Ana Sayfa Blog Sayfa 1301

Dersim’deki yangın 13’üncü gününde: Hozat-Ovacık arasındaki yangın devam ediyor

Dersim‘in Hozat ilçesine bağlı Danzi ve Kurukaymak köyleri ile Koçeri mezrasında 17 Ağustos’ta yapılan askeri operasyonun ardından başlayan ve Ovacık ilçesine sıçrayan orman yangını 13’üncü gününde devam ediyor.

Özel güvenlik bölgesi ilan edilmiş alanda çıkan yangına günler boyunca müdahale edilmemiş, belediyenin ve gönüllülerin müdahale çabaları ise engellenmişti.

Havadan müdahale başladı

Havadan müdahale ancak 12’nci günde başladı. Tunceli Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, Ovacık Munzur Vadisi Fırtına Veli Çeşmesi mevkiindeki yangına profesyoneller ve gönüllülerden oluşan 60 kişilik ekibin müdahale ettiğini söyledi.

https://twitter.com/BldDersim/status/1432221051509936130

‘Hozat-Ovacık arasındaki yangın sürüyor’

Dersim Belediyesi’nin sosyal medya hesabından gece geç saatlerde yapılan paylaşımda “Hozat-Ovacık arasındaki yangın sürüyor bugün havadan müdahale yapıldı. Bunun yanı sıra Munzur Vadisi Fırtına Veli Çeşmesi bölgesindeki yangın kısmen kontrol altına alınmasına rağmen devam ediyor” ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada profesyonel ekipler ve gönüllülerle birlikte söndürme çalışmalarına devam edileceği belirtildi.

Üç noktadaki yangın söndürüldü

Orman Genel Müdürlüğü (OGM), ise yangına 1 uçak, 2 Helikopter, 2 dozer, 2 greyder, 3 arazöz, 5 ilk müdahale aracı ve 40 personelle müdahale edildiğini duyurdu.

Akşam saatlerinde Hozat ilçesinin Tanzi Deresi bölgesindeki orman yangınının kontrol altına alındığını açıkladı.

Tunceli Valisi Mehmet Ali Özkan ise dört noktada devam eden yangının 3 noktasının tamamen söndürüldüğü ifade etti.  Özkan, “Şu anda alan kontrol altına alınmış vaziyette. Arkadaşlarımız hem karadan hem de havadan müdahaleye devam ediyorlar. Küçük bir alanda tütmeler şeklinde devam eden bir yangın” dedi.

 

İstanbul’dan İkizdere’ye destek ziyareti: Taş ocağı yapımı durdurulsun

Rize İkizdere‘de taş ocağı çalışmaları sebebiyle doğa katliamı devam ederken, bölge halkının da projeye karşı direnişi 132 gündür devam ediyor.

Çevre aktivistleri ve ekoloji örgütleri İstanbul’dan İkizdere’ye direnişe destek vermek için hareket etti. Direnişçilerle bir araya gelen aktivistler, direniş alanına ve taş ocağı yapımının devam ettiği bölgeye gitti.

İkizdere Kaymakamlığı önünde açıklama

Desteğe gidenler ve İkizdere direnişçileri, İkizdere Kaymakamlığı önünde bir basın açıklaması düzenledi. Basın açıklaması sırasında kaymakamlık önünde yoğun güvenlik önlemleri alındı.

Direnişçiler adına basın açıklamasını okuyan Halit Yılmaz, ekosistemin geri dönülmez bir şekilde yok edildiğine vurgu yaptı:

Uzun zamandır ülkemiz üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Felaketlerden kurtulamıyoruz. Memleketimizin her yanı yangın ve sel felaketleri ile sarsılıyor. Doğaya karşı insanın verdiği zarar, misli ile geri geliyor ve hepimiz biliyoruz ki bu savaşın kazananı mutlaka doğa olacaktır.

İkizderemiz de bu doğa tahribatından fazlasıyla nasibini alıyor. Yıllardır yapılan HES projeleri ile derelerimiz ormanlarımız katlediliyor. HES projelerine karşı çıkan ve bu projelerin İkizderemize vereceği zararları konusunda uyaran hemşerilerimizin söylediği her musibetle karşı karşıya kaldık, kalmaya devam edeceğiz. Vadilerimizin tahribatı HES projeleri ile kalmayıp bu sefer de TAŞ OCAĞI saldırıları ile devam ediyor. Kapse/Şimşirli taş ocağına karşı çıkmamamızdan cesaret alan doğa katilleri bu sefer de Cevizlik/ Gürdere de devasa bir taş ocağına başladılar. Ağaç katliamları derelerimizin yok edilmesi ile ekosistem tamamen geri dönülmez biçimde yok edilmektedir.”

‘Taş ocağı yapımı durdurulsun’

Açıklamada, vadiye ve ormanlara sahip çıkma çağrısı yapılırken, bir kez daha “Taş ocağı yapımı durdurulsun” denildi:

İkizdereli kardeşlerim;
Eşsiz vadileri ormanları dereleri ile kusursuz bir doğaya sahip olan İkizdere yok ediliyor. Kapse / Şimşirli ile başlanan ve Eskencidere vadisinde başlayan taş ocağı ile büyütülen taş ocaklarını durduramazsak bu ateş hepimizi yakacak. Bugün Gürdere köyünün başına gelen felaket yarın Taş ocağı merkezine dönecek olan İkizderenin bütün vadileri yaşam alanlarını tarumar edilerek devam edecektir.

Geçmişimize sahip çıkalım. Bize atalarımızdan miras kalan ormanlarımızı derelerimiz bir avuç talancıya yok ettirmeyelim. Bu doğa içinde yaşayanlarla birlikte bir bütündür. Ayısından kokoviçisına kadar bütün canlıların yaşam alanlarıdır. Doğa bir gün, mutlaka bu uyarılarımız da haklı olduğumuzu hepimize gösterecektir.Ne yazık ki o zaman haklı olmamızın hiç bir anlamı olmayacaktır. Çünkü çok geç kalınmış olacaktır.

Değerli dostlar; Doğa bizi haklı çıkarmadan bu yok edişi, şu an, şimdi durdurmak zorundayız. Hiçbir siyasal farklılık gözetmeden sadece İkizdere korumak adına tek ama, tek amacımız bu talanı durdurmak olsun.
Hep beraber tek yumruk olursak bu yıkımları ortadan kaldırabiliriz.

İKİZDERE HALKIMIZ, VADİNE ORMANINA SAHİP ÇIK!
KAPSE/KOMES TAŞ OCAĞI KAPATILSIN!
ESKENCİ VADİSİNDE Kİ TAŞ OCAĞI YAPIMI DURDURULSUN!”

Taş ocağı alanında jandarma engeli

Basın açıklamasının ardından taş ocağı çalışmasının yapıldığı alana geçen yaşam savunucuları, burada jandarma engeliyle karşı karşıya kaldı.

 

Jandarma, güvenlik gerekçesiyle grubu sadece belli bir yere kadar alabileceklerini söyledi ve grubun slogan atmamasını istedi. Direnişçiler, bu duruma tepki gösterdi.

Bunun yanında, çalışma alanının demir kapısındaki iki levhayı düşürdükleri gerekçesiyle iki İkizdereli hakkında soruşturma açılacağı öğrenildi.

Taş ocağı yapımının devam ettiği alanın kapısında bulunan iki levhanın, direnişçilerin kapıyı sallaması iddiasıyla düştüğü ve durumun savcılığa bildirildiği kaydedildi. Savcılığın talimatı gereği görüntülerin tespit edilip soruşturma açılacağı bildirildi.

A Milli Kadın Voleybol Takımı, çeyrek finale yükseldi

A Milli Kadın Voleybol Takımı, 2021 Avrupa Şampiyonası son 16 turunda Çekya’yı 3-1 yenerek çeyrek finale yükseldi.

D Grubu’nda beşte beşlik bir skora imza atan takımın son 16 turunda karşılaştığı Çekya B Grubu’nu dördünü olarak tamamlamıştı.

3-1 kazandı

Bulgaristan’ın Filibe kentinde oynanan karşılaşmaya etkili bloklarla 4-1’lik seriyle başlayan Türkiye, ilk seti 25-13 aldı. İkinci sete iyi başlayamayan A Milli Takım, 8-2 geriye düştü. Milliler, farkı bir sayıya (11-12) indirse de ikinci seti 25-22 kaybetti.

Hande Baladın’ın performansıyla öne çıktığı üçüncü sette rakibini oyundan erken düşüren milli takım, 25-14’lük skorla durumu 2-1 yaptı. Dördüncü seti de etkili oyunla 25-13 önde bitiren Türkiye, karşılaşmayı 3-1 kazandı ve adını çeyrek finale yazdırdı.

Avrupa Şampiyonası’nda oynadığı 6 karşılaşmayı da kazanan A Milli Kadın Voleybol Takımı, çeyrek finalde Polonya-Ukrayna maçının galibiyle karşılaşacak.

Fotoğraf: Borislav Troshev/AA

‘Bir sonraki maçı sabırsızlıkla bekliyoruz’

A Milli Kadı Voleybol Takımı’nın baş antrenörü Giovanni Guidetti, AA’ya yaptığı açıklamada “Bugünkü maç, kesinlikle önemli bir maçtı. Bu maçı çok iyi oynadığımıza inanıyorum. Tabii ki maalesef ikinci sette birçok talihsiz hata yaptık. Ancak oyuncuların çok fazla baskı hissetmesi normal ve iyi bir şey. Bu baskıyı hissetmemiz ve tecrübe etmemiz iyi oldu. Bir sonraki maçı sabırsızlıkla bekliyoruz” dedi.

Takım kaptanı Eda Erdem Dündar maç için Bulgaristan’a gelen seyircilerin ve salonu doldurup tezahüratları ile destek veren Bulgaristan’da yaşayan Türklerin galibiyette katkısının büyük olduğunu belirtti.

‘İnanılmaz bir seyirci desteği vardı’

Maça güzel başladıklarını aktaran Eda Erdem Dündar, “İnanılmaz bir seyirci desteği vardı. Uzun zamandan sonra destek gördük. Özlediğimiz duyguları tekrardan hatırlamış olduk. O da zaten bize olumlu anlamda etki etti. Her zaman söylüyorum, taraftar sahada bizim itici gücümüz diye. Buraya gelen tüm vatandaşlarımıza çok teşekkür ediyoruz. İyi ki varlar. Onların sayesinde biz de oynarken çok keyif aldık voleyboldan” dedi. İlk seti farklı kazandıklarını aktaran milli voleybolcu, şunları söyledi:

“Sonrasında ikinci sette basit hatalar, rakibin biraz daha organize olması, daha iyi voleybol oynaması, bize göre biraz daha düzenli olmaları seti onlara çevirdi. Devamında üçüncü ve dördüncü sette güçlü olan taraf bizdik. İyi servis attık, bunun yanında blok-defans iyiydi. Çok iyi hücumlar gördük. Takım olarak iyi oynadık ve maçı 3-1 kazanarak adımızı çeyrek finale yazdırdık. Şu an için çok mutluyuz, gururluyuz tabii ki. Bir adımı daha bitirmiş olduk. Şimdi hedefimiz çeyrek finaldeki rakibimize karşı hazırlanmak. Hedefimiz, 2019’da kaldığımız yere geri dönebilmek. Amaç Dörtlü Final’e kalabilmek. Bir gün dinleneceğiz, rakibimizi analiz edeceğiz ve çeyrek finale güçlü bir şekilde çıkacağız.”

Bir sonraki rakip Polonya

2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda Çekya’yı 3-1 yenerek çeyrek finale yükselen A Milli Takım’ın rakibi Polonya oldu.

Son 16 turunda Ukrayna’yı 3-1 mağlup eden Polonya, çeyrek finalde Türkiye ile eşleşti. Polonya, B Grubu’nda 4 galibiyet ve 1 mağlubiyet almıştı.

Türkiye Voleybol Federasyonunun açıklamasına göre, Türkiye ile Polonya arasındaki çeyrek final karşılaşması, 31 Ağustos Salı günü TSİ 20.30’da Bulgaristan’ın Filibe kentinde oynanacak.

Takım, çeyrek finalde rakibini elemesi halinde ise yarı finalde Sırbistan-Fransa eşleşmesinin galibiyle karşılaşacak.

Marmara Gölü kurutuluyor

Manisa’da yer alan Marmara Gölü, gölün ana kaynağı Gördes Deresi’nden su ulaşmadığı için tamamen kurudu. Marmara Gölü, nesli tehlike altında olan Tepeli Pelikanlar, su kuşları ve endemik balıklara yaşam sağlayan ve uluslararası öneme sahip bir Önemli Doğa Alanı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, sivil toplum, uzmanlar ve yerel yönetimler Devlet Su İşleri’nden göle su verilmesini talep ediyor.

Su barajda tutuluyor

Ortalama 6 bin hektar büyüklüğünde bir alüvyal set gölü olan Marmara Gölü’nün kurumasının başlıca nedeni göle akması gereken Gördes Çayı suyunun barajda tutulması.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer, barajdan göle can suyu verilmesi için DSİ’ye yazılı başvuruda bulundu. Konu hakkında DSİ’den yanıt bekleniyor.

Suyun bırakılması gerekiyor

Gölün tümüyle eski haline dönebilmesi için sivil toplum kuruluşları ve bölge halkı daha Ahmetli Regülatörü’nde göle derhal su bırakılmasını talep ediyor.

Önceki yıllarda kuruyan göle Gediz nehri üzerindeki Ahmetli Regülatörü’nden özel pompalarla su getirilerek göl kurtarılmıştı. Bir yandan göl kururken, diğer yanda gölün kuruyan alanları sürülerek taban suyunu kullanan tarım ürünleri ekiliyor ve göl tarım alanı olarak kullanılıyor.

 

Tepeli pelikanlar için dünya çapında önemli

Marmara Gölü uluslararası öneme sahip bir Önemli Kuş Alanı. Kış aylarında bu gölde yaklaşık 65 bin su kuşu görülebiliyor.

Nesli tehlike altına girmeye yakın olan tepeli pelikan türünün dünya nüfusunun kış aylarında yüzde 9’u Marmara Gölü’nde besleniyor ve kışı da burada geçiriyor. Gölün kurutulması tepeli pelikan başta olmak üzere pek çok su kuşunun yaşamını tehdit ediyor.

Marmara Gölü aynı zamanda Önemli Doğa Alanı. Gölde iki endemik balık türü yaşıyor. Gölün kurumasıyla birlikte göldeki balık nüfusu da tümüyle tehlike altına girdi.

Gölün kurutulması yasadışı

Göl, Ulusal Sulak Alan vasfında ve Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği’ne göre koruma altında. Ayrıca Türkiye’nin taraf olduğu RAMSAR Sözleşmesi olarak bilinen Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme’ye de aykırı.

Gölün ve göldeki yaşamın hakkı olan suyun verilmesini talep eden Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dicle Tuba Kılıç “Marmara Gölü’nü kurutan ne iklim krizi ne de kuraklık. Devlet Su İşleri’nin gölün suyunu güvence altına almadan Gördes Barajı’nı projelendirmiş ve inşa etmiş olması. DSİ, Ramsar Sözleşmesi yürürlükte olmasına rağmen Önemli Doğa Alanı olan bir gölü kuruttu. DSİ’nin ivedilikle Ahmetli Regülatörü’ndeki pompaları çalıştırarak göle su vermesini talep ediyoruz” dedi.

Yavru caretta carettaları öldüren iki otel hakkında soruşturma açıldı

Antalya Belek‘te, yumurtadan çıkan 62 yavru caretta carettanın bir otelin kumsala koyduğu ahşap yürüme bandının altında sıkışarak can vermesiyle ilgili Port Nature Luxury Resort Hotel ve Orange County Resort Hotel hakkında üç ayrı soruşturma başlatıldı.

Belek sahilinde Ekolojik Araştırmalar Derneği (EKAD), caretta yuvalarıyla ilgili yaptığı çalışma sırasında turistik bir tesisin yuvalama alanlarının üzerine ahşap yürüme bandı koyduğunu fark etmişti.

71 yavru sağ kurtarıldı

Bandı kaldıran görevliler, yuvadan çıkan fakat yürüme bandı altında sıkışıp ölen yavru kaplumbağalarla karşılaşmıştı.

Boğazkent’teki Orange County Resort Hotel’in kullandığı kumsalda yine yürüme bandı altında kalan yuvadan çıkan 71 yavru deniz kaplumbağası ise son anda canlı kurtarılmıştı.

İnceleme yapıldı

Serik Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu iki otele yönelik 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında adli ve idari işlem başlattığını açıkladı.

Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇK) olması nedeniyle Antalya Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nce açılan soruşturma kapsamında iki kişiden oluşan ekip iki otele de giderek inceleme yaptı ve rapor hazırladı.

Yaban hayatı açısından da Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Antalya Şube Müdürlüğü’nden iki kişilik ekip otellerde inceleme yaparak tutanak tuttu.

1 milyon TL’ye yakın ceza gündemde

2021- 2022 yılı için belirlenen Av ve Yaban Hayvanları Tazminat Bedelleri’ne göre ölen her bir caretta caretta için 16 bin TL tazminata hükmedilmesi gerekiyor.

DKMP’nin yaptığı çalışma sonunda, 62 caretta yavrusunun öldüğü otele 992 bin TL ceza kesilmesi gündemde. Ayrıca DKMP yetkililerince, iki otele de sezon başında deniz kaplumbağalarının korunması genelgesinin imza karşılığında teslim edildiği ortaya çıktı.

Nesli tehlikede

Dünya Doğa Koruma Birliği‘nin (UICN) raporuna göre, nesli tehlike altındaki türlerden caretta caretta türü deniz kaplumbağaları, dünyada en çok Akdeniz kıyılarında, Akdeniz’de ise Türkiye kıyılarında yuvalama yapıyor.

Türkiye’de ise yıllık 2 bini aşkın yuvanın oluştuğu Antalya’daki Belek sahili olarak adlandırılan Kundu- Denizyaka arasındaki 30 kilometrelik kumsal hem Türkiye hem de Akdeniz’deki en büyük yuvalama alanı konumunda bulunuyor.

 

Koltuksuz Başkan: The Chair

Netflix Türkiye’nin kataloğuna geçtiğimiz hafta oldukça önemli bir dizi eklendi: Yaratıcıları Amanda Peet ve Anni Wyman olan The Chair gösterime girdiği tarihten itibaren hakkında onlarca eleştiri yazıldı. Neden mi? Koltuk ve başkan olarak Türkçe’ye çevrilebilen The Chair, izleyicisini Amerika’nın en eski üniversitelerinden biri olan (aslında dizinin dünyasında var olup gerçekte var olmayan) Pembrook Üniversitesinin kampüsünde, gri sıkıcı paltosuyla yürürken, Sandra Oh’nun canlandırdığı Dr. Ji-Yoon Kim’in dünyasına sokuyor. Son yıllarda Killing Eve, öncesinde ise Grey’s Anatomy gibi dizilerle gönüllerimize taht kurmuş ana karakterimiz, üniversitenin geleceği sallantıda olan İngiliz Edebiyatı bölümünde, üstünde adı yazan bölüm başkanı odasına girdiğinde arka plandaki müziğin ve kampüsün tarihine referans veren imajlarla derinleştirilen hızlı kurgunun nedenini anlıyoruz. Ji-Yoon’un bu görev ve odadaki ilk günü! Aynı zamanda da İngiliz Edebiyatı bölümünün bir kadın bölüm başkanıyla ilk günü yani ilk kez bir kadın, Asyalı Amerikalı bir kadın bu koltuğa oturuyor olacak.

Ancak Ji-Yoon’un masasına ilk oturduğunda, tam arkasına yaslanıp yerleşecekken koltuğundan düşmesi, sonrasında kendine kitap kolisinden oturacak yer yaratması bize sezon finalinde başına gelecekler hakkında ipuçları veriyor. Dahası bölümün ilk kadın bölüm başkanı yine ilk bölüm toplantısında masanın başına oturmayı aklına getirmiyor, oysa kendisine hatırlatıldığı gibi bölüm başkanları masanın başına oturur. İlk günden Ji-Yoon’un ikircikli koltuk deneyimi başlarken, eski bölüm başkanı Bill, bölüm toplantısına katılamaz. Dizinin bir diğer ana karakteri olan Bill, beyaz, Amerikalı, elbette mağdur, yakın zamanda eşini kaybetmiş, kızı üniversiteye başlama adımıyla evden ayrılmış, kuskusuz zeki ve yaratıcı ancak bir oğlan çocuğundan hallice biri olarak Ji Yoon’a bir enkaz devrettiğinden bihaber.

Edebiyat bölümleri tüketim toplumunda ne işe yarar?

Evet Ji Yoon bölümü vahim bir krizin ortasında devralıyor. Yeni öğrenci kayıtları yüzde otuz düşmüş, bölüme ayrılan bütçe giderek daralmakta ve Ji Yoon’un tabiriyle deniz, bastıkları toprağı ayaklarının altından kaydırmaktadır. Toprağı kaydıran bu deniz ve dalga acaba ne dalgasıdır? Bu sorunun ilk cevabi, Amerika’da, İngiliz Edebiyatı gibi bölümlerin mezunlarına, dijitalleşmeyle birlikte form değiştirerek devleşen tüketim toplumunda, çok fazla iş alanı yaratamamasıdır. Diğer bir değişle bu bölümden mezun olan öğrencilerin edebiyat eğitimiyle iş sektöründe kendilerine yer bulabilmeleri için yeterince potansiyelin var olmamasıdır. Bu nedenle de sosyal ve beşeri bilimler altındaki birçok bölüm kapanma tehlikesiyle halen karşı karşıya. Bu durumla başa çıkmanın Ji-Yoon’a göre yolu ise edebiyat bölümündeki derslerin eleştirel düşünmeyi şekillendirdiğini ve motive ettiğini, empatinin önemini vurguladığını ve bu nedenlerle de kamu yararı adına edebiyat derslerinin eskisinden de mühim hale geldiğini ispatlamaktadır. Bu dersler öğrencilere kodlama ya da mühendislik becerileri öğretmez. Edebiyat ve benzeri derslerin öğrencilere kattıkları herhangi bir değerle ya da sayıyla ölçülemez, özgeçmişe bir beceri olarak yazılamaz.

Konu üniversite hayatı olunca ve dizi öğrenci, gençlik odaklı bir hikaye yerine akademisyenlerin yaşadığı tecrübeyi merkeze alınca sorunsallaştırdığı daha birçok konu var elbette. Ji-Yoon’un mücadele etmesi gereken tek şey bu bütçe kesintileri ve düşen öğrenci sayıları değil, diğer yandan bölümün en tecrübeli ve haliyle en yaş almış üç hocası yaratıcı öğretim tekniklerinden, öğrenciler için olmazsa olmaz hale gelmiş sosyal medyayı eğitime entegre edebilen yaklaşımlardan uzakta kaldıklarından giderek derslerini seçen öğrencilerin sayısı azalmaktadır. Ji-Yoon’dan istenen öğrencisi/müşterisi az olan bu öğretim üyelerini emekliliğe ikna etmektir. Diğer yandan kalıcı ve profesörlüğe uzanan kadroya atanmayı bekleyen genç, enerjik, siyah Yaz, açtığı Seks ve Roman gibi derslerle dersine kayıt olan öğrenci sayısında kota artırımı talep etmek durumunda kalırken, bu heyecan verici ve geleneksel öğretim yöntemlerini tehdit eden kadının profesörlüğe uzanan kalıcı kadro başvurusunu komite başkanı ve bölümün en eski hocalarından Elliot olumlu karşılamamaktadır. Akademik iş pazarına yeni adım atmış olan Yaz, Ji-yoon’un cinsiyetsiz ve renksiz giysilerinin aksine rengarenk kıyafetleri, kararlı tavrıyla kendine çoktan Pembrook dışında opsiyonlar aramaya başlamıştır bile.

Akademi’nin kadın profili: Cinsiyetsiz, tektip

Bölümün bir diğer kadın profesörü ve Chaucer uzmanı Joan ise emekliliğe zorlanma, odasının ona haber verilmeden başka bir binaya alınması ve öğrencilerin kendisi hakkında internete yazdıkları alay eden yorumlar gibi sorunlarla başa çıkarken, dizi bu kadının üniversite kariyerine adadığı otuz iki yıl içinde nasıl katılaşarak dönüştüğünü ortaya koyuyor. Genç kadınlara üstten bakan, onların özgür beden algısını eleştiren ve hatta rencide eden haliyle Joan, akademinin kadınları nasıl cinsiyetsizleştirdiğinin ve tektipleştirdiğinin önemli bir kanıtı.

Ji-Yoon hem bölüm başkanlığında sözünü bulmaya ve geçirmeye, hem ilkokula giden asi kızıyla yaşadığı bekar annelik tecrübesinde yol kat etmeye ve sürekli ortaya çıkan sorunları çözmeye çabalamakta, yani aynı anda bin tane şeyle başa çıkmaktadır. Tüm bu sorunların ortasında kalan Ji-Yoon, Yaz’in dediği gibi, yöneticilik yapmak yerine sadece herkesi memnun etmeye çalıştığından sonunda gerçekten de koltuğundan düşecektir.

The Chair hakkında yazılan incelemeler arasında Alessa Dominguez’in işaret ettiği nokta önemli: Akademik dünyada en kırılgan pozisyonda olan kişiler lisans üstü öğrenciler ve akademinin en büyük krizi güvencesiz bir şekilde ders saat ücretli çalışan akademisyenlerin sayısının giderek artması. The Chair ise seyircisini daha çok zaten kadro almış hatta o kadrolara hayatını adamış kişilerle özdeşleştirirken, akademinin giderek istikrarsızlaşan sistemini görünür kılmıyor. Bu sorunların hepsi Türkiye akademisi için de geçerli, ancak bizim önümüzde çözmemiz gereken akademinin ve koltukların demokratikleşmesi ve özgürleşmesi gibi temel sorunlar da var.

 

Piyale Madra çiziyor

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

Bozkurt sel felaketinden izlenimler: Bu enkazı kim kaldıracak?

Uzmanlar tarafından yapılan uyarılar, iklim değişikliğinin yaratacağı tahribata dair bilimsel makaleler, artan küresel sıcaklık haritaları, yağış rejimlerindeki değişim grafikleri, bugüne kadar okuduğum ve yazdığım afet haberleri…

Hiçbiri Türkiye’nin en yıkıcı sel felaketinin yaşandığı Kastamonu’nun Bozkurt ilçesine gidene kadar içinde bulunduğumuz durumun ciddiyetine beni hazırlamaya yeterli değilmiş meğer.

Sadece bende değil orada yaşayan ve bu felakete tanık olan insanlarda da benzer bir düşünce hakimdi. “Hayatım boyunca böyle bir şey yaşamadım” en çok karşılaştığım cümlelerden oldu. 

Kurumlar da suyun şiddetine dayanamadı

“Bu yüzden kurumlara ihtiyacımız var” diye düşündüm. Bizi beklenmeyene hazırlamak ve biz şok içerisinde ne yapacağımızı bilemez bir haldeyken işlerin yolunda gitmesini sağlamak için.

Ancak dere yatağının kenarına yapılan duvarlar gibi, kurumlar da yükselen suların şiddetine dayanamadı. Eve döndüğümde yanımda götürdüğüm iki başlık etkileri en az iklim krizi kadar yıkıcı olabilecek, “koordinasyonsuzluk” ve “bilgi kirliliği” oldu.

Bir yanda enkaz bir yanda dayanışma

Bozkurt’a ulaştığımda yüksekliği dört metreye kadar ulaşan balçıkla kaplı binalar, girilemeyen sokaklar, üst üste binmiş araçlar, bir zamanlar mağaza olduğu ancak tabelasından anlaşılabilen dükkanlar, yakınlarını arayan insanlar ve sahiplerinin enkaz altından çıkmasını bekleyen köpekler ile karşılaştım.

Öte yandan işini gücünü bırakarak afet bölgesine gelen gönüllüler ve kendi kayıplarını bir kenara bırakıp komşularının yardımına koşan insanlar ile de tanıştım. Hem gönüllülerin hem de profesyonel ekiplerin insanüstü bir çaba gösterdiği aşikâr.

Ne yazık ki bu dayanışma ortamında hem sahada arama kurtarma çalışmaları yapan ekipler içerisindeki hem de yardımların dağıtıldığı Afet Toplanma Merkezi’ndeki insanlar içerisindeki -ve birbirleri arasındaki- koordinasyonsuzluk göze çarpıyordu.

Tıkanan yollar

Türkiye’nin dört bir yanından gelen yardım paketleri bu merkeze gönderiliyordu. Küçük bir merkezi olan ve büyük çoğunluğu sel ile yıkılan Bozkurt’ta bu durum şu anlama geliyor: Daracık sokaklardan geçmeye çalışan onlarca kamyon ve tıkanan yollar.

Bu tıkanıklık, şehirdeki suyu ve balçığı temizlemek ve enkazı kaldırmak için görev yapan vidanjörlerin, kamyonların ve ambülansların ilerlemesine engel olduğu durumlarda da karşılaştım.

Elbette bu durumun farkında oldukları için çok sayıda trafik polisi de görevlendirilmişti. Ancak bir sokakta 10 trafik polisinin yer almasının da bir yerden sonra çözüm değil sorun oluşturacağı tahminini yapmak mümkün.

Halkın çoğunluğu ilçe dışında

Üstelik selin ardından yaklaşık 5 bin kişinin ikamet ettiği ilçede selden etkilenen bölgedeki halkın büyük çoğunluğu Kastamonu merkeze veya çevre illerdeki akrabalarının yanına gitmişti. Evlerini kaybeden insanların bir kısmı ise devlet tarafından öğrenci yurtlarına yerleştirildi.

Yani sokaklar orada yaşamaya devam eden kişilerden çok dükkanındaki ve evindeki zararı ölçmek veya birkaç eşyasını kurtarıp tekrar kaldıkları yere gitmek isteyen kişiler, arama-kurtarma ekipleri, gönüllüler, siyasetçiler ve gazetecilerle doluydu.

Gönüllüler arasında da birçok kez gelen yardımların takibinin ve dağıtımının düzgün bir şekilde yapılamadığını söyleyenler oldu. İçişleri Bakanlığı’na bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’ndan (AFAD) ismini vermek istemeyen bir orta düzey yetkiliyle yaptığım konuşmada işlerin nasıl olması gerektiği konusunda biraz daha fikir sahibi oldum.

AFAD koordinasyonda yetersiz

“Afet bölgelerine birçok kurumdan, dernekten, şirketten yardım gelir. Ancak bunların koordinasyonunu yapacak ve sahada aktif olarak görev alacak kurum AFAD’tır” dedi.

Yani bir bölgeden yardım geleceğinde önce AFAD’a bildirilmesi gerekiyor. Aynı şekilde çadır açmak ve yemek dağıtmak isteyen kişi ve kurumlar olduğunda onlar da ilk bu kapıyı çalıyor. AFAD ise bölgedeki ihtiyacı ve kapasiteyi göz önünde bulundurarak hangi yardımın nereye gideceğine, hangi bölgede kimin çalışacağına karar veriyor.

Konuştuğum yetkili Bozkurt’ta AFAD’ın koordinasyonu sağlayamadığını ve bu kaos ortamının da bundan kaynaklandığını söyledi. Ayrıca şehrin yapısının ve selin etkili olduğu alanın büyüklüğünün de işleri daha da karmaşıklaştırdığını anlattı.

Ancak Ege ve Akdeniz’de yaşanan orman yangınları sırasında da benzer koordinasyon eksikliklerin olduğunu hatırlatan yetkili, kurumun kat etmesi gereken çok yol olduğunu söyledi.

Ders çıkarılan noktalar da var

Öte yandan yaşanılan felaketler sonrasında ders çıkarılan noktalar da olmuyor değil. Örneğin yangınlar sırasında Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı gibi siyasilerin bölgeleri ziyaret sırasında yanlarında getirdikleri koruma ordusu nedeniyle yolların tıkanmasına ve müdahalenin zorlaşmasına neden olmaları tepki toplamıştı.

Bozkurt’ta ise duyduğum ve gördüğüm kadarıyla böyle bir durum yaşanmadı. Süleyman Soylu bölge ziyaretleri sırasında çok az kişiyle birlikte dolaştı. Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ise yalnızca tek bir arabayla ilçeye geldi.

Kurumlara güvensizlik ve bilgi kirliliği

Koordinasyon dışında dikkat çeken bir nokta ise bilgi kirliliği. Bozkurt’taki felaket, özellikle afet anlarında yanlış bilgilerin ne kadar hızlı yayılabildiğini bir kez daha göstermiş oldu.

Bu bilgi kirliliğinin bir örneği selin yaşanma sebebiyle ilgiliydi. Haber yapmak için konuştuğum bölge halkının neredeyse hepsi hidroelektrik santral barajının kapakları patladığı için selin yaşandığını söylüyordu. Onlara da ilk bu şekilde uyarı verilmiş zaten.

Halk HES’i sorumlu tutuyor

Sonrasında bu bilginin doğru olmadığı şirket, hükümet ve konunun uzmanları tarafından açıklandı. Buradaki Ezine Çayı üzerine kurulu HES’in boru tipi bir HES olduğunu belirten Dr. Sinan Erensü Yeşil Gazete’ye verdiği demeçte bir patlama yaşanmış olabileceğini ancak bunun sele neden olamayacağını söylemişti.

“Burada doğru tartışma alanı HES’in patlayıp patlamadığından ziyade HES’in yapımı, işletmesi ve sonrasında vadilere verdiği etkidir” diyen Erensü, iklim krizinin neden olduğu yağış rejimlerindeki değişikliklere de dikkat çekmişti.

Kaç kişi yaşamını yitirdi?

Bir başka bilgi kirliliği ise sel ve heyelan sonucunda kaç kişinin yaşamını yitirdiğine dair. AFAD tarafından yapılan açıklamada ilçede 62 kişinin öldüğü Bozkurt’ta 26 kişinin ise kayıp olduğu belirtildi. Ancak halk sayının çok daha yüksek olduğu konusunda hemfikir.

Üstelik orada hasar tespit ve arama-kurtarma çalışmalarında görevli olan kişiler de ısrarla sayının çok daha yüksek olduğunu söylüyordu. Buradaki temel argümanlar birçok binanın ikinci kata kadar balçıkla dolmuş olması ve ikamet edenlerin genellikle yaşça büyük olduğu için kaçamamış olduğunun düşünülmesi, yakınlarına ulaşamayan birçok kişinin olduğunun söylenmesi, sokaklarda balçık altındaki cesetlerden geldiği düşünülen ağır koku, hastanedeki ceset torbalarının bitmesi ve yaklaşık 700 sipariş verilmesi…

Bilgi kirliliğinin en büyük sebebi ise kurumlara karşı güvensizlik. “Ne zaman doğruyu söylediler ki şimdi söylesinler?” diye soran çok sayıda kişi var. Kurumlara güvenilmediğinde de bilgilerin akışını kontrol etmek kısa vadede mümkün görünmüyor.

Bozkurt şu anda toparlanma yolunda. Birçok ev ve sokaktaki balçıklar temizlendi, sokaklar su ile yıkandı, enkaz kaldırıldı.

Ancak ne yazık ki sera gazı emisyonları hızla tırmanmaya devam ederken iklim değişikliğine karşı herhangi bir uyum ve azaltım çalışması yapılmıyor. Bilim insanları ilerleyen günlerde çok daha büyük felaketler yaşayacağımızı söylüyor. Asıl sorulması gereken soru ise bizim bu felaketlere hazır olup olmayacağımız.

Çağın gerisinden gelen sanayi

Geçtiğimiz hafta acayip bir PR çalışmasıyla karşılaştık desek yeridir. Aslında biz çevre ve doğasever insanlar için acayipti, yoksa yapanlar için her şey normal ve acayip bulanlar gariptiler.

Mümkün olduğunca ayak izini azaltmaya çalışan ve bu bağlamda yapılabilecekleri yurttaşlara olabildiğince paylaşmaya çalışan oldukça sınırlı sayıdaki insanız ve bu doğa düşmanı PR çabalarını görünce çileden çıkıyor olmamız da doğal. Dünyanın çöp problemi gün geçtikçe daha da büyürken, IPCC raporu artık kırmızı alarm diyorken, bir grup zengin azınlığın doğayı hiçe sayan uygulamaları pişkince gözümüzün içine sokmasının artık tahammül edilebilir bir tarafı yok. Bu pişkinliğin en nadide örneklerinden birine geçen hafta denk geldik. Plastik üreticilerinin lobi organizasyonu olan bir vakfın başkanı ve aynı zamanda da tek kullanımlık plastik üreticisi olan bir endüstri mensubu “Disposable Shop” isimli bir mağazanın reklamını yenilik ve ilk diyerek pazarlayan bir twit attı. Üstelik bu PR çalışmasında bir kız çocuğunu kullanmakta da bir beis görmemişlerdi. Böylece vatandaşın gözüne kalitesiz, sağlıksız, çirkin ve çöp olmak üzere üretilmiş tek kullanımlık plastikler üstelik bir çocuk kullanılarak sokuldu ve bir de aslı astarı olmayan ve aleni olarak manipülasyon amacı taşıyan yalandan ibaret olan bilgiler servis edildi. Aslında burada küçük bir kız çocuğunun bu şekilde kullanılması bir nevi çevre suçunun örtbası için istismar etme vakası olarak bile nitelendirilebilir. Ancak konumuz bu değil!

Bu PR çalışmasıyla ilgili vatandaşlar da binlerce twit atarak ya dalga geçti ya da olumsuz tepki verdi. İlgili twiti destekleyen tek twit ise yine aynı vakfın PR sorumlusu tarafından ve yine doğru olmayan bilgilerle süslenerek atıldı. Buna rağmen bu tepkiler herhangi bir etki yaratmamış olacak ki twiti atan kişi bir de kendisini arayan gazetecilere akıl almaz düzeyde absürt ve bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bilgiler vererek hiç sıkılmadan manipülasyona devam etti. Belki onlar utanmıyorlardır bu tür çevre düşmanlığını aleni yapmaktan ama gelin biz başkası adına utanarak bu absürtlüklerin en belirgin olanlarını sabırla ve doğru olanlarına atıfta bulunarak ifşa edip düzeltelim.

Açıklamanın en absürt olanı tek kullanımlık plastik ürünlerin su üstünde yüzdüğü ve bu yüzden de metal ve cam gibi su dibine batmayarak kirlilik problemini vahim noktalara götürmekten alıkoyduğu iddiası. Normal şartlarda okuma yazma bilen ve biraz da İngilizce bilgisi olan birisi bu açıklamayı yapmaz. Yapıyorsa bile ya dalga geçiyordur ya para hırsından her türlü doğruyu ayaklar altına almaya yeminlidir ya da gerçekten okuma yazması bile yoktur. Şöyle basit bir Google taramasıyla bile dünya denizlerinin dibindeki plastiklerin oranının %80-90 arasında olduğunu ve bunların da %70’den fazlasının tek kullanımlık plastikler olduğunu öğrenebilir. Yani öyle çok uzaklara filan gitmeye de gerek yok! Daha henüz yayınlattığımız bir çalışmamızda İskenderun körfezinin dibi için, üstelik tek kullanımlıklar bu kadar yaygınlaşmamışken bile %75 civarında tek kullanımlık plastik çöpünü rapor etmiştik.

Diğer absürd beyan ise AB’nin bizi kıskandığı iddiası. Artık bu kıskanma meselesinin konuşmaya değer bir tarafı bile olmadığı açık. Öyle ki bizi kıskanan Avrupa, o sebeple en işe yaramaz plastik çöplerini sırf bu endüstri kural tanımaz olduğu için bize göndermiyor bilakis layık görüyor. Bu çöpleri alanlar da bu liyakatın taşeronluğunu yapıyor. Olsa olsa gülüyorlardır endüstrinin bu haline. Yoksa bu kadar merdiven altı, bu kadar bilgisiz, bu kadar kural tanımaz bir endüstriyi niye kıskansınlar?

Pandemi başladığında küresel olarak atağa geçen plastik endüstrisinin yatsı olmadan sönen hijyen mumu ise bizim sanayicilerde hala alıcı buluyor olacak ki tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı temelsiz iddiası hala dillendirilebiliyor. Buna dair uzun zaman önce şöyle bir paylaşım zaten yapılmıştı. Hijyen sağlamak bir yana bulaşı riskini bile artırma ihtimali olduğu da bilimsel olarak ortaya konulmuştu. Üstelik sadece bulaşı da değil, plastik ambalajların zehirleyici etkisine dair ciddi bir literatür hali hazırda herkesin erişiminde. İşte endüstri, kör gözün bile görebileceği bu bilgilere rağmen aksini iddia edebiliyor.

Topu vatandaşa atmak

Bir de her türlü çevre probleminde vatandaşın eğitimsizliğinden dem vuran açıklamalar var ki evlere şenlik. Endüstri de çoğu zaman bu tür bir yaklaşımla vatandaşı cahil, medeniyetsiz ya da iflah olmaz kitleler olarak görüyor. Oysa  herhangi bir kural kaideye uymayan ancak sahip oldukları sermaye gücüyle doğa talanı gerçekleştirenlerin yanında vatandaşın kendisine dayatılan ve ikinci bir şans verilmeyen tüketim biçimlerine mahkûm kaldığı için ortaya çıkan sorunlar devede kulak kalır. Tabii ki burada duyarsızlığa bir övgü yok. Bir argüman olarak eğitimli olmayı meselenin çözümü gibi sunmanın anlamsızlığına yergi var. Her durumda “eskiden” diye başlayan ve aynı vatandaşın daha az okumuş ve bilinçli olanının hüküm sürdüğü belirli geçmişte yaşanılan hayatlara öykünülmesi eğitimin belirleyiciliğinin de sınırını ortaya koyuyor. Ayrıca ne oldu da eğitim seviyesi artarken çöp konusunda bir cehalet oluşuverdi? Cevabı basit! Hayatımıza her türlü absürt malzemeyi yenilik diye sokan endüstri yüzünden. 20 sene önce pet şişede su içmeyi ayıp sayan insanlar bugün çeşmeden içilebilir su akmadığı için mecburen şişelenmiş su içiyorlar. Bunları görmeden eğitimlilik üzerinden durum tahlili yapmak yanlıştır. Nitekim en eğitimlisine bile ne çöp ticaretinin anlamsızlığını ne de musluktan içilebilir suyun akmasının bir vatandaşlık hakkı olduğunu anlatamadığımız bile oluyor. Dolayısıyla eğitim meselesini ve cehalet tanımlamasını yaparken dikkatli olmakta fayda var. Endüstri de kendi suçunu örtbas etmek için bu argümanı sürekli olarak kullanıyor. Oysa gelişmiş diye tanımlanan ülkelerde bu iş eğitimden önce yaptırım mekanizması uygulanarak uygulamaya sokulmuştur.

Türkiye sanıldığı gibi herhangi bir plastiğin üretiminde lider filan değil. Lider olduğu bir alan varsa o da bu üreticilerin ceplerinin hırsına ürettikleri plastiklerle Akdeniz’i en fazla kirletenler liginde ve en fazla çöp ithal edenler klasmanında. İşte bunun müsebbipleri şimdilerde biz daha fazla çöp ile boğulalım diye canhıraş PR’larına devam ediyorlar. Bu şartlarda birinci olunacak bir kalemin, talan edilen ve çöpe boğulan çevre açısından anlamı koca bir hiçtir.

Ben olsam, yanlış yönlendirmeyle açılmış ve tüm herkesin tepki gösterdiği bu garabet dükkânını kapatırdım. Yanlışın neresinden dönülürse kardır. Sanayici de olsa kişi kendi geleceğini çöpe atacak girişimlere imza atmamalı, değil mi?

Krediyle tüketen bir toplum olacak mıyız?

Batı’da çok yaygın olmasına rağmen Türkiye 2000’li yılların başına kadar kredi kartı dışındaki tüketici kredilerini (bireysel krediyi) pek bilmez ve kullanmazdı. Bunun en önemli nedenleri bankaların bireylere verdikleri kredinin çok sınırlı olması yanı sıra bireylerin de çok yüksek faizle borçlanmaya pek hevesli olmamalarıydı.  Bunun belki tek istisnası kamunun elindeki Emlak Bankası’nın sadece kendi ürettiği konutları satmak için verdiği konut kredileriydi. Pekiyi bankalar neden Batılı bankalar gibi bireylere dişe dokunur miktarda kredi vermezdi? Bunun yanıtı sanıyorum iki şekilde verilebilir. İlki, bankalar o dönemde topladıkları bütün mevduatı ve de yurt dışından borçlandıkları paraları Hazine’ye borç olarak kullandırmakla meşguldü. Neden Hazine? Özellikle 1990’lı yıllarda birbiri ardına iktidara gelen koalisyon hükümetleri o kadar para harcamakla meşguldü ki kamunun açığı ve borçlanması ciddi ölçüde artmış ve reel faizler inanılmaz ölçüde yükselmişti. Böyle bir ortamda Hazine’ye borç verip tatlı karlar elde etmek varken neden bireylerle uğraşılsındı ki? İkincisi, Türk halkı hala borçlanarak tüketme fikrine çok yatkın değildi. Ayrıca çok yüksek ve çok oynak enflasyon ve kredi faiz oranları nedeniyle tüketicilerin kredi talebini tahrik edecek ekonomik bir ortam da yoktu.

Pekiyi 2000’li yıllarda ne değişti de bankalar bireylere kredi vermeye başladı? 2000-2001 krizini hatırlayın. Bu krizin ana nedeni kamunun aşırı borç altına girmiş olmasıydı. Bu dönemde yapılan yapısal reformlarla Hazine’nin borçları yeniden yapılandırıldı ve kamu bankalarıyla ilgili oldukça kökten sayılabilecek düzenlemeler yapıldı. Böylece kamunun borçlanma ihtiyacı ciddi ölçüde düşürüldü. Diğer yandan, hem küresel likiditedeki artış hem de Türk ekonomisinin yapılan reformlar sonucunda istikrar kazanması üzerine bir yandan enflasyon ve faiz oranları düşmeye, diğer yandan da yurt dışından ciddi tutarlarda kredi ülkeye girmeye başladı. Yani para ve kredi arzı bollaştı. Böyle bir ortamda artık Hazine’ye ballı faiz oranlarından borç veremeyen bankalar tüketicilere yöneldiler. Aynı dönemde Türk tüketicisi de daha çok tüketmeye, daha iyi araba sürmeye ve daha yeni sitelerde ev almaya özendirildi. Bu kapsamda 2007 yılında da konut kredi (mortgage) sistemi düzenlendi ve yaşama geçirildi. İşte böyle bir konjonktürde tüketici kredilerinde ciddi bir artış görülmeye başlandı.

Tüketici kredilerinin seyri

Tüketici kredileri esas olarak 2000’li yıllarda arttığı için bu dönemdeki gelişmelere bakmak daha anlamlı olacak. Aşağıdaki tabloda 2002-2021 döneminde toplam banka kredilerinin seyri yer alıyor. Tabloda görüldüğü gibi 2002 yılında tüketici kredilerinin toplam krediler içerisindeki payı  sadece yüzde 13,9 ve bunun içerisinde aslan payı kredi kartlarından oluşurken, 2000’li yıllarda sürekli artarak yüzde 30’ları geçti. Tüketici kredileri içerisinde aslan payı da kredi kartlarından konut kredilerine ve ihtiyaç kredilerine geçti. Covid salgınının kredi dağılımına nasıl bir etki yaptığına bakmak için tabloya 2019 sonu ve 2021 ortası verilerini dahil ettim. Toplam içerisindeki oranlara bakıldığında salgın nedeniyle tüketici kredilerinin toplamında ve dağılımında önemli bir değişim olmadığı göze çarpıyor.

Tüketici kredilerinin seyri. Kaynak: BDDK aylık bültenleri.

Tüketici kredileri arasında önemli bir yer tutan konut kredileri (mortgage) 2007 yılında Türk mali sistemine kapsamlı bir şekilde girdi. Bu krediler, konutun ipotek edilmesi suretiyle satan alan kişiye uzun süreli 5-10-20 yıl gibi uzun süreli olarak kredi verilmesini sağlıyor. AKP hükümetlerinin inşaat sektörüne verdikleri önem düşünülürse özellikle kamu bankaları kanalıyla verilen konut kredilerinin bu süreci desteklemek açısından ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir. Nitekim 2002 yılında toplam krediler içerisinde yüzde 1 olan konut kredilerinin ağırlığı sürekli artarak 2010 yılında yüzde 11,6 gibi oldukça yüksek bir orana ulaştı. Ama son yıllarda faiz oranlarının yükselmesiyle yüzde 7-8 civarına geriledi. Diğer önemli kalem haline gelen ihtiyaç kredileri kalemi de oldukça ciddi bir yükselişle 2010’da yüzde 11,9’a, son yıllarda ise yüzde 10 seviyelerine ulaştı.

Kredili tüketimin neresindeyiz?

Yukarıdaki tabloda net bir şekilde görüldüğü gibi bankaların yoğun çabası ve AKP hükümetlerinin sürekli destekleriyle Türk tüketicileri kredi kullanarak tüketmeyi geç de olsa keşfetmiş oldular. Bankalar da yeni bir faaliyet alanı olarak bu işle ilgilenen birimlerini zaman içerisinde oldukça geliştirdiler ve farklı ihtiyaçlara cevap veren farklı ürünler ve ürün sepetleri sundular. 2000’li yıllarda oldukça artan ve 2010’lu yılların ortalarında toplam banka kredileri içerisinde yüzde 30’lara ulaşan tüketici kredileri, artan faizlerin ve sonrasında Covid salgınının etkisi ile düşmeye başladı. 2019 yılının sonunda yüzde 22’ye düşen tüketici kredilerinin payı, 2021 yılı Haziran ayı sonu itibarıyla da aşağı yukarı aynı seviyede (yüzde 22.4).

Bu artışa rağmen özellikle Batılı ülkeler ile kıyaslandığında Türkiye’de bireylerin veya hanehalkının borçlarının GSYH’ya oranı oldukça düşük. 2002’de yüzde 2 civarında olan hanehalkı borcu/GSYH oranı 2020’de yüzde 18 civarına gelmiş durumda. Aşağıdaki grafikte açık bir şekilde ortaya serildiği üzere Türkiye OECD ülkeleri arasında en düşük orana sahip ülke. Ancak, OECD ülkelerinde kişi başına gelirin oldukça yüksek, ekonomi ve siyasi yapılarının ise oldukça istikrarlı ve öngörülebilir olduğunu ve bu ortamda hanehalkı borçlanmasının büyük riskler taşımadığı gerçeğini unutmayalım. Buna ilaveten, Türkiye’nin oranının Rusya, Endonezya ve Hindistan gibi OECD üyesi olmayan gelişmekte olan ekonomilere göre daha yüksek olduğunu da vurgulayalım.

TCMB’den Eroğlu ve Kılıç’ın Hanehalkı borçluluk seviyesine karşılaştırmalı bir bakış başlıklı 2018 tarihli çalışmalarına göre;  “Hanehalkı borçluluğunun uzun dönemli büyümeye etkilerini inceleyen IMF (2017) çalışması, borçlulukta düşük seviyelerden başlayan artışın, ekonomik büyümeyi uzun vadede de artırabileceğini gösteriyor. Borçluluktaki artışın uzun vadede büyümeye katkısı, borcun GSYİH’ye oranı yüzde 36’ya ulaşana kadar yavaşlayarak artarken, oranın yüzde 50’yi aşması durumunda borç oranı ile uzun vadeli büyüme arasındaki ilişki tersine dönüyor; borçlanma artışı uzun dönemli büyüme potansiyelini azaltıyor. Lombardi vd. (2017) çalışması ise borçlulukta artışın tüketim harcamaları kanalıyla kısa vadede büyümeyi hızlandırırken uzun vadede büyümeyi yavaşlattığını gösteriyor. Uzun vadede görülen yavaşlama, bu oranın yüzde 60’ı geçmesiyle belirginleşirken yüzde 80’i aşan seviyelerde bu etki daha da artıyor.”

Bu analize göre, ülke özelinde son 20 yılda tüketici kredilerinde yaşanan dişe dokunur artışa karşın diğer ülkelerle kıyaslandığında bu artışın GSYH içinde diğer OECD ülkeleri seviyesinde olmamasının ekonomi açısından olumlu bir gelişme olduğunu görüyoruz. Hükümetin de zaman zaman kredi musluklarını açarak (2020 yazında kamu bankaları kanalıyla konut kredilerindeki inanılmaz artış gibi) ekonomiyi canlandırma girişimlerine karşın, zaman zaman da çeşitli yöntemlerle (taksitli satışlarda taksit sayılarını sınırlandırmak gibi) hanehalkı borçlanmasını belli bir seviyede tutmaya çalıştığını görüyoruz. Bugünlerde de bu yönde bir çalışma yapıldığı kamuoyunda tartışılıyor.

Özellikle konut dışındaki tüketici kredilerini tüketime giden krediler olarak düşünürsek, bu oranın daha fazla artmamasının ülkenin ekonomik konjoktürüyle bağlantısı da açık. İnsanların reel gelir düzeyinin  düştüğü, işsizliğin yükseldiği ve geleceğe yönelik endişelerin arttığı dönemlerde bireylerin kredi taleplerinin azalması da çok doğal. Ayrıca gittikçe artan enflasyon ve faiz oranları da kredi kullanımını ciddi bir ölçüde düşürüyor. Uygun koşullarda gerçekleştiği takdirde hanehalkının kredi kullanımı ekonomi ve bireyler için olumlu sonuçlar doğurabilir. Ancak, seyahat etmek veya lüks araba satın almak gibi amaçlar için kullanılan kredilerin bireye de ekonomiye de fazla bir katkısı yok. Bireylere tavsiyem, siz siz olun tüketim için değil sadece yatırım amaçlı (ev satın almak veya eğitim gibi)  kredi kullanın!