Ana Sayfa Blog Sayfa 1354

Rapor: Karaburun Yarımadası’nın yüzde 89’u RES’lere tahsis edildi

Haklar ve Araştırmalar Derneği, “İklim Değişikliği ile Mücadelede Bir Uyumsuzluk Deneyimi: Karaburun Yarımadası Rüzgar Enerji Santralleri” başlıklı bir rapor hazırladı.

2014-2020 yıllarında İzmir’in Karaburun Yarımadası’nda projelendirilen rüzgar enerji santrallerinin (RES), iklim değişikliği ile mücadelede uyumsuzluk (maladaptation) örneği olarak incelendiği ve yol açtığı hak ihlallerinin görünür kılmayı hedefleyen raporda, yenilebilir enerji projelerinde uyumsuzluğa emsal teşkil eden uygulamaların Karaburun özelinde yarattığı sonuçlar tartışıldı.

Geçen süre zarfında yarımadanın başta RES’ler olmak üzere, taş ocakları, ve balık çiftlikleri projeleri yüzünden yarımadanın ekolojik ve ekonomik kapasitesinin kaldıramayacağı ölçüde bir yıkım ile karşı karşıya kaldığına dikkat çekilen raporda şu ifadeler yer aldı:

Temiz enerji adı altında yarımadanın zeytinlikleri ve nadir ormanlık alanları yok edildi. Kadimden bu yana en önemli geçim kaynağı olan keçi yetiştiriciliğinin olmazsa olmazı otlak, çayır ve mera alanları RES projelerine tahsis edildi.

Keçi yetiştiricilerinin bu alanlara girişleri engellendi. Sulama göletleri parçalandı. Yarımadadaki RES uygulamaları, aslında temiz ve yenilenebilir bir enerji kaynağı olarak desteklenmesi gereken bir enerji üretim aracının nasıl bir rant ve ekolojik kırım aracı haline geldiğinin en ağır örneklerini sundu.”

Rapora göre, RES’ler, toplam yüzölçümü 484 km2 olan Karaburun Yarımadası üzerinde yaklaşık 430 km2 ‘lik bir alana yayılmış durumda, yani  yarımadanın %89’luk bölümü RES projelerine tahsis edildi.

Hem yatırımı tamamlanan projelerdeki kapasite artışları hem yeni RES girişimlerinin de sürdüğüne işaret edilen raporda şunlara dikkat çekildi:

Karaburun Yarımadası’nın engebeli coğrafi yapı nedeniyle tarım ve hayvancılığa elverişli alanları oldukça kısıtlı ve bu nedenle de çok değerlidir. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre Karaburun Yarımadası’nın 484.000 dekarlık yüzölçümünün sadece 38.473 dekarlık kısmı (%8.4’ü) tarım alanıdır. Çayır ve mera alanının oranı ise sadece % 0.2’dir.

Yarımadanın arazi varlığına ait envanterler ve burada faaliyette olan RES projelerinin uygulandığı arazilerin niteliklerine dair tablo bir arada değerlendirildiğinde, tüm RES faaliyetlerinin Yarımada’nın orman, çayır ve mera arazileri üzerinde kurulu olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.”

‘İklim krizinin sonuçlarını derinleştiriyor’

Türkiye’nin iklim krizi ile mücadeleye yönelik politikalarının krizin çözümüne değil sonuçlarına odaklı politikalar olduğuna dikkat çekilen raporda,  yenilenebilir enerji üretimi olarak kabul edilen yöntemlerin bütüncül bir iklim mücadelesi perspektifi üzerinden değil, sermaye için yeni teşvik ve kredilerle güçlendirilmiş yeni bir “kalkınma” ve “ekonomik büyüme” imkânı üzerinden tartışıldığı kaydedildi.

“Yenilenebilir enerji politikalarının bütüncüllükten uzak olması, proje bazlı somut uygulamalarda ciddi insan ve doğa hakkı ihlallerine, iklim krizi ile mücadeleyi değil krizi derinleştirici etkilere yol açmaktadır” denilen çalışmada, iklim değişikliği ile mücadelenin sadece teknik konu olmayıp ekonomik ve sosyal politikaları etkilediği ve belirlediği vurgulanarak şu ifadeler kullanıldı:

“İklim değişikliği ile mücadele adı altında kötü planlanmış eylemlerin, yerelle etkileşimleri göz ardı etmiş kararların yol açtığı yıkıcı sonuçları, iklim değişikliği ile mücadelede bir başarı öyküsü olarak sunmak mümkün değildir.

Bir enerji yatırımının –somut çerçevede bir RES projesinin- kategorik olarak yenilenebilir enerji yatırımları sınıfında tanımlanması, o yatırıma kendiliğinden bir yeşil/temiz enerji payesi vermez. Yenilenebilir enerji projeleri de dahil olmak üzere, bu tür yatırımlar için sorulması ve
cevaplandırılması gereken soru şudur: Ne için ve ne pahasına? Yayla köyü için bu soru, ne yazık ki yerinden edilme olarak yanıtlanmıştır.

İklim değişikliği ile mücadele altında tasarlanan yenilenebilir enerji politikalarının, yerelin doğasını, ihtiyaçlarını ve itirazlarını göz ardı etmesi ve bunun neticesinde bir köyün yerinden edilmesiyle sonuçlanacak denli ağır bir insan hakları ihlaline yol açması, üzerinde dikkate durulması gereken bir sorundur. Karaburun Yarımadası öznelinde yaşanan bu durum, benzer sonuçlarını Türkiye’nin farklı pek çok noktasında tekrarlamaktadır.

Öneriler

Derneğin raporundaki kimi öneriler ise şöyle:

  • Yenilenebilir enerji uygulamaları, iklim değişikliği ile mücadele politikası ile uyumlu olmalıdır. Enerji üretim modelinin “yenilenebilir” olarak tanımlanması, tek başına iklim krizi ile mücadele için yeterli değildir.
  • Doğa merkezli (ekosantrik) çözümlerden, gıda ve su güvenliğinin sağlanmasına, sosyal ve ekonomik olarak kırılgan gruplar, kırsal topluluklar için yerel kalkınma, adalet, eşitlik, toplumsal cinsiyet ilişkileri gibi temel prensiplerin yeniden tanımlanmasına yönelik dönüşümsel uyum politikalarının üretilmesi gerekmektedir.
  • Yerelin ihtiyaçlarını, yerel kalkınma ekonomilerini ve doğasını yok sayan
    yenilenebilir enerji uygulamalarının, insan ve doğa hakları ihlallerine yol açtığının farkına varılmalıdır.
  • İklim değişikliğinin insan haklarına etkileri her aşamada analiz edilmeli ve buna uygun politikalar üretilmelidir. İnsan Hakları Eylem Planı’ndaki (İHEP) hedefler hayata geçirilmelidir.
  • İHEP’te 8.AMAÇ ana başlığı, “Kırılgan Kesimlerin Korunması ve Toplumsal Refahın Güçlendirilmesi” olarak tanımlanmıştır. Bu kapsamda, Hedef 8.7’de “Sağlıklı ve Yaşanabilir Çevrenin Korunması” bir alt hedef olarak belirlenmiş ve bu hedefin ilk faaliyeti olarak “İklim değişikliğinin temel insan haklarına etkileri analiz edilecek ve sonuçlar kamu politikaları oluşturulurken dikkate alarak kamu politikalarının belirlenmesi ve uygulanması yönünden öneriler:
    alınacaktır.” denilmiştir.
  • Bu faaliyetten sorumlu kurumun, bu alanda en büyük hak ihlali üreten kurum olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olarak belirlenmiş olması, dikkat çekicidir. Yine de iklim değişikliği meselesinin, İnsan Hakları Eylem Planı’nda hak ihlali doğuran bir mesele olarak doğrudan ele alınmış olması önemlidir.

Raporun tamamı için tıklayın 

Yangın ekoloğu İsmail Bekar: İklim krizi yangın aktivitesini artıran en önemli etken

Türkiye’nin dört bir yanında peş peşe yangınlar meydana gelirken, akıllara ilk yangınların neden çıktığı sorusu geldi. Doğal nedenlerle mi çıktı yoksa kundaklama sonucu mu meydana geldi konusu sık tartışılan bir konu oldu.

Yeşil Gazete‘ye Türkiye’de meydana gelen yangınlarla ilgili açıklamalarda bulunan yangın ekoloğu İsmail Bekar, önemli bir konuya dikkat çekip “Neden bu yangınlar bu kadar büyüyorlar?” sorusunu sormanın daha doğru olduğunu belirtip, iklim krizinin yangınlar üzerindeki etkisine işaret etti.

‘Bunu konuşmak kimseye fayda sağlamıyor’

İsmail Bekar, aynı anda birden fazla yangının çıkabileceğini, insanların bu konuya fazla odaklandıklarını ifade etti. Bekar, yangının çıkış sebebinin zaten itfaiye ve polisin çalışmaları sonucu ortaya çıkacağını da ekledi:

Muğla, Antalya, Adana sıcaksa, kuraklık varsa neden aynı anda yangınlar çıkmasın ki? Tabi aynı anda sistematik bir şekilde bazı yerlerde yangın çıkıyorsa o zaman onun arkasından başka bir şeyler çıkabilir.

Ama yangının çıkış sebebi zaten itfaiye ve polisin çalışmaları sonucunda ortaya çıkacak. Yangın söndürme çalışmaları bittikten sonra itfaiye çalışmasını tamamlayacaktır ve bu yangın kundaklama sonucu çıkmış, bu yangın doğal sebeplerden çıkmış diye belli edecektir. Dolayısıyla bu noktaya odaklanmanın ben çok bir faydasını görmüyorum. Üzerine spekülasyonlar yapmanın da bir faydasını görmüyorum. Çünkü elimizde şu anda bir veri yok. Bunu konuşmak kimseye fayda sağlamıyor.”

İklim krizi, yangını artıran en önemli etken

Yangının nedeni yerine iklim krizi ve iklim krizinin etkilerini konuşmak gerektiğini belirten İsmail Bekar, iklim krizinin yangınlara etkisinden şöyle bahsetti:

Bizim odaklanmamız gereken şey neden bu yangınlar bu kadar büyüyorlar? Neden şu anda bu kadar kurak mevsimler yaşıyoruz? Dolayısıyla burada iklim değişikliği ve iklim değişikliğinin etkileri işin içine giriyor.

Sıcaklıkların artması doğrudan yangınla ilişkili bir şey. Yaz mevsimleri daha sıcak geçiyor ve daha sık sıcak hava dalgaları yaşamaya başlıyoruz. Yağış örüntülerinde değişiklikler yaşanıyor. Bunların hepsi doğrudan yangınla ilişkili faktörler olduğu için Amerika’da mesela yangın mevsimlerinin uzadığı belirtiliyor. Bu ne demek? Karlar daha erken eriyor. Karların daha erken erimesi vejetasyonun daha erken öne çıkmasını ve dolayısıyla yangının daha erken çıkma ihtimalini ortaya çıkartıyor.

Aynı şekilde Türkiye’de yangın çıkma olasılığı olan günlerin artacağı bekleniyor. Dolayısıyla iklim değişikliği bu şekilde yangınların artacağı yönünde bir geleceğe doğru bizi taşıyor. Sıcaklıkların artması, yağışların azalıp artması, değişmesi tarzı örüntüler yangın çıkma olasılığını artırıyor.”

‘İnsan aktivitelerinin artması da bir etken’

Bekar, iklim krizinin yanında insan aktivitelerinin artmasının da yangın riskini artırdığını kaydetti:

Bunun yanında bir de insan aktiviteleri de var. Sonuçta Türkiye’de çıkan yangınların çoğu ne yazık ki insan kaynaklı. Fakat insan aktivitelerinin, plansız yapılaşmanın ya da çeşitli turistik aktivitelerin olması da bu sıcak ve kurak ortamı tetikleyen unsur oluyor. Burada önemli olan nokta yanma potansiyelinin artmış olması.

Karadeniz’de mesela bu kadar çok yangın görmüyoruz. Neden? Çünkü orada bir yanma potansiyeli yok. Ama bu yanma potansiyelini Akdeniz’de görebiliyoruz. Dolayısıyla sıcaklıkların, insan aktivitelerinin artması bunları artıran bir etken oluyor.

Yangın, ekosistemden tamamen ayrılmalı mı?

İsmail Bekar, bazı ekosistemlerde yangına bağımlı bitkiler yaşadığını, ekosistemden yangın çekildiğinde işleyen bir dişlinin bir çarkının çekilmiş olabileceğini ve bunun ekosistemlerin bozulması için bir tetikleyici anlamına gelebileceğini ifade etti:

Uçak veya helikopter her şeyin çözümü değil. Evet, belki daha fazla uçağımız olsa daha hızlı söndürebiliriz yangınları ama örneğin çözüm bu olsa, özellikle dünyanın yangın ekolojisi hakkında gelişmiş ülkelerinde büyük yangınlar görmezdik. Burada önemli olan bir diğer noktada şu: Yangınları acaba ekosistemlerden tamamen ayırmalı mıyız?

Türkiye’de Akdeniz ekosistemi dediğimiz bölge Çanakkale’den başlayan Adana’ya kadar giden kıyı kesimdir. O ekosistem zaten yüz binlerce yıldır yangınla beraber yaşamayı öğrenmiş. Buradaki bitkiler buna adaptasyon sağlamış bitkiler. Dolayısıyla siz bu ekosistemden yüz binlerce yıldır var olan yangını bir anda çekerseniz siz aslında bu ekosisteme kötülük yapmış olursunuz. Çünkü bu ekosistemde yangına bağımlı bitkiler yaşıyor.

Mesela bazı bitkiler çimlenmek için yangına, sıcaklık şokuna ihtiyaç duyuyorlar. Bazısı dumandaki o kimyasallara ihtiyaç duyuyor. Bazı çam kozalakları yangın sonrası o sıcaklık şokuyla patlayarak içindeki tohumları toprağa saçıyor. Bu şekildeki çeşitli adaptasyonlar yangının yokluğunda çimlenmeyi azaltacak. Dolayısıyla siz o ekosistemden yangını çektiğiniz zaman işleyen bir dişlinin bir çarkını çekmiş oluyorsunuz ve ekosistemde ciddi değişimlere yol açabilirsiniz. Bu da doğal ekosistemlerin bozulması için bir tetikleyici olur.”

‘Daha büyük yangınlara fırsat tanıyoruz’

“Bu tabi ki yanan bütün yangınları bırakalım yansın demek değil” diyerek yangınların kontrol altına alınmak zorunda olduğunu vurgulayan Bekar, yangının sıklıkla görüldüğü ekosistemlerde kontrollü bir şekilde yangın çıkartıldığını ve böylece yangının tamamen ekosistemden atılmadığını, daha da büyük yangınların çıkmasının önlendiğini belirtti:

Amerika’da mesela kontrollü yangınlar var. Yangının sıklıkla görüldüğü ekosistemlerde çeşitli görevliler gelip bilerek ve isteyerek yer örtüsünü yakıyorlar. Neden? Oradaki yanıcı maddeyi azaltarak hem ekosistemden yangını tamamen atmıyorlar hem de daha büyük yangınların çıkmasını engelliyorlar.

Bu ne demek? Siz 10 tane uçak, 20 tane helikopter aldınız ve Antalya Manavgat’tan yangınları bir sene engellediniz, iki sene engellediniz. Üçüncü sene de engellersiniz ama dördüncü sene öyle bir yangın çıkar ki önünü alamazsınız, söndüremezsiniz. Çünkü buradaki ekosistem yanmaya eğilimli bir ekosistem.

Dolayısıyla, orada her sene çıkan yangınlarla yanmayan maddeler biriktikçe daha sonra daha büyük yangınların çıkmasına sebep oluyor. Yangınları Akdeniz ekosistemlerinden elimine ettiğimizde ekosisteme zarar veriyoruz. Biz aslında kendimizi yangından korurken daha büyük yangınların oluşmasına fırsat tanıyoruz.”

İstanbul’da da ormana girişler bir ay yasak

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya‘nın Twitter hesabından yapılan açıklamada, “Artan sıcaklar ve kuvvetli rüzgar nedeniyle 30 Temmuz-31 Ağustos tarihleri arasında ormanlara girmek, orman çevresinde ve içinde mola vermek, orman alanlarında piknik yapmak yasaklanmıştır” dedi.

Valilikten yapılan açıklamada, Meteoroloji Bölge Müdürlüğü hava tahmin raporlarıyla bölgede mevsimsel sıcaklık değerlerinin artacağı, buna dayalı olarak önümüzdeki günlerde oluşabilecek olağanüstü hava halleri nedeniyle, İstanbul’da orman yangınlarının artabileceğinin değerlendirildiği ifade edildi.

Açıklamaya göre, orman yangınlarıyla mücadele kapsamında İstanbul sınırları içerisinde tüm ormanlık alanlarda uygulanacak kararlar şöyle:

  • İstanbul ili sınırları içerisindeki ormanlık alanlara girişler, 30 Temmuz 2021-31 Ağustos 2021 tarihleri arasında, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 74. maddesi ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 9. ve 66. maddeleri uyarınca yasaklanmıştır. İstanbul İl sınırları içerisinde tüm ormanlık sahalara yetkililerden başkasının girmesi kesinlikle yasaktır. Bu ormanlar çevresinde ve içinden geçen yollarda orman kenarında mola vermek ve piknik yapmak, mangal, semaver ve ateş yakmak yasaktır.
  • Orman Yasasının 31 ve 32. Maddesi kapsamında olan köyler/mahalleler başta olmak üzere, orman içi, orman bitişiği ve ormanla ilişiği olmayan köyler/mahalleler de dahil olmak üzere anız, bağ-bahçe, zeytinlik ve tarla temizliğinden meydana gelen dalların ve her türlü bitki örtüsünün yakılması yasaklanmıştır.
  • Orman alanı civarındaki tesislerle sanayi kuruluşları, orman alanlarını etkileyebilecek her türlü faaliyet nedeniyle oluşabilecek yangın riskine karşı, önleyici bütün tedbirleri eksiksiz alacaklardır.
  • Enerji Nakil Hatlarının yapım ve bakımıyla ilgili kuruluşlar (BEDAŞ, AYEDAŞ ve TEİAŞ) hatların özellikle ormanlık alanlardan geçen bölmelerinde gerekli bakımları gerçekleştirecek, yangın riskine karşı her türlü tedbiri alarak, gerektiğinde enerji kesintisi uygulayacaklardır.
  • Tüm belediyelerimiz, orman içi, orman kenarı ve bitişiğinde bulunan çöp toplama alanları çevresinde koruma bandı oluşturacak ve yangın riskine karşı gerekli iş makinelerini hazır bulunduracaklardır.
  • İlçe Kaymakamlıklarımız ve Orman Bölge Müdürlüğü koordinasyonunda genel kolluk ve orman kolluğundan oluşturulan denetim ekipleri etkin bir şekilde gözetim ve denetim yapacaklardır.
  • Gerekli hallerde ilçe kaymakamlarımızın emriyle tüm kamu ve özel sektör imkanları kullanılarak yangına karşı etkili müdahale edilmesi sağlanacaktır.
  • Yukarda belirtilen karar ve önlemlere aykırı hareket edenler hakkında 6831 sayılı Orman Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve Kabahatler Kanunu uyarınca idari ve adli işlem yapılacaktır.

Kazdağları Öyküleri, Yeni İnsan Yayınevi’nden çıktı

Efsaneleriyle ünlü Kazdağları içinde Akdeniz’in sıcacık iklimini ve yürek ısıtan insanlarını barındırıyor. Şimdilerde uluslararası şirketlerin gözünü diktiği Kazdağları’nın birbirinden eşsiz hikâyeleri Melih Aşanlı’nın kalemiyle vücut buldu.

Geleneksel Yapı Teknikleri ve Benim Atölyelerim başlıklı kitaplarıyla hatırı sayılır bir kitleye ulaşan Aşanlı, bu kez Kazdağları Öyküleri ile okurlarını selamlıyor. Yazarın yayınevindeki üçüncü kitabı olan Kazdağları Öyküleri, Yeni İnsan Yayınevi’nin edebiyat serisinden.

Kazdağları’nda yaşıyor

Melih Aşanlı bir ekolojik yaşam mimarı. Yeryüzüyle barışık yaşamak; çevre dostu yerleşkeler, çiftlikler, yapılar kurmak onun işinin bir parçası.

2016’da Kazdağları’na taşınan yazar, Türkiye’deki ve dünya çapındaki ekolojik yaşamı destekleyen faaliyetlerine burada devam ediyor.

Kazdağları insanları

Taşradaki haksızlık, mutluluk, öfke ve daha nice duygu Bayramiç özelinde bütün bir Kazdağları’nın panoramasını çiziyor. Anadolu insanının doğayla bütünleşik ilişkisi, içindeki merhamet ve dayanışma gücü, unutulan yardımlaşma sevgisi ve dostluğu bir bir Kazdağları Öyküleri’ne işleniyor.

Kazdağları insanlarının yöresel ağzı kahvehanelerden, dumanı tüten evlerden doğayla iç içe sokaklardan yükseliyor. Kazdağları’nın hoyrat, çetin fakat bir o kadar samimi, içten insanları bütün gerçekçiliğiyle Kazdağları Öyküleri’nde. Yazarın Kazdağları’yla olan tanışıklığı, bölgede yaşayan insan portrelerini detaylı biçimde çizmesine yardımcı olan etkenlerden.

Kazdağları Öyküleri’ne canlılık ve hareket katan unsur yalnızca yazarın kuvvetli anlatımı değil. Kübra Köprülüoğlu Aşanlı’nın karakalem çizimleri, okurun bambaşka bir gerçeklik düzleminde var olmasını sağlıyor. Yazarın “toprağın özgür evlatları” adını verdiği köylüler, her biri ayrı hikâye barındıran yüzleriyle kitapta yer ediniyor.

Kazdağları’nın üstü altından değerli

Kazdağları Öyküleri, yeryüzünün önemini edebiyatın gücüyle yeniden hatırlatıyor. Ükemizde alışık olduğumuz doğa tahribatının hedeflerinden birisi de Kazdağları. Yeraltındaki madenleri yemyeşil zeytinliklere tercih edenler, Kazdağları’nın gerçek zenginliği olan doğayı, insanları ve hayvanları göremeyecekler.

Gerçek ile kurgunun karıştığı Kazdağları Öyküleri, yeryüzündeki asıl kıymetli şeyi anlatmakla kalmıyor; kaçırdığımız, yitirdiğimiz ve görmeyi özlediğimiz insan hallerini yeniden hatırlatıyor.

Melih Aşanlı kimdir?

2 Ağustos 1980 yılında İstanbul’da doğdu. Lise öğrenimini yarıda bırakıp farklı işlerde çalışmaya başladı. 1995 yılında ülkeyi gezmeye başladı. Birçok şehirde birkaç ay yaşadı. Yaşadığı şehirlerden en fazla Ankara’da vakit geçirdi. İlkokulda Kafkas Halk Dansları ile başlayan sahne hayatı Ankara’da tiyatro ile devam etti. Amatör ve profesyonel birçok tiyatro topluluğunda sahne dekor teknisyenliği, dekor tasarımcılığı ve dansçılık yaptı.

Dağcılık ile Ankara’da tanıştı ve bir daha doğadan kopamadı. Ankara Açık Öğretim Lisesinde okumaya çabalarken bir yandan da barmenlik, garsonluk, dansçılık, teknisyenlik, tesisatçılık yaparak yaşamını sürdürdü. 1999 yılında Kaş ilçesine yerleşerek marangoz atölyesinde çalışmaya başladı. Kaş sahilde tezgah açarak el yapımı boncuklarda takılar yapıp sattı.

Dalış, kaya tırmanışı, dağ bisikleti tutkusu sayesinde doğa sporları rehberi oldu. Kanyon keşifleri, yeni rotaların açılması, Likya Yolu’nun işaretlenmesi gibi organizasyonlarda görev aldı. 2001’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okumaya başladı. Birçok sergiye iş üretti.

Restorasyon ve dekorasyon projelerinde yer aldı. Tiyatrolara sanat yönetmenliği yaptı. Sinema ve dizi sektöründe sanat ekiplerinde yer aldı. 2004 yılında eşi Kübra Köprülüoğlu ile tanıştı. 2006 yılında susuzluk ve kanyonların kirliliği üzerine çalışmaya başladı. Yazılar yazdı, programlar hazırladı, ama o dönem çevre kirliliği televizyon kanalları için önemli olmadığından hazırladığı programlar yer bulamadı.

Şehirden ayrılış

2008 yılında okul arkadaşları ile ekolojik sanat ve tasarım üzerine çalışmalara başladı. 2010 yılında Kübra ile birlikte İstanbul’dan ayrılarak bir Ege kasabasında bahçeli bir eve yerleştiler. Evlerinin alt katında 2011 yılında Harmonia Multidisipliner Ekolojik Tasarım Stüdyosu’nu kurdular. Ekolojik tasarım üzerine eğitim almaya ve uygulamalar yapmaya başladılar. 2016 yılında kendi enerjisini üreten, suyunu hasat eden, orman içinde eğitim çiftliği kurmak üzere Kazdağları’na yerleştiler.

Aynı yıl kızları Asya dünyaya geldi. Yine o yıl “Geleneksel Yapı Teknikleri” adı ile Türkiye’nin ilk ekolojik mimari kitabını yazdı. Çalışmalarına eğitim arazisinde devam etti. 2019 yılında “Benim Atölyelerim” kitabı ile Türkiye’deki zanaatlerin öykülerini, el aletleri kullanım teknikleri ile harmanladığı ikinci kitabını yazdı. Harmonia’da üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, kamu kuruluşları ve şirketlere ekolojik tasarım eğitimleri vermekte ve tasarım danışmanlığı yapıyor.

Ulusal ve uluslararası ölçekte ekolojik yerleşkeler, çiftlikler, turizm ve yaşam alanları kuruyor ve danışmanlık üstleniyor. Konferanslar, söyleşiler, köşe yazıları, arazi eğitimleri ile çalışmalarına devam ediyor. Türkiye’de ve dünyada ekolojik yaşamı destekleyen dernek, vakıf ve enstitülerde görev almakta, kurucu üyelik yapıp ve gönüllülük çalışmaları yürütüyor.

Erdoğan’a uzmanlardan yanıt: THK uçakları bakımı yapılıp rahatlıkla kullanılabilir

Türkiye’nin birçok ilinde, hektarlarca alanı yok edip üç kişinin ve yüzlerce hayvanın yaşamını yitirmesine yol açan  orman yangınları günlerdir sürüyor.  Kontrol altına alınamayan yangınlar,  yerleşim yerlerini de tehdit ederken Türk Hava Kurumu‘nun (THK) yangın söndürme uçakları yerine helikopterlerin kullanılması eleştirilere yol açıyor.

THK’nin eski Merkez Denetleme Kurulu Başkanı Bayram Duman da bir basın açıklaması yaparak THK kayyım heyetine tepki gösterdi. Duman, “Türk Hava Kurumu yangın uçakları üç yıldır devre dışı bırakılıyor. Ormanlar yanıyor, THK kayyım Heyeti ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın vicdanı rahat mı? Manavgat orman yangınını söndürme kabiliyeti açısından helikopterlerin değil THK yangın söndürme uçaklarının işidir. THK uçaklarımız inatla niçin bekletiliyor?” diye konuştu.

Uçakların parçaları değişiyor mu?

Duman, açıklamasında, THK’yi yöneten kayyım heyetine yönelik de şu ifadeleri kullandı:

“THK yangın söndürme uçaklarımız siz göreve geldiğinizden bu yana Tarım ve Orman Bakanlığı ihalelerine alınmıyor. Yıllardır başarıdan başarıya koşan uçaklarımızın su taşıma kapasitesi 4 bin 900 litre iken Orman Bakanlığı ihaleye 5 bin Litre üzerinden çıkarak 100 litrelik fark yüzünden uçaklarımızı ihale dışı bıraktı. Siz ne yaptınız? Neden bu duruma karşı bir tek satır beyanınız ve açıklamanız yok?

Milli servet durumundaki bu uçakların, uçmasalar bile zamana bağlı değişmesi gereken parçaları ve dolayısıyla giderleri vardır. Bunlarla ilgileniyor musunuz? Yoksa zamanın çöplüğüne mi terk ettiniz bu varlıklarımızı?”

‘THK uçakları neden ıskartaya ayrıldı?’

Kendi uçaklarımız ile almadığınız ihaleyi bir özel şirketle ortaklaşa ve yine THK’nın ülkemizde başka kimsede bulunmayan imkânlarını kullanarak Rus uçakları için aldığınız konuşuluyor. Bu vahim haber doğru mudur? Kendi uçaklarımıza ıskartaya ayırıp neden böyle bir şey yaptınız? Milletin kurban derisi bağışlarıyla satın alınan bu milli servete yazık değil mi? Kısaca THK da ne yapmak istiyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz bir açıklayın.”

Hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hem de Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, yangınlarda THK uçaklarınının kullanılmaması nedeniyle gelen eleştirilere, ‘Kullanılamayacak durumdalar’ yanıtını vermişti.

Üç kiralık uçakla müdahale ediliyor

Yangınlara üç uçakla müdahale edildiğini açıklayan hükümet yetkilileri, bu uçakların Rusya, Ukrayna ve Azerbaycan’dan kiralanan uçaklar olduğunu da belirtti.

Öte yandan THK’nın envanterinde bulunan üç adet CL-215, dokuz adet M-18 model yangın söndürme uçağı 2020 yılında ihaleye çıkarılarak satıldı. Şu anda Türkiye’nin dört bir yanındaki orman yangınlarına ağırlıklı olarak helikopterlerle ve yerden müdahale ediliyor.

Rusya‘nın Türkiye Büyükelçiliği ise resmi sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamada, üç Rus Be-200 yangın söndürme uçağının yangın bölgelerinde görev yaptığını bildirdi.

Büyükelçiliğin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada; “Türkiye’nin güneyinde çıkan orman yangınlarının en kısa sürede ve en az hasarla söndürülmesini temenni ederiz. Havadan ve karadan müdahalenin sürdüğü yangın bölgesinde 3 Rus ‘Be-200’ yangın söndürme uçağı, Türk tarafına yardım etmektedir” denildi.

Eski THK Başkanı: Helikopterle müdahale çok yanlış

THK’nin eski başkanı emekli korgeneral Erdoğan Karakuş, helikopterle oran yangınına müdahale edilmesinin çok yanlış olduğunu belirterek, “Çam yangınlarında helikopter kullanıldığı zaman helikopterin pervanesinin yarattığı rüzgar, yanan çam kozalaklarını çok uzaklara fırlatır ve bu nedenle oralarda da yangın başlar ve yangın söndürülemez” dedi.

Diken’den Ayşegül Kasap’a konuşan Karakuş, şu an Rusya’dan alınan büyük uçakların kullanıldığını belirterek, “Dağlık arazilerde çıkan yangınlarda küçük uçak kullanılır, büyük uçak kullanılmaz” dedi.

‘Böyle yangınlarda küçük uçak kullanılmalı’

THK genel başkanı olduğu dönemde yangınla etkili mücadele ettiklerini belirten Karakuş şunları anlattı:

“19 tane kıvrak uçağım vardı. Küçük uçak yani. Bu uçaklar dağların tepelerin arasına girip orada ateşin olduğu yere suyu vurur. Bunlar yapılmadığı surette orman yangınlarının önünün kesilmesi mümkün değildir. Ben THK’nın başkanıyken bir yılda hatırladığım kadarıyla 176 yerde yangın çıktı. Hepsini söndürdüğümüz için orman yangınları gündem bile olmadı.”

10 uçağın kenarda atıl olduğunu belirten Karakuş, kullanılır durumda olan altı uçağın da su miktarı az olduğu gerekçesiyle kullanılmadığını söyledi: “Orman yangını başladıktan 15 dakika sonra söylediğim uçaklarla oradaysanız, yangın söndürülüyor.”

10 Temmuz 2018’de göreve gelen Pakdemirli’nin göreve geldiği 2018’deki resmi verilere göre 2 bin 167, 2019’da 2 bin 688, 2020’de ise 3 bin 414 orman yangını meydana geldi. Bu yıl bu sayının artması bekleniyor. Ancak bu artan sayılara rağmen bakanlık herhangi bir uçak ihalesine girmedi.

Aynı uçakları başka ülkeler kullanıyor

Halk Tv‘den Hazar Dost’un aktardığına göre, yangın uçağı filosu bakımından en zengin ülkelerden olan Yunanistan, Türkiye’nin 2020 yılında ihaleyle sattığı M-18 ve CL-215 model uçakları kullanıyor.  Yine Akdeniz ülkesi olan İtalya da Erdoğan ve Pakdemirli’nin “tehlikeli” olarak belirttiği CL-215 model uçakları aktif olarak kullanan ülkeler arasında

İspanya’da da CL-215 model yangın söndürme uçağının aktif olarak görev yaptığı belirtiliyor.

Eski THK pilotu: Uçaklar kullanılabilir

THK’nun yangın uçakları filosunun en tecrübeli pilotlarından olan İsmail Çınar, halktv.com.tr’ye, görevden ayrıldığı tarihte uçakların faal olduğunu söyledi: “Uçaklar kullanılabiliyordu. Uçmaya hazırdı durumdaydı. Şu anki durumunu bilmiyorum fakat değişmesi gereken parçalar oluyor, bunları değiştirince kullanılabilir.”

Uçakların faal olması için gerekli denetimlerin yapılması gerektiğini söyleyen Çınar, “THK’nın ekonomik sorunları vardı, malzeme getiremiyordu fakat bu da uçması için engel değil. İhaleyle, krediyle halledilebilirdi” diye konuştu.

Çınar, kendileriyle çalışan Yunan pilotlar aracılığıyla Avrupa’dan uçakları almak için arandıklarını da kaydetti.

THK’nin kayyımı AKP’li eski bakan Aşçı 

Türk Hava Kurumu (THK), Türkiye’de havacılık sanayisini kurmak; askerî, sivil, sportif ve turistik havacılığın gelişmesini sağlamak için 16 Şubat 1925’te Mustafa Kemal Atatürk tarafından kuruldu. Geçtiğimiz yıllarda yolsuzluk iddiaları ile gündeme kuruma, 2019 yılının Ekim ayında Cenap Aşçı, Adnan Zengin ve Abdullah Kaya’dan oluşan üç kişilik kayyum heyeti atandı. Kayyum Heyeti Başkanı Cenap Aşçı 63’üncü AKP Hükümeti’nde Gümrük ve Ticaret Bakanı olarak görev yapmıştı.

‘Şantiyede koronadan değil veba ya da koleradan öleceğiz’

Haber: Serpil Ünal

*

Artvin Yusufeli’nde Maksem Yapı‘nın üstlenici firma olduğu 336 konut 4 etap inşaat şantiyesinde taşeron firma ile yaşanan anlaşmazlık nedeniyle işçilerin ücretleri gasp ediliyor.

“Kaldığımız şantiye hayvan barınaklarından beter, günlerdir su bile akmıyor” diyen işçiler ücretlerinin ödenmesini istiyor.

3’üncü bölgede şu anda konut, okul, sağlık ocağı ve jandarma komutanlığı inşaatı sürüyor. İşçiler, çalıştıkları taşeron firma ile Maksem Yapı arasında yaşanan anlaşmazlık nedeniyle işin durdurularak kendilerine “Bir dahaki ayın 24’ünde ödeme yapılacak o zaman alırsınız” denildiğini söyledi’

‘Bayram demeden çalıştık’

Temmuz ayı başında taşeron firma ile anlaşarak Sakarya’dan Artvin’e gelen inşaat işçisi Mustafa Çıtır ve Ali Gündüz, “Bayram demedik çalıştık şimdi ise paramızı ödemedikleri için burada mahsur kaldık” ifadelerini kulalndı.

Maksem Yapı ile taşeron firma arasında nedenini bilmedikleri bir anlaşmazlık nedeniyle işin durdurulduğunu belirten Mustafa Çıtır, “Biz de çalıştığımız firmanın işi durdurulunca gitmek üzere ücretlerimizi istedik” dedi.

‘Şantiye Ümraniye çöplüğü gibi’

Maksem Yapı’nın işçilere “Bizimle çalışın” dediğini aktaran Çıtır, “Şantiyedeki çalışma koşulları çok kötü olduğu için devam etmek istemiyoruz. Kaldığımız koğuşlar, yemekhane, banyo tuvalet alanları pislik içinde, yemekleri yenmeyecek kadar kötü. Burada koronovirüsü geçtik pislikten kolera veba gibi hastalıklardan öleceğiz” açıklamasını yaptı.

Şantiyede çöp ve pislik içinde kaldıklarını ve insanlık dışı şartlarda çalışmak barınmak zorunda bırakıldıklarını belirten Çıtır “Şantiye Ümraniye çöplüğü gibi, kaldığımız koğuşlar, yemekhane temizlik alanları pislik içinde. Duş kabini yok duşlar kamyon bırandalarıyla ayrılmış. Sularımız günlerdir akmıyor. İnanın hayvan barınakları bile bizim kaldığımız yerden daha temizdir. Defalarca bu sorunları söylememize rağmen en ufak bir değişiklik yok” dedi.

‘Birçok kişi ishal oldu’

Yemekhanenin de aynı şekilde pislik içerisinde olduğunu belirten Çıtır, “Kantine yönlendiriliyoruz. Kantinde fiyatlar iki katında. Çeşmeden su içersek ishal oluyoruz. Ben dahil ishal olduk. Suyu kaynatınca bir şey olmaz diyerek cesaretlendik kullandık. Ama yine de ishal olduk. Burada korona değil yakında veba veya koleradan öleceğiz” diyerek kendilerine dayatılan insanlık dışı koşullara isyan etti.

Taşeronun işini durdurulunca şartlardan memnun olmadıkları için yedi işçinin de işten ayrılmak istediğini fakat Maksem Yapı’nın ‘Ücretlerinizi bir dahaki ayın 24’ünde alırsınız” dediğini belirten Çıtır, “Biz buraya ekmek paramız için Sakarya’dan kalkıp geldik. Bayramda bile çalıştık. Taşeron firmayla aralarındaki anlaşmazlığı bahane edip işçinin parasını keyfi şekilde gasp ediyorlar. Biz bu insanlık dışı şartlarda çalışmak, barınmak istemiyoruz” dedi.

Ücretlerinin ödenmesi için bugün saat 15.00’e kadar bekleyeceklerini söyleyen işçiler “Bundan sonra olacaklardan ve başımıza geleceklerden Maksem Yapı sorumludur” ifadelerine yer verdi.

Maksem Yapı sorumluluk almıyor

Maksem Yapı‘nın İnsan Kaynakları ise işçilerin kendi istekleri ile işten ayrılmak istediklerini ve ücretlerinden taşeron firmanın sorumlu olduğunu belirtti.

Üstlenici firmanın işçilerin ücretleri ve çalışma koşullarından sorumlu olduğu hatırlatılınca ise “Sanırım ödeme için görüşmeler sürüyor” yanıtı verildi.

İşçilerin çalışma ve barınma koşullarının kötü olduğu ve sağlıklarının bozulduğu, suların almadığı, içme suyunu iki katı fiyata kantinden almak zorunda kaldıkları duruma ilişkin ise “Bu konuyla ilgili bilgimiz yok. Şantiye şefine şikayetlerini iletmeleri gerekir. İhtiyaca göre gereken düzenleme yapılır” cevabını verdiler.

Erdoğan: THK’nın uçağı yok, pandemiyi halkın yaşam tarzı patlattı

1 Temmuz’da “tam normalleşmeye” gidilmesiyle her gün biner, ikişer bin artan vaka sayılarıyla ilgili “halkımızın yaşam tarzı her şeyi tersine çevirdi” değerlendirmesini yapan Erdoğan şunları söyledi:

“Biz değişik zamanlarda değişik tedbirler açıkladık. Biz hapis hayatı mı yaşayacağız, ne kadar devam edecek… Dünyanın değişik yerlerinde bu oldu. Şu anda en sağlıklı şekilde bu mücadeleyi nasıl sürdürürüz devam edeceğiz. Hastane konusunda sıkıntı yok, bu konuda çok aktif bir durumdayız. Bayramdaki halkımızın yaşam tarzı her şeyi tersine çevirdi. Bunu lehimize çevirmeliyiz. Bütün tedbirlerimizi alıyoruz, normalleşmeyi hızlandırmanın mücadelesinde olacağız. İlk kabine toplantısında konuşacağız.”

‘THK’nin elinde kullanılabilecek uçak yok’

Türkiye’nin altı ilinde birden çıkan ve büyük alanları etkileyen orman yangınlarıyla ilgili soruşturmaların devam ettiğini belirten Cumhurbaşkanı, “Burada acaba herhangi bir suikast bu tür şeyler var mı yok mu bunların üzerine gidiliyor. İçişleri bakanlığımızın istihbaratın ciddi çalışmaları var. Net ne olabilir çalışmalardan sonra açıklamak durumundayız. Boş verip de geçiştirilecek bir şey değil” dedi.

Erdoğan Türkiye’nin dünyada sayılı itfaiye örgütüne sahip olduğunu öne sürdü; “THK’nın uçakları varmış falan. Bunu neye göre söyleyebiliyorsunuz? THK’nın elinde kullanılabilecek uçak yok. Biz 45 helikopterle çalışıyoruz. Bunların yanında bugün itibarıyla uçak sayımız 5-6’ya çıkmış durumda. Rusya ve Ukrayna’dan aldığımız uçaklar var. Azerbaycan‘dan da bir uçak kullanılacak” diye konuştu.

Orman yangınlarında İHA’larla bölgelerin durumunun sürekli incelendiğini belirten Erdoğan, çalışmaları da şöyle anlattı: “1080 araröz bölgede çalışıyor. 6440 orman muhafaza memuru çalışıyor. 28-30 Temmuz bu yangının süreci. 71 orman yangını çıkmış vaziyette. 57 kontrol altına alındı. 14 yangının kontrol altına alınma çalışması devam ediyor. ”

Çanakkale ve Gaziantep’te de ormana girişler yasaklanıyor

İzmir ve Balıkesir‘in ardından Çanakkale ve Gaziantep‘te de olası yangınlara karşı ormanlık alanlara giriş yasaklandı. Çanakkale’de yasak 1 ay, Gaziantep’te 15 gün süreyle uygulanacak.

Yasaklar iklim değişikliğinin neden olduğu kuraklık ve sıcak dalgaları sebebiyle Türkiye’nin özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde çıkan büyük ölçekli yangınların ardından geldi.

‘Görevliler haricinde girişler yasak’

Çanakkale Valiliği tarafından yapılan yazılı açıklamada, “6831 Sayılı Orman Kanunu’nun ‘Orman idaresinin göstereceği lüzum üzerine mahallerinin en büyük mülkiye amirleri, kuraklık veya yangın olup da henüz söndürülmüş fakat sirayet ihtimalleri tamamen bertaraf edilmemiş olmak gibi fevkalade zamanlarda muayyen bir müddet için ormanlara girmeyi men ve oralardaki her türlü işlerin tatilini emredebilirler’ hükmüne uygun olarak Çanakkale ili dahilindeki ormanlık alanlara görevliler dışında 31 Temmuz-30 Ağustos 2021 tarihleri süresince ormana görevliler haricinde girişler, Çanakkale Valiliği’nin 30 Temmuz 2021 tarih ve 1745725 sayılı emirleriyle yasaklanmıştır” denildi.

Fotoğraf: DHA

Gaziantep’te ormana giriş 15 gün yasak

Gaziantep Valisi Davut Gül, kent genelindeki ormanlara girişlerin 15 gün süreyle yasaklandığını duyurdu.

Vali Davut Gül, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla ormanların giriş ve çıkışlara kapatıldığını açıkladı. Herkesi kurallara uymaya davet eden Vali Gül, “Hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyir etmesi ve diğer sebeplerden dolayı Gaziantep genelinde ormanlara giriş çıkışlar 15.08.2021 tarihine kadar valilik tarafından yasaklanmıştır. Lütfen kurallara uyarak şehrimizi ve ülkemizi koruyalım” dedi.

Gezi Parkı ve Çarşı davaları birleştirildi

Verilen beraat kararı üst mahkemeler tarafından bozulan Gezi Parkı ile Beşiktaş Çarşı grubunun dava dosyalarının birleştirilmesine karar verildi.

Gezi Parkı direnişine ilişkin beraat kararının bozulmasının ardından Osman Kavala’nın da aralarında bulunduğu 17 sanıklı dava, İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülmeye başlanmıştı.

Çarşı üyelerinin de aralarında bulunduğu 35 kişi hakkında verilen beraat kararları ise Yargıtay tarafından bozulmuştu. Yargıtay 16’ncı Ceza Dairesi bozma kararında, Gezi Parkı ile Çarşı davasının arasında hukuki bağlantı olduğu gerekçesiyle birleştirilmesine karar verilmesi gerektiği vurgulanmıştı.

Davalar birleşti

İstanbul 30’ucnu Ağır Ceza Mahkemesi 15 Haziran tarihinde, Çarşı davasının görüldüğü İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği yazıda, “Mahkemenizdeki yargılamaya konu iddianamenin mahkemeniz dosyasındaki iddianameden daha eski tarihli olması, mahkemeniz dosyasının daha üst bir kanun yolu incelemesinden geçmiş olması da gözetilerek mahkemenizde birleştirilmesine muvafakat edilip edilmeyeceği” diyerek görüşünü sordu.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise 28 Temmuz tarihli kararında, iki dosyanın birleştirilmesine muvafakat verdiğini kaydetti.

Gezi Parkı davasının avukatları, birleştirme kararına itiraz edeceklerini açıkladı.

Koruma Kurulu, Kültürpark Planı’nı İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne iade etti

Uzun dönemdir İzmir gündeminin ilk sıralarında yer alan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan  ‘Kültürpark Koruma İmar Planı’ Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi’nin yaptığı itiraz başvuruları dikkate alınarak İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nca yeniden düzenlenmesi için belediyeye iade edildi.

Planın iade kararı, kurulun 01.07.2021 tarihli toplantısında; 12528 sayı ile alındı.

İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun Şehir Plancıları Odasına ilettiği kurul kararında şu noktaların altı çiziliyor:

“…Kurulumuzun 17.06.2021 tarih 12414 sayılı yerinde inceleme kararı gereğince, koruma amaçlı imar planı teklifi ve tescil istemi mahallinde incelendi, plan teklifine yönelik görüşlerin yer aldığı TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesinin 17.06.2021 tarihli başvurusu, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesinin 17.06.2021 tarihli başvurusu ve Müdürlük evrakında 28.06.2021 tarih 813529 sayıyla kayıtlı uzman raporu okundu, ekleri ve işlem dosyası incelendi, yapılan görüşmeler sonucunda;

‘Kültürel değerler, çağdaş bir yaklaşımla korunmalı’

İzmir İli, Konak İlçesi, Kültür Mahallesinde bulunan, tapunun 1068 ada, 1-2-3-4 parsellerinde kayıtlı Kültürpark-İzmir Enternasyonal Fuarı Alanının; 1985 yılında doğal sit alanı olarak tescillenmesinin yanı sıra İzmir yangının gerçekleştiği alanda yer alması, ilk sergi alanı olması ve cumhuriyet döneminde kurulan milli ve milletlerarası özelliğe sahip bir fuar alanı olması nedeniyle 1987 yılında tarihi sit alanı olarak tescillendiği dikkate alındığında “fuar alanı” ve “kent parkı” işlevlerinin alanın kültürel niteliğini ve değerini oluşturan temel işlevler olduğuna, koruma amaçlı imar planı önerisinin vizyon bölümünde de ifade edildiği gibi bu temel işlevlerin sürekliliğinin sağlanmasının kültürel değerlerin çağdaş bir yaklaşımla korunması için zorunluluk arz ettiğine,

İzmir Yangını sonrasında yangın alanından bu temel işlevlerle oluşan ve gerek uluslararası, gerek ulusal gerekse kent tarihi açısından önem arz eden ve ekonomik, politik, sosyo-kültürel kırılmalara günümüze kadar ulaşan Kültürpark-İzmir Enternasyonal Fuarı Alanın, kültürel niteliğini oluşturan somut ve/veya soyut/işlevsel/yapısal/mekânsal/ekolojik/simgesel değerlerin ve zaman içerisinde geçirdiği değişimlerin kültürel niteliğinin ve değerinin önemli bileşenleri olduğuna, bu değerlerin ve mekânsal yansımalarının sürekliliğinin sağlanması gerektiğine,

Koruma Amaçlı İmar Planı sürecinde yapılan çalışmalar ve bu çalışmalar sonucu oluşturulan plan raporunun alanın kültürel niteliklerinin saptanması ve geleceğe taşınması açısından önem arz ettiğine ve niteliklerin plan hükümlerine taşınabilmesine yönelik önemli bir olanak olarak değerlendirildiğine, bu bağlamda koruma amaçlı imar planı kapsamında,

  • Kurulduğu günden bugüne Kültürpark’ın geçirdiği tasarım süreçlerinin dönemsel olarak ele alınarak Kültürpark’ın kimliğini oluşturan temel öğelerin koruma amaçlı imar planlarına yansıtılmasının sağlanması,
  • Alanın temel işlevleri ve bu işlevleri destekleyecek yan işlevlerin mekânsal ihtiyaçlarının alandaki mevcut yapıların kullanım geçmişine yönelik veriler ve geleceğe yönelik projeksiyonlar esas alınarak mekânsal ihtiyaç analizlerinin analitik olarak ortaya konulması,
  • Plan/plan hükümleri ile tanımlanacak kapalı, yarı açık, açık mekân kullanımlarının, işleve ilişkin mekân ihtiyacına yönelik analizler ve alanın değer ve potansiyelleri bir arada göz önünde bulundurularak yeniden irdelenmesi,
  • Plan hükümleri aracılığıyla veya 1/500 ölçekli kitle etüdü paftası üzerinden farklı gösterim teknikleri kullanılarak tanımlanacak mekân kullanımlarını tasarım ilkeleri ve fiziki sınırlayıcıların alanın doğal ve tarihi kimlik değerleri üzerinden belirlenmesi,
  • Korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescillenen yapılar dışında da alanda yer alan ve gerek kültür varlıkları ile gerek alanın tarihi sit niteliği ile birebir ilişki içinde olan yapı doğal ve yapılı peyzaj öğesi(havuzlar, heykeller, kapılar, ana yaya aksları) gibi mekânsal kullanımların alanın kültürel değerine etkisi üzerinden değerlendirilerek işlev anı değeri yapıldığı dönemin özellikleri ve teknolojisini gösterme, kullanım değeri, yapısal kimlik vb. özellikleri dikkate alınarak koruma, yenileme, yıkma, yeniden işlevlendirme gibi müdahale biçimlerinin belirlenmesi,
  • Alanda yer alan mevcut yapılar ile (tescilli yapılar dahil) varsa planda önerilen yapılara ilişkin Emsal ve Yençok değerlerinin alanın özellikleri dikkate alınarak detaylı biçimde irdelenmesi,

Belirtilen hususların gerekli şekilde plan hükümlerine yansıtılmasının sağlanmasının yanı sıra; plan ve plan notları bütünlüğü dikkate alındığında plan hükümlerinin;

  • Planın amacı, kapsamı, plan notlarında yer alan kavramların tanımlarını içerecek biçimde, planın genel ilke ve esasları ile alt ölçekli çalışmaları yönlendirmesi,
  • Planlama sürecinin bağlam ve çerçevesini oluşturacak şekilde tasarım yaklaşımı ile genel ilke ve esasları ortaya koyması,
  • Plan ölçeğinden başlayarak uygulama ölçeğine, alanın denetiminden yönetim ve işletimine kadarki süreçte farklı tür, ölçek ve düzeylerde yapılacak tüm çalışmaları tanımlayarak, uygulamaya esas, ilke ve koşullarını belirleyecek ve yönlendirecek şekilde düzenlenmesi, plan teklifinin belirtilen hususlar ile ilgili mevzuat doğrultusunda düzenlenerek kurulumuza iletilmesine,

Korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescile önerilen Mogambo Gazinosu ve Paraşüt kulesi ile birlikte korunacak yapı olarak plan kapsamında önerilen diğer yapıların bir arada incelenmesi neticesinde tescili talep edilen Mogambo Gazinosu ve Paraşüt Kulesi yapılarının alanın kimlik değerini oluşturan yapılar olduğu anlaşıldığından bu yapılara ilişkin 2863 sayılı yasanın 7. maddesi kapsamında ilgili kurum görüşlerinin alınmasına karar verildi…”