luther King’in öldürülmeleri ve Sovyetlerin Çekoslavakya’yı işgali gibi siyasi olaylar karşısında Harrison’un hayal kırıklığını yansıtır. Sanatçı bunca sevgi ve barış mesajının yenik düşmesine sözleriyle cevap vermektedir.
Şarkının sadece akustik versiyonunda yer alan son kıtada, sanatçı sanki dünyaya yukarıdan bakar ve olup bitenler karşısındaki çaresizliğini “Gitarım usulca ağlarken burada oturup yaşlanmaktan başka bir şey yapamıyorum.” sözleriyle belirtir:
I look from the wings at the play you are staging
While my guitar gently weeps
As I’m sitting here doing nothing but ageing
Still my guitar gently weeps
The Beatles, While My Guitar Gently Weeps’in stüdyo kayıtları sırasında.
Harrison şarkıyı tamamen tek başına bestelemiştir ancak daha sonra stüdyo kaydında biri ondan rol çalacaktır üstelik o kişi bir Beatle bile değildir.
68 Mayıs’ında grup üyeleri “The White Album”için EMI stüdyolarına dönerler. Kayıtlar ekim ortasına kadar sürecektir. George o günlerde biraz da gruptan dikkatini dağıtmak için Eric Clapton ile bazı kayıtlar yapmak üzere bir araya gelmektedir.
O günlerden birinde arkadaşına dönüp, “Bugün ne yapıyorsun, stüdyoya gelip şu şarkıyı nedenbenimle beraber çalmıyorsun” der. John ve Paul’un, kendi şarkısıyla yeterince ilgilenmediklerini düşünmekte ve arkadaşından destek istemektedir. Eric bu teklifi önce reddeder çünkü o güne kadar grup üyeleri dışında kimse bir Beatles kaydında çalmamıştır. Diğer üyelerin bundan hoşlanmayacaklarını düşünür ama George kararlıdır.” Bak bu benim şarkım ve senin de çalmanı istiyorum” der.
Harrison ve Clapton 1987’de London’s Wembley Arena’da While My Guitar Gently Weeps’i seslendirirken.
Aslında While My Guitar Gently Weeps’in temmuz ayında alınan ilk stüdyo kaydı çok dokunaklı ve akustiktir. Şarkının ruhuna çok daha uygun olan bu kayıttan sonra grup daha rock bir versiyona odaklanır. George günlerce gitar solosuna çalışır ama bir türlü istediği gibi çalamamaktadır. İşte o noktada arkadaşı Eric imdadına yetişecektir.
George Harrison 1987’de Guitar Player’a Eric Clapton’un EMI stüdyolarına geldiği günü şöyle anlatır.
“Eric geldi ve diğer arkadaşlarım o orada olduğu için çok iyi davrandılar. Paul piyanoya geçti ve harika bir intro çaldı. Eric elektro gitardaydı ve böylece ben sadece ritme ve vokale odaklanabiliyordum. Eric’in olağanüstü lirik solosu her şeyi bir araya getirdi”
O gün alınan 28 kaydın tamamında Eric Clapton, The Beatles ile canlı olarak çalar ve “Gitarını usulca ağlatır.” Eric, bu tarihi kayıttan sonra gitarını George’a hediye eder ve o da gitara Lucy adını verir.
While My Guitar Gently Weeps, Rolling Stone dergisince tüm zamanların en iyi 500 şarkısı listesinde 136. ve en iyi 100 Beatles şarkısı arasında 10.sırada gösterilir. Eric Clapton’un şarkıdaki gitar solosu ise Guitar World tarafından en iyi 100 Gitar solosu arasında da 42. sırada gösterilmiştir.
2016 yılında Cirque du Soleil, Beatles’ı konu alan Love müzikalinin 10.yılı anısına şarkının akustik versiyonu için bir video klibi çeker. Sayfalardan akan şarkı sözleri, insan formuna dönüşen gitar telleri ve akıcı bir vücut dili ile dans eden dansçı, şarkıdaki hüznü ve acıyı mükemmel bir şekilde yansıtır.
2004 yılında George Harrison anısına verilen konserde Prince’in gitar yorumu tek kelime ile inanılmazdır. Solosunu bitirdiğinde havaya fırlattığı gitarın akibetini merak edenlere, Prince’in sahne arkasında duran ses teknisyeni Takumi’nin her zamanki gibi gitarı yakaladığını ve konser sonunda Ophray Winfrey’e verdiğini söyleyelim.
*
(*) Albüm: The White Album Kayıt :25 Temmuz,16 Ağustos,3,5,6, Eylül 1968 Yapımcı :George Martin
Kaynakça
Dasgrupta P.Far Out Magazine ,The Cosmic Eastern Infuence in While My Guitar Gently Weeps by Beatles,December 2020
Mc Guiness P.,While My Guitar Gently Weeps,The Story Behind The Beatles Song,September 2020
Yeni İnsan Yayınları tarafından Meltem Ulu imzalı ve resimlemesini de Marynel Camacho’nun yaptığı bir çocuk kitabı yayınlandı. Kitap İstanbul Boğazı üzerinden denizlerdeki çöpleri ve bundan etkilenen deniz canlılarının umut veren mücadelesini anlatıyor. Öncelikle belirtmem gerekir ki çizimleri oldukça etkileyici olan bu kitap İstanbul Boğazı’nın biyoçeşitliliğinin anlaşılması açısından oldukça faydalı ve tatmin edici bilgilere sahip.
Kitap, Karadeniz ve Marmara arasında düzenli geçişlerini sağlayan göçmen balıkların geçişlerini tasvir ederek başlıyor. Ancak meydana gelen bir gemi kazası hikâyenin yönünü bir anda değiştiriyor. Kaza yüzünden uskumruların göç yolunda karşılaştıkları güçlüklere odaklanan yazar meydana gelen bir gemi kazası ve beraberinde ortaya çıkan kirliliğe karşı deniz canlılarının nasıl mücadele ettiklerini; bu mücadelenin de ancak duyarlı insanlar tarafından desteklenebilirse başarılı olabileceğini anlatarak öyküsünü bitiriyor.
İnsan perspektifinin dışına çıkmak gerek
Bu tür hikayelerin özellikle çocukların diğer canlı varlıklarla kurdukları ilişkinin sağlık olması ve empati yeteneklerinin gelişmesi açısından oldukça faydalı olduğunu belirtmek isterim. Ben de sunumlarımda ve konuşmalarımda, plastik çöplerden etkilenen balıkların insan gıdası perspektifinden değil, plastik yemek zorunda kalan bir canlı oldukları perspektifinden değerlendirilmeleri gerektiğini belirtiyorum. Herhangi bir canlının, yaşadığı ortama ait olmayan herhangi bir materyalden dolayı etkilenmesini onun tüketilmesi esnasında insanda meydana gelecek risk üzerinden anlatılması adil değil. Nitekim bu kitap bunu oldukça güzel ve etkili bir şekilde anlatmayı başarmış. Diğer canlıların kendi varlıklarının, insandan kaynaklanan etkilerden dolayı etkilenmeleri canlıların gözünden gayet güzel hikaye edilmiş. .
Kitapta eleştirilebilecek tek nokta kirlilik yaratan kaynağın gemi kazası şeklinde hikâyeleştirilmesi! Çünkü böylelikle sorunun gemi olduğu algısının oluşması gibi bir risk ortaya çıkıyor. Ancak bu durum göz ardı edilebilir. Sonuçta kitap boyunca dillendirilen temel problem yine hepimizin hayatımızın her alanında kullandığı poşet pet şişe vs. üzerinden anlatılmış.
Kitaptaki bir diğer ayrıntı ise insan canlı etkileşiminde ikon kabul edilebilecek canlının yunus olduğunun belirtilmesi. Gerçekten de yunus, insanlar açısından kolektif bir merhamet abidesi! Bir palamutun silahla öldürüldükten sonraki durağı fırınken, bir yunusun öldürüldükten sonraki durağı ya ana haber bültenleri ya da gazete manşetleridir. Dolayısıyla Yunus iyi bir tercih!
Kılıç balığının balıkçılar tarafından sevilmediği ise biraz hatalı bir aktarım olarak kabul edilebilir. Çünkü balıkçılar için balığın makbulü para edenidir ki kılıç balığı da yunus ile kıyaslandığında oldukça kıymetli bir balık. Tabii yazar burada kılıç balığının sevilmiyor oluşunu ilk görüldüğü yerde avlanıyor olmasına bağlıyor olabilir ki yunus bu anlamda daha talihsiz olabilir. Yoksa her hafta birkaç yunusun ateşli silahlarla öldürüldüğü bir görüntü olmazdı diye düşünüyorum. Tabii ki bir çocuk kitabı yazıyorsanız umut vermeniz gerekiyor aksi takdirde karamsarlığın çocukluktan itibaren aşılanmasının pek de elle tutulur ve mantıklı bir tarafı olmadığı aşikâr.
Ütopyaları Z kuşağı gerçeğe dönüştürebilir
İstanbul’un Balıkları kitabı iyi insan ile diğer canlıların bir araya gelebileceğini anlatan oldukça umut vadeden bir ütopya hikâyesi. Ütopya dememin nedeni ise henüz bu durumun gerçekleşemeyecek olması. Ancak bu ve benzeri kitapların okunmasıyla böyle bir durumun gerçekleşmesi hayal olmaktan çıkarak gerçek olabilir. Nitekim Z kuşağı olarak nitelenen kuşağın umulmadık bir anda geliştirdiği iklim mücadelesi bu umutların ne kadar da gerçekçi olduğunu ortaya koyuyor.
Meltem Ulu tarafından yazılan ve Yeni İnsan Yayınları tarafından yayınlanan İstanbul’un Balıkları kitabı, İstanbul boğazı özelinde denizel ekosistemin karşı karşıya olduğu çöp, gemi ve insan kaynaklı kirlilik problemini her yaşa uygun olsa da çocuklar için anlaşılır bir dilde ve görsellikte anlatan kitap özelliğinde. Siz de deniz canlılarıyla, neden olduğunuz bir problemden hareketle empati kurmak ve bu empatiyi de çocuklarınıza aktarmak istiyorsanız kesinlikle okuyun derim.
Önde gelen enerji uzmanları, güneş, rüzgar ve sudan gelen elektriğin 10 yıldan daha kısa bir sürede tüm dünyaya enerji sağlayabileceğini söylüyor. Yenilenebilir enerji aynı zamanda 2035 yılına kadar da dünyanın ısıtma, soğutma, ulaşım ve endüstrileri için tek enerji kaynağı olabilir.
Yenilenebilir enerji ile toplumun yüzde 100 elektrifikasyonu, her yıl beş kişiden birini öldüren hava kirliliğini ortadan kaldıracak ve iklim krizini büyük ölçüde çözecektir.
Düşünce kuruluşu RethinkX‘in CEO’su ve Küresel 100% Yenilenebilir Enerji (YE) Strateji Grubu tarafından açıklanan bildiriyi kaleme alanlardan biri olan Tony Seba’ya göre, yüzde 100 yenilenebilir enerji (yüzde 100 YE) ile çalışan küresel bir enerji sistemi mümkün olduğu gibi, aynı zamanda “tasarruf etme, istihdam ve refah yaratma, hayat kurtarma ve hızla artan iklim değişikliğini önlemek için insanlığı bir adım öteye taşıma potansiyeline sahiptir.”
Araştırmalar, gezegenin ortalama sıcaklığının son 12.000 yılda düzenli olarak yükseldiğini gösteriyor. Ayrıca Sanayi Devrimi’nden bu yana insanlar tarafından salınan sera gazları nedeniyle dünya son 125.000 yılın en sıcak halinde bile olabilir. Rutgers Üniversitesi‘nden iklim bilimci Samantha Bova, insanlığın “tamamen bilinemez/öngörülemez bir yerde” olduğunu söylüyor.
Yüzde 100 YE Strateji Grubu’un 10 maddelik deklarasyonu, yüzde 100 yenilenebilir enerjinin teknik ve ekonomik olarak yapılabilirliğini ve doğru politikalarla hızlı bir şekilde gerçekleşebileceğini gösteren yüzlerce çalışmayı aktarıyor. Deklarasyonu imzalayan 40’tan fazla imzacı arasında, tanınmış iklim bilimciler, Penn Eyalet Üniversitesi‘nden Michael Mann ve Almanya’daki Potsdam İklim Etki Araştırma Enstitüsü’nün kurucusu ve onursal direktörü Hans Joachim Schellnhuber da yer alıyor.
Seba düzenlediği basın toplantısında “Güneş en ucuz enerji kaynağıdır” dedi ve ekledi: Pilli yenilenebilir enerji kaynakları ve diğer enerji depolama biçimleri, yeni bir toplumsal refahın ve BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmanın anahtarıdır. Yeterli kapasite oluşturulursa elektrikli araçlar ücretsiz olarak çalıştırılabilir.”
Aalborg Üniversitesi‘nde Enerji Planlama ve Yenilenebilir Enerji Sistemleri uzmanı Profesör Brian Vad Mathiesen de araştırmaların yeni yüzde 100 YE sistemini oluşturmak için trilyonlarca dolarlık yatırımı teşvik edeceğini ve dünya çapında kaybedilenden milyonlarca daha fazla iş yaratacağını gösterdiğine dikkat çekti.
‘Biz inanmazsak mümkün değil’
Almanya Parlamentosu eski üyesi ve Energy Watch Group Başkanı Hans-Josef Fell ise çoğu insanın yüzde 100 yenilenebilir enerjinin mümkün olduğuna inanmadığını söylüyor. Fell, Almanya’yı 1990’larda yenilenebilir enerjileri benimsemeye ikna etmeye çalışırken de aynı eleştirilerle karşılaşmıştı. Ancak, bugün biyogaz da dahil olmak üzere yenilenebilir kaynaklar, ülke elektriğinin yüzde 46’sını sağlıyor.
Fell, “Bu, ancak yeterince insan bunun olabileceğine inandığında olur” diyor.
Michael Hall.
11 ülke yüzde yüz yenilenebilir enerji ile enerjisini sağlıyor
Aralarında Kosta Rika ve İzlanda’nın da bulunduğu on bir ülke elektriklerinin neredeyse yüzde 100’ünü rüzgar, güneş, hidro veya jeotermal gibi yeşil enerji kaynaklarından üretiyor. On iki ülke de 2030’a kadar yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçmek için yasalar çıkardı.
Avustralya‘nın yüzde yüz yasası olmasa da, temiz, düşük maliyetli güneş ve rüzgar hızla kirli kömür enerjisinin yerini alıyor. Avustralya Ulusal Üniversitesi‘nde Mühendislik Profesörü Andrew Blakers, ülkenin 2025 yılına kadar yenilenebilir enerji kullanarak elektriğinin yüzde 50’sini üreteceğini söyledi. Güney Avustralya Eyaleti hâlihazırda elektriğinin yüzde 70’ini güneş ve rüzgardan üretiyor ve güç depolama için de pompalanmış hidro ve piller kullanıyor. Blakers, rüzgar veya güneş olmadığında enerji gücünü dengelemek “beklenenden çok daha kolay” dedi.
Otomobiller 15 yılda atların yerini almıştı
Dünyanın enerji sisteminin hızlı dönüşüm potansiyeli, 1900’lerde otomobillerin, atların yerini alma hızıyla paralel. Uluslararası Para Fonu‘ndan ekonomist Fuad Hasanov’un, National Geographic‘e yaptığı açıklamaya göre bu “Araçların atların yerini alması pek çok engele rağmen, sadece 10-15 yıl içinde gerçekleşti”.
1910’da ABD‘de çok asfalt yol yoktu ve şehirlerdeki en büyük sorun, biriken onca at gübresiyle ne yapılacağıydı. Benzin bulmak zordu; bugünün müthiş rafinerileri ve benzin istasyonları altyapısı henüz inşa edilmeye başlanıyordu. Henry Ford’un yeni Model T’lerinden birinin maliyeti, bugünkü fiyatlarla 140.000 ABD dolarına yakındı.
Ancak bu rakam 1921’de hızla 35.000 dolara denk bir fiyata düştü, hükümetler ve petrol endüstrisi yollara ve diğer altyapılara büyük miktarda para harcadı ve yılda bir milyona ulaşan Model T’nin satışları 1925’te yılda iki milyona yaklaştı.
Simon Fraser Üniversitesi‘nden enerji ekonomisti Mark Jaccard, 2030’a kadar yüzde 100 yenilenebilir enerjinin teknik olarak mümkün olabileceğini kabul ediyor, ancak maliyetler düşünüldüğünde bunun uygulanabilir olmadığını söylüyor. The Weather Network‘e konuşan Jaccard, “Yenilenebilir enerjilerin artmasıyla gerçekleşen ilk şey fosil yakıtların ucuzlaması olacaktır” diyor. “Elektrikli bir ısı pompasını satın almak pahalıdır ve düşük maliyetli yenilenebilir enerjiye göre bile, daha ucuz olduğu için insanlar ısınma için doğal gaza bağlı kalacaklardır.”
Bununla birlikte, karbon fiyatı ve düzenlemeler gibi hükümet politikalarının enerji sisteminin dönüşümünü yönlendirme potansiyeline sahip olduğunu söylüyor.
İklim bilimci Michael Mann, yüzde 100 yenilenebilir hedefin “hak ettiği şekilde ilham verici” olduğunu, ancak aynı zamanda “siyasi irade ve uygun politika teşvikleri göz önüne alındığında büyük olasılıkla gerçekleştirilebilir” olduğunu kaydediyor. Bununla birlikte, Mann’ın Yeni İklim Savaşı: Gezegenimizi Geri Almak İçin Mücadele adlı yeni kitabında işaret ettiği gibi, muhafazakar medyayla ortaklaşa fosil yakıt çıkarları, “yenilenebilir enerjiye halk desteğini baltalamak için tasarlanmış” yanlış bilgileri dolaşıma sokacaktır.
Mann, rüzgar türbini hastalığı sendromu, patlayan elektrikli araç pilleri, zehirli güneş panelleri ve diğerleri gibi bir dizi yenilenebilir karşıtı efsaneyi de belgeliyor.
Mann,”Yenilenebilir enerji geçişi, milyonlarca yeni iş yaratacak, yakıt maliyetlerinin yokluğunda enerji fiyatlarını dengeleyecek, elektrik kesintisini azaltacak ve elektrik üretimini merkezden dağıtarak enerjiye erişimi artıracaktır” diyerek sözlerini sonlandırıyor.
Planlama terimi, sanki Berlin duvarıyla birlikte buharlaştı. Planlama, pek fazla kullanılan bir terim olmadığı gibi planlamaya olan gereksinim de biraz ortadan kalkmış gibi. Neo-liberal dönemle birlikte, post modern dünyaya ayak uyduramayan terimlerden biri… Toplum diye bir şeyin olmadığı, sadece kendiliğinden girişken bireylerin bulunduğu bir dünyada da planlama ancak birey ya da bireysel firma veya (GO)NGO (devlet-hükümet güdümünde STK) düzeyinde ve proje ölçeğinde söz konusu olabilecek bir kavrama dönüştü.
Türkiye gibi giderek İslamcılığa gömülen bir ülkede, biraz kadercilik, tevekkül biraz çaresizlik ve mutlak otorite karşısında her hangi bir düşünce ve öneri geliştirmenin işe yaramazlığı vb. ek ideolojik faktörlerden de bahsedilebilir. Gerçi bütün dünyada da biraz modernin aşılması ve modern düşünce biliminin önceden kestirme önerileri ya da teoremleri yaratabilme potansiyeli körelmiş ve küreselleşen dünyadaki ilişkilerle/ ilişki ağlarıyla ilgili model değişmeye başlamıştı. Planlama düşüncesinin terkinde hızla değişen teknolojiyle birlikte kamusal ölçeklerde karar alabilmek için gerekli değişkenlerin sayısının çoğalması ve büyük bir hızla sürekli olarak değişmesi karşısında öngörü üretiminin zorlaşması ve daralması ya da çok fazla varsayıma bağlı hale gelmesi vb. gibi, birçok neden söz konusu olabilir.
Covid-19’la ‘bölge planlaması’yla baş edilebilir miydi?
Planlama genel olarak insanlığın gündemindeki önemini kaybederken, bunu genellikle ülkesel planlama olarak düşünüyoruz, ama bunun aynı zamanda kentlerin planlanması ve geleceğinin sadece rant spekülatörlerinin zekasına bırakılmaması anlamına geldiğini de biliyoruz. Daha da vahim olanı zaten işlevini ve anlamını hiçbir zaman tam olarak kanıtlayamamış ve Türkiye dahil birçok ülkede hiçbir zaman uygulanamamış olan bölge planlama alanının bütünüyle yok edilmiş olması… Bu ölçekteki ve kapsamdaki kuramın ölüm fermanı İngiltere’de başlayan ve “bölge kalkınma ajansı” diye adlandırılan süslü gülünçlükle ilan edilmişti zaten.
Bu yazı da böylesine hayali, “… filan olsaydı, tarih başka türlü yazılmış olabilir miydi?” türü, boş bir konuyla ilgili olacak: Eğer etkili bir bölge planlama düşüncesi ve örgütlenmesi söz konusu olsaydı, “Covid 19 bulaşı ve salgını ile baş etmek, sağaltımı sağlamak, çok daha etkili, başarılı, hızlı ve ucuz olabilir miydi?” sorusuna göz atmayı amaçlıyor. Bu nedenle hemen söylenmesi gerekiyor ki (başta eğitim olmak üzere, diğer pek çok kamu hizmeti gibi) sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi, sunumu, mekansallaştırılması, denetimi ve etkinleştirilmesi de tam olarak bir bölge planlama problemidir.
Sağlık alanın planlanması elbette sadece hizmetin dağılımının optimizasyonunu değil, sağlıkla ilgili diğer alanların; altyapının ve sağlık materyalinin üretiminden toplum sağlığıyla ilgili çeşitli kademelerdeki eğitimleri/ araştırmaları ve toplum sağlığıyla ilgili kültürel süreçleri/ bilişsel etkileşimleri de kapsaması gereken bir çalışma alanını ifade eder. Küba’nın onca yoksulluğa/ ablukaya rağmen, sağlık alanında bu kadar hızlı, etkili ve toplum bakımından düşük maliyetli bir etkinliğe ulaşmış olması, belki planlamadaki öngörü ve amaçları belirleme ve uygulamadaki başarısındandır?
Salgının sınıfsal, kültürel, politik boyutları
Son salgınla ilgili düşünmeye başlayalım: Önce salgının en temel karakteristik özellikleri neler? Toplumsal ilişki, hatta yakınlık bile bulaş bakımından etkili. Ancak korunabilmek için yapılması gerekenlerin ekonomik/ sınıfsal durum ve kültürel-ideolojik-politik tutumla (diyelim ki, Boris Johnson veya Trump bakış açıları gibi) vb. ile de ilgisi bulunuyor. Yani toplumsal-ekonomik-politik ve kültürel boyutları olan bir durum söz konusu.
Ancak nüfus, sadece bir yerde ve yörede bulunuyor veya bulunamıyor, insanlar (ve mallar) mekan içinde, sürekli devinim halindeler ve ilişkileniyorlar. Yani çeşitli ölçeklerde (evrensel mekandan ülkeye-kente-konuta kadar) mekan ve mekanda, belirli biçimde ve zamanda hareket söz konusu. Sağlık/ kamu sağlığı ile ilgili sorunların hiçbir zaman böyle ele alınmadığını bilsek bile soru şu: “Toplumsal ve kültürel olanlar dahil, bütün boyutlarıyla ve bunlar arasındaki ilişikler ve devinimle birlikte problemin mekansal olarak analizi ve çözümler önerilmesi, düşünülebilecek bütün olumsuz/ ölümcül sonuçların ortadan kaldırılması, vb. bölge planlama yaklaşımıyla nasıl ele alınabilirdi?”
Problem, bugüne kadar çoğunlukla, (her ülkenin –örneğin Çin’in, nasıl davrandığını tam olarak bilmemekle birlikte, en azından Türkiye’de kesinlikle) sadece politikacılar ve onlara yardımcı olarak (ve onlara bağımlı) sağlıkçılar/ sağlık “bilim kurulları” tarafından ele alındı. Ancak, sonuçların ne kadar başarısız ve ölümcül olduğunu görüyoruz…
Salgın eğer bir bölge planlama problemi olarak ele alınsaydı çok boyutlu ve çok farklı disiplinden gelen uzmanların, programlı ve örgütlenmiş beraberliğiyle sorunun kaynakları ve dinamizminin örüntüsü analiz edilirken, aynı zamanda, hastalıkla baş etme kapasiteleri (sağlık altyapısı, örgütü ve personeli vb.) ve bunların mekandaki dağılımının demografik dağılımla uyumu, yeni önleyici materyal (ilaç, aşı, materyal vb.) geliştirme araştırmaları ve materyalin üretimi/ bilimsel olarak örneklem üzerinden sınanması/ geliştirilmesi ve başarılı ürünlerin üretim ve uygulanma programları vb. ile birlikte ele alınabilir, hızlı ve etkin sonuçlara ulaşılmış olunabilirdi.
Tıp alanından gelen uygulamacıların ve akademisyenlerin virüsün/ hastalığın / bulaşın özellikleri ve davranış kalıplarıyla ilgili bilimsel bilgileri ve uygulama deneyimleri olmakla birlikte, onların zaten kendi görev alanlarındaki çabaların gerektirdiği yoğunluk nedeniyle çözüm planlayabilmeleri çok güç. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı bürokrasisinin (daha doğru bir deyimle itaat ettirilmiş bürokrasinin) donanımsızlığı, bu sorunu ele almak ve çözüm perspektifi önermek bakımından neden yeterli ve hazırlıklı olamayacağını zaten göstermiş bulunuyor.
Politikacılar ise (üstelik tam olarak sorumsuz ve popülist politika davranışı sergileyen politikacılar) zaten kategorik olarak reddedilmesi gereken (ne politika, ne de strateji bile diyemeyeceğimiz) bir yol/ tutum izlediler. Salgının başından beri hem bilgisizlikleri/ cehaletleri hem saydam ve açık olmayan tutumları, aldatmacı ve güvenilmez-yalancı oluşları, tutarsızlıkları/ becerisizlikleri ve her zaman kamu yararından önce bireysel-partisel çıkarlarını üstün tutuşları vb. gibi nedenlerle tam olarak başarısızlar.
Plan yok, planlama yok, plancı var ama dinleyen yok
Oysa sorunla baş edebilmek bakımından, problem çözme tekniklerini bilen ve bunun gerektirdiği dinamizmi mekansal olarak algılayabilen ve uygulayabilen, çok farklı bilim alanlarından gelen uzmanlarla birlikte ortak-tutarlılığı sağlanmış ve çok boyutlu/ katmanlı kararlar üretebilen bir çalışma ve planlama grubuna gereksinim olduğu açıktır. Bu grup, (yukarıda sayılan sağlıkçılar, sağlık bürokrasisi ve politikacılar da dahil) kısa ve orta erim için kamu yararını ön planda tutarak açık ve saydam, bilimsel olarak doğru ve güvenilir ama politik olarak da ikna edici, toplumsal kültürün panikleri ve darboğazlarını aşabilmeye göre inceltilmiş, demokratik ama kamu sağlığının gerektirdiği sınırları/ sınırlamaları net ve ikna edici bir biçimde çizebilen bir çalışma anlayışıyla başarılı sonuçlar elde edebilirdi.
Ama Türkiye’de planlama yok. Planlama yaklaşımı yok. Plancılar var ama dışlanmış ve gereksizleştirilmiş durumdalar. Bölge plancısı ise zaten son derece az ve anlamsız işlerle, birikimlerini köreltmekten başka işe yaramayacak geçim yolları bulmaya çalışıyorlar. Buna karşılık sorunlar gerçek ve çok fazla. Hem de nerdeyse çözümsüz (ya da sadece sürü bağışıklığı ile çözülebilecek) durumda…
Yukarıdaki kısa giriş düşüncelerinin kesin ve çok vahim bir eksiği var: Bu düşünceler nasıl bir devlet kuramına dayanıyor ve bu devlet türü içinde salgının gerektirebileceği kesin kısıtlamalar ve sınırlar ile demokratik – özgür bir toplum ve yurttaş/ birey (salgından endişeli, hem en sağcı parti yandaşları hem de en solcular ve sosyal demokratlar vb.) arasındaki çelişki ve çatışma dolu ilişkiler nasıl ele alınacak? Uzunca bir süredir tartıştığımız katılım ve (kentsel/ bölgesel/ ülkesel) yönetim/ yönetişim süreçleri, demokrasi vb. ile ilgili varsayımlarımız neler?
Gelecek hafta, bu soruları elleçlemeyi (bu kadar kısa metinlerle gerçek bir “irdeleme/ inceleme ya da tartışma” vb. yapamadığımızın farkında olduğum için böyle yazıyorum) sürdüreceğiz.
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi tarafından düzenlenen Kente Çevresel Yaklaşımlar: Bendine sığmayan İstanbul / İstanbul Unbound: Environmental Approaches to the City konferansı 8 – 11 Nisan tarihlerinde online ortamda gerçekleşti. Konferansın video programı 29,9 km ise Birbuçuk sanat kolektifi tarafından düzenlendi. Akademik sunumlarına İAE’nin açtığı internet sitesinden ulaşılabilecek olan konferans, 8 Nisan akşamında Anna Tsing’in açılış konuşmasıyla başladı.
İstanbul Boğazı‘nın uzunluğuna açıkça gönderme yapan video programı için bir video-sanat çalışmasını, film yapımcısı Hilal Şenel ile birlikte hazırladık. Video için yaptığımız çalışmalara; İstanbul, iklim krizi, Antroposen, aktivizm, direniş ve estetik, kent ve yaşam hakkı – gibi anahtar terimler üzerinden sorduğumuz bir soruyla başlamıştık: Kent yaşamının bir parçası olan insan-dışı varlıkların yaşam hakkına dair bir direniş serüveninden bahsedebilir miydik?
Hilal’in kamerası, benim paylaştığım metinler ve yaptığımız tartışmalar bir biçim belirledi ve bu da ister istemez içeriğe dair de bir sınır da çizdi önce. “Şair”, diyordu Platon, “Kendi hakikati dışında kalan bir şeyin temsilini yapamaz, çocuklara kendilerini kötü hissettireceği şeylerden bahsedemez” [1]. Platon’un polisinde içerik olarak da biçim olarak da kötü taklide yer yoktur. Bizim videomuz için ise, direniş kavramı üzerinden insan–dışı olanın politik öznelliğini kötü bir temsil ortaya koymadan nasıl sorunsallaştırabilirdik?
Öncelikle Eray Çaylı’nın “Sanatın Antroposeni” dediği ve İklimin EstetiğikitabındaÖzdüşünümsellik adıyla kavramsallaştırarak, “insanın kahramanlığı ile insanlığın müphemliği arasında salınan toplumsal ve politik tahayyülün görmezden geldiği farklılık ve çelişkilerle yüzleşme ısrarı” şeklinde açıkladığı pratiklerin biçimsel olarak temsili diyebileceğimiz bir video sanatı yapmak istediğimize karar vermiştik.
Domuzları seçmek
Yaptığımız farklı içerik önerileri arasından 2013 yılında boğazı yüzerek geçen bir domuz ailesini anlatmayı seçtik. Araştırma yaptıkça daha fazla şey öğreniyorduk. Domuzlar, en az üç kez boğazı geçmişti. İlkinde, yani Rumeli Kavağı sakinleri tarafından fark edildiklerinde domuzların iyi birer yüzücü olduğu hatırlatılmış, mahalle muhtarı onlardan “kurtulmanın” tek yolunun avlamak olduğunu söylemişti. Bebek’te bir yalının önündeki görüntüleri yayılan başka bir domuza Beşiktaş’ta bir araba çarptığını okuyacaktık. Tophane kıyılarında, iskele görevlileri tarafından fark edilen domuz ise, en az 25 km yüzmüş olmalıydı ve haberlere böyle alışılmadık bir mesafeyi yüzmesiyle konu olacaktı. Yine okuduğum haberlerden birinde domuzun görevliler tarafından Tophane sahiline çıkarıldığını ama kısa sürede kalabalıktan ürkerek tekrar denize açıldığı yazıyordu. Biz de videoda domuzların denize indiği tahmin edilen, yaşadıkları ortam Kuzey Ormanları ile yüzerek vardıkları kıyıları haritalandırarak farklı çekimler yapabilirdik.
Haberlerdeki aşırı hikâyeleştirmeler, insan–dışı olanla kurduğumuz ilişkiyi direniş üzerinden ele almanın zorluğu ve onlara insan yetkinliklerinin verildiği kötü temsilleri aklımdan çıkaramıyordum. Platon beni rahat bırakmıyordu.
Akıntıyla Beraber
“Fark ettim ki, ‘bakın Dünya’da böyle şeyler oluyor ve biz bunu sanatsal olarak şu şekilde ifade ediyoruz’ demek beni heyecanlandırmıyor. Bu haritalandırmayı yaptıktan sonra gittiğimiz yerlerde bir ağaca megafon assak ve bu megafondan yaban domuzu sesleri gelse ve o anın görüntülerini kameraya alsak?” diye devam eden ses kaydındaki yanıtıyla Hilal, videonun içeriğine dair pek çok şeyi netleştirdi. İstanbul’un yoğun, kalabalık, hızlı ve insan merkezli akışı, yaşam yönünde akmıyordu ve yaban domuzları hayatta kalabilmek için bu akışa karşı iyi ve uzun yüzmek gibi pek başvurmadıkları meziyetlerini kullanmak durumunda kalmışlardı. Boğazın akıntısıysa, adı üzerinde bir boğaz olmasından kaynaklı kendiliğindenliği, kararlılığı ve kuvvetiyle, domuzdan yana bir oluştu o gün. Bu yüzden Hilal videonun adının Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber olmasından yana olacaktı.
Platon artık zihnimden ve rüyalarımdan tamamen çıkmıştı; Raciére’nin estetik kavramı üzerinden özdüşünümsel bir sanat pratiği orta koyacağımızı düşünerek (ya da umarak) video metni üzerinde çalıştık.
İçgüdüsel bir ses siyaseti
Eğer bu konferans, pandemi nedeniyle online ortamda gerçekleşmesiydi ve biz Pera Müzesi’nde katılımcılarla buluşabilseydik, video bittikten sonra, gönüllü olan izleyicilerin de katıldığı bir performans gerçekleştirmek isterdim. Video bittikten sonra ışıkları açar, herkesi ortak, boş bir alana alır ve sadece videonun sesini verirdim. Katılımcılardan videoyu dinlerken bir yandan sokakta yürüyormuş gibi yürümelerini domuzların sesini duyduklarında ise durup birbirlerine bakarak gülmelerini, isterlerse kahkaha atmalarını isterdim. Her şey bittikten sonra da video ve performans hakkında katılımcılarla konuşmak isterdim. (İçten içe Platon’a meydan okuyorum sanırım – “bütün yasakları yasakla” performansı adını koyardım buna da) O konuşmada, videoda dinledikleri domuzların, “mutlu domuzlar” olduğunu söylerdim. İnternette yaptığım “happy pigs” aramasında karşıma Hindistan’daki bir çiftlikte kamerayı görünce videodaki gibi haykıran domuzlar çıkmıştı. Mutlu olmayanları bu kadar ses çıkarmıyor – kesin bilgi.
Dokunmak deyince aklımıza sadece ellerimizle dokunabileceğimizin gelmesi gibi, duyumsamak ve bu duyumsamayı ifade etmek için önce kelimelere mi başvuruyorduk acaba? Benim okuduğum ilk şiir, İstanbul’u Dinliyorum şiiridir. Bugün bir çocuğa İstanbul’un sesini sorsak ve inşaat makinesi sesi çıkarsa, hangimiz şaşırırız? Garipçe’deki ilk çekim dışında aldığımız bütün görüntülerde inşaat çalışmalarına dair ses ya da görüntüler var. Gordon Waitt, Ella Ryan ve Carol Farbott gibi akademisyenler içgüdüsel bir ses siyasetinden bahsederek, “ Sesi içgüdüsel uyarılma mekanizması olarak düşünmek, duyumsal bedenin sosyal, kültürel ve mekânsal ilişkilere nasıl gömülü olduğunu düşünmek anlamına gelir” diyorlar.
Kapitalist örgütlenmenin her yeni modelinin egemenliğe ulaşmak için bir buyruk ritmi yarattığını söyleyen Lefebvre’nin, Foucaultcu disiplin ve kontrol kavramlarına dayanan “terbiye” (dressage) fikriyle ritimlerin sosyal dünyanın hakikat ve normlarının beden yoluyla ve yine beden üzerinde pratik edildiğini ifade etmişler. Ritmle beraber ele alınan içgüdüsel ses siyasetinin Türkiye’deki son pratiği İstanbul Sözleşmesi’ni savunan kadınların “ritme göre zıpladıkları için” gözaltına alınmaları olmuştu. Farklı bir ses siyasetini, Polonya’da çevre düzenlemelerine uymadıkları için iklim eylemi yapan aktivistlerin yine gözaltına alınmasında görmüştük. Hatta Greta Thunberg de olayı eleştirmiş, bir açıklamasında “megafon kullanmışlardır” demişti.
Bir sonun başlangıçları
Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber videosu konferans ve video programıyla birlikte düşünüldüğünde de bir bütünlük oluşturuyor. Tarlabaşı’ndaki dönüşümü anlatan RantistanbulvideosuylaSiya Siyabend’in söylediği şarkı soruyor: “Kim eker? Asfalta çiçekleri kim eker?”
Videonun şehrin sesi ve hareketsiz bir açıdan aldığı megafon görüntüleriyle mimlediği estetik üzerine ne kadar yazsam, Rumeli Kavağı sahilindeki ya da Bebek Parkı’ndaki çocukların oyunlarının verdiğini verebilir miyim, bilmiyorum. Onlar da, şehrin yeniden inşasının gürültüleri içinde oyunlarından vazgeçmiyor ve hiç hesapta yokken bizim videomuzda kendilerine bir yer ediniyorlardı.
Kaçıncı kez inşa edeceğiz bu şehri bilmiyorum ama akıllı telefonlarımızın lokasyonu İstanbul’u gösterse de, dinmiş lodosun uğultusunun da yaşadığımız kentin de İstanbul olduğundan emin olamıyorum artık. İklim krizi çağında bu seferki inşa, artık yaşam yönünde başlangıçlar içermek zorunda. Bunun için de sanat ve politikanın ortak deneyimleri dönüştürücü bir gücü varsa eğer tekrar Garipçe’ye dönmenin farklı olasılıklar barındırabileceğini söyleyebilir miyiz?
İyi seyirler.
*
[1]Jacques Ranciére, “The Aesthetic Dimension: Aesthetics, Politics, Knowledge.”
Bu yazıda feminist siberpunk anlatılarının dönüm noktalarından birinden söz etmek istiyorum. Bir süredir daha fazla feminist/queer bilimkurgu kitabı okuma isteğimle de ilişkili bir öneri bu. Uzaktan Kumandalı Kız, İthaki Yayınları tarafından Begüm Kovulmaz çevirisiyle 2018 yılında yayımlandı. Uzun zamandır “daha çok kişi okusun” diye isminden söz etmeyi planladığım James Tiptree Jr. mahlaslı Alice B. Sheldon’ın türe ilgisi olsun olmasın herkesin mutlaka tanışması gereken bir yazar olduğunu düşünüyorum.
Bildiğimiz şekliyle reklamların yasak olduğu bir kapitalist dünyada geçiyor bu kısa roman. Anlatıcı doğrudan okura seslenerek başlıyor hikâyesine, hem de “zombi” olarak.
Toplumun çirkin olarak gördüğü 17 yaşındaki P. Burke intihar denemesinin ardından bir iş teklifi alır. Delphi adında bir siber reklam ikonunu yönetecektir. Delphi’nin çok güzel olduğunu söylemeye gerek yok elbette. Reklam yasaklarına karşı markaların yüzü olmak için yaratılmış Delphi. Bugün -reklamlarla birlikte de olsa- kimi sosyal medya ikonlarının ya da ünlülerin giydikleri, yedikleri, içtikleri ile reklam yüzü olmasına alışığız. Ürün yerleştirme dediğimiz kavram herkesin bildiği bir şey. Tam bu noktada kitabın ilk kez 1974 yılında yayımlandığını, Alice B. Sheldon’ın erkek bir yazar ismiyle James Tiptree Jr. olarak Hugo En İyi Kısa Roman Ödülü’nü aldığını belirtmek gerek.
Ursula Le Guin’in ‘erkek’ mektup arkadaşı
Uzaktan Kumandalı Kız’ı tam anlamıyla feminist bir yapıt olarak görmek kolay değil fakat türün klasik erkek bakış açısını aşması, toplumsal yapıya dair eleştirileri ve döneme özgü kadın/erkek dili ayrılığının görülmemesiyle türün öncüllerinden biri olarak görülüyor.
Ursula K. Le Guin’in yıllarca James Tiptree Jr. olduğunu düşünerek mektuplaştığı, erkek bakış açısının olmadığı, cinsiyeti belirsiz bir dile sahip olduğunu söylediği öyküleriyle sevip takdir ettiği yazarın kitabı Türkçede yine Ursula K. Le Guin’in önsözüyle yayımlandı. Alice B. Sheldon sadece yazdıklarıyla değil hayatıyla da üzerine daha dikkatle eğilmeye değer bir yazar.
Türkçedeki ilk eserinin gözden kaçmaması ve daha geniş tartışmaların konusu olması dileğiyle.
Belgesel film önerisi: Finding Vivian Maier
Bu haftanın kitap dışı önerisi ise Finding Vivian Maier adlı belgesel. Çok fazla biliniyor gibi gelse de, geçen aylarda yakın bir arkadaşım filmi de Vivian Maier’i de duymadığını söyleyince fotoğrafçının hikâyesini anlatan belgeseli ve Maier üzerine yazılmış iki yazıyı paylaşmak istedim.
Vivian Maier, 1950’lerden 1990’lı yıllara kadar Chicago ve New York’ta çocuk bakıcılığı yaparak hayatını kazanırken bir taraftan da yüz binlerce fotoğraf çekmiş bir gizli sanatçı. John Maloof, 2009 yılında bir açık artırmada Maier’e ait bir kutu dolusu film bulur ve hikâyenin sonunda yüz binlerce fotoğrafla birlikte Finding Vivian Maier belgeseli de ortaya çıkar.