Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İkizdere’den Karadeniz’e sömürülen doğa

Karadeniz denilince sanırım ilk akla gelenler yeşil ve yağıştır. Karadeniz’e ülkenin diğer her yerinden daha fazla yağış düşer, üstelik yağışlar dört mevsime yayılır. Ilık sayılabilecek hava koşulları ile birlikte yağışlar Karadeniz’i uçtan uca yeşil yapar. Karadeniz, ilk anda akla pek gelmese de aynı zamanda bir ‘sular diyarı’dır. Bol yağış, eğimli arazi yapısı ve bitki örtüsü Karadeniz’de irili ufaklı binlerce akarsuyu besler. İkizdere’nin adı da iki derenin birleşmiş olduğu yerde kurulmuş olmasından gelir.

 İkizdere Kaymakamlığının internet sayfasında şöyle yazıyor:

İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar dar vadilerle parçalanmış olup yüksek kesimlerinde yaylalar bulunur. Başlıca akarsuyu İkizdere’dir. İkizdere üzerinde elektrik üretmek gayesiyle bir baraj kurulmuştur. Dağlar zengin ormanlarla kaplıdır. Başlıca akarsuları İkizdere, Cimil Deresi ve Anzer Deresi‘dir. Dağların doruklarında buzul gölleri vardır.

Akan sular eğimli arazide oluşan keskin kırılmalar nedeniyle büyüklü küçüklü şelaleler de oluşturur Karadeniz’de aynı zamanda. İkizdere’de adları Gürdere, Şalmata, Cimil, Hostaval, Faso ve Manle olan şelalelerin bulunduğunu kaymakamlık sitesinden olmasa da bir gezi sitesinden öğrenebiliyoruz.

Burada hiç düzlük yok ki!

1990’ların sonuna doğru Kaçkar Dağları Milli Parkı ile ilgili bir çalışma amacıyla Çamlıhemşin’deydik. O zamanlar asistandım. Yaylaları, ormanları geziyor, yürümekten yorulduğumuzda ayaklarımızı buzul göllerine sokarak dinlendiriyorduk. Fırtına Vadisi’ndeki geçitlerden birine hâkim bir noktada olan Zilkale’ye de uğramıştık. Kalede restorasyon çalışmaları vardı. Güneydoğulu işçiler çalışıyordu. Onlarla uzunca sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Sohbetin bir noktasında, şimdi çok saçma görünse de şu soruyu sordum: “Sizin oralar mı güzel yoksa buralar mı?” Hiç tereddüt etmeden cevaplamışlardı. “Tabii ki bizim oralar.” Ciddiydiler. Nedenini sordum. “Burada hiç düzlük yok ki!” demeleri dün söylenmiş gibi kulağımda.

Karadeniz’de %50’nin altında eğime sahip alanlar düz sayılır, onlardan da çok bulamazsınız. Doğa bu coğrafyayı deniz kıyısından 2 bin-2 bin 200 metrelere kadar ormanlarla kaplamıştır. Hikmet Birand Hoca eşsiz eseri Alıç Ağacı ile Sohbetler’de bu durumu şöyle anlatır:

Kuzey Anadolu’nun klimaksı[1] apaçık görünüyor ki ormanlardır.  Deniz kıyısından dağların doruğuna kadar çeşit çeşit orman birlikleri kıyılarımızı taze, buğulu bir yeşilliğe bürüyor ve söylediğiniz gibi (alıç ağacına hitap ediyor) büyük manzaraya, bozkırlarla çelişen bir şirinlik veriyor.

Birand Hoca’dan sonra çok şey değişti elbette. Başta fındık ve çay tarımı Karadeniz ormanlarına epey zarar verdi. Hem fındık hem de çay bahçeleri yeşil göründüğünden ilk bakışta anlaşılmasa da ormanlar daha güneye ve yükseklere çekilmek zorunda kaldı kıyılardan. Bugün Doğu Karadeniz’de Artvin hariç hiçbir ilin orman alanı oranı %50’ye ulaşmıyor (Artvin: %56, Rize: %46, Samsun: %39, Giresun: %36, Trabzon ve Ordu:%34). Oysa bu oranlar Karadeniz’in batısındaki Kastamonu’da %66, Bolu’da %65. Hatta Muğla’da %68, Antalya’da %56 ve İstanbul’da bile %44. Başta iklim ve arazi yapısı gibi özellikler dikkate alındığında Doğu Karadeniz’de orman alanı oranının %80’in altında olmaması gerekiyor. Ama… Ama tablo maalesef hiç de öyle değil. Karadeniz’in doğası belki de Anadolu’nun en çok zarar görmüş alanlarının başında geliyor.

 Karadeniz’in yeni felaketi: Açgözlü sermaye

 Evet, fındık ve çay tarımı Karadeniz’de ormanlara çok zarar verdi. Yoksul halkın tutunacağı bir daldı fındık ve çay. Milyonlarca hektar orman alanı fındık ve çay bahçesine dönüştü. Ülkenin başka yerlerinde de başka tür tarım alanlarına dönüştü elbette, bu sadece Karadeniz’de olmadı. Fakat şimdi çok daha farklı bir şey oluyor. Açgözlü sermaye saldırdıkça saldırıyor. Dağların, ormanların, derelerin bin bir noktasında bin bir çeşit amaçla iş makineleri çalışıyor. Yeşil Yol’undan HES’lere, madencilikten yaylalara yapılan otellere kadar, birilerinin daha fazla para kazanmasından başka hiçbir yararı olmayan projeler devletin sınırsız desteği ile Karadeniz’in doğasına saldırıyor.

İkizdere’de ortaya çıkan tablo ilk olmadığı gibi, belli ki son da olmayacak. Belli olan bir başka konu da halkın doğasına sahip çıkma kararlılığı. İşte bu kararlılık umutlarımızı ayakta tutuyor. Yalnızca Türkiye’de değil dünyanın neresinde halkın gücüne paranın gücü karşı koyabilmiş ki uzun süreli olarak? O güç elbet yıkılacak, belki biraz daha canımız yanacak, belki toprağımız, ormanımız, suyumuz, kuşumuz, böceğimiz biraz daha zulüm görecek ama o güç yıkılacak. Bunun başka bir yolu yok.

İkizdere’nin adı Osmanlı zamanında Kura-i Seba’ymış. Yedi Köy anlamına geliyor. 1916-1918 arasında iki yıl Rus işgalinde kalmış. Yedi düvel (devlet) topuyla tüfeğiyle saldırdı zamanında bu halka, kazık çakacaklarını sandılar, boylarının ölçüsünü alıp kaçtılar. Parasının gücüne güvenenler de kazık çakacaklarını sanıyorlar. Çakamayacaklar!

*

[1] Ekolojik koşullara göre şekillenmiş doğal bitki örtüsü

Kategori: Hafta Sonu