Ana Sayfa Blog Sayfa 1081

İki yönetmelik, tek anlam

Başlıkta yönetmelik diye belirttim ancak birisi yeni yayınlanan ve diğeri de taslak halinde olan iki ayrı düzenlemeden bahsedeceğim size bu hafta. Ancak bu iki düzenlemeyi de okurken sahip olduğum histen başlarsam daha anlamlı olur diye düşünüyorum. Birçoğunuz Yalçın Küçük’ü biliyorsunuzdur. Kendisi nevi şahsına münhasır biri olup düşüncelerinden çok viral haline gelmiş tepkileriyle bilinir. Her biri farklı bir ruh halini anlatan bu tepkilerden en orijinali ise Ceren Kenar isimli bir kişinin deli saçması bir yazısına verdiği tepkidir. Yalçın Küçük, ne anlattığı belli olmayan bu yazıya öyle bir tepki vermiştir ki hani bazen “işte tam bu tepkiyi vermek istedim” duygusuna kapılırsınız ya, işte o anda sizin duygularınıza da tercüman olmuştur.

 

İşte en son yayınlanan sıfır atık esas ve usulleri ile çekçekçilere dair oluşturulan genelge taslağı bende tam olarak bu tepkinin oluşmasına neden oldu. Her iki düzenlemeyi de ilk duyduğumda heyecanlanmış ve her zamanki iyimserliğimle “Lan noluyor” diyerek bu sefer oldu mu acaba diye gözlerimin içi ışıl ışıl parlamıştı. Ancak detaylara girdikçe yine dağın fare doğurduğunu ve yine topun taca atıldığını anladım ve istemsizce Yalçın Küçük tepkisi verdim.

Atık Getirme Merkezlerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Sıfır Atık Uygulamalarına İlişkin Usul ve Esaslar

Atık yönetiminin olmazsa olmazı kaynağında atık azaltmak ve oluşan atığın da yine kaynağında ayrıştırılmasıdır. Bu ikisini başarabildiğiniz zaman bunların ardında olması gerekenler sadece birer teknik detay ve denetim meselesine dönüşür. Ancak bahsettiğimiz iki şeyin olması için de ciddi bir irade ve kararlılık gerekir. İşte ne yazık ki bu usul ve esasların da en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur! Atık azaltımını, kaynağında ayrıştırmayı ve tek kullanımlık plastik saçmalığını kişilerin ve restoranların inisiyatifine bırakan bu yönetmeliğin kısa zaman içinde ne kadar da yetersiz olduğu ve bir anlam ifade etmeyeceği anlaşılacaktır. Çünkü sektörün saldırgan plastik propagandasının önüne geçmeyen ve sorunun asıl kaynağı olan aşırı plastik üretimini durdurmadan insanlardan davranış değişikliği beklemek ne idari bilimlerle ne de başka bir bilimsellikle açıklanamayacak kadar maddenin doğasına terstir. Dünyanın hiçbir ülkesi tek kullanımlık plastik kirliliğini önlemek için topu vatandaşına atmaz. Aksine plastik isimli tehlikeli materyalin üretimini ve dolaşımını kısıtlar. En azından bunun böyle olduğunu anladıklarını söylemek mümkün. Bu yönetmeliği hazırlayanların da bunu çok iyi bildiğine eminim, ancak ortada sektör baskısı ve yönetmeliklerin belirlenmesinde sektörün belirleyici olduğu gibi bir gerçek söz konusu.

Benzer durumu biz balık avcılığında da çöp ithalatı meselesinde de görüyoruz. Balıkçılar kıyının dibinde balık avlamak için gürültü çıkarttıklarında avlanma derinliği değiştiriliyor, çöp ithalatına kısıtlama geldiğinde ise kısa süre içinde geri adım atılıyor. Ancak var olan bu tarz ne doğadan ne de sağlıktan yana bir tarz değil. Anlamsız ıslak mendil, pipet ve benzeri plastiklerin kullanılmaması için vatandaşın hassasiyetini bekleyip başarılı olmuş bir dünya örneği yok. Duyarlı olduğu konusunda sürekli konuşulan Avrupalılar, cezai yaptırımlar ve düzenlemelerle desteklenmiş bir eğitim faaliyeti sonucu bugünkü durumlarındalar. Velhasıl sıfır atık yaklaşımıyla da uyumsuz olan bu usulün tek kullanımlık yasaklarıyla desteklenmemesi durumunda ne yazık ki hiçbir kazanım elde edilemeyecektir. Bu arada aynı yönetmelikteki bazı düzenlemelerin de belediyelerin inisiyatifiyle doğrudan ilişkili olduğunu unutmamak lazım. Ancak Türkiye’deki hiçbir belediyenin çöp konusunda özellikle ayrı toplama ve kaynağında azaltma konusunda herhangi bir yatırıma yanaşmıyor olduğunu başka bir gerçeklik. Üstelik bunun için de  herhangi bir yaptırım yok. Kaldırım yapmak ve anlamsız reklam filmleri çekip yayınlamak her zaman daha karlı işler.

Atık Toplayıcıları Genelge Taslağı

Atık getirme merkezleri ile ilgili usul ve esasların yanında aynı gün denk geldiğim diğer bir düzenleme de atık toplayıcılarına dair Atık Toplayıcısı Genelge Taslağı. Taslak o kadar güzel cümlelerle başlıyordu ki arkasından, güvenceli, adil ve insan onuruna yakışır düzenlemelerin olduğu bazı kararların olacağı hissine kapıldım. Ancak devamında yer alan maddeler o kadar çelişkiliydi ki bu taslağın resmen yayınlanan bir genelge haline gelmemesi için dua ettim.

Çünkü genelge taslağını hazırlayanlar, ne yazık ki kağıt toplayıcılığı meselesini tam olarak kavrayamamış gibi görünüyorlar. Kağıt toplayıcılığı meselesi salt bir toplayıcılık meselesi değildir ve kimsenin de insafına ve inisiyatifine bırakılamaz. Ortada ciddi bir sosyolojik mesele söz konusu ve düzenleme yapılırken sadece açılacak çöp ayrıştırma tesislerinin çıkarları gözetilemeyecek kadar hassas davranılmalı. Aksi durumda dağ sadece fare doğurmaz aynı zamanda sosyolojik bir problemi de derinleştirecek doneler doğurur. Genelgenin maddelerinden bazılarını tek tek incelemekte fayda var:

Belediyeler tarafından atık toplayıcılarının çalışmalarına ilişkin esasların bu Genelge çerçevesinde oluşturulması, sistemli uygulamaların yürütülmesi ve sürdürülebilir atık yönetiminin sağlanması hususları ilk belediye meclisi gündemine alınır, değerlendirilir ve karara bağlanır.

Bakıldığında gayet mantıklı gibi görünen bu öneri meseleyi biraz da siyasi hesaplaşmaların kucağına iten bir mesele haline dönüştürmektedir. Belediye meclislerinin keyfiyetine bırakılmış herhangi bir konunun sağlıklı bir karar ile sonuçlanması beklenemez. Bu durumu imar ve benzeri mevzuların bu meclislerde nasıl tartışıldığını ve ele alındığını incelediğimizde anlıyoruz. Kararın alınmasında toplayıcıların da katılımına fırsat verilmeyeceğini hepimiz adımız gibi biliyoruz.

Atık toplayıcılığı faaliyetinde bulunan şahıslar faaliyet göstereceği ilin, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğüne, kimlik numarası ve iletişim bilgileri ile başvuruda bulunur. 18 yaş ve üzeri şahısların başvuruları değerlendirilmeye alınır. İl Müdürlüğü tarafından başvurulara istinaden şahıslar kayıt altına alınır, sıfır atık bilgi sistemine girişleri yapılır. Sıfır atık bilgi sistemine kayıt olan şahıslar, faaliyet göstereceği belediyeye şahsına ait toplayıcı izin kartı düzenlenmesi için başvuruda bulunur. Belediyeler, sıfır atık bilgi sistemi üzerinden kayıt kontrolü yaparak bağımsız toplayıcı izin kartını düzenler. Toplayıcı izin kartı düzenlenen şahısların kayıtları, belediyeler tarafından İlçe Emniyet Müdürlükleri ve İlçe Jandarma Komutanlıkları ile güncel olarak paylaşılır.”

Buraya kadar her şey birer evrak işi gibi görünüyor ancak asıl mesele buradan sonra başlıyor.

Belediyelerce belirlenecek standartlardaki eldiven, iş kıyafetleri, toplayıcı izin kartı ve atık toplamada kullanılan araçlarıyla çalışmaları sağlanır. Toplayıcı izin kartı ve iş kıyafetleri, izin verilen kişiler dışında başka kişilerce kullanılamaz, kullananlar ve kullandıranlar hakkında idari işlem yapılır. Kayıt altına alınan kişilerin belediye tarafından belirlenen zaman dilimlerinde çalışması sağlanır.”

Yani burada asıl anlatılmak istenen, eğer ki belediye isterse çalışmalarına izin verir o da belirlediği saatlerde ki ne zaman olduğu belirsiz, istemezse de vermez. Bu durum rant belediyeciliğinin ne yazık ki hakim olduğu bir ülkede genelgeyi gerekçe gösterip zor kullanarak toplayıcıların sistemin dışına itilmesi ve hatta kriminalize edilmesine ve yerine de “kendi adamları”nın geçmesi durumunun oluşmasına neden olabilir. Bu noktada konu hakkında kıymetli görüşleri olan Ali MendillioğluBelediyenin çalışma izni vermesi meselesi kamusal bir faaliyetin kabulü anlamına gelmektedir. Kamusal faaliyet de ya vergiye tabi ya da sigortalı olmak zorundadır ancak genelgede bunlara dair hiçbir şey yok ve buna rağmen belediyelerden kayıt dışı çalışmaya izin vermeleri isteniyor” diyerek meseleyi değerlendiriyor ki, buradaki absürtlük de daha iyi ifade edilemezdi. Burada mahkemeye gidildiğindeoradan dönecek bir genelge söz konusu, çünkü oldukça çelişik bir durum var. Kamusal hizmetlerin bir usulü vardır ve bu usul her türlü kamusal faaliyet için bağlayıcıdır. Bu bağlayıcılığa uygun olmayan her türlü şey işlerin düzgün ilerlediği hukuk sistemlerinde mahkemeden döner. Ancak yine mevzu gelip dolaşıp hukuk ve adalete dayanıyor.

Çözüm: Adil dönüşüm

Taslağın diğer maddeleri de çelişkili ya da art niyetli.

Atıkların, izin verilmeyen kişiler tarafından toplanması, taşınması ve depolanmasına belediyelerce hiçbir şekilde müsaade edilmez. Güvenliğin temini için Zabıta Birimlerince etkin mücadele edilir, İlçe Emniyet Müdürlükleri ile İlçe Jandarma Komutanlıkları tarafından gerektiğinde belediyelere destek sağlanır.”

Bu durumda atık toplayıcıların aynı zamanda barınak olarak kullandıkları alanların da ortadan kaldırılması durumu söz konusu. Bakın atık toplayıcıları neredeyse hiçbiri sizin benim gibi apartman dairelerinde oturmuyor. Çoğu bu depolarda yaşıyor ve zaten herhangi bir kira ya da başka bir şey ödemedikleri için bu işten para kazanabiliyorlar. Siz hiçbir güvence sağlamadan, hiçbir organizasyon yapmadan, atık depolama alanlarını kapatıp üstüne de kolluk kuvvetiyle müdahaleyi yazı ile sabitlerseniz sorun çözmez, aksine yaraya tuz basmış olursunuz.

Belli ki ortada ciddi bir hesap var ve bu hesapta da kağıt toplayıcılarına yer yok. O nedenle mümkün olan en fazla miktarda toplayıcıyı gerek ikna -ki mümkün değil-, gerekse de kolluk zoruyla sistemden çıkartılmak hedeflenmiş.

Kağıt toplayıcılığı meselesinde de tek kullanımlıklarda olduğu gibi inisiyatif bir yerlere ya da birilerine havale edilmiş. Her ikisinin de farklı plan ve programlara göre yazıldığı oldukça belli. O programlarda ise doğa ya da çevre ya da dezavantajlı gruplar yok, yine endüstri var. Oysa yapılacak olan belli: Var olan sistemin adil dönüşümünü sağlamak! Nasıl mı? Anlatayım!

Öncelikle tüm atık toplayıcıları belli bir sistem dâhilinde kayıt altına alınmalı ve hepsinin insanca bir ücret ve barınma hakkının sağlanacağı bir model oluşturulmalı. Bunun için özel bir çabaya da gerek yok, çünkü sistem zaten hali hazırda mevcut. Toplayıcıların hepsinin sosyal güvencesi garanti edilmeli ve mevcut kazandıkları ücreti de göz önünde bulundurarak insanca yaşama elverişliliği sağlayacak bir ücretle çalıştırıldıkları bir atık toplayıcılığı sistemi geliştirilmelidir. Depoların hepsi çevre ve insan sağlığına uygun şekilde erk tarafından iyileştirilmeli ve insanların o depolardaki kötü şartlarda yaşamalarının önüne geçilecek sosyal konutlar oluşturulmalıdır. Kimse kendisine yöneltilen daha insanca, onurlu ve adil olan bir alternatifi reddetmez. Reddedilen şey adil olmayan dönüşüm. Kaldı ki bu güvenceler sağlanamıyorsa o halde toplayıcıların kendi öz örgütlenmelerini sağlayabildikleri ve standartları belli alanın yaratılmasına imkân tanınması gerekir. Aksi durumdaki tüm girişimler sorundan ve zorbalıktan başka bir şey ortaya çıkartmayacaktır.

Sonuç olarak her iki yönetmelik de topu taca atan ve herhangi bir sorunu çözme niyetinde olmayan birer kaçış rampası olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Kaçışın hangi maliyetten ve sorumluluktan olduğunu da sizin takdirinize bırakayım.

 

Piyale Madra çiziyor – 19

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

ÖTV: Yaşam tarzına müdahale vergisi

AKP-MHP Koalisyonu’nun yılbaşı partisini izlediniz mi? Hani şu Osmangazi Köprüsü’nün gişelerinde yapılan partiyi… Yılbaşında yürürlüğe girecek olan zamlardan önce köprüden geçmek isteyenleri durdurdular. Gişeleri kapadılar ve insanları zamlı şekilde köprüden geçmeleri için beklemeye zorladılar. Bu partiye vatandaşların katkısı da kornalar ve biraz tepki göstermek oldu. Aslında hükümetin yılbaşından anladığı zaten uzun zamandır bundan ibaret.

AKP ve temsil etmeye soyunduğu zihniyetin yılbaşıyla uzun zamandır bir alıp veremediği var. Aslında dertlerinin sadece yılbaşıyla olmadığı da bir sır değil. Genel olarak insanları mutlu eden konuları listelesek neredeyse hepsiyle bir alıp veremediği var AKP’nin. Zaten icraatlarıyla da bunu göstermekten çekinmiyorlar. Yılbaşında sokakta olmak artık neredeyse tehlikeli hale getirildi. Çıkmayanlar ve televizyon karşısında zaman geçirmek isteyenler için televizyonlar giderek çoraklaştırıldı. İnsanların biraz umut biraz heyecan için aldıkları bir Milli Piyango çeyrekliği vardı. Onun da ne hale geldiğini hepimiz gördük. Kimsenin güvenmediği garip bir hal aldı.

Elbette bunlar nafile çabalar. Zaman öyle akmıyor çünkü. Son dönemlerin moda tabiriyle duruma bakalım.

Gözlerdeki ışıltı

Tüm rakamlar ortaya koyuyor ki bakanın gözlerindeki ekonomi için aranan ışıltı kof çıktı. Gözlerdeki parlaklık giderek boşalan hazinenin duvarlarından yansıyan floresan ışığıymış. Fakat o ne kadar kofsa belki ailesini bir arada neşe içinde gördüğü için belki sene içinde ona verilecek tek hediyeyi aldığı için belki borç harç da olsa sofrasında sene içinde göremediği yiyecekler olduğu için gözleri parlayan çocuğun gözündeki ışıltı gerçek. Hayatın renkliliği her zaman bu ideolojilerin griliğini yenecektir.

Yılbaşı gecesi zamların açıklanmasından hemen önce Osmangazi Köprüsü’nden geçişlerin kapatılması tepkilere neden olmuştu.

Hükümete de haksızlık etmeyelim. Bir çocuk nasıl beklerse yılbaşı ışıklarını onlar da aynı şekilde takvimin değişmesini bekliyorlar. İnsanlar 10’dan geriye doğru sayarken AKP de başlıyor zamları saymaya. Ekonomik bir durumdan ziyade bir takım elitin halka açtığı bir savaş şekilde ilerliyor yılbaşı zamları. Öncelikle en temel ihtiyaçlara korkunç oranlarda zam geldi. Resmi enflasyonun %40 bile olmadığı bir ülkede yaşam için, üretim için gerekli olan kalemlere enflasyonun üç katına varan zamlar yapıldı. Böylece asgari ücrete yapılan zam da daha bir kere bile hesaplara yatmadan geri alınmış oldu. Yıllardır söylüyoruz. Türkiye bir ekonomik krizde değil. Kronikleşmiş ekonomik kriz hali olan ekonomik buhranda.

İdeolojik çuval can alıyor

Eğer hükümete yakın ufak bir elitin içinde değilseniz ya da hükümete oy verdiğiniz için kendinizi kandırmaya devam etmeyi seçmiyorsanız ekonomik olarak her geçen gün daha kötüye gidiyorsunuz. Önemli olan maaşların artması değil. Maaşlar artıyor görünse bile temel yaşam ve üretim ihtiyaçları iki-üç kat hızla arttığı için maaş artışı göstermelik oluyor. Önemli olan alım gücü. Ve biz ülke olarak alım gücünü giderek kaybediyoruz. Bu basit bir fakirleşme değil. Bu en temel ihtiyaçların dâhi karşılanamayacağı bir felaket haline işaret ediyor. Bir milyona yakın abonenin faturasını ödeyemediği için doğalgazı kesilmişken doğalgaza gelen zammı kaç kişi karşılayabilecek ki?

Bunlar zamların ekonomik çuvalda olan kısmı. Bir de AKP’nin topluma verdiği yılbaşı hediyelerinin ideoloji çuvalında gelenleri var: Alkole ve sigaraya yapılan zamlar. İktidara geldiğinden beri bir hayat tarzı dayatma peşinde olan AKP’nin en tehlikeli girişimi bu aslında. Tehlikeli çünkü can alıyor. Son birkaç haftada merdiven altı içkilerden kaç kişi öldü bir bakın. Pandemiyle birlikte ölüm ve insanlar arasındaki bağı ne yazık ki kaybettik ama yaygın benzetmeyle bir uçak düştü bu sebepten ve kimsenin gıkı çıkmıyor. Bu ölümlerin yapılan akıldışı zamlarla doğrudan ilgisi var.

İnsanlar bir şekilde rahatlamak, günlük streslerini atmak ya da keyif almak istiyorlar. Bunun önüne binlerce yıldır hiçbir kural ya da kaide geçememiş. ABD’deki “Speakeasy”ler de bunun kanıtı, Osmanlı dönemindeki Piyade Meyhaneleri de…  O zaman bu konuyla ilgili izlenecek politika, bu ürünlerin sağlıklı ve erişilebilir olmasını sağlamak üzerine olmalı. Elbette diğer taraftan da toplum sağlığını da düşünen bir noktayı da koruması gerektiği unutulmadan. Peki, Türkiye’deki “Hazineyi biz boşalttık ama bizim gibi olmayanların vergileriyle dolduralım!” politikası buna mı hizmet ediyor? Hayır! Ölümleri söylemiştim. Bir de işin uyuşturucu boyutu var. Alkole yapılan her zam, uyuşturucu tüketimini daha da yaygınlaştırmıştır. Türkiye’nin uyuşturucu ile ilişkisi üzerine ortaya atılan iddiaları YouTube’dan bol bol dinlediğimiz bir yıl oldu 2021. Uyuşturucuya bu kadar kolay erişilebileceğinin iddia edildiği bir ülkede sigara ve alkole gelen zamlar insanları bunları kullanmamaya değil, daha ucuz ve daha tehlikeli şeyleri kullanmaya itecektir.

Son olarak muhalefetin tavrına da değinmek gerekir. “Herkesin özgürce yaşayacağı bir ülke kurma” iddiası mikrofonu kapan herkesin ağzında. Çok da doğru bir iddia. Özgürlüğü savunmalıyız. Hep birlikte savunacağız! Fakat sadece size/bize oy vereceğini düşündüğün/müz insanların özgürlüğünü savunamayız. Kendi özgürlüğümüzü de, bizden olmayanların özgürlüğünü de savunmalıyız. Alkol ve sigara üzerinden yaşam tarzına müdahale edecek ve ekonomik bir rasyonalitesi olmayan zamlara karşı çıkmak, kimsenin alkolik olmasını istemek değildir. Herkes istediği gibi yaşasın demektir. Yıllardır sürekli geriletilmeye çalışan ama buna rağmen direnen milyonlara yani bizim gibi olanlara sahip çıkmaktır.

[Bir şarkının hikayesi] Güzelliğin On Par’etmez/ Aşık Veysel Şatıroğlu

1894 yılında, Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan Köyü’nde doğmuştu büyük ozan Aşık Veysel Şatıroğlu.

İki kız kardeşi çiçek hastalığına yakalanarak hayatını kaybetmişti. Hastalık onun da yakasına yapıştığında sadece 7 yaşındaydı. Kendisi o günü şöyle anlatmıştı.

“Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kaydı ve düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım. Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan.”

Babasının oyalanması için aldığı bağlamayla önce başka ozanların türkülerini çalmaya başladı.1930 yılından sonra Sivas Maarif Müdürü’nün desteği ile birçok ili dolaşmaya başlamıştı.

1933 yılında Cumhuriyet’in 10.yılı için yazdığı “Cumhuriyet Destan”nı çok sevdiği Atatürk’ün huzurunda okumak istemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkmasının nasip olmaması Aşık Veysel’i çok üzse de, Sivrialan’dan yaya olarak üç ayda ulaştıkları Ankara yolculuğunda o ünlü eserini bestelediği rivayet edilir: “Uzun İnce Bir yoldayım.”

Ata’nın huzuruna çıkma fırsatı aslında daha sonra Aşık Veysel’in ayağına kadar gelecekti. 1935 yılında İlk kez çıktığı İstanbul radyosunda Veysel’i dinleyen Atatürk “Bu aşığı bulun getirin” diye talimat vermişti. Yaver Şükrü Özer hemen radyoyu arasa da binadan ayrılan Aşık Veysel’e ulaşamamıştı. Bunu öğrenen Veysel, bir gün sonra Dolmabahçe Köşkü‘ne gitmiş ama yaver Şükrü bey “O bir zevk zamanı idi, şimdi çalışma zamanı…Sen adresini bırak, yeniden hatırlar da sorarsa biz seni yılanın deliğinde de olsan buluruz” diyerek Veysel’i huzura almamıştı.

Dilden dile dolaşan, vefasız eşe sitem

1952’de senaryosunu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yazdığı, Metin Erksan’ın yönettiği “Karanlık Dünya” filminde Aşık Veysel de oynadı. Filmde sekiz yıllık evliliğin ardından Veysel’i terk ederek kaçan ilk eşi Esma ile ilgili hikaye de anlatılmıştı. Bu hikaye yıllarca “Çarık Hikayesi” olarak dilden dile dolaştı. Erol Evgin’in de bir TV programında göz yaşı dökerek aktardığı hikayeye göre Aşık Veysel eşinin kendisini terk edeceğini anlamıştır. Gece uyumak için yataklarına girdikten sonra eşi kalkar, bohçasını da aldıktan sonra pabuçlarını giyer ve kaçar. Bir süre sonra ayağına bir şeyin vurduğunu fark eder. Pabuçlarını çıkarttığında bir nota sarılı bir tomar para olduğunu görür.

https://www.youtube.com/watch?v=JaKTizSCR5A

 

Notta şöyle yazmaktadır:

Al, bu para ananın ak sütü gibi helal olsun. Gittiğin yerde kendini ezdirme. Bir de güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa…”

Bu güzel hikaye Aşık Veysel’in eserlerinde yarattığı değerlerle ilişkilendirilmişti ve yıllarca halk tarafından çok sevilerek dilden dile aktarıldı. Ancak 2014 yılında Doğa Eker adında 13 yaşında bir öğrenci Antalya’dan kalkarak, Sivas’ın Şarkışla ilçesine gidip Aşık Veysel’in oğlu Ahmet Şatıroğlu ile bir söyleşi yaptı ve olayın aslını ondan öğrenerek, videoyu da internette paylaştı. Şatıroğlu söyleşide bu hikayenin doğru olmadığını ve aileyi rencide ettiğini söylemiş ve “Hiç kimse altı aylık bebeğini bırakıp giden kadına böyle bir iyilik yapmaz. Üstelik bırakın ayakkabıya tomarla para koymayı, Veysel’in doğru dürüst kuruşu bile yoktu” demişti.

Öte yandan Aşık Veysel’in köye tekrar dönen Esma’ya mağduriyet yaşamaması için ölümüne kadar destek olduğu da bilinmektedir. Hikayenin aslı nasıl olursa olsun Aşık Veysel’in kızının da söylediği gibi ünlü ozan, kalbimizi ısıtan bu aşk şarkısını ilk eşi Esma için yazmıştı.

Şüphesiz Aşık Veysel’in yorumundan sonra şarkının hafızalarımızda yer eden diğer güzel yorumu da Hümeyra’nınkidir.

 

Güzelliğin on par’ etmez
Bu bendeki âşk olmasa
Eğlenecek yer bulamaz
Gönlümdeki köşk olmasa

Tabirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yareme
İsmin yayılmaz âleme
Âşıklarda meşk olmasa

Kim okurdu, kim yazardı?
Bu düğümü kim çözerdi?
Koyun kurt ile gezerdi
Fikri başka başk’ olmasa

Senden aldım bu feryadı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa

Kaynakça

  • Çalışkan M., Ünlü Halk Ozanı Atatürk’le tanışma şansını kıl payı kaçırdı.  habertürk.com 25.10.2020
  • Vikipedia, Aşık Veysel
  • Eker Doğa, Aşık Veysel’in Yanlış Bilinen Hikayesi, 25.01.2017

 

 

 

Yukarı bakma, önüne bak!

“Tuhaf zamanlarda yaşayasın!” Çin’de kullanılan bu beddua, insanlığın geneli için gerçek oldu. Tüm gezegeni ilgilendiren en temel konularda bile, bilim insanlarının değil siyasetçilerin dinlendiği, hayatın sanatı taklit ettiği, doğruların ortak nesnel deliller yerine, duygu ve inançlarla belirlendiği, hakikat sonrası bir çağda yaşıyoruz. Ekonomistlerin, bilim insanlarının, sisteme muhalif siyasetçilerin, sosyologların ve psikanalistlerin şaşıp kaldığı bir şov dünyasındayız. Yönetmenliğini Adam McKay’in yaptığı, Don’t Look Up filmini izlediğimde, bir süredir zihnimde dönüp duran yukardaki düşüncelerle çok paralel giden bir kurguyla karşılaştım.

Dikkat! Yazının bundan sonrası spolier içermektedir.

Umurumda mı dünya?

Saygın bir üniversitede astronomi alanında doktora yapan Kate Dibiasky, dünyaya çarpma ve onu yok etme olasılığı %100 e yakın bir kuyruklu yıldız keşfeder. Kate’in, kuyruklu yıldızın dünyaya çarpacağı konusundaki netliği, Greta Thunberg’in iklim krizinin gezegeni mahvedeceği netliğindekiyle aynı seviyededir. Kate ve hocası, bu kadar acil ve ölüm kalım içeren bir mesele karşısında çağrıldıkları Beyaz Saray’da saatlerce bekletildikten sonra, otele dinlenmeye gönderilmelerini anlamakta güçlük çekerler.

Beyaz Saray’da, görüşme nihayet başladığında ise başkanın ve aynı zamanda özel kalemi olan oğlunun şovunun içinde bulurlar kendilerini. Olayın bilimselliğine son noktayı, başkanın “Hadi ihtimal %70 diyelim” sözü koyar. Onun için, şu anda daha önemli olan birkaç hafta sonraki kongre seçimleridir. Kuyruklu yıldızın tehlikesinin bilimselliği her ne kadar saygın bilim insanları tarafından kabul edilse de kuyruklu yıldıza doktora öğrencisinin ismi olan Dibiasky bile dense de şimdi onunla mı uğraşacaktır. Hem ona göre, bilimselliği yine de şüphelidir durumun.

Merly Streep’in oynadığı başkan tiplemesinin o kadar çok karşılığı var ki dünyada. Ekonomiden ekolojiye, sosyal hayattan özgürlük anlayışına, bilimden sanata hepsini, herkesten daha iyi biliyor bu başkanlar. “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” diyerek batı felsefesine yön veren filozoflardan Sokrates’in kemikleri sızlıyordur mezarında… Bildiğini okumak, galiba cehaletin en büyük göstergesi ve dünya şu sıralar cahillere cennet iken hassas kalplere ve entelektüellere cehennem durumunda.

‘Dünyayı sen mi kurtaracaksın?’

Beyaz Saray’dakilerin kafayı yemiş olduğunu düşünen Kate ve Dr Mindy’nin tek çaresi bu gerçeği televizyonda halka anlatmaktır. Gezegeni Savunma Koordinasyonu Başkanı da onlar gibi düşünmektedir ve o da bilim insanlarını örgütleme görevini üstlenir. Kate ve Dr. Mindy, Brie Evante’nin (Cate Blanchett) sabah programında anlatacaklardır dertlerini. Ancak öncelik pop starın yaşadığı aşk krizini anlatmasına verilir. Sonrasında programa alındıklarında ise alabildiğine sulandırılır kuyruklu yıldız mevzusu ve Kate bağırıp ağlayarak stüdyoyu terk eder. (Gerçek hayatta da George Monbiot’nun  bir tv programında ağladığını acıyla biliyoruz.)

Arkasından sosyal medyada, Kate’in çatlak bir Marksist olduğu dolaşıma sokulur. Bu durum, yıllarca fosil yakıt şirketi sahiplerinin ve düzen siyasetçilerinin iklim krizini Marksistlerin uydurduğu söylemini anıştırmaktadır. Kate, toplumun gözünde iyice itibarsızlaştırılır. Bu arada Cate Blanchett, her şeyi sulandıran magazin programı sunucusu rolünde çok başarılı.

Her şey para için!

Başkan, seçimlere yönelik buradan bir kahramanlık hikayesi yazabileceğini düşününce birden fikir değiştirir ve kuyruklu yıldızın yörüngesinden saptırılması için çalışmalara başlanması emrini verir. Kuyruklu yıldıza dronlarla atom bombası bırakılıp patlatılacaktır. Bunun için de Rambo tipli bir subay projenin kahramanı haline getirilir. İşi tamamen dronların yapacak olmasına rağmen bu subay üzerinden bir kahramanlık hikayesi de yazılır.

Durun, son anda Elon Musk tipli bir iş insanı çıkıp kuyruklu yıldızın teknoloji üretiminde kullanılabilecek 140 trilyon dolar değerinde mineral barındırdığını söyler. Bunun için kendi planını önerir. Başkanı zaten avucunun içine aldığı için kamusal görev iptal edilip kuyruklu yıldızın küçük parçalara bölünerek denize indirilerek minerallerin toplanması planı devreye sokulur. Bash şirketinin sahibi Peter Isherwall, Dr Mindy hakkındaki her türlü istihbarata sahiptir ve önüne çıkmaması için onu tehdit eder. Jeff Bezos’un da işçilerin sendikalaşmasının önüne geçmek için onları, sanki kendi özel güvenlik şirketiymiş gibi FBI’a takip ettirdiğini biliyoruz.

Kamu kurumunun yokluğu

Dr Mindy ve Kate, görevin kamusal alanda üstlenilmesi gerektiği ve özel bir şirkete verilmemesi için çağrıda bulunurlar. Bu arada NASA’nın başında eski anestezi uzmanı bir kadın bulunmaktadır. Tıpkı bizde de kurumların başına, liyakat sahibi insanlar yerine, konuyla alakasız insanların getirilmesi gibi. Otoriteryanlığın yaygın olduğu ülkelerde, sonucunda yaşanacak felaketler hiç düşünülmeden kamu kurumlarının nasıl çökertildiği çok rahat gözlenebiliyor. Beğenmediğimiz temsili demokrasi bile işlemiyor. Kararları, hiçbir denetime tabi olmadan bir kişi verebiliyor.

Yukarı bakma!

Çabaları sonuç vermeyen bilim insanları, artık gökyüzünde çıplak gözle görülebilen kuyruklu yıldız tehlikesine işaret edebilmek için insanları yukarı bakmaya çağırır. Beyaz Saray ise bu çağrıyı yapanların Marksistler ve mültecilerin ABD’ye gelmesini isteyenler olduğu yönünde ırkçı bir propaganda yayar. Yönetmen burada, ABD sınırına dayanan iklim göçmeni ve yoksul Meksikalılara karşı duvar örülmesine atıf yapmaktadır bence. Yönetimin çağrısı “yukarı bakma önüne bak” şeklinde olur. Bu durum bana ironik bir şekilde, Boğaziçi Üniversitesi‘ne atanan kayyum rektöre karşı eylem yapan öğrencilere ve akademisyenlere polisin “aşağı bak” demesini hatırlattı. Bunun sonrasında ise özellikle sosyal medyada “aşağı bakmayacağız” eylemlilikleri yapılmıştı.

Seçkinlerin bencilliği ve kaçışı

Bash şirketinin sahibi, görevin başarısız olma ihtimaline karşı 2000 kişi alan bir gemi ayarlar. Bu gemiyle başka gezegenlerde yaşam aranacaktır. Bu durum bana, iklim aktivistleriyle kendi aramızda yaptığımız espriyi hatırlattı. “Bu zenginler başka bir gezegende yaşam buldular ve dünyayı tüketince oraya kaçacaklar herhalde” diyorduk. Gerçi gezegenin diğer taraflarını mahvedip Yeni Zelanda’dan toprak alanların, bunu yapması da beklenir sonuç alıp almamalarından bağımsız olarak. Filme dönersek, evet içlerinde başkanın da olduğu bir grup, yeni bir gezegene inmeyi başarırlar ancak oradaki biyolojik hayat daha iner inmez onları yok eder.

Film amacına ulaşmış

Film, geneli itibarıyla tam bir kara mizah örneği. Gezegenin yok olacağı ana adım adım hızla yaklaşılırken, bu gerilimi yansıtmaktan çok, toplumun, yöneticilerin ve bilim insanlarının ne yaptığının politik ve trajikomik kısmına odaklanılmış. Ben, bu yaklaşımı çok önemli buluyorum.  Çünkü film, Hollywood yapımı olmasına rağmen, seyirciyi ekrana kilitleyecek bir atmosfer yaratmak için gerilimi sürekli tırmandırmayı tercih etmemiş. Tabi bu, filmin Hollywood işi olduğunu üzerinde taşımıyor anlamına gelmiyor. Seçtiği ünlü oyuncu kadrosundan ve belli teknik yöntemlerinden dolayı fazlasıyla belli ediyor bu yönünü.  Filmin tüm dünyada konuşuluyor ve üzerine sayısız yazılar yazılıyor olmasını da ayrıca önemli buluyorum. Çünkü sinema, edebiyat ve sanat aracılığıyla ortaya konulan ekoeleştirel bir yapıt, makaleye oranla duygulara hitap eden bir öyküleme tarzına sahip olduğu için çok geniş kitlelere ulaşıp yine çok da etkili olabiliyor.

 

 

 

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler -7] Doğa, ekoloji ve kirlenmeler, afetler

Kentlerin yoğunluğuna, yüzey kaplaması/ dokusuna ve ısı toplayan/ yansıtan yüzeylerine, yeşil alanlarına, egemen rüzgarlara göre geleneksel olarak yönlendirilmiş sokakların (özellikle İzmir ve İstanbul için) varlığına, iklimine ve ekolojik durumuna göre 50’lerin kentlerine göz atalım. Küçük-büyük açık alanlar ve eski mahallelerdeki evlerin bahçeleri, buraların sarnıçlar, kuyularla donatılmış olması, kıtlıklara ve zor koşullara göre geliştirilmiş ve tüketimci olmayan kültürel davranış biçimleri vb. göze ilk çarpacak özellikler…

Ekolojik koşullardaki bozulmaların, dengelerdeki çökmelerin ve aşırı kirlenmelerin kentlerde neredeyse olağan hale gelemeden önceki kentsel durumu ve yaşam biçiminin özelliklerini anlayabilmek için belki de teknolojinin, toplumsal dengeleri alt-üst eden bir hızda gelişmesi ve kentsel toplumun ideolojik bakış açısı bakımından bugünden farklı olan durumuna değinmek gerekecektir. Böylece kentlerde iklim değişikliğini hızlandıran nedenleri daha kolay kavrayabiliriz.

II.DS’den sonra, kentlilerin çevre-doğa-nesneler bakımdan sahip olduğu bakış açısına göz atabiliriz. Ancak, bu yazıda çok genel ve yüzeysel bir-kaç betimlemeyle yetinmek zorundayız.

Kentlerdeki toplumsal yaşamın 1960’ların ortasına veya sonuna kadar;

-Belki savaştan yeni çıkmış olan dünyanın bir özelliği olarak, çeşitlenmesi çok sınırlı olan tüketim mallarıyla yetinebilen, henüz tüketim ekonomisinden ve tüketimci kültürden uzak (üst sınıflarda bile, gösterişçi tüketim alışkanlığının sınırlı/ yok denilecek kadar az rastlandığı) olduğu,

Gümüşsuyu/Sulakçeşme Sokak.

-Tasarrufa önem veren, yoksulluğa daha yakın bir orta sınıfın, ev ekonomisinin sağlayabileceği bütün olanakları ciddiye almakta olduğu (her ailenin kendi içinde birçok mal ve hizmeti, kendi emeği ve bilgisiyle üretmesi/ onarması ve gelecek kuşağa da bu bilgi ve beceriyi aktarıyor olması vb.),

-Dayanıklı tüketim malları piyasasının/ üretim standardının, her malın uzun ömürlü olması/ onarılabilir-yeniden kullanılabilir olması üzerine (ya da “kullan-at mantığının tam tersine göre) kurulduğu,

-Kent ideolojik ortamı, toplumsal değerler ve etik anlayış bakımından (eğer çok “toptancı” ve “aşırı iyimser/ nostaljik”, dolasıyla geçersiz bulmazsanız) kabaca çizilen şu eskizin parantezinde görülebileceği,

  • teknolojik dönüşüm hızının (bugüne göre) daha yavaş olmasının yadırganmadığı,
  • toplumların hız (hemen elde etme) beklentisinin, güçlü ve öncelikli olmadığı (daha sabırlı olduğu),
  • doğayla ve gerçekle ilişkinin önemsediği,
  • daha az bencil ve rekabetçi, daha çok dayanışmacı ve yardımlaşmacı değerlerin canlı olduğu,
  • kırıcı olmayan ve diğer insanla ilişkisinde nezakete önem veren kentli kamusal kültürünün yaşadığı,

bir ortamda gerçekleştiği düşünülebilir.

Haseki Caddesi /Külliye-Sıbyan Mektebi.

Kentteki ekolojik veriler, kirlenmeler, enerji ve teknoloji kullanımı, atık üretimi

Kentler, daha yoksul ama ekolojik (ve toplumsal/ kültürel) bakımdan daha dengeli, ölçekli ve uyumlu sentezler yaratabiliyordu. Özellikle küçük kentsel yerleşimlerdeki nüfus, 60’ların sonuna kadar kendine özgü nitelikleri olan yerel bir kent kültürüne sahipti. Kent işletmeciliği/ belediye yönetimi de (kanalizasyonların derelere bağlanması ve denize/ göle doğrudan deşarjı dışında) kentsel altyapı, kentsel hizmetlerin sağlanması, salgın hastalıkların denetimi vb. bakımından oldukça etkin bir konumdaydı.

Bir imar planına göre gelişilmiş bölgelerde teknik hizmetler bakımından hemen bütün yapılarda elektrik, içme suyu ve atıksu için altyapı geliştirilmişti. İstanbul’da, daha sonra da Ankara’da “Havagazı Fabrikası” olduğunu ve evlerin mutfaklarına gaz sağlayan altyapının bulunduğunu da eklemek gerekir. Yol altyapısı bakımından asfaltlanmış sokakların-caddelerin ve ana arterlerin/ bulvarların genellikle kentlerin modern bölgelerinde, geometrik bir düzenlemeye göre yol ve yaya kaldırımı standartlarında olduğunu, ağaçlandırılmış ve aydınlatılmış olduğunu ve yol altyapısının oldukça minimum bir düzeyde de olsa geçerli trafik hacmine göre yeterli olduğunu söyleyebiliriz. Modern olmayan kesimlerde ise yol altyapısı sert kaplamalı olsa bile (parke taşı/ arnavut kaldırımı) geçirgen bir yüzeydi. Kentlerde ısı adaları oluşmamıştı.

Üsküdar/Bülbülderesi.

Merkezi iş alanlarında (MİA) gündüzleri özellikle depolama ve “tedarik” işlemlerinin gerektiği bölgelerde (en çok İstanbul’da olmak üzere) yol altyapısında yetersizlik söz konusu olmakla birlikte sorun biraz da kentsel arazi kullanımı sorunu olarak düşünülebilecek düzeydeydi. Başka bir söyleme biçimiyle, eğer nüfus ve yoğunluk artışı zorlamıyorsa, MİA için taşıma ve ulaşım/ dolaşım sorunları dokuyu parçalamadan ve yıkmadan, tasarım ve politika önlemleriyle çözülebilecek nitelikteydi.

Arazi kullanımı ve kentsel tasarımda yeşil doku, parklardan çok konutların bahçelerinin çokluğuyla sağlanıyordu. Denge, kent içinde genişçe boş alanlar, bağ/bostan/ bahçe/ koru gibi ögelerin bulunmasından (daha çok İstanbul) ve kaldırımların/ refüjlerin çok ciddi bir biçimde ağaçlandırılması, kent içinde çok büyük park ve rekreasyon alanları yaratılmasından kaynaklanıyordu (Ankara: AOÇ, Gençlik Parkı, İzmir: Fuar ve İstanbul: Taksim Gezisi).

Kentin yüzey ölçümü bakımından küçük ve form olarak derişik olması nedenleriyle durumu “ulaşım” bölümünde belirlenmişti. Bu nedenle kentin her bölümü, özellikle konut alanları çok yüksek olmayan yapı yoğunlukları, bahçeler ve yol boyu ağaçlandırmayla, asfaltlanmış-betonlaşmış (geçirgen olmayan) ve doğal toprak (geçirgen) arasında denge genellikle korunmuştu.

Çamlıbahçe-Bebek arası.

Dereler açıktı ve doğal akış rejimindeydi. Derelerin varlığı dere vadileri (aynı zamanda hava koridorları) ve çevresindeki yeşillendirilmiş/ parklaştırılmış alanlarla kent içinde yeşil koridorlar oluşturuyordu. On veya daha uzun bir periyodisiteye göre (bazen yıkıcı) taşkınlar olabiliyordu

Ekolojik durum bakımından özetle, daha az nüfuslu, derişik 1950 kentlerinde/ metropollerde,

-Doğal verilerden (güneş, rüzgar, yağış vb.) daha verimli bir biçimde yararlanılıyor ve topografya-yüzey şekilleri/ kıyı çizgisi değiştirilmiyor,

-İklim parametreleri bakımından (sıcaklıklar, yağışlı mevsimler/ donlu günler, kuraklık ve sonuç olarak en sıcak ve en soğuk günler sayısı, aradaki fark vb.) kışlar daha soğuk, yazlar daha az kavurucu, yağışlar fazla ve kuraklık daha az olarak gözleniyor,

-Afet yıkımları (bazı afet türlerinde) göreli yönetilebilir düzeyde olabiliyor,

-Arazi kullanımı ve kent planlaması daha başarılı yürütülüyor, ısı adaları oluşmuyor,

-Açık yeşil alanlar (kamusal, yarı-kamusal ve özel yeşil alanlar) korunuyor/ yaşatılıyor,

  • yürüyüş yollarının ve hava koridorları etkin biçimde kullanılıyor,
  • kent içi tarım (bostan) ve orman (koru) arazileri korunuyor, veya kamuya ait (özellikle askeri alanlarda, kamuya ait sanayi tesislerinde) geniş kampuslar yaratılabiliyor ve geliştiriliyor,
  • kentin geçirgen olan- olmayan yüzeylerle kaplanmasında denge sağlanıyor,
  • kentin çevresindeki tarım alanları istila edilmiyor ve
  • tarımsal toprak/ meralar, kimyasal gübrelerle ve tarım ilaçlarıyla kirletilmiyor/ yerli tohumlar kullanılıyor,
Ankara İstasyon Caddesi, Gençlik Parkı, Opera Binası, İstanbul Caddesi.

bu nedenle,

  • kentlerde gıda güvenliği sağlanıyor (yerel türler, sadece mevsiminde pazarlanıyor)
  • doğal veriler kullanılıyor, bio-çeşitlilik azalmıyor (kent içi hayvanlar ve ağaç/ bitkiler/ böcekler vb.)
  • su dengeleri sağlanıyor (kent içinde, azalan sayıda evde olsa da, yağmur hasadı/ sarnıçlama yapılıyor, kuyular kullanılıyor ve toprağın geçirgenliği azaltılmadığı için, yeraltı sularının dengesi korunuyor)

-Ulaşımda (kirletici) inorganik enerji kullanımı en alt düzeyde tutulabiliyor,

  • yayalık işlevsel ve etkin kullanılıyor,
  • kamu ulaşım/ taşıma türleri diğer ulaşım türleriyle (ve giderek yarı-kamusal denilebilecek sistemlerle/ dolmuşla) eklemlenerek yaygın biçimde kullanılıyor,
  • özel araç trafiği yok denecek düzeyde gerçekleşiyor,

-Kirlenmelerde ve atık yönetiminde:

  • katı atık (ambalaj sanayii öncesinde olduğu için, nicelik olarak az ve kompozisyon olarak fazla çeşitlenmemiş -soba külleri hariç-organik çöp ağırlıklı),
  • kirli sular (kanalizasyonlar derelere karışıyor veya doğrudan göl ve denizlere deşarj ediliyor),
  • hava kirlenmesi (ısı yalıtımı olmayan konutlarda sobayla ısınılıyor ve kullanılan kömür, bazen kömürle çalışan enerji santralları ve kent içindeki fabrikalar nedeniyle),
  • gürültü ( göreli olarak, yok denilecek kadar az veya genellikle insan kaynaklı) konularında etkinlik söz konusu olmasa da, limitlerin altında kalınabiliyordu.
Ankara.

Kentlerin ekolojik olarak içinde bulunduğu koşulları/ mekansal özellikleri ve kentlerdeki yaşamı biçimlendiren toplumsal ve ideolojik ortamı betimlemeye çalışırken çizilen bu eskiz belki oldukça idealist ve gerçeklerden uzak bir güzelleme olarak görülebilir. Öznellik dozu bu kadar yüksek olan bir betimin doğru ve her kent için tam geçerli olduğu iddiasından çok, zaten yaklaşık bir durumla ilgili ipuçlarıyla düşünceyi canlandırmak amaçlanıyor.

Gelecek hafta, kentlerin geçirdiği evrimi, bütünüyle ve iklim değişikliğine karşı nasıl hazırlanabileceğimiz açısından değerlendirmeye çalışacağız.

 

İklim adaletinden adaletli geçişe

2021 yılını geride bırakırken ekonomik olarak oldukça zorlandığımız günler yaşıyoruz. Bu durum ülkenin ekonomik politikasının yanında küresel iklim değişimiyle de ilgili. Parçası olduğumuz yaşam alanlarının yok edilmesi yalnızca karbon emisyonları ve ekonomiyle ilgili değil elbette… Koronayla birlikte tüm dünyada yeşil dönüşüm daha belirgin konuşulur hale geldi. Bu sağlık krizi karbon emisyonları ve doğal yaşam alanlarının yağmasıyla direk olarak ilişkili durumda. Konu samimiyetle ele alınsa dahi küresel iklim değişimi konusu önümüzde bir dizi kuşak boyunca ekolojik ve ekonomik olarak ana eksen olarak duracak.

‘Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı yaşatmaz’

Bildiğimiz gibi tüketim ve yağma üzerine kurulu kapitalist sistem ‘Ya büyü ya öl’ düsturuyla çalışır. Küçük ve kendine yeter, çevresine zarar vermeyen üretimin kapitalist büyüme ekonomisinde yeri yoktur. Özellikle son 2 yıldır Amerika’da Joe Biden yönetimiyleYeni Yeşil Düzen‘e (Green New Deal) yönelik yatırımlar yapılmaya başlandı.  Ancak bu yatırımları yapanlar örneğin, büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımları ABD’de Chevron, British Petrol vb fosil yakıt baronları tarafından yapılıyor. Daima merkeziyetçilikten ve militarizmden yana olan bu şirketlerin ulusal ve uluslararası ekonomide bu sözde çevreci kurallara göre düzenlenmesi ne kadar gezegenin yararına olabilir?  Bir de bazı çevreciler daha adaletli bir kapitalizm arayışında. Oysa biz biliyoruz ki kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı yaşatmaz.

Bu kapsamda Avrupa’da ise Yeşil Yeni Mutabakat adı altında adil bir geçişten (Just Transition) söz ediliyor. Bu kapsamda sözde sıfır atıktan döngüsel ekonomiye kadar kentler ve yaşam alanları yeniden planlanmaya başlandı. Aslında Avrupa Birliği’nin (AB) 11 Aralık 2019 tarihinde “Avrupa Yeşil Mutabakatı” ile ekonomisinin dönüşümünü sağlayacak yeni bir büyüme stratejisi üzerinde duruyor. Bunun açık adı yeşil kapitalizm.

Adaletli geçiş ne demek?

Adaletli geçiş, üretim ve tüketimin atık olmaksızın sağlanması konusuna nasıl ulaşılacağı şeklinde özetlenebilir. Çünkü geleceği onarmak karbon emisyonlarını azaltmak buradan geçiyor. Ancak özellikle toplumda görünmez kılınan engelliler, kadınlar, göçmenler, sığınmacılar, farklı etnik gruplar, farklı cinsel yönelimi olanlar, çocuklar, gençler yaşlılar vb grupların kendi geleceklerine ilişkin doğrudan söz söyleme hakları var mı?

Peki adaletli geçişte bizim gibi ülkeler daha az adalete mi razı olsak? Küresel güneyin iklim krizinden en çok etkilenen ama karbon emisyonu yok denecek kadar az olan Afrikalı ya da Asyalı insanlar ne olacak? Ekim ayında Türkiye’nin Paris Anlaşması’na onay vermesiyle birlikte Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ismi ‘Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ olarak değiştirildi. Uluslararası anlamda ticaret yapmak için de yeni karbon hesaplamaları gündeme geldi. Bu doğrultuda Yeşil Mutabakat Eylem Planı hazırlanıyor. Ancak geçmişte küresel kuzeyin bacasız sanayi denilen servis ve turizm endüstrisine geçip küresel güneye de yabancı yatırımları teşvik adı altında dayatılan madencilik gibi faaliyetlerle doğa talanına yol açtığını sanırım özellikle son 20 yıldır ülkemizde de görüyoruz. Elbette her şeyi küreselliğe bağlamak doğru değil. Merkezi ve yerel hükümetlerin de bunda payı fazla. Şimdi bu yağmalanan doğal yaşam alanları Yeşil Mutabakat’tan nasıl pay alacak? Faaliyetler durdurulup restorasyona gidilecek mi? Daha geçen hafta Aydın’ın Çine ilçesine bağlı Topçam köyünde maden ocağına direnen Coşkun ailesine yapılan silahlı saldırı hala gündemimizde. Doğa savunucuları ikinci bir Büyüknohutçu felaketi olmasın diye çaba sarf ediyor.  Anadolu’da böylesine canı pahasına yaşam alanlarını savunmaya çalışan insanların yaşamında nefes alma yaratılacak mı?

Yoksa madenlerde montaj sanayiyle  parsellenmiş, betonlaşma ve inşaat sektörüyle verimli topraklarda besin değeri uygun gıda yetiştirmek yerine beton binaların ‘yetiştiği’ alanlar çoğalacak mı?

Avrupa kömürden vazgeçmişken bizde hala termik santraller inşa ediliyor. Muğla’da olanlar gibi var olanların ömrü 25 yıl daha uzatılsın diye yatırımlar yapılıyor. Bu demektir ki daha fazla hava kirliliği, daha fazla karbon emisyonu ve daha fazla yaşam alanlarına saldırı.

Kısacası Yeşil Mutabakat’a uymanın yeni bir çifte standart yaratmaması için uyanık olmalıyız.

Oscar kazanan ilk Siyah oyuncu Sidney Poitier yaşamını yitirdi

En iyi oyuncu Oscar’ını kazanan ilk siyah erkek film yıldızı Sidney Poitier, 94 yaşında hayata veda etti.  Hollywood’un klasikleşen filmlerinde rol alan Bahama kökenli ABD’li usta oyuncunun ölüm nedeni henüz açıklanmadı.

Bahamalar Başbakanı Philip Brave Davis,  Cuma sabahı usta oyuncuyu anmak için bir basın toplantısı düzenleyeceği bildirildi.

1927’de Miami’de doğan ve Bahamalar‘da bir domates tarlasında büyüyen Poitier, 16 yaşında New York‘a taşındı. Kısa süreliğine orduda görev yapan sanatçı, oyunculuk dersleri alırken birçok farklı işte de çalıştı.

1958’de The Defiant Ones‘daki (Kader Bağlayınca) performansı ona ilk Oscar adaylığını getirdi. 1963’te Lilies of the Field filmindeki performansıyla en iyi erkek oyuncu Akademi Ödülü’nü (Oscar) kazandı.

Poitier, sanat hayatı boyunca toplamda, iki Akademi Ödülü adaylığının yanı sıra, 10 Altın Küre adaylığına, iki Primetime Emmy Ödülü adaylığına, altı BAFTA adaylığına, sekiz Laurel adaylığına ve bir Screen Actors Guild Ödülleri adaylığına layık görüldü. 

Oyuncu, ABD’de ırk ayrımcılığının olduğu bir dönemde beyaz perdede düzenli olarak görünür oldu.

2002’de Amerikan sinemasına yaptığı katkılardan dolayı Onursal Akademi Ödülü alan Poitier, 2009 yılında da Barack Obama‘dan Başkanlık Özgürlük Madalyası aldı.Obama, Poiter’in ölüm haberinin ardından sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, “Sidney Poitier, çığır açan rolleri ve benzersiz yeteneğiyle, haysiyet ve zarafetin somut örneği oldu ve filmlerin bizi bir araya getirme gücünü ortaya çıkardı. Ayrıca bir nesil aktörün önünü açtı. Michelle ve ben, ailesine ve hayran kitlesine sevgilerimizi gönderiyoruz” dedi.

Poitier, 1988’de UNESCO tarafından Bahamalar elçiliğine atanmıştı. Aynı zamanda “Sir” ünvanına layık görülmüştü.

Bazı filmlerde yönetmenlik de yapan sanatçının Broadway’de yaşamı ve kariyeriyle ilgili bir oyunun duyurusu da geçen ay yapılmıştı.

Dört ilde daha ormanlık alanlar, orman sınırı dışına çıkarıldı: 10 binlerce hektar yok edilebilir

Haber: Eylem YILMAZ

*

Resmi Gazete’de bugün yayımlanan yeni Cumhurbaşkanı Kararı’yla Mersin ve Ankara’da 376.494 m2 orman alanı daha orman sınırı dışına çıkarıldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan kararla, Mersin İli, Yenişehir İlçesi, Çavak Mahallesi, Mezitli İlçesi, Bozön Mahallesi, Bozyazı İlçesi, Tekmen Mahallesi, Çamlıyayla İlçesi, Çayırekinliği Mahallesi, Mut İlçesi, Narlı Mahallesi, Akdeniz İlçesi, Evci Mahallesinde ve Ankara İli, Kızılcahamam İlçesi, Yenice ve Akçay mahallelerinde bulunan, bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerlerden veya üzerinde 28/04/2018 tarihinden önce yerleşim yeri bulunan yerlerden olan, ekli krokiler ile listelerde sınır ve koordinatları gösterilen alanlar orman sınırları dışına çıkartıldı.

Dün (6 Ocak 2020) yayımlanan bir başka Cumhurbaşkanı Kararı’yla da Kastamonu ve Manisa illerinde de bazı orman alanları orman dışına çıkarılmıştı.

Son iki kararla birlikte toplam 988 bin 342 m2’lik ormanlık alan orman sınırları dışına çıkarılmış oldu.

28 Nisan 2018’de torba kanunla çıkarılan Ek. 16. Madde gereğince alınan bu kararlar sonucunda bugüne kadar 6 milyon 843 bin 788 m2’lik ormanlık alan ormanlıktan çıkarıldı.  Bu, 684 hektarlık orman alanı demek.

Ek 16. Madde’nin kapsamı nedir?

‘Orman sınırları dışına çıkarma’ normunu düzenleyen bu maddeyle, sınırları Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek yerler orman sınırları dışına çıkarılabiliyor. Maddenin kapsamı şöyle:

“Tarım ve Orman Bakanlığınca, bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerlerden,

b) 19/4/2018 tarihli ve 7139 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 28/4/2018 tarihi itibari ile üzerinde yerleşim yeri bulunan alanlardan,

c) Yerleşim yeri oluşturulması uygun olan taşlık, kayalık, verimsiz ve fiilen orman vasfı taşımayan alanlardan, sınırları Cumhurbaşkanınca belirlenen alanların, Orman Genel Müdürlüğünce orman sınırları dışına çıkartılarak tapuda Hazine adına tesciline ilişkin usul ve esasları belirlemektir.”

‘İzmir’de 365 hektarlık ormanlık alan bir seferde orman dışına çıkarıldı’

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim üyesi ve Yeşil Gazete yazarı Doç. Dr. Cihan Erdönmez, bu kararların şiddetlenerek devam edeceğini düşüyor:

“Bu son iki karara kadar üç farklı karar çıkarılmıştı. Bir tanesi Bakanlar Kurulu kararı, ikisi Cumhurbaşkanı Kararı’ydı. Bu kararlarla İstanbul, Kocaeli, İzmir, Kütahya ve Bursa illerindeki bazı orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılmasını sağlandı. Bu alanların toplam büyüklüğü 5 milyon 855 bin 446 m2 idi. Bunu hektar cinsinden söylersek 585 hektar olur.

Burada önemli olan şey şu: Bu düzenlemeyi savunanlar -iklim değişikliği, ormansızlaşma ortadayken halen nasıl savunuyorlar bilemiyorum- iki argüman kullanıyor. Birincisi, ‘ormanlar içerisinde üzerinde ağaç olmayan kayalık, taşlık olan kayıt üzerinde orman olmasına rağmen orman gibi göstermeyen alanların orman sınırları dışına çıkarılmasında bir sakınca yoktur’ diyorlar. Sanki bir alanda ağaç varsa ormandır, yoksa orman değildir gibi yanlış bir anlama var. Ağaç olan her yer orman olmak zorunda değil. Orman çok büyük bir ekosistemdir ve bu ekosistem içerisinde üzerinde ağaç olmayan taşlık, kayalık alanların da çok önemli fonksiyonları vardır. Biz orman üzerinde ağaçlar olan toprak parçalarıdır demiyoruz. Orman, ağaçlarla birlikte diğer tür bitkiler; toprak, hava, su; hayvanlar, mikroorganizmalar; canlı cansız unsurların birleşiminden meydana gelen, karşılıklı ilişkilerinden ve bu ilişkilerin meydana getirdiği bir denge durumu, ekolojik bir olgudur. Ekosistem diyoruz. Bu ekosistemin içerisinden siz üzerinde ağaç yok diyerek taşlık, kayalık alanı çıkarırsanız o ekosistemin bütün dengelerini bozmuş olursunuz. Örneğin, bir defada en fazla ormanlık alanın ormanlık vasfından çıkarılması İzmir Bayraklı’da yapıldı. 3 milyon 753 bin 603 m2 yani 365 hektarlık ormanlık alan bir seferde orman dışına çıkarıldı. Bu alanı meslektaşlarımız gördü. Taşlık, kayalık değil, bildiğimiz ormandı bu alan.”

‘Ormana çevrilecek alanlardan neden hiç söz etmiyor?’

Ek 16. Madde’de hazineye tahsis yer almasına rağmen Cumhurbaşkanı Kararları’nda buna yer verilmemesine dikkat çekiyor Doç. Dr. Erdönmez ve “Neden hazineye tahsis edilmesi gereken alanlardan hiç söz etmiyor? Ormana çevrilmesi gereken alanlardan neden hiç söz etmiyor?” diye soruyor:

“İkincisi savunma dayanakları da şu, Ek 16. Madde diyor ki, orman sınırları dışarısına çıkarılan alanların iki katı kadarı Orman Genel Müdürlüğü’ne ağaçlandırarak orman yapmak kaydıyla verilecek. 10 m2 ormanlık alan kaybediyorsak 20 m2 ormanlık alan kazanacağız deniyor. Bunu çıkan kararlarda göremiyoruz. Cumhurbaşkanı Kararları’nda yalnızca orman sınırları dışına çıkarılan alanlar yer alıyor. Neden hazineye tahsis edilmesi gereken alanlardan hiç söz etmiyor? Ormana çevrilmesi gereken alanlardan neden hiç söz etmiyor? Ekosistemler bir canlı organizmadır. Ondan bir parça koparıp sonra geri vereceğim gibi bir anlayışla ormancılık yapılamaz. En başta çok iyi saha analizleri yapılması gerekir.”

’10 binlerce hektarlık orman bu uygulamayla yok olabilir’

“Mevcut rakamların orman bütünlüğü açısından çok büyük olmadığını belirten ancak arka arkaya çıkan bu kararlar nedeniyle devamının çok şiddetli geleceğinden korktuğunu söyleyen Erdönmez,  “Kritik, hassas ekosistemlerde küçücük bir bozulma çok büyük zincirleme reaksiyonlara yol açabilir” diyor:

“Dolayısıyla rakamların küçüklüğü ya da büyüklüğünden ziyade uygulamanın doğruluğuna dikkat etmek gerekir. 23 milyon hektarlık ormanımız var, bin hektarını alsak ne olur diye düşünülebilir ama bu doğru değil. Bir ekosistemden bahsediyoruz. Müdahale ettiğiniz ekosistemde bazen birkaç metrekarelik bozulmalar zincirleme halinde bütün ekosistemi sağlıksızlığa itebilir. Daha da kötüsü, ekonomide yaşanan kriz de ortada olunca bu iş daha da hızlanacak gibi. Çok daha fazla şehir için karar çıkararak, çok daha fazla ormanlık alanın orman sınırları dışına çıkarılabilir. Eminim ki birçok müteahhit ya da kendisine girişimci diyen parti koridorlarında ya da taşra teşkilatlarında el altında dosya olarak ‘şurada şöyle bir arsa var, şurası da orman sınırları dışına çıkarılsa ne güzel işler yapılır’ diye projelendirmeler yapıyorlardı çoktan beri. Korktuğum şekilde devam ederse binli, 10 binli hektarlık alanlara çok kısa sürede ulaşabilir. 10 binlerce hektar orman alanının bu uygulamayla orman sınırları dışına çıkarılacağını düşünüyorum.”

CHP: Yok etmeye yemin etmişler

Bazı alanların orman dışına çıkarılmasıyla ilgili Cumhurbaşkanı kararlarıyla ilgili CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç ise, “Bilim ve feni bahane edip kimseyi kandırmasınlar, rant ve talan için orman olmasında fayda görmedikleri yerleri yok etmeye yemin etmişler” diyor:

“Devletin bu konudaki asli görevi ormanlaştırma ve korumadır. AKP’nin işlevi ise betonlaşma ve rant üzerine örülmüş. Bilim ve feni bahane edip kimseyi kandırmasınlar, çok açıktır ki rant ve talan için orman olmasında fayda görmedikleri yerleri yok etmeye yemin etmişler. 2018’de 11683, 2019’da 12864, 2020’de 17369 dekarlık orman alanı işgal altına alınmışır. Ormanda açılan usulsüz alanların boyutlarına bakıyoruz, benzer bir artış orada da var. 2018’de 14363, 2019’da 13494, 2020’de 22706 dekarlık orman alanı usulsüzce açılmış. AKP çok açık ki ormanlardaki kaçak yapılaşmalara yönelik düzenlemelerle seçim yatırımı yapıyor. Yakında, imar aflarını da yaygınlaştırır. İktidar olacağız diye Anayasal suç işliyorlar. Ormansızlaşmanın nedeni AKP’dir.”

‘Anayasaya aykırı’

Dün Kastamonu ve Manisa illerindeki bazı alanların ormanlık alan dışına çıkarılması kararını Yeşil Gazete’ye değerlendiren İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay’a göre bu madde “anayasaya aykırı.”

“Sebebi de 31.12.1981 tarihinde anayasada açıkça ifade edilmesine rağmen bunun 2018 yılına kadar uzatılmasıdır. 16. Madde’nin şöyle de bir riskli tarafı da var. İki aşaması var. Biri, diyelim ki bir vatandaş 2010 yılında, 2011 yılında gitmiş bir ormanlık alanı kesmiş ve yapılaşmış. Bunun önünü açıyor. Diğeri ise, işgal edilmemiş, yapılaşmamış, tarlaya dönüştürülmemiş bir orman alanı var ama taşlık, kayalık. Bunlardan yerleşime uygun olanların orman dışına çıkarılmasının önünü açıyor. En riskli uygulamalardan biri bu diyebiliriz.”

 

2021 İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası bilançosu: İkisi çocuk toplam 40 kişiye dava açıldı

Kaos GL, 2021 İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’na ilişkin bilançoyu açıkladı.

Buna göre, 2021 Onur Haftası’na ilişkin şimdiye kadar altı ayrı dava açıldı. İstanbul Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınanlara açılan davaların yanı sıra, yine polisin saldırdığı Maçka’daki pikniğe katılan bir kişiye de dava açıldı.

İkisi çocuk toplam 40 kişiye açılan davalarda, LGBTİ+ hak savunucuları 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten yargılanıyor.

İddianamelerde polis işkencesi yer almadı

Onur yürüyüşü günü, polis işkencesiyle Mis Sokak’ta 19 kişi gözaltına alındı. 19 kişi hakkında 2911 Sayılı Kanuna muhalefet iddiasının yanı sıra görevi yaptırmamak için direnme iddiasıyla da dava açıldı. Hazırlanan iddianamede polis işkencesine yer verilmedi. LGBTİ+ hak savunucularının cezalandırılmaları isteniyor.

Onur Yürüyüşü’nde polis işkencesine maruz bırakılan LGBTİ+ hak savunucularına açılan bir diğer davada ise yedi kişi yargılanıyor. 2911 sayılı Kanuna muhalefetten yargılanan hak savunucularının uğradığı polis şiddeti İstanbul Cumhuriyet Savcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu’nun hazırladığı bu iddianamede de yer almadı.

Fotoğraf: sendika.org

Cihangir’de polis saldırısı ile gözaltına alınan üç kişiye ayrıca dava açıldı. Polis şiddetinin yer almadığı iddianamede, hak savunucularının yine 2911 sayılı kanuna muhalefetten cezalandırılması talep ediliyor.

Onur Yürüyüşü sırasında polis şiddetiyle Cihangir’den gözaltına alınan iki çocuğa da dava açıldı. Aynı iddianame ile yargılanan çocukların davası Çocuk Mahkemesi’nde görülecek.

Fotoğraf: Levent Pişkin

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında 22 Haziran 2021’de Heybeli’de yapılması planlanan ancak yasaklanan, yasağın ardından Maçka Parkı’na taşınan ve burada polis saldırısıyla engellenen pikniğe katılan bir kişiye de dava açıldı.

LGBTİ+’lara saldıran polisin şikayetiyle açılan davada da bir kişi hakaretten yargılanıyor.