Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “hal ve gidişatını” yorumluyor.

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “hal ve gidişatını” yorumluyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, fosil yakıt sektörünü ve şimdiye kadarki rekor kârlarını hedef alan konuşmasında tüm ülkeleri, petrol ve gaz devlerini sert şekilde vergilendirmeye ve bu parayı iklim krizinin, karşı dünyanın en savunmasız insanları üzerindeki etkisini hafifletmek için kullanmaya çağırdı.
Küresel Kriz Müdahale Grubu‘nun New York‘taki lansmanı için düzenlenen basın konferansında konuşan Guterres, en büyük enerji şirketlerinin bu yılın ilk çeyreğindeki birleşik kârının 100 milyar dolara yakın olduğunu belirtti.
Petrol ve gaz şirketlerinin bu enerji krizinden en yoksul insanların ve toplulukların sırtından, iklime büyük bir maliyeti olacak şekilde rekor kârlar elde etmesi ahlak dışıdır.
Tüm hükümetleri bu aşırı kârları vergilendirmeye ve bu fonları bu zor zamanlarda en savunmasız insanları desteklemek için kullanmaya çağırıyorum.
Bu grotesk açgözlülük tek evimizi yok ediyor
Bu haftanın başlarında petrol devi BP, Rusya’nın Ukrayna‘yı işgali sebebiyle yükselen petrol fiyatlarıyla yılın ikinci çeyreğindeki kârını –üç katına çıkararak– yaklaşık 8,5 milyar dolar olarak açıklamıştı.

Guterres, dünyanın dört bir yanındaki insanlar mali yıkımla karşı karşıya kaldığı için bu tür kârların kabul edilemez olduğunu söyledi:
“Dünyanın her yerindeki insanları, fosil yakıt endüstrisine ve finansörlerine, bu grotesk açgözlülüğün bedelini en yoksul ve en savunmasız insanlar ödediğine ve tek ortak evimiz olan gezegeni yok ettiğine dair net bir mesaj göndermeye çağırıyorum.”
Konuşmasının devamında yeşil enerji yatırımlarının artması gerektiğine vurgu yapan Guterres çok taraflı kalkınma bankalarının daha fazla risk almasını, ülkelerin doğru düzenleyici çerçeveleri oluşturarak elektrik şebekelerini modernize etmesine yardımcı olması ve özel finansmanı geniş ölçekte harekete geçirmesini de talep etti.
İBB bünyesindeki İstanbul Planlama Ajansı‘nın başlattığı Konkur İstanbul, Küçükçekmece Lagünü Havzası Fikir Projesi Yarışması’nı düzenliyor.
Yarışma alanı Avcılar, Küçükçekmece, Esenyurt, Başakşehir ve Arnavutköy ilçeleri içinde yer alan Küçükçekmece lagünü havzası olan yarışmanın konusu, havzanın kentsel etkileşim bölgesinin tanımlanan ilkeler çerçevesinde yeniden ele alan tasarım fikir projesinin hazırlanması.
Kazanan üç projeye 120 bin lira, üç projeye de mansiyon ödülü olarak 60 bin lira ödül verilecek yarışmada; pek çok sucul ve karasal canlı türüne yaşam ortamı sunan bu lagünün ekolojik yapısındaki bozulma karşısında alınabilecek önlemler ve göl ile havzasının ekolojik yapı niteliklerinin iyileştirilmesi için kısa, orta ve uzun vadede uygulanabilecek doğa ile uyumlu yaratıcı ve pratik ekolojik müdahaleler ve sağlıklaştırma yaklaşımları aranıyor.

Küçükçekmece Lagünü Havzası ile yakın çevresine ilişkin geliştirilecek önerilerin aşağıda belirtilen ilkeleri dikkate alması bekleniyor:
Birleşmiş Milletler‘in belirlediği Sürdürülebilir Kakınma Amaçları’na da vurgu yapılan arışmada, lagünün kentsel altyapılarla kurduğu ilişkiyi sorgulayan, ekolojik ve kültürel potansiyelleri havza bütününde ele alan, lagünü bir yaşam alanı olarak zengin içeriklerle yorumlayan, ekolojik restorasyon / ıslah / iyileştirme yöntemlerini tasarım ile buluşturan, bu yönüyle yenilikçi bir tavır sergileyen çağdaş planlama ve tasarım yaklaşımlarını ortaya koyan projeler aranıyor.
Başvuran projeleri İBB bünyesinden ve akademiden mimar, şehir plancısı, orman, deniz ve doğa bilimciden oluşan bir jüri kurulu değerlendirecek.
Bugün Rusya‘nın Soçi şehrinde gerçekleşen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin görüşmesinin ana gündem maddelerinden biri, Mersin‘de inşası süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) Projesi olacak.
Geçen hafta projenin müteahhit firması IC İçtaş ile sözleşmesini fesheden ve ardından Rus ortaklı TSM Enerji şirketi ile anlaştığını duyuran projenin büyük ortağı Rus devlet enerji şirketi Rosatom, yaşanan çalkantılara dair ilk açıklamasını bugün yaptı.
Açıklamayı yapan Rosatom’un iştiraki Akkuyu Nükleer A.Ş, eski yüklenici firmanın çalışanlarının Temmuz maaşlarını, kendi öz kaynaklarından yapacağını duyurdu. Ayrıca maaşını TL olarak alan çalışanların ücretlerine yüzde 35 zam yapılacağı açıklandı.
Dünya Gazetesi‘nden Mehmet Kaya‘ya bilgi veren Rosatom Basın Servisi, şirketin Akkuyu NGS inşaatı ve bazı projeler için 6,1 milyar dolarlık bir kredi alma planını ve bu kredinin bir kısmının kullanılıncaya kadar, geçici olarak Türkiye’de Devlet İç Borçlanma Seneti (DİBS) alımı ya da mevduat olarak tutulması “ihtimalini” doğruladı.
Rus tarafın projeyi yürütmede yerli şirketle çalışma isteğinin sürdüğü ama bu kez ana yüklenici ortaklığı statüsünde değil, tedarikçi ya da alt yüklenici-taşeron seviyede bir işbirliği modeli aradığı kaydedildi.

Kaya’nın aktardığına göre, Ukrayna‘ya açılan savaş sonrası Avrupa‘nın yaptırımlarına maruz kalan Rusya’nın en büyük şirketlerinden Rosatom, Akkuyu NGS inşaatında bugüne kadar yaptığı yatırımları yeterli görüyor.
Bu nedenle kalan dönemdeki inşaat faaliyetlerinde harcanan tutarların önemli bir kısmının Rosatom’a, dolayısıyla Rusya’ya dönmesi amaçlanıyor.
Rusya ile Türkiye arasında olası bir SWAP anlaşması ve bağlı olarak dış ticaretin yerel paralarla yapılmasının Erdoğan ve Putin’in gündeminde olacağı iddiasını Dünya Gazetesi’ne yorumlayan ekonomist Mustafa Sönmez, başka ülkelerle yapılan SWAP anlaşmalarına rağmen o ülkelerle yerli paralarla ihracat ya da ithalatın SWAP tutarlarının çok altında kaldığını hatırlatıyor:
“Parite riskinden öteye, TL’nin değer kaybetmiş bir para olması nedeniyle karşı ülkeler bu ticareti istemiyor. On yıl önce söz konusu olsa, TL’nin durumuna bakarak belki olabilirdi ama bu durumda kimse buna yanaşmaz.”
Gazetenin görüş aldığı kaynaklardan bazıları, dört ünitesinin de 2023’te bitmesi planan santralin inşaatında gecikmeler yaşanmasını öngörüyor.

ABD’li düşünce kuruluşu Foreign Policy Research Institute‘un Araştırma Direktörü Aaron Stein, Akkuyu ile ilgili sosyal medya hesabından paylaştığı Akkuyu NGS ile ilgili değerlendirmesinde, Rusya’nın Akkuyu’dan kurtulmaya çalıştığını ancak alıcı bulamadığını öne sürdü.
Stein, 2 Ağustos’ta yaptığı paylaşımlarında şunları söyledi:
“Akkuyu, Rosatom için kazançlı değil. Çalıştırmak için %49’unu satarak kurtulmaya çalıştığı gereksiz bir harcama. Sorun: Alıcı yok. Elektrik de pahalı, yani muhtemelen bir şekilde devlet tarafından sübvanse edilecek.
En başa dönelim: Rosatom ihaleyi neden “kazandı”? Çin’den başka teklif veren olmadığı için. Finansman, proje şirketinin ‘yerel’ bir proje şirketi aracılığıyla 20 milyar dolarlık sabit bir inşaat sözleşmesine bağlıydı, bu şirket de daha sonra işçiliği taşeron şirketlere verecekti.”
Go back to the beginning: Why did Rosatom "win" the tender? Noone else bid other than China. Financing was dependent on project company paying a fixed price $20 billion construction contract through a "local" project company, that would then sub-contract labor.
— Aaron Stein (@aaronstein1) August 2, 2022
“Bu nedenle Rosatom, Türkiye’nin GSYİH büyümesi ve elektrik kullanımı hesaplamalarını kullanan modellemelere (ki bunların hiçbiri gerçekten uygulanabilir değildi) dayanan belirli bir elektrik satış fiyatına (20 yılda geri ödenen) 20 milyar dolar harcıyordu. Bu çok net bir şekilde merkezi hükümetten Rosatom’a sağlanan bir sübvansiyondu.
Çin de teklif verdi, ancak reaktör tasarımı Westinghouse tarafından lisanslandı ve bu nedenle Westinghouse’un katılımını gerektirecekti. Yine: Finansman. Faiz yoktu. Ve böylece Türkiye Rosatom’la başbaşa bırakıldı, iki taraf anlaşma yaptı ve işte sonuç.
Rosatom, yüzde 49’luk hissenin satışı için diğer nükleer operatörlere başvurmuştu (bunlardan biri Fransa‘ydı) ancak finansman modelleri şüpheli kabul edildi ve bu nedenle herhangi bir ilgi görmedi. Hükümete yakın bir Türk firması devreye girdi ama bu işçi gücü içindi.
Rosatom ayrıca yakıt sözleşmesi ve atık yönetimi “geri alma” hakkına sahip, ancak vitrifiye atıkların nihai bertarafı Türkiye’de olacak. Son haberlerin jeopolitik yönleri bir yana, Rusya’daki finansal koşullarla ilgili olduğundan şüpheleniyorum.”

“Ama bunu bilemiyoruz ve ortalıkta dolaşan bu makaleler, bu projenin neden gereksiz bir harcama olduğunu açıklamıyor ve nihayetinde iki liderin vereceği siyasi bir kararı olduğunu söyleyerek bu noktayı gözden kaçırıyor.
Akkuyu, en basit şekilde şöyle düşünülebilir:
Çoğunlukla Ruslar tarafından işletilen (Türk personeli de Rusya’daki enstitülerde eğitilmiş) Rus yakıtı ve Rus geri alma hükümleri ile Türkiye’nin güneyinde bir Rus şirketi tarafından Türk işçisi tarafından inşa edilen bir Rus nükleer santralidir.
“Rus şirketi, proje aracının yarısını herhangi bir alıcı olmadan satmaya hevesli ve bu Rus kontrollü projenin içinde para el değiştiriyor; Rosatom/Rus hükümetinin çoğunlukla şeffaf olmayan imtiyazları uyarınca sözleşmeler dağıtılıyor.”
Rusya‘nın Akkuyu NGS Projesi için Türkiye‘ye üç hafta içinde 15 milyar dolar göndereceğine ilişkin iddialarla aynı gün, santralin yatırım sahibi Rus devlet enerji şirketi Rosatom, Türkiye’de santralin inşaatını üstlenen firma Titan2-IC İçtaş ile anlaşmasını ‘usulsüz harcama, inşaatta gecikme ve iş güvenliğindeki eksikler’ gerekçeleriyle feshetti.
Yeni anlaşma, Rusya merkezli Montajno-Stroitelnoye Upravlaniye No 90, Konsern Titan-2 ve Sosnovoborelektromontaj anonim şirketleri tarafından Ekim 2019’da Mersin’de kurulmuş olan TSM Enerji ile yapıldı.
IC İçtaş, yaptığı açıklamada feshin hukuksuz olduğunu, esas amacın ‘projenin yönetimindeki Türk şirketlerinin varlığını azaltmak ve taşeron seviyesine indirgemek olduğunu’ söyledi ve konuyu Londra Tahkim Mahkemesi‘ne götüreceğini duyurdu.
CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, Meclis‘te “Daha birkaç gün önce dördüncü ünitenin temel atma törenine Rosatom müdürü ve Enerji Bakanı Dönmez birlikte katıldı. Bir hafta içinde ne oldu da sözleşme feshedildi? Siyasi iktidar bunları araştıracak mı?” diye sordu.
İYİ Parti lideri Meral Akşener de ‘Rusya ile kurulan asimetrik ilişki biçiminin artık sürdürülebilir olmaktan çıktığına’ vurgu yaptıarak hükümeti santrali millileştirmek üzere gerekli adımları atmaya davet etti:
“Akkuyu’da yapılan hukuksuz fesih işlemi, Türk şirketinin tasfiye edilerek ülkemizin nükleer enerji alanındaki gelişimini engellemek anlamına geliyor. Bu kabul edilemez.”
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise, hükümetin enerji politikalarını ve Akkuyu’daki alım garantisine vurgu yaptı:
“Erdoğan hemen hemen her alanda teslim alınmış durumda. Devlet kasası tamtakır. Düne kadar hakaret ettiği yabancı liderler önünde bugün önünde eğiliyor.Bütün bunları iktidarda kalmak için yapıyor. Bu durumda tabii Erdoğan üzerinden Türkiye’de at koşturanlar Erdoğan’ın gitmesini istemezler.
Rusya ya da herhangi bir ülke bu durumdan cesaret alıp Türkiye’yi adeta bir sömürge ülkesi zannetmemelidir. Düşünün ki sizin ülkenizde nükleer santral yapılıyor, sahibi başkası, işleticisi başkası, üstelik bir süre sonra size de devretmeyecek, tamamen onun malı. Dünyada ilk ve tek.”
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, konuya ilişkin dört gün sonra yayımladığı açıklamada, “Taraflar arasında ihtilafların yaşandığını, bu süreçte Bakanlığın ihtilafın çözümü için gerekli girişimlerde bulunduğunu söyledi:
“Önceliğimiz, projenin başından bu yana inşaat sahasında hizmet veren bütün yüklenicilerin ve çalışanların aleyhine bir mağduriyet oluşmaması ve projenin zamanında devreye alınmasıdır. Daha önce olduğu gibi, yine bu çerçevede girişimlerimiz sorunların çözümü için devam etmektedir. Taraflara da böyle bir projede daha sağduyulu ve yapıcı bir görev düştüğünü bir kez daha hatırlatmak isteriz.”
Muğla‘nın Milas ilçesine bağlı Aslanyaka‘da canlı sağlığı, zeytinlikler ve ormanlar için 2005’ten bu yana bir kalker ocağı tehdidi hakim. 2015’te durdurulan tehdit Mart 2022’de yeniden ortaya çıktı.
“Burada yaşayan vatandaşların hepsi tepkili. Çünkü geçmişte on yıl bunun zararlarını görmüşler; yaşayarak tecrübe etmişler. Birçok aileden de kanser olan çok insan var. Yörede de slikozisten çok hasta olan oldu. 200 metre mesafede zeytinlerim var benim. Zeytinlerim 2005’ten 2015’e kadar yıl yıl verimden düştü.”
Bu sözler köyde geçimini tarımla sağlayan Mehmet Polat‘a ait.

Tesis Çaba Mobilya Sanayi İnş. Toz. Gıda. Tic. M. T. İ.İ. Ltd Şti.’nin. Mart 2022’de şirketin Kırma Eleme Tesisi ve Kalker Ocağı Kapasite Artırım Faaliyeti talebi sonrası ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Gerekli Değildir’ kararı çıkıyor.
ÇED yapılması için gerekli tutulan alan boyutunda 25 hektarın üzerinde olma şartı aranıyor. Şirketin alanı ise tam olarak sınırda tutulmuş: 24,57 hektar.
Askı sürecinin kısa tutulduğunu belirten Polat, bölgeden 10 kişiyle birlikte 1 Nisan’da hem yürütmeyi durdurma hem de ruhsatın iptali için dava açıyor.
Kapasite artırımına Muğla Valiliğince verilen ‘Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Gerekli Değildir’ kararına karşı dava sürüyor. Ancak şirketin girişimleri devam ediyor.
TMMOB Maden Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Yüksel, tesisin kaldığı 24,57 hektarlık sınıra işaret ederek “Türkiye’de böyle mevzuatlar ne yazık ki yapılıyor. Kanunun belirlediği sınırları ne yazık ki böyle kullanabiliyorlar. Normal şartlarda bütün işletmelerin ÇED’e başvurması gerekir, diye düşünüyorum; düşük veya büyük kapasite… Bu biraz mevzuattan kaynaklanan bir süreç. Zaten Türkiye’de iki tane sorun var; birisi mevzuattan istisnalarla dolanılması, ikincisi de denetim sorunu” diyor.
Polat babasının kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalığından muzdarip olduğunu, bölgede de solunum yolu rahatsızlıklarının yaygın olduğunu söylüyor.
Söz konusu rahatsızlıklarla taş ocağı faaliyetlerinin ilişkisini sorduğumuz İş ve Meslek Hastalıkları ve Göğüs Hastalıkları Uzmanı Profesör Doktor İbrahim Akkurt, şunları söylüyor:
“İlişkili olabilir. [Tesisle] Çok yoğun toz ortaya çıkacaktır. O toz maruziyeti, nonspesifik toz olsa bile yani silika, silikatlar olmasa dahi hava yollarında, bronşlarda, tahrişe sebep olur. Tekrarlayan bronşları KOAH’a sebep olur. Çok yoğun maruziyet olacaksa eğer, ki o dönemlerde olur, akciğerde hava yollarının dışında, parankim dediğimiz havalanmanın olduğu ortamlarda birikmeye sebep olur. Silikozis vb. pnömokonyozlara, yani akciğerin toz hastalıklarına sebep olur. 1997’den beri Dünya Sağlık Örgütü’nün Kanser Araştırma Enstitüsü tarafından silika ve silikatlar kanserojen statüsündedir. Maruziyetler çok yoğun olursa zaman içerisinde o bölgede akciğer, bronş kanserleri gelişmesi büyük risk halindedir.”

Polat köylülerin yıllara yayılan sağlık problemlerini şöyle anlatıyor:
“Köylüler yaşadıklarını hep şikayet ediyorlardı zaten. Kimileri hasta oldu. Vefat edenler, uzun süre tedavi görenler oldu. O tozdan ve partiküllerden kaynaklı kanser vakalarının da arttığını köylüler kendileri söylüyorlardı.”
Tesisin işletilmesi durumunda çevrede oluşturacağı tahribatı ise Polen Ekoloji’den Çevre Mühendisi Sultan Gülsün şöyle anlatıyor:
“Taş ocaklarının gürültü, titreşim, toz emisyonu, iyonlaştırıcı radyasyonun yoğunluğu ve nüfuz edilebilirliği noktasında potansiyel zararlılıkları söz konusudur. Düşük mahsul verimi, atık materyalin artışı/taşınması/bertarafı ile emisyon üretilmesi, bitki örtüsünün ve doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesi, havadaki toz parçacıklarının hava kirliliğine yol açması, doğal drenaj sistemlerinin etkilenmesi, toprak erozyonu, akarsuların siltlenmesi, gürültü ve titreşimin zamanla bina, köprü vb. yapıların çökmesine neden olabilecek mikro çatlaklar oluşturabilmesi taş ocaklarının çevresel riskleri arasındadır.”

Makina Öğretmeni olan Polat çocukluğundan beri yaşadığı köyünü, yeşil alanı taş ocağı tehlikesi altında olan Aslanyaka’yı, şu sözlerle anlatıyor:
“Aslanyaka dağınık bir yerleşim alanına sahip. Nüfusu ortalama yüze yakın. 30 tane hane var. Köylüler geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlıyor. [Taş ocağına] 200 metre mesafe alanında zeytinlikler var. O alan komple zeytinlerle çevrili. Sadece güney kısmında ormanlık alan var ve çam onlar da. Orada önceden bal yetiştirilirdi; oyma kovanlarla babam da bal yetiştirirdi. Çocukluğumdan biliyorum. Bal üretirdi ve o balı satardı. Böyle bir şeyi [taş ocağını] on yıl yaşadık ve dolayısıyla müthiş bir zararı var. Yaşam alanımız tozun içinde kalıyor. Tozdan meyvelerimiz, zeytinlerimiz vermiyor. ”
Öte yandan Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Kanun ve bu kanunla ilgili değişiklikler kapsamında zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az üç kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapımı ve işletimine izin verilmiyor.

Faaliyet süresince dinamit kullanılacak olan tesiste yılda 150 patlatma yapılacağı öngörülürken bu rakam 954 bin 720 kilogram patlayıcıya karşılık geliyor. Bu da iki günde bir patlatma yapılması demek.
Patlatmalar sırasında atmosferde toz emisyonu gerçekleşiyor. Aynı durum malzemenin çıkarımı, taşıması ve yüklenmesi süreçlerinde de söz konusu.
Ek olarak iş günleri içinde sekiz saat boyunca patlatmalarda en yakın mesafede bulunan 205 metre ötedeki evde yaşayanlar için 63,43 desibellik sürekli bir gürültü anlamına geliyor.

Çevre Mühendisi Sultan Gülsün patlayıcı madde ve gürültüye ilişkin olarak şunları söylüyor:
“Taş ocağı endüstrisi gürültülü bir endüstridir. Birincil kırıcılar için 85-105 dB(A) ve el aletleri için 105-110 dB(A) arasında ses üretimi söz konusudur. Uzun vadede yüksek düzeyde gürültüye maruz kalmanın temel sağlık etkisi gürültüye bağlı işitme kaybıdır.
Madenlerde, taş ocaklarında, kereste fabrikalarında, tekstil fabrikalarında, matbaalarda ve diğer birçok yerde çalışan işçilerin tolere edilen seviyelerden çok daha yüksek gürültü üreten makinelerle çalıştığını ve bu nedenle çalışanları potansiyel işitme kaybına maruz bıraktığını görmek mümkündür.”
Taş ocaklarının oluşturulması esnasında doğal bitki örtüsünün kaldırılmasının da söz konusu olduğunu söyleyen Çevre Mühendisi Gülsün, taş ocaklarının hayvan su kaynakları üzerindeki etkisine ilişkin ise şu ifadeleri kullanıyor:
“Hayvanların patlayıcıların depolandığı alanlarda bulunabilmesiyle patlamada canlarını kaybetme riski vardır. Bu sadece mevcut hayvan hayatı kaybına yol açmakla kalmaz aynı zamanda bitkiler ve su habitatları yok edildiğinden dolayı büyük bir biyoçeşitlilik kaybına da yol açar.

Ekolojik olarak önemli olarak belirlenen arazilerde bulunan taş ocakları yüzey suyunun ve yeraltı suyunun mevcut hareketini bozar; doğal su dolumunu kesintiye uğratır; içme suyu miktarının düşmesine yol açabilir. Akiferin zarar görmesi de dahil olmak üzere sahadaki su kalitesinde potansiyel bozulma görülür”.
2015’te şirketin tesisi kapatarak malzemelerin hepsini kaldırdığını 2015 ile 2020 aralığında hiçbir çalışma yapılmadığını aktaran Polat, terk edilen alanda da çöplük olan yerler olduğunu söylüyor.
26 Temmuz’da şirket Aslanyaka’ya yol yapım çalışması adı altında iş makinalarını soktu.

Yöre halkı kepçelerin önünde durarak şirketin faaliyetine engel oldu ve akabinde şirket hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Polat o anları şöyle anlatıyor:
“Anayoldan ayrıldığı nokta benim arazimin içinden geçiyor. Burada çalışamazsınız dedim. ‘İleride çalışalım’ diye öneriler getirdiler. ‘Mahkeme devam ediyor. İleride de çalışmanıza müsade etmiyorum’ dedim. Sonra köylülerle birlikte toplandık, Akbelen’den, Muğla Çevre Platformu’ndan (MUÇEP) dostlarımız geldi; bunu yapamayacaklarını anlattık.”
Nisan 2022’de açılan davanın ardından mahkeme tarafından bilirkişi istenmesi üzerine, bilirkişi heyeti keşif gerçekleştiriyor.

Heyetten Orman Mühendisi olan bir bilirkişiye bölgedeki ağaç tahribatlarını gösterdiğini, keşifle ilgili umutlu olduğunu söylüyor Polat ve ekliyor:
“Aynı alana çok yakında 10 adet çam ağacı vardı. Ağaçların kesildiğini duyup gitmiştik. Ağaçların kütüklerini taşımışlar. Mart sonunda kestikleri dallarla görünmesin diye kütüklerin üstünü örtmüşler. Saydım; on tane yaşlı çam doğramışlar. Bilirkişiler geldiğinde ormancı olan arkadaşa ağaçların kesildiği bölgeyi gösterdim. Onlarla alanı tamamen gezdik.”
Johanna Meier‘ın 360info‘da yayımlanan bu makalesi, Yeşil Gazete‘nin de parçası olduğu küresel gazetecilik ağı Covering Climate Now (CCNOW) işbirliğinin bir parçasıdır.
*
Bir burger sipariş ettiğinizde, genellikle bir et köftesi almayı beklersiniz.
Ancak Burger King Avusturya bunu değiştirmek için yola çıkıyor.
Temmuz 2022’de şirket, ‘Normal mi, etli mi?’ adlı bir kampanya başlatarak, bitki bazlı burgerleri menülerinde varsayılan seçenek haline getirdi.
Fast food zinciri artık hemen hemen her ürünün bitki bazlı bir versiyonuna sahip ve müşterilerin etli versiyonu tercih edip etmeyeceklerini açıkça söylemeleri gerekiyor.

ABD‘deki bir kahve zinciri Blue Bottle da benzer bir değişiklik yaparak 2021’de West Coast lokasyonlarında sütlü seçeneklerini varsayılan olarak yulaf sütü yapmayı denedi. Müşteriler süt tercihi belirtmeden latte sipariş ettiğinde inek sütü yerine yulaf sütü kullanıldı.
Brentwood, Fairfax ve Jackson Square lokasyonlarındaki üç aylık pilot uygulamanın ardından, süt bazlı içecek siparişlerinin talep etti, -önceki altı aya göre yüzde 21’lik bir artış göstererek –yüzde 68’i yulaf sütü talep etti.
Oldukça memnun kalınan değişiklik ülke çapındaki tüm Blue Bottle şubelerinde uygulanmaya başlandı.

Gıda devlerinin bu adımları akıllara şu soruyu getiriyor: ‘Yeni bir normali nasıl tanımlayabiliriz?’
Bitki bazlı alternatifleri varsayılan ürün yapmaya geçiş, kötüleşen iklim krizine karşı önemli bir önlem.
Talep kaynaklı sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte biri gıda tüketimi ile ilgili ve çeşitli araştırmalar, küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında tutma şansını yakalayabilmemiz için diyet değişikliklerinin kritik olacağını gösteriyor.
Hayvancılığın ortalama iklim etkileri, bitki bazlı alternatiflerden önemli ölçüde daha yüksek olduğundan, daha az hayvansal protein tüketmek (ve dolayısıyla üretimini azaltmak) bu anlamda temel adımlardan biri.
Ancak yemek seçimleri kolay kolay değişmez: Ne yediğimiz, sosyal ve kültürel bağlamlarda gömülüdür. Özellikle varlıklı toplumlarda hayvansal protein tüketimi yüksektir ve ‘normal’ kabul edilir.
Blue Bottle ve Burger King Avusturya’nın yaptığı gibi ‘varsayılan’ı değiştirmek, tüketiciler için seçim özgürlüğünü korurken, diyetleri değiştirme ve sosyal normları daha sürdürülebilir yeme kalıplarına kaydırma potansiyeline sahip.

Varsayılan seçenekleri belirlemek, diğerlerini yasaklamadan bir seçeneği destekler.
Organ bağışı için kayıt oranları, emeklilik tasarruf programlarına katılım ve yeşil enerji tüketimi gibi birçok bağlamda etkili oldukları gösterildi.
Varsayılan seçenek uygulaması, üç ana psikolojik mekanizma nedeniyle çalışır:
Çalışılan hemen hemen tüm denemelerde, varsayılan vejetaryen seçeneklerin et tüketimini azalttığı, hatta en etkileyici örneklerde yüzde 80’den fazla etkili oldu. Ancak burada başarıyı etkileyen çeşitli faktörler de olabilir.

Örneğin, tüketicilerin cinsiyeti bir fark yaratıyor gibi görünüyor: Erkekler için et yeme tercihi daha güçlü. Bu, erkeklik ve et yeme algıları arasında bir ilişki kuran diğer çalışmaların sonucuyla da tutarlı.
Varsayılanı değiştirmenin zorluk seviyesi de seçimler arasında farklılığa yol açabilir. Buna ilişkin yapılan araştırmaların bazılarında, örneğin, konferansta yemek seçimi online bir form aracılığıyla değiştirilebilirken, başka bir çalışmada et seçenekleri yaklaşık üç metre ötedeki bir duvara asılmış ayrı bir menüdeydi, bu yüzden insanların bu seçenekleri görmek için fiziksel olarak hareket etmesi gerekiyordu.
Alternatiflerin, varsayılan seçeneğe göre ne kadar çekici sunulduğu da seçime etki konusunda incelenenler arasında.
Varsayılan seçenek olarak vejetaryen yiyecekler üzerine yapılan araştırmalar, bunun iklime duyarlı bir gıda politikası için umut verici bir katkı olduğunu söylüyor.

Öte yandan şu iki kritik soruyu anlayabilmek için hala araştırmaya ihiyaç var:
Fransa‘da çevre uzmanları, Seine Nehri‘ne girerek Paris’e 70 kilometre uzaklıktaki Vernon‘daki kanal havuzuna kadar giden beyaz balinayı kurtarmak için çalışıyor.
Çarşamba günü tespit edildiktan sonra insansız hava araçları tarafından takip edilen beyaz balina, şimdi bir kanal havuzu arasında gidip geliyor.
Vatandaşlardan, beslenemediği için zayıflamış görünen balinadan uzak durmaları istendi.
Habitatı Arktik denizlerinin soğuk suları olan bu hayvanın neden doğal ortamından bu kadar uzaklaştığı bilinmiyor.

Normalde Arktik ve Arktik altı okyanuslarında yaşayan bu balinalar, bazen daha güney sularına ve nehir ağızlarına sapar ve geçici olarak tatlı suda hayatta kalabilir.
Balinayı izlemekle görevli yerel itfaiye, müdahale edip etmemekten ziyade önceliklerinin hayvanın sağlığını değerlendirmek olduğunu söyledi.
Eure departmanı yetkilisi Isabelle Dorliat-Pouzet, balinanın dün nehirde zar zor hareket ettiğini tespit ettiklerini ve nehirdeki iki kanal havuzu arasında sürüklendiğini belirtti.
Sea Shepherd France çevre grubunun başkanı Lamya Essemlali, balinanın nasıl besleneceğini ve okyanusa nasıl yönlendirileceğini planlamaya çalıştıklarını aktardı.
Balinayı sudan çıkarmak ise riskli olacağı için söz konusu değil.

Mayıs ayı sonunda da dört metre boyundaki bir erkek orca, 16 Mayısta Seine Nehri’nde görülmüş; tatlı su ortamında sürüsünden ayrılmış olmanın verdiği stresle gittikçe sağlığı bozulan balina için bir kurtarma planı yapılmış ve uluslararası ve ulusal uzmanlardan oluşan bir grup oluşturulmuştu.
Avrupa’da daha önce görülmeyen ölümcül bir hastalığı olduğu ve bu sebeple yolunu şaşırdığı düşünülen orca, ‘acısına son vermek için’ ötanazi yapılmasına karar verilmiş, Sea Shepherd grubu denize geri döndürme girişimlerinin başarısız olmasının ardından doğal sebeplerden öldüğünü söylemişti.
Bir ay sonra, Seine Nehri’nde 10 metre uzunluğunda bir Minke balinası olduğuna inanılan başka bir balina da görülmüştü.
2019’da İngiltere’deki Thames Nehri’ne giren bir balina da ölmüştü.
Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, bugün de atanmış rektör ve üniversite yönetimine karşı 579’uncu kez bir araya geldi. Akademisyenler nöbetlerinin ardından haftanın her son iş gününde olduğu gibi haftalık açıklamalarını okudular.
Yoğun sıcağa karşı şemsiyelerle direnişlerini sürdüren akademisyenler 390’ıncı kez rektörlük binasına sırt çevirdi.

Bugün, Naci İnci’nin Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanmasının 344’üncü, 30 Temmuz günü gerçekleştirilen destek oylamasında akademisyenlerin yüzde 95 oranında rektör adaylığına karşı olduğu açıklanan İnci’nin Matematik Bölümü tam zamanlı öğretim üyesi Mohan Ravichandran’ı hiçbir gerekçe göstermeden dönem ortasında görevden almasının ise 263’üncü gününe gelindi.
Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri haftanın her iş günü olduğu gibi bugün de 12:15’te #KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz diyerek arkalarını 390’ıncı kez rektörlük binasına döndüler.

Akademisyenler nöbet boyunca ellerinde “Kabul Etmiyoruz”, “Vazgeçmiyoruz” ve “Özerk, Özgür, Demokratik Üniversite” yazan dövizler taşıdılar.
Akademisyenler nöbetlerinin ardından şu açıklamayı gerçekleştirdiler:
“Geçen hafta gayrimeşru yönetimin homofobik ve transfobik bir şiddetle uyguladığı yüz kızartıcı sansür kararını bültenimize taşımıştık. Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’nün her sene düzenlediği açık hava sinema etkinlikleri kapsamında temmuz ayında göstermeyi planladığı LGBTİ+ temalı üç filme kayyım yönetimi tarafından gerekçesiz şekilde yasak getirilmişti.

Üniversitemizdeki pek çok öğrenci kulübü ‘Sansüre Karşı Hep Beraberiz‘ sloganıyla engellenen filmlerden Laurence Anyways’i 3 Ağustos’ta Güney Meydan’da gösterme kararı aldı ve etkinlik için yönetime ayrı ayrı dilekçelerle başvuruda bulundu.
Gösterimin planlandığı gün kayyım yönetimi seçilmiş ve sansüre karşı duran Sinema Kulübü yönetim kurulunu görevden aldığını ve kulübün etkinliklerini bir ay süreyle dondurduğunu duyurdu.

Etkinlik akşamı filmi çevrimiçi şekilde telefonlarından veya bilgisayarlarından izlemeye çalışan öğrencilere karşı Güney Meydan’daki fıskiyeler devreye sokuldu, takviye kuvvetlerle üniversite polis ablukasına alındı, TOMA’lar kampüs çevresinde hazır bekletildi.
Yalnızca bir film, hem de T.C. Kültür Bakanlığı onaylı, her türlü gösterimi yasal olan bir film izlenmesin diye alınan bu baskıcı tedbirler, gayrimeşru yönetimin yalnızca eleştirel düşünceye karşı gösterdiği tahammülsüzlüğün değil, özgür ve çoğulcu kampüs ortamını yok etmek için hangi yöntemlere başvurabileceğinin de çarpıcı bir örneği.

Kayyım yönetiminin LGBTİ+ bireylere ve LGBTİ+ içerikli tüm etkinliklere karşı sergilediği çağdışı, yasakçı ve hoyratça yaklaşımı kınıyor, kabul etmiyoruz.
Üniversite dışından devşirilmiş kadrolarla ayakta duran Naci İnci ekibinin keyfî ve baskıcı yönetim tarzı, üniversitemiz mensuplarının maddi ve manevi haklarını ihlal etmeye, telafisiz kamu zararlarına yol açmaya devam ediyor.

Sözü geçen Sinema Kulübü etkinliğinde sansürlenen filmlerden birinin yönetmeni, Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi Can Candan, kayyım yönetimi tarafından 16 Temmuz 2021’de hukuksuz şekilde görevinden uzaklaştırılmasının yedinci ayında, Şubat 2002’de mahkemenin yürütmenin durdurulması kararıyla, görevine geri dönmüştü.
Dosyayı esastan değerlendiren mahkeme 31 Mayıs’ta görevden alınma işleminin hukuksuz olduğuna ve hocamızın maddi ve özlük haklarının tazmin edilmesine karar verdi. Bu süre boyunca Candan’ın akademik faaliyetleri fiilen engellendi, vermeye devam ettiği dersleri resmî olarak açılmadı.

Temmuz 2022’de süresi gelmiş olan atama yenilemesinin yapılıp yapılmadığına dair Naci İnci yönetimince herhangi bir bilgi verilmedi. Ayrıca gelecek akademik dönem vereceği dersler için bölüm başkanlığınca yapılan başvurunun Fen Edebiyat Fakültesi dekanı tarafından gerekçesiz olarak reddedildiğini öğrenmiş bulunuyoruz.
Bugün, hocamızın maruz kaldığı hukuksuzluklarla yeniden karşı karşıya kalma ihtimali var. Aynı şekilde, ani ve hukuksuz bir kararla görevine son verilen Matematik Bölümü Öğretim Üyesi Mohan Ravichandran da öğrencilerinden ve meslektaşlarından uzakta, işe iade davası sürecinin sonuçlanmasını bekliyor.

Diğer taraftan, uzmanlık alanında Türkiye’nin önde gelen isimlerinden olan, büyük bir sorumlulukla üniversitemiz veri tabanlarının erişime açılması konusundaki usulsüzlükleri ifşa eden Bilgi Teknolojileri Komisyonu üyesi Tuna Tuğcu da hakkında açılan mesnetsiz bir disiplin soruşturması gerekçe gösterilerek görevinden uzaklaştırılmış durumda. Bu süreçte Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nün eğitim ve araştırma açısından en aktif üyelerinden biri olan Tuğcu’nun kampüse girişi yasaklandı, akademik ve idari faaliyetleri engellendi, tez öğrencileri mağdur edildi ve araştırma projeleri sekteye uğradı.
Bilgi Teknolojileri Komisyonu’nun bir diğer üyesi olan Emre Otay da atanmış yönetim tarafından benzer gerekçelerle, seçimle geldiği İnşaat Mühendisliği Bölüm Başkanlığı görevinden alındı.

Üniversitemizdeki eğitim ve araştırma ortamının gelişmesine önemli katkılarda bulunan, sorumluluklarından daha fazlasını özveriyle yerine getiren bu üretken ve ehliyetli akademisyenler, mevcut yönetim tarafından bilinçli şekilde eziyete maruz bırakılıp dışlanmaya çalışılıyor.
Üniversitemizin varlığına kasteden bu zedeleme ve itibarsızlaştırma projesinin bir an önce durdurulmasını, akademisyenlerimizin mağduriyetlerinin adalet ve hakkaniyet çerçevesinde giderilmesini talep ediyoruz.
Liyakat ve tecrübeyi hiçe sayarak sadakat ve itaati esas alan atamalar üniversitemiz idari personelini de hedef almaya devam ediyor.
Tecrübeli ve işinin ehli çok sayıda idari personelimiz hiçbir gerekçe gösterilmeden tenzil-i rütbe veya sürgün gibi yöntemlerle yıllardır emek verdikleri mevkilerinden azlediliyor, kazanılmış hakları ellerinden alınıyor. Personelimizi mağdur ederek üniversitemizin birçok idari birimindeki işleyişin sarpa sarmasına sebep olan bu tür partizanca uygulamalara son verilmesini talep ediyoruz.
Kayyımlar ve benzeri yöneticilerin özgür ve sorgulayıcı düşünceye karşı geliştirdiği hasmane tavır, bilimsel düşüncenin itibarsızlaşmasına ve bilimsellik karşıtı yaklaşımların yaygınlaşmasına neden oluyor. Hekimlerin son dönemde maruz kaldığı dehşet verici saldırılar bunun en bariz örneği.
Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri olarak toplum sağlığı için mücadele eden, yoğun şiddet ortamında bilimsellikten ve meslek etiğinden ödün vermeden, özveriyle hizmet vermeye devam eden tüm hekimlerimizi şükranla destekliyoruz.
Üniversitedeki gayrimeşru uygulamalar bir an önce sona ermelidir. Üniversitemizdeki tüm fakülte dekanları, enstitü müdürleri ve yüksek okul müdürü seçimle göreve gelmeli ve seçilmiş kurullarla denetlenebilmelidir.
Şeffaf ve demokratik yollardan belirlediğimiz ve haksızca işlerine son verilen dekanlarımız bir an önce görevlerine iade edilmelidir.
Atama ve yükseltme kriterleri hiçe sayılarak, bölüm ve fakültelerin onayı alınmadan, tepeden inme kararlarla yapılan tüm atamalar gayrimeşrudur, geri alınmalıdır.
İşlevsizleştirilen Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi ve Cinsel Tacizi Önleme Koordinatörlüğü işinin ehli çalışanlarıyla birlikte bir an önce tekrar faal hâle getirilmelidir.
Gayrimeşru yönetim tarafından gerekçesiz şekilde el konulan İstanbul Matematiksel Bilimler Merkezi binası eski işlevine kavuşturulmalı, yeniden araştırmacıların kullanımına sunulmalıdır.
Naci İnci ve yönetimi ile bugüne kadar hukuksuzca kadrolaşmış tüm isimlerin istifasını talep ediyoruz. Fakülte ve bölüm kararları yok sayılarak işine son verilen ve dersleri iptal edilen meslektaşlarımızın haksızca uzaklaştırıldıkları işlerine iade edilmelerini, ayrıca öğrencilerimiz, akademik ve idari personelimiz hakkında mesnetsiz gerekçelerle açılmış tüm disiplin soruşturmalarının geri alınmasını bir kez daha talep ediyoruz. Üniversitemizi yılmadan ve kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.
Türkiye’de özgür, özerk, demokratik ve katılımcı ilkelere dayalı bir üniversite ideali gerçekleşene kadar, Kabul Etmiyoruz, Vazgeçmiyoruz!”
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Ziraat Fakültesi Biyosistem Mühendisliği Arazi ve Su Kaynakları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halim Orta, yer altı su kaynaklarının hızla tükendiğini belirterek, bir milli kuraklık merkezi kurulması gerektiğini söyledi.
“Biz hemen yaşıyoruz. Birkaç ay, sıkılıyoruz, sonra tekrar yağış düşüyor. Biraz rahatlar gibi oluyor ama asıl kuraklık böyle olmaz. Hep söylerim, böyle sinsi sinsi gelir. Geldiğinde çaresiz bırakır ve ne kadar süreceğini de kimse bilemez.”
Prof. Dr. Halim Orta

DHA’nın aktardığına göre; Prof. Dr. Halim Orta, Trakya’da Ergene ve Meriç havzasında yer altı su kaynaklarının hızla tükendiğine dikkat çekti.
Yer üstü kaynaklarının geliştirilemediğini aktaran Prof. Dr. Orta, baraj, gölet, yan su depolama yapısı yapılmadığı, yapılamadığı için hala bütün kullanıcıların, yani yerel yönetimlerin, sanayinin, çok yaygın olmasa da tarımın, suyu kullanmaya devam ettiğini ve dolayısıyla tablanın da hızla düştüğünü söyledi.
Yer altı suyunu besleyen Istranca ve Ganos dağlarındaki olumsuzluklar için taş ocakları, kum ocakları, kireç ocaklarını işaret eden Prof. Dr. Orta, su kaynaklarının çevresindeki taş, kum ve kireç ocaklarının tahribatına dikkat çekti:
“Bunlar Istrancalar’daki taş ocakları, kum ocakları, kireç ocakları bu alttaki rezervi bizim o tablayı dolduran su miktarı da azaldığı için bir taraftan çekim fazla. Bir taraftan kuzeyden gelen ve toprak içerisinden sızarak yer altı suyunu oluşturan miktar azaldığı için ne oluyor? Seviye düşmeye devam ediyor.”

Kuraklığa karşı kurum ve kuruluşların ayrı ayrı çalışmalar yaptığını söyleyen Prof. Dr. Orta, “Herkes bir şeyler yapıyor, kimin ne yaptığından hiçkimsenin haberi yok. Dolayısıyla bütün bunları entegre etmek için bir milli kuraklık merkezini ivedilikle kurmamız lazım” dedi.
Merkezin bağımsız bir kurum olması gerektiğini ifade edden Prof. Dr. Halim Orta, şunları söyledi:
“Şimdi bir toplantıya çağrılıyoruz, gidiyoruz. Sadece Tarım ve Orman Bakanlığı personeli var. Bir toplantıya gidiyorum Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı personeli var. Bir toplantıya gidiyorsunuz Sanayi Bakanlığı’nın personeli var. Bunların hepsi su kullanıcısı veya suya bir şekilde yön veren, talep eden kurumlar. Bir tarafta üniversiteler, bir tarafta araştırma kuruluşları ama kimin ne yaptığını elde edilen sonuçları uygulamaya aktaracak bir otorite, bir yönetim sonuçta bunların tamamının, tümünün taleplerini ve bulgularını bir araya getirerek derleyip toparlayacak yönlendirecek bir otorite yok.”

Böyle bir otoritenin derhal kurulması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Orta, “Tek elden ama çok sayıda insanı disiplinler arası bir çalışmayla ürettiği raporların uygulamaya aktaracak yönetmelik ve kanunlar oluşturulması lazım. Bu sürece giremezsek evet herkes bir şey yapıyor. İyi de bir kurumun hazırladığı eylem planından diğerinin haberi yok. Veya bir kurumun hazırladığı eylem planını soran yok” su kaynakları tehlike altındayken kurumlar arası ilişkinin dahi olmadığını aktarıyor ve ekliyor:
“Bir tarafta bakıyorsunuz bölgede yeni imar planları yapılıyor. Yeni alanlar oluşturuluyor, sanayi alanlar oluşturuluyor, lojistik alanlar oluşturuyor. Bu oluşturan bakanlığın diğer suyu yöneten ve koordine eden bakanlıktan bihaber, onların eylemlerinden bihaber. O bakanlık dönüp ona biz bunları yaptık yok. Dolayısıyla böyle bir sonuca varmak mümkün gözükmüyor.”
Multiple seasons of below-average rainfall have affected #Turkey's drinking water supplies and groundwater reservoirs. @NASA 's GRACE-FO satellite measurements show the country's shallow groundwater storage and root zone soil moisture. https://t.co/woX1ULeCfs pic.twitter.com/J6fdiBmCed
— NASA Earth (@NASAEarth) January 18, 2021
Kurulacak milli kuraklık merkezinde bilim insanlarının çalışmalarıyla hazırlayacağı raporları siyasi iradeye sunmaları gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Orta, kuraklığın şakası olmadığını belirtiyor.
Öte yandan bölgenin önemli su kaynaklarından Meriç ve Tunca nehirlerinde de su seviyeleri düşmüş durumda.
DSİ Edirne 11’inci Bölge Müdürlüğü‘nün verilerine göre, Tunca Nehri‘nin debisi altı metreküp/saniye olarak ölçüldü.
Debisi 50 metreküp/saniyeye düşen Meriç Nehri‘nin ortasında ise adacıklar oluştu. Meriç Nehri’nde düşüş yaşanan bölümler, martıların avlandığı adacıklar haline geldi.
Birleşmiş Milletler (BM), dünyadaki su krizi ve temel bir insan hakkı olan temiz suya erişim konusunda yaşanan sıkıntılara dikkat çekmek için 1993 yılında Dünya Su Günü olarak ilan edilen 22 Mart’ta bu yılın teması olarak yer altı sularını seçmişti.
Dünya Su Günü: Görünmezi görünür kılmak
2022 Dünya Su Gelişimi Raporu‘na göre yeraltı suyu kaynakları, iklim krizinin etkilerine karşı hassas bölgeler için büyük potansiyeller barındırıyor.
Öte yandan bu kaynakların doğru yöntemlerle korunması, gelecekte yaşanacak krizlerin önüne geçebilmek adına büyük önem arz ediyor.

Her yıl 22 Mart öncesi açıkladığı Dünya Su Geliştirme Raporu’nda (WWDR) 2022 yılı için yeraltı sularını ele alan Birleşmiş Milletler de, “Yeryüzündeki tüm sıvı tatlı suyun yaklaşık yüzde 99’unu oluşturan ve eşitsiz de olsa tüm dünyaya dağılmış olan yeraltı suyu; toplumlara iklim değişikliğine uyum da dahil olmak üzere muazzam sosyal, ekonomik ve çevresel faydalar sağlama potansiyeline sahiptir” açıklamasını yapıyor.
Rapora göre yeraltı suyu, küresel nüfus tarafından evsel kullanım için çekilen suyun hacminin yarısını ve sulama için çekilen tüm suyun yaklaşık yüzde 25’ini sağlıyor ve dünyanın sulanan arazisinin yüzde 38’ine hizmet ediyor.
Yine de muazzam önemine rağmen, bu doğal kaynak çoğu zaman yeterince anlaşılmıyor ve sonuç olarak, değersizleştirilip yanlış yönetiliyor ve hatta suistimal ediliyor.
Türkiye’nin en uzun nehri olan Kızılırmak’ta yaşanan toplu balık ölümlerine ilişkin araştırmalar sonucunda nedenin iklim krizi sonucu oluşan aşırı sıcaklar, kuraklık gibi aşırı hava olayları ve bunlara bağlı olarak sudaki oksijen seviyesinin azalması olarak tespit edildi.
Tarım ve Orman Müdürlüğü yetkilileri tarafından Sivas‘ta balık ölümlerinin yaşandığı noktalardan alınan numuneler incelendi. Yapılan tahlillerde zehirli toksinlere rastlanılmadığı bildirildi.

Neden: Aşırı sıcak, kuraklık ve buna bağlı olarak sudaki oksijen seviyesindeki azalma.
İHA‘nın aktardığına göre; Devlet Su İşleri 19. Bölge Müdürlüğü ekipleri tarafından yapılan incelemelerde su sıcaklığının 24 derecenin üzerine çıktığı, sudaki oksijen seviyesinin 4.30 ppm seviyesinin altına düştüğü anlaşıldı.
Sivas Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürü Mustafa Doğan ölümlerin nedenine ilişkin şunları söyledi:
“Teknik çevreden arkadaşlarımızın incelmesi sonucu, Kızılırmak’ta Kesik köprü dediğimiz kısımda balık ölümlerinin olduğunu gördük. Biliyorsunuz her sene Temmuz ve Ağustos ayında bu durumu görüyorduk, bu yıl biraz daha geç oldu. Mevsimlerin soğuk gitmesi, havaların geç ısınmasıyla birlikte, aynı noktada balık ölümlerini yine görüldü. Bunun sebebi zirai atık veya çevreyi olumsuz etkileyecek kimyasallardan değil, bu tamamıyla havalarının sıcaklığının artması. Kızılırmak’ın su seviyesinin düşmesi ve suyun durgun olduğu ırmak havzasının en geniş olduğu yataklarda olduğunu görüyoruz.”

Mustafa Doğan, akarsulardaki denetimlerin aralıksız sürdüğünü ifade ederek “Biz de Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü olarak bakanlığımızın talimatları doğrultusunda gerekli incelemelerimizi yapıyoruz, değerlendirmelerimizi yapıyoruz. İki köprü arasında suyun az akması, havzanın geniş olması, su sıcaklığının yüksek olması, oksijen seviyesinin az olması gisi sorunlarının giderilmesi için Eğri köprü ve Kesik köprü arasında ki havzasının yeniden rehabilite edilerek su akışını hızlandırılarak suda bulunan oksijen seviyesi arttırılabilir. Bu şekilde, her sene yaşadığımız, bu yıl geçen yıllara göre daha az olan balık ölümlerini yaşamamış oluruz” dedi.

Doğan, suyun hoyratça kullanıldığına da işaret ederek “Biliyorsunuz günümüzde su çok önemli ve bizimde suyu çok dikkatli kullanmamız gerekiyor” uyarısında bulundu. Doğan şunları söyledi:
“Bilinçli bir su tüketicisi olmamız gerekiyor ki ilerde su sıkıntıları yaşamayalım. Suyu gerçekten hoyratça kullanıyoruz. Tarımda damla sulama yerine vahşi sulama yapıyoruz, şehirde ise araç yıkamalarında içme suyumuzu boş yere israf ediyoruz ve saatlerce sular açık kalıyor. Hâlbuki o suya ileride çok ihtiyacımız olacak.”

İklim krizine bağlık aşırı sıcaklık nedeniyle son dönemde başta Avrupa olmak üzere dünyada geniş çapta rekor sıcaklıklar kaydediliyor.
Söz konusu aşırı sıcaklıklar nedeniyle kuraklık ve su tüketiminde artış meydana gelirken fosil yakıt şirketleri ve bu şirketlere destek olan hükümetler bir yandan da iklim krizini besliyorlar.

Ormansızlaşma da fosil yakıtların tüketimi gibi insan kaynaklı faaliyetler neticesinde artan karbon salımına karşı bir araç olan ormanların yok oluşuna işaret ediyor.
Uzmanlara göre, insan kaynaklı iklim değişikliği, 2000’den bu yana kuraklığın nedenlerinin yüzde 40’ından fazlasını oluşturuyor.

Bilgisayar modelleri, iklim değişikliğinin etkileri olmasa bile kuraklık yaşanabileceğini ancak sorunun bu kadar uzun süreli ve yaygın olmayacağını gösteriyor.
Artan sera gazları dünyayı ısıtarak daha fazla buharlaşmaya neden oluyor ve atmosferik dengeleri bozuyor.
Artan küresel sıcaklıklar, toprağı ve bitki örtüsünü kurutan daha fazla buharlaşmaya yol açıyor.

2000 ve 2021 yılları arasında bölgedeki sıcaklıklar, önceki 50 yılın ortalamalarından yaklaşık bir derece daha yüksek olarak ölçülmüştü. Kaliforniya gibi eyaletler, dünyanın küresel ısınmanın aşırı kuraklığa neden olduğu tek yer değil.

IPCC’nin raporlarına göre, dünya sanayi öncesi seviyelerin 2 derece üzerinde ısınırsa, üç milyara kadar insan kuraklıktan kaynaklanan kronik su kıtlığı yaşayabilir .
Avrupa Birliği’ne bağlı Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin 2021 yılına dair sıcaklık raporuna göreyse, geçen yıl tarihin en sıcak beşinci yılı olarak kayıtlara geçti.
Başta Kaliforniya olmak üzere Batı ABD eyaletlerinin yüzde 95’i, geçen yıl görülen düşük yağış oranları ve yüksek sıcaklıklar nedeniyle görülmemiş bir kuraklıkla boğuşuyor.