Ana Sayfa Blog Sayfa 1302

Orman sakinleri ve Thomas Hardy

Thomas Hardy’nin kendi en beğendiği romanı olan Orman Sakinleri, Taciser Belge çevirisiyle İletişim Yayınları’ndan kısa bir süre önce çıktı. Heyecanla beklediğim romanı çıkar çıkmaz okudum. Bu önemli başyapıtı sizin de okumanızı sağlamak için biraz romandan ve genel olarak da Thomas Hardy’den bahsetmek istiyorum.

Modern ekoeleştirel edebiyatın öncü yazarı

“Sıradan doğanın huzuru ve insanoğlunun inatçı düşmanlığı arasındaki fark, burada açıkça görülebiliyordu.” (1)

“ Az önce yaşanan olaydan sonra bu manzaranın varlığı, kişiyi, evrenin merhametli doğasını, insanoğlunun leke benzeri varlığıyla kirlettiğini düşünmeye teşvik ediyordu.” (2)

Bu cümleleri okuduğunuzda Hardy’yi radikal derin ekolojist bir yazar olarak bile adlandırabilirsiniz belki, ancak o insan türünden nefret etmez. Onu doğada “kanserli bir hücre” olarak da görmez. Hatta en olumsuz özellikleri barındıran karakterlerini bile size sevdirir. İnsan kişiliklerine iyilik ya da kötülüğün ötesinde bir yerden bakar. Örneğin Orman Sakinleri’nin Fitzpiers’ini, bütün tutarsızlıkları ve çıkarcı davranışlarına rağmen seversiniz. Yine Casterbridge Başkanı’nın Michael Henchard’ını, her türlü pespayelikleri içerisinde kabul edersiniz. Hardy, Henchard üzerinden insanın çok kişilikli olabileceğinin ve verili kişiliğinde olağanüstü değişiklikler yaşayabileceğinin müthiş bir psikolojik çözümlemesini sunar.

Spinoza etkisi

Yukarıdaki cümleler daha çok Hardy’nin, insanın doğayla uyumsuz yaşamadaki ısrarına olan öfkenin ifadesidir. Naturalist yazının en önde gelen yazarlarından olan Thomas Hardy, sanayileşmenin getirdiği ve getireceklerine hep kuşkuyla bakmış ve romanlarında bu uyarıyı yapmaya çalışmıştır. Hardy, köy yaşamını ve kırsalı hep kent yaşamına yeğlemiştir. Üstelik kendisi kent yaşamının her türlü entelektüel ve sanatsal ortamlarında bulunmasına rağmen bu böyledir. Küçük mütevâzı evinde hasta babasıyla birlikte yaşayıp çiftçilerin alet-edavatına bakım yaparak ve kamış yontarak geçimini sağlamak zorunda olan genç kadın Marty South, Hardy’nin en sevdiği karakteridir. Marty South, doğayla uyumlu minimal yaşamıyla neredeyse hiç karbon ayak izi üretmez. Ancak yine Marty karakterinin, çok erken yaşta çalışmak zorunda olması üzerinden sosyal eşitsizliği vurgulamayı da ihmal etmez. Kentli ve sosyeteden olan Mrs. Charmond ile köylü ve aynı zamanda entelektüel olan Grace arasında ise tercihini Grace’ten yana yapar.

Spinoza’dan etkilendiği romanlarında çok belli olan Hardy, doğanın insan yaşamı üzerindeki belirleyiciliğini abartmakla eleştirilmiştir. Doğanın, insan bedeni ve sosyal yaşamı üzerindeki etkilerini hemen her romanında hissettirse de ben okuduğum romanlarının genelinde, Hardy’nin aşırı determinist bir yaklaşımı olduğunu söyleyemem. Ancak determinizmin yokluğundan da bahsedemeyiz. Bu eleştirel yoruma, romanlarında en az olaylar ve karakterler kadar doğanın ritimleri ve frekanslarına sanki ayrı bir karaktermiş gibi yer veriyor olması yol açmış olabilir. Bu tarz romancılığın benim çok hoşuma gittiğini söylemeliyim. Örneğin Orman Sakinleri’nin baş karakterlerinden Giles Winterborne’un bedensel hareketlerinin, doğanın salınımlarıyla ve ritmiyle özdeşleştirildiği sahneler çok etkileyicidir. Bu tahlil Casterbridge Başkanı’ndaki Henchard’ın kırdaki yürüyüş sahneleri için ve Çılgın Kalabalıktan Uzak’ın Mr. Oak’ı için de geçerli. Marty South’tan yukarıda bu minvalde bahsetmiştik zaten.

Thomas Hardy.

Şunu belirtmeliyiz ki “ Hardy, sözgelimi Tolstoy’un Anna Karenina’da yaptığı gibi karakterlerin ( Levin ) toprakla kurduğu olumlu ilişkiyi mutlu bir hayatla mükâfatlandırmaz. Ne Winterborne ne Marty South ne de diğerleri doğaya yakın oldukları için onun gazabından kurtulabilirler.” (3) Burada Hardy romanlarında gördüğüm kurguyu anlatmalıyım. Hardy’nin romanlarında, akıştan romanın gidişatını ve sonunu tahmin etmeniz pek mümkün değildir. Bu kurgu tarzı, romanlarına müthiş bir gerilim havası katar.

Hardy’nin izinde Lawrence

İngiliz Edebiyatı’nın ve 20.yüzyılın en önemli yazarlarından D. H. Lawrence, çok sevdiği ancak küçük eleştirilerini de esirgemediği Thomas Hardy’nin izinden gitmiş ve sanayileşme karşıtlığını, romanlarında üst düzeye çıkarmıştır. Lawrence, özellikle Greg Garrard’ın Ekoeleştiri kitabında modern edebiyatın en önemli ekoeleştirel yazarlarından birisi olarak gösterilir. Garrard’ın bu kitapta Thomas Hardy’ye yer vermesini de beklerdim doğrusu. Ekoeleştirel edebiyat, kaybettiğimiz doğayı yeniden kurgulama çabasıdır diyebiliriz. Bu bağlamda İngiliz sanayileşmesinin doğayı inanılmaz ölçülerde tahrip ettiği bir dönemde Hardy, bu yok ediciliğin içerisinde edebiyatıyla kendisini “pastoral senfoniler”  yaratmaya adamıştır adeta. Sadece bu nedenle bile ekoeleştirel edebiyatta önemli bir yeri hak etmektedir.

Hardy’nin Adsız sansız Bir Jude romanına yazdığı son sözle saygısını gösteren Lawrence, özellikle Aşık Kadınlar, Lady Chatterley’in Sevgilisi ve Oğullar ve Sevgililer romanlarında modern uygarlığa ve benmerkezci insanlığa çok sert eleştiriler getirir. Hatta Aşık Kadınlar’ın bir yerinde karakterinin ağzından “ Şu insan türünün yok olmasını öyle dilerdim ki” diye seslenir.

Viktoryen dönemin edebiyatta önemli kırılma noktalarından birisinin ustası olarak Thomas Hardy

Kraliçe Victoria’nın hüküm sürdüğü 1837-1901 yılları Viktoryen dönem olarak adlandırılır. Bu döneme katı ahlakçılık, dar görüşlülük, kibar görünüp her şeye kusur bulma, doğaüstü olaylara ilgi ve maddiyatçılık damgasını vurmuştur. Cinselliğin bastırılması yönetimin en önemli uğraşıdır adeta. Yazın hayatı tam da bu döneme denk gelen Hardy, romanlarında belki de İngiliz Edebiyatı’nda bir ilk denecek ölçüde evlilik, aşk, cinsellik, nikâhsız birliktelik, çokeşlilik ile sosyal ve sınıfsal konularda norm dışına çıkmaktan çekinmez. Öyle ki Adsız Sansız Bir Jude romanı, çok ağır eleştirilere uğradığı için roman yazmayı artık bırakıp şiir yazımına yönelmiştir. Hardy’nin dönemdaşı Oscar Wilde’ın başına gelen sansür ve linç düşünüldüğünde zamanın ruhunun ağırlığını daha iyi anlayabiliriz. Yeri gelmişken Hardy’nin şairliğinin romanlarının yapı ve dilinde çok etkili olduğunu söylemeliyiz. Şiir sevgisini romanlarında İngiliz anarşist şair Percy Bysshe Shelley ve Shakespeare’e sık sık yer vermesinden de anlayabiliyoruz.

Hardy’nin bahsettiğimiz konulardaki cesareti, Lawrence ve Virginia Woolf’u ona çok yaklaştırmıştır. Zaten Hardy’nin bu geleneğini ve cesaretini romanlarında daha üst düzeylere taşıyan Lawrence’ın romanlarının yayınlanması uzunca bir süre yasaklanmıştır. Özellikle Virginia Woolf, onu romanda bir çağı kapatıp bir diğerini açan ve ölümüyle İngiliz romanını lidersiz bırakan bir büyük yazar olarak selamlamıştır.

Verdiği eserlerin hemen hepsi başyapıt olma niteliği taşıyan Hardy’nin Orman Sakinleri’ne, Barış Özkul’un yazdığı önsözden şu anekdotla bitirelim.

“Orman Sakinleri sonlardan ziyade seslere, renklere, görüntülere, doğanın beklenmedik müdahalelerine, mevsimlerin akışına, zamanın ritmine, saatin tıkırtılarına kulak kabartıldığında muazzam hüzünlü ve etkileyici bir romandır.”

*

  1. Thomas Hardy, Casterbridge Başkanı, Yedi yayınları 2020, syf.19
  2. Thomas Hardy, Casterbridge Başkanı, Yedi yayınları 2020, syf.19
  3. Thomas Hardy, Orman Sakinleri, İletişim Yayınları 2021, syf.35
  4. Thomas Hardy, Orman Sakinleri, İletişim Yayınları 2021, syf.36

[Bir şarkının hikayesi] I Can’t Get No, Satisfaction/ Rolling Stones

1965 yılında Rolling Stones’un üçüncü Kuzey Amerika turnesinin başlamasından birkaç hafta önce, bir bahar sabahı Keith Richards uyandığında tuhaf bir şey fark etti. Londra’daki yatak odasında sakladığı Philips kasetçalar kırılmış gibi görünüyordu. Bir gün önce kasetçalara yeni bir kaset takmıştı ama bir şekilde 45 dakikalık bant dolmuş ve kaydın sonuna gelinmiş gibi duruyordu. Merakla kaseti başa sardı ve “play”düğmesine bastı.

Hoparlörden üç notalı bir gitar riff’ini takip eden birkaç bas akoru ve basit bir nakarat duyuluyordu: “I can’t get no satisfaction“. Richards’ın sesi oldukça uykulu idi ve müzik yavaşça söndü ve yerini 40 dakikalık bir horlamaya bıraktı. Görünüşe göre Keith Richards uyuklarken bir melodi ile uyanmış, onu akustik gitarı ile kaydetmiş sonra da uykusuna dönmüş gibi duruyordu.  Richards’ı uykusunda neyin uyandırıp veya neyin kızdırdığını ve kayıt aletine “Hiçbir tatmin elde edemiyorum” diye bağırtanın ne olduğunu bilmemiz elbette mümkün değil, ancak şunu biliyoruz ki Rolling Stones’un en büyük single’ının ve Rock tarihinin en büyük hitlerinden birinin ilk notalarını haykırmıştı.

‘Tehlikeli ve yaramaz çocuklar’

60’lı yıllarda İngiltere’de müzik dünyasında çokça tartışılan şeylerden bir tanesi de Beatles ve Rolling Stones arasındaki rekabetti. Rolling Stones’un menajeri Oldham başlarda Beatles’ın menajeri Epstein’ı taklit ederek gruba takım elbise giydirdi. Sonra fikir değiştirip grup için tam Beatles’ın seçtiği tarzın tersi bir tarz benimseyerek uyumsuz elbiseler ve uzun saçlarla ve çok temiz ve saf olmayan bir izlenim yaratmayı tercih etti. Stones’a öngörülemez bir hava vermek ve tehditkar ve kaba ve görünmelerini sağlamak istiyordu. İlk albümlerinin kapağında gülümsemeden poz verdirerek belki de isteyerek Beatles’ın imajı ile ters düşmeye çalışıyordu.

Beatles ailelerin favorisi olabilirdi, ama Stones tehlikeli ve yaramaz çocuklardı ve “I Can’t Get No, Satisfaction” belki de bu hikayenin başlangıcıydı.

Neredeyse tüm Stones klasiklerinde olduğu gibi “Satisfaction” da bir ekip çalışmasıydı.1965 Mayıs’ında Stones’un Florida Clearwater’daki konserinde  dördüncü şarkıdan sonra hayranları olay çıkarınca konser yarım kalmış ve grup daha fazla kaos çıkmaması için otele geri dönmek zorunda kalmıştı. Mick Jagger kızgınlıkla havuz kenarına oturdu ve Richards’ın başladığı işi bitirdi.

20 yıl sonra Jagger, “Satisfaction benim dünyaya bakışım ve her şeye karşı hayal kırıklığım idi” diyecekti. Richards’ın riff’inden ve bulduğu nakarattan etkilenerek yazdığı sözler, Amerika’daki reklam çılgınlığına ve süregelen telaşlı hayata sert bir tepkiydi.

‘Rock adrenalininin vücuda elektrogitarla enjekte edilmesi gibi’

Satisfaction önce 10 Mayıs, sonra da 12 Mayıs 1965’ te iki kere kaydedildi. Başında Keith Richards riff’i Otis Redding tarzında kornolarla çalmak istiyordu ama istediği distorsiyonu sağlayamıyordu. İmdadına hayatını kaybettiği 1985 yılına kadar grubun piyanisti olan Ian Stewart yetişti ve köşedeki dükkandan Gibson’un son yeniliği olan sihirli kutuyu satın aldı. Sonradan ikonik Maestro FZ-1 Fuzz Tone olarak tanınacak bu alet sayesinde istedikleri korno efektini elde etmişlerdi. Richards’ın Gibson gitarıyla çaldığı riff üst üste iki kere kaydedildi. Charlie Watts’ın davulu sanki metronom gibi kusursuzdu. Daha sonra Stewie Wonder, Charlie’nin bu motiflerini “Uptight Everything’s Alright” adlı şarkısında kullanacaktı. Jack Nitzche tef ve piyano çalarak şarkıya ayrı bir değer katmıştı. Mick Jagger’ın vokaldeki performansı ise kusursuzdu.

 

60’lı yıllarda bu avangard şarkıyı ilk duyduğunuzda şoke olmamanız mümkün değildi. Rock müziği adrenalininin elektrogitarla vücuda enjekte edilmesi gibi bir deneyimdi. Nefes almak için bile durmuyor aksine sürekli tekrar eden riff, gümbür gümbür insanın iliklerine kadar işliyordu.

Richards 2010’daki otobiyografisinde “ Fuzz Tone o zamana kadar hiçbir yerde duyulmamıştı ve herkesin hayal gücünü yakalayan o ses idi “diyecekti. Şarkının  başarısının ardından tüm gitar mağazalarındaki Gibson fuzz box stokları tamamen tükenmişti.

Satisfaction Haziran ayında Bilboard’a girdi ve orada 14 hafta kaldı. Single, Amerika’da 1 Milyondan fazla satarak gruba ilk altın plağını kazandırdı. Rolling Stone dergisi “Tüm zamanların en iyi 500 Şarkısı listesinde Satisfaction’u ikinci sırada gösterdi.

Beatles ile Rolling Stones’un arasında her zaman tatlı bir rekabet olmasına rağmen grup üyeleri aynı zamanda iyi arkadaş kalmayı başardılar. Lennon ve Mc Cartney “I Wanna Be Your Man” adlı bestelerini Jagger ve Richards’ın da bulunduğu bir odada bitirmişlerdi ve ilk olarak kaydetmeleri için Stones’a vermişlerdi. Şarkı grubun 63’teki ilk hitlerinden oldu ve İngiltere’de listelerde 12’inci sıraya kadar yükseldi. Beatles ise şarkıyı daha sonra kaydetti.

Bir döneme damgasını vuran bu iki gruptan Beatles’ın iki üyesi John Lennon 1980’de, George Harrison ise 2001 yılında hayatlarını kaybetmişlerdi. The Rolling Stones ‘un Beatles’dan daha uzun süren ve halen devam eden müzik kariyerlerinde başından beri Jagger ve Richards’la beraber olan ve tüm zamanların en iyi davulcuları arasında 12’nci sırada gösterilen Charlie Watts bu hafta, 24.08.2021 Salı günü hayatını kaybetti. 1960’lı yıllarda müzik yapan ve pop ve rock müziğin eşsiz eserlerinin yaratıcıları maalesef birer birer yaşama veda ediyorlar.

Charlie Watts huzur içinde yatabilir.

Bir müzisyenin yaşamdaki misyonu yaptığı müzikle insanları mutlu etmekse, grup arkadaşları ile beraber biz müzikseverleri fazlasıyla memnun ettiler. “Thank you Charlie, we got too much Satisfaction”

Kaynakça

  • Whitley J., The story behind the song: “(I Can’ t Get No) Satisfaction”, “The Rolling Stones” classic they wrote in their sleep, 2020 Far Out
  • Leahey A., Behind The Song” The Rolling Stones,” Satisfaction”, American Songwriter,2019
  • The Story Behind “I Can’t Get No Satsifaction”, The Legends of Music, Dec.2018
  • The Rolling Stones, Charlie Watts, I Can’t Get No Satisfacion, Wikipedia

[Babil’den Sonra] Tarım yapan kent: İstanbul

Yedikule Bostanları, 5’nci yüzyılda Yedikule’den başlayarak Haliç’te son bulan kara surlarının yapımından bu yana varlığını sürdürüyor. II Theodosius’un yaklaşık bin 600 yıl önce inşa ettiği surlar bugün de ayakta duruyor. 1453’de Osmanlı yönetimiyle birlikte kent, belirli bölgelerde tarımsal faaliyetlerin yoğunlaşmasıyla gelişmeye devam etti. 17’nci yüzyılda ise Yedikule- Silivri Kapı bölgesi yoğun tarımsal faaliyetlerin gerçekleştiği bir alana dönüştü. Bizans mimarisinin etkisinde yapılmış olan bu surların yanında bulunan mekânlar, çiftçiler tarafından o zamanlarda depo olarak kullanılmaktaydı. Bostancılar bu mekânları kullanmaları karşılığında duvarların korunmasından sorumlu tutuldular.

Bostancılar, bostanların bugün de sayıca azalsa da yaşamasını, var olmasını sağlayan en önemli etkenlerin başında geliyor. Yedikule bostanlarında birçok farklı etnik gruba mensup bostancı çalışıyordu. Bunlar Bizans, Rum, Ermeni kökenli çiftçilerdi. Zamanla tecrübe ederek öğrendikleri bilgileri birbirlerine aktardılar. İlk zamanlar bostancılık yapan Rumlar ve Ermeniler, bilgilerini Arnavut bostancılara aktardılar. Arnavut bostancılar da şu anda çalışmakta olan Kastamonu Cide’den gelen bostancılara…

Savaş yıllarında Üsküp’den Anadolu’ya gelip Kurtuluş Savaşı’na katılan Arnavut kökenli büyük dedem de çiftçiydi. Cumhuriyet’in ilanın takiben önce Bursa- Nilüfer’de çiftçilik yapıp ardından 1940’lı yıllarda ailesiyle Yedikule’ye yerleşti. Bugün Florya semti sınırlarında kalan eski Nifos Köyü’nde çiftçilik yaptı. Rahmetli Faik dedem her sabah köyden at arabasına yüklediği bakliyatı ve karpuzu yol boyundaki yoksullara dağıta dağıta Yedikule’ye gelir, arabada ne kaldıysa eve boşaltır ve oradan Çemberlitaş’ta işlettiği kahveye gidermiş. Engin gönüllü bu adam, bir gün kahvede otururken geçirdiği kalp kriziyle hayata veda etmiş. Ben ne yazık ki yaşarken onu tanıyamadım. 1960’ların sonunda çocukluğumun önemli bir dönemini Yedikule’de yaşadım. Anımsarım, mahalle aralarında seyyar satıcılar dolaşırdı ve Yedikule- Langa bostanlarının taze ürünlerini aracısız evlerimize ulaştırırlardı. Yedikule’de hala seyyar satıcılar var ama artık sadece halden aldıkları ürünleri, örneğin ithal muzları alabilirsiniz onlardan!

Yedikule Bostanları ve bostancıları hakkındaki en kapsamlı bilgilere 1735 tarihli bir kefil defterinden ulaşılıyor. Defterde sur içindeki 344 bostandan ve Yedikule Kapısı’ndan Silivri Kapı’ya kadar uzanan sur dibi ve çevresindeki dokuz bostandan bahsediliyor. Sur içinde toplam 1381 bostancının 52 neferinin çalıştığı kaydı düşülmüş bu deftere. Bugün ise 30 civarında bostan ayakta kalabilmiş. Kayıtlarda 10’ncu yüzyıldan bugüne bölgede yetişen ürünlerden de söz ediliyor: Roka, pırasa, soğan, pancar, dereotu, kırmızıturp vs. gibi ürünler bugün de üretiliyor.

Tarımsal gıda üretiminde kendine yeten kentten  dışa bağımlılığa

20’nci yüzyılın başlarında kentin batı sınırı henüz kara surlarına dayanmamışken, 1956-1957’de, dönemin başbakanı Adnan Menderes‘in İstanbul’da giriştiği bir dizi imar operasyonu sonucunda önce Vatan Caddesi, ardından da Millet Caddesi açıldı. Bostanlar için sonun başlangıcı bu imar hareketi oldu diyebiliriz. İstanbul Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Murat Kapıkıran bir söyleşide İstanbul 1950’li yıllara kadar tarımsal gıda üretiminde kendine yeten bir kentti” diyor. Bostanların bu bağlamda o gün için çok önemli bir işlevi yerine getirdiğini söylemek mümkün. Kentin plansız imara açılması ve Anadolu’dan aldığı göçlerle hızla nüfusunun çoğalması tarım topraklarının giderek küçülmesine, üretimin artan kent nüfusunun gereksinimlerini karşılamaktan giderek uzaklaşmasına neden oldu. Bugün İstanbul, Antalya gibi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gelen tarım ürünlerine bağımlı bir hale geldi.

Devletin çeşitli kurumları ve yerel yönetimler her dönem surların restorasyonuna dair çaba içerisinde oldu, ama mahalleli Sulukule ve Tarlabaşı’nda gerçekleştirilen kentsel dönüşüm sonucu elde edilen rantın, emlak değeri düşük Yedikule Bostanları’nı da bekleyen bir tehlike olduğu konusunda endişeli. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan kara surlarında İBB tarafından 2013 yılında geliştirilen projelerin devamında bugün de zaman zaman yaşanan girişimler bu endişelerinde hiç de haksız olmadıklarını kanıtlıyor. İlk olarak Yedikule sur içindeki bostan alanlarının yıkılması ile gündem gelen bostanlar, sonrasında Fatih Belediyesi’nin “bostan alanlarının yerine büyük bir şehir parkı yapılacağı” açıklaması ile tepkilere neden olmuştu. Anıtlar Kurulu tarafından da onaylanan Yedikule-Belgradkapı Arası Rekreasyon Alanı Projesi’ne gerekçe olarak, alan olarak oldukça büyük olan bostanlarda güvenliğini sağlamanın güç olması ve çevre halkın da o alanların işlevselleştirilmesini talep etmeleri gösterildi.

Tarihi Bizans Dönemi’ne uzanan bostanların yıkımı, bu dönemde bostanda çalışan ailelerin tüm itirazlarına rağmen devam etti. Çevre semtlerin pazarlarında da yer bulan bostan ürünleri, toplanmasına fırsat verilmeden yıkıntılar altında kaldı. Ve onlarca aile maddi ve manevi açıdan mağdur bırakıldı. Ayrıca uzman arkeologlar, dünya mirası olan tarihi kara surları boyunca denetimsiz yürütülen çalışmaların, tarihi dokuya zarar verdiğini tespit etti. Buna ek olarak bostanların yıkımının, çevre dokusunun da yıkımını makul hale getiren bir kentsel dönüşüm projesine dönüşmesiyle ilgili endişeler de söz konusuydu.

Bostanlar otoparka mı dönüşüyor?

Daha önce iki defa otopark yapmak için asfalt molozu dökülen Yedikule bostan alanına geçtiğimiz günlerde yeniden asfalt molozu döktüler. Kamuya ait bostanı tahrip ederek üzerine otopark inşa edilmek isteniyor. Konuyla ilgili Fatih Belediyesi’ne, İBB’ye ve koruma kuruluna bilgi edinme dilekçesi veren mahalleliye henüz bilgi verilmedi ve gelişmeleri yakından takip ediyorlar. İBB’nin geçtiğimiz günlerde “Katılımcı Bütçe” projesi kapsamında kentte yaşayan sivil aktörlerin kente dair fikir ve önerilerini geliştirmek ve kabul edilen projeleri bütçelendirmek amacıyla başlattığı girişime, İnanç Kıran aracılığıyla “Yedikule Kapı-Belgradkapı Arasındaki Suriçi Bostanlarındaki Molozun Kaldırılması ve Alanın Yeniden Bostana Dönüştürülmesi” projesiyle katılan yerel aktörlerin önerisinin komisyonda kabul görmemesi de kaygıları artıran bir gelişme oldu. Mahalleli bu işin peşini bırakmaya niyetli değil. Bostancılar da İBB’den gelecek yanıta göre bostanların varlığını korumak ve sürdürmek konusunda da kararlılar.

İstanbul Kent Konseyi bünyesinde bir süreden beri çalışan İstanbul Kent Bostanları Çalışma Grubu hazırladıkları bir yönergeyle yıllardan beri sürüncemede kalan bostanların ve bostancıların sorunlarına dikkat çekmek amacıyla “Tarım Yapan Kent İstanbul: Bugünden Yarına Müşterek Hayatlar” başlıklı bir yönergeyi kısa bir süre önce kamuoyuna duyurdu. Burada ifade edilen  “Kent tarımı, basitçe tarımın nerede yapılacağı meselesi değildir; öyle bir yerde durur ki ekolojik krizden gıdanın adaletsiz dağılımına, doğanın ve kültür varlıklarının yok edilmesinden otoriterleşmeye kadar kangrenleşmiş birçok soruna dokunur. Tüm bunlara karşı çözüm geliştirmede çare olabilecek, birlikte yaşamanın yollarını açacak anahtarlardan biridir. Bu yönerge, tam da bu krizleri başka bir kuşağa daha miras bırakmaktan kendimizi azade kılabilme arayışının sonucudur…” cümleleriyle yola çıkış nedenlerini özetleyebileceğimiz grup, kent tarımında karşılaşılan sorunlara ve kent tarımına neden gereksinim duyduklarına değiniyor; kent ile kıra bütüncül bir yaklaşım geliştirmedikçe yaşadığımız bu krizler karşısında başka bir çıkış yolunun görünmediğini savunuyor.

Bu bağlamda, yönerge öncelikle tarımı kentten koparan neoliberal kent anlayışına ve içinde bulunulan krizlerin tam ortasında İstanbul’da tarım yapmanın günümüzdeki ve gelecekteki önemine odaklanıyor ve yönergenin devamında İstanbul’da kent tarımını yaşatmaya ve yaygınlaştırmaya yönelik taleplerini içeren maddeler sıralanıyor.

Ayrıca yönergede iki ek yer alıyor: Eklerin ilkinde İstanbul’daki tarihi ve kolektif kent bostanları ve diğer tarım alanları hakkında bilgilere, bostanları ortadan kaldıran yerel yönetimlerin müdahalelerine, bostanların korunması ile ilgili temel sorunlara ve bu alanların geleceğini tehdit eden projelere yer verilmiş. Ek içinde özellikle İstanbul kent merkezindeki Yedikule (Altınkapı) – Mevlanakapı arasındaki bostanlar ve Piyalepaşa Bostanı, tarihi arka planıyla daha fazla ayrıntılandırmaya çalışılmış. Ayrıca İstanbul genelinde yok edilme tehdidi altındaki bazı tarım alanlarına, bostanlara, tarım yapmaya uygun olduğunu düşünerek önerdikleri bazı alanlara ve yok edilen bazı bostanlara harita üzerinde yer verilmiş.

İkinci ekte ise Tokyo’dan (Japonya) ABD’ye, Milano’dan (İtalya) Hong Kong’a (Çin) dünyanın farklı yerlerindeki tarihi ve yeni kent bostanlarına değinen bir seçki yer alıyor. Bu bostanların oluşturulma deneyimlerine ve desteklenmesine dair çalışmalara dikkat çekilerek, kent tarımının korunmasının ve geliştirilmesinin sadece İstanbul’a özgü olmadığını, konunun daha geniş bir çerçevede değerlendirebileceğini göstermek amaçlanmış. Yönergeye buradan ulaşabilirsiniz.

Yönergeyi hazırlayan ekipten Suna Kafadar ve Kiraz Özdoğan 6 Eylül Pazartesi 13:00’de 95.0 Açık Radyo’da “Babil’den Sonra”da program konuğum olacaklar. Programı www.acikradyo.com.tr’ den dinleyebilirsiniz”.

*

Kaynak: https://khasyedikulebostanlari.wordpress.com/2018/01/05/286/

 

Değişen iklime ve ekolojik yıkıma karşı kadın dayanışması: Küt Oynayan Kadınlar

Raşel Meseri‘nin yeni kitabı Küt Oynayan Kadınlar, Çeşme‘de sıcak mı sıcak bir günde geçiyor. Masa başında kimi Müslüman kimi Yahudi olan yedi kadın, sıcaktan birbirine yapışan kartlar, gürültücü ağustosböcekleri, yakıcı bir tarih, Ladino dilinde anılar, sınıflararası uçurum ve tükenmekte olan bir dünya. Bir güne ne çok şey sığıyor, peki küt oyununu kim kazanıyor?

Kitabın ana damarlarından biri, özellikle sonunda yoğunlaşan bir şekilde, ekolojik yıkım ve bu krizle başa çıkmadaki olası dayanışma yöntemleri…

Alfa Yayınları’ndan çıkan Küt Oynayan Kadınlar’ın tanıtımı şöyle:

“Sıcak. Çeşme yazında güneş cayır cayır. Sıcak. Hava yorgun, yazlıklarda zaman rehavet içinde. Sıcak.

Ev sahibemiz Rezzan’ın lüks villasında gün yeni başlamış; manzarayı, mutfağı, ağaçları, çiçekleri, havuzu, pergolayı, masayı, iskambil kâğıtlarını, gümüş takımları, yelpazeleri ve hizmetçiyi yine yoğun bir gün bekliyor. Bugünkü misafirler, Amerikano olarak da bilinen Küt oyun grubu.

Bu zengin yazlığın bahçesine, iskambilin cilvesine neler sığmayacak ki: 50-80 yaşları arasındaki yedi kadının bireysel ve toplumsal hesaplaşmaları, ihtirasları, itirafları ve kiminin hâlâ Ladino dilinde sakladıkları sırları.

Sessiz bir hizmetçinin kendiyle konuşmaları.

Bir genç kadın ve bir kız çocuğunun, o gün ilk günü yaşanan geleceğe salınacak dostluğu…

Sıcak. Ve şimdinin duvarları eriyor. Sıcak. Ve geçmiş kaynıyor için için, lavları bugüne akıyor. Sıcak. Ve gelecek az ötede, güneşin ve nemin yarattığı buharlı sahnenin içinde görünüyor, alev alev…”

Raşel Meseri

İzmir doğumlu Raşel Meseri, Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV bölümünü bitirdi, çeşitli belgesel ve kısa filmler yaptı. Tiyatro oyunları, çocuk kitapları ve romanları vardır. Birçoğu Habitus Yayınları tarafından basılan Can’lı ve Işıltı’lı Maceralar çocuk kitapları serisinin şimdiye kadar altı kitabı yayınlandı. Romanları Köpekbalıklarının Kayıp Şarkıları Delidolu Yayınları (2018), Kırık Şehir (2020) ise Alfa Yayınları tarafından basılmıştır. Ayrıca, Türkiye’de üç, Hollanda’da iki dilli basılan Pen Parkta isimli bir “direniş masalı” bulunmaktadır ve İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü kitabının editörlerinden biridir. 2021 yılında Şekillerin Oyunu adlı çocuk kitabı Hippo Yayınları tarafından, Haydi Rapunzel Bir Taş Daha! masalı Obiçim Yayınlar’dan ve Küt Oynayan Kadınlar romanı Alfa Yayınları’ndan çıkmıştır.

Künye

Editör: Seçkin Erdi
Grafik: Füsun Turcan Elmasoğlu

Antroposen çağında risk ve sorumluluk: Seller ve HES’ler – Dr. Ayşen Eren

Bozkurt ve Ayancık‘ta yaşanan sel afeti, bu şehirlerden geçen Ezine Çayı ile Ayancık Çayı üzerine kurulan nehir tipi HES’leri de gündeme taşıdı. Sel afeti ve ardından yaşanmakta olan kriz devlet görevlilerini, siyasileri, bilim insanlarını ve uzmanları neler olduğu konusunda açıklamalar yapmaya mecbur bıraktı. Ebru HES, Aybige HES ve Ayancık HES‘in altyapıları ile yaşanan sel felaketi arasındaki nedensel ilişkiyi toplum günlerdir sorguluyor, açıklamaya çalışıyor.

HES’lere resmi izni veren iki devlet kurumundan biri olan, ülkenin akarsuları üzerine inşa edilen su yapılarından sorumlu DSİ’den yapılan resmi açıklamaya göre sel ile HES’ler arasında olumsuzluk yaratabilecek hiçbir nedensel ilişki yok. Tam tersine sel ve taşkın riskini ortadan kaldıran, en azından azaltan olumlu bir nedensel ilişki var, şöyle ki nehir tipi HES altyapıları selin getirdiği kütük, kaya, taş, kum gibi malzemeyi tutarak taşkını engelleyebilir ya da taşkının yıkıcı etkisini azaltabilir.

Devletin hiçbir şüpheye yer vermeyen, taraflı, sabit ve dar bakışı tam da antroposen çağına ait. Bozkurt ve Ayancık şehirlerinde tüm sorumluluk kurtarma, temizleme ve yeniden inşa faaliyetlerine indirgenirken, yaşanan felaket ‘iklimsel bir kazanın’ sonucu gibi gösteriliyor. Oysa bölgeye alışılagelmiş yıllık yağış miktarının birkaç gün içinde düşmesi de bu aşırı şiddetli yağışın yarattığı yıkım da doğal değil, insan faaliyetlerinin sonucu. Bu nedenle en yapıcı hareket, dikkati ‘ne oldu?’ sorusundan ‘nasıl oldu?’ sorusuna kaydırarak, HES’ler ile seller arasında risk yaratan ve riski artıran nedensel ilişkiyi çözmeye çalışmak ve iklim değişikliğinin yıkıcı etkisinin giderek daha ciddi hissedildiği günümüzde ileriye dönük havza bazında risk planlamasının taşlarını döşemeye başlamak.

Atılacak ilk adımda regülatörün bir diğer adıyla su alma altyapılarının, dere yatağı ve dere akışı ile nasıl bir ilişki kurduğuna, ardından bu ilişkilerin sel geldiği an nasıl şekil değiştirdiğine bakmak yararlı olacaktır. Doktora araştırmamda yakından incelediğim HES altyapılarına dair çalışmama dayanarak basın ve sosyal medya kanallarında yapılan tartışmalardaki iddialar, yapılan açıklamalar, hazırlanan bilimsel ve uzman raporlarda paylaşılan görüşler üzerinden, yorumlarımı ortaya koyacağım.

HES’lerin derelere etkisi

Öncelikle dereyi değişen iklim koşullarına uyum gösterebilen, canlı bir varlık olarak görmemiz gerekiyor. Temel işlevi toprağın ememediği suyu toplayarak denize ulaştırmak. Taşıdığı suyun miktarına göre bazen yükselir, genişler, bazen alçalır, daralır. Aktığı arazinin eğimine bağlı olarak hızlanır, yavaşlar. Su ile birlikte toprak, kum, çakıl, taş, kaya, ağaç, dal, kütük önüne ne gelirse, kaldırabildiği takdirde alır, taşır, taşıyamaz hale gelince bırakır. Su alma altyapıları ise bir kaya kütlesi gibi dere yatağına sabitlenmiş yapılardır ve fiziki esneklikten yoksundur.

Nehir tipi HES’lerin sel anında baraja dönüşme ve patlama riski var mıdır? Evet bu risk vardır ve özellikle Karadeniz Bölgesi’nde rüsubatı bol, eğimi yüksek, tepeler arasına sıkışmış dar yataklarda akan ‘vahşi’ derelerde yüksektir. Riski artıran insan kaynaklı etkenler nelerdir? Birincisi, Rize‘de bulunan İkizdere HES örneğinde olduğu gibi dere yatağının bir kenarından deredeki suyun belli bir kısmını alan, kalanının doğal haliyle akışına izin veren su alma yöntemi bir kenara bırakılarak, günümüzde dere yatağını enkesit boyunca tümüyle kapatarak deredeki suyun hemen hepsini almaya çalışan bir yöntem kullanılmaktadır. İşlev açısından ‘baraj’ karakterli bu tip su alma yapılarının dere akışına müdahalesi serttir. Gelen tüm suyu bir kapan gibi tutmaya çalışırken, dereye bırakacağı suyu sıkı kontrol ederek can suyunu bırakır.

İkinci etken nehir tipi HES planlama ve tasarımında derelerin sürüntü maddesi miktarı ve hareketinin dikkate alınmamasıdır. ‘Baraj’ tipli su alma yapıları derenin taşıdığı kum, çakıl, taş gibi sürüntü maddesi hareketini sertçe engeller. Dolayısıyla su alma yapılarının mansabında, yani yapılardan sonra suyun akış yönünde dere yataklarının düzleşmesine, daralmasına yol açar. Üçüncü etken HES’lerin dere yatağına müdahaleleridir. Su depolama kapasitesi yaratma amaçlı, resmi raporlarda yer almayan ‘üstü örtülü’ yaygın uygulamada, dere yatağı su alma yapısının hemen üstünde genişletilip derinleştirilerek havuza dönüştürülür. Su alma yapısının hemen altında dere yatağı DSİ can suyu ölçümü yapacağından daraltılır. Dere yatağını daraltan bir diğer faaliyet inşaat hafriyatlarının dökülmesidir.

Sel durumunda yaşananlar

Feyezan yani sel durumunda ne yaşanır? Şiddetli yağmurda canlı bir varlık olan derenin yatağı havzaya genişler, yamaçlardan da akış başlar, su miktarı artıkça dere akışı güçlenerek sertleşir. Feyezan başlangıcında ‘darbe’ şeklinde sürüntü maddesi hareketi olur, birden çok büyük bir hacme ulaşır(*). Önüne gelen ‘barajımsı’ su alma yapısıyla çarpışır, dere yatağından, yamaçlardan toplayarak getirdiği kütük, ağaç, taş, kaya, çamur gibi malzemeyi su biriktirme havuzuna ve su alma yapısına yığıp sıkıştırarak ‘kunduz barajı’ oluşturma riski vardır. ‘Kunduz barajı’ tahmin edilenden çok daha fazla suyun ve malzemenin birikmesine neden olur. ‘Kunduz barajı’ biriken su ve malzemenin yarattığı yüksek basınçla patladığında selden daha da vurucu bir etki yaratır. Sel sırasında ‘kunduz barajı’ defalarca oluşabilir ve patlayabilir. Pürüzsüz kaydırakta daha hızlı kayarız değil mi? Benzer şekilde patlayan sel düzleşen, daraltılan dere yatağında kolayca hızlanarak daha da güçlenip inerken yıkıcı gücünü artırır.

Nehir tipi HES’ler sele benzer dere yatağında ani su yükselmesi durumunu havuzlarını temizlerken de yaratır. İkizdere Vadisi’nde HESlerin mansabında yaşayan yöre insanları 5 cm su derinliğinin bir anda 1 metreye çıkabildiğini, derede su görmemeye alışan çocukların, insanların aniden yükselen suya kapılabildiklerini söylemişti. Nitekim HES’leri işleten şirketlerden havuz kapaklarını açacakları zaman halka haber vermelerini talep etmişler. HES olan akarsu vadilerinin bir kısmında dere aniden yükselebileceğinden dere yatağına girilmemesine dair uyarı levhalarının dere kenarlarına konulduğu görülür.

İklim değişikliğinin giderek daha çok hissedilir olduğu ülkemizde yapılan bilimsel çalışmalar Karadeniz’de deniz suyunun ısınmakta olduğunu, bu ısınmanın iklimsel süreçleri tetikleyerek Karadeniz Bölgesi’nde yağışların daha şiddetli olmasına yol açabileceğini gösteriyor. Derelerin Bozkurt ve Ayancık’ta verdiği sert, can yakan ders, dere yataklarında insan faaliyetlerinin azaltılması gerektiği yönünde. Siyasi iktidar ya oluşan riskleri görüp, sorumluluk alır ve akarsu havzaları için nehir tipi HES’leri de içine alan bütüncül bir risk analizi yaparak riskleri ortadan kaldıran ya da azaltan adımlar atar ya da havzalarda yaşayan halkı giyotin gibi sel riski altında, korunmasız, tedirgin yaşamaya mahkum eder.

(*)Kaynak: Kazım Çeçen, 1962, Vahşi Derelerden Su alma, İTÜ Yayını.

 

Yangın ekonomisi değil, yangın ekolojisi

Ağustos ayında birbirinin peşi sıra gelen yangınlar bölge insanını perişan etti. Gelecek yıllara hazırlanmak için tüm bunlardan hem doğa hem de canlılar adına ne dersler çıkarmalıyız, şimdi ona bakalım.

2019 yılında bir türlü söndürülemeyen ve tüm Avustralya kıtasını etkileyen yangınlarda oradaydım. Bazı günler adeta adanın tümü yanıyoruz, son dileklerimi yakınlarıma iletebilir miyim korkusu yaşadığım günler olmuştu… Bu yaz Türkiye’de yaşadığımız yangınlar onunla kıyaslanır ölçüde değildi. Fakat her yangın başlı başına korkunçtur. Marmaris tarafında, yaşadığım yere yakın olan yangınlarda benzeri bir korku ve çaresizliği hissettim. Özellikle geceleri yanan canlıların et kokusunu duymak en kötüsüydü.

Bu yıl yalnızca Türkiye değil, Yunanistan, İspanya, Kuzey Amerika ve hatta tüm bunların yüzölçümünden daha büyük alanı etkilediği öne sürülen Sibirya yangınını dikkate alalım. Artık dünyamız her yıl bir öncekinden daha da kurak geçiyor. Sıcaklıklar beklenenin üstünde seyrediyor. Konuya duyarlı gibi görünen gelişmiş ülkeler dahi karbon emisyonlarını nötralize etmekte, 2030 hedeflerini 2050ye çekme düşüncesinde. Ancak ısınma devam ettikçe yeryüzündeki  canlı hayatı fazlasıyla etkilenecek. Durum  acil olarak alınacak önlemlere bağlı! Yurttaş olarak hepimize iş düşüyor.

Afetin ihalesi olur mu?

Yangına karşı önlemler bu işten nasıl kâr ederiz mantığıyla hareket edenleri umarım utandırmıştır. Bunu duymak dahi utandırıcı değil mi? Oysa ekosistemin geleceği düşünülerek atılacak adımlar için bugünlere yatırım yapılması gerekirdi. Ortak geleceğimiz buna bağlı. Ülkemizde her şeyin özelleştirilmesi nedeniyle, var olan kaynakların atıllaşması, yangınların yurt dışından kiralanacak uçak ve helikopterlere ihale edilmiş olması ne kadar utanç verici bir durum.

Afetin ihalesi olur mu? Kapitalizmin gölgesini satamayacağı ağacı dahi yaşatmayacağını biliyorduk. Demek ki bu durumda tüm canlıların yaşam alanı yok olurken bu işten para kazanılmaya odaklananlar bizden değildir. Bu durum ayrı bir kültür de yarattı. Yangın manzarasına karşı restoranlarda ve eğlence yerlerinde keyfine bakan insanlar olduğu gibi. Başka bir resim karesi de geçmiş yıllardan; sığınmacılar şişme botları patlamış yarı ölü yarı diri karaya çıkarken orada yoga yapmaya devam eden bir grup… Bu tür merhametsiz insanlar nasıl çoğalıyor? Filistinde İsrail tankları önünde yatan ABD’li barış aktivitsti Rachel Cory, “Zulüm bizdense ben onlardan değilim” demişti.

Her şey, etik değerleri koruyan, kendi yaşamı hakkında özne olabilen dayanışmacı yurttaş bilincine bağlı.

Birleşmiş Milletler örgütü olan Ülkelerarası İklim Değişimi Platformu (The Intergovernmental Panel on Climate Change IPPCC) 2021 raporuna göre artık çağımız ateş çağı. Yangınlardan kaçınamayacağız. Öyleyse bununla başa çıkmanın yollarını yangın ekolojisi adı altında öğrenelim.

Nasıl bu duruma geldik?

Türkiye’de son 40-50 yılda madencilik, konut (özellikle TOKİ), yol, baraj, savaş, turizm ve bunların sektörel bağlantıları ormanlık alanlarda yapılan kıyım, tarım ve hayvancılığın etkilerinden kat kat fazla. Sadece Muğla bölgesinin % 60-70’i maden ruhsatına tabi olduğu göre, durum gelecek yıllarda daha da vahim olabilir. Var olan termik santrallerin (Yatağan, Yeniköy ve Kemer) çoğunun ömrünü tamamladığı da dillendiriliyor. Onları kaldırmak yerine ömürlerini uzatmak için yenileme yatırımları yapıldığını duymak ise insanı öfkelendiriyor. Dünyada karbon emisyonları nedeniyle kömür santralleri hızla kapatılırken böylesi bir mantığı anlamak mümkün mü?

Milas’ın İkizköy yöresinde bulunan Akbelen ormanında kalan bir avuç olgun kızılçam ormanı da böylesi bir projeye kurban edilmek isteniyor.

Akbelen’de 740 dönümlük ormanı kesimden korumak için tutulan nöbete ben de birkaç kez katıldım. Gece boyunca ve sabahın erken saatlerinde o yüzyıllık ağaçların sesini dinlemeyi bilirseniz, dönüp dönüp oraya gitmek istersiniz.  Benim kalbim orada kaldı. Bazı günler seyirci kalan çevre köylere gittik köylülerle konuştuk. Apaçık söyleyebileni de vardı, söylemekten çekineni de…  Ancak şu bir gerçek ki hepsi, termik santrallerin bulunduğu taraftaki zeytin ağaçlarından ve tarlalarında yetiştirmeye çalıştıkları sebze ve meyvelerden verim alamadıkları söyleminde birleşiyorlardı.

Milas yöresi sulak gibi görünse de termik santrallerin soğutma ihtiyacı nedeniyle köylerin yeraltı suları çekilmiş. Bazı köyler susuzlukla yüz yüze. Çevredeki köylerden, madende çalışan bir erkek kendi elleriyle satmış tarlalarını. Sonra da köyü susuz kalmış. Şimdi, onun gibi olmamak için, İkizköy halkı kadınlarının liderliğinde ayağa kalkmış durumda.

Hele Kemerköyün kömür için yıllardır yok ettiği 15 kilometre uzunluğundaki, hiçbir canlılık taşımayan, ay yüzeyi gibi alanı görünce, termik santrallerin sonunun gelmesi gerektiğinin ve Akbelen ormanını korumanın hepimizin boynunun borcu olduğunu anladık.

Akbelen ormanındaki ağaçların yangınlar bahane edilerek, ağustos ayı içinde kesilmeye çalışılması ise diğer bir utanç kaynağı. Orada gece gündüz nöbette olan dostlara selam olsun!

Acil olarak yapılması gerekenler

Yere düşen her damla yağmur suyu korunmalı, yeraltına enjekte olması sağlanmalı. Çünkü vahşi yangınların, mercek vazifesi gören parlak yüzeyler, pet şişede bırakılmış su vb’den olduğu kadar, yeryüzünün kuruması sonucu oluştuğunu Avustralya yangınlarında da gördük. Bu konuda yazdığım bir yazıda yerel halkla yerlilerin, yangını kontrol altında tutma ve söndürme tekniklerinin terk edilmiş olması da rol oynuyordu. Avustralyada bu tekniklere dönülmesi için önlemler alındı, iş sahaları yeniden yaratıldı.

Kısacası bölgesel stratejilerin yanında yöreye özgü yangın stratejilerini de geliştirmek gerekli. Anadolu coğrafyası gibi dağlık, tepelik, ovalık bölünmelerle, değişik mikro iklim cepleri bulunan bir alanda alınacak önlemler hakkında yerel halkla birlikte çalışılmalı. Çünkü onlar geçmişten bugüne oranın tarihini bilir. Ağaçlarını, iklimi, hakim rüzgârını tanır.

Yağmur suyu

Yağmur mevsimlerinde yere düşen her damla  su korunmalı. Kent gibi yapılı çevrelerde betonlar sökülüp geçirgen yüzeyler yaratılmalı. Kırsalda organik madde miktarını artırarak suyu emdirme metotları uygulanmalı. ABD’de okul hastane vb. kamusal yerlerdeki betonların sökülerek geçirgen yüzeyler yapılmaya başlanması neredeyse 20 yıla dayanıyor.

Anadoluda yeraltındaki akifer suyunun her yıl onlarca metre düştüğünü biliyoruz. Bu seviye bazı yerlerde 300 metre derinliği geçmiş durumda. Hazır olan akifer suyunun çekilmesi durdurulmalı. Yağmur suyu hasadı yöntemleri hızla uygulanmalı. Her bölgenin ayrı ayrı su hasadı ve farklı yerlerde suyu biriktirme yöntemi var. Örneğin, Akdeniz bölgesindeki yöntem, buharlaşmadan ayı, yeraltı sarnıçlarıdır. Nasıl eski İstanbul’da var idiyse, bugün de kamu binaları dahil, yeraltı sarnıçları zorunlu olmalı.

Elbette gelişen teknoloji sayesinde, küresel ısınma nedeniyle seviyesi yükselen deniz suyunu da kullanmak mümkün olabilir. Ancak  bunun halen pahalı bir yöntem olduğu belirtiliyor. Üstelik  uzun mesafeden borularla su taşınmasının ne kadar maliyetli olduğunu biliyoruz. Yerelde alınacak her türlü önlem yerel yangını daha iyi söndürür.

Acilen her mahallede, yangın dahil, acil afet birimleri oluşturulmalı. Böylece zaten belediyelerde sözde var olan kent meclisleri aktif kılınabilir. Son yangınlar nedeniyle, Datçada biz böyle bir yurttaş inisiyatifi  başlattık. Umarım her mevsim canlılığını koruyarak örnek oluşturur, böylece bölgenin başka sorunlarına da yardımcı olur. Çünkü bu süreçte ancak dayanışma yaşatır.

Yangına dayanıklı vejetasyon

Ormanda yangının sıçramadan söndürülmesi için tampon bölgeler yaratıldığı gibi, aynı zamanda yangın kırma özelliği taşıyan vejetasyona bağlı olarak belli bir sönümlenme etkisine sahiptir. Hakim rüzgârın yönüne göre, çevrede yangına dayanıklı ağaç ve çalılıklardan yangın bariyerleri oluşturulabilir. Hatta evlerimizin, okul ve hastane gibi yapıların çevresinde yangına dayanıklı türlerden zonlar oluşturmak hızla teşvik edilmeli. Zaten kadim bilgilere ve yerel iklime dikkatlice bakarsak birçok şey görebiliriz. Örneğin, begonvil ve zakkum gibi su istemeyen bitkilerin Akdeniz ve Ege coğrafyasında daha iyi yetiştiğini görüyoruz. Bunların yangına karşı dirençli olduğunu da anımsatalım.

Yer örtücü olarak, etli kaktüsümsü sedum türü bitkiler yangının yatay yayılmasını önleyebilir. Zeytin çok yararlı endüstriyel bir bitkidir. Ancak her yere zeytin ağacı yapmak monokültür yaratır. Zeytinin de yağlı olması itibariyle kolay yanabildiğini unutmayalım. Doğal tarımcı Yunanlı dostumuz Panos Manikis, zeytinliklerin polikültüre geçmesi gerektiğini yıllar önce anımsatmıştı.

Kıızlçamın Akdeniz’e özgü bir ağaç olarak korunması gerekiyor. Akbelende en az 150 yaşındaki kızılçamlara sarıldım. Onların enerjileri bambaşka… Kızılçamdan beslenen arıların yaptığı çam balının kıymetli olduğunu ben de yurt dışında yaşarken öğrendim. Yurdumuz gerçekten bu konuda dünyada az sayıdaki yerlerden biri hatta başı çekiyor.

Kızılçam vejetasyonlarının restorasyonu hızla yapılmalı. Kızılçamın da monokültür olması önlenebilir. Yıllardır Toroslar’da yaşayan mühendis kökenli arkadaşım ki kendisi aynı zamanda iyi bir yaban hayatı gözlemcisidir. Yazıyaban bloğunda kızılçama kardeş bitki olabilecekleri, yangınlar sırasında yayınladığı bir yazısında şöyle sıralıyor: Sumak, akçakesme, meşe türleri, sandal, alıç, çıtlık, menengiç, defne, katran ardıcı, boz ardıç, tek tük de olsa erguvan, keçiboğan, karaçalı, mersin, katır tırnağı, tüylü laden, yabani yasemin, patlangaç çalısı, boyacı sumağı, gevrecik.. Bunlar bu bölgede kızılçamla birlikte büyüyen ağaçlardan/çalılardan bazıları. Kısacası doğayı iyi gözleyip kayıtlar tutmalıyız ki yanıp yok olanı, aldığımız örneklerden yola çıkarak geri getirelim.

Akdenizdeki yangınlarda, yalnızca arılar değil tozlaşmayı sağlayacak meyve sinekleri dahi yandı. Yerel biyoçeşitliliği geri getirmek için merkezi olana değil, yerel seslere kulak vermeliyiz. Örneğin arıcıların seslerine… Restorasyonda yerelin sesi ve ihtiyaçları dikkatlice dinlenmeli ve kayda geçirilmeli. Elbette merkezi ve yerel yönetimlerin yanan yerleri turizme açmamaları için de uyanık olmalıyız. Onların görevleri ısrarla anımsatılmalı!

Kısacasıgelecekteki olası felaketler için mahalle bazında yurttaş inisiyatifleri oluşturmayı önemsemeliyiz.  Dayanışma yaşatır!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Matmazel Lili Türkiye’de

Kültürel farklılıklar eğitim sistemimizde okul öncesinden başlamak üzere hemen hiç yer almayan bir konu. Pamuk prensesi, külkedisini neredeyse her çocuğun bilmesine rağmen hangi ülkelerin masalı olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Halbuki farklı kültürleri tanımak, bildiklerimizi başka başka olgularla ilişkilendirmek açısından bu bilgiler faydalıdır. O kültürle yapacağımız yeni bir karşılaşma bu birikim üzerinden şekillenir. Böylece ufkumuz, bakış açımız derinlik kazanır. Kendi kültürümüzle birlikte başka kültürlere dair farkındalığımız gelişir. Bütün bunların yanında kültürel barışın toplumsal barışı getireceğini söyleyerek kitabımıza bakalım.

Kültürlerin biraradalığına övgü

Matmazel Lili’nin Sıradışı Türkiye Gezisi kitabında Matmazel Lili Türkiye’yi görmek için yola çıkıyor. İstanbul’da bir bankın üzerinde simidini yerken İtalya’dan gelen Çizmeli Kedi ile karşılaşıyor ve Onunla simidini paylaşıyor. Çizmeli Kedi İstanbul’a gelme nedenini ‘İstanbul kedilerin kral olduğu bir şehirdir. Bu yüzden İtalya’dan gelip buraya yerleştim’ diye özetliyor.

Çizmeli Kedinin yanı sıra İranlı Şehrazatı, Keloğlanı, Nasrettin Hoca’yı ağırlıyor yazar.  Alaaddin’in cini lamba yerine çaydanlığa gizlense de üç dileği yerine getirmekte tereddüt etmiyor. Farklı kültürlerin birikimi ile kaleme alınmış eserde bu kültür birikimlerinin biraradalığı ve uyumu didaktizme kaçmadan ustalıkla kaleme alınmış. Adana’nın yoksul sofrası da var, Keloğlan’nın kaleden bir prenses kurtarmak için gittiği Pamukkale de. Kitap; bu masal kahramanları gibi bizler de toplumumuzda yaşayanları geldikleri kökeni ve kültür birikimlerini yadsımadan barış içinde yaşayabiliriz diye düşündürüyor.

Türkiye’yi masal kahramanlarının eşliğinde gezintiye çıkaran kitap Charlotte Hiroux Sırkıntı tarafından yazılıp Çıra Çocuk Yayınları‘ndan çıkmış, illüstrasyonları ise Zeynep Begüm Şen tarafından yapılmış.

Charlotte Hiroux Sırkıntı

Alliance Française Paris Ile-de-France’ da Fransızca Öğretmenliği eğitimi aldı. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde  Fransızca dersleri vermektedir. Reklam yazarlığı, tiyatro ve resim uzmanlık alanlarıdır.

Türk-İş: Açlık sınırı 3 bin TL’ye yaklaştı

Türk-İş, Ağustos 2021 tarihli Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması‘nın sonuçlarını açıkladı.

Buna göre, ağustos ayında dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2 bin 926 lira 72 kuruş oldu.

Gıda harcamasıyla birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) ağustos ayında 9 bin 533 lira 28 kuruş, bekar bir çalışanın “yaşama maliyeti” ise aylık 3 bin 572 lira 79 kuruş olarak kaydedildi.

Asgari ücret açlık sınırı altında

Araştırmada, halen yürürlükte olan aylık net 2 bin 825 lira 90 kuruş asgari ücretin yine açlık sınırının altında kaldığı ortaya çıktı. Ayrıca asgari ücret ile bir kişinin yaşam maliyeti olan 3 bin 573 lira arasındaki fark bu ay itibariyle 747 lira olarak hesaplandı. Türk-İş tarafından yapılan açıklamada şu değerlendirme yapıldı:

“Başta gıda maddeleri olmak üzere, zorunlu harcamalara yönelik mal ve hizmetlerdeki fiyat artışları dar ve sabit gelirli kesimlerin geçim şartlarını doğrudan etkilemektedir. Enflasyondaki gelişmeler özellikle ücret/maaş gelirlerindeki artışların da temel gerekçesi olmaktadır. Uygulanan ekonomik ve sosyal politikaların önceliği ‘insana yakışır yaşam şartları’ sağlamak, bu yolla adaletsizliği ortadan kaldırarak refahı daha geniş kesimlere yaygınlaştırmaktır. Türk-İş tarafından 34 yıldan bu yana her ay düzenli olarak yapılan, bu alanda öncü ve diğer çalışmalara örnek olan ‘Açlık ve Yoksulluk Sınırı’ araştırması, ücretli çalışanların ‘geçim şartlarını’ ortaya koyan önemli bir çalışma olmaya devam etmektedir. Çoğu zaman ücret geliri seviyesi ile yapılması zorunlu harcama tutarı arasındaki fark, çalışanların içinde bulunduğu geçim şartlarını açıkça ortaya koymaktadır.”

Gıda enflasyonundaki artış yüzde 22,78

Türk-İş araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcaması (mutfak masrafı) geçen aya göre 23 lira, yıl başına göre 337 lira ve geçen yıla göre 543 lira arttı. Yapılması gereken toplam harcama tutarı (aile bütçesi) ise aylık 76 lira, sekiz aylık 1097 lira ve yıllık 1769 lira tutarında yükseldi.

Türk-İş’in verileri temel alındığında mutfak enflasyonundaki değişim ise Ağustos 2021 itibariyle şu şekilde gelişti:

“Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin ‘gıda için’ yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki aya göre yüzde 0,80 oranında artış gösterdi. Yılın ilk sekiz ayı itibariyle fiyatlardaki artış yüzde 13,0 oranında gerçekleşti. Gıda enflasyonunda son 12 ay itibariyle artış oranı yüzde 22,78 oldu. Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 19,06 olarak hesaplandı.”

Dersim’de orman yangınları 11’inci gününde

Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Danzi ve Kurukaymak köyleri ile Koçeri mezrasında başlayan orman yangınları bugün 11’inci gününe girdi. Yangınlar dün Ovacık ilçesine de sıçradı.

Konuyla ilgili basın açıklaması yapan Tunceli Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, yangın bölgesine girişlerine izin verilmediğini kaydetti ve “Bizim yangının söndürülmesinden başka bir talebimiz yok. Yangın söndürülsün” ifadelerini kullandı.

‘Canlıların yaşam hakkı yok oluyor’

Yangınlara havadan destekli bir müdahalenin gerektiğini kaydeden Tunceli Belediye Başkanı, kendilerinin bölgeye alınmadığını da şöyle anlattı:

Yangın haberini köyde aldığımızdan 10 gün sonra yangına hala bir müdahale edilmediğini, daha da çok büyüdüğünü, Buzlutepe Köyü’ne bir kilometreye kadar yaklaştığını dün köylülerle yaptığımız görüşmeler sonrasında teyit edildi.

Bizler bu süreçte Türkiye’de olan bütün yangınların insanların içini nasıl acıttığını biliyoruz. Bu yıl bu topraklarda bir yangın var ve bu yangına müdahale etmek istediğimizde güvenlik nedeniyle o bölgeye giremeyeceğimiz il makamınca bize bildirildi.

Ancak, bizler biliyoruz ki bu kadar sarp alanlardaki bu tür yangınların ancak ve ancak hava destekli söndürmeyle olacağını yine de orman müdürlüğüne ait çalışan arkadaşlarımızın denetiminde bu yangınlara müdahale edilebileceğini de biliyoruz. Bizlerin talebi şu: Burada bir yangın var. O yangın alanında bütün canlıların yaşam hakkı yok oluyor, bitkiler yok oluyor, orman yok oluyor. Gördüğünüz üzere en az beş-altı kilometrelik alanda yangın var. Bu yangına müdahale edilmesi gerekiyor.”

‘Yangının söndürülmesinden başka talebimiz yok’

Belediye başkanı olduğunu belirtmesine rağmen kendisine bölgeye gidemeyeceğinin söylendiğini kaydeden Maçoğlu, izinlerinin olmasına rağmen köye giremediklerini aktardı:

Ovacık Kaymakamı bölgeye kendisi gelerek gerçekten hiç kabul edilemez bir üslup ve tarzla üzerimize yürümesi ‘Köye girerseniz, size sıkıntı olurum’ diyerek tehditvari bir üslupla bölgeye girişimizi engellemeye çalıştı. Yine Kaymakam beyle birlikte gelen bir koruyucu, arkadaşlarımızın ve bizim elimizdeki cep telefonlarına el koyma girişimine müdahalemizden sonra alamadı.

Bizim yangının söndürülmesinden başka bir talebimiz yok. Yangın söndürülsün. Gördüğünüz üzere orada yüzlerce canlı yok oluyor. Bunu hepimiz görüyoruz. Bunu kolluk kuvvetleri de görüyor, kaymakamlık ve valilikte görüyor. Orada bir güvenlik sorunu söz konusuysa o zaman orman bölge müdürlüğündeki arkadaşlarımızın denetiminde bizler, çevreciler, STK’ler oraya gidip müdahale etmemiz gerekiyor. Sadece insan gücüyle müdahale değil, aynı zamanda hava destekli bir müdahalenin olması şart.”

Yasaklı ırk statüsündeki hayvanlara dair düzenlemede Bakanlık uygulamayı değiştirdi

Uzun süredir beklenen Hayvanları Koruma Kanunu değişiklikleri 14 Temmuz günü yürürlüğe girdi ancak tartışmalar son bulmadı.

Mecliste oldukça tartışmalı süreçlerin yaşanmasına neden olan yasaklı ırklara dair düzenleme yapıldı ancak bakanlığın görüş yazısı ile yasaklı ırklar uygulamasını kısıtlaması hayvanseverlerin ve hayvan sahiplerinin tepkisine yol açtı.

HAYKURDER ise yaptığı açıklamada “Meclis iradesi bakanlık tarafından gasp edildi. Kanun uygulanmıyor” diyerek tepki gösterdi. TİP Millletvekili Sera Kadıgil de HAYKURDER’in tepki gösterdiği uygulamaya ilişkin Meclis’e soru önergesi vererek konuyu meclis gündemine taşıdı.

Neler yaşandı?

9 Temmuz günü mecliste kabul edilen ve 14 Temmuz’da yürürlüğe giren Koruma Kanunu ile Türk Ceza Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair 7332 sayılı kanunda ‘Tehlike arz eden hayvanlar’ ile ilgili yasakların kapsamı genişletilmişti.

Öte yandan mevcutta bulunan hayvanların sahiplerince kaydettirilerek ölene dek bakımlarının devamının sağlanması hakkı 6 ay içerisinde kaydettirme koşulu ile geçici madde ekiyle tanınmıştı.

STK önerileri yok sayıldı

Yasa Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeden evvel Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu’na gelmiş, 6 Temmuz tarihli komisyon toplantısında STK’lar bu maddenin yüzeysel olduğu ve açık hüküm içermediği gerekçesi ile uygulamada sorun yaşanacağını ifade ederek düzeltilmesini talep etmişti.

Komisyon Başkanı Yunus Kılıç ise “Biz ne yazdığımızı biliyoruz. Yasayı hazırlayan milletvekilleri açıklıyor işte. Siz okuduğunuzu anlamıyor musunuz? Madde gayet açık. Yasa yürürlüğe girdikten sonra tehlike arz eden hayvanları olanlar 6 ay içerisinde kaydettirecek. El konulmuş olup bakımevlerinde bulunanlar sahiplerine iade edilecek. Sahipsiz olanlar da sahiplendirilebilecek. Sizi kim engelleyecek, 6 ay süre içinde sahiplendirin” sözleri ile STK temsilcilerine kanun maddesi üzerinde yaptıkları yorumun doğru olmadığını belirtmiş ve maddeyi açıklamıştı.

Kanunun ilk imzacısı Mustafa Yel de komisyon tutanaklarına yansıyan bu görüşmelerde Yunus Kılıç’ın sözlerini doğrulayarak hayvanseverlerin endişe etmemesi gerektiğine vurgu yapmıştı.

STK’ların kanun maddesi üzerinde düzeltme yapılarak açık hüküm konulması talebi üzerine tartışmalar büyümüş ve komisyon toplantısı maddeler üzerinde oylamaya geçilemeden sonlandırılmıştı.

Bakanlık uygulamayı değiştirdi

Yasanın yürürlüğe girmesi üzerine bu tanımdaki hayvanlar sahiplerinden alındı. El konulmuş olan hayvan sahipleri köpeklerini kaydettirmek ve geri almak için bakanlığa başvurmak istedi ancak bakanlıktan beklenmedik bir cevap geldi.

Tarım ve Orman Bakanlığı Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü 2331277 sayılı iç yazışma ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne hukuki görüş göndererek bu statüdeki hayvanların sahiplerine iade edilemeyeceği, sahipsiz olanların sahiplendirilemeyeceği bunların iade ve sahiplendirilmesi yönünde kanunda açık hüküm bulunmadığı ve sadece el konulmamış olan hayvanların sahipleri tarafından kayıt işlemlerinin yapılması gerektiği yönünde görüş bildirdi.

Bu görüş üzerine DKMP ise bölge müdürlüklerine sahiplendirme ve iade işlemlerinin yapılmaması talimatını gönderdi.

Paçalı: Meclis iradesi gasp edildi!

HAYKURDER bu gelişme üzerine Tarım ve Orman Bakanlığına başvuruda bulundu. AKPli milletvekillerine de durumu bildirdiklerini ifade eden HAYKURDER Başkanı Erman Paçalı yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Ne yazık ki korktuğumuz başımıza geldi. Biz yasa hazırlık sürecinde komisyon toplantılarında tam da bu şekilde bir sorunun uygulamada yaşanacağını ifade ederken AK Partili Milletvekilleri bizleri okuduğumuzu anlamamakla itham ediyordu. Yasaklı ırk statüsündeki hayvanlar ile ilgili 14 Temmuz’da yürürlüğe giren yeni düzenleme ile el konulmuş ve barınaklarda bulunan hayvanların sahiplerine iade edilmesi ve sahipsiz olanların sahiplendirilmesi 6 ay içerisinde gerçekleştirilecekti. Ancak bakanlık kanuna rağmen aksi yönde uygulamaya giderek meclis iradesini gasp etti! TBMM’de Hayvanları Koruma Kanunu görüşmelerinde büyük tartışmaların çıkmasına sebep olan Yasaklı Irk düzenlemesinde hak örgütü temsilcilerinin tüm ikaz ve uyarılarına rağmen ilgili madde düzeltilmedi. Kaygılarımızda haklı çıktığımızı gösteren bakanlık yazısı ortada… Bakanlık da aynen kaygı duyduğumuz şekilde yürütmeye başladı uygulamayı! Lütfen şimdi komisyonda bize dönüp rahat rahat dillendirdikleri ‘Siz okuduğunuzu anlamıyor musunuz?’ sözlerini Tarım ve Orman Bakanına da söylesinler ve bu yanlışı düzeltsinler! Mecliste ortaya koydukları iradeye sahip çıksınlar! Meclis iradesi bakanlık bürokratları tarafından ayaklar altında çiğnenirken sadece hayretle izleyen bir hükümet olarak beklemesinler! Kanun yazabilmekten vareste bir hükümet acziyetine düşmesinler!”

‘Acil çözüm üretilmeli’

Paçalı açıklamasının devamında “Bakanlık yetkilileri yaptığımız görüşmelerde açıkça bu uygulamanın böyle devam edececeği ve düzeltilmeyeceğini ifade ediyorlar. Kendileri de komisyon toplantısında vardı oysa. Şimdi bunun değişmesi için kanunda tekrar düzenleme yapıp açık hüküm konulması gerektiğini söylüyor bakanlık. Bu arada yasa zaten bu iş ve işlemler için 6 aylık bir süre kısıtlaması getirmişti ve bugün uygulama düzeltilse dahi yasada hak olarak tanınan uygulama süresi önemli ölçüde gasp edildi. Peki bunu nasıl onaracaklar?” diye sordu.

Hükümetin bu soruna acil müdahale ile çözüm üretmesi gerektiğini dile getiren Paçalı, “Bakanlık ‘hükümet kanun yazmayı beceremiyor’ sonucuna varan açıklamalar ile kanunu uygulamıyor. Kanuna dair meclis tutanaklarına yansıyan milletvekilleri ve komisyon açıklamaları ile bakanlık yazısı birbirinin tam tersi. Hükümet bakanlık tarafından kanun yazabilmekten aciz bir hükümet durumuna düşürülüyor” dedi.

HAYKURDER’in tepki gösterdiği uygulama ile ilgili TİP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil de bugün Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin cevaplaması istemi ile meclise soru önergesi vererek konuyu meclis gündemine taşıdı.