Ana Sayfa Blog Sayfa 1502

İkizdere’de neler oluyor?(4) Asuman Fazlıoğlu-Gençağa Karafazlı: Bölgede limana ihtiyaç yok

Rize‘nin İkizdere ilçesindeki İşkencedere Vadisi’nde Cengiz İnşaat’ın yapmak istediği lojistik limana ham madde temini sağlanması amacıyla açılmak istenen taş ocağı için çalışmalar sürerken, bir yandan da halkın taş ocağına direnişi devam ediyor.

Yeşil Gazete’ye konuşan Çağdaş Gazeteciler Derneği Rize Şube Başkanı Gençağa Karafazlı, İşkencedere Vadisi’nde tüm itirazlara rağmen çalışmanın devam etmesinin nedeninin maden arayışıyla ilgili olabileceğini söyledi.

İkizdere Dernekleri Federasyonu Çevre Komisyonu Üyesi Asuman Fazlıoğlu ise, bu projenin masum gösterilmeye çalışıldığını, ancak bunun bir aldatmaca olduğunu ifade etti.

‘Yaşananlara hiçbir insan seyirci kalmamalı’

Asuman Fazlıoğlu, sadece bölge halkından olduğu için değil, ciddi bir doğa katliamı olduğu için bu projeye karşı çıktığını şöyle anlattı:

Sadece o köyde yaşadığımız için değil, olayın vahim olması, ciddi bir doğa katliamı olması bizi harekete geçirdi. Dünyada eşi benzeri olmayan bir vadinin yok olmasına hiçbir insan seyirci kalmamalı. Biz de öyle yaptık, seyirci kalmadık.

‘İkizdere delik deşik olmuş’

Gençağa Karafazlı, bölgede lojistik limana ihtiyaç olmadığını kaydederek, taş ocağına karşı olduklarını ifade etti:

Taş çıkartılacak olan vadinin dışında, İyidere’de yapılması düşünülen lojistik limanın gerekli olup olmadığı çok önemli. Bakın, İkizdere Vadisi delik deşik olmuş. Lojistik inşaatına aslında hiçbir ihtiyaç yok.

Biz temelde taş ocağına karşıyız. Kalkandere’de de alınsa karşıyız, İyidere’de de yapılsa karşıyız. Yaşam alanlarımıza yönelik kar hırsıyla, aç gözlülükle saldıran bu şirketlerin bu davranış biçimine biz temelde karşıyız. “

‘Bu taştan her yerde var’

İşkencedere Vadisi’ndeki bu çalışmaların maden arama çalışmalarıyla alakalı olabileceğine işaret eden Karafazlı, şunları söyledi:

2014 yılında İşkencedere Vadisi’nde maden aramasıyla alakalı bir fizibilite çalışması yapıldı. Meseleye buradan baktığımız zaman İşkencedere Vadisi’nde neden ısrar edildiğini anlamış oluruz.

Çünkü, Türkiye’nin birçok bölgesinde bu taştan olduğu gibi, çok yakın ilimizde de var.”

AKP propogandası geri tepti: ‘Yalan Üretim Merkezi’ videosunu hesaplarından kaldırdı

AKP, muhalefet partilerinin Merkez Bankası rezervlerinden kaybolan 128 milyar dolar için başlattığı “128 milyar dolar nerede?” kampanyasına cevap olarak paylaştığı animasyon videoyu hesaplarından kaldırdı.

“Yalan Üretim Merkezi” ismini taşıyan videoda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP Sözcüsü Faik Öztrak karikatürize edilmişti. Videoda ana muhalefet partisinin “yalan jeneratörü” ile böyle iddialar ortaya attığı öne sürülüyordu.

AKP’li siyasiler tarafından çokça paylaşılan ve 2 milyondan fazla görüntülenen söz konusu videonun silindiği ortaya çıktı.

Marmara’da deniz salyası araştırması: Deniz yaşamını tehdit ediyor

Marmara Denizi‘nde kıyı şeridini kaplayan ve müsilaj olarak da bilinen ‘deniz salyası‘ ile ilgili inceleme yapılmaya başlandı.

İstanbul Üniversitesi Plankton Çalışma Grubu tarafından başlatılan çalışmada Marmara Denizi’nin birçok noktasından  örnekler toplandı. Çalışmanın projesi de TÜBİTAK‘a sunuldu.

Çalışma grubunda yer alan Doç Dr. Muharrem Balcı, yaptığı açıklamada dibe çöken bu alglerin özellikle Gemlik ve İzmit Körfezi için deniz tabanında yaşamı tehdit ettiğini belirtti.

Tekirdağda deniz salyası nedeniyle balıkçılar denize açılamıyor. Fotoğraf: Şafak Tasoyar/ DHA

‘Tuzluluk çok yüksek’

Balcı, DHA’ya yaptığı açıklamada “Adalar kıyısında yaptığımız örneklemelerde, kıyılarda tuzluluk binde 24 çıktı yani litrede 24 gram tuz tespit ettik. Normal koşullarda Marmara’da bu mevsimde binde 19, en fazla binde 20 çıkması gerekirken 24 çok yüksek bir oran” bilgisini paylaştı.

Mevsimler kaydığı için su sıcaklığının normalden daha fazla olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Balcı, “Kış mevsimi kalktı neredeyse ortadan. Bundan dolayı da suda yüksek bir sıcaklık var, bunu ölçebiliyoruz. Bu tuzluluğun yüksek olması dipten de bir karışım olduğunu gösteriyor, sıcaklık tabakalaşmasının ortadan kalktığını gösteriyor. Bu da ışık alan bölge olan 20 metre derinliğe kadar müsilajı besliyor, gübre olarak onları besliyor. Işık da var, su sıcaklığı da uygun olduğu için bu şekilde artışlar yaşıyoruz” dedi.

Menekşe Deresi. Fotoğraf: DHA

‘Dip ölümü bekliyoruz’

Marmara Denizi’nde deniz tabanında yaşamın sona ermesini beklediklerine dikkat çeken Doç. Dr. Balcı, “Kümeleşmeye başlamadan önce bunlar, dağınık haldeyken balıkların solungaçlarını tıkayıp suda boğulmalarına sebep olabiliyor. Dipteki bakteriler oksijen tüketerek bunları ayrıştıracak. Bunlarında oksijeni tüketmesiyle birlikte ortamın anoksik yaptığı bir durum oluşacak. Bundan sonrasında dip ölümü bekliyoruz. Bu gözlemlenen bir süreçtir. Su akıntılarının kısıtlı olduğu, su karışımın yetersiz olduğu bölgelerde, yani denizin kara içine çok girinti yaptığı noktalarda, koy ve körfezlerde bunu görmek mümkün. İzmit Körfezi ve Gemlik’te bunlar görülebilir” tehlikelerine dikkat çekti.

Fotoğraf: Gülseli Kenarlı/DHA

‘Denize girmek tehlikeli’

Doç. Dr. Balcı, Marmara Denizi’nde bazı bölgelerde denize girmemin tehlikeli olabileceğini de belirterek “Aldığımız örneklerden hücre izolasyonları yaptık. Türlere de baktık mikroskop altında, ne var ne yok diye. Burada diatom türlerini bolca tespit ettik. Skeletonema gibi alg türleri var. Bunlar sıcağı çok sevmez bahar türleridir. Bahar aylarında artışa geçerler. Havaların iyice ısınmasıyla birlikte bunlar yerlerini başka bir grup mikro organizmalara bırakacak. Bu noktada müsilajın yaz döneminde çok bir etkisi olmayacaktır. Akabinde dinoflagellat dediğimiz belki daha zararlı etkileri olabilecek türler artabilir. Bazı bölgelerde denize girmek tehlikeli diyebiliriz. Özellikle akıntının kısıtlı olduğu, su karışımının yetersiz olduğu bölgelerde tabii ki, çünkü orada ne var bilmiyoruz. Toksin üreten, üretmeyen, hangi tür mikro organizmalar var bunları bilmediğimiz için tabii ki riskli olur” yorumunda bulundu.

Müsilaj sorunun çözümü konusunda ise Doç. Dr. Balcı, “Kısa vadeli çözüm çok zor, imkansız diyebilirim. Uzun vadeli izleme çalışmalarıyla buna bir çözüm bulunabilir. İlk etapta yapılması gereken kirlilik kaynaklarını en aza indirgemek” dedi.

Erzincan’da yedi kişi kene ısırması nedeniyle hastaneye kaldırıldı

Erzincan’da yaz mevsimi ile birlikte kene ısırması ile ortaya çıkan  Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) vakalarında artış yaşanıyor.

Pandemi döneminde insanların daha çok bağ, bahçe ve doğaya yönelmesi nedeniyle vaka sayılarının yükselmesinden endişe ediliyor. Bir diğer endişe veren durum ise Covid-19 ile  KKKA hastalığının benzer semptomlar göstermesi.

Pandemide arttı

Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Faruk Karakeçili, DHA’ya yaptığı açıklamada “Biz Erzincan ili olarak her yıl 30-40 arası hasta takip ederken geçen yıl pandemi döneminde insanların kırsala çekilmesi ile birlikte 100’ün üzerinde hasta takip etmiştik” dedi.

Bugüne kadar yedi vakanın hastaneye yatırılarak tedavi edildiğini dile getiren Karakeçili, “Bugüne kadar yedi vaka hastanemize yatırılarak tedavi edildi ve şu anda da yatan üç hastamız var” ifadelerini kullandı.

Çalışma izin belgelerinin geçerlilik süresi yeniden uzatıldı

İçişleri Bakanlığı tarafından çalışma alanları muafiyet kapsamında olanların sokağa çıkma yasağında dışarıya çıkabilmek için şirket tarafından manuel  olarak doldurulan Çalışma İzni Görev Belgesi Formu‘nun geçerlilik süresi 12 Mayıs saat 00.00’a kadar uzatıldı.

Bakanlık ilk etapta daha önce manuel olarak hazırlanan bu formların e-devlet üzerinden doldurulması gerektiğini söylemiş ancak sistemde yaşanan arızalar nedeniyle süreyi 7 Mayıs tarihine uzatmıştı.

‘Erişim hatası devam ediyor’

Yayınlanan genelgede Nace kodu eşleşme hatası, muafiyet kapsamındaki bir işyerinde görev yapmasına rağmen alt işvereninin muafiyet kapsamında olmaması nedeniyle çalışma izni görev belgesi alamayanlar ile erişim hatası gibi geçici durumlar göz önünde bulundurularak  sürenin yeniden uzatıldığı belirtildi.

9,5 milyon kişi başvurdu

Açıklamada tam kapanma döneminde üretim, imalat, tedarik ve lojistik zincirlerinde herhangi bir aksama yaşanmaması için sokağa çıkma kısıtlaması muafiyeti getirilen işkolları ve görevlileri tespit edilerek duyurulduğu bildirildi.

Genelgede, tam kapanma sürecinde muafiyet tanınan sektör çalışanlarına yönelik e-başvuru sistemi üzerinden bugün itibariyle 9.5 milyona yakın başvuru neticelendirildiği ve muafiyet nedeni, güzergahı ve zamanı ile kısıtlı olacak şekilde çalışma izni görev belgesi düzenlendiği belirtildi.

İzin belgesi nasıl alınabiliyor?

Muafiyet kapsamında bulunanlara yönelik iki ayrı izin sistemi var. Esas olarak e-başvuru sistemi üzerinden başvurunun yapılması gerekiyor.

İkinci sistem ise çalışma izni görev belgesi formunun işveren ve çalışan tarafından manuel düzenlenerek ve imza atılmasıyla oluşturuluyor. Ancak bu yöntem ancak 12 Mayıs gününe kadar geçerli olacak. Devamında başvuruların internet üzerinden yapılması gerekecek.

Tam kapanmada regl olmak ve korunmak da yasak

İçişleri Bakanlığı‘nın 81 ilin valiliğine gönderdiği “Market Tedbirleri” konulu genelge bugün yürürlüğe girdi.

Genelgede süpermarket ve zincir marketlerde 17 Mayıs 2021 Pazartesi günü saat 05.00’e kadar sürecek tam kapanma sona erene kadar sadece temel ihtiyaç ürünleri satılacağı belirtildi.

Ped ve prezervatiflerin üzerine şerit çekildi

Bugün zincir marketlerde alışveriş yapmaya giden kişiler regl olan kişilerin kullandığı pedlerin ve korunma amacıyla kullanılan prezervatiflerin üzerine satışın yasak olması anlamına gelen şeritlerin çekildiğini gördü.

https://twitter.com/biramettinov/status/1390583051894370304

 

Kazdağları Ekoloji Platformu Alamos Gold’a sordu: 1,5 milyon doları kime ödediniz?

Kazdağları Ekoloji Platformu, Kazdağları’nda yürütmek istediği altın madeni projesine ilişkin açıklama yapan ve 2021 yılının ilk çeyreğinde hükümete, halka ve halkla ilişkilere 1,5 milyon dolar ödediğini duyuran Kanada merkezli Alamos Gold’a şu soruyu sordu:

Resmi açıklamanızda iddia ettiğiniz bir buçuk milyon doları, kimlere hangi amaçla verdiniz?

1 milyar dolar tazminat istiyor

Alamos Gold, her üç ayda bir yaptığı gibi, 28 Nisan’da “2021 Yılı İlk Çeyreği” raporunu kamuoyuna açıklamıştı. Raporda hükümetin 13 Ekim 2019’da süresi dolan Kirazlı Altın Madeni İşletme Ruhsatını yenilemediği, ve Ekim 2020’de şirketin Orman İzinleri’ni de yenilemeyi reddettiği hatırlatılıyordu.

Kirazlı Altın Madeni açmak için gerekli ÇED, çalışma izni, gayri sıhhi müessese izinlerini aldığını belirten şirket, ruhsatının yenilenmemesinin haksız ve hukuksuz olduğunu bu sebeple de Türkiye’nin 1 milyar dolar tazminat ödemesi için taleplerini Uluslararası Tahkim Kurulu’na götüreceğini belirtiyordu.

Alamos Gold raporda Türkiye’de 2010 yılından bu yana 250 Milyon Dolar harcama yaptığını, bunun 20 Milyon Dolarının ruhsat harcı, orman izinleri vb. için hükumete ödediğini, halkla ilişkiler ve sosyal girişimler için ise bugüne kadar toplam 25 Milyon Dolar ödeme yaptığını, 2021 ilk çeyreğinde de yatırımı sürdürmeye, hükumete, halka ve halkla ilişkilere ise 1,5 Milyon Dolar ödediğini söylüyor.

‘Şirket bu harcamayı nereye yaptı?’

Söz konusu raporu değerlendiren Kazdağı Ekoloji Platformu, şirkete “Halkla ilişkilere ve sosyal girişimlere bugüne kadar ödediğinizi beyan ettiğiniz 25 milyon Dolar ve 2021 ilk çeyreğinde projenizi sürdürme giderlerine, hükumete, halka ve halkla ilişkilere ödediğinizi beyan ettiğiniz 1,5 milyon Dolar kime, nasıl, ne amaçla ödenmiştir?” sorusunu yöneltti. Hükümete ise şu sorular soruldu:

Alamos’un 2021 ilk çeyreğinde hükumete ödediğini beyan ettiği 1,5 Milyon Doların ne kadarı hükumete, hangi kuruma, ne amaçla ödenmiştir? 2019 Ekim ayından bu yana ruhsatı olmayan ve faaliyetlerini durduran şirket bu harcamayı nereye yaptı? Bu süreçte şirketin devlete ödemekle yükümlü olduğu herhangi bir resmi borcu var mıdır?

Alamos Gold ve yerli iştiraki Doğu Biga Madencilik şirketi, Kirazlı Altın madeni projesi kapsamındaki yatırımlarında teşvik imkanlarından faydalanmış mıdır? Faydalanmış ise bu teşviklerin maddi karşılığı ne kadardır?

‘Rüşvet mi?’

Açıklamanın devamında kamuoyuna yönelik ise “Alamos Gold firması sizi ve ülkemizi borçlu ilan etmektedir. Kamunun yapması gereken, ama kendilerinin yaptığını söyledikleri, çöp konteynır temini, cami duvarı yapımı, yol, çeşme, köy sosyal tesisi gibi işler için 1,5 milyon dolar harcadığını söylemektedir. Harcandığı iddia edilen bu para şirketin madencilik faaliyetlerinin yaratacağı yıkımı gizlemek içindir. Tüm bunlar 1,5 Milyon Dolar eder mi?” sorusu yöneltildi. Açıklama şu ifadelerle son buldu:

Şirketin beyanları oldukça tutarsız ve şaibelidir ve akla rüşvet gibi iddiaları getirmektedir. Rüşvet ise hem alan hem de veren açısından suçtur ve yargılanmayı gerektirir.

Yangının ortaya çıkardığı: Türkiye’deki biyokütle enerji santrallerinde odun mu yakılıyor?

Afyonkarahisar’ın Çay ilçesinde İstasyon Caddesi üzerinde yer alan biyokütle enerji santralinde 3 Mayıs Pazartesi günü bir yangın çıktı.

Uzun bir süre sonra kontrol altına alınan yangın, 80 bin metrekarelik alanda etkili oldu. Bu alanda bulunan ve santrale yakacak sağlayan malzemeler de kül oldu.

Dikkat çeken nokta ise haber ajanslarının yangının santral içerisinde “odun ve tomrukların bulunduğu alanda” çıktığını söylemesi oldu.

Santrallerin odun ve tomruk yakması yasak

Santrali işleten şirketin internet sitesinde yalnızca fındık kabuğu, mısır, ayçiçek sapı ve odun talaşı gibi bitkisel atıkların yakılarak enerjiye dönüştürüldüğü belirtiliyor. Odun ve tomruklardan ise bahsedilmiyor.

Nitekim, 2 Aralık 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasası Kanunu’nda yapılan düzenleme ile biyokütle tanımı değiştirilmiş ve biyokütle enerji tesislerinin endüstriyel odunları yakması yasaklanmıştı.

Afyon’daki biyokütle enerji santralinde çıkan yangın. Fotoğraf: Arif Yavuz/AA

‘Yasada boşluklar buluyorlar’

Orman ürünleri sektörü içerisinde çalışan ve ismini vermek istemeyen bir yetkili Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Türkiye’deki odunun en kötü kullanım şekli onu yakmak” dedi.

Yapılan yeni düzenlemeyle biyokütle santrallerinin endüstriyel odun yakmasının yasaklandığını hatırlatan yetkili, “Ancak bazı firmaların bu yasayı delerek dışarıda küçük parçalara ayırıp santrale getirdiklerine dair söylemler duyuyoruz. Bu şekilde yasada boşluklar bulabiliyorlar” ifadelerini kullandı.

‘Organik atıklarda süreklilik sağlamak zor’

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi’nde Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada biyokütle santrallerinde aynı termik santrallerde olduğu gibi hammaddenin sürekli olarak belirli miktarlarda temin edilmesi gerektiğini söyledi.

Bu sürecin çok iyi planlanması gerektiğini belirten Tolunay, “Organik atıklarda bu sürekliliği sağlamak zor. Bunu bulamadıklarında da eksiği odun ile kapatmaya çalışabilirler” ifadelerini kullandı ve şu soruların sorulması gerektiğini söyledi:

“Böyle bir hammadde planlaması yapılıyor mu? Yeterince biyokütle var mı? Bulamadıkları zaman odun yakıyorlar mı?”

 Odun yakılması neden problemli?

Ormanlar, iklim değişikliğiyle mücadele etmenin ve karbonu emmenin doğal bir yolu. Buradaki ağaçlar yakıldığında tuttuğu karbondioksiti havaya salıyor.

Ancak Doğanay Tolunay’a göre en büyük sıkıntı bu işlem için doğal ormanların kesilmesi. Yurtdışında da bu odunla çalışan santrallerin mevcut olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tolunay örnek olarak Finlandiya’yı gösterdi.

Enerji ihtiyacının yüzde 20’sini bu şekilde karşılayan ülkenin Türkiye’den önemli bir farkı bulunuyor: Odunlar endüstriyel ağaç tarımı yapılan alanlardan elde ediliyor.

Endüstriyel ağaç tarımı yapıyorlar

Prof. Dr. Tolunay Finlandiya’da yürütülen süreci “Özel olarak belirlenmiş bir alanda sırf odun elde etmek amacıyla ağaçlar dikiliyor. Daha sonra buradaki ağaçlar kesiliyor ve yerine yenileri ekleniyor. Böylece doğal ormanlardaki baskıyı azaltıyorlar” sözleriyle anlattı.

Bu tarz bir üretim yapıldığında odun yakmanın yenilenebilir enerji olarak değerlendirilebileceğini belirten Tolunay, Türkiye’de durumun böyle olmadığına dikkat çekti. Sebebi ise bu işlem için uygun arazinin bulunmaması.

Türkiye’deki yöntem yenilenebilir değil

Bu yöntem için gerekli koşulları anlatan Tolunay, “Endüstriyel ağaçlandırmalar için arazinin düz olması ve nemli olması gerekir ki ağaçlar hızlı büyüyebilsin ve makineler iş yapabilsin. Ama Türkiye’nin ormanlarında bu şekilde uygun alan miktarı çok az” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Tolunay, “Doğal ormanlardan veya bazı ormanları tıraşlayarak endüstriyel plantasyon yapmak yoluyla elde edilen odunlardan elde edilen enerji yenilenebilir kategorisine girmez” dedi.

500 bilim insanından çağrı

Odun yakarak enerji elde etmenin iklim hedeflerine ulaşmayı zorlaştıracağını savunan kişiler de bulunuyor. 500 bilim insanı bir mektup kaleme alarak dünya liderlerine “Enerji üretmek için fosil yakıtları yakmaktan ağaçları yakmaya geçerek hem iklim hedeflerini hem de dünyanın biyolojik çeşitliliğini zayıflatmamanızı tavsiye ediyoruz” çağrısında bulunmuştu.

İmzacılar arasında yer alan Birleşmiş Milletler iklim danışma organının eski başkan yardımcısı Jean Pascal van Ypersele de Birleşik Krallık hükümetini odun yakılmasına verilen teşvikleri gözden geçirmeye davet etmişti.

Orman ürünleri sektörünü zor durumda bırakıyor

MDF

Biyokütle enerji santrallerinde odun yakılmasının ikinci en büyük problemi de orman ürünleri sektörüne olan etkisi. Tomruk gibi hammaddelerin daha değerli ahşap ve keresteye dönüşmesi mümkün. Bunun yanı sıra içerisinden kerestesi alınmış tomruk atıklarının da MDF ve benzeri başka ahşap malzemelerine dönüştürülme potansiyeli var.

Santraller aynı zamanda yenilenebilir enerji ürettikleri için devlet teşviklerinden faydalanabildiği için ihalelerde daha yüksek fiyatlara bu ürünleri alabiliyor. Bu da ahşap sektörünü zor durumda bırakıyor ve onları hammaddeyi ithal etmek zorunda bırakıyor.

‘Bizim tek hammaddemiz odun’

Nitekim MDF ve Yonga Levha Sanayicileri Derneği santrallerin endüstriyel odun yakmasının yasaklanmasından önce bir rapor hazırlamış ve biyokütle enerji tesislerinde odun yakmaya verilen teşviklerin orman ürünleri sektörünü zor durumda bıraktığını dile getirmişti.

Raporda, “Enerji üretebilmek için çok sayıda seçenek olmasına rağmen (HES-Rüzgar-Güneş-Jeotermal vb.) ağaç bazlı levha sektörümüzün tek hammaddesi odundur. Sınırlı orman kaynağına dayalı hammaddemizin yakılması ciddi bir israftır” ifadeleri yer alıyordu.

Orman ürünleri ve mobilya sektörünün Türkiye’de 1 milyon kişiye istihdam sağladığı belirtilen raporda “Biyokütle tesisleri, orman ürünleri sektörünün kullandığı yıllık hammaddenin tamamını kullansa dahi sadece 1.500-2.000 kişiyi istihdam edebilecek ve Türkiye’nin elektrik ihtiyacının ancak yüzde 1-2’sini karşılayabilecektir” deniliyordu.

Fotoğraf: Shutterstock

‘Denetlemenin yapılması lazım’

Yapılan yeni düzenlemeyle santrallerin endüstriyel odun yakmasının engellenmesinin olumlu bir gelişme olduğunu belirten Prof. Dr. Tolunay, “Ancak düzenleme getirmekle kalmamalı ve mutlaka denetlenmesi gerekir. Türkiye’de genel sorun zaten uygun yasaların çıkarılması değil uygulamasının yapılamaması oluyor” dedi.

Yasa kapsamında santrallere yakması için izin verilen ürünler arasında ağaç kabukları, ince dallar, kökler ve yapraklar yer alıyor. Prof. Dr. Tolunay bu ürünlerin yakılmasındaki soruna da şu sözlerle dikkat çekti:

Bu maddeler çürüyerek toprağın zenginleşmesini sağlar. İçerisinde zengin kalsiyum, potasyum, azot gibi besinler var. Yani aslında doğal ormanlarda bunlar bir atık değildir. Bunların ormandan çıkarılması orman örtüsünün fakirleşmesine yol açar.”

Depolanma şartlarını da ihlal etmiş

Öte yandan Afyonkarahisar örneğinde yaşandığı gibi yangınların çıkması da bu santrallerde odun kullanılmasa bile bir problem. Yangın çıkmaması için bu tür biyokütle atıklarının depolanma şartlarının önemli olduğunu anlatan Prof. Dr. Tolunay şu ifadeleri kullandı:

Bu tür tesislerde özel depolama şartları olması lazım. Organik atıklar yeterince kurutulmadan üst üste yığıldıklarında oksitlenmeye başlar ve 60 dereceye kadar ısınabilir. Bu da materyalin kızışarak alev almasına neden olur. Haberlerden bu santralde çıkan yangının ilk olmadığını görüyoruz. Demek ki depolama kriterleri mevcut değil.”

 

İkizdere’de dinamit patlatmaları altında ağaç nöbeti

Rize‘nin İkizdere ilçesindeki İşkencedere‘de Cengiz İnşaat’ın yapımına başladığı “Cevizlik Taş Ocağı” için, orman içindeki dinamit patlatmaları sürerken, yöre halkı da “ağaç nöbeti”ne devam ediyor.

Cengiz İnşaat Sanayi ve Ticaret AŞ, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na ait Rize İyidere Lojistik Limanı projesinin, bu işe ait ihaleyi kazanan firmaları ile Yapı İnşaat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.  iş ortaklığı tarafından gerçekleştirileceği bildirilmiş; bunun için uygun yerin kendilerine bakanlık tarafından gösterildiği kaydedilmişti.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürü Yalçın Eyigün de İkizdere’de gerçekleştirilen toplantıda ‘Rize İyidere Lojistik Limanı’ ile ilgili açıklamalarda bulunarak, “Bölge halkının endişe etmesini gerektirecek bir durum yok” demişti.

Taş ocağına karşı günlerdir direnen yöre halkı ise, hak ihlallerini ve şirketin taş ocağı çalışmalarının durdurulması için Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi‘ne (CİMER) başvurma kararı almıştı. 

Vadide patlatmalar da sürüyor nöbet de..

Ormanlık alanda sürdürülen çalışmalar ve ağaç kıyımı yüzünden İşkencedere taşla doldu. Vadide ormanlık alanında sürdürülen kıyım ise sürüyor. İşkencedere Vadisi’ne üç km. uzaktaki, yine iktidara yakın Cevahir AŞ‘a ait bir diğer taş ocağında sürdürülen dinamit patlatmaları ve doğa kıyımını izleyen İkizdere halkı da ocağa karşı direnişini devam ettiriyor.

Vadide çalışma yapılan alanın çevresinde çadırlar kurarak nöbete başlayan köylüler, Türkiye’nin dört bir yanına yaptıkları destek çağrısını yineliyor: “Asla pes etmeyeceğiz, Bizi yalnız bırakmayın, yanımızda durun.!

Yeni dünya düzeninde nükleere yer yok: Yeşil enerjiye geç kalan sistemden de dışlanacak

Dosya Haber: Murat Bayar

*

Türkiye, Rusya devlet şirketi Rosatom‘un Mersin Akkuyu‘da  inşa ettiği nükleer santralin yanı sıra, Japonya‘nın çekildiği Sinop ile İğneada projelerini de sürekli gündemde tutuyor. Dünyanın bütün büyük üreticileri riskleri ve maliyet gerekçeleriyle nükleer enerjiden çıkarken Türkiye’nin -üstelik Rusya ve Çin gibi ülkelerle asimetrik anlaşmalar yaparak- nükleer santral ısrarının altındaki soru işaretleri henüz yanıtlanmış değil.

Uzmanlar, nükleer atık sorunu ortadayken ve sigortalanmadığı için risk sorunu ve teknoloji transferi içermeyen Mersin’deki Akkuyu Nükleer Santrali’yle, Türkiye’nin kendini “nükleer ligde görme hayaline” dikkat çekiyor.

Ancak rakamlara göre, nükleer santralin üreteceği elektrik, Türkiye için ihtiyaç olarak görünmüyor.

  • Türkiye’de, 2020 yılı sonu itibariyle kurulu güç 96 bin MW.
  • 2020 yılında, en fazla enerjiye ihtiyacı olduğu dönemlerde bile bu rakam 49 bin MW’tı.

Yani, Türkiye’nin ihtiyacından yüzde 92 daha fazla enerji üretimi bulunuyor. Uzmanlar da, TMMOB’un Türkiye’nin Enerji Görünümü çalışması da “Türkiye’nin nükleer santrale ihtiyacı yok” sonucuna ulaşıyor.

Buna karşılık, Akkuyu Nükleer santrali hariç, yatırım izni alan 14 MW’lik daha nükleer santral projesi bulunuyor. Türkiye’nin 450- 480 MW saat elektrik üretecek imkânı var. Başka bir deyişle üretim, 2035 yılına kadar, yani önümüzdeki 14 yıl boyunca tüm enerji ihtiyacını karşılayabilecek durumda.

Cengiz Güneş.

Enerji Yatırım Uzmanı, akademisyen Cengiz Güneş de, elektrik piyasasında arz ve talep verilerini değerlendirerek nükleer santral üretimine ihtiyaç bulunmadığını vurguluyor.

“Halen nükleer hariç alınabilir yük 481 milyar kWh olup talep 305 milyar kWh’tir, buna göre güvenilir olarak 176 milyar kWh yedek kapasite mevcuttur, bu durum arz fazlalığına işaret eder. Talep artışı her yıl yüzde 5 gerçekleşse dahi 2030’a kadar arz sıkıntısı görülmemektedir. Kaldı ki yapımı devam eden yenilebilir ve YEKA projeleri de devreye girecek ve bu tesislerinin üretimi de marjı da artıracaktır.”

Akkuyu’nun kazancı Rusya’ya, riski Türkiye’ye

Akkuyu projesinin Türkiye için değilse de Rusya açısından stratejik  olduğu görülüyor. Rusya, ilk kez başka bir ülkede, “yap, işlet” mantığıyla bir santral kuruyor. Bu Rusya’ya, üretimin yüzde 50’sini, 15 yıl boyunca bugünkü fiyatının üç katına Türkiye’ye satma garantisi veriyor.

Rusya, hali hazırda ihraç ettiği doğalgaz ile Türkiye’nin enerji ihtiyacının dörtte birini karşılıyor. Yani en büyük ithalat bu ülkeden. Kömür ve petrolde ise ikinci sırada geliyor.

Nükleer  santralle birlikte Türkiye’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığının daha artacağı belirtiliyor. Almanya’da, Azerbaycan ile ortak yapılan TANAP Projesi ile Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığını yüzde 50’nin altına indirmesini hayati önemde gördüğünü açıklamıştı.

Akkuyu Nükleer Enerji Santrali, ayrıca Rusya’nın Ukrayna’yı by-pass etmesine de imkan sağlıyor.

Trakya, İğneada’ya yapılması planlanan bir diğer nükleer santralin ise Çin’le ortak yapılmasının planlandığı belirtiliyor.

Oğuz Türkyılmaz.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Makina Mühendisleri Odası Üyesi ve Enerji Çalışma Grubu Başkanı Oğuz Türkyılmaz, Türkiye’nin nükleer santral ısrarını şöyle yorumluyor: “Türkiye, nükleer santral yapınca nükleer lige çıkacağını zannediyor. Alakası yok. Çünkü herhangi bir teknoloji transferi söz konusu değil.”

Hükümetler arası ilişkilerle, ulusal hukukun dışında ve uluslararası sözleşme mahiyeti kazandırılarak yürüten süreçte, eleştiriler ve denetim talepleri ise karşılanmıyor.

Türkyılmaz, “O ülkeler için Türkiye’de nükleer tesis kurmak stratejik bir durum iken Türkiye kendi aklını maalesef kullanmıyor” diye konuşuyor.

Türkiye’nin enerji görünümü

  • Türkiye’nin birincil enerji ihtiyacının yüzde 83,5’i fosil yakıtlardan sağlanıyor.
  • Elektrik üretiminde ise fosil yakıtların payı yüzde 50 düzeyinde.
  • Trafikteki milyonlarca araca karşılık raylı sistemlerin payı  yüzde 10’un altında. Yani, her şey karayolu üzerinden yapılıyor.

Fosil yakıta bağımlı bu tabloda, vazgeçilmeyen bir diğer kalem de kömür. Dünya, iklim krizi nedeniyle hızla terk ederken, Türkiye’nin 10 bin MW’lik kömür tesis planları bulunuyor.

Oğuz Türkyılmaz, Türkiye’nin ne karbon emisyonlarını düşürmek için ciddi bir niyetinin ve planının olduğuna ne de bakanlıklar arası eşgüdümün bulunduğuna işaret ediyor: “Bu tabloda Türkiye, Paris Sözleşmesi’ni imzalasa da bu, çok bir şeyi değiştirecek gibi görünmüyor.”

Yeşil mutabakat ‘adil iyileşmenin en önemli araçlarından

Paris İklim Antlaşması’nı zemin alan Yeşil Enerji Mutabakatı, bunların dışında kalan ülkelerin Batılı toplumlara ihracat yapabilmesini koyduğu ve devamı gelecek karbon vergileriyle çok zor hale getiriyor. Tedarik zincirindeki ülkelerin, mutabakata katılmayan ülkeyi denklemden çıkarması söz konusuyken, aynı ülkelerden kredi temin edilmesi şansı da zora giriyor.

Enerji uzmanlarının hazırladığı ve TÜSİAD’ın yayımladığı konuyla ilgili raporda, karbon vergisinin birincil etkisinin kendini ihracattaki sınırlamalarla göstereceği, “küresel tedarik zincirinde de engelleneceksiniz” şeklinde ifade ediliyor. İhracatının yüzde 60’ını AB’ye yapan, sendikasyon kredilerini bu ülkelerden temin eden Türkiye ekonomisi için bu durum, hayati önemde.

Mehmet Ögütçü.

Eski diplomat Mehmet Öğütçü, Çin ile Rusya’nın stratejik yakınlaşmasına karşın, ABD ile AB’nin senkronize hareket ettiğine işaret ederek, Türkiye’nin burada yumuşak ve kararlı bir yaklaşıma ihtiyacı olduğu görüşünde.

Enerji uzmanları da enerji gibi hem stratejik hem de üretim maliyetini belirleyip cari açık verdirecek önemdeki bir unsurun, yerli üretimle çözülmesinin önemine dikkat çekiyor. Japonya, Kore, hatta Çin ve Hindistan gibi ülkelerin bile enerjisinin ciddi bir bölümünü yurtdışından getirmesine karşın, rekabet gücünü koruyabildiği bir ortamda bu, yerli ve “yeşil” bir üretimi zorunlu kılıyor .

Bu denklemde fiyatların belirlenmesinde şeffaflık ve hesap verebilirlik kritik önemde, enerji politikasının ise çevre, rekabet, vergi, dış politika, güvenlik gibi tüm boyutları kapsayan, entegre bir şekilde uygulanması gerekiyor. Ancak kısıtlı finansal imkanlara sahip Türkiye, doğrudan yabancı sermayeyi çekecek bir yaklaşımı denklemde tutmaya çalışıyor.

‘Müjdeler’ ve enerji ihtiyacı

  • Türkiye’nin doğalgaz ve petrol gibi fosil yakıt üretimi son derece kısıtlı.
  • Petrolde yüzde 93 doğalgazda ise yüzde 98 dışa bağımlılığı söz konusu.
  • Buna karşılık, hidroelektrik üretimi yüksek.

Doğu Karadeniz açıklarında 420 milyar metreküplük doğalgaz rezerv bulunduğu haberlerinden sonra, konuyla ilgili herhangi bir yol alınamadı. Ayrıca çalışmalara bugün başlansa bile, doğalgazın çıkarılmasının en az  7-8 yıl alacağı hesaplanıyor. Bu nedenle, uzmanlar “müjde” diye verilen bu alanların Türkiye’nin enerji hesabından çıkarılması gerektiğini söylüyor.

Mehmet Öğütçü, net ithalatçı olunan fosil yakıtların payını mümkün olduğu kadar azaltıp yerine, yerli ve yenilenebilir kaynaklardan yararlanılmasını öneriyor: Kömür bu anlamda çözüm olmamalı, zira karbon emisyon hacmi yüksek. Yenilenebilir, özellikle de çevreye zarar vermeyen hidro ağırlıklı olmalı.”

Türkiye’nin rüzgâr, güneş, biyokütle gibi yeşil ve yenilenebilir enerjiye yönelmesi durumunda, cari açığa da çözüm bulunabileceği kaydediliyor.

Covid-19 pandemisi nedeniyle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de enerji üretimi ve tüketimi alanlarında daralma yaşandı. Enerji ihtiyacının azalması, cari işlemler açığını olumlu etkiledi. Bu durumun, normal koşullarda tüketimin ekonomik büyüme hızını geçmesi beklenirken, beklenen olmadı.

Türkiye’nin enerji ihtiyacının ortalama yüzde 75’ini ithal ettiğini hesaplayan Öğütçü,  Türkiye’de demir çelik sanayi, cam ve alüminyum gibi enerji yoğun sanayiler ağırlıkta. Bu alanlarda bölgesinin en önemli ülkelerinden biri. Ancak Türkiye’nin artık daha az enerji gerektiren alanlara odaklanması lazım” sözleriyle enerjide bir aks değişimini öneriyor.

‘Avrupa Yeşil Mutabakatı ile uyumlu olmak zorundayız’

Avrupa Yeşil Mutabakatı, Türkiye’yi derinden etkileyecek bir süreç. AB, Aralık 2019’da yürürlüğe soktuğu Yeşil Mutabakat ile karbondioksit emisyon hacmi dikkate değer olan Türkiye, Ukrayna ve Rusya gibi ülkeleri disipline etmeyi hedefliyor.

Buna göre, AB’ye mal satmak ya da kredi almak isteyen bir ülkenin önce karbon ayak izine bakılacak; yüksek emisyonlu malı ya satın alınmayacak ya da üzerine ciddi bir karbon vergisi gelecek.

İhracatının yüzde 60’ını Birlik ülkelerine yapan ve kredi ihtiyacının da önemli kısmını bu ülkelerden sağlayan Türkiye’nin Paris’te imzaladığı iklim değişikliği sözleşmesini Meclis’ten halen geçirmemesi de sorunlu alanlardan biri olarak duruyor.

Öğütçü, 2021 yılı sonunda, ‘Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın TBMM’den geçeceğini öngörüyor: “Hem Brüksel’den hem de Washington’dan çok ciddi baskı var.”

İlk reaktör tamamlansa bile…

Her ülke sahip olduğu kaynaklara göre enerji bileşenlerini oluşturuyor. Fransa enerji ihtiyacının yüzde 75’i nükleer enerjiden karşılıyor. Polonya, yüzde 50’nin üzerinde kömür enerjisine bağımlı. Danimarka, rüzgar enerjisinde dünyanın önde gelen ülkelerinden. Doğalgaz rezevleri yüksek olan Norveç,buna rağmen enerji ihtiyacını rüzgâr ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlıyor.

Türkiye ise kömür ve ithal petrolün yanı sıra şimdi de nükleer enerjiye bağımlılığın eşiğinde. AKP iktidarı, Mersin Akkuyu’nun 2023’te faaliyete geçerken, Türkiye’nin enerji ihtiyacının yüzde 10’unu karşılayacağını öne sürüyor, ancak Öğütçü bu hedefi gerçekçi bulmuyor. Antlaşmaların bozulmasının güç olmakla birlikte ilk reaktör tamamlansa bile diğer üç reaktörün inşa edilmesinin tartışmalı olduğu görüşünde.

Nükleer, uygun piyasa fiyatı da oluşturmayacak!

Buna karşılık Enerji Yatırım Uzmanı Güneş, alım garantili nükleer santralın ilk ünitesinin 2023, izleyen ünitelerinin de birer yıl ara ile devreye girmesinin beklendiğini kaydediyor.

Güneş, nükleer santralin tam olarak devreye girmesi ile ulaşılacak 38 milyar kWh ek üretimin, 19 milyar kWh civarındaki bölümünün alım garantili olduğunu kaydediyor.

Bu üretim enerji fiyatları üzerinde piyasa takas fiyatı ve anlaşma fiyatı dikkate alındığında 8 ABD Dolar cent/kWh ek bir maliyet getirecek.

Sonuç olarak nükleer santral üretimiyle, enerji maliyetleri ve piyasada alım garantili sözleşmelerin ağırlığının artacağı tespitini yapan Güneş, artan enerji maliyetinin ise ulusal sanayinin rekabet gücünü azaltacağına işaret ediyor.

Piyasaya artan kamu fonları desteğiyle, uygun piyasa fiyatının oluşmasının mümkün olmadığını vurgulayan Güneş’e göre, fatura da ağır: “Bu durum piyasanın doğru dizayn edilmemesinin ve plansızlığın sonucudur. Diğer taraftan iletim hatlarının TEiAŞ tarafından yapılması, arazi tahsisi ve 5.bölge teşvikleri nedeniyle toplumsal maliyet –doğanın tahribatı- görünenin çok üzerindedir.”

Sinop ve Kırklareli nükleer tesislerinin ‘şansı yok’

Sinop ve Kırklareli’de yapılması planlanan nükleer tesislerin 25-30 milyar dolarlık projeler olduğunu belirten Öğütçü ise “Bu iki kentte yapılacağı söylenen nükleer santraller için ise herhangi bir ‘şans’ yok. Her şeyden önce yanlış yatırımlar” ifadelerini kullanıyor.

Batılı toplumların, başta atık sorunu nedeniyle nükleer enerjiyi sorgularken, bu tesisleri inşa eden ülkelerin bile, Türkiye’nin Rosatom eliyle yaptığı gibi yüksek maliyetli büyük, eski ve atık sorunu çözülememiş, hantal yapılar yerine, maliyeti daha düşük, atık yönetimi daha kolay küçük ve orta boy reaktörleri tercih ettiğine işaret eden Öğütçü, nükleer atık sorununun nasıl çözüleceği konusunun da tamamen Rusya’ya bırakıldığını kaydediyor: “Nükleer atığın, Mersin’den yüklenip Rusya’da gömülmesini umuyoruz.  Başından itibaren şeffaf olmak gerekiyordu. Ancak Ruslar da Türkler de ne şeffaf ne de hesap vermeye yanaşıyor.”

Yeşil Mutabakat dengeleri yerinden oynatacak

Uzmanlar Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın aslında yeni bir “kalkınma planı” olduğuna işaret ediyor. Uzun yıllara yayılmış bir plan olan “Yeşil Mutabakat” çerçevesinde her ülke, başta enerji ve ulaştırma olmak üzere kendini yeniden dönüştürmek zorunda.

Örneğin, inşaat alanında, yapılar belirlenen standartlara uygun değilse, ya yıkılıp yeniden inşa edilecek ya da tadil edilecek. Bu büyük bir maliyet ve iş anlamına geliyor. Yine standartlara uygun araçlar üretilmez ise trafiğe çıkamayacak ya da satılamayacaklar. Yollar ve altyapının yanı sıra sistem, doğrudan ticareti ve rekabet kurallarını etkileyip dönüştürecek.

Türkiye hali hazırda Gümrük Birliği (GB) Anlaşması kapsamında. Sanayici gümrük vergisi ödemiyor. Ancak üretimde emisyon azaltımını hedefleyen bu mutabakat ile pek çok şey değişecek. Üretilen ürünün söz konusu standartlara uymaması halinde ihracat yapan ülkeler, haziran ayından itibaren karbon ayak izleri doğrultusunda vergi ödemek zorunda kalacak.

Yeşil Mutabakat konusu, salt gümrük vergisiyle de sınırlı değil. Bir de, değer zinciri konusu var. Basitçe, şimdiye dek ilk tasarım fikri ABD’li birinin aklına gelince Finlandiya’nın katkısıyla, Çin’de üretilip, Fransa ve Türkiye’nin desteğiyle üretilebiliyor; kazanç da zincirin içinde paylaşılıyordu. Zinciri kuran işi iyi ve ucuza yapan ülkelere götürüyor; satış sonrası hizmeti, pazarlama ve reklam başka ülkelerde yapılıyordu. Yeşil Mutabakat ile artık, zincirin içindeki yeşil olmayan ülkelere gidemeyecek. Bu durum mutabakata katılmayan ülkeleri üretim zincirinden de çıkartma riski barındırıyor.

Haluk Nuray.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Brüksel Temsilcisi Haluk Nuray, Türkiye sanayisi bu durumun farkına varmaya başladı. Çabamız farkındalık yaratma düzeyinde. Tam olarak plan haline getirilmedi. Bakanlıklar farkında ise de ekonomi ve sanayi yönetimi hâkim mi şüpheliyim” diyor.

Nuray, geç kalınmadığını ama Türkiye’nin elini çabuk tutması gerektiğini belirterek, bütün dünyanın güneşten, rüzgardan, denizdeki dalgadan elde edilen yenilenebilir enerjiye geçme yolunda olduğuna, Türkiye’nin de kendini ‘sıfırlayıp geride kalmadan yeni duruma bir an önce uyum sağlaması gerektiğine dikkat çekiyor:

Yeşil Enerjiye uygun yeni bir sanayi oluşturmamız lazım. Bildiğimiz fabrikalar, sanayi ve toplum değişmek zorunda. Bunu yakın bir zamanda yapmazsak, kısa bir süre sonra zaten tüm şansımız tükenecek.”

 Değişim döngüleri sürekli olarak kısalıyor

Sanayide değişim döngüsünün 120 yıldan, 4. Nesilde 10 yıla indiğine işaret eden Nuray, Türkiye için trenin kaçmakta olduğu tespitini yapıyor. Avrupa’nın Yeşil Enerji’yle birlikte dijital dönüşüm, dijital nesil ve dijital toplum hedefine de vurgu yapan Nuray, şunları söylüyor:

“Bunları kullanabilen, anlayabilen bir toplum dizayn edilmeli.  Enerji kamu hizmeti olarak planlanmalı!”

Doğaya verdiği geri döndürülemez zararın, insan hayatını riske atmasının, hayvanların yaşam alanlarını daraltılmasının yanı sıra nükleer enerji hemen tüm uzmanların işaret ettiği üzere, Türkiye’nin ihtiyaç duymadığı bir enerji kaynağı. Enerji arz fazlası olan bir ülkede yeni enerji santralinin yapılmasından ziyade mevcut enerji kapasitesinin doğru yönetilmesine ihtiyaç olduğuna vurgu yapılıyor. Nükleere yer kalmayan yeni küresel dünya, sürdürülebilir, yeşil enerjinin yol haritasını belirlerken yoldan çıkanı, küresel ticaretten de çıkarmaya hazırlanıyor.