Başka Sinema Ayvalık Film Festivali 2-8 Eylül tarihlerinde sinemaseverlerle buluşacak. İlk kez düzenlendiği 2018 yılından beri büyük ilgi gören festivalde film gösterimleri pandemi kurallarına uygun olarak Vural Sineması’nda ve Ayvalık Büyük Park Amfitiyatro’da açık havada yapılacak.
Azize Tan’ın direktörlüğünü yaptığı festival bu yıl, Ayvalık Belediyesi, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi, Kariyo & Ababay Vakfı, Kültür için Alan, Kendine Has, Bilginer – Melin Ayvalık Sanat Kültür Eğitim Vakıf (ASKEV), Ma’adra Vineyards, Penti, Setur Marinas Ayvalık, Goethe-Institut, Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi (AIMA) ve Koop’un katkılarıyla gerçekleşecek.
Festivalin program danışmanlığını da geçen yıl olduğu gibi Fatih Özgüven üstleniyor. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali afişi bu yıl Cansu Uzun Gün’ün illüstrasyonu ve Emel Işıtan’ın görsel tasarımıyla hazırlandı.
Altı bölümde 44 film
Festivalde bu yıl altı bölümde 44 film gösterilecek. “Türkiye Sineması 2020-2021”,“Hayaletler, Hatıralar”, ”Buradan Nereye?”, “Olmaz Olmaz Deme”, “Kulaktan Kulağa” ve “Çocuklar İçin Sinema” başlıklı bölümlerde, hem dünya hem Türkiye sinemasından yeni ve ödüllü filmler sunulacak.
Filmler hakkında ayrıntılı bilgiyi buradan alabilirsiniz. Festival biletleri ise Biletix’de. Tam bilet 30 TL, öğrenci ve 65 yaş üstü biletler 20 TL olacak. Gösterimlere girebilmek için tam aşılı olmak veya Covid-19 geçirdikten sonraki 180 gün içinde bulunmak gerekiyor.
The Conversation‘da Söğüt Hallgren‘in kaleme aldığı yazı Yeşil Gazete tarafından çevrilmiştir.
*
Bu ay üç gün boyunca Grönland’a 7 milyon ton yağmur yağdı. Bu, bölgeye ilişkin kayıtların başladığı 1950’den bu yana en yüksek miktar. Aynı zamanda Grönland’ın en yüksek zirvesine de o zamandan beri ilk kez kar değil, yağmur yağdı.
Bu, çok endişe verici bir durum. Grönland’ın buz tabakası gezegendeki (Antarktika’dan sonra) en büyük ikinci buz tabakası ve yüzeyine düşen yağmur erimeyi hızlandırır. 15 Ağustos’a kadar bölgede kaybedilen buz miktarı, ağustos ortası için normalden yedi kat daha fazlaydı.
Bu denli yüksek miktarda yağmurun, üstelik zirveye yağması, Kuzey Atlantik Okyanusu‘nda bulunan adadaki en son aşırı iklim olayı olarak kayıtlara geçti. Geçtiğimiz ekim ayında yapılan araştırmalar da, Grönland’daki buzun son 12.000 yılda hiç olmadığı kadar hızlı eridiğini göstermişti.
Grönland’da erime, insanlığın iklim değişikliğini azaltma çabalarını önemli ölçüde engelliyor. Zira, belirli bir noktadan sonra korkunç “geri bildirim döngüleri” oluşturabiliyor.
Kuzey Kutbu’nda yükselen sıcaklıklar
Soruna daha ayrıntılı bakarsak, Grönland’ın geniş buz tabakası , yaklaşık 1,7 milyon kilometrekare kara buzunu içerir. Buzul, bölgenin çoğunu kaplar ve eridiğinde deniz seviyesini 7 metreden fazla yükseltmeye yetecek kadar buz içerir .
Grönland ve Antarktika buz tabakaları , 1992 ile 2017 yılları arasında toplam 6,4 trilyon ton buz kaybetti . Sadece Grönland’daki erime, Dünya’nın genel deniz seviyesindeki artışının %60’ına (17,8 milimetre) katkıda bulundu. Bu oran Antarktika’da daha da büyük.
Nedeniyse, kısmen Grönland’ın yarısında yüzey erimesine neden olan yükselen hava sıcaklıkları olabilir. Antarktika’da buz kaybının çoğu, karadan denize dökülen ve okyanus suyunda eriyen buzullardan kaynaklanmaktadır. Ve hem Grönland hem de Antarktika’daki buz kaybı oranı, giderek hızlanıyor. Öyle ki 1990’lardan bu yana altı kat arttı.
Buz üzerine düşen yağmur ise bu süreci şiddetlendirir. Peki son zamanlardaki benzeri görülmemiş bu hava olaylarının ardında ne var?
Kuzey Kutbu’nda sıcaklıklar, bulut örtüsündeki ve su buharındaki değişiklikler, yüzeyin yansıtıcılığı ve hava sistemlerinin tropik bölgelerden kutup bölgelerine enerjiyi nasıl taşıdığı dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle gezegenin geri kalanından iki kat daha hızlı yükseliyor . Bu durum, kutup bölgesindeki aşırı hava olaylarını daha yaygın hale getirmiş durumda.
Grönland’da yağmurlar, son yıllarda giderek daha kuzeye düşüyor ve kışları daha fazla yağmur yağıyor. Bu, donma noktasının altındaki sıcaklıklarda genellikle yağmur değil kar yağan bölge için hiç “normal” değil.
Bu ay içinde görülen yağmur, adanın güneybatısından gelen ve birkaç gün kalan ılık, nemli havanın sonucu olarak gerçekleşti. 4 Ağustos sabahı, Grönland’ın buz tabakasının 3.216 metrelik zirvesindeki sıcaklıklar, donma noktasını aşarak 0.48°C’ye ulaştı. Zirveye o sabah ve 15 Ağustos’ta saatlerce yağmur yağdı.
Adanın normalde kısa olan yaz mevsiminde bu kadar geç meydana gelen donma noktasının üzerindeki sıcaklıklar göz önüne alındığında, bu durum özellikle şok ediciydi . Yılın bu zamanında, geniş, çıplak buz alanları kar eksikliği yüzünden açığa çıkar ve bu da yağmur ve eriyik suyunun okyanuslara daha fazla akmasına neden olur.
Erime kendi kendini güçlendirdiğinde…
Yağış, “buz-albedo pozitif geribildirimi” denen şeyi şiddetlendirdiği için buz tabakasını yüzey erimesine daha yatkın hale getirir. Başka bir deyişle, erime kendini pekiştirir.
Yağmur yağdığında ise sıcaklığı karı eritebilir ve daha fazla güneş ışığını emen alttaki koyu buzu açığa çıkarabilir. Bu da yüzeydeki sıcaklıkları artırarak daha fazla erimeye yol açar.
Ne yazık ki, Grönland buz tabakasını istikrarsızlaştıran tek olumlu geri besleme döngüsü bu değil: Bir diğeri de “Pozitif erime seviyesi geri bildirimi”nin, buz tabakasının daha düşük yüksekliklerinde daha hızlı erimeye yol açması. Çünkü daha düşük irtifalarda daha yüksek sıcaklıklar meydana gelir.
Ayrıca, yüksek sıcaklıkların kıyı buzullarının incelmesine ve daha fazla buzun denize kaymasına neden olması da endişe verici. Bu, hem buzulların denize doğru akışını hızlandırır hem de buz yüzeyini düşürür; daha sıcak hava sıcaklıklarına maruz bırakır ve buna bağlı olarak erimeyi artırır.
Bu gezegen için ne anlama geliyor?
Söz konusu geri bildirimler, belirli bir eşiğe ulaşıldıktan sonra iklim sisteminde ani ve geri dönüşü olmayan değişiklikler olan “devrilme noktaları”na yol açma riski taşıyor. Emisyonlar arttıkça ve küresel sıcaklıklar yükseldikçe bu devrilme noktalarına ulaşma ihtimalimiz giderek daha da yükseliyor.
Devrilme noktalarına ilişkin bilimsel çalışmalar halen yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış olsa da Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli‘nin (IPCC) en son raporunda,bunların göz ardı edilemeyeceği kaydedildi. Rapor, yaygın Arktik deniz buzunun erimesi ve metan bakımından zengin permafrost’un çözülmesi gibi olası devrilme noktalarını belirledi.
Son araştırmalar insanlığın neyle karşı karşıya olabileceğini göz ardı edilemeyecek bir açıklıkla gösteriyor. Bu yılın mayıs ayında yapılan bir araştırma, Grönland buz tabakasının önemli bir bölümünün, küresel ısınma durdurulsa bile erimenin hızlanacağı bir devrilme noktasında olduğunu ya da ulaşmak üzere olduğunu gösterdi. Bilim insanları, bunun, diğer devrilme noktalarına ulaşılmasına yol açan kademeli bir etkiyi tetikleyebileceğinden endişe duyuyor.
Zira, hem Arktik Okyanusu hem de Grönland’dan gelen erimiş buz, Kuzey Atlantik Okyanusu’na tatlı su akışına neden oldu. Bu durum, sıcak suyu tropik bölgelerden daha soğuk Kuzey Atlantik’e taşıyan önemli okyanus akıntıları sisteminin yavaşlamasına katkıda bulunuyor. Atlantik Meridional Devrilme Dolaşımı (AMOC) olarak adlandırılan bu akımıh, 1950’lerden bu yana %15 oranında yavaşladığına dikkat çekiliyor.
AMOC daha fazla yavaşlarsa, gezegen için sonuçları çok ciddi olabilir: Batı Afrika musonunu istikrarsızlaştırabilir, Amazon yağmur ormanlarında daha sık kuraklığa neden olabilir ve Antarktika’da buz kaybını hızlandırabilir.
Varoluşsal bir tehdit
1,5°C’lik ısınmanın ötesinde devrilme noktalarına ulaşma olasılığının artması, insan uygarlığı için ufukta beliren varoluşsal bir tehdidi temsil ediyor. Bununla birlikte, bazı bilim insanlarının önerdiği gibi, bazı devrilme noktalarını çoktan geçmiş olsak bile, etkilerin ne kadar hızlı ortaya çıkacağı hala kontrolümüz altında.
Küresel ısınmayı bu yüzyılda 1,5 ℃ ile sınırlarsak, Dünya’nın sistemine zaten kilitlenmiş olan ısınmaya uyum sağlamak için biraz daha zaman kazanabiliriz, ama kapı hızla kapanıyor; tahminler, 2030’ların ortalarında 1.5 ℃ eşiğine ulaşabileceğimizi gösteriyor .
İnsanlığa verilen mesaj acildir: Politik döngüden rahatsız olmayan bilimin, önümüzdeki yıllarda iklim eylemini dikte etmesi gerekiyor. Covid-19’da olduğu gibi, bilim insanlarını dinlemek bize gezegeni kurtarmak için elimizdeki en iyi umut.
Türkiye 2021 yazını yangınlarla geçirdi. Ülkenin dört bir yanında ortaya çıkan yangınlarda, onbinlerce hektar alan yandı, yüzlerce yıllık ağaçlar kül oldu, tespiti mümkün olmayacak sayıda orman canlısı yaşamını yitirdi. Orman yangınlarını en ağır yaşayan kentlerden biri Muğla’ydı. Muğla’da toplam 66 bin hektar orman, içindeki canlılarla birlikte yandı. Bu 66 bin hektarın 13 bin 600’ü Marmaris’te, 12 bin 373 hektarı Köyceğiz’de, 11 bin 369 hektarı Menteşe’de, 8 bin 480 hektarı Milas’ta, 7 bin 568 hektarı Kavaklıdere’de, 2 bin 24 hektarı Yatağan’da ve 236 hektarı Bodrum’da kül oldu.
Yangınların ilk çıktığı anda oluşan duyarlılık ise, hemen her büyük faciada yaşandığı gibi yangınların bitmesiyle sönümlendi. Şimdi her kent daha çok doğa savunucularının ve sivil toplumun çabasıyla yaralarını sarmaya çalışıyor.
Yeşil Gazete olarak, yangınlar başta olmak üzere doğa alanlarının yaşadığı felaketleri unutmak ve unutturmak istemiyoruz. O yüzden bu video haberimizde, Muğla’dan üç doğa dostuyla birlikte, yangın sonrası Muğla’nın fotoğrafını çekmek istedik ve Muğla Çevre Platformu (Muçep) Eş sözcüsü Umay Karabaş,Gökova Muçep’ten İstem Akkoyunlu ve yangınlar sırasında sahada aktif çalışan aktivistlerden Hasan Cemal Beldek’le bir araya geldik.
Akbelen Ormanları‘ndaki nöbet sırasında konuştuğumuz Umay Karabaş, Muğla’nın pek çok yerinde yaşanan yangınların yarattığı çaresiz duygusunu hatırlatarak başlıyor sözlerine ve ‘yangın sezonu’ olarak nitelenen dönemin henüz bitmediğini ve 1 Kasım’a kadar sürdüğünü söylüyor:
‘Şimdi yaraları sarma zamanı’
“Açıkçası o yangın duygusundan, o kaybediş duygusundan henüz çıkmış değiliz. Aslında kızılçam ve maki ekosistemleri, yangın içeren ekosistemler. Fakat iklim krizi ve kuraklık dışında yangınların bu boyutta yaşanmasının sebeplerinden bir tanesi, ormanlara insan müdahalesi. Yani orman dışı kullanımlarla ormanların kendi sigortalarının bozulmuş olması. Mesela kızılçamların yanında meşe varlığının olmaması. Doğal yaşlı ormanların içinde hızlı yanan ağaçların yanında, çok daha yavaş yanan ağaçları görürüz. Bu ormanın kendini koruma biçimidir. Ama ormanlara çok uzun yıllardır fazlaca müdahale edilmesi nedeniyle, ormanların bu kendini koruma biçimlerini de büyük ölçüde azaltmış, köreltmiş durumdayız.”
Muğla’da çok kurak bir kış geçtiğini, havadaki su buharı, yağış azlığı gibi nedenlerle de yangınların büyüdüğünü ve çok acı bir süreç olduğunu belirten Karabaş “Şimdi yaraları doğru sarma zamanı” diyor.
İstem Akkoyunlu, Gökova’da yaşıyor. Kendi yaşadığı yerin doğrudan yangına maruz kalmadığını, ancak kelimenin tam anlamıyla dört bir taraflarının yangın yeri olduğunu belirterek başladığı sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Karşımızda Marmaris günlerce yandı, sol tarafımızda Köyceğiz yandı, sağ tarafta rüzgârın etkisiyle bize her an ulaşabilecek Mazı ve Ören yandı (daha sonra yön değiştirerek Kemerköy’e ilerleyen yangın) ve yine arkamızda Kavaklıdere yandı. Burada özellikle Akyaka’daki genç arkadaşlarımızın kurduğu Akkaya Afet Gönüllüleri, çok güzel bir organizasyonla hem insanların hem de hayvanların kurtarılmasında önemli destekler verdi. Gönüllü bulma, yangınla ilgili teyitli bilgiler paylaşma gibi görevlerin yanı sıra, inanılmaz bir gerginlikle de yaşadık. Valizlerimiz her an yangın çıkacak gibi hazırdı, hayvanlarımız için kafesler hazırladık. Sokaktaki canlıları nasıl kurtaracağımızı da planlamıştık, böyle bir süreçti.’
‘Devletin afet yönetim planı olmadığını gördük’
Akkoyunlu “Bir tür olağanüstü hal mi yaşadınız?” sorumuza ise “Evet” diyerek yanıt veriyor. Ancak bu evet yanıtını bir de ‘ama’ takip ediyor: “Ama bu olağanüstü hal sizi yönlendiren, sizinle muhatap olacak bir kamu desteği alamadığınız bir olağanüstü haldi. Halk birbirinin koluna girdi, yerelde belediyeler de yalnız kaldı. Hayatımız bu kadar büyük bir yangınla ilk defa karşılaştığımız ama buna rağmen kenetlendiğimiz günlerdi yangın günleri.”
Akkoyunlu, o günlerde kendisini çok etkileyen bir diyaloğu da bizimle paylaşıyor: “Kavaklıdere yangının dördüncü ya da beşinci günü, Kavaklıdere muhtarının telefonunu buldum, kendisine ulaştım ve Muçep’ten aradığımı söyleyerek, neye ihtiyaçları olduğunu sordum. Muhtar, ‘Artık çok geç, herkes çok geç kaldı, burası tamamen yandı, herkes köyü terk etti ve en son ben kaldım, ben de terk ediyorum’ dedi. Bunları söylerken ağlıyordu.” Akkoyunlu, bu anekdotun o günlerin ruh halini anlatan en somut tanıklıklardan biri olduğunu söylüyor.
Hasan Cemal Beldek, Köyceğiz’de yaşıyor ve Eğitim Sen temsilciliği yapıyor. Beldek, yangında günlerce sahada çalışmış. Afetlerin; devletin, sivil toplumun, yurttaşların hem kendilerini düşünmesi hem de birbirleriyle ilişkileri bakımından ciddi bir turnusol işlevi gördüğünü söylüyor ve şöyle devam ediyor:
“Ciddi bir deneyim yaşadık ve devletin bir afet yönetim planının olmadığını gördük. Sadece plan değil, ekipmanının, yeterli insan kaynağının olmadığını gördük. Türkiye’de devletin ormanlara bakışı, yıllarca yönetsel yapı içinde bakanlık nezdinde sürdürülmüştü. Orman Genel Müdürlüğü gibi bir tenzili rütbe ile yönetsel yapı içerisinde değerinin geriye çekilmesinin sonuçlarını, biz alanda gördük. Eskiden yangın sezonunda bölük bölük, tabur tabur yangın söndürme ekipleri orman alanlarının içinde bekler, hatta 89’dan sonra bazen yanlarında helikopterler bile olurdu. Epey bir zamandır bunlara tanık değiliz.
‘Kriz anında bile görülen derin yarılma’
Bir de üstüne üstlük kamu yönetimi açısından devlet, derin bir yarılma içerisinde. Mesela Köyceğiz’de dördüncü günden sonra büyükşehir belediyelerinden büyük bir yardım akışı başladı, ama örneğin Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin arazözünün akaryakıt ikmalini İzmir Büyükşehir Belediyesi yapıyordu. Bu çok trajik bir durumdu, yani merkezi idare yapmıyordu, aynı partiden olan başka bir belediye yapıyordu. Yiyecek, içecek tedarikleri keza yine öyleydi. Böyle bir derin yarılma var ve herkesin aklını başına alması gerekiyor. Çünkü Türkiye doğal afetler ülkesi ve bu yönetsel şizofreniyi kaldırabilecek bir ülkede yaşamıyoruz.”
Beldek devletin bu yönetsel krizi yaşarken, sivil toplumun da ondan farklı bir durumda olmadığını öne sürüyor ve “Anlı şanlı ticaret odalarını, esnaf odalarını, sanayi odalarını, meslek odalarını, hatta sendikaları yangın alanlarında görmedik. Galiba bu STK’lar, giderek devlete benzemeye başlamışlar. Geç karar alıyorlar, reflekslerini-duyarlılıklarını yitirmişler” diye konuşuyor.
Yangınlar süresinde yaşanan yardım sağanağı ve gönüllü akını için ise ‘Gezi ruhu’nu işaret ediyor: “O ruhu Gölcük depreminde, Gezi’de nereden bulduysak, orada bulduk. Tamamen vicdani buyruklarıyla hareket eden, kendi aralarında yatay ilişkileri olan, duyarlılık oluşturmuş küçük gönüllü grupları bölgeye aktılar.” Belbek aynı dönemde medyanın durumunun da içler acısı olduğunu vurguluyor.
Muçep, geçtiğimiz hafta sonu iki gün süren “Muğla İklime Uyum Toplantısı”nı hayata geçirdi. Bu toplantıda iklim krizinin bir sonucu olarak orman yangınların da masaya yatırdıklarını söyleyen Umay Karabaş; “Yangınlardan sonraki anladık ki, yerel olarak orman yangınlarında nasıl hareket etmemiz gerektiğini öğrenmemiz gerekiyor” diyor. Bunun için uzmanlaşmanın şart olmadığını ama o paniği yönetmek adına bunu öğrenmelerinin önemli olduğunu belirten Karabaş, bunu resmi kurumlar yapmayacaksa bile orman yangınlarının Muğla’nın bir gerçeği olduğunu, önümüzdeki sene de orman yangınları yaşayabileceklerini kabul ettiklerini söyleyerek şöyle devam ediyor: “Yangın öncesinde, yangın sırasında ve yangın sonrasında neler yapabileceğimizi planladığımız çalıştaylarda bütün bunları konuşacağız.”
Umay Karabaş ayrıca orman görevlilerinin tabi tutulduğu rotasyon hakkında da bilgi veriyor:
“Orman şeflikleri ve orman işletme müdürlükleri arasında rotasyonlar var ve görevliler senelik değişiyor. Mesela Muğla’ya gelen biri, Muğla ormanlarını tanımıyor. Biz bu süreç içinde öğrendik ki, Muğla’daki pek çok orman şefi kendi şefi olduğu araziyi tanımıyor. Bu yüzden yangın başladığında sevk ve idare konusuna çok eksik kaldılar. Bu yüzden daha önce kanunlarımızda da olan, orman köylülerinin yangına ilk müdahale etme hakkını yeniden konuşmak gerekiyor. Çünkü o insanlar orada yaşıyor ve araziyi en iyi onlar biliyor. Yani resmi kurumlarla yerelde bu arazileri tanıyan insanların artık bir oturup konuşması, kamunun STK’larla, sivil toplumla barışık olması lazım.”
Muçep Eşsözcüsü Karabaş gönüllülerle ilgili de şu uyarıyı yapıyor:
“İnsanların yardım etme isteğini yadsımak mümkün değil ama öbür taraftan da teknik olarak sizin orman yangını eğitiminiz yoksa orman yangınına girmemeniz gerekir, çünkü çok hızlı ilerleyen yangınlardan bahsediyoruz, bir anda ciddi yaralanmalar hatta ölümler bile yaşanabilir. Bazen ormancıların kendileri bile bu kadar hızlı ilerleyen yangına giremezler.”
‘İklim dehşeti’
Muğla’daki doğa savunucularıyla konuştuğumuz bir başlık da, yangın alanlarının rehabilitasyonu oldu. İstem Akkoyunlu, bu alanlardaki rehabilitasyonun nasıl olması gerektiğine ve farklı görüşler içeren ağaçlandırma önerilerine dair şunları söylüyor:
“Muğla’da verimli orman alanları yangından önce, 545 bin hektar, toplam orman alanı da 850 bin hektardı. Bizim Muğla’daki zayiatımız farklı kaynaklara göre 60 ila 66 bin hektar arası. Bu neredeyse Muğla ormanlarının yüzde 12’sine denk düşüyor. Böyle büyük bir rakam Muğla ekosisteminin, aslında ülkenin ekosisteminin ne kadar büyük bir tehlikeye girdiğini gösteriyor. İklim değişikliğini konuştuğumuz bugünlerde buna artık ‘iklim dehşeti’ demek daha doğru diye düşünüyorum.”
TEMA’nın il il yaptığı araştırmaya göre Muğla coğrafyasının yüzde 59’una, ormanlık alanlarının da yüzde 65’ine maden ruhsatı verildiğini hatırlatan Akkoyunlu şöyle devam ediyor:
“Devletin acil olarak yapması gereken şey, yanan orman alanlarının rehabilitasyon süreci tamamlanmadan, verilen maden ruhsatlarının ve lisanslarının askıya alınmasıdır. Aynı şekilde kıyılarda inşaat rantına kurban verilen tahsis işlemlerinin durdurulması gerekiyor. Ancak bunlar yapılırsa, gerçek rehabilitasyon bir süreci başlar.”
Akbelen ormanları ile ilgili de iki yıldır süren mücadeleyi hatırlatan Akkoyunlu, “Bu yangınlardan sonra bırakın ormanı, bizim bu ağaçların bir tek dalına, yaprağına ihtiyacımız var. Yangından sonra geldiğimiz durum bu” diyor. Köyceğiz’de Kartal Gölü’nün tabiat koruma alanı olduğunu ve burada 250 ila 750 yıl yaşlarında karaçamların olduğu bilgisini veren Akkoyunlu “Çok zengin bir flora ve faunaya sahip olan bu alanın ne yazık ki tamamı maden ruhsatlı” bilgisini veriyor.
‘TOKİ’li rehabilitasyon
Hükümetin ilgili ağızlarından içinde TOKİ geçen yardım ve ‘yaraları sarma’ açıklamalarını hatırlattığımızda ise Akkoyunlu şunları söylüyor:
“Yangının ikinci ya da dördüncü gününde TOKİ’nin sosyal medya hesabında şirin orman evleri görselleriyle mağdurlara yardım edileceğine dair bilgiler paylaşıldı. Ama rehabilitasyondan anlaşılması gereken şey kesinlikle yapılaşma değil, böyle bir şey söz konusu bile olamaz. Önemli olan Muğla’daki dokuyu, tekrar zengin fauna ve florasına kavuşturmaktır.”
Bunun yöntemi hakkında da konuşan Akkoyunlu rehabilitasyonun bilim insanlarının yönlendirmesinde olması gerektiğini vurguluyor:
“Akdeniz bitki örtüsü kızılçam, karaçam ve makiden oluşuyor. Yangına baktığımızda bu üç değerimiz ve sayısını bilemediğimiz kadar çok canlılarımızdan olduk. Bilim insanları da kızılçamların kozalaklarının içindeki tohumların ilk yağmurlarla beraber tekrar canlanmaya başlayacağını söylüyor. Yine makilerin yanan gövdelerinden yeniden sürgün vereceğini ve ormanın kendini onaracağını belirtiyorlar. İnsanlar zaten 30 yıldır ormanlara müdahale ediyor. Şu anda yanan ormanlarımızın ihtiyacı olan doğru yönlendirme ile müdahale edilmesi. Bir örnek vermem gerekirse, bazı alanlar o kadar çok yanmış olabilir ki, kozalakların içinde tohumlar çıkıp sürgün vermeyebilir. Burada da yapılacak çalışmalarla belli alanlardan kozalakların tohumlarının, yanan alanlara taşınması yönünde bilgiler alıyoruz hocalarımızdan.”
Rehabilitasyon yöntemi olarak yanan alanlara meyve ağaçları dikilmesinin yanlış bir öneri olduğunu ve bunun coğrafyanın ve toprağın yapısına çok aykırı bir görüş olduğunu belirten Akkoyunlu, “Hatta örneğin Köyceğiz’de yanan bir kızılçam ormanına, İzmir’den getireceğiniz bir kızılçam tohumu bile dikseniz olmaz, yani tutmaz. Bu ağaçlar, bu makiler topraktaki mineral yapısı, hava, yağmur oranı gibi etkenlere endeksli olarak büyüyor” bilgisini de veriyor.
Yaban kedisi ve Likya semenderinin yaşam alanı yok oldu
Umay Karabaş ise yitirilen canlılara ilişkin konuşuyor:
“Yanan hayvanların sayılarına ilişkin tam bir bilgimiz yok. Ama mesela Muğla’da çok dar bir habitatta yaşayan yaban kedisi habitatının şu anda büyük oranda yandığını düşünüyoruz. Aynı şekilde nesli tükenmekte olan ve endemik bir tür olan Likya semenderi de öyle. Onun da durumunu tam olarak bilmiyoruz.”
Karabaş ağaç dikimi konusunda ise şunları söylüyor: “Eğer ağaç dikimi yapılacaksa, bundan 50-60 sene yaşlı hali nasılsa o şekilde bir ağaçlandırma yapılması lazım. Zaten bilim insanları ilk günden itibaren neyi nasıl yapacağımızı söylemeye başladılar, bunlara kulak verilmeli. Bilim insanlarıyla çalışmamayı hiç bırakmamak için, Muğla’da hem büyükşehir hem de ilçeler özelinde çok sağlam siyasi irade ortaya koymak gerekiyor. Bu siyasi iradeye ihtiyaç var.”
Muğla’da arıcılıkta en çok zarar gören köyler Turgut, Orhaniye ve Osmaniye köyleri. Bu köyler hem yaşam alanlarını hem de bütün gelir kaynaklarını kaybettiler. Hasan Cemal Belbek de bölge açısından önemli bir alan olan arıcılığın, yangınlardan önemli oranda etkilendiğini hatırlatarak, Muğla’nın çam balı üretiminin önemli bir merkezi olduğunu belirtiyor:
“Özellikle Marmaris, çam balında lider durumunda, 3-5 bin ton arası çam balı rekoltesi var. Ancak Marmaris’in bal üretim alanlarını ciddi bir oranda kaybettiği yönünde haberler geliyor. Keza Milas ciddi zarara uğramış durumda. Köyceğiz, bu açıdan biraz daha şanslı, burada yaklaşık 850 arıcı aile var, onlar yangından önce arılarını daha serin alanlara taşımıştı. Rehabilitasyon sürecinde bal üreticilerinin taleplerini ve önerilerini mutlaka dikkate almak gerekiyor. Mesela dün konuştuğum bir arıcı Basra böceğinin kültürünün alınması ve çoğaltılmasının çok önemli olduğunu söylemişti. Ancak Türkiye’de tarımsal desteklemelerin tamamı istismara çok açık hale geldiği için, üreticiler istismar riskinden de çekiniyor.”
Son söz Umay Karabaş’ta. Muğla’daki doğal habitatların tümünün baskı altında olduğunu ve kendilerinin Akbelen’e yakın yangınlar sürmesine rağmen, nöbet alanından hiç ayrılmadıklarını söyleyen Karabaş, yangını fırsat bilenlerin genel gönüllüleri bir nevi kandırarak, Akbelen ormanında ‘yangın koridoru’ açma iddiasıyla 100 ağaç kestiğini söylüyor: “Nöbeti hiç bırakmadık, çünkü karşımızda nasıl kötücül bir ruh olduğunu biliyorduk. Yangın zamanında Limak-İçdaş’ı suçüstü yakaladık. Bütün Muğla yangınlarla uğraşırken, Denizli’den gelip mazotlu testere kullanan gönüllüleri Akbelen’e getirdiler. Yangın koridoru açacaksınız deyip Akbelen ormanında ağaç kestirdiler. Arkadaşlarımız son anda yakalayıp engellediler.”
İnşaat Müteahhitleri Konfederasyonu (İMKON) öncülüğünde gerçekleştirilen Türkiye İnşaat Sektörü İstişare Toplantısı’nda, inşaatların 2 Eylül Perşembe günü durdurulması kararı çıktı. İMKON Genel Başkanı Tahir Tellioğlu, çimento sektörünün tüm girişimlere rağmen zam yapmaya devam ettiğini söyledi.
Aşırı zamlara karşı yapılan uyarıların sonuç vermediği gibi çimentonun tonunun yüzde 12’lik zamla 500 liraya yükseltildiğini vurgulayan Tellioğlu, Anadolu’daki dernekler ve birliklerle yaptıkları toplantıdan eyleme yüzde 80 destek kararı çıktığını duyurdu.
‘Çimento sektöründe kartel oluştu’
“6 milyon konut kentsel dönüşüm beklerken çimento kartelinin yüzde iki yüz zam yapması kabul edilemez, 250 alt sektöre de ciddi zarar vermektedir” diyen Tellioğlu, perşembe günkü boykot ve iş bırakma eyleminin ardından önümüzdeki çarşamba günü de ulusal basına açıklama yapacaklarını ifade etti.
Dünya gazetesinden Duygu Şahin Durmaz‘ın haberine göre İMKON Başkanı Tellioğlu, inşaat girdilerindeki zamlara ilişkin şunları söyledi:
“İnşaat sektörü temel malzemelerine, özellikle demir ve çimentoya çok daha fazla, fahiş oranda zam geldi. Demir fiyatları kısmen kontrol altına alındı. Fakat çimentoya gelince her geçen gün fiyat artışıyla karşı karşıyayız. Çimentonun yurtdışı girdisi hemen hemen yok. Yurtdışından ithalata dayalı bir mamul durumları da yok. İmalat maliyetlerinin en önemli girişi enerji, toprak, bunları da üst üste koyduğumu zaman ortalama yüzde 50-60 arasında maliyet artışlarının olmasını kabul edebiliriz. Fakat yüzde 200 maliyet artışları kabul edilir gibi değil. Geçen yıl tonda 160 TL olan çimento fiyatını 450 TL yapmışlardı. Buna itiraz etmiştik, bakan bey de bize hak vermişti. Fakat bırakın indirim yapmayı devamlı zam yapıldı, bu da yetmezmiş gibi rekabet kurumuna aykırı bir şekilde Türkiye’nin muhtelif yerlerindeki çimento bölgelerini parsel parsel belirlemişler. Ucuz satanlara da yaptırım söz konusu.”
ÇEİS: Fiyatlar maliyetin altında
TÜRKÇİMENTO ileÇimento Endüstrisi İşverenleri Sendikası (ÇEİS) ise yaptığı ortak açıklamada, fiyatlarda yüzde 200 gibi olağandışı bir artış yapıldığı iddialarının gerçeği yansıtmadığı öne sürüldü. Açıklamada, mevcut duruma ilişkin şu savunma yapıldı:
“2021 yılı Temmuz ayında petrokok fiyatları geçen senenin temmuz ayına göre yüzde 270, ithal kömür ve elektrik fiyatları sırasıyla yüzde 193 ve yüzde 64 oranında artmıştır. Aynı dönemde dolar kuru ise 6,86 TL’den 8,63 TL’ye yükselmiştir. Tüm bu gelişmelere rağmen sektördeki fiyatlar, maliyet artışının çok daha altında seyretmektedir. İnşaat sektöründe yaşanan sıkıntıların nedeni olarak sektörümüzün hedef gösterilmeye çalışılması, makul görünmemektedir.”
2018’de de iş bırakılmıştı
Tüm İnşaat Müteahhitleri Federasyonu‘na bağlı sekiz ildeki yaklaşık 30 bin müteahhit, 2018 yılında da, çelik fiyatlarındaki aşırı artışa karşı 1-15 Haziran tarihlerinde iş bırakmıştı. Tellioğlu o dönem yaptığı açıklamada, ‘demir-çelik fiyatlarına gelen aşırı zamlara karşı, iktidarın ve muhalefetin sessiz kalmasına’ karşı iş bıraktıklarını belirtmişti.
Türk Hava Yolları (THY) Genel Müdürü Bilal Ekşi, Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımda, 6 Eylül 2021 tarihinden sonra iç hatlarda seyahat edecek yolculardan PCR testi ya da aşı kartı isteneceğini duyurdu.
Birçok kurum da yolcularından seyahat öncesinde PCR testi ya da aşı kartı istemeye hazırlanıyor.
İçişleri Bakanlığı’nın genelgesine dayandırıldı
Bilal Ekşi’nin yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:
6 Eylül’den sonra iç hatlarda uygulanacak AŞI ve PCR testi uygulaması, İçişleri Bakanlığı genelgesi gereği uygulanacak olup mevcut genelge kapsamında tüm havayolları, otobüsler ve demiryolları da aynı uygulamaya tabi olacaklardır.”
6 Eylül'den sonra iç hatlarda uygulanacak AŞI ve PCR testi uygulaması, İçişleri Bakanlığı genelgesi gereği uygulanacak olup mevcut genelge kapsamında tüm havayolları, otobüsler ve demiryolları da aynı uygulamaya tabi olacaklardır.
İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı genelgede geçen ifade ise şu şekilde:
“Aşısız veya hastalığı geçirmemiş kişilerin özel araç hariç uçak, otobüs, tren veya diğer toplu ulaşım araçlarıyla gerçekleştirecekleri şehirlerarası seyahatler için de negatif sonuçlu PCR testi bulunacak. Bu çerçevede 6 Eylül 2021 Pazartesi gününden itibaren seyahat firmalarınca araca kabul aşamasında HES kodu üzerinden kişilerin aşılı/geçirilmiş hastalık (Covid-19 hastalığı sonrası bilimsel olarak bağışık kabul edilen süreye göre) veya azami 48 saat önce yapılmış negatif PCR testi sorgulaması yapılacak. Kişi hastalığı geçirmemiş veya aşılı değil veya negatif PCR testi yok ise bu kişilerin seyahatine müsaade edilmeyecek.”
Taliban Sözcüsü Zebihullah Mücahit,Kabil Havaalanı‘nın güvenliğini kendilerinin sağlayacağını, “Türk askerini olumsuz bir durum meydana gelmemesi için istemediklerini” söyledi.
Euronews‘e konuşan Mücahit, “Türkiye bizim için önemli bir ülke. Müslüman ve kardeş bir millet. Kalıcı ve iyi ilişkiler kurmak isteriz. Güçlü ve diplomatik ilişkilere sahip olmak isteriz” dedi.
‘Teknik, ticari ve diplomatik konularda yardım isteriz’
“Türkiye ile dostluktan yanayız” diyen Taliban sözcüsü NATO üyesi Türkiye’nin askerini Kabil’de istememelerinin sebebini ise, “Bunun nedeni, Allah korusun bizimle Türkiye arasında olumsuz bakışın (kötü durumun) meydana gelmemesi” diye açıkladı.
Afgan halkının dış güçlere karşı oldukça hassas olduğunu belirten Mücahit, şöyle konuştu:
“Afganistan halkı dış ülkelerin güçlerine karşı çok hassas. Biz (Türkiye’ye karşı) hassasiyetin daha fazla artmasını istemeyiz. Dolayısıyla Kabil Havaalanı’nın güvenliğini kendimiz sağlayacağız. Havaalanının tüm kapasitelerini kendimiz kullanabiliriz ama eğer teknik, ticari ve diplomatik konular olursa tabii ki (Türkiye’den) yardım talep edeceğiz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Afganistan’da yönetimi ele geçiren Taliban’ın kendilerine Kabil Havalimanı’nı işletmek için teklif yaptıklarını söylemiş, her şey netleştiğinde gerekirse örgütle görüşeceklerini belirtmişti.
Büyükada Rum Yetimhanesi’nin restorasyon çalışmaları öncesi son hazırlıklar yapıldı.
Çalışmalar hakkında yetimhane bahçesinde yapılan bilgilendirme toplantısında konuşan Fener Rum Patriği Bartholomeos, “Kapsamlı bir el birliğinden çıkacak güç ile yılların birikimi bu sorun çözülebilir ve Yetimhane şehirlerin kraliçesi olarak tarif edilen İstanbul’a kazandırılabilir” dedi.
‘Kaderi bizlerin sorumluluğunda’
Toplantıya Fener Rum Patriği Bartholomeos, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni temsilen belediye iştiraki Bimtaş A.Ş. Genel Müdürü Özcan Biçer, Adalar Belediye Başkanı Erdem Gül, Europa Nostra Türkiye Başkanı Burçin Altınsay Özgüner, Adalar Vakfı Başkanı Halim Bulutoğlu ve proje koordinatörü Laki Vingas katıldı.
Fener Rum Patriği, yetimhanenin herkesin ortak değeri olduğuna dikkat çekip, ‘Kaderi bizlerin sorumluluğundadır’ ifadelerini kullandı:
Mimari özellikleriyle tüm dünyaca bilinen bu bina aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, ilerici eğitimin, fedakârlığın ve şefkatin abidesidir. Bugün de son derece ihtiyaç duyduğumuz bu manevi değerlerin somut ve tarihe mal olmuş halidir. Yetimhanenin son on yıllarda yaşadığı ve hepimizi üzen erime sürecine dur demek vatandaş bilinci olan herkesin vicdani görevidir. Çünkü yetimhane hepimizin ortak değeridir ve kaderi bizlerin sorumluluğundadır.
Bu nedenle Patrikhanemiz, şehrimizin ve insanlığın önemli bir değeri olan yetimhaneyi tüm teknik ve ekonomik zorluklara rağmen yeniden ayağa kaldırmak hususundaki gayretini daha geniş çevrelere yayarak, güçlendirmeyi hedeflemektedir. Bu noktada devlet makamları, belediyeler, sivil toplum kuruluşları ve tüm İstanbul sevdalılarına ulaşarak desteklerini almayı arzulamaktayız. Ancak böyle kapsamlı bir el birliğinden çıkacak güç ile yılların birikimi bu sorun çözülebilir ve yetimhane şehirlerin kraliçesi olarak tarif edilen İstanbul’a kazandırılabilir.”
‘Bütünlüğünü korudu’
Yetimhane Restorasyon Projesi Koordinatörü Laki Vingas ise, yetimhanenin birçok bölümünün ciddi tahribata uğramasına rağmen, bütünlüğünü koruduğunu anlattı:
Birçok bölümleri ve çatısı ciddi olarak tahribata uğrasa da bütünlüğünü koruyarak ayakta kalmayı başardı. Çok şükür ki, orijinal hali ve son teknoloji ile rölövesi çıkarılarak kayıt altına alındı ve yarınlara bir anıt eser olarak taşınmasının önünde önemli bir kapı açıldı. Europa Nostra Türkiye’nin girişimiyle, 2018 yılında Yetimhaneyi ‘Avrupa’nın tehlike altındaki 7 Kültürel miras alanından biri olarak ilan etti’ Akabinde toplantılar, buluşmalar ziyaretler süreci başladı.
Danışma kurulu ve sekretarya oluşturuldu, logosu tasarlandı ve seçildi, web sitesi düzenlendi, destek projelerine müracaat edildi, dijital belgeleme, rölöve çizimleri ve malzeme analizleri sonuçlandı; ilgili anıtlar kuruluna sunuldu, restitüsyon çizimleri hızla devam etmekte, Tarih Vakfı ile arşiv belgeleme çalışmaları başlandı. Prof. Mehmet Alper ve eşi Prof. Berrin Alper’in 1992 yılında hazırladıkları projeler ve araştırmalar kitaplaştırıldı.”
Vingas ayrıca, “Restorasyon öncesi binanın korunmasına yönelik geçici destekleme tedbirlerinin rölöveye uygun şekilde anıtlar kuruluna sunulması. Binanın fonksiyonunun belirlenmesi konusunda Eylül, Ekim aylarında uzmanların katılacağı bir çalıştayın düzenlenmesi ve tabii ki restorasyon için finans imkanlarının tespit edilmesi önceliklerimiz arasında olacaktır” ifadelerini kullandı.
‘Nasıl restore edileceği oldukça önemli’
Europa Nostra Türkiye Başkanı Burçin Altınsay da binanın restorasyonuyla ilgili çok büyük bir zorluk olmadığını ifade etti ve şu açıklamalarda bulundu:
Yetimhanenin gelecekteki kullanımı hakkında kesin bir konseptin geliştirilmesi öneriliyordu. Yetimhane için çevre enstitüsü ve inançlar arası diyalog merkezi işlevi düşünülen bir işlevdi. Bunun yanı sıra projenin uygulanabilirliğini sağlamak için farklı işlevlerin de bir arada bulunabileceği farklı kullanımların da bir arada düşünülebileceği tavsiye edilmişti. Aynı zamanda bütün paydaşların bu sürece hayati bir önemi olduğunu vurgulandı. Bir yönetim birimi kurulmalı. Yetimhanenin yapım teknikleri ve malzemesi açısından çok da sıra dışı bir yapı değildir. Aslında bakılırsa restorasyonuyla ilgili çok büyük bir zorluk yoktur. Boyuyla ve ölçüleriyle ilgili olsa zorluk vardı. Yetimhanenin bundan sonra nasıl kullanılacağı, nasıl restore edileceği oldukça önemli. Burada klasik restorasyon yöntemlerinin belki biraz dışında düşünmemiz gerek.”
Ne olmuştu?
Mimar Alexander Vallaury tarafından 1898’de inşa edilen Prinkipo Palas Oteli, ruhsat verilmemesi üzerine 1900’lerin başında bir Rum tarafından satın alınarak, yetimhane olarak kullanılması şartıyla Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi‘ne bağışlanmıştı. Yapıya, 1964’te kapısına kilit vurulana kadar yaklaşık yaklaşık 6 bin yetime yuva oldu. Büyükada Rum Yetimhanesi, 57 yıl önce kaderine terk edilmişti.
NASA’da görevli bilim insanı Josh Willis, Grönland üzerinden yaptığı bir uçuşta buz tabakasındaki devasa erimeyi gözlemledi.
Mashable’a bir demeç veren Willis, “Bilinmesi gereken en önemli şey tüm büyük erime olaylarının son yirmi yıl içerisinde gerçekleştiği. Çünkü Grönland’taki erime, insanın iklime müdahalesi nedeniyle her on yılda daha aşırı hale geliyor” dedi.
Zirvede dahi erime yaşanıyor
Arktik’teki bilim insanları Grönland’ın son birkaç on yılda 350 yılda olduğundan daha hızlı eridiğini keşfetti. Buz tabakası her geçen gün daha fazla küçülüyor. Ağustos ortasındaki sıcak dalgası sırasında Teksas’ın üç katı büyüklüğünde buz tabakası eridi.
İklim ısındıkça ve sıcak dalgaları aşırı hale geldikçe adanın tipik olarak soğuk olan zirvesinde dahi erime yaşanmaya başlandı. Bu yaz da Grönland ciddi sıcak dalgalarından etkilendi. Hatta zirveye tarihte ilk kez yağmur yağdı.
Fotoğraf: Josh Willis/ NASA
Havadan görüntülendi
Aşağıdaki fotoğraflar, ise güneybatı Grönland üzerinde uçuş yapan ve “Indiana Jones uçağı” olarak bilinen büyük bir DC-3 pervaneli uçaktan çekildi. Koyu mavi alanlar erimiş su havuzlarını gösteriyor.
Daha açık mavi alanlar ise karın suya doyduğu “kar bataklıklarına” ait. Bu eriyik genellikle okyanusa doğru uçsuz bucaksız nehirler oluşturarak akıyor.
‘Bu ölçekte bir erime görmedim’
Willis ve NASA’daki ekibi aslında anakaradaki erimeyi araştırmak için uçmuyorlardı. Ekip, Oceans Melting Grönland misyonunun bir parçası olarak şu anda ısınan okyanusun dünyanın en büyük buz kütlelerini nasıl erittiğini ölçmek için dev adanın kıyılarındaki denizlere sensörler bırakıyor.
Ancak ekip daha fazla ekipman almak için Grönland’a uçarken buz kütlesindeki devasa azalışa şahit oldu. Kaptanları Jim Haffey daha önce bu ölçekte bir erime görmediğini söyledi.
There's currently a lot of blue ice and melt water ponds on the SW #Greenland ice sheet. These bright snow and ice patterns look beautiful in satellite images but they tell the same story as the dark areas scorched by giant wildfires in California or Siberia. #ClimateActionNowpic.twitter.com/dEBGvtPS7N
Willis ise kaptan hakkında “25 yıldır buz tabakasının üzerinde uçuyor ve hemen hemen her şeyi gördü. Bir bilim insanı olarak birilerinin gördüklerine dair sözlerine bakmadan önce verileri incelemek isterim. Bu sefer veriler de pilotla aynı hikayeyi anlatıyor” dedi.
Danimarka‘nın Grönland Buz Levhasını İzleme programından bir bilim insanı tarafından çekilen videonun gösterdiği gibi, diğer Arktik bilim insanları da yakın zamanda Grönland üzerinde geniş erimiş su ovaları tespit ettiler:
Kutup ve buz bölgelerini araştıran bir kurum olan Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi‘ne göre, Grönland’da bu yılın hem temmuz ayı sonlarında hem de ağustos ayı ortasında 800 bin kilometrekareden büyük bir erime olayı meydana geldi.
Tek bir yaz içerisinde bu tür aşırı erimenin birden fazla gerçekleşmesi tarihte yalnızca iki kez gerçekleşti: 2021 ve 2012.
Fotoğraf: National Snow And Ice Data Center
Grönland ve Antarktika’daki gezegenin en büyük iki buz tabakasının erimesinin çok önemli küresel sonuçları var. Son 30 yılda Grönland ve Antarktika’daki buz kaybı şimdiden altı kat arttı.
Bu durum bilim insanlarını derinden endişelendiriyor. Buz tabakası ve okyanus araştırmacıları yalnızca bu yüzyıl içerisinde deniz seviyelerinin 4,5 ve 7,5 metre arasında yükselmesini bekliyor.
Bu yaz mevsimi boyunca ülkemizde ve Avrupa’da yaşanan, büyük can kayıpları ile ekonomik kayıplara neden olan orman yangınları, büyük seller küresel iklim krizini tekrar gündeme taşıdı. Hepimizin çok iyi bildiği gibi küresel ısınmanın acı verici ve yıkıcı etkilerinden kaçınmak için fosil yakıtların kullanımını terk etmek ve atmosfere karbondioksit salınımını durdurmak tek çözüm. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli‘nin (IPCC) son raporu da bunu bir kez daha vurguluyor.
Ancak son zamanlarda doğal gaz kullanımını bunun dışında bırakmak isteyenlerin olduğu görülüyor. Oysa doğal gazın önemli bir bileşeni olan metan gazı da önemli bir sera gazı… IPCC’ye göre metan, tek başına sanayi öncesi dönemden günümüze kadar küresel ısınmaya 0.5 C° katkı da bulundu. Buna rağmen hala ana bileşeni metan olan doğal gaz, birçok ülke de nispeten temiz bir fosil enerji kaynağı olarak kabul ediliyor ve kullanımı son yirmi yılda tüm dünyada % 50’den fazla arttı. Bu bilim insanlarına göre bu durum endişe verici bir gelişme. Çünkü metanın atmosferin çok küçük bir kısmını oluşturmasına ve atmosferde CO₂’in sadece 1/200 kadar olmasına karşın serbest kaldıktan sonraki ilk 20 yılda, ondan yaklaşık 80 kat daha güçlü olarak atmosferdeki ısıyı hapsetme etkisi yapıyor.
Metan kaynakları
Şimdi bilim insanları metan emisyonlarını azaltmak için çalışıyor ve bunun için iki önemli sorunun yanıtını arıyor Bu sorulardan ilki önemli metan gazı kaynaklarının ne olduğu üstüne; ikinci yanıtı aranan soru ise bu kaynakların nerelerde yoğunlaştığı ve küresel iklim değişikliği üzerine olumsuz etkilerinin ne olduğu hakkında… Nature’de yayınlanan bir makalede, Çevre Savunma Fonu‘ndan (EDF) Ilissa Ocko ve çalışma arkadaşlarına göre, hayvancılık küresel metan yükünün toplamının % 31’inden sorumlu… İkinci sırada ise %26’lık pay ile petrol ve doğal gaz kullanımı geliyor. Metan gazının diğer kaynakları ise çöplükler, kömür madenleri, pirinç tarlaları ve atık su arıtma tesisleri…
Hayvancılık nedeniyle çıkan metan gazını azaltmak oldukça güç. Metanı azaltmak için insanlar daha az et tüketebilir. Ancak insanları diyetlerini değiştirmeye ikna etmek nadiren basittir. Ayrıca, et tüketimi çok yüksek olan zengin ülkelerin yanı sıra düşük ve orta gelirli ülkelerde artan gelirleriyle paralel olarak et tüketimi artıyor. Zengin ülkeleri daha az et tüketmeye dönük çabalar bugüne kadar ciddi bir sonuç vermedi. Diğer sektörlerde çıkan metan gazını azaltabilmek hayvancılığın azaltılmasından daha kolay mıdır? EDF’den Ocko ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı rapora göre petrol ve doğal gaz kullanımına müdahale edilerek ve atık sahaları rehabilite edilerek küresel metan emisyonları 2030 yılına kadar %57 oranında azaltılabilir. Petrol ve doğal gaz kullanımını azaltarak, çöp sahaları ve atık su tesislerinde metan yakalanıp elektrik üretiminde kullanılarak bu azaltım oranı yakalanabilir.
Emisyonlar uluslararası bir gözlemevinden izlenecek
Tabii bir de metan gazının atmosfere bırakıldığı noktaların da tespit edilmesi gerekiyor. Bunun içinde çalışmalarında Ocko ve arkadaşları uydu teknolojisinden faydalanıyor. Araştırmacılar çalışmalarında, bu önlemlerin dünya çapında uygulanması halinde, küresel ısınmada öngörülen artışların 2050’ye kadar 0,25 °C, 2100’e kadar ise 0,5 °C azaltabileceğini hesaplamışlar. Bunlar, dünyanın zaten 1,1 °C ısındığı ve küresel liderlerin toplamı 1,5-2 °C ile sınırlamayı taahhüt ettiği düşünüldüğünde önemli bir kazanım…
Geçtiğimiz mart ayında, Birleşmiş Milletler Çevre Programı ve Avrupa Komisyonu, atmosfere bırakılan metan miktarını azaltma çabalarını koordine etmek ve politika yapıcıların harekete geçmesine yardımcı olmak için Uluslararası Metan Emisyon Gözlemevi projesini (International Methane Emissions Observatory) başlattı. Gözlemevi, hükümetlerden ve endüstriden gelen tahmini emisyon envanterlerine de erişebilecek. Yaklaşık 70 petrol ve gaz üreticisi, hükümetler, kar amacı gütmeyen kuruluşlar, işletmeler ve diğerlerinin yer aldığı uluslararası bir girişim olan İklim ve Temiz Hava Koalisyonu da bu girişim kapsamında açık emisyon azaltma hedefleri belirlemeyi ve mevcut emisyonları bu girişime bildirmeyi de taahhüt etti. Bu çalışma, kasım ayında İngiltere‘nin Glasgow kentinde düzenlenecek BM İklim Konferansı‘nda verilecek yeni metan azaltma taahhütlerinin bildirilmesine de yardımcı olacak.
Atmosferde CO₂ olduğu sürece dünya ısınmaya devam edecek. Ancak metan ve diğer güçlü sera gazlarının emisyonlarını azaltılarak bu süreç yavaşlatılabilir. Bu yüzden hükümetler doğal gaz kullanımına dönük programlar yaparken, katı ve sıvı atık alanlarını planlarken atmosfere metan gazı salınımını azaltıcı politikaları da göz önünde tutmalı…
Ekonomi Gazetecileri Derneği’nin (EGD) ÇEVKO ile işbirliği yaparak gerçekleştirdiği etkinliklerin sonuncusunda “İklim Krizi ve Sürdürülebilirlik” başlıklı bir toplantı gerçekleştirildi.
Toplantıda konuşmacı olan Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz iklim tehdidi konusuna değindi.
Giyim, kuşam, tüketim alışkanlıklarından seyahat tercihlerine, gıda maddesi tüketim ve saklama tercihlerine birçok alanda iklim tehdidine karşı yapılması gerekenleri anlatan Kurnaz, özellikle kıyafet konusuna dikkat çekti.
‘Kıyafetlerin etiketlerini sökmeyin’
Kullanılan kıyafetlerden etiketlerinin sökülmesinin geri dönüşümü zora soktuğunu ifade eden Kurnaz, “Kıyafet alıyorsak aldığımız her kıyafeti uzun süre giymeye dikkat etmeliyiz. Önceliğimiz bu olmalı. Bunun yanı sıra aldığımız kıyafetlerde kesinlikle etiketleri sökmemeliyiz. Kıyafetlerin üzerinde yer alan etiketler kimlik niteliği taşımaktadır. Eğer bir kıyafetin kimliği yoksa neye göre geri dönüşüm yapılabileceği tespit edilememektedir. Bu da o ürünün geri dönüşümünü zorlaştırmaktadır” ifadelerini kullandı.
Toprak: Kurumlarla işbirliği yapıyoruz
Moderatörlüğünü üstlendiği toplantıda iklim değişikliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Ekonomi Gazetecileri Derneği Başkanı Celal Toprak ise, EGD Küresel Isınma Kurultayı Komitesi’nin bu konuda uzun yıllardır çalışmakta olduğunu kaydetti.
Celal Toprak, iklim değişikliği hakkında toplumda farkındalığın yaratılması için ÇEVKO Vakfı başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla işbirliği yaptıklarını belirtti.
‘Planlı eylemler hız kazanmalı’
Çevrim içi toplantının açılışını yapan ÇEVKO Vakfı Genel Sekreteri Mete İmer, iklim krizinin her geçen gün kendini tüm dünyada ve ülkemizde daha fazla hissettirdiğini; bu krize karşı bireylerin, sivil toplumun, sanayinin, ulusun temsilcilerinin ve özellikle kamu otoritelerinin planlı eylemlerinin artık hızlanması gerektiğini belirtti.
ÇEVKO Vakfı İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik Çalışma Grubu’nun, Paris Anlaşması’nın BM’de imzalanmasının ardından 2016 yılında kurulduğunu, görevinin toplumda bu konuda farkındalık yaratmak ve eyleme geçmeyi hızlandırmak olduğunu kaydetti.
EGD Küresel Isınma Kurultayı Komitesi işbirliğiyle hazırlanan iklim krizi ve sürdürülebilirlik söyleşilerinin 2021 yılı boyunca süreceğini sözlerine ekledi.