Ana Sayfa Blog Sayfa 1410

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İki kitap, bol dostluk, çok dayanışma: Kedilerden öğrenecek şeyler

Dünya ve insanın bütünlüğü, insanın bu bağı yadsıdığı yerden kırılır. Bunu yaparken gözden kaçırdığı bir şey vardır: Dünyanın sahibi değil, sadece parçası, yadsınan da kırılan da kendisi.  O zaman ‘Bilmiyorsan bir bilene danış’ düsturundan hareketle tanıtacağımız aynı yazarın iki kitabına ve kahramanlarına bakalım.

Can Yayınları‘ndan Luis Sepulveda’nın kaleminden iki kitap; Martıya Uçmayı Öğreten Kedi ve Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü.

İlk kitabımız Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Kızıl Kum Feneri’nden gelip Den Helder’e ulaşmak isteyen martı sürüsünün Elbe Irmağı’nın Kuzey Denizi’ne kavuştuğu yerde başlıyor. Kılavuzların verdiği işaretle yüz yirmi martı bedenin denizi ok gibi deldiği bir tablo sunuyor yazar. Kitap akarken tablo hareketleniyor ve denizden çıkarken martıların gagasındaki balıkları görünür kılıyor.

Martı Kengah dördüncü ringasını avlamak için daldığında havayı delip geçen alarm çığlığını duymuyor.  Kafasını tekrar çıkardığında martıların kendi aralarında “kara veba” dediği atık petrol dalgalarının arasında kaldığını görüyor. Kengah gözlerini biraz olsun petrol atıklarından kurtardığında ise artık siyah dalgaların arasında yapayalnız olduğunu anlıyor. Böyle olunca uçamaz oluyor. Martılar hadi tüylerini biraz olsun temizleyip uçmayı başarsalar bile petrol derinin gözeneklerine sızarak ağır ağır onların ölümüne neden oluyor. Tüylerini biraz olsun kurtarıp uçmaya çalışan martı Kengah bunları paylaşıyor okurla.

Martı Kengah’ın mücadelesinin sadece hayatta kalma mücadelesi olmadığını, ona eşlik eden yumurtasını bırakacak güvenli bir yer bulma güdüsünün, hayatta kalma güdüsü kadar güçlü hatta daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Kitabın paralel kurgusunda ise kocaman şişko kara kedi Zorba ve rıhtım kedileri var. Rıhtım kedisi olarak doğan Zorba ile Kengah’ın yolları, işte martının soluğunun yetişebildiği son kavşakta kesişiyor. Martı yumurtasını Zorba’ya emanet ederken O’ndan üç söz alıyor: ” Yumurtayı yemeyeceksin, yavru içinden çıkana kadar yumurtaya göz kulak olacaksın ve yavru martıya zamanı gelince uçmayı öğreteceksin.”

Rıhtım kedileri verdikleri sözü tutarlar.

Zorba ve arkadaşları biricik dostları martıya uçmayı öğretip öğretemeyeceklerini ya da nasıl öğreteceklerini okura bırakarak şunu ekleyelim.  Kocaman şişko kara kedi Zorba ve arkadaşları farklılıkları sevmenin onu düşman edinmekten daha kolay, daha yaşanılası, daha kavrayışı güçlendiren genişleten bir tutum olduğunu hiç zorlanmadan deneyimliyor ve sürece okuru ortak ediyorlar.

Luis Sepulveda resimli sayfaların azaldığı okuryazarlık evresindeki çocukların zihinlerinde sözcüklerden kurulu muhteşem görseller kurmakla kalmayıp bu zaman zaman hüzünlü öykünün içine gülümseten, mizah yüklü sıcacık kesitler koymayı da ihmal etmiyor.

‘Kabuller’ bir kedi patisiyle bile sönebilir

İkinci kitabımız Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü. “Miks Maks’ın kedisidir diyebilirim ama aynı zamanda Maks Miks’in insanıdır da diyebilirim” cümleleriyle başlıyor kitap. Meks’in çocukluk, Miks’in yavruluk döneminden başlayan derin bir dostluk ve yazarın kendi cümleleriyle Miks’in kedice sessizliğini seslendirme çabası.

Miks profilden Yunan heykellerine benziyor, Maks Miks’in en yakın dostu, Meks ise komşu dairenin fanusunda yaşamaktan sıkılan firari bir Meksika faresi. Maks ve Miks’in büyüme, yetişkin olma süreçlerinin sade ve güzel ayrıntılarından besleniyor öykü. Maks yoğun bir şekilde fizik, kimya, matematik çalışırken kaçırdığı mevsimlerin döngüsünü Miks kedice bir çeviklikle yakalıyor. Gözünden kaçmayan sadece bu döngü değil, yaşadığı sokağın gediklileri, postacının bisikleti, üzerinde gezindiği çatıların ahvali, ağaçların konukları da ondan soruluyor.

Miks, Maks ve Meks ile dostluğundan yaptığı çıkarımları paylaşıyor yer yer. Gerçek dostlar, diyor sahip oldukları en güzel şeyleri paylaşır; gerçek arkadaşlar, diyor el ele verdiler mi kimse onları yenemez. Gerçek dostlar, diyor asla birbirini kandırmaz. Okurken insanın Maks, Meks ya da Miks olası geliyor ya da onlar gibi dost.

Zorba ve Miks hayata kocaman harflerle yazılan kabullerin pofuduk bir kedi patisi karşısında balon gibi sönebileceğini ve farklı olanla tanıma ve öğrenme zemininde başka bir iletişimin mümkün olduğunu gösteriyor.

 

Tatlı sularımız tükeniyor, çim ekimi yasaklanmalı – Göknur Yazıcı

Tatlı su ve yerel tohumlar tüm canlılar için yaşamsal kaynaklar. Ancak tatlı suların tarımda ve sanayide vahşice kullanılması sonucu bu kaynaklar hızla tükeniyor. İklim krizinden dolayı düzensiz yağışlar, su rezervini olumsuz etkiliyor.

Su kıtlığı tüm dünyanın en önemli sorunu. Gelecekte tohum ve su savaşlarının olacağı öngörüsüne ben de katılıyorum. O yüzden çok uluslu şirketler dünyanın pek çok yöresindeki tatlı suların peşinde. Bizim ülkemizde de birçok su kaynağı özelleştirildi/satıldı. Türkiye, yenilenebilir su kaynakları sıralamasında 42. sırada.

Dünyada 1.4 milyar insan temiz ve güvenli suya erişemiyor. Dünyadaki toplam suyun sadece yüzde yarımı (%0,5) göllerde ve akarsularda. Bu oran kullanılabilen tatlı suyun ne kadar değerli bir varlık olduğunu bize gösteriyor.

Ancak tatlı suların çok büyük bir kısmı tarımda ve sanayide, çok küçük bir bölümü konutlarda kullanılıyor. Yeraltı sularının yok edilmesi derelerin çayların ve nehirlerin zayıflamasına ya da tamamen kurumasına ve çevrelerindeki ekosistemin de ölmesine neden oluyor.

Tatlı suyun en çok, en gereksiz kullanıldığı alanlardan biri: Çim alanlar

İşte gereksiz yere suların çok kullanıldığı alanlardan biri de çim alanlar. Kapitalizmin çim üreten çok uluslu şirketleri, değişik özellikleri olan çim tohumlarını üreterek tüm dünyaya yaydılar. Amaçları elbette çok para kazanmak. Bu çim alanlar sadece görsellik için tesis ediliyor. Şehirlerin makyajında en önemli malzeme bunlar.

Özellikle büyük kentlerde birçok yer çimle kaplı. Golf sahaları dekarlarca çim alandan oluşuyor.18’lik golf sahalarının toplam uzunluğu normal olarak 5400 metreyle 7000 metre arasında değişiyor. Çim, bütün sitelerde, malikanelerin büyük bahçelerinde, villalarda, ve müstakil evlerin ve apartmanların bahçelerinde çok ekilen bir bitki. Bir parça toprağı olan herkes çim ekiyor. Genelde kuyu sularıyla sulama yapılıyor. Bazı konutlar ise çimleri sulamak için şebeke suyunu kullanıyor. Kentlerde de yerel yönetimler çimleri şebeke suyuyla suluyorlar. Benim yaşadığım Narlıdere’deki sitede 11apartman var. Bahçeleri 3-6 dekar arasında değişiyor ve tamamı çim ekili.

Peki çim nasıl yetişiyor? Ekilecek örtü için birkaç değişik özellikteki çim tohumu karıştırılıyor. ( çim tohumlarının hepsi ithal) Alan ilk önce çok etkili bir tarım zehriyle yabancı otlara karşı  ilaçlanıyor. Daha sonra yine yabani otlara ve çeşitli zararlılara ve hastalıklara karşı aralıklarla zehir atılıyor. Yazın her gün düzenli olarak sulanıyor. Diğer mevsimlerde de yağmur yağmadığı zaman yine sulanıyor. Çim suyu bir sünger gibi çekiyor.

Bütün turistik şehirler (Çeşme, Bodrum, Urla ve  Marmaris müstakil konut yoğunluğu çok fazla olan şehirler. Sadece Bodrum’da 2014 yılında 170 bin konut vardı. Şimdi özellikle pandemiden sonra nüfusun 500 bini geçtiği söyleniyor. Yine Urla’da çılgın bir yapılaşma var. Urla Tarım ilçe Müdürlüğü’nde dört  yıl çalıştım. O bölgeyi çok iyi bilirim. Dağ taş site doldu Hepsi müstakil ve bahçeleri çim alan kaplı ve kuyu suyu kullanıyorlar. İzmir, suyu en kıt bölgelerden birisi. Ama yer atı suları kontrolsüz, hoyratça kullanılıyor.

Ekim ayında bir hafta kaldığım Bodrum’da da konutların çoğu bahçeli ve hepsinde de çim ekili.  Site yönetimleri tarım zehri satan ilaç bayileriyle anlaşıyormuş. Bitki temini, ilaçlama vb. her şeyi onlar yapıyormuş. Bodrum’da bazı sitelerin kuyusu varmış.  Şebeke suyu çok yetersizmiş.. Kuyusu olmayan müstakil evler de şebeke suyuyla çim alanları suluyor. İlçede çok büyük bir susuzluk çekildiği anlatılıyor. 15 gün önce Bodrum’da sular uzun süre kesilmiş ve çok fazla elektrik kullanımı sonucu direkler patlamış.

İstanbul, İzmir Ankara, Adana, yani  memleketin her yerinde çim modası var. Doğu Anadolu bölgesinde yaptığım çalışmalarda Bitlis, Ağrı, Van, Elazığ güzergahından otobüsle geçiyordum  2018 yılında. Şehirlerde  çim alanlar çok fazlaydı. Çok uluslu çim üreten şirketlerin dünyanın en ücra yerine bile ulaştığının göstergesi. Elbette bunda onların memurluğunu yapan tarım bakanlıklarının çok büyük bir etkisi var.

Ne yapmalı?

Tarım Bakanlığı istatistiklerine göre 2019 yılında 7089 ton çim tohumu ithal edilmiş. Her gün tüm Türkiye’de çim alanları sulamak için tonlarca su çekiliyor kuyulardan. Yer altı suları bu durumda bir gün tükenecek. Oysa olası bir kuraklıkta kuyular cankurtaran olacak.  Şimdiden bunu düşünerek bu tatlı su kaynağımızı hoyratça gereksiz yere kullanmamak gerekiyor.

Bütün meslektaşlarımın bildiği gibi çim yerine örtücü bitkiler önerilebilir. Halk arasındaki isimleri  Kudus otu ( Alyssum), Mayasıl otu (Ajuga), Kum otu (Arenaria), Boynuz otu ( Cerastium) olarak bilinen ve üzerine basılabilen, biçilebilen çok yıllık yer örtücü bitkiler var, bu bitkiler sayesinde doğal bir görsellik sağlanabilir.

En doğrusu ise hiç su istemeyen orman ağaçları, turunç ağaçları, az su isteyen zeytin ağaçları vb. peyzajda tercih edilmeli. Ev, apartman ve okul bahçelerinde su istemeyen yerel kavun ve bamya tohumları vb. gibi sebzeler yetiştirilebilir. Hem böylece doğal tarım yöntemiyle zehir kalıntısı olmayan ürünler elde edilir, hem de yerel tohumlar çoğaltılarak gelecek kuşaklara aktarılmış olur.

Susuz bir yaşam mümkün değildir ve  bütün canlıların suyu kullanma hakkı vardır. Bazı insanların tatlı su kaynaklarını hoyratça kullanarak tüketmeye hakkı yoktur. Kimse “Param var, elektriği ben ödüyorum, bahçemde kuyum var, istediğimi yaparım” diyemez, zira yer altı ve yerüstü kaynakları ülkemizde yaşayan herkesindir.

Çim tohumu satan şirketler  ise yer örtücü bitki fideleri-tohumlarına yönelebilir, kimse de ekmeğinden olmaz. Bazı firmalar ın az su isteyen çim tohumları sattığını duyuyoruz ama bunun azı çoğu yok, denetlemesi ise neredeyse mümkün değil. Köklü bir çözüm için çim ekimini tamamen yasaklamak gerekir. Böylece rant uğruna ekolojik döngüyü bozan çok uluslu çim şirketlerine de dur demiş oluruz.

Yerel yönetimler bu konuda çalışmalar yaparak kendi bölgelerinde çim tohumu ekimini engelleyebilir, kent ve konutların peyzaj yönetmeliğini değiştirebilirler. Çim ithalatının ise tamamen durdurulması gerekir.

Kurumları beklemek istemiyorsanız, siz bir şey yapın ve çim ekmeyin. Bütün süs bitkileri satan yerlerde yer örtücü bitkiler de bulunuyor. Renk renk çiçek açıyorlar, yani görsel olarak çok daha güzeller. “Çim alanlarda masa kurup yemek yiyoruz, vazgeçemeyiz” diyorsanız orada biraz durun. Siz çim alanda keyif yapacaksınız diye gelecek kuşakları susuz bırakamazsınız. Bin yıllardır sular tükenmeden bu günlere kadar gelmiş, biz de gelecek kuşaklara aktarmak zorundayız. Bu hepimizin sorumluluğudur.

Mülteciler Günü’nde müsilajı düşünmek

Ekolojik krizin çeşitli çöküşlere yol açtığı zamanları yaşamaya başladık. Belki de Marmara’daki müsilaj bu çöküşlerin yerel bir belirtisi. İnsanı merkeze alan ekonomik büyüme mantığı, şimdi de kirliliğin teknolojiyle temizlenebileceği umudunu yaratmaya çalışıyor.

Artık doğa insanları silkeleyip başının çaresine de bakamayacak kadar yorgun.

Bilimsel veriler yeryüzünün karasal alanındaki oksijenin % 50-80 oranında deniz ve okyanuslarda üretildiğine işaret ediyor. Su döngüsü verilerine göre ise, yeryüzünün % 90’na yakın kaynağı okyanus kökenli. Buna elbette karasal ortamda yağmur sağlamasını da ekleyelim. Bir başka deyişle, deniz ve okyanuslardan esen rüzgârlar karasal alana yağmur getiriyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, gelinen noktada da Marmara’da ‘kaldırılması gereken bir ceset’ olduğuna işaret eden Levent Artüz gibi bağımsız bilim insanlarına inanmak gerekir. Çünkü sorunun kaynağı yüzeysel değil derinde. Örneğin gerçekçi ve kalıcı çözümlerden biri olarak yıllardır konu edilen Trakya’daki Ergene Nehri’nin kirlilikten arınması için Marmara Denizi’ne deşarjının bir an önce durdurulmasına dikkat çekiliyor.

Her denizin farklı ekosistem özelliği olduğu açık. Ancak Marmara’daki müsilaj kitlesine benzer Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de de şimdiden emareler görüldüğü dikkate alınırsa herkese, hepimize görev düşüyor. Çünkü yediğimizin, içtiğimizin nereden geldiğini, ekosisteme etkisinin ne olduğunu ve atığımızın nereye gittiğini bilmeyen bir toplumuz. Oysa yurttaş olarak her birimizin tüm bunları bilip, çözümün parçası olmamız ve yapılacaklar hakkında otoritelere baskı yapmamız gerek.  

Antroposen mi ve Kapitalosen mi? 

Yeni bir toplum yaratmak için gelecek öngörülerine bakarken geçmişi iyi görmek gerekiyor. Afrikalı aktivist bir arkadaşım kendi kültürlerindeki  Sankofa  mitini anlatmıştı çizerek. Öne yürürken arkasına bakan renkli bir kuştur Sankofa. Ayakları öne giderken arkasını iyi görüp düşünen bir kuş. Altıncı yok oluş süreci olarak tanımlanan  antroposen çağında bunu yapabiliyor muyuz?

Kapitalizm doğaya kaynak deposu olarak baktığı için bu hale geldik. Evet, hangi sistemle nasıl yönetildiğimiz önemli. Ancak insan denilen, düşünen yaratıcı hayvanın potansiyelini de objektif olarak görmek lazım. İnsanın hem yapıcı hem de yıkıcı potansiyel taşıyor. Kendim de antroposen kavramına kafa yorduğumdan, köklerinin  16. yy’a kadar uzadığını biliyorum. Avcı derleyiciler de kabile toplumları da doğaya zarar vermiş. Dolayısıyla, insan potansiyeli ve insan doğası gelinen noktada yeniden düşünülmeli diyen araştırmacılara katılıyorum.

İnsanın doğanın karşısına kültürü, bir başka deyişle, tohumun ve hayvanların evcilleştirilmesiyle yarattığı kültür birikimini koyması yeniden ele alınmalı. Bu bağlamda antroposenin yıkıcı etkileri, kapitalizm dediğimiz tüketim toplumu tarihe karışsa da süreceğe benziyor.

Yaratıcı yıkım

İnsanlar, belki de Vandana Shiva’nın sıkça dile getirdiği ve ekofeminizmde geleceğin ekonomisi olarak önemli bir yeri olan geçimlik ekonomiye geçmek durumunda. Böylece insan biriktirme ve merkezileşmeden uzaklaşılabilir. Adım adım küçük üretime geçilebilir. Hatta kendini yenileyen tarım yöntemleriyle, gıdamızın çoğunu doğayı her yıl sürüp çapalamak ve devasa traktörler kullanmak suretiyle ardıllığı bozarak yapılan tarım yöntemleri terk edilebilir. Bu durum, aynı zamanda, bir dizi hiyerarşik yapıyı ve tahakküm yöntemlerini çözmeye dönük agroekolojik yöntemlerle yapılabilir.

İnsanlı doğanın insansız doğayı gözlemleyerek öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum. Böylece yukarıda bahsettiğim, atığından gıdasına, doğanın döngülerinin bir parçası olmayı yeniden başarabilir. Elbette bu hem sistem hem de yurttaşlık bilinci sorunu. Kısacası, insan evriminde kendisinin nesne değil de özne olduğunu idrak etmesiyle bu durum mümkün olabilir. Buna belki de yaratıcı yıkım demek gerekir. Çünkü insan, kurduğu sosyal sistemlerle yaratıcılığını seferber ettiğinde çok geniş alanları restore edebiliyor.

Örneğin Sarı Nehir deltasında tarihte İpek Yolu’nun merkez bölgesi olan Loess Plato iyi örneklerden biridir. Hükümet politikasıyla ele alınan restorasyon projesi neredeyse Doğu Avrupa büyüklüğünde adeta çöl kumuna dönüşmüş bir alanı 1994’te başlayan ve 10 yıl süren bir çabayla teraslar yaparak rehabilite ettiler. Böylece ölü toprağın yeniden canlanması sağlanabilmiş durumda. Üstelik bu durum yüksek teknolojiyle değil, her aileden en az bir kişinin kazma kürekle çalıştığı bir çabayla gerçekleşti. Elbette hükümet bu kişilere emeğinin karşılığını ödemiş. Geçim ekonomisi yürürlüğe konmuş bir nevi. Böylece yerel insan kendi emeğiyle oluşturduğu bir projeye elbette sahip çıkmış olmalı ki Loess Plato, bugün her gıdanın yetişebildiği bir cennete dönüştürülmüş durumda.

Sonuç

Ana sütünde, rahimdeki bebekte dahi mikroplastiklerin görüldüğü bir dönemdeyiz. Marmara’daki müsilaj, bana karasal ve sulak ekosistemlerde insanın tüketim ve üretim döngülerine sahip çıkması ve sorumluluk duyması gerektiğini düşündürdü. Kısacası, kaybettiğimiz tehdit altında olan yaşam alanları bizim içimizde! Politikadan kendini istisna tutanlar çok yakında çevre sığınmacısı olabilir. Üstelik korona sağlık krizi gibi küresel krizler peşimizi bırakmazken ve gidecek yerimiz kalmamışken.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

George Floyd’u öldüren polis Derek Chauvin’e 22.5 yıl hapis cezası

ABD‘de, Mayıs 2020’de siyah vatandaş George Floyd‘u gözaltına almak isterken, 9 dakika boyunca boynuna bastırıp boğarak öldürmekten suçlu bulunan eski polis memuru Derek Chauvin, 22 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Minnesota Eyaleti’ndeki Hennepin Bölge Mahkemesi’nde görülen davada, Chauvin, Floyd’un gözaltına alındığı sırada yetkisini kötüye kullanmak, ikinci ve üçüncü dereceden cinayet ve ikinci dereceden adam öldürme suçlarından mahkum edildi. Karar, Floyd ailesi ve mahkeme kapısında bekleyenlerce sevinçle karşılandı.

Yargıç Peter Cahill’in kararını ayakta dinleyen Chauvin’in sakin tavırları dikkati çekti.

Davaya bakan yargıç Peter Cahill, kararın 22 sayfalık gerekçesinin daha sonra paylaşılacağını belirtti.

Karar duruşmasında ifade veren Floyd’un kardeşi Philonise Floyd,”Derek Chauvin’in insan hayatına, George’un hayatına hiç saygısı yoktu” diyerek yargıç Cahill’i Chauvin’i şartlı tahliye veya iyi halden salıverilme olasılığını söz konusu etmemeye çağırdı.

Neler yaşandı?

ABD’nin Minneapolis eyaletinde 46 yaşındaki George Floyd, 25 Mayıs 2020’de dolandırıcılık şüphesiyle gözaltına alındığı sırada polis memuru Derek Chauvin’in 9 dakika 29 saniye boyunca diziyle boynuna bastırması nedeniyle dakikalarca ‘nefes alamıyorum’ diye yalvarmış ve bir süre sonra hayatını kaybetmişti.​​​​​​​

Chauvin, Minnesota eyaleti tarafından dört hafta süren yargılama sonucunda 21 Nisan’da jüri tarafından kendisine yöneltilen 2. ve 3. dereceden cinayet ile 2. dereceden adam öldürme suçlamalarının tümünden suçlu bulundu. Chauvin’in davasına bakan yargıç Peter Cahill, 12 Mayıs’ta Floyd’un ölümünde ‘ağırlaştırılmış faktörler’ bulunduğuna hükmetti.

Dava sürerken, olayla ilgili görüntülerin sosyal medyada yayılması üzerine ABD’de başlayan ırkçılık ve polis şiddetine karşı şiddetli protestolar tüm dünyaya yayıldı.

Chauvin, 29 Mayıs 2020’den beri tutuklu bulunduğu Oak Park Heights’teki hapishaneden 10 Temmuz 2020’de 1 milyon dolar kefaletle serbest bırakılsa da sonraki duruşmada kefaleti kaldırılarak tekrar cezaevine kondu.

Floyd’un ölümünde kusurlu bulunan diğer üç eski polis memuru, daha önce 750 bin dolar tutarındaki kefalet bedelini ödemeleri üzerine tutuksuz yargılanmak üzere salıverilmişti. Bu kişilerin de eyalet tarafından yöneltilen cinayet ve adam öldürme eylemine yardım ve yataklık suçlamalarından yargılanmasına ağustos ayında başlanması bekleniyor.

Kobane davasında dört tahliye daha

Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde HDP’nin eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil 28’i tutuklu 108 siyasetçinin Kobane eylemleri başta olmak üzere parti politikası sebebiyle yargılandığı davanın üçüncü duruşmasının 10’uncu oturumu bugün görüldü.

Sincan Cezaevi Kampüsü Salonu’nda görülen duruşmaya, tutuklulardan bazıları bulundukları cezaevlerinden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla katıldı. Mahkeme, sanıkların ve avukatların beyanlarının ardından ara kararını açıkladı.

Buna göre, eski HDP milletvekilleri İbrahim Binici, Emine Beyza Üstün, HDP eski saymanı Zeki Çelik ve DBP eski eş genel başkanı Emine Ayna’nın adli kontrol şartıyla tahliyelerine, diğer sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verildi.

Mahkeme, eski HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in imza yükümlülüğünün kaldırılmasına, yurt dışı çıkış yasağının ise devamına karar verdi. Önder’in duruşmalardan vareste tutulma talebi de kabul edildi.

Davaya, 20 Eylül ile çarşamba günleri hariç sonraki iki hafta boyunca devam edilecek.

4 kişi daha önce tahliye edilmişti

15 Haziran’da görülen duruşmada da Kars Belediye Eşbaşkanı Ayhan Bilgen ile HDP eski MYK üyeleri Can Memiş, Berfin Özgü Köse ve Cihan Erdal’ı adli kontrol şartıyla tahliye edilmişti.

‘Kanal İstanbul’ internet sitesi açıldı

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, ‘Kanal İstanbul’ projesiyle ilgili merak edilenlerin yer aldığı, devlet ve kamu kurumlarının sahip olduğu web sitelerinde kullanılan ‘.gov’ uzantılı  kanalistanbul.gov.tr  sitesinin yayına açıldığını duyurdu.

​İletişim Başkanlığı tarafından açılan sitede İstanbul Boğazı’na dair bilgilerin yanı sıra, tarihte İstanbul Boğazı’nda yaşanan gemi kazaları, Boğaz’la ilgili yapılmış fizibilite çalışmalarına dair infografikler ve bilgiler bulunuyor.

Kanal’ın amacı, güzergahı, Montrö Anlaşması tartışmalarının da yer aldığı sitede, dünyadaki kanal örneklerine de yer verilmiş.

Ayvacık’ta biyokütle enerji santrali için yapılan plan değişikliklerine itirazlar sunuldu

Çanakkale‘nin Ayvacık ilçesinde kurulmak istenen Biyokütle Enerji Santrali için İmar Planı değişiklikleri 21 Mayıs tarihinde İl Genel Meclisi kararı ile onaylandı.

Kararla ilgili Çanakkale İl Özel İdare İmar ve Kentsel İyileştirme Müdürlüğü‘nden yapılan duyuruda, “Entegre katı atık yönetimi kapsamında elektrik enerjisi üretim tesisi kurulması amacıyla hazırlanan “Enerji Üretim Alanı” amaçlı 1/5.000 ölçekli nazım ve 1/1.000 ölçekli uygulama imar plan tadilatları, 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun 10. maddesinin (c) bendi gereğince İl Genel Meclisi’nin 21.05.2021 tarih ve 64 sayılı kararı ile onaylanmıştır” ifadeleri kullanıldı.

‘Çöplerin hedefi Ayvacık olacak’

24 Haziran tarihine kadar itirazların sunulabilmesi için askıya çıkarılan imar planı değişikliklerine itiraz edenKazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği konu hakkında şu endişelerini dile getirdi:

  1. Ayvacık’a biyokütle termik santrali kurulmak isteniyor.
  2. Yakıt olarak fosil yakıtlar değil biyokütle denen ev, sanayi ve tarım atıkları kullanılacak.
  3. Bu yalnız Ayvacık’ın değil, çok sayıda belediyenin atıklarını bertaraf etmek için kullanılacak bir tesis. Yani Türkçesi, Ayvacık dışından da çöpler Ayvacık’a gelecek.
  4. Termik santral için bölgenin biyokütlesi yetersiz kalırsa başka kaynaklar da kullanılacak. Örneğin hibrid bir santral olabilir. Yani biyokütle dışında fosil yakıtlar da kullanılabilir.
  5. Bölge dışından hatta yurtdışından atık ithal edilebilir. Ediliyor zaten.
  6. 192 ülkenin imzalayıp yürürlüğe koyduğu, ancak Türkiye dahil beş ülkenin imzalamadığı “Paris İklim Sözleşmesi” var olan bu tür tesislerin kapatılmasını programa koydu. Bir çoğu kapatıldı. Çöplerini gönderecek yer arıyorlardı. Türkiye çöplerin hedef ülkesi. Ayvacık zirve yapacak. Atmosferi kirletme, ısıtma, bozma zirvesi. Toprak ve su da zehirlenecek.

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nden çağrı: Yarın 17.00’de Taksim’de buluşuyoruz

Geçtiğimiz bazı senelerde de olduğu gibi İstanbul Valiliği tarafından bu seneki 19’uncu İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nün yasaklanmasının ardından, İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nden bir çağrı geldi.

Komite tarafından yapılan çağrıda Taksim sokaklarında onur yürüyüşüne hazırlanıldığı ifade edildi:

Taksim sokakları 19. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne hazırlanıyor! Yarın 17.00’de onurumuzu kutlamak için Taksim’de buluşuyoruz.”

Dunja Mijatovic, Türkiye’de artan homofobik söylemlere dikkat çekti: Endişe duyuyorum

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül‘e hitap ederek kaleme aldığı mektupta, ülkedeki homofobik ve nefret dolu söylemlerdeki artıştan endişe duyduğunu aktardı.

İstanbul Valiliği, bu yıl da 19’uncu İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü yasaklarken, Adalar Emniyet Müdürlüğü de Heybeliada’da gerçekleşecek pikniği yasaklamıştı. Bu yasak kararının ardından Maçka Parkı‘na taşınan pikniğe bu sefer de polis saldırmıştı.

‘LGBTİ+’ların toplantı hakkını korumakla yükümlü’

BBC Türkçe‘de yer alan habere göre, Dunja Mijatovic mektubunda Türkiye hükümetinin terörizmle mücadele iddiasıyla sivil toplum örgütlerine getirdiği baskıdan LGBTİ+’ların da olumsuz etkilendiğinin altını çizdi.

Ayrıca, mektupta Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nde belirtildiği gibi LGBTİ+’ların toplantı ve gösteri hakkını korumakla yükümlü olduğu hatırlatıldı.

‘Eşcinselleri damgalamayı bırakın’

“Eşcinselleri damgalamayı bırakın” diyen Dunja Mijatovic, Onur Yürüyüşü’nün yasaklandığını, Ankara’da tüm LGBTİ+ etkinliklerinin yasaklandığını, başka birçok kentte de LGBTİ+ etkinliklerine ilişkin yasakların söz konusu olduğunu ifade etti.

Mijatovic, Soylu ve Gül’e hitaben şunları söyledi:

Sizleri LGBTİ etkinlikleri üzerindeki yasakları kaldırıp bu etkinliklerin güvenliğini sağlayarak LGBTİ’lerin barışçıl toplanma hakkını korumaya davet ediyorum.”

‘Nefret dolu söylemlerin artışından endişe duyuyorum’

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, homofobik söylemlerden endişe duyduğunu altını çizdi:

Aralarında bazı üst düzey hükümet üyeleri ve kamu görevlilerinin de olduğu Türkiye’deki bazı politikacıların ve kanaat önderlerinin homofobik anlatıları ve nefret dolu söylemlerindeki artıştan endişe duyuyorum.”

Mijatovic, “Bu vesileyle İstanbul Sözleşmesi’nin, ailelerin dağılmasının esas nedeni olan şiddeti engelleyerek ailenin temellerini koruduğunu hatırlatmak isterim” ifadelerini de kullandı.

Ayşe Tuba Arslan davasında karar: 15 satır ve bıçak darbesine rağmen ‘canavarca his yok’ indirimi

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, Eskişehir’de 23 kez yaptığı şikayete rağmen Ayşe Tuba Arslan’ın, boşandığı eşi Yalçın Özalpay tarafından öldürülmesi ile ilgili davada kararını açıkladı.

İlk derece mahkeme, ağırlaştırılmış müebbet vermişti

Şiddet gördüğü eşi hakkında 23 kez suç duyurusunda bulunan Ayşe Tuba Arslan, ölmeden 2.5 ay önce Eskişehir 2. Aile Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda, “Defalarca şikâyet etmeme rağmen hiçbir sonuç alamadım, başvurmadığım hukuki işlem kalmadı. Bu şahıstan ölüm tehdidi alıyorum. Benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz?” demişti. Ancak Arslan’ın son çığlığı da yargı tarafından duyulmadı.

2 çocuk annesi Ayşe Tuba Arslan, 11 Ekim’de sokak ortasında eski eşinin kasap satırıyla saldırısına uğradı. Kafasına, kollarına ve ellerine darbeler alan Arslan, 44 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitirdi.

Arslan’ın ölümüne ilişkin Eskişehir 3. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde görülen davada, Özalpay ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırıldı.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nin önüne gelen dosyanın savcısı ise ‘canavarca hisle ve eziyet çektirerek öldürmenin’ söz konusu olmadığını ve sanık hakkında haksız tahrik indirimi uygulanması gerektiği yönünde mütalaa verdi.