Halkların Demokratik Partisi (HDP) tutuklu eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Konya’nın Meram ilçesinde 30 Temmuz günü gerçekleşen ırkçı saldırıya ilişkin yazılı bir açıklama paylaştı.
Demirtaş, sosyal medya hesaplarından avukatları aracılığıyla yaptığı paylaşımda “Konya’daki barbarca katliamda hayatını kaybeden kardeşlerime Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm halkımıza baş sağlığı diliyor; üzüntülerini, acılarını yüreğimde hissederek paylaşıyorum” ifadelerini kullandı.
‘Ayrımcı politikalara prim vermeyin’
Açıklamada “Maalesef ki bu katliam, gerilim ve çatışmaların esas nedeni hükümetin ayırımcı politikaları, hedef gösteren dili ve bundan cesaret alan devlet içi-dışı çetelerin kirli hesaplarıdır” ifadeleri kullanıldı. “Türk-Kürt, bütün halkımıza naçizane tavsiyem şudur” ifadelerini kullanan Demirtaş açıklamasını şu sözlerle sürdürdü:
“Nefret diline, ayırımcı politikalara prim de vermeyin boyun da eğmeyin. Koşullar ne olursa olsun her zaman akılla ve sabırla hareket edelim. Öfkeye değil, birlikte yaratacağımız ortak vicdana sığınalım.
Bizler hukukun işlediği, adaletin olduğu bir ortam için çok çalışıyoruz. Bu nedenle, sakın ola ki kendinizi umutsuz, çaresiz ve sahipsiz hissetmeyin. Belki biraz zor olacak ama barışı, demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü ve adaleti mutlaka ama mutlaka sağlayacağız.”
Fotoğraf: DHA
Neler yaşandı?
Konya’nın Meram ilçesi Hasanköy Mahallesi‘nde yaşayan Dedeoğulları ailesinin evini basan silahlı saldırganlar, evde bulunan yedi kişiyi öldürdü ve ardından evi ateşe verip kaçtılar.
İhbar üzerine gelen itfaiye ekibi evde çıkan yangını söndürdü. Polis ise ev içerisinde silahla vurularak öldürülmüş Yaşar Dedeoğlu, Barış Dedeoğlu, Serpil Dedeoğlu, Serap Dedeoğlu, İpek Dedeoğlu, Metin Dedeoğlu ve Sibel Dedeoğlu‘nun cesetlerini buldu.
https://www.youtube.com/watch?v=DBUQ6X658nA
14 kişi gözaltına alındı
Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada saldırıyla ilgili 14 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Asıl şüphelinin ise aranmasına devam edildiği belirtildi.
Silahlı saldırıda öldürülen üçü kadın yedi kişi, düzenlenen cenaze töreninin ardından toprağa verildi. Cenaze törenine katılan Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, “Cumhuriyet Başsavcılığı tüm yönleriyle hangi bulgulara, hangi delillere ulaşacaksa bunları değerlendirecek. İlk bulgulara göre, bu konunun etnik bir temele dayanmadığı konusunda tespitleri var” ifadelerini kullandı.
Fotoğraf: DHA
Aile daha önce de saldırıya uğramıştı
Dedeoğulları ailesi daha önce 12 Mayıs’ta yaklaşık 60 kişilik ırkçı bir grubun saldırısına uğramıştı. “Biz ülkücüyüz, sizi burada yaşatmayacağız” tehditlerinin yapıldığı saldırıda dördü kadın yedi aile üyesi ağır yaralanmıştı.
Ancak saldırının ardından olayla ilgili yedi kişi tutuklanmış, beş kişi daha sonradan tahliye edilmişti. Ailenin avukatı Abdurrahman Karabulut, saldırıyı serbest kalan kişilerin gerçekleştirdiğini düşündüklerini söyledi.
Meram’da ırkçı saldırılar artıyor
21 Temmuz tarihinde ise 20 yıldır Meram ilçesine bağlı Çarıklıköy’de yaşayan Dal ailesine 60 kişilik bir grup saldırmıştı. Silahlı saldırıda Hakim Dalöldürülmüştü.
Öldürülen Hakim Dal’ın kardeşi Hamdi Dal, olay sonrasında “saldırının Kürt oldukları gerekesiyle yaşandığını” açıklamıştı.
Karantina boyunca sırayla ortaya çıktılar: Fareler, karıncalar, bitler, güveler, bir tilki ve tatsız bir olay sonunda mutfağa giren bir saksağan. Birçok farklı türde canlıya kapıyı göstermek zorunda kaldım ve her zaman tam anlamıyla başarılı olduğum söylenemez. Saksağan gitmeye dünden razıydı. Karıncalar yerinden memnundu. Güveler hâlâ bizimle yaşıyor.
Evdeki haşerelere öfke beslemek kolaydır ve bazen – özellikle doymak bilmeyen bir fareyle karşılaştığınızda – onlara zarar vermeyi istemek de mümkün. Ancak çoğu insan, evlerindeki işgalcilerden kurtulurken mümkün olduğu kadar insancıl davranmayı tercih eder. Merhamet duygunuz bir canlıyı öldürmeyi her zaman engelleyemese bile; bir bebekseniz bunu zaten yapamazsınız. Haşerelerle mücadele ürünlerinin çoğu ne yazık ki hala öldürücü etkiyi etkin çözüm ile karıştırmakta. Aldığım karınca kapanının üzerinde “karıncaları ve yuvalarını yok eder!” yazıyor. Ben sadece onları tezgâhtan uzaklaştırmak istemiştim. Peki sadece insancıl ve öldürücü olmayan yollarla haşereleri evinizden uzak tutmak mümkün mü?
İnsancıl haşere kontrol yöntemleri hakkında öğrenmem gereken ilk şey, bu yöntemleri teşvik eden insanların haşere kelimesini sevmediği oldu. Kemirgenler ve böcekler ekosistemimizde önemli roller üstleniyor ve her biri doğal yaşamın bir parçası. Vegan yardım kuruluşu Viva!’nın yöneticilerinden biri olan Laura-Lisa Hellwig, “Genelde insanlar bu canlıları haşere olarak adlandırsa da, bu gezegende bizimle aynı yaşama hakkına sahipler” diyor: “Ve bu canlılardan bazıları bizden çok daha uzun süredir buradalar. Onları yok etmek veya acımasızca öldürmek yerine birlikte yaşamak için barışçıl yollar bulmalıyız.”
O halde ilk adım, haşere olarak görebileceğiniz canlılarla birlikte yaşayıp yaşayamayacağınıza bakmak olabilir.
Ölümcül olmayan vahşi yaşam kontrol yöntemlerinde öncü olan İskoçya merkezli Humane Wildlife Solutions şirketinin kurucusu Kevin Newell, “Sizin de bildiğiniz gibi insanlar, evlerinin duvarındaki olukların birinde bir arı yuvası gördüklerinde, düşündükleri ilk şey ‘Bunu kontrol etmenin bir yolunu bulmalıyız’ oluyor” diyor. Benimle telefonda konuşurken, bir yandan yeni kurtardığı ve bir süreliğine ofisinde onunla birlikte yaşayan kara sırtlı martı yavrularına bakıyor.
Newell’ın arı yuvaları bulanlar için basit bir önerisi var: Müdahale etmeyin. “Bu şekilde bulunan 10 yuvadan 9’u Bombus arılarına ait ve onlar da size herhangi bir zarar vermezler. Olduğu gibi bırakın.”
Müdahale gerektiren durumlarda bile, Newell insancıl yöntemlerin ölümcül araçlar kullanmaya göre daha etkili olduğunu söylüyor (ki zaten ölümcül olan yöntemler genellikle sorunu kökten çözmüyor). Bu öneriden yola çıkarak, evinizde istemediğiniz canlıları en kibar şekilde uzaklaştırma yollarına bakalım.
Konu kemirgenler olduğunda, tek doğru çözüm girişleri engellemek. Tasarım: Guardian Design; Linda Nylind/The Guardian; Ilya731
Fareler ve sıçanlar
Konu kemirgenler olduğunda, tek doğru çözüm eve girişleri engellemek. Zehir kullanmak – özellikle sıçanlarda – zalimce olduğu kadar aynı zamanda etkisiz bir yöntem. Hellwig, bu kemirgenler için “Zehir koyduğunuzda birazını yiyip geri çekilecekler, sonra çıkmak için güvenli bir anı bekleyip geri gelecekler,” diyor.
Böyle bir yöntem sorunu sadece daha da büyütecektir. Yaygın kullanılan zehirler kemirgenleri çekmek üzere üretilirken, sıçanlar zamanla bu ürünlere önemli ölçüde direnç geliştirebilirler. Newell bu duruma İskoçya’daki bir süpermarketten örnek veriyor: Altı yıl boyunca fare kapanları geleneksel yöntemlerle düzenli olarak zehirle dolduruluyordu. Sıçanlar konulan zehirleri tekrar dolum zamanı gelene kadar bitiriyor ve marketin stoklarına ulaşabiliyordu. Newell kırık bir havalandırma kapağından içeri girdiklerini tespit edip girişi kapatmasıyla sorun kalıcı olarak çözülmüş oldu.
Evinize kemirgenlerin girişini engellemek için sizin de aynı yolu izlemeniz gerekiyor: İçeri nasıl girdiklerini tespit edin ve girişleri kapatın. Bu yöntem çok basit olduğu kadar uygulaması da ne yazık ki bir o kadar zor. Yetişkin bir fare, çapı 5 peni büyüklüğünden olan bir delikten (1.8 cm) geçebiliyor. Üstelik bir apartman dairesinde yaşıyorsanız, binaya giriş noktalarını tespit etmeniz mümkün olmayacağından kendi dairenizi koruma altına almanız gerekecek. Dışkılarından yola çıkarak rotalarını bulmaya çalışın. Hellwig’e göre duvarlardaki delik ve çatlakları çelik yünü ile doldurmak iyi bir fikir, çünkü fareler çelik yününü kemiremiyor.
Evin içinde yakalamanız gereken kemirgenler olduğunda ise, hareket alanı olan ve canlıya zarar vermeyen kapanlar kullanın. Newell’a göre, “Bu canlıları yakalamanız gerekiyorsa, yapabileceğiniz en iyi şey kapanları yiyecek buldukları yere kurmak. Sonra da kapanı yedikleri besinleri kullanarak kurun. Kahvaltılık gevreğinizi yemek için mutfak dolabına girdiklerini düşünüyorsanız, o gevreğin tadını seviyorlar demektir. Gevrek kutusunu dolaptan çıkarıp gevreğin birazını kapana koyarsanız muhtemelen ilk gecede fareleri yakalarsınız.” Evinizdeki farelerin neyi sevdiğini bilmiyorsanız, Newell yem olarak Nutella kullanmayı öneriyor; “Çikolata ve fındık karışımını çok seviyorlar.” Ayrıca yakalanan farelerin çok fazla strese maruz kalmamaları ya da çok susuz kalmamaları için gece yatmadan önce son kez ve sabah uyanır uyanmaz kapanları kontrol edin.
Yakaladığınız fareleri doğaya salmakla ilgili çevrimiçi ortamlarda karmaşık tavsiyeler mevcut: Bazıları eve geri dönmesinin önüne geçmek adına en az 3 km. uzağa bırakmanızı önerirken bazı hayvan koruma dernekleri farelerin yakalandığı yerden en fazla 50 metre uzağa bırakılmasının doğru olduğunu, aksi takdirde canlının muhtemelen hayatta kalamayacağını belirtiyor.
Newell yılın bu zamanlarında (Temmuz ayı) doğal su kaynağı, yiyecek ve barınabileceği bir alan olduğu sürece dışarı bırakılan bir farenin yaşamını sürdürebileceğini söylüyor. “Bu üç şey önemli, bu yüzden ideal olan bir nehir yatağına ya da eski bir demiryolu yakınlarına bırakmak.”
Karıncalar
Karıncaların bir evi istilası şu şekilde ilerliyor: İzci karıncalardan biri evinize küçük bir delikten sızar. Bir yerlerde şeker bulursa aynı yoldan geri dönerek bulduğu besini yuvasına götürür. Ertesi gün, bıraktığı koku izini takip ederek besin kaynağına döner. Bu yolculuğu ne kadar sık yaparsa bıraktığı koku izi de o kadar güçlü olur ve zamanla diğer karıncalar da aynı izi takip etmeye başlar. Kısa bir süre sonra da tüm koloni tek sıra halinde evinizin yolunu tutar.
Bunu engellemek için önce giriş noktalarını bulun ve geceyi bekleyin. Newell bunun sebebini şöyle açıklıyor; “Çünkü karıncalar geceleri yuvalarına geri döner – geceleri besin aramak için tekrar çıkmazlar. Önce bir dolgu macunu kullanarak duvardaki deliği kapatın. Geçtikleri alanın etrafını sıcak suya limon suyu ve sirke karıştırarak yıkayın. Bu bölgeyi temiz tuttuğunuz sürece koku izleri kaybolacak ve yeni bir istila için ilk adıma geri dönmek zorunda kalacaklar. Aynı şekilde bütün mutfağı temizleyip açıkta yiyecek kalmadığından emin olduğunuzda, izci karınca geri dönse bile yiyecek bulamayacak ve mutfağınız karıncalar için besin olmayan bir alan sayılacak.
‘Yaban arıları yılın büyük kısmında sorun yaratmazlar’ Tasarım: Guardian Design; Linda Nylind/The Guardian; YAY Media AS/Alamy
Yaban arıları
Öncelikle mümkünse hiçbir şey yapmayın. Yaban arıları yılın büyük bir bölümünde kimse için sorun yaratmazlar. Hellwig bu döngüyü şöyle anlatıyor: “Sadece yazın iki ay boyunca dişiler yiyecek aramaya başlar ve buldukları yiyecek genellikle bizim piknik yemeğimiz olur. Bu yüzden bu dönemlerde insanlara yaklaşırlar.”
Evinizin tavan arasında bir yaban arısı yuvası bulduğunuzda hemen harekete geçmeniz gerekmiyor. “Bu alanı kullanmıyorsanız, bulduğunuz yuvayı kendi haline bırakın. Üstelik bahçenizi seviyorsanız yaban arıları en iyi bahçe dostu canlılardan biri olabilir, çünkü bitkilerinize zarar verebilecek böcekleri yiyorlar.” Kendi hallerinde bırakıldıklarında, yuvalarında yaşam döngüsünü tamamlarlar ve zamanla sayıları azalır.
Evinizde yaşayan bireylerden birinin yaban arılarına alerjisi varsa yuvayı taşımak gerekebilir. Fakat bu durumda bile yuvalarına tek başınıza yaklaşmamalısınız – nefes verirken saldığınız karbondioksit bile savunma mekanizmalarını tetikleyebilir.
Newell rutin olarak yaban arısı yuvalarını onlara zarar vermeden evlerden alıp başka yere taşıyor. Bu işi geceleri maske takarak yapıp yuvayı büyük plastik bir taşıma kabına alıyor. Daha sonra yaban arılarının etrafa uyum sağlayabileceği bir bölgede bir ağaç ya da eski bir taş duvar bularak yuvayı yeni yerine bırakıyor. “Ben böyle yapıyorum, ama herkes bunu tek başına yapmamalı,” diyor Newell. En iyisi bir uzmana danışmak.
Hamam böcekleri
Hellwig hamam böceklerinin ıslak zeminleri ve nemli olan herhangi bir yeri sevdiğini söylüyor; “Bu yüzden davetkâr olmamak için zemini kuru tutmakta fayda var.” Özellikle sızıntı yapan su boruları onları çekebilir, bu da olası hamam böceği sorununuzun ana kaynağı olabilir. Hamam böceklerini zehirlemek genellikle o kadar da etkili değildir, inanılmaz derecede dayanıklı canlılar, ama insancıl yollarla uzaklaştırmak bir profesyonel için bile oldukça zor bir iş.
“Öncelikli amaç, mümkün olduğu kadar çok hamam böceğini elle toplayıp dışarı salmak ve sonrasında yaşam alanlarını iyice temizlemek. Ayrıca tekrar girişleri engellemek için duvar diplerindeki boşluk ve çatlakları doldurmak da iyi bir fikir olabilir.”
Pireler
Pireler için kullandığı yöntem hâlâ bir meslek sırrı olmasına rağmen, Newell prosedürü ana hatlarıyla şu şekilde tarif ediyor; “Eve kedi ve köpeklerle gelen pireleri onlara zarar vermeden yakalamak için bazı yollar keşfettim. Hâlâ deneme aşamasında olduğu için tarifteki sihirli maddeyi paylaşmayacağım, fakat bu uygulama su dolu bir kap içeriyor. İlk uygulamalarda aldığımız sonuçlara göre pireleri canlı olarak yakalayabiliyoruz ve bu yerçekimi ve pirelerin suya verdiği tepki sayesinde mümkün.”
Uzman olmayan kişiler için bu işin sırrı kedi ya da köpeğinize düzenli olarak banyo yaptırmak, halıları ve köpeğinizin yatağını süpürerek pire yumurtalarından arındırmak, ve son olarak pirelerin süpürgenin torbasının içinde de yumurtadan çıkabileceğini hesaba katarak torbayı dışarıda boşaltmak.
Tahta kurusu, sinekler ve diğer böcekler
Newell’ın bu grup için önerisi kısa ve öz: “Örümcekler, özellikle de uzun bacaklı ve ‘kiler örümceği’ olarak bilinen türler (daddy longlegs). Bu türden evinizde birkaç tane varsa bırakın kalsınlar, çünkü tahtakurusu, gümüş böceği gibi börtü böceğin evinizde barınmasına izin vermeyecekler.” Evinizdeki bir böceği – ya da bir örümceği – yerinden etmeniz gerekiyorsa insancıl yöntemler içeren kapanları marketlerde bulmak mümkün, fakat en kolayı bir bardak ve karton kullanmak: Böceği bardağın içine hapsedin, kartonu yavaşça bardağı kapatacak şekilde kaydırın ve yakaladığınız böceği en yakın pencereden dışarı bırakın.
Tilkiler
Hellwig’e göre, tilkilerle birlikte yaşamayı öğrenmek en iyi seçim. “Tilkiler 2006’da yürürlüğe giren Hayvan Refahı Yasası ile koruma altındalar, bu yüzden eğer onlara zarar verirseniz ceza alabilirsiniz.”
Newell tilkilerle ilgili ona ulaşanların çoğunun kedileri için endişelendiğini belirtirken, genellikle insanlar tilkileri fark edene kadar kedileri de çoktan tilkilerle takılmaya başlamış oluyor: “Kediler ve tilkilerin iyi anlaştıklarına emin ve bir arada yaşamakta çok iyi olduklarından emin olabilirsiniz.” Tilkiler, bitkilerinizin dibini kazıyorsa – benimkilere yaptıkları gibi – bu muhtemelen kullandığınız gübreyle ilgili; gübre kokusu onları orada lezzetli bir şeylerin gömülü olduğunu düşünmeye teşvik ediyor. Tilkileri bahçenizden uzak tutmak istiyorsanız çitlerinizi ve duvarları plastik dikenli tellerle örebilirsiniz. Ultrasonik kovucular da etkili bir yöntem olabilir.
Tilkiler için tuzak kurup insancıl yollarla kırsal alanlara bırakabileceğinizi söyleyenlere kulak asmayın – Newell’a göre tilkiler yeni bir bölgeye bırakıldıklarında hayatta kalmaları çok zor oluyor. “Bu aynı zamanda yasadışı. Kontrolünüz altında bir canlı varsa, onun güvenli bir şekilde yaşamasını sağlamak sizin yasal sorumluluğunuz. Ve bildiğimiz üzere bu şekilde doğaya bırakılan tilkiler güvende değil.”
Güveler
Güveler için doğal kovucular etkili olabiliyor – Hellwig, lavanta, nane, kekik ve biberiyeyi kurutulmuş ya da yağ olarak kullanmayı öneriyor. Fakat güvelerden insancıl yollarla kurtulmak biraz zaman alabilir. Giysilerinizi yiyenler larvalar, fakat yakalamanız gereken yetişkin güveler. “Kozalarından çıkar çıkmaz eş aramaya başlıyorlar. Etrafta eş bulamadıklarında, evdeki güve popülasyonu da azalmaya başlayacaktır.”
Fakat sabırlı olmak gerekiyor: “Bir keresinde bir Budist tapınağındaydım ve güveler ibadet için kullanılan matları ve kilimleri yiyordu. 2-4 hafta arasında değişen bir yaşam döngüleri var, bu yüzden ben de bu süre içinde her gün tapınağa giderek güve yakaladım. Hiç güve kalmayana kadar hepsini topladık ve dışarı saldık. Birkaç hafta sonra da önlem amaçlı kilim ve matlarını yıkamalarını önerdik. Ve sorun çözülmüş oldu.” Herhangi bir zehir içermeyen bu yöntemin ne kadar etkili olduğu, tek bir ibadet kiliminin fiyatını öğrendikten sonra daha net anlaşılıyor.
1970 yazında Güney Kıbrıs’ın plajlarından birinde Birleşmiş Milletler askerleri İsveçli iki çiftin doğaçlama canlı müzik performansına şahit oldular. Tatil yaptıkları sırada sadece eğlenmek amacı ile ilk olarak yeteneklerini birleştirme girişiminde bulunan bu dörtlü birkaç yıl sonra Dünya müzik listelerine üst sıralardan girecek olan ABBA grubundan başkası değildi.
Björn Ulvaeus ve Benny Andersson o sıralar 1970 Eylül’ünde yayınlanacak olan Lycka adıyla ilk albümlerini kaydediyorlardı. İkili Björn & Benny olarak biliniyordu.
Eşleri Agnetha Faltskog ve Anni-Frid (Frida) Lyngstad’ın her birinin solo kariyerleri çok başarılı idi. Agnetha 1968-1971 arasında dört solo albüm çıkarmıştı. Frida ise 1967 yılında kazandığı bir yarışmadan sonra İsveç EMI plak şirketi ile kontrat imzalamıştı.
1971 yılından itibaren dört sanatçı beraber çalışmaya başladılar ve birbirlerinin çalışmalarına vokal yaptılar. Menajerleri Stig Anderson uluslararası başarının İngiltere ve Amerika listelerine girmekten geçtiğini çok iyi biliyordu ve dörtlü için akılda kalan bir isim arayışına girdi. Grup üyelerinin her birinin isimlerinin baş harflerinden oluşan (acronym) ABBA ismini, 1973 yılında aldılar. Fakat küçük bir sorun vardı. ABBA aynı zamanda İsveç’li bir balık konservesi markası idi. Fabrika sahipleri “yaptıkları ile onları utandırmayacakları “sürece isimlerini kullanmalarına izin verdiler.
Eurovision’da Waterloo ile başlayan çıkış
Kaderlerini değiştirecek olan Eurovision şarkı yarışmasına katılabilmek için bir kez 1972’de bir kez de 1973’te iki kez İsveç elemelerinden geçemeyen grup, 1974 Şubat’ında bu kez daha deneyimli ve daha iyi hazırlanmış olarak “Waterloo” ile İsveç halkının gönlünü kazandı 6 Nisan 1974’te İngilizce olarak seslendirdikleri bu şarkı ile birinciliği alan ABBA üyeleri yarışma sonrasında başarılarını, gecenin anlam ve önemine uygun olarak Londra’daki Grand Brighton otelinin “Napoleon” süitinde bir parti vererek kutladılar. İronik olan ise İngiltere jürisinin yarışmada şarkıya “0” puan vermesi idi.
Jüriye inat “Waterloo”, başta İngiltere olmak üzere dokuz Avrupa ülkesinde listelerde birinci sıraya yükseldi ve ABD’de Bilboard Hot 100’de altıncı sıraya kadar tırmandı. 2005 yılında, EBU tarafından düzenlenen ve Eurovision’un 50’inci yılının kutlandığı televizyon programında da Waterloo, 50 yılın en iyi Eurovision şarkısı seçildi.
Dört versiyon, beş isimden sonra…
1974 ile 1978 yılları arasında dört albüm çıkaran grup üyeleri bir sonraki albümleri “Voulez-Vous” için 78 Mart’ında stüdyoya girdiler. Albüm çalışması bekledikleri hızda gitmiyordu. Aralık ayına geldiklerinde, yani altı ay sonra hala albümün yarısını dahi bitirememişlerdi. Albüm öncesinde bir single çıkarmak istiyorlardı ve acele etmelerinin de özel bir nedeni vardı. 9 Ocak 1979’da UNICEF yararına düzenlenecek bir konser için bir şarkı yapmaları gerekiyordu ve bu şarkının plak gelirlerinin yarısı UNICEF’e gidecekti.
Projenin öncüsü The Bee Gees grubu olmuştu ve ABBA dışında Andy Gibb, Olivia Newton-John, John Denver, Donna Summer, Rita Coolidge, Kris Kristofferson, Rod Stewart ve Earth Wind and Fire projeye katılmışlardı. 4 Aralık günü Björn stüdyoya yeni bir şarkı ile geldi. Şarkının “Tüy Kuşları” olarak tercüme edilebilecek “Kalsupare” gibi komik bir ismi vardı ve daha sonra ortaya çıkacak şarkı ile yakından uzaktan alakası yoktu. Şarkının geri plan müziği oldukça iyileştirildi ve Björn şarkı sözleri için, kahramanının başka bir kadını tercih eden sevgilisine hitap ettiği yeni bir hikaye buldu. Bu yeni şarkının adı “In the Arms of Rosalita” oldu. Vokalleri Agneta ve Frida kaydettiler ve mısraları sırayla söyleyerek her ikisi de terk edilen kadını seslendirdiler.
Bu kayıt yeterince iyi gibi gözükse de grup bir şeylerin tam oturmadığını hissetmişti. Geri plandaki müziğin istediklerinden yavaş olduğunu ve melodinin potansiyelini ortaya çıkarmadığını düşündüler ama ikinci bir kayıt için vakitleri yoktu ve bir TV programına katılmak için Londra’ya uçtular.
İsveç’e döner dönmez tekrar stüdyoya girdiler ve bu kez kayıtta en güvendikleri müzisyenler vardı. Bu sefer de şarkının adını “Three Wise Guys” olarak değiştirdiler. Lasse Wellander tarafından çalınan gitar introsu bu versiyonda biraz daha uzatıldı ama şarkı hala istedikleri gibi olmamıştı.
El Condor Pasa’nın ‘sihirli dokunuşu’
En kritik değişiklik şarkıya Latin Amerika havası vermeye karar verdiklerinde oldu ve Simon & Garfunkel’ın “El Condor Pasa”sını referans aldılar. Benny şarkının sonuna tamamen yeni bir piyano partisyonu ilave etti. Yeni kayıt kesinlikle daha yumuşak olmuştu ve ritm gerçekten El Condor Pasa’nın ritmine büyük benzerlik gösteriyordu.
Björn bu yeni versiyona yeni sözler yazdı ve şarkının adını önce “Chiquitita Angelina” sonra da “Chiquitita” olarak değiştirdi. Agnetha ilk kıtayı tek başına söylerken Frida ona ikinci kıtadan itibaren katılıyordu. Sözler kalp acısı çeken arkadaşını teselli eden ve ona daha iyi günlerin geleceğini vaat eden bir dostun mesajına dönüşmüştü.
Chiquitita’nın , önce “Kalsupare” olarak başlayan sonra da ”In The Arms of Rosalita” olarak devam eden uzun yolculuğu “El Condor Pasa” esintilerinin sihirli dokunuşları sayesinde artık tamamlanmıştı.
Dev kardan adam önünde ‘resmi klip’
Umut mesajları içeren bu balad UNICEF projesi için çok uygun olmuştu. Şarkı 9 Ocak 1979’da ilk olarak UNICEF konserinde dinleyici ile tanıştı ve 16 Ocak’ta yayınlanan single kısa sürede en az 10 ülkede liste başı oldu. Şarkı, stüdyo kaydından sadece bir ay sonra yayınlandığı için klip çekmeye vakitleri olmamıştı. Bu nedenle BBC için İsviçre’de dev bir kardan adam önünde yaptıkları çekim, şarkının resmi klibi oldu.
Arjantin’de RCA Plak Şirketi‘nin çalışanlarından birinin eşinin yardımı ile yazdığı İspanyolca sözlerle şarkıyı, kendi ana dillerinde söylermişçesine mükemmel bir telaffuzla yorumlayan İsveçli kızlar, Güney Amerikalıların da kalbini fethetti. Chiquitita’nın İspanyolca versiyonu çok kısa bir sürede sadece Arjantin’de yarım milyon kopya satarak Güney Amerika’da son 25 yılın en büyük hiti olmayı başardı.
https://www.youtube.com/watch?v=k8Ls1m10plU
Kaynaklara göre rakamlar farklılık gösterse de müzik endüstrisi uzmanları ABBA’nın, Rolling Stones ile benzer sayıda, en az 200 milyon civarında single ve albüm sattığını teyit ediyor. Bazı kaynaklara göre de bu rakam 380 milyon. Bu başarıda “Waterloo”nun olduğu kadar, Latin dünyasında da grubu listelerin üst sıralarına taşıyan Chiquitita’nın önemi yadsınamaz.
Björn Ulvaeus ABBA hayranlarına grubun 2021 yılında yeni bir albüm yayınlayacağını müjdelemiştir. Şimdiden beş tane yeni parçanın kaydedildiği açıklandı. Detayları sır gibi saklanan projeye göre 2022 yılında ABBA’nın turneye de çıkacağı söyleniyor ama bu kez kendileri yerine Holografik Avatarları sahne alacakmış ve turun adı da “ABBAtar” olacakmış. Bu avangard projeyi merakla bekleyeceğiz elbette.
Single: 16 Ocak 1979 Albüm: Voulez-Vous, 23 Nisan 1979
Kaynakça
ABBA The Official Site, In Focus : The Chiquitita Story
Son birkaç gün kamuoyunun gündemine yine orman yangınları oturdu. Hemen her yaz olduğu gibi yaşanan büyük orman yangınları toplumdaki doğa hassasiyetini harekete geçirdi. Bu elbette olumlu. Fakat sorun şu ki, yangınları yangınlar sırasında konuşmak, tıpkı depremleri deprem sırasında konuşmak gibi, hiçbir işe yaramıyor. Tersine pek çok gerçek dışı bilgi ile toplumsal bilinç kirleniyor. Bu köşede henüz büyük orman yangınları yaşanmadan, biri 12 Haziran, diğeri de 3 Temmuz tarihinde iki yazı yayımladım. Mutlaka söylemek isteyip de söyleyemediğim şeyler kalmıştır ama ben bu hafta, geçen hafta başladığım yazıma devam etmek istiyorum.
Geçen hafta yayımlanan birinci bölümde dünyada ve Türkiye’de gerçekleşip iklim krizinin doğrudan göstergeleri olan olaylara örnekler vererek, iyi dileklerde bulunmanın ve iyiyi ummanın böyle konularda çözüm getirmeyeceğini, bir an önce eyleme geçilmesi gerektiğini belirtmiştim. Elbette dünya çapında yapılan bazı çalışmalar var ancak bunların hedeften çok uzak olduğunu açıkça vurgulamak gerekiyor. Gelin isterseniz ‘ne yapılmalı?’ sorusuna birlikte yanıt arayalım.
Krizin sorumluları
Artık iklim krizine sera gazlarının yol açtığını ve sera gazlarının en büyük nedeninin de fosil yakıtlar olduğunu bilmeyen kalmadı. Amerikan Çevre Koruma Ajansı‘na (EPA) göre [3] ekonomik sektörlere göre sera gazı salımları aşağıdaki gibi.
Aslında bu tablo çözümü aramamız gereken yeri de açıkça ortaya koyuyor. Sera gazı salımlarının %25’i elektrik ve ısı üretimi amacıyla fosil yakıtlar dediğimiz kömür, doğalgaz ve petrolün yakılması sonucunda ortaya çıkıyorsa, iklim krizi ile mücadele edebilmek için fosil yakıtlardan elektrik ve ısı üretiminin azaltılması gerekiyor anlamına geliyor bu aynı zamanda. Buna bir de endüstriden kaynaklanan sera gazı salımlarının önemli bölümünün fosil yakıt yakılmasıyla ilişkili olduğunu eklersek, sanırım iklim krizi ile fosil yakıtlar arasındaki büyük bağ kendiliğinden ortaya çıkar; kim ne derse desin, iklim krizinin en önemli nedeni fosil yakıtlardır.
Diğer yandan, sera gazı salımlarının %24’ü tarımsal faaliyetlerden (hayvancılık dâhil) ve ormansızlaşmadan kaynaklanıyorsa, tarım ve hayvancılık yöntemlerimizi değiştirmeli ve ormansızlaşmayı durdurmalıyız. Ulaşımda, bina yapım anlayışımızda değişikliklere gitmeliyiz. Güzel, ama bütün bunlar nasıl olacak?
Odağında yaşam olan ‘yaşam anlayışı’
Aslında bu konuyla ilgili de çok yazı yazdım. Sonuncusu yine bu köşede 12 Temmuz tarihinde “Ot gibi yaşamak üzerinde düşünceler” başlığıyla yayımlandı. Özetle söylemek istediğim şu; insan özel bir canlı değil, dünya dediğimiz büyük yaşam birliğinin canlı unsurlarından herhangi biri. Fakat bize insanın özel olduğu düşüncesi öyle bir aşılanmış ki, bu saplantıdan bir türlü kurtulamıyoruz. ‘Dünyadaki her şey önce insan için’ yaklaşımı bütün sorunların kök nedeni bana göre. Zaten nihai değerlendirmede diğer canlıların aleyhine olup insanın lehine olabilecek bir durum da yok. Çünkü tek ve büyük bir bütünün parçalarıyız. Bu bütüne zarar vermemenin, dolayısıyla insanlığın mutluluğunun tek gerçekçi yolu da bir ot gibi basit yaşamak. Yani yaşama başka bir amaç aramadan, yaşamı yaşamın odağına alarak yaşamak. Bütün mesele bu aslında!
*
Okuyucularıma: Her yıl olduğu gibi bu yıl da ağustos ayında dinlenmeye çalışacağım. O nedenle zorunlu bir durum olmadığı sürece yazılarıma ara vereceğim. Eylül ayında görüşmek dileğiyle…
Geçtiğimiz günlerde tanıdığım genç bir çiftle sohbet ediyorduk. Bu çift özel sektörde orta düzey yönetici olarak çalışıyor ve göreli olarak iyi denebilecek seviyede gelirleri var. Düzenli bir şekilde tasarruf da yapıyorlar. Şu anda kirada oturuyorlar ama uygun bir zamanda kredi de alarak bir ev satın almayı düşünüyorlar. Konuşmanın bir yerinde ev konusunun nasıl gittiğini sordum. Şöyle bir yanıt aldım: “Yıllardır çalışıyoruz, kariyerlerimizde de iyi bir şekilde ilerliyoruz. Mümkün olduğunca tasarruf da yapıyoruz ama geriye dönüp baktığımızda hep aynı yerde sayıyor hatta geriye gittiğimizi görüyoruz.”
Bir başka anlatımla, “satın alma gücümüz hiç artmadığı gibi eriyor da” diyorlar. İşte içinde bulunduğumuz dönemin insanlara yansıyan acı ekonomik gerçeklerinden birisi de bu. İşsizlerden bahsetmiyorum, ürününü satamayan çiftçiden bahsetmiyorum, Covid döneminde dükkanını kapatmak zorunda kalıp devletten de hiç destek alamayan esnaftan bahsetmiyorum. Bu insanların durumu çok daha kötü. Burada bahsettiğim kişiler iyi eğitim almış, düzenli ve iyi gelirli işleri olan, profesyonel hayatlarında başarılı insanlar. Gelinen noktada artık Türkiye iyi eğitimli profesyonellerini de hızla umutsuzluğa sürükleyen bir noktaya geldi maalesef.
‘Satın alma gücü’ ne demek?
Satın alma gücü, belirli bir parayla satın alabildiğiniz şeyleri ifade ediyor. Örneğin 100 TL ile 2015 ve 2020 Temmuz aylarında neden ne kadar satın alabiliyordunuz, Temmuz 2021’de ne kadar alabiliyorsunuz? Çok detaya inmeyelim, sadece iki temel kaleme ve ilgili yılın temmuz ayı başındaki fiyatlarına bakalım. İlki doğal gaz olsun. 1 m3 doğal gazın fiyatı 2015’de 1.06 TL, 2020’de 1.97 TL ve 2021’de 2.32 TL olmuş. Buna göre doğal gazın fiyatı son altı yılda yüzde 119, son bir yılda ise yüzde 18 artmış. 100 TL ile alabileceğimiz doğal gaz ise 2015’de 94 m3 iken, 2020’de 51, 2021’de ise 43 m3’e düşmüş.
Bir de ABD Dolarına bakalım. Dolara bakmak, bu döviz birimi birçok şeyin fiyatının belirlenmesinde esas olduğu için ve Türk insanı için önemli bir yatırım aracı haline de geldiğinden anlamlı olacak. Dolar kuru 2015’de 2.67TL, 2020’de 6.84TL ve 2021’de 8.68TL olmuş. Doları esas aldığımızda ise son altı yılda artış yüzde 325 olurken, son bir yıldaki artış yüzde 27 olarak gerçekleşmiş. 100 TL ile alınabilecek dolar miktarı ise 2015’de 37 iken 2020’de 14.6’ya, 2021’de ise 11.5’e düşmüş.
Bu hesaplamayı sizin için önemli olan ürün ve hizmetler için yapabilir ve artan fiyatlar karşısında satın alma gücünüzün nasıl seyrettiğini görebilirsiniz. İşte bireyler için önemli olan da bu. Yani, kendi yaşamınızda tükettiğiniz ürün ve hizmetlerden yola çıkarak hesapladığınız satın alma gücü. Yoksa fiktif bir tüketim sepeti esas alınarak ve nereden alındığı bilinmeyen fiktif fiyatlar kullanılarak hesaplanan genel enflasyon oranı değil!
Erozyonun ilk nedeni: Enflasyon
Sadece yukarıdaki iki örneğe bakarak tespit ettiğimiz satın alma gücündeki erozyonun iki boyutu var. İlki elbette enflasyon. Yani, fiyatlardaki artış oranı. Fiyatlar arttığında gelirlerimiz sabit kalıyor veya aynı oranda artmıyorsa enflasyondan arındırılmış gerçek (reel) gelirimiz düşer. Gerçek gelirimiz düşünce de bununla satın alabileceğimiz ürün ve hizmetler azalır. Kısaca, FAKİRLEŞİRİZ! Enflasyonun yine dört nala gittiği bir dönemdeyiz ve bu durum daha da kötüye gidecek gibi görünüyor. TÜİK’in resmi rakamlarına göre son bir yılın (1 Temmuz 2020-30 Haziran 2021) tüketici enflasyonu yüzde 17.53. Bu oranın çarşıda pazarda gördüğümüz ve cüzdanımıza yansıyan enflasyonu yansıtmadığını artık çok iyi biliyoruz. Gerçek enflasyon rakamını artık başka kaynaklardan takip etmek gerekiyor. Bu amaçla oluşturulmuş olan bağımsız ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) da artık her ay enflasyon oranı açıklıyor. ENAG’ın hesabına göre son bir yılın tüketici enflasyonu yüzde 45.40 olarak gerçekleşti. Aradaki fark üç katına yakın!
Enflasyonun yükselmesinde izlenen yanlış ekonomi politikalarının yarattığı döviz kuru artışı yanı sıra Covid’in getirdiği ilave maliyet artışlarının da etkisi var. Covid sürecinin üretimde ve lojistik hizmetlerde yarattığı tahribat, talebin artmaya başladığı son dönemde ciddi fiyat artışlarına yol açıyor. Bu durum sadece Türkiye’de değil küresel olarak da fiyatları yukarıya çekiyor. Ülkemizde izlenen yanlış ekonomi politikaları yabancı yatırımcıyı ülkeden kaçırıp üstüne de turizm gelirlerinde ciddi bir azalış yaşanınca döviz kurları da ciddi ölçüde yükselmiş durumda. Bu da, küresel fiyat artışlarının Türk ekonomisine misliyle yansıması sonucunu doğuruyor.
Aşılama oranı yükselip ekonomiler normalleşmeye devam ettikçe kısa dönemde fiyat artışları devam edecek gibi görünüyor. Ama bir süre sonra üretim talebe cevap vermeye başlayınca fiyatlardaki artışın normalleşmesi bekleniyor. Bu nedenle, Covid bağlantılı fiyat artışlarının ülkemize yansımalarını daha yüksek enflasyon oranlarıyla bir süre daha görmeye devam edeceğiz. Ama kötü ekonomi yönetiminin yarattığı enflasyonun ne zaman biteceği belirsiz.
Gelir ve ücretlerde durum
Satın alma gücünü belirleyen ikinci önemli unsur ise gelir ve ücretlerdeki değişim. Eğer bir yılda sizin tüketim sepetinizde ortalama yüzde 45 fiyat artışı olmuş, geliriniz de yüzde 45 veya daha yüksek bir oranda artmışşa satın alma gücünüz aynı kalmış veya artmış demektir. Bu durumda sizin alım gücünüzde bir değişme olmayacak ya da artmış olacaktır. O halde enflasyon karşısında ücret ve gelirlerdeki artış rakamlarına bakarak satın alma gücünün seyrine dair bir fikir edinmek gerekiyor.
Ücretler konusunda elimizde maalesef kapsamlı bir veri seti yok. Özellikle özel sektörde uygulanan ücret artışları konusunda pek bilgiye sahip değiliz. Elimizde olan tek tutarlı ücret veri seti asgari ücret rakamları. Asgari ücret rakamının ülke düzeyindeki ücretler açısından önemli bir gösterge olduğunu biliyoruz çünkü birçok AB ülkesinde asgari ücretlilerin toplam içindeki oranı çok sembolik düzeyde iken, Türkiye’de çalışanların neredeyse yüzde 50’si asgari ücret veya altında bir gelir elde ediyor. Aslında uygulamada asgari ücret adeta azami ücret anlamına gelmeye başlamış durumda. Asgari ücret artışları ayrıca diğer ücret artış oranlarının belirlenmesinde bir gösterge olarak kullanılıyor.
Net asgari ücret rakamlarına baktığımızda 2015 yılında 1301TL, 2020’de 2325TL ve 2021 yılında 2826TL olarak belirlendiğini görüyoruz. Buna göre son altı yılda artış oranı yüzde 117 iken, son bir yılda yüzde 21 olmuş. Yukarıda ele aldığımız iki kalemdeki (doğal gaz ve dolar kuru) ortalama artışla karşılaştırdığımızda asgari ücretteki artışın, fiyatlardaki artışın çok altında kaldığını, dolayısıyla satın alma gücünün 2015-2021 döneminde azalmış olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz.
Gelirlerin artması ve eşitsizliğin düzeltilmesi
Türkiye’de enflasyonun arttığı dönemlerde pazarlık gücü olmayan veya çok sınırlı olan (az sayıdaki sendikalı işçi) ücretlilerin reel gelirlerinin daha hızlı bir şekilde düştüğünü ve gelir dağılımının ücretliler aleyhine daha da bozulduğunu biliyoruz. Ülkedeki yüksek işsizlik oranı da yıllardır bu süreci destekleyen bir işlev görüyor. Yine böyle bir dönemden geçiyoruz. Ücretliler, bir yandan dört nala giden enflasyon, diğer yandan yeterince artmayan ücretler nedeniyle iki cepheden gelen ataklarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, ücretlilerin satın alma gücündeki düşüş hızlanarak sürüyor. Yetenekli insanlarımızı kaybetmek istemiyor, ülkede üretim faaliyetlerinin devam etmesini istiyor ve ücretlilerin yükselen alım gücüyle ekonomide büyümeyi teşvik etmek istiyorsak ücretlilerin satın alma gücünü artırmak zorundayız. Orta-uzun vadede ise gelir dağılımını ücretliler lehine düzeltmezsek ekonomik büyüme, refah ve adalet cephesinde duvara toslamamız kaçınılmaz olacak!
Dünya denince, sizin de aklınıza öncelikle sorunlar gelmiyor mu? Küresel ısınma, zehirlenen topraklar, tükenen canlılar, hiç de doğal olmayan doğa felaketleri, savaşlar, göçler, HES’ler, ne doğa ne canlı tanıyan çıkar ilişkileri ve bir süredir buna eklenen pandemi… Kötü haberlerin ardı arkası kesilmiyor, her şey üstümüze üstümüze geliyor. O kadar ki artık içinde yaşadığımız ortamı yaşanası bulmuyor, sorunlarından usanıp bize ev sahipliği yapan bu Dünya’ya adeta küsüyoruz.
Hâlbuki aslında tersi olmalı. Bir zamanlar kâşif olan büyükbabasıyla sık sık gezintiye çıkan küçük Tessa bunu biz yetişkinlerden çok daha iyi biliyor. Dedesinin ona keşif gezileri sırasında gördükleri hakkında anlattıklarını can kulağıyla dinlemekle kalmıyor, hayal gücünü devreye sokarak Dünya’nın çeşitli yerlerinde maceradan maceraya atılıyor.
Okyanusta balinalarla yüzmek, savanada hayvan sürüleriyle koşturmak, şelale altında yıkanıp göllerde yüzmek, kar kaplı dağları göçmen kuşlarıyla aşmak, çölde kum tepesinden aşağı kaymak, yağmur ormanlarında kuş ve maymunlarla arkadaş olmak ve bunun gibi Dünya ile ilgili daha bir dizi hayali var Tessa’nın.
Tessa’yla Dünya turu
Bu yüzden olacak, dedesinin öğüdünü tutuyor ve Dünya’ya, “Sevgili Dünya” diye başlayan bir nevi aşk mektubu olarak da okunabilecek bir mektup yazıyor.
Satırların yerleştiği büyük boy resimlerle görsel bir şölene dönüşen mektubunu bitiren Tessa, dedesiyle sahile yürüyüşe gidiyor. “Keşke, “ diyor orada büyükbabasına, “herkes Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunu bilseydi.”
Tessla’nın haklı olduğunu hatırlayıp bu dileğine katılmamak mümkün değil. Meav Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda Isabel Otter ile Clara Anganuzzi imzasıyla çıkan “Sevgili Dünya” adlı resimli kitabın küçük yaştakiler kadar onların anne-babalarına, teyzelerine amcalarına ve tüm diğer yetişkin bireylere ilaç gibi gelmesi de bundan.
Sayfalar arasında Tessa ile birlikte yeryüzünün dört bir yanında, bu gezegeni paylaştığımız canlılarla iç içe ve eşitler arasında dolaştıktan sonra hepimizin bu Dünya’ya bir aşk mektubu borçlu olduğumuzu ve onu korumayı onu sevebilmekten geçtiğini hissediyoruz.
Ne ki sevgimizi ifade etmek güzel bir başlangıcın ötesine geçmez. İyi ki Tessa ve dedesinin, insanlar Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunun farkına vardıklarında onu tehlikelerden korumak için ellerinden geleni yapacaklarına dair umutları var. Bu yüzden fark yaratmak isteyip de ne yapabileceğini bilemeyenler için bir dizi sağlam öneriyi kitaba eklemeyi de unutmamışlar…
Gezegenimize özen göstererek yaşamak zor değil
Sondaki sayfalarda bir yanda eriyen buzullar, türü tehdit altında olan canlılar, plastik çöpler, yok olan yağmur ormanları gibi Dünya’nın önemli sorunları hakkında bilgi verilirken, bir yanda da her bireyin yapabileceklerine değiniliyor.
Bayram dönüşü çöpleriyle haber olan sahillerin temizliğiyle işe koyulmaya ne dersiniz? Yoksa çoktan eve mi döndünüz, o zaman balkonda arılar için mis kokulu çiçekler ekmeyi deneyebilirsiniz. Kitapta çocuklarınızla birlikte tartışıp geliştirebileceğiniz bunun gibi daha bir dizi öneri yer alıyor. En son cümle ise kitabın iç mantığını sorgulamaya davet ediyor. Sahi, siz de Tessa gibi, gezegenimizin ne kadar özel olduğunun farkına vardıklarında, insanların ona daha iyi bakacağına inanıyor musunuz?
*
Isabel Otter
Herefordshire kırsalında büyüdü. Çamurlu botlarla dağlara tırmanmaktan büyük keyif alan Otter, hikâyeler kurgulamaya ve etrafındaki dünya hakkında yazmaya bayılıyor. Aynı zamanda çocuk kitapları editörlüğü yapıyor.
Isabel Otter.
Clara Anganuzzi
Çocukluğunu Seyşeller’de geçirdi. Burada aklına eseni istediği yere çizebiliyordu. Kendini bildi bileli denizle ve çizimlerini süsleyen canlılarla arasında derin bir bağ vardı. Clara günlerini Bristol manzaralı, her yanı bitkilerle kaplı evinde karalama yaparak geçiriyor.
Plastik, atık, çöp ve bunlarla ilişkili tesislerdeki yangınları uzun zamandır takip ediyor ve meydana gelen yangınların özellikle Türkiye için nasıl da sıradan olaylara dönüştüğüne şahit oluyoruz. Neredeyse her üç günde bir çıkan yangınlara dair ne ilgili sektörün temsilcileri ne de konuyu denetlemekle yükümlü olanlar tek kelime ediyor. Üstelik yangınların gerçekleştiği alanların yakınlarında yaşayanların yangın esnasında bu yangınlardan etkilenmemesini sağlayacak herhangi bir açıklama dahi yapılmıyor.
Nitekim Adana Küçükdikili ve Muğla Dalaman’da yaşanan yangınlarda bu açık ve net görüldü. Her iki yangında da içeriği çoğunlukla tehlikeli plastiklerden oluşan malzemeler günlerce yanmış ve çıkan duman ilgili şehirlerin üzerini bir bulut gibi kapladı. Muğla Dalaman’da yaşayanlar bir hafta boyunca gece gündüz bu dumanı solumak zorunda kaldı. Üstelik Dalaman’da yetiştirilen ve doğal/organik/doğa dostu etiketli ürünler de bu zehirli dumanlardan etkilendi. Oysa yangın başladığında resmi ağızdan insanlar uyarılmalı, sokağa çıkma yasağı uygulanmalı ve maskesiz kimsenin açık havaya çıkmaması gerektiği belirtilmeliydi. Hemen akabinde ortaya çıkan zehirli dumanın içeriğinin belirlenmesi için hava, toprak ve sudan numuneler alınmalı ve bunun takibinin yangından sonraki haftalarda da yapılması gerekliydi. Ancak bunların hiçbiri olmadı. Gazeteler olayı “korkutan yangın” olarak vererek ayrıntısında da “neyse ki can kaybı olmadı” ve “büyük çaplı maddi hasar oluştu” bilgilerini paylaştı. Bu tesislerden Adana’da olanının paylaşıldığı bir instagram sayfasına ahlaksızca “temiz havanız batsın bir sürü zarar var ortada” diye yorumlar yapıldı; şarlatanılar “yangında kasıt aramak nedir, bir sürü maddi hasar var” diye sözüm ona fikir beyan etti; tüccarı da paralı trolleriyle beraber utanmadan yangının çevreciler tarafından çıkartıldığını bile iddia edebildi.
Adana.
Bu saydıklarımız Türkiye’de gerçekleşen tüm fabrika yangınlarında sürekli olarak kendini tekrar eden bir yaklaşım örüntüsüydü. Ne işletme sahipleri ne de ilgililer konu hakkında en ufak bir açıklama bile yapmadılar. Hatta kimisinde bu tesislerin sahipleri açıklama yapması için kendilerine mikrofon uzatan gazetecilere saldırdılar.
Leverkusen.
Bu yangınların bir benzeri geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Leverkusen şehrinde gerçekleşti. Tehlikeli atıkların kimyasal yöntemle bertaraf edildiği bir tesiste meydana gelen yangın ve patlama ,çok sayıda ölü ve yaralının olduğu bir trajediye dönüştü. Bizdeki gazeteler orada olsaydı muhtemelen yangın “korkutan yangın can aldı” şeklinde manşete taşınır ve ortaya çıkan maddi hasarın boyutu tartışılırdı. Oysaki Leverkusen’de başka bir şey oldu ve yangın çıkar çıkmaz ortaya çıkan dumandan insanlar etkilenmesin diye anonslar yapıldı ve insanların önlem almaları için çağrılarda bulunuldu. Etraf çevrildi ve derhal soruşturma başlatılıp olayın nedeni ve varsa ihmal araştırılıyor. Muhtemelen yakın yerdeki bitkisel ürünlerin yenmemesi için gerekli önlemler de alınmıştır. Ayrıca ilgili tesisin sahibi de ne çevreci örgütleri suçladı ne de kirlenen havadan dolayı rahatsız olanlara küfretti.
Hava ve toprak bu felaketlere karşı savunmasız
Benzer bir tesis faciası da ABD Texas’ta geçtiğimiz günlerde yaşandı. Plastik üretiminde kullanılan kimyasalların işlendiği bir fabrikadan 50.000 tona yakın asit sızıntısı oldu ve ve en az iki kişi öldü. İşin ilginci tesis yetkilileri canlı yayında meydana gelen olayın muhtemel nedenlerini mühendisleriyle beraber açıklamak için saatlerce kamera karşısında kaldı ve en hızlı önlemlerin nasıl alındığını kamuoyu ile paylaştı. Bunu yapmalarının hem kamu sağlığı açısından hem de kendileri açısından bir anlamı vardı. Üstelik sıkı yasal düzenleme ve denetlemelerin olması her şeyin şeffaflıkla yürütülmesini zorunlu kılıyordu. Ayrıca şeffaflık her zaman spekülasyonların oluşmasını engelleyen bir özelliğe sahiptir.
Teksas.
Hali hazırda gerek Almanya gerekse de ABD’deki faciaların soruşturmaları sürüyor ve gelişmeler de sürekli olarak kamuoyuyla paylaşılıyor. Muhtemelen facianın nedeni ortaya konulduğunda sorumlular cezalandırılacak ve olayın tekrar yaşanmaması için gerekli önlemlerin diğer işletmeler tarafından da uygulanacağı bir güncelleme haline getirilecektir.
Her üç olay da bize iki şeyi açık ve net göstermektedir. Birincisi plastik, atık çöp vs. gibi meselelerde gerçekleştirilen endüstriyel faaliyetler ciddi anlamda risk barındırıyor. Bir diğeri de ne havamız ne de toprağımız bu tür endüstriyel faaliyetler sonucu oluşan risklere karşı herhangi bir savunmaya sahip. Yangın çıkar, zehirli duman yayılır, gazetesi maddi hasara, denetleyici mekanizma susmaya, yanan yer sahibi parasına, sigortacı poliçesine bakar. Yangının maliyeti de etrafta yaşayanların sırtına biner. Üstelik bu maliyet de öyle kısa vadeli değil, nesiller boyu sürecek bir maliyettir. Artık coğrafya mı kaderdir yoksa kötülük mü bilemiyoruz!
Son yıllarda dünyanın çevre felaketleriyle altüst olması nedeniyle insan merkezli yaşama Antroposen adı kondu. Ancak çoğu insanın ağzına pelesenk olmuş bir deyiş var: “Dünyayı bu duruma insanlar getirdi.” Her insanı aynı kefeye koyarak tüm insanlık dünyayı bu hale getirdi demek ne derece doğru? Bu durumda insanlı doğanın hepsi suçlu duruma düşmüyor mu? İnsansız olan doğa ise vahşi doğaydı.
Oysa bu işin iki yüzü var: Bir yanda bilinçli olarak doğayı maddi kaynak deposu olarak gören kapitalist zihniyet, diğer tarafta (azınlık da olsa) dünyayı tüm canlılar için yaşanılır kılmaya çalışan sorumluluk sahibi insanlar. Özellikle son yirmi yıldır, çevre avukatları, ekosid denilen doğa kıyımlarının uluslararası suç kapsamına alınması için çalışmalarını hızlandırdılar. Yaşayan ekosistemleri gerek toksik atıklarla gerek orman katliamlarıyla yaşanmaz kılan eylemlere ekosid adı veriliyor.
Hangi insan?
İnsan merkezli yaşamı eleştirirken sizin bu mücadelelerin neresinden, ne oranda tuttuğunuz önemli değil mi? Çözümün parçası mısınız gerçekten? İnsanı her şeyin suçlusu görüp şikayet ederken hangi kesime bir tuğla koyuyorsunuz? Yoksa insanları ve doğal ortamları karamsarlıklarınızla karartmaya hizmet etmiş mi oluyorsunuz? Ekolojik politikalardan dahi kaçıp ‘tarafsızım’ demek insanlı doğanın tahribatına hizmet etmiyor mu? Ya da masa başı teorisyenlerden biriyseniz, çöküş senaryolarına bir diğerini daha mı ekleme çabasındasınız? Örneğin, savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılarla komşu olmamak, onlara kiralık ev vermemek için mi çaba gösteriyorsunuz? Siz hangi tür insanları seversiniz? Bir avuç hijyenik beyaz orta sınıf versek sizi tatmin eder mi? Yurttaş olma dersini aldınız mı? Yurttaş olmanın sorumluluklarına kafa yordunuz mu? Üreten bir insanın dahi ürettiğinin dört katını tükettiğini biliyor musunuz? Sorumluluk almayıp, ‘topyekün insanlık suçlu’ demek sizi ne derece rahat kılıyor?
Evet, belki bu karşılaşılan musibetin sorumlusu insan. Ama hangi insan sorusu önemli değil mi sizce? Güney yarımküreyi sıcaklık dalgalarının kavurduğu şu yaz aylarında küresel iklim değişiminin suçlusu Küresel Güney’in alım gücü olmayan fakirleri mi? Yoksa hijyenikliğiyle doğayı pis gören, kendisi beyaz olduğu için ötekini kendinden görmeyen kolonyalist insan mı? Başkalarını karşısına alıp düşman yaratan insan mı? Benzeri zihniyetlere bilinçli ya da bilinçsiz şekilde hizmet etmek istemiyorsanız, doğanın parçası olan yönünüzle durumu bir sorgulayın. Çünkü kafanızdan kolunuza hatta ayak parmaklarınızın ucuna kadar, siz de doğal döngünün bir parçasısınız. İçinizde insan kalmış öğelerinize bir sorun. Hâlâ ses yoksa, içinizdeki ırkçılık ve gericilik dalgasına ışık bulamıyorsanız yoksa siz Mizantropik misiniz?
Mizantropi
Mizantropi, Yunanca felsefi bir kavramdır. İnsanın yanlış evrim geçirdiğini öne süren bir düşünce akımıdır. Mīsos, sevmemek/nefret etmek, ānthropos ise insan anlamındadır. Elbette mizantropiyi insan doğasına dayandıranlar da mevcut. Buna göre; insanın doğasında acımasızlık, yarış, açgözlülük, bencillik, kaynakları boşa harcama, dogmatizm, kendi toprağından ve kanından olmayanı düşman görme gibi negatif öğeler içerir. Buna karşın, insanı düşünce üreten politik bir hayvan olarak düşünürsek, özü toplumsallığa ve karşılıklı dayanışmaya dayanır. Topluluk halinde yaşama eğiliminde olan, yardımlaşmacı bir öz taşır. Ancak, yaşayan bir organizma olarak, içinde bulunduğu çevre koşulları, ekonomik durum vb. durumlarla şekillenebilir. Dolayısıyla kendine adaletli sosyal sistemler ve kurumlar geliştirmeye çalışmıştır. İnsan merkezli düşünceye eleştiri çabalarından biri de Yeni Zelanda’daki Wanganui nehriyle başlayıp dünyaya yayılan bir nehrin, bir ormanın da insan kadar hakkı olması gerektiğidir.
Covid-19 sürecinde insanlık
Covid-19 sürecinde doğal çevrenin insanlar olmadan ne kadar temiz kalabildiğini, paylaştıkları görüntülerle kanıtlamaya çalışanlar oldu. İnsan ve canlı özgürlüğünü birlikte savunmak yerine, doğa insanlar olmadan kendi başının çaresine bakıyor düşüncesini desteklediler. Oysa, daha önceki bir yazımda bahsettiğim gibi, doğa artık insan olmadan kendini yenileyemeyecek kadar yorgun. Pandemi döneminde dört duvar arasında biriktirilen toksik tıbbi atıklar dahil, tonlarca petrokimya ve temizlik atıklarının nereye gittiğini düşünüyorsunuz? Yoksa o insan saymadığınız üçüncü dünya ülkelerine satılan çöplerden olduğunu mu savunacaksınız? Aynı gökyüzü altında yaşadığımızı pandemi süreci göstermedi mi?
Özellikle Türkiye’de, insan sevmezlik noktasına gelenlerden, ‘artık insan yerine hayvana yatırım yapıyorum’ sözünü de sıkça duyar olduk. Elbette hayvanlar da duyguları olan yaratıklar ve bize en yakın canlılar. Çünkü biz de birer hayvanız. Hayvanlarla insanlar hatta bitkilerle insanlar (hatta görünmeyen mikroorganizmalarla da) arasında yakın bir bağ yok mu?
Dolayısıyla insan merkezlilik -ki eril kişinin merkeze alındığı anlamında, İngilizcedeki ‘mankind’ olarak kullanılır. Burada elbette tarihsel olarak ekonomi, teknoloji, politika gibi konularda eril tahakkümün olageldiğini de göz önünde bulundurmalıyız. Dolayısıyla mankind sözcüğü yerine oturuyor. Bunun yerine, nötr bir dil olarak, insanlık anlamına gelen, humankind sözcüğünü kullananlar da mevcut. Yaşayan tüm organizmaları kapsaması anlamında livingkind de var.
Yeni bir bakış açısı için bu sözcüğün daha iyi oturduğu kanaatindeyim. Eğer ekosistemde insan-hayvan-bitki-mikroorganizma birlikteliğinden söz ediyorsak, insan merkezlilik yerine, tüm yaşayan organizmaları dikkate almamız gerekiyor. Ekosid dahil tüm bu dil arayışlarında yerli (indigenous) kültürler imdadımıza yetişiyor. Her yerli topluluk, gelişimleri püri pak olmasa da, yeryüzündeki ekosistemler onların yaşattığı kültürler sayesinde varlığını sürdürüyor. Üstelik yerlilerin yarattığı kültür yaşayan ve yaşamayan çevrenin de birbiriyle bağlantısı var.
Örneğin, Çernobil nükleer kazası yüzünden kurumakta olan geniş çaptaki kızıllaşan orman, kurtların da içinde olduğu değişik restorasyon biçimleriyle, tekrar yaşayan bir alan haline getirilmeye çalışılıyor. Kısacası, yok edilmiş ekosistemlere dahi bir canlı organizma mayası gerekiyor. Öyleyse tüm insanlığı suçlayıp, yerimizden dua ederek, tüm canlılar için meditasyon yapmayı bırakalım. Yeniden yaşayan ortamlar yaratmak için acil çaba bekleniyor. Eğer hâlâ ikna olmadınızsa ve “Doğanın bir parçası olduğumu kabul ediyorum ama ahhh şu insanlar olmasa,’ diyorsanız, ABD’li siyah feminist Bell Hooks’un bir deyişini anımsatalım: ‘Sevgi harekete geçmeyi gerektirir’. Sevgi zerresini içimizde yaşatmakta yarar var. Zaten asıl problem insanın doğayla kurduğu ilişkiye bağlı değil mi?
Kısacası, üretim ve tüketim ilişkilerinde hangi ağlara hizmet ettiğimiz… Nasıl yönetildiğimiz ve hangi sosyal sitemlerle organize olmayı tercih ettiğimiz… Belki her insanı sevmek zorunda değiliz. Belki onlar da içlerindeki utanç duygusuyla baş başa kalıp uyanacaklardır. Ancak çağımızın onarma/ restorasyon çağı olması gerektiğini aklımızdan çıkarmayalım. Bu restorasyonu da insanlar yapacak!
28 Temmuzda başlayan ve Türkiye’yi çevreleyen orman yangınları cuma günü itibariyle 22 şehirde 71 farklı bölgeye yayıldı.
Yeşiller Partisi yangınlarla ilgili bir açıklama yayımlayarak, “Ormanlar tüm yaban hayatı ile birlikte yok oluyor, ormanlarla birlikte canımız yanıyor! İktidarın orman yangınlarıyla mücadele etmekte ne kadar hazırlıksız olduğunu üzülerek görüyoruz. Yangınları söndürmek için fedakârca çalışan ormancıların, itfaiye ekiplerinin ve bölge halkının çabalarının bir an önce sonuç vermesini diliyoruz” dedi.
‘İklim krizini görmezden gelen açıklamalar eksik kalır’
Yeşiller’in açıklamasında şu ifadeler kullanıldı:
“Olayın nedenleri üzerinde düşünürken iklim krizini görmezden gelen tüm açıklamaların eksik kalacağını savunuyoruz. İklim krizinin tetiklediği sıcak dalgaları ve kuraklık, orman yangınlarının temel nedenleri arasındadır. Avustralya’dan Sibirya’ya, Kaliforniya’dan Kanada’ya birçok ülkede gözlemlenen ve korkunç doğa tahribatına yol açan orman yangınları iklim krizinin kaçınılmaz sonuçları arasındadır. Bu gerçeği görmezden gelemeyiz.
Bu hafta içinde Akdeniz kuşağındaki pek çok ülkede şiddetli orman yangınları Türkiye’de yaşadıklarımızdan bağımsız değildir. Nasıl çıkmış olursa olsun, benzeri görülmemiş bu yangınların söndürülemeyip yayılmalarının nedeni, Anadolu’yu etkisi altına alan büyük kuraklıklar ve sıcak dalgalarıdır. İtibardan tasarruf etmemeyi marifet sayan AKP iktidarının yangınları önlemek, müdahale ve kontrol etmek konusundaki yetersizliğini ve ihmalini de bu büyük doğa felaketinin sorumluları arasında sayıyoruz.
Yangınların çıkmasını engellemek, doğa alanlarının korunmasını sağlayacağı ve bölgede yaşayan canlıların yok olmasını önleyeceği gibi yangını söndürmekten çok daha az kaynak gerektiren bir planlamadır. Bu doğrultuda ormanlardaki madencilik, enerji, turizm ve inşaat gibi faaliyetler son bulmalı, yangınlara sebep olabilecek her türlü ihmal düşünülerek önlem alınmalıdır. Çıkmadan engellenemeyen yangınlara ise kamu kaynaklarını etkin kullanarak erken müdahale sistemi oluşturulması gerekmektedir. Bununla birlikte yangında kaybettiğimiz değerli ekosistem alanlarını geri kazanmak için popülist politikalar yerine ekosistem dengesini ve bilimi temel alan uygulamalarla yaklaşmak zorundayız. Bu sebeple hemen ağaçlandırma yerine uzmanların önereceği çeşitlendirilmiş restorasyon ve koruma programı uygulanmalıdır.”
İklim krizinin kaçamak bir cevap olmadığı, aksine orman yangınlarının şiddeti ve sıklığını artıran, insan kaynaklı bir olgu olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Orman yangınlarını önlemek için atılacak adımların bir yandan da iklim değişikliğine uyum politikası olduğu unutulmamalıdır. İklim krizinin etkileri arttıkça daha çok, daha sık orman yangını olacak. Bu gerçeğe hazır olmayı ve önlemler almayı ihmal etmeden iklim krizine karşı derhal harekete geçmeliyiz” denildi.
Yeşiller Partisi’nin resmi kuruluşu, İçişleri Bakanlığı gerekli evrakları teslim etmediği için dokuz ayı aşkın bir süredir hukuksuz bir şekilde engelleniyor.