Ana Sayfa Blog Sayfa 1501

Cengiz İnşaat tarafından İşkencedere Vadisi’ne demir kapı konuldu

Rize İkizdere‘de bulunan İşkencedere Vadisi‘ne hükümete yakınlığıyla bilinen Cengiz İnşaat‘ın yapmak istediği liman projesine ham madde temini için açılmak istenen taş ocağına karşı bölge halkının direnişi devam ederken, şirketin iş makinelerinin çalıştığı alanın girişini demir kapıyla kapattığı görüldü.

Şirket tarafından inşa edilen demir kapıyı kayıt altına alan bir bölge sakini, içeriye girmenin kesinlikle yasak olduğunu ifade etti.

Kemal Zeybek’ten ziyaret

CHP Samsun Milletvekili Kemal Zeybek, cumartesi günü İşkencedere’de direnen halkı ziyaret etti.

Şirketin yaptırdığı demir kapıdan içeri giren Milletvekili Kemal Zeybek, CHP Rize İl Başkanı Saltuk Deniz ve İkizdereli yurttaşlarla, jandarma eşliğinde alanda inceleme yaptı.

Zeybek, askerlerle İkizdereliler’in karşı karşıya gelmemesi gerektiğine vurgu yaptı:

Bizim işimiz bunlarla, bu işi yapanlarla. Esasında bu, hükümetle iş birliği, oligarşik yapıyla bizim işimiz. Sıkıntımız burada zaten. Bu oligarşik yapı sürdüğü sürece, Türkiye’de bunlar devam eder.”

İkizdere’den Karadeniz’e sömürülen doğa

Karadeniz denilince sanırım ilk akla gelenler yeşil ve yağıştır. Karadeniz’e ülkenin diğer her yerinden daha fazla yağış düşer, üstelik yağışlar dört mevsime yayılır. Ilık sayılabilecek hava koşulları ile birlikte yağışlar Karadeniz’i uçtan uca yeşil yapar. Karadeniz, ilk anda akla pek gelmese de aynı zamanda bir ‘sular diyarı’dır. Bol yağış, eğimli arazi yapısı ve bitki örtüsü Karadeniz’de irili ufaklı binlerce akarsuyu besler. İkizdere’nin adı da iki derenin birleşmiş olduğu yerde kurulmuş olmasından gelir.

 İkizdere Kaymakamlığının internet sayfasında şöyle yazıyor:

İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar dar vadilerle parçalanmış olup yüksek kesimlerinde yaylalar bulunur. Başlıca akarsuyu İkizdere’dir. İkizdere üzerinde elektrik üretmek gayesiyle bir baraj kurulmuştur. Dağlar zengin ormanlarla kaplıdır. Başlıca akarsuları İkizdere, Cimil Deresi ve Anzer Deresi‘dir. Dağların doruklarında buzul gölleri vardır.

Akan sular eğimli arazide oluşan keskin kırılmalar nedeniyle büyüklü küçüklü şelaleler de oluşturur Karadeniz’de aynı zamanda. İkizdere’de adları Gürdere, Şalmata, Cimil, Hostaval, Faso ve Manle olan şelalelerin bulunduğunu kaymakamlık sitesinden olmasa da bir gezi sitesinden öğrenebiliyoruz.

Burada hiç düzlük yok ki!

1990’ların sonuna doğru Kaçkar Dağları Milli Parkı ile ilgili bir çalışma amacıyla Çamlıhemşin’deydik. O zamanlar asistandım. Yaylaları, ormanları geziyor, yürümekten yorulduğumuzda ayaklarımızı buzul göllerine sokarak dinlendiriyorduk. Fırtına Vadisi’ndeki geçitlerden birine hâkim bir noktada olan Zilkale’ye de uğramıştık. Kalede restorasyon çalışmaları vardı. Güneydoğulu işçiler çalışıyordu. Onlarla uzunca sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Sohbetin bir noktasında, şimdi çok saçma görünse de şu soruyu sordum: “Sizin oralar mı güzel yoksa buralar mı?” Hiç tereddüt etmeden cevaplamışlardı. “Tabii ki bizim oralar.” Ciddiydiler. Nedenini sordum. “Burada hiç düzlük yok ki!” demeleri dün söylenmiş gibi kulağımda.

Karadeniz’de %50’nin altında eğime sahip alanlar düz sayılır, onlardan da çok bulamazsınız. Doğa bu coğrafyayı deniz kıyısından 2 bin-2 bin 200 metrelere kadar ormanlarla kaplamıştır. Hikmet Birand Hoca eşsiz eseri Alıç Ağacı ile Sohbetler’de bu durumu şöyle anlatır:

Kuzey Anadolu’nun klimaksı[1] apaçık görünüyor ki ormanlardır.  Deniz kıyısından dağların doruğuna kadar çeşit çeşit orman birlikleri kıyılarımızı taze, buğulu bir yeşilliğe bürüyor ve söylediğiniz gibi (alıç ağacına hitap ediyor) büyük manzaraya, bozkırlarla çelişen bir şirinlik veriyor.

Birand Hoca’dan sonra çok şey değişti elbette. Başta fındık ve çay tarımı Karadeniz ormanlarına epey zarar verdi. Hem fındık hem de çay bahçeleri yeşil göründüğünden ilk bakışta anlaşılmasa da ormanlar daha güneye ve yükseklere çekilmek zorunda kaldı kıyılardan. Bugün Doğu Karadeniz’de Artvin hariç hiçbir ilin orman alanı oranı %50’ye ulaşmıyor (Artvin: %56, Rize: %46, Samsun: %39, Giresun: %36, Trabzon ve Ordu:%34). Oysa bu oranlar Karadeniz’in batısındaki Kastamonu’da %66, Bolu’da %65. Hatta Muğla’da %68, Antalya’da %56 ve İstanbul’da bile %44. Başta iklim ve arazi yapısı gibi özellikler dikkate alındığında Doğu Karadeniz’de orman alanı oranının %80’in altında olmaması gerekiyor. Ama… Ama tablo maalesef hiç de öyle değil. Karadeniz’in doğası belki de Anadolu’nun en çok zarar görmüş alanlarının başında geliyor.

 Karadeniz’in yeni felaketi: Açgözlü sermaye

 Evet, fındık ve çay tarımı Karadeniz’de ormanlara çok zarar verdi. Yoksul halkın tutunacağı bir daldı fındık ve çay. Milyonlarca hektar orman alanı fındık ve çay bahçesine dönüştü. Ülkenin başka yerlerinde de başka tür tarım alanlarına dönüştü elbette, bu sadece Karadeniz’de olmadı. Fakat şimdi çok daha farklı bir şey oluyor. Açgözlü sermaye saldırdıkça saldırıyor. Dağların, ormanların, derelerin bin bir noktasında bin bir çeşit amaçla iş makineleri çalışıyor. Yeşil Yol’undan HES’lere, madencilikten yaylalara yapılan otellere kadar, birilerinin daha fazla para kazanmasından başka hiçbir yararı olmayan projeler devletin sınırsız desteği ile Karadeniz’in doğasına saldırıyor.

İkizdere’de ortaya çıkan tablo ilk olmadığı gibi, belli ki son da olmayacak. Belli olan bir başka konu da halkın doğasına sahip çıkma kararlılığı. İşte bu kararlılık umutlarımızı ayakta tutuyor. Yalnızca Türkiye’de değil dünyanın neresinde halkın gücüne paranın gücü karşı koyabilmiş ki uzun süreli olarak? O güç elbet yıkılacak, belki biraz daha canımız yanacak, belki toprağımız, ormanımız, suyumuz, kuşumuz, böceğimiz biraz daha zulüm görecek ama o güç yıkılacak. Bunun başka bir yolu yok.

İkizdere’nin adı Osmanlı zamanında Kura-i Seba’ymış. Yedi Köy anlamına geliyor. 1916-1918 arasında iki yıl Rus işgalinde kalmış. Yedi düvel (devlet) topuyla tüfeğiyle saldırdı zamanında bu halka, kazık çakacaklarını sandılar, boylarının ölçüsünü alıp kaçtılar. Parasının gücüne güvenenler de kazık çakacaklarını sanıyorlar. Çakamayacaklar!

*

[1] Ekolojik koşullara göre şekillenmiş doğal bitki örtüsü

Dört yıldır gerçekleşmeyen adalet

Sizin hiç anne ve babanız öldürüldü mü?

Sizin hiç “yaşam en çok da onlara yakışırdı” dediğiniz ve ağabeyiniz, ablanız olarak gördüğünüz insanlar öldürüldü mü?

Sizin hiç çiçeklerin, sedir ağaçlarının sevgiyle sarmaladığı ve sincapların saygısına nail olan, tüm canlıların yaşam savunucusu tanıdığınız öldürüldü mü?

Tanıyan herkesin tahmin edebileceği gibi yaşadığı bölgenin habitatını, taş ve mermer ocaklarının yokedicliğine karşı korumak için mücadele ederken öldürülen sevgili Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’dan bahsediyorum.

Adalet bekleyişi ve mücadelesiyle geçen dört yılın hikayesi

Emine Büyüknohutçu, bu güzel insanların büyük kızı ve ondan öğreniyoruz ki Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu 9 Mayıs 2017’de Finike Alacadağ Kızılcık Mevkii’ndeki dağ evlerinde öldürülmeden önce defalarca tehdit edilmiş. Evleri de kundaklanmaya çalışılmış.  Çünkü Ali Ulvi Büyüknohutçu kurduğu Toroslar ve Akdeniz Kıyıları Çevre Koruma Derneği (TOROÇDER) aracılığıyla açtığı davalarla kimi mermer ocaklarının kapatılmasını sağlamıştı. Ve tehditlere rağmen de hiç geri adım atmayarak onların hedefi haline gelmişti.

Cinayetten hemen sonra katil zanlısı Ali Yamuç yakalanmış ve suçunu itiraf ederek Elmalı Cezaevi’ne konmuştu. Cinayette suç ortaklığından şüphelenilen eşi Fatma Yamuç ise Burdur Cezaevi’ne yerleştirildi. Ali Yamuç ifadesinde “çirkin” lakaplı birisini, kullandığı jeep de dahil ayrıntılı olarak tarif ederek azmettirici olarak andı. Ve cinayeti para karşılığında işlediğini söyledi. Karısı cezaevinden çıkıp ziyaretine geldiğinde Ali Yamuç’un bu şahısa gönderdiği mektup da jandarma tarafından karısının üzerinde yakalandı. Mektupta Ali Yamuç söz verilen para ödenmezse mahkemedeki son ifadesinde “onları yakacağını” söylüyordu. Son ifadesi diyoruz çünkü Ali Yamuç’un ifadesi anlaşılmaz sebeplerle birkaç kez değişmişti.

Ali Yamuç’un değişen ifadelerinin arka planının aydınlatılması için herhangi bir çaba sarf edilmedi maalesef. Can güvenliği sebebiyle Elmalı’dan, Alanya Cezaevi’ne gönderildikten hemen sonra orada “intihar etmesi” ise çok ciddi şüphe uyandırmıştı. Çünkü Yamuç’un şort lastiğiyle kendini astığı söylendi hem de Fethiye Cezaevi’ne naklini istedikten birkaç gün sonra. Yani bahsettiği mahkemeye çıkamadan ölmüş oldu.

Davadaki son durum

Avukat Tuncay Koç’tan öğrendiğimize göre:

İstinaf mahkemesi, Fatma Yamuç’un beraatini gerekçesiz onaylarken karar temyiz edilmiş ve dosya Yargıtay’da beklemektedir.

Davada azmettirici olarak ismi geçen mermer ocağı sahipleri için ikinci şikayete de savcılık takipsizlik kararı vermiştir. Takipsizlik kararına itiraz edilmiş ve dosya Elmalı Sulh Ceza Mahkemesi’ndedir.

İhmaller zinciri

Soruşturma ve delil toplama süreçlerine baktığımızda, öldürülmeden önce tehditler alan Ali Ulvi Büyüknotçu’nun HTS telefon kayıtlarının taleplere rağmen doğru düzgün incelenmediğini, cinayete yardım yataklıktan yargılanan Fatma Yamuç’la ilgili delil olabilecek nesnelerin yeterince incelenmediğini, cinayet öncesinde azmettirici olduğu söylenen kişiyle Ali Yamuç’un yanında götürdüğü bir kişiyle birlikte görüştüğünü söyleyen tanığın ifadesinin, herhangi bir raporunun olmamasına rağmen akli dengesi yerinde değil diye ciddiye alınmadığını ve katilin intihar sürecinin hiç ele alınmadığını görüyoruz. Dava bırakın etkili bir soruşturmayla asıl sorumluların ortaya çıkarılması yönünde ilerlemeyi adeta üzeri kapatılmaya çalışılıyor.

Taş ve mermer ocakları her doğal güzelliğin baş belası

Türkiye sermayedarları ve hükümetinin doğa talanı hiç ara vermeden devam ediyor. Cengiz İnşaat’ın Rize İkizdere’de taş ocağı açmak için dünyanın en güzel vadilerinden birisinin ağaçlarını hızla keserek yok etme girişimi de direnişle karşılandı. Bu durumda sevgili Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun yıllar önce tüm Torosları kapsayacak şekilde dernek kurup, etkili bir mücadele vererek ne kadar öngörülü ve kararlı davrandıklarını görüyoruz.

Taş, mermer ve maden ocakları direnişleri birbirinin mücadele deneyimlerinden faydalanıp ortaklaşmak zorundadır. Bu süreçlerde hem bölgelerini korumak isteyen yerel halk hem de oraya desteğe giden yaşam savunucuları yalnız bırakılmamalı. Bunun en iyi yolu ise oralara gidemiyorsak bulunduğumuz kentlerde ve kırlarda kendi tepkimizi yoğun bir şekilde ortaya koymaktır. Yoksa hükümetin ve sermaye gruplarının adına kolluk güçleri, yaşam savunucularını engelleyip onlara şiddet uygulamaktan hiç çekinmeyecektir ki İkizdere’de şiddet ve engellemeye hepimiz tanık olduk.

9 Mayıs’ın en güzel anılması mücadeleyi sürdürmektir

Katliamın yıldönümü olan 9 Mayıs ve sonrası için Emine Büyüknohutçu’dan birçok etkinlik planlandığını öğrendik. Bunlar arasında, Change.org’ da imza kampanyası, mücadele ve dava sürecinin kayıt altına alınması için belgesel ve kitap hazırlığı, Antalya’da bulunan Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu Çevre Bilinci Parkı’nda pandemi sonrası forumlar, konserler ve etkinlikler, bir hatıra ormanı oluşturulması ve geliri ekoloji mücadelesine devredilmek üzere Aysin isminde marka oluşturup geri dönüşümlü malzemeden pantolon üretilmesi gibi etkinlikler var.

Sanırım Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun bizden en çok isteyeceği şey, bunca canlının yaşam alanını yok eden projelere karşı durmamız, enseyi karartmayıp mücadele etmemiz olurdu. Ve sözümüz olsun öyle de olacak!

[Bir şarkının hikayesi] Zombie/ The Cranberries *

Bundan tam 100 yıl önce 3 Mayıs 1921’de Kuzey İrlanda, adanın resmi olarak ikiye bölünmesiyle güneyden ayrıldı. Ayrılık sonrası kuzeyde İngiltere yasalarına bağlı kalmak istemeyen ve çoğunluğu Katolik olan cumhuriyetçilerle, Birleşik Krallık’ın içinde kalmak isteyen çoğunluğu Protestan birlikçiler arasında onlarca yıl sürecek şiddetli çatışmalar başladı ve 1969 yılında IRA’nın (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) kuzeyi güneyle birleştirme amacı ile yeniden kurulması ile daha da şiddetlendi.

20 Mart 1993 Cumartesi günü, Warrington’un kuzeyindeki Chesshire’da Anneler Günü‘nden bir gün önce çocuklar anneleri için tebrik kartı ve hediye almak için caddeleri doldurmuşlardı. Öğle saatine doğru polis merkezine gelen fakat konumu belirsiz bomba ihbarından sadece 25 dakika sonra ilk bomba Mc Donalds’ın önünde patlıyordu. Birinci bombanın paniği ile kaçışan insanlar yakınlarındaki demir çöp kutusuna yerleştirilmiş ikinci bombanın üstüne doğru koştuklarının farkında değillerdi.

Patlamada, 3 yaşındaki Jonathan Ball olay yerinde hayatını kaybeder,  12 yaşındaki Tim Parry ise ağır yaralanır. Beş gün sonra onun da hastanede beyin ölümü gerçekleşecek ve onu yaşama bağlayan cihaz kapatılacaktır.

İki çocuğun ölümü ve 54 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanacak bombalamaları IRA olaydan bir gün sonra üstlenirken öncesinde İngiliz otoritelerini uyardıklarını açıklamıştır, fakat bombaların yerinin dahi söylenmediği bu ihbar, kamuoyu nezdine örgütün suçunu hafifletmez.

Bu trajik olay İngiltere’de olduğu kadar İrlanda’da da şok etkisi yaratır.

Bombaların patladığı gün ilk albümleri “Everybody Else Is Doing,So Why Can’t We” için İngiltere’de turda olan İrlandalı  alternatif rock  grubu The Cranberries  üyeleri olayı tur otobüsünde iken öğrendi. Hippivari tarzları, solistleri Dolores O’Riordan’ın aksanlı vurgusu ve romantik baladları ile dikkati çeken grup daha ilk albümlerinde İrlanda müziğinin 90’lardaki ilk hitleri olacak “Dreams” ve “Linger” adlı iki şarkılarını yayınlamışlardı.

‘Bu ben değilim’

Yoğun Amerika konserleri sonrasında bir gece İrlanda’daki dairesinde sakin bir ortamda gitarını eline alan O’Riordan, etkisinden hala kurtulamadığı trajik bombalamalara tepki olarak dünyanın dört bir yanında yankı uyandıracak ve kendisiyle özdeşleşecek olan şarkısını yazar. Zombie, grubun tarzının dışında protest bir şarkıdır ve çocukların öldürülmesine karşı kesin bir pozisyon alır. Grup bir şekilde kendini politik tartışmaların içinde bulur ve taraf olmakla suçlanır.

Dolores O’Riordan 2017’de Zombie’yi yazma sürecindeki duygularını şöyle anlatır.

Londra’da birçok bombalama oluyordu. Bu seferkinde iki çocuk ölmüştü. Şarkıdaki ilk mısra da bunu ifade ediyor: “A child is slowly taken.” Bombaların patladığı yere çok yakındık ve tur otobüsündeydik. Bu olay beni çok etkilemişti. Henüz çok gençtim ve masum çocukların teröre kurban gitmesi beni derinden yaralamıştı. Bunun için o sözleri yazdım. “It’s not me” Ben değildim, İrlandalıydım ama bunu yapan ben değildim.

O’Riordan şarkıyı akustik gitarda, introdaki gibi yumuşak ve hüzünlü bir tonda yazar ama sonrasında protesto ettiği şiddete isyan edercesine  şarkıyı bir rock şarkıya dönüştürür.

Nakarat bir marş gibiydi ve çok akılda kalıyordu. Akustik gitarda yazılmıştı ama kayıt sırasında elektro gitara geçtim ve nakaratı distorsiyon yaparak tekrarladık. Ferg’e  (Fergal Lower -baterist) belki davula biraz daha sert vurmalısın dedim. Böylece şarkı daha rock oldu.”

Şarkının başarısında klipteki epik anlatımın etkisi de büyüktür. Ateşkes öncesi Belfast’ta yakın plan görüntülenen mutsuz ve endişeli ama bir yandan oyunlarını sürdüren çocuklar ve onların arasında devriye gezen İngiliz askerleri gerçektir. Eski bir ressam olan  yönetmen Samuel Bayer, Dolores O’Riordan’ı bir haçın altında tamamen altına boyanmış olarak sanki resmetmiştir. Onun etrafında oturan ve gümüşe boyanmış çocukların hepsi de birer melektir.

IRA’dan The Cranberries’e ‘barış çubuğu’

Zombie, grubun “No Need To Argue” adındaki ikinci albümünde yayınlanır. Albümün çıkmasından sadece birkaç hafta sonra Ağustos 1994’te IRA ateşkes ilan eder. Örgüt sanki The Cranberries’e de kendileri hakkında şarkı yapmamaları için bir nevi barış çubuğu uzatmıştır. Ateşkes Kuzey İrlanda’da barışa giden sürecin ilk adımı olmuş ve 2005 yılında IRA’nın silah bırakmasıyla çatışmalar sona ermiştir.

2018 yılında O’Riordan, Amerikalı Heavy Metal grubu Bad Wolves ile Zombie’nin cover’ı için Londra’da stüdyoya girer. Ancak kayıtlar tamamlanmadan ,15 Ocak 2018 akşamı sanatçı otel odasında alkol zehirlenmesi sonucu vefat eder. Dolores O’Riordan’ın 46 yaşında ani ölümü şok etkisi yaratır.

Bad Wolves, Dolores’in ölümünden sadece dört gün sonra şarkının cover’ını yayınlar. Klip direktörü Wayne Isham, O’Riordan’ı ilk klipteki gibi altına bulanmış hali ile ve sanki O’nu dünyadan ayıran bir camın ardında yeniden yaratır.

 

Grup şarkının sözlerinde de bir değişiklik yapar ve orijinalinde “1916’dan beri aynı mesele” şeklinde olan sözleri “2018 ‘de de aynı mesele” şeklinde değiştirir.

Bad Wolves’in solisti Tommy Wext, Dolores’in proje için çok heyecanlı olduğunu fakat maalesef beraber bitiremediklerini söyler ve şöyle ilave eder: “Milletler değişmiş olabilir ama insanlık bugün de aynı amaçlar için mücadele ediyor. Bu Dolores’in ne denli kalıcı bir eser yarattığını kanıtıdır.”

(*) Albüm: No Need To Argue, 1994

Kaynakça

  • Johnston E., The Story Behind The Song:Cranberries, Zombie
  • Radio X, The true story of Zombie by The Cranberries,15 Jan.2021
  • Songfacts, Zombie by The Cranberries
  • Bbc.com, Kuzey İrlanda deneyimi: 25 yıllık çatışma,13 yıllık barışma,Jan 2015
  • Flanagan E.NI 100:Tracing the history of the 100-year-old Irish Border
  • Wikipedia, Warrington Bombings

 

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] 12 kadın, 12 öykü: Kız, Kadın, Öteki

Bernardine Evaristo’nun 2019 Booker ödüllü Kız, Kadın, Öteki romanını çok sevebilirsiniz ya da hiç sevmeyebilirsiniz, tıpkı dünyanın geri kalanı gibi. Abartılı bir kitap olduğuna ya da gördüğü ilgiyi sonuna kadar hak ettiğini düşünebilirsiniz belki ama yazarın yarattığı dünyalara tanık olduğunuz için kendinizi şanslı hissedeceksiniz.

Evaristo’nun 12 farklı kadın karakter üzerinden çizdiği İngiltere panaroması, sesi edebiyat dünyasında hâlâ oldukça az duyulan siyah, lezbiyen, göçmen, trans, Müslüman, non-binary karakterlerin hayatına girmenin bakış açımızı değiştireceğinden emin olabilirsiniz. Anne, kız, sevgili, eş olarak değil de sadece kendisi olarak göreceğiniz her karakterle toplumsal cinsiyete dayalı birçok kalıp düşünceyi sorgularken bulacaksınız kendinizi.

Kitabın noktalama işaretleri olmadan yazılmış olması başlangıçta alışık olduğumuz okuma deneyiminden farklı olmasıyla zorlayabilse de kısa sürede bu şiirsel anlatım tarzının hikâyelerin bilinç akışı anlatım tarzına ne kadar uygun olduğunu göreceksiniz. Çünkü her bölümde farklı yaşlardan, sınıflardan, dönemlerden 12 kadının hikâyesine onların zihninin içinden tanık olacaksınız. İyi bir anne, iyi bir oyuncu, iyi bir eş, iyi bir yönetmen veya kız olmaya çalışan kadınlar olarak değil kızan, dalga geçen, tökezleyen, intikam alan, konuşan, dinleyen, bazen anlayan bazen anlamayan, bazense anlamak istemeyen kişiler olarak.

Farkılılık hem kutsanır hem taşlanırken…

Bazı karakterlerle daha fazla bağ kuracaksınız. Bazılarını daha derinlikli bulacaksınız. Bazı karakterler hakkındaysa jenerik bilgilerden daha fazlasını duymuş olmayı dileyeceksiniz. Yine de sadece bu kadar çeşitli karakterin olduğu bir romanda, anlatıcının ses tonunun, dilinin, tavrının her karaktere göre değişiyor olması bile büyük başarı.

Kitabın bu kadar farklı dönemden, yaştan, sınıftan karakteri yaratmanın üstesinden en iyi şekilde geldiği kısım şüphesiz karakterlerin değişen ses tonu, tavrı. Yani eski feministlerden, zamanında bağımsız bir tiyatro kurmuş bir karakterle onun günümüzde yaşayan genç kızının aynı dili kullanmadıkları gibi aynı şekilde düşünmemeleri de kitabın bir başarısı. Burada kitabın çevirmeni Ebru Kılıç’ı da anmadan olmaz, hem dil hem yapısal anlamda zor bir kitabı olabilecek en iyi çeviriyle Türkçeye kazandırdığı için.

Doğan Kitap‘tan çıkan Kız, Kadın, Öteki farklılığın böylesine hem kutsandığı hem de taşlandığı bir dönemde gözden kaçmaması gereken bir roman. Ayrıca kitapta geçen şarkılardan oluşan müthiş bir Spotify listesi var. Sabahları güne başlarken dinlemenizi öneririm. Ayrıca kitabın kalabalık karakter kadrosunu takip etmekte zorlananlar için hazırlanmış şu karakter haritasına da bakmanızı öneririm.

Elena Ferrante’den 40 kitap önerisi

Elena Ferrante’yi benim gibi henüz okumayan kaç kişi kaldı bilmiyorum ama benim okumadan da seveceğime ikna olduğum bir yazar kendisi. O yüzden 21. yüzyıldan kadın yazarların kitaplarını önerdiği bu 40 kitaplık listeyi görmek beni mutlu etti.

Ne de olsa dünyaca ünlü bir yazarla aynı kitapları okumuş olmak, listesindeki kitapları okuma listeme eklemek benim için hâlâ heyecan verici bir şey. Sizin de okuma listelerinize ekleyeceğiniz kitaplar olabileceğinden emin bir şekilde listeyi sizlerle de paylaşıyorum: Elena Ferrante’den 40 kitap önerisi.

https://www.epikneokuyor.com

 

Atık yönetiminin olmazsa olmazı: Depozito iade sistemi

Atık yönetimi deyince akla geri dönüşüm, farklı kategorilere ayrılmış çöp konteynerları ve ne anlama geldiği belli olmayan yeşil renkli döngüsel ok sembolü gelmektedir. Ancak bu bahsedilenlerin atık azaltımına katkısı ise şaibelidir. Her ne kadar siz doğayı korumak amacıyla ayrı toplasanız da büyük çoğunluğu merdiven altı olan ve hiçbir standardı sağlamayan, adeta çöplükten hallice olan toplama ayırma tesisleri ve geri dönüşüm işletmeleri -ortama hâkimse- sizin doğayı kirletmemek adına ayrı kutulara attığınız çöpleri sizin yerinize farklı formlara sokarak doğaya salacaktır.

İşte bu nedenle gıda atıkları, metal ve kısmen de kağıt atıkları dışında kalan plastik ve kompozit ürünlerin ayrı toplanmasının çevre kirliliğini engellemeye olan katkısı neredeyse yoktur, üstüne kirliliğin artmasına katkısı çoktur. Çünkü ayrı da toplansa çoğu plastik ve kompozit malzemeler yakılarak bertaraf edilmektedir. Çöpün yakılarak bertarafı ise kömür yakılarak üretilen enerjinin çevre maliyetinden çok daha fazla çevresel maliyete sahiptir. Bunun yanında bazen ayırmak bile en sonunda yakmaya kadar varabilmektedir. Yani siz geri dönüşsün diye ayırırsınız ama sonuçta onu da yakabilirler. Nitekim Finlandiya’da ayrıştırmanın aslında çok da bir anlamının olmadığı şu skandal haber sonucu ortaya konulmuştu. İnsanlara ayrıştırarak toplatılan çöpler en nihayetinde yakma istasyonlarında yakılmış. Madem yakacaktınız ne diye ayrı toplatıyorsunuz değil mi?

Atık yönetiminin ana amacı atıkları düzenli sınıflara ayırıp sonrasında da çalakalem ve zararlı yöntemlerle bertaraf etmek değil, atığı uzun zamanda azaltacak bir eğilimle yönetmek olmalıdır. İşte bunu yapabilmek için de bir illüzyondan ibaret olan geri dönüşümü, ya da sağlıklı diye tek kullanımlık plastik övmekle değil daha da faydalı olduğu ispat edilmiş olan depozito iade sistemini desteklemek ve üretici ve perakendecilere sattıkları her bir tek kullanımlık ambalaj için sorumluluk yüklemek gerekir. Bu sorumluluğun en uygulanabilir şekli de ambalaj üreticilerine ve perakende/toptan satış yapanların tekrar kullanılabilir ambalajlara yönelmesini sağlayacak alternatifleri bir an önce harekete geçirmekle mümkündür.

Depozito sistemi 25 kuruşluk poşetin akıbetine uğramamalı

Türkiye’nin 2021 yılında uygulamaya koymayı planladığı ancak uygulanması 2022 yılına ertelenen depozito iade sistemi de tam olarak bu anlama sahiptir. En azından teorik olarak öyle. İşin ekonomisini düşünerek ağız sulanması yaşamak yerine yaratacağı etkili atık yönetimin faydasına odaklanırsa teoride mümkün. Aksi takdirde kullanılacak cihazların ihalesine ya da ortaya çıkacak toplanmış ambalajın maddi getirisinin hesabında takılı kalınırsa bu sistem de 25 kuruşluk poşet uygulaması gibi kadük kalabilir. Çünkü poşetin para ile satılması uygulamasının sadece marketlerde sınırlı kaldığı herkes tarafından bilinmekte ve semt pazarları da dâhil olmak üzere ne bakkallar ne manavlar ne de diğer işletmeler doğru düzgün poşet parası uygulaması yapmamaktadır. Bu tehlike depozito iade sistemi için de geçerlidir. Eğer ki tüm büyük plastik ambalaj kullanıcıları bu sisteme entegre edilirse işte ancak o zaman kararlı ve çevreci bir yaklaşım ortaya konulmuş olur.

Depozito iade sisteminin en önemli avantajı ülkelerin kendi kıyılarına karışan özellikle cam, alüminyum ve plastik şişelerden kaynaklı çöp sızıntısının önüne geçme potansiyeline sahip olmasıdır. Eğer ki bir ülke depozito iade sisteminin özellikle içecek ambalajlarının tekrar kullanıma uygun olarak tasarlanmasıyla birlikte düzenlerse o zaman ülkede şu aşağıdaki görüntü oluşmayacaktır.

Burada çöpün ihraç edilmeyeceği varsayımıyla konuşuyoruz. Eğer ihraç edileceklerse kurulacak hiçbir sistem doğanın korunmasına katkı sağlamayacaktır. İşte bu nedenle döngüsel ekonomi denilen şeyin ülkelerin kendi içerisinde oluşturduğu döngüye hapsedilmesi gerekmektedir. Ülkeler arası bu tarz tehlike potansiyeli olan atıkların dolaşımı döngüsel değil, sömürgecidir. Özellikle atık yönetimi ihraç eden ülkeden daha düşük olan bir ülkeyse ithal eden ülke, bunun adı düpedüz sömürgecilik ve ikiyüzlülüktür. Çünkü zaten ithal eden taraftaki çöp tüccarlarının çevre, doğa ya da başka bir kaygısı olmadığı için, göndericilerin de aynı kategoride değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

Sonuç olarak depozito iade sistemi daha da geliştirilmek suretiyle atık yönetiminin merkezinde bir yere oturtulursa ve bir de tekrar kullanılabilir ambalaj tasarımıyla desteklenirse işte o zaman plastik kirliliğinin uzun vadede engellenmesinin mümkün olabileceğinden bahsedebiliriz. Aksi durumda işimiz merdiven altı geri dönüşüm çöplüğüne kalır ki oranın ne insafı ne de duyarlılığı yoktur ve plasentada bulunan mikroplastiği, hemen her türlü canlı organında bulmak olası hale gelecektir.

Salgın, bulaş, kriz ve bölgeler, devlet

[email protected]

Bir önceki yazıda, “bütün sorunları çözebilme kapasitesine sahip bir planlama birimi ve bu tür problemlerin çözümünde etkin olabilecek aktör olarak, plancılar/ bölge plancılar eşliğindeki merkez ve bölge kurulları/ otoriteleri)” söz konusu edilmişti, ama bu örgüt ağı ve aktörler, her hangi bir dünya topluluğu ve özellikle de Türkiye için tam olarak bir boşlukta ya da “olmayan bir yerde” tanımlanıyordu. Bu işlevin ve aktörlerin nasıl bir mekanizmanın ya da aygıtın bir parçası olarak ele alınabileceği ve kamusal bir yarar üretebileceği konuları belirtilmemişti.

Burada elbette böyle bir planlama biriminin içinde yer alacağı devlete ait kuramlar ve bu devletin nasıl tanımlanabileceği ve bu tanımlardan her birinin anlamı/ nasıl yorumlanabileceği üzerinde tartışmaya kalkmak çok saçma olur. Ancak ekolojik durumun/ sorunların ve önerilerin, hemen-hemen hepsi ile de ilgili olabilecek bu sorular, yani (gelecekte ya da kuramsal olarak)

  • nasıl bir devlet yapılanması/ örgütlenmesi olmalı ki, sorunlarla etkili bir biçimde ilgilenilebilinsin ve alternatif çözümler üretilebilsin ve
  • çözüm gerçekleşirken, toplumların/ toplulukların ve bireylerin, tekil veya örgütlü olarak özgürlükleri ve demokrasi/ katılımla ilgili hakları ve eylemlilikleri korunmuş, hatta geliştirilebilmiş olsun?

biçiminde özetlenebilir.

Devletin rolü

Bu soruları bir çözüm bulmak amacıyla değil, ama üzerinde konuşmak ve tartışmayı geliştirebilmek için dünyanın hangi devletinin egemenliğinde yaşıyor olursak olalım sorabiliriz. Ekolojik ya da biyolojik veya nükleer vb. türü, güçlü veya hafif krizlerin gündemde olması olasılığının gelecekte yüksek olabileceğini düşünerek, devletlerin/ devletlerin oluşturdukları (en önemlisi AB olmak üzere) birliklerin sorun çözme biçimleri-kapasitesini irdelemek için çaba harcanması gerektiği kanısındayım. Salgın (ve benzer krizler) belki hemen bitmeyecek ve başka varyantlar ya da başka salgınlar, başka nedenlerle kırımlar devam edecek. Bölgesel savaşlar, iklim değişikliği ve ekolojik dengelerdeki erime ve kırılmalar, kitlesel göçler vb. nedenleriyle geri dönüşü  olmayan bir yörüngeye girmek istemiyorsak “devlet veya kamusal yararla ilgili politikaların ve kararların merkezileştiği ya da adem-i merkezileştiği örgütün ne yapması gerektiği/ yapabileceği” sorunu üzerinde düşünmek/ tartışmak gerekecek.

“Devlet” türü bir aygıtla ya da devletin olmadığı bir ütopyada, belki toplumu ve bireyi zorlayıcı/ sınırlayıcı-kısıtlayıcı önlemleri, sürekli olarak ve çeşitlendirerek/ artıracak nitelikte karar almayı gerektiren durumlar söz konusu olabilecektir. Belki somut Trump ABD’si, ya da Boris Johnson Birleşik Krallığı, Merkel Almanya Federal Cumhuriyeti, ya da, Xi Jinping Çin Halk Cumhuriyeti veya Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti gibi örnekleri modellemeye çalışarak salgın (ama geleceğin her hangi bir afet-kriz vb. durumu) için düşünmeye başlayabiliriz, bunu nasıl bir örgütlenme ile daha etkili ve hızlı bir biçimde ele alabileceğimiz üzerine tartışabiliriz.

Ya da daha teorik bir devlet kuramı üzerinden kestirme bir biçimde öneriler geliştirebiliriz. Ancak devlet denilen kavramın kendi tarihine ve tarihsel olarak kendisini geliştirme ve onaylatma yörüngesine göz atacak olursak, çok yakın bir gelecekte, “devlet” denilen türde bir aygıtın olmadığı toplumsal örgütlenmelerin olabileceğini düşünmek oldukça zor. Devlet olmaksızın, kendilerini her türlü tehlike/ tehdit karşısında koruyabilecek toplumlarla ilgili düşüncelerin, şimdilik, oldukça uzak erimli “tahayyüller” olacağını söyleyebiliriz.

Katılım, ama nasıl?

Devletin(*) bütün (büyük bir olasılıkla Mezopotamya’da, su havzaları üzerindeki çeşitli kabilelerin yaşadıkları yerlerdeki dönüşümlerden başlayarak, en az 5.000 küsur yıllık) tarihini dikkate almakla birlikte yakın zamandan, 1980 sonrasında, an düşünmeye başladığımızda “küçülen” ama otorite/ otoriterlik, tahakküm ilişkileri ve hegemonya bakımından, küçülmekten çok sağlamlaştırılan ve etkinleşmesi istenen bir “devlet” tipi ile karşı-karşıya olduğumuzu kabul etmek gerekecektir.

Başlangıçtaki soruya geri dönecek olursak, küçülen ama küçülme işini özellikle toplumsal ekonomik boyutları olanları ve bazı özellikleri nedeniyle pazara sunulamayan, kar amacıyla üretilemeyen her türlü mal ve hizmetin dışındaki alanları terk ederek yapan bir devlet, salgın hastalıklar, krizler, ya da doğal afetler ve afetin gerçekleşmesiyle tetiklenen olaylar karşısında ne yapabilir ya da ne yapmasını bekleyebiliriz? Bir hafta önceki yazı, Covid virüsü salgını nedeniyle karşılaşılan durumda, daha hızlı/ etkili ve büyük bir olasılıkla çok daha ucuz bir çözümün mekansal içerikli öngörü ve gelecek tahayyülleri ile ilgili mekanizmaların (geçen hafta önerilen adlandırmayla bölge planlamanın) geliştirilmesi ve çalıştırılması ile gerçekleşebileceğini savlıyordu.

Devletin (bir-kaç devlet dışında dünyanın bütün devletlerinin), jenerik bir adlandırmayla “planlama” kategorisindeki işlev alanlarını (belki sadece diplomasi, askeri girişimler, altyapı ve bir-kaç -Kanal İstanbul gibi- spektaküler, politik-ekonomik yatırım dışında) artık terk etmiş olduğunu, yukarıda belirtmiştik. Ama belki de, tam da bu büyük salgındaki katastrofik başarısızlık ve inanılmaz kayıplar nedeniyle yeniden düşünmemiz gerektiği söylenebilir?

Bu küçük yazı, elbette, bu kadar kapsamlı bir konuda bir öneri geliştiremez. Bununla birlikte, belki sadece bazı terimler anımsanabilir veya geçerliğini konusunda anlam değişikliğine uğramış olanlara işaret edilebilir. Son iki yazıda eğer bir merkezi ya da yerel yönetim birimi/ devlet söz konusu ise mekansal içerikli bir planlamanın sağlayabileceği yararla ilgileniyoruz. Ancak daha önceki haftalarda parça parça geliştirilen tartışma da “katılım” ile ilgilenilmişti. Gerçekten bir katılım söz konusu olabilir mi ve eğer olacaksa bunun koşulları, işleyiş biçimleri ve demokrasi düşüncesi ile ilgili varsayımları/ önkoşullarının ne olabileceği üzerinde duruluyordu.

Katılım kavramını, devletin yaklaşık 40-30 (bazı ülkeler için 50 küsur) yıl önce yeniden canlandırdığı, ama giderek sönümlenen ve unutulan “yönetişim” terimini anımsayarak sürdürmek ve sonuç olarak “planlama” ve “yönetişim” kavramlarını birlikte ele almak her iki terimin daha iyi anlaşılması (ya da tartışmaya alınması) bakımından ilginç olacaktır.

*

(*) Devlet kavramı ve önümüzdeki zamanda yeniden ele almayı düşündüğümüz “yönetişim” kavramları için, bkz: Bob Jessop (2021), Devlet Dün Bugün Gelecek, Nika Yayınevi, Ankara

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Hayvanlar adına bir haykırış: Herkesin Evine Döndüğü Gün

Aslı Tohumcu’nun yazıp Hüseyin Sönmezay’ın resimlediği Herkesin Evine Döndüğü Gün, hayvanlar adına bir yaşam hakkı, yurt hakkı haykırışı. Yaşamları, yurtları ellerinden alınan hayvanların haykırışına kitabımızda çocuklar kulak veriyor. Hatta diyebiliriz ki; yazar Aslı Tohumcu kitaba oldukça özgün bir giriş yaparak kitabın hemen başında çocuk okuyucuyu kitaba davet ediyor; kitabın öznesi, hatta kahramanlarından biri yapıyor.

O tuhaf gecede şehir, bir tuhaf sanatlar müzesine dönüyor. İnsandan heykellerle dolu bu müzede bir tek çocuklar yok. Onlar hazır etrafta derileri için onları öldüren, hayvanat bahçelerine kapatanlar heykele dönmüş kıpırtısız dururken evlerine, ormana dönme telaşındaki hayvanlara eşlik etmekle meşguller. Saçlarının arasına iki bukalemunun gizlendiği bir oğlan çocuğu, sepetinde bir sincap ailesini taşıyan bir kız çocuğu… Ve daha nice çocuk hayvanlarla beraber yerini bir tek çocukların bildiği ormana gidiyorlar. Sincapları, panterleri, fokları evlerine kavuşturmak için çabalıyorlar. Ve bilin bakalım, bu kavuşma günü hangi günmüş? 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü!

‘Dünyayı güzellik kurtaracak’

Bu özgün hikâyeye canlı, hikâyeyle birlikte yaşayan resimler eşlik ediyor. Öyle ki; hayvanlara ormana kadar eşlik eden çocukların gözünde değerli bir iş yapmanın ciddiyetini ve içlerindeki huşuyu hissediyorsunuz. Böylece bu ütopik hikaye resimlerle birlikte yeniden canlanıyor. Hikayemiz ütopik olmasına ütopik ama, çareyi uzak bir geleceğe de ertelemiyor. Aksine umut veriyor. Sokak hayvanları için evimizin önüne koyacağımız bir kap su için şevk veriyor örneğin.

Ama acaba çocukların omzuna çok mu yük yüklüyor kitabımız? Evet, ben de yazarken çocukların düş gücü adına, en azından mahallesindeki köpekle, kediyle dostlukları adına yazıyorum. Ama biz büyüklere de hiç iş düşmüyor mu acaba? En azından içindeki çocuğu henüz yitirmemiş büyüklere… Evet, çocuklar bize ilham verecek, belki iklim direnişçisi Greta Thunberg örneğinde olduğu gibi bir parça önde olacaklar ama dünyayı güzellik kurtaracaksa, çoluk çocuk bunu hep beraber yapacağız.

Künye

Yazar: Aslı Tohumcu
Resimleyen: Hüseyin Sönmezay
Yayınevi: Can Çocuk

 

 

İkizdere’de neler oluyor?(6): HDP Milletvekili Murat Çepni: Dozeri engellemeyen hiçbir ziyaretin katkısı yok

Rize İkizdere‘de taş ocaklarına karşı verilen mücadelede en başından beri orada olan isimlerden biri, kendisi de İkizdereli olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili ve Meclis Çevre Komisyonu üyesi Murat Çepni‘ydi.

Çepni, İşkencedere Vadisi‘nin sadece taş ocağı tehlikesiyle karşı karşıya olmadığını; aynı zamanda HES (Hidroelektrik Santral) ve yol projeleriyle de tehdit altında olduğunu kaydetti. Çepni, projelerin hayata geçmesi durumunda vadinin beton bir vadiye dönüşeceğini de ifade etti.

‘HDP’li vekilin burada ne işi var?’

HDP’li milletvekili Murat Çepni, kendisinin direniş alanında olmasından dolayı bir kara propaganda örgütlendiğini hatırlatarak şu açıklamalarda da bulundu:

Direnişin başından beri orada olmam üzerinden çok ciddi bir kara propaganda örgütlendi. ‘HDP’li vekilin burada ne işi var?’ dendi. İkizdereli olmam bir tarafa, elbette ki benim bir siyasi görüşüm var. Ekoloji ve doğa meselelerine bir bakış açım var.

Bütün bunlar oradaki halkın sağ duyulu, onurlu duruşuna çarptı. Bir gerçeği gördüler. İnsanlar yanlarında kim var, karşılarındakiler kimi ifade ediyor? Onları gördüler.”

‘Bütün vadi saldırı altında’

İkizdere’de HES ve yol projelerinin de gündemde olduğunu söyleyen Murat Çepni, bütün vadinin saldırı altında olduğunu dile getirdi:

Ayder Vadisi perişan oldu, Yeşil Yol’u biliyoruz. Bütün bunlar 2000 yılından itibaren Karadeniz’in vahşi turizm altında tümüyle betonlaştırıldığı projeler.

İkizdere önceden HES’lerle gündeme gelmişti. Henüz büyük yapılaşmalar olmamıştı, vahşi turizme açılmamıştı. Bizde seviniyorduk. Ancak, yanılmışız.

HES’lerle başladı. 26 tane HES projesi vardı, bunlardan altı tanesi yapıldı.

Bunun yanında, Rize-Erzurum arasında vadinin yolu duble yola dönüştürülmeye çalışılıyor. Buna nasıl bir ihtiyaç var bilmiyoruz. Yol ve tünel çalışmaları sürüyor. Vadi sağlı-solu tıraşlanıyor. İkizdere’nin çıkışında şu ana kadar binlerce ağaç kesilmiş. Taş ocağı gündemde olduğu için henüz oralar gündeme gelmedi.

Esasen bütün vadi büyük bir saldırı altında. Fakat, bu projeler tamamlandığında bu vadi bir beton vadiye dönüşecek.”

‘Dozer çalışmaya devam ediyor’

Alana, başka milletvekillerinin de gittiğini söyleyen Çepni, bu durumun iyi bir gelişme olduğunu; ancak dozerin çalışmasını engellemeyen hiçbir ziyaretin katkısı olmadığını ifade etti:

Alana CHP’li ve İyi Partili milletvekilleri çokça gidiyor. Bu iyi bir gelişme, güzeldir, yapılması gerekir. Fakat, bu projenin artık şu aşamada bir tanıtıma ihtiyacı kalmadı. Fazlasıyla zaten Türkiye’nin gündemine girmiş durumda.

Evet, biz oraya gidiyoruz. Açıklamalar yapıyoruz. Fakat, aynı esnada dozer çalışmaya devam ediyor. Dozerin çalışmasını engellemeyen hiçbir ziyaretin hiçbir katkısı yoktur. Bu durum, bizim muhalefet adına ‘mış’ gibi yapma siyasetinin sonuçları.

İyi Parti’ye de CHP’ye de çağrımız bu olacaktır: Orada iseniz eğer, o dozerin çalışmasını engellemeniz gerekir. Hangi yol ve yöntemle olursa olsun. Siz orada durduğunuz esnada dozer çalışıyor. Her vurulan kepçe ağaçları katlediyor ve biraz daha devam ederse yol neredeyse tamamlanmış olacak.”

İkizdere’de neler oluyor?(5) CHP Milletvekili Mahmut Tanal: İnsanların sağlıklı çevrede yaşama hakkı bitiriliyor

Rize‘nin İkizdere ilçesi İşkencedere Vadisi‘nde yaşananları, olayı yakından takip eden Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Avukat Mahmut Tanal, Yeşil Gazete’ye yaşananları anlattı.

Ağaçların sökülüp hunharca katledildiğini kaydeden Tanal, bu yöntemin ne çevre kanununa, ne çevre kanunu yönetmeliğine uygun bir hareket olmadığını kaydetti.

‘Çevre katliamı söz konusu’

Bölgede yapılan çalışma sırasında il, ilçe çevre müdürlüğünden yetkililerin projenin başında olması gerektiğine işaret eden Mahmut Tanal, yaşananların tam bir çevre katliamı olduğunu ifade etti:

Alanda, sadece iş makinesi operatörleri, iş makinesi, bir tabura yakın asker var. Vatandaşın iş makinelerine karışmaması için güvenlik tedbirleri alınmış, barikat kurulmuş durumda. Burada bir çevre katliamı söz konusu.”

‘Hayvan katliamı olacak’

Yabani hayvanların da vadilikte yaşadığını söyleyen Tanal, iş makinelerinin çalışması sonucu, hayvanlar korktukları için yuvalarından çıktılarını söyledi:

İş makinelerinin çalışması nedeniyle yabani hayvanlarının hepsi yuvalarından çıktı ve çevredeki alana gittiği zaman oradaki hayvanlarla karşı karşıya geldiler. Hayvanlar birbirleriyle çarpışıyorlar. aslında orman içerisinde bir hayvan katliamı olmuş olacak.”

‘Herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı var’

Bölgenin dünyadaki nadide vadilerden bir tanesi olduğunu hatırlatan Tanal, bu projeyle vatandaşların sağlıklı bir çevrede yaşama haklarının yok edildiğini söyledi:

Bu projeyle vatandaşların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı yok ediliyor.

‘ÇED raporuna gerek yoktur’ denilmesi Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılan en büyük kötülük.

İnsanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı üzerindeki olumsuz etkileri var mıdır yok mudur bunun tartılışması lazım. Her vatandaşın sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı vardır ve bu hak yok ediliyor.”