Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Ot gibi yaşamak’ üzerine düşünceler

Türk Dil Kurumunun internet ortamındaki sözlüğünde[1] ‘ot gibi yaşamak’ şöyle açıklanıyor: Amaçsız, beklentisiz gün geçirmek. Aynı sözlükte ‘ot’ ise, “Toprak üstündeki bölümleri odunlaşmayıp yumuşak kalan, ilkbaharda bitip bir iki mevsim sonra kuruyan küçük bitkiler.” olarak tanımlanıyor. Botanik biliminde ‘otsu bitkiler’in tanımı biraz daha farklı yapılsa da yukarıdaki tanımı doğru kabul etmememiz için önemli bir neden yok. Çok fazla kavramsal derinliğe girmeden, ben size ot ya da otsu bitki dediğimiz grup için bazı örnekler vereyim: Genellikle süs bitkisi olarak kullanılan karanfil, zambak, lale, çiğdem gibi pek çok bitki; ebegümeci, fesleğen, anason, adaçayı, madımak, kıvırcık, marul gibi mutfakta kullanılan bitkiler; arpa, buğday, çavdar, yulaf gibi tarımın başlamasında kullanılan ve insanlığın tarihini değiştiren bitkiler…

Bu liste uzayıp gider. Daha öz bir ifadeyle günlük yaşamda bizim dikkatimizi daha çok ağaç ve çalı gibi odunsu bitkiler çekse de, kentlerde bile etrafımıza dikkatlice bakarsak göreceğimiz bitkilerin çoğunluğu otsu olacaktır. Kabaca dünya üzerinde 400 bin tür bitki olduğunu biliyoruz. Bunların önemli bir bölümü otsu bitki. Otsu bitkilerin sayısı konusunda net bir bilgi verecek kaynak şimdilik bulamasam da ağaç türü sayısının 60 bin civarında olduğunu ortaya koyan çalışmalar[2] otsu bitkilerin yaklaşık sayısı hakkında da bir fikir veriyor.

İnsan özel mi?

‘Ot gibi yaşamak’ amaçsız olarak gün geçirmek olduğuna göre yaşamın bir amacı olmalı. Mı?

Tarih boyunca yüzlerce filozofun yaşamın amacı üzerine kafa yorduğunu biliyoruz. Haddimi aşmayacağımı umarak özetlemem gerekirse; yaşamın anlamı ya da amacı üzerine tanrı odaklı, ruh odaklı ve doğa odaklı yanıtlar verildiği gibi nihilistlerin yaptığı gibi yaşamı anlamlı kılacak şeyin elde edilemez olduğunu söyleyenler de olmuş. Sanırım vurgulamaya gerek yok, sözü edilen yaşam hep insan yaşamı olagelmiş.

Mevzubahis insan olunca oldukça doğal bir şekilde normal karşılanması gereken her şey farklı bir şekle bürünüyor. Şöyle söyleyeyim; denizdeki yunus, havadaki kartal ya da sokaktaki köpeğin yaşamının bir amacı var mı? Hemen herkes bu soruya “ne münasebet” diye cevap verecektir. Onlar amaçsızca yaşıyorlar, otlar gibi. Fakaaat, dedik ya söz konusu insan olunca, hemen, bin yıllara dayanan öğret(n)ilmiş önyargılar akın ediyor beynimize: “Biz insanız, biz özeliz, biz elbette kedi köpek gibi, ot ağaç gibi yaşamamalıyız. Bizim yaşamımızın mutlaka yüce bir amacı olmalı. Yoksa neden diğer tüm canlılardan çok daha özel yaratıldık/evrimleştik (hangisini seçerseniz seçin, fark etmez)?”

Birinci sapma özel olduğumuz düşüncesi. Neyimiz özel? Aklımız mı? Bir başka yazıda bu akıl konusunu da ele alacağım. Aslında özel bir aklımız yok fakat diyelim ki var, ne olmuş yani? Yarasanın çok hassas kulağı, kartalın çok hassas gözü, köpeğin çok hassas burnu var. Bizim beynimizin bazı açılardan daha hassas evrimleşmiş olması mı bizi özel yapıyor? Yoksa bazı kutsal sayılan kitapların ya da bazı inançların[3] insanın özel yaratıldığını iddia etmesi mi? Köpekten farklı mı ürüyor, sincaptan farklı mı besleniyoruz? Yaşamın aslına ilişkin bütün döngülerimiz (doğma, büyüme, üreme ve ölme) evrimin bizi aynı gruba koyduğu yoldaşlarımızla birebir aynı. Örneğin susuz yaşayabiliyor muyuz? Ya da hava olmadan? Yahut bitkiler olmasa da varlığımızı devam ettirebilir miyiz? Hayır. Bitti o halde, özel filan değiliz.

Sadece ve sadece, her farklı canlıda diğerlerinde bulunmayan bazı özellikler olduğu gibi bizde de diğerlerinde olmayan bazı özellikler var. Ama biz bu özelliklerimizi, ne yazık ki önce özel olduğumuz düşüncesini geliştirmek sonra da bu düşünceleri kalıplar halinde tüm insanların zihnine çakmak için kullanmışız. Özel değiliz ama kendi kendimizi özel olduğumuz düşüncesine inandırmışız. İşin özü bu aslında.

Yaşamın amacı

İkinci ve asıl sapma ise yaşamın amacı. Nedense hep yaşamı bir olgu kabul edip ona bir gerekçe arıyoruz. Yaşıyoruz, ama neden? Peki, ya yaşamın kendisi asıl gerekçe ise. Yani yaşamın bir amacı olması yerine yaşamın kendisinin asıl amaç olmasına ne dersiniz?

Gezegenimizin etrafında dönüp durduğu Güneş Samanyolu’ndaki milyarlarca benzer yıldızdan yalnızca biri. Dahası Samanyolu evrendeki trilyonlarca benzer galaksiden biri. İnsanlık olarak böylesine akıl almaz bir evrenin çok ama çok küçük bir noktasında var olan ve henüz bir benzerini saptayamadığımız yaşamın bir parçasıyız. Bundan daha özel ne olabilir? Bu yaşamın devamından daha yüce bir amaç olabilir mi ki, üstüne bir de bu yaşamı cepteki bir olgu olarak alıp ona gerekçeler uydurmaya çalışıyoruz. Yaşamın kendisinden daha büyük bir amaç olamaz, olmamalı.

Şimdi, otların yaşamına bir de bu pencereden bakın bakalım. Çoğu tek yıllık. Baharda tohumlar yeşeriyor. Gelişip serpiliyorlar. Kimi birkaç cm kimi birkaç m büyüyebiliyor. Sonra üremek için çiçek açıyorlar. Yazın, bazen sonbahara doğru çiçekler tohuma dönüşüyor. Bitki kışa doğar tamamen ölüyor ama yeni bir yaşam taşıyan tohumlar kış soğuklarını toprağın bağrında geçirip baharda yeni bir bitki haline dönüşüyor. Her yıl, ilk otsu bitkilerin evrimleşmesinden bu yana geçen yüz milyonlarca yıl boyunca, onlar bunu yaparak yaşama hizmet ediyor. Başka bir şeye değil. Çünkü onların aklındaki[4] en yüce amaç yaşamın kendisi.

Ya biz, yani insan? Homo sapiens olarak belki 200-300 bin yıldır varız. Tarım yapmayı 10 bin yıl önce öğrendik. Devletler kurduk, ülkeler inşa ettik, savaşlar yaptık, inanç sistemleri geliştirdik. Derken bilim, felsefe, teknoloji… Bütün bu süreçte hep şunu sorduk kendi kendimize; “Neden yaşıyoruz? Neden varız?” Bu soruyu sora sora, bildiğimiz kadarıyla koca evrende tek olan, benzeri olmayan bir yaşamı (gezegenin tamamını tek bir canlı olarak, tek bir yaşam olarak düşünebiliriz)[5] bitme noktasına getirdik ve hâlâ çok büyük çoğunluğumuz aynı soruyu sorarak yaşamı hem kendimize hem de tüm canlılara zehrediyoruz.

Yaşamın bir amacı yok; yaşam bizatihi amacın kendisi. Bu amaca hizmet etmek istiyorsak ot gibi yaşamayı öğrenmeliyiz. Bunca kültürel koşullanmadan sonra ‘ha’ deyince olacak bir iş değil, biliyorum. Ama bu yönde bir sosyo-ekolojik dönüşümü başlatmamamızın hiçbir akılcı gerekçesinin olamayacağını da görmezden gelemeyiz. Yaşamak istiyorsak, ot gibi yaşamayı öğrenmeye başlamalıyız. Hem de hemen, şimdi. Yarın geç olacak bile diyemiyorum, çünkü yarın hiç olmayacak!

*

[1] sozluk.gov.tr
[2] Beech, E., Rivers, M., Oldfield, S., Smith, PP. 2017. GlobalTreeSearch: The first complete databse of tree species and country distributions. https://doi.org/10.1080/10549811.2017.1310049
[3] Benim herhangi bir dinsel inancım yok. Ama olsa da fark etmez. Çünkü dine dayalı düşünme sistemi bambaşka bir iş; ben, inancım olsa da dinden bağımsız düşünmek zorunda olan biriyim.
[4] Dediğim gibi bitki aklını bir başka yazıda ele alacağım. Şimdilik sadece bitkilerin de akıllı canlılar olduğunu bilmeniz yeter. En azından ben böyle düşünüyorum.
[5] Evrenin başka yerlerinde de yaşam olabilir. Ama şu ana kadar dünya dışında bir yaşamın kanıtına ulaşamadık.

Kategori: Hafta Sonu