Editörün SeçtikleriManşetYerelYeşil Gazete Doğu'da

[Yeşil Gazete Doğu’da-8] İklim ve su krizi, atıklar, yeşile saldırı: Diyarbakır darda!

Van’dan Diyarbakır’a kat ettiğimiz 365 km’lik yol boyunca, iki şey hiç değişmiyor: Biri, yüksek noktalarda konumlanmış, korunaklı, dev ışıldaklarla donatılmış gözcü kulübelerindeki, göremediğimiz ama bizi gören gözler ve sık aralıklarla –bu kez bilhassa göz göze- GBT’mize bakılan kontrol noktaları; diğeri de taş, kum ve mermer ocakları.

Tüm Türkiye’de olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da “kalkınma” işleri inşaata havale edilmiş gibi. Bu sektörün ihtiyaç duyduğu ocaklar, tüm bölgeyi neredeyse bir ağ gibi sarmış durumda. Dicle havzası nehirden mütemadiyen kum çeken araçlarla ve kum ocaklarıyla dolu.  Sıra sıra dizildikleri su kenarından bitmek bilmez bir iştahla kum öğütüyorlar. Taş ve mermer ocakları ise istisnasız her yerde… Bir kısmının bulunduğu konum ve çalışma biçimlerinden “kaçak” oldukları hemen anlaşılıyor, ama kuş uçmaz kervan geçmez bir memleket coğrafyasında araçtan inip de soru sormayı göze alamıyoruz.

Ocakların, faaliyetleri sırasında alandaki yaşamı neredeyse imha ettiği gözle bile görülebiliyor. Görmeyenler için özetlemek gerekirse, biyoçeşitlilik kaybı, besin ağının bozulması, sudaki canlıların zarar görmesi başta, nehir yatağında bozulmalar, suda bulanıklığın artması, yataktaki oluklarda sedimantasyon artışı, nehir ekosisteminin zarar görmesi gibi, verdikleri telafisi çok zor hasarların bir gün onarılması mümkün mü, bilemiyoruz.

Normal koşullarda nehirlerde bu ocakları açmak yasak, ancak koşullar normal değil. Dicle; Bismil’den sonra Diyarbakır’ın çıkışına kadar nehir olarak değil, dere olarak tanımlanmış. Dere olunca da, koyverilmiş gidilmiş sanki.

Ocaklara baka baka girdiğimiz kent içinde de neredeyse her sokak başında, her caddede bir kazı kazı çalışması var. İnşaatlar yükseliyor, binalar yıkılıyor, restorasyonlar yapılıyor. Diyarbakır şantiye gibi…

Kentlilerin bir kısmı yapılanlardan memnun gibi ya da fotoğraf makinesini gördüklerinde öyle görünmeyi daha güvenli görüyorlar ancak konuştuğumuz çoğu kişinin özellikle kentsel dönüşümle ilgili yoğun eleştirileri ve sıkıntıları var.

Ancak önce On Gözlü Köprü’yü ziyaret edip, Dicle’yle yeniden buluşma zamanı.

Asıl adı Dicle Köprüsü olan, ancak 10 açıklığı nedeniyle 10 Gözlü Köprü adıyla bilinen bazalt köprünün Mervaniler döneminde inşa edildiği ya da daha eski olduğu ve Mervaniler döneminde onarım gördüğü söyleniyor.  Yani en az bin yaşında.

Diyarbakır’ı mesken edinmiş onlarca uygarlığa mensup insanlar, bin yıldır Dicle’yi bu köprünün üzerinde seyrediyor. Ya da seyrediyormuş demeli, zira şimdilerde köprü var, ama Dicle varla yok arası. 1.900 kilometrelik uzunluğuyla dünyanın en uzun nehirleri arasında yer alan; Mezopotamya’nın Fırat ile birlikte yaşam kaynağı olan Dicle’si de bu yıl iklim değişikliğine bağlı yaşanan olağanüstü kuraklığın kurbanı olmuş durumda. 10 Gözlü Köprü’nün üzerine çıktığımızda, altından akan nehirdeki suyun ayak bileklerimize bile gelmeden bir kıyıdan diğerine yürüyebileceğimizi görüyoruz.

Öğrendiğimize göre kuraklık yüzünden yukarıdaki Dicle ve Kralkızı barajlarından nehre verilen su kesilmiş; havza da sonbaharın bitmek üzere olduğu şu döneme kadar yeterince yağış almayınca özellikle köprünün altındaki alanda, bir karış kalan su yüzünden yüzlerce balık ölmüş. İki kıyıya da yan yana konuşlanmış onlarca kafe/çay bahçesinde oturanlar, köprünün üzerinde selfie çekenler veya hemen köprünün üzerindeki sette, villa tipi evlerde oturanlar ölü balıkların ne kadar farkında, emin olmak mümkün değil. Nehirden yükselen kokunun ve yoğun kirliliğin ise farkında olsalar gerek.

İnsanın canını yakan bu manzarayı geride bırakıp Dicle Üniversitesi’ne, Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Başkanı Prof. Ahmet Kılıç’ı görmeye, bize durumu anlatmasını istemeye gidiyoruz.

‘Bunlar iyi günlerimiz’

Kılıç, nehre ilişkin ilk sorun olarak küresel ısınmaya bağlı iklim krizini gösteriyor. Bölgeye yağan kar ve yağmur, tıpkı Türkiye’nin geneli gibi oldukça azalmış, yağış rejiminde ise düzenliksizlikler görülmeye başlanmış. Bu da ya kuraklığa ya da şiddetli yağışların toprağa, suya fayda sağlamak yerine zarar vermesine yol açıyor.  Diyarbakır’da geçmişte de kuraklık yaşandığını ancak bu seferkinin çok şiddetli ve etkili olduğuna dikkat çeken Prof. Kılıç, iklim değişikliğini önleyebilecek ve ona uyum sağlayabilecek politikaların birlikte hayata geçirilmesinin önemini vurguluyor. Aksi takdirde, içme suyu, tarımsal sulama ve sanayide kullanılacak su varlığı sıkıntısı kapıda ona göre.

Onu Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verileri de doğruluyor. Özellikle 2021’e ait veriler, zaten yarı-kurak bir iklime sahip Türkiye’nin şimdiye dek görülmemiş şiddette, olağanüstü bir kuraklık yaşandığını gösteriyor. Buna göre, yolculuk hattımızdaki Doğu Anadolu’da yağışlar, geçen yıla göre yüzde 70, Güneydoğu Anadolu’da ise yüzde 85 azalarak son 30 yılın en düşük seviyesi görülmüş. Buna mukabil, aşırı sıcak geçen günlerin sayısı da giderek artmış. Sıcaklık eğrisi de endişe verici. Yine ziyaret ettiğimiz iki bölgeye bakacak olursak, Doğu Anadolu uzun yıllar ortalaması 13.6 derece iken, bu yıl 17.2’ye, Güneydoğu’da ise 20.7’den 24.7’ye çıkmış. Yağışların azalmasıyla başlayan meteorolojik kuraklığın, hidrolojik ve tarımsal kuraklığa dönüşmesi ise an meselesi.

Prof.Kılıç, yaşanan kuraklığın bir yansıması olarak bölgedeki biyoçeşitliliğin ve bitki örtüsünün uğradığı ve daha da uğrayacağı zararın büyüklüğüne dikkat çekerken, bir zamanlar 40 tür balığın yaşadığı Dicle’de şimdilerde bu sayının yarıya düştüğünü vurguluyor.

Küresel ısınma dolayısıyla bunların iyi günlerimiz olduğunu söyleyen Kılıç’a göre yarın bir bardak su bulmakta güçlük çekeceğimiz günler, bir distopya değil. Bu nedenle de iklim politikalarında olması gereken değişikliklerinin hayata geçmesini beklemek yetmiyor; su tasarrufu hayati önemde. Kılıç, barajların da bu nedenle bir zorunluluk olduğu kanısında:

“Suyu toplama, biriktirme mecburiyetimiz var. Diyarbakır eskiden suyunu Gözeli diye bir köyden ve şehir içindeki Anzele kaynağından sağlardı. O suyu bugün dağıtsanız bir mahalleye yetmez. Şimdi suyumuz Dicle Barajı’ndan geliyor. Bu suyu kullanmaya mecburuz. Barajların yapıldığı alanlardaki türleri, doğal yaşamı, kültürel varlıkları korumak önemsiz değil. Eğil’den biliyorum, bundan beş bin yıl önceki, çok önemli yapılarla, çok iyi tarım yapılan birinci sınıf tarımsal arazi su altında kaldı. Ama gelecek neslin de suya ihtiyacı var.

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok coğrafyasında da çok ciddi bir kuraklığa doğru gidiyoruz. Bu yıl bölgede yaşanan kuraklık dolayısıyla çiftçi ektiğinin üçte birini bile toplayamadı. Bizim acilen vahşi sulamadan vaz geçip damlama sulamaya, yağmurlama sistemine ihtiyacımız var.  Suyun her damlasını, ciddi bir tasarruf politikasıyla toplayıp kullanmamız lazım.”

Fakat hemen ardından baraj politikasının da dikkatli yürütülmesi gerektiğine vurgu yapıyor:

“Elektrik üretimi için baraj yapılması artık çok geride kalmış bir şey, yanlış. Zira güneş ve su rüzgar enerjisinden artık daha ucuza ve kolay bir şekilde elde edebiliyoruz bunu. Suyun toplanması önemli, fakat bunu yaparken de  barajların kotunu iyi ayarlamak, çok dev barajlar yapmamak lazım. Örneğin Hasankeyf’de elektrik için baraj yapılması yanlıştı. İlle yapılacaksa, tarım ve içme suyu için yapılmalı, ama mutlaka kotu düşük tutulmalıydı. Kot, eğer köprü ayaklarına gelecek biçimde ayarlanabilseydi, hem su ihtiyacını karşılardı hem de Hasankeyf gibi olağanüstü bir kültürel varlık ayakta kalırdı. Ayrıca, Hasankeyf step özelliği de gösteren bir yerdir. Beyaz akbaba, kızıl akbaba halen orada yaşıyor, ama yaşam koşulları zorlaştı. Su kuşları yönünden de zengindi. Barajdan sonra bu hayvanlar kendini koruyabilse bile, diğer canlılar; sürüngenler, yılanlar, kertenkeleler ve mikroorganizmaların popülasyonu ciddi şekilde düştü.”

Diyarbakır’ın kadim yeraltı kaynağı; Anzele suyu, şimdilerde kentin ortasında serinlemek isteyen çocukların havuzu halinde.

‘Siyaset başka bir şey’

Kılıç, bu tür yatırımlara karar verilirken, orada yaşayan toplumun isteklerine ve taleplerine mutlaka saygı duyulması, seçeneklerin anlatılarak kararın onlara bırakılması gerektiğini de söylüyor ardından: “Ama siyaset başka bir şey.”

“Bugün başlasak geçtir. Yarını kurtarmak istiyorsak, bugünden çalışmaya başlamamız ve bilime güvenip her şeyi tartışmamız lazım. Tartışmazsak, ‘benim dediğim doğrudur’ dersek bir yere varamayız” diye konuşan Ahmet Kılıç, kurumlar arası iletişimin yokluğundan da şikayet ediyor:

“Dicle Barajımız var ama buradaki topraklardan verim alamıyoruz, açıklanır şey değil. Devletin boruları tarlalara getirmeleri, ardından damlama sulamayı desteklemesi lazım. Bunlar koordineli olması gereken işler. “

Prof. Kılıç, Diyarbakır ve çevre kentlerin yeraltı ve kaynak sularının her geçen gün azaldığını da not ediyor: “Çünkü kar yağışı yok, kuraklık dediğimiz olay da kar yağışının olmaması demek. Kar yoksa kaynak suyu da bugün var yarın yok. Gidişat ona doğru. O yüzden yağmur suyu çok önemli.” Yağmur suyunun hem yerel yönetimler hem de vatandaş olarak toplanması, suyun tekrar tekrar kullanılması gerektiğine dikkat çeken Kılıç, “Bilimin görevi bugünü konuşmak değil, bugün dün konuşulmalıydı. Ben şimdi yarın hakkında konuşuyorum. Mesela müsilaj olayında bilim insanları bundan 40 yıl önce ‘Siz Marmara’yı böyle kullanırsanız, denizde balık kalmaz’ demişti, kimse de kulak asmamıştı. Benzer bir şey başımıza gelmeden şimdiden önlem almalıyız” diyor.

‘Dicle, kentin foseptik çukuru gibi’

Ahmet Hoca’yı üniversitedeki odasından alıp tarihi Hevsel Bahçeleri’ni tepeden, panoramik gören bir noktaya götürüyoruz. Dicle Nehri’nin hemen kıyısında, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık yedi yüz hektarlık verimli arazi, sahip olduğu çok farklı habitatlar, bölgenin en büyük kuş cenneti oluşunun yanı sıra pek çok memeliye ev sahipliği yapması ve kültürel-tarihi değerleri dolayısıyla 2015’te UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştı. Prof. Kılıç, su samuru, yaban domuzu, sincap, tilki gibi pek çok hayvanın, 180 kuş türünün halen kentin hemen dibindeki bu alanda yaşamasının doğal yapının tam bozulmadığını gösterdiğini, Hasankeyf’le karşılaştırarak anlatıyor:

“Burası, habitat bakımından Hasankeyf’ten biraz daha zengin. Mesela İzmir Yalıçapkını yaşar Hevsel’de. Hem de iki türü. Hem bildiğimiz yalıçapkını hem de alaca yalıçapkını. Dört ayrı tür çekirge kuşu var. Aşırı ilaçlama durumunda bu kuşlar yaşayamaz. Yani her türlü olumsuz etkiye rağmen halen bir ümit var. Alanı korudukça bu türler yaşayacak. Bunlara biz biyoindikatör türler diyoruz. Yalıçapkını gibi, çekirge kuşları gibi, onlar varsa yaşam burda devam ediyor.

Çok farklı bitki türleri bir arada bulunuyor. Yaban memelilerin barınacakları, yuvalanacakları, saklanabilecekleri yerler var. Step özelliği gösteren bölgeleri bulunuyor. Kenarlara doğru ise kayalık alanlar var. Göç eden canlılar göç zamanı Hevsel’e mutlaka uğrar, burada dinlenir ve kuzeye geçerler. Çok farklı habitatlara sahip olması onu eşsiz kılıyor.”

Korumaya gayret edilip tabiat parkı gibi bir hale getirilirse, türlerin bir vaha gibi burada barınabileceğini umuyor ama mirasın nasıl har vurulup harman savrulduğu da şu sözlerinden anlaşılıyor:

“Kentin kanalizasyon dahil bütün atık suyu Dicle’ye akıtılıyor. Nehir, adeta şehrin açık hava lağımı, foseptik çukuru gibi. Bunlar da su kalitesini büyük ölçüde düşürüyor. En büyük sorunumuz nehrin temiz kalmasını sağlamak. Hevsel’i yaşatmak istiyorsak, Dicle Nehri’ni korumamız, temiz tutmamız lazım. Bakın köprünün karşı tarafındaki yapılara ait lağım sularının hepsi Dicle’ye gider. Hepsi! Karşı tarafa evler, villalar yapıldı, atık suyunun hepsi Dicle’ye bırakılır. Dicle kirliyse Hevsel Bahçeleri tehdit altındadır.  Tarladan gübre, ilaç oraya gider. Tarlanın en verimli toprağı oraya gider.”

Balık ölülerinin nedenini de anlıyoruz böylece: Su yok, olan da atık su.

Çiftçilere ‘hazır gübreli su’

Kentin organize sanayi ve hayvancılık ihtisas organize sanayi bölgelerinin atıklarının da Dicle’ye bırakıldığını söyleyen Kılıç, “Bu bölge bir havza”diyor:  “Havza dediğimiz zaman nehirler o havzanın en dibidir. Bütün sular oraya gider, gidecek başka yeri yok. Sürekli akıyor 365 gün, yaz kış.  Bu su, aynı zamanda içme su. Şu anda bizim üniversitenin suyu nehire yakın bir yerden açtığımız sondajdan gelir. Musluğu açtığınızda ayran gibi akar. Biz dinlendirme yapıyoruz, mikrobiyolojik yönden çok sorun değil, ama suyun kalitesi bu. Her yerde bu imkan da yok. Vatandaş nehrin kenarında kendine göre kaynak görüyor bu suyu, kullanıyor. Hayvanlar bunu içiyor. Tarlaya buradan su çektiğiniz zaman bütün kirlilik mısıra, pamuğa, sebzeye meyveye geçiyor”

Kentte tek bir ileri biyolojik arıtma tesisi var, Yeşilvadi Mahallesi’nde. O da evsel atıklar için. Kimyasal arıtma için henüz herhangi bir tesis bulunmuyor. Diyarbakır Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün verdiği bilgilere göre, organize sanayi bölgesine yönelik böyle bir tesis için çalışmalar sürüyor. Dicle kıyısı boyunca Siirt, Batman, Mardin gibi diğer il ve ilçelerin de atıklarını nehre gönderdikleri düşünülecek olursa, Ahmet Kılıç’ın anlattıklarının vahameti daha iyi anlaşılıyor.

Hevsel’de çiftçilik yapanlar da “hazır gübreli su” diyerek, tarımsal sulamada lağım suyunu kullanıyormuş. Kulaklarımıza inanamadığımız uygulamayı şöyle anlatıyor Kılıç:

“Mecbur kullanıyor, suyu nereden temin edecek? Nehirden çekerse, motor çalışacak. Çiftçi zaten kazanmıyor, motor durduğu zaman ona bir maliyet yükler. O da yukarıdan Sur’un altından nehre yakın geçen lağım suyunu alıyor, tarlasını bununla suluyor.” Paratifo, tifo, dizanteri, amipli dizanteri hastalıklarının bölgede Türkiye ortalamasının üzerinde olmasına şaşmamak lazım.

Kaçak elektriğin ormana faydası!

Hevsel, Diyarbakır’ın akciğeri. Kenti kuşatan yeşil bir kuşak şeklinde oksijen üretiyor, bereketli topraklarıyla tarımsal üretime olanak sağlıyor, onlarca kuş türüne, memeliye ev sahipliği yapıyor ve kentte pek az olan yeşile ihtiyacı gideriyor.

Başka da dikkate alınacak ölçüde bir yeşil alan pek yok. Diyarbakır’ın doğal ormanı olan Karaca Dağı’nda şimdi bir tane bile ağaç kalmamış.  Zira halk ısınmak için odun ihtiyacını ormandan karşılamış yakın zamana kadar. Ahmet Kılıç, ağacın kökünün pazarda satıldığını gördüğünü anlatıyor. “Kökünü kurutmak” bu olsa gerek. Son dönemde, ironik şekilde elektriğin kaçak kullanımının da yaygınlaşmasıyla, çoğu kişi odunla kömürle uğraşmaktan vaz geçmiş. Diyarbakırlılar artık yaz kış klimayla ısınıp serinliyormuş.

Ekim güneşi altında, bir t-shirtle gezdiğimiz kentte güneş sıkıntısı hiç yok halbuki. Güneş panelleriyle ya da rüzgar tirbünleriyle enerji elde etmek işten bile değil, ama değil güneş tarlaları binalarda tek bir panel bile göremiyoruz.

Kılıç devletin teşvik politikası uygulayarak vatandaşa 5-10 yıl vadeli kredi verilmesi halinde, hem vatandaşın hem de enerjide dışa bağımlılıktan kurtulacak olan devletin kara geçeceğini anlatıyor: “Vatandaş kısa vadede ödediği parayı çıkarır, fazlasını devlete satarak cebine para gerir ve ülke de hem enerjide dışa bağımlılıktan kurtulur hem de küresel ısınmayla mücadelede önemli bir mevzi kazanırız.”

Hevsel’e TOKİ hala akıllarda

2014’te Hevsel Bahçeleri’ni de kapsayan Dicle Vadisi’nin yapılaşmaya açılacağı yolunda haberler basında yer almıştı. Buna göre, yeni yerleşim alanı olarak kullanılması için, vadi ve çevresinde yer alan Maliye hazinesine ait toplam 10.985.447 metrekarelik alanın Rezerv Yapı Alanı olarak belirlenmesi ve  inşaat için TOKİ’ye ya da başka bir kuruma açılması talebi, dönemin bakanı Erdoğan Bayraktar tarafından onaylanmıştı. Ancak Büyükşehir Belediyesi’nin karşı raporu ve halkın tepkisi dolayısıyla projeden o dönem vazgeçildi. TOKİ de Hevsel Bahçeleri’ni kapsayan alanda herhangi bir konut uygulaması veya imar planı çalışması bulunmadığını açıkladı.

Prof. Ahmet Şimşek, o zaman soranlara “Aman ha, burası Diyarbakır’ın akciğeri. Üstelik alüvyon bölge. Nehir yatağına yapılaşma olmaz” dediğini anlatıyor ama hala bu projenin akılların bir köşesinde olduğunu söylüyor:

“Diyarbakır’da hava kirliliği çok yüksek. Geçen temmuz ayında, kuşlarla ilgili araştırma yaparken sabahın altısında şehrin üzerinde hemen her gün siyah duman örtüsü gördüğümüzü hatırlıyorum. Mevsim gereği kaloriferin de yanmadığı düşünüldüğünde, bunun çoğu taşıtlardan ve düzensiz, denetimsiz sanayileşmeden kaynaklanıyor ve insanlar bunu 365 gün soluyor. Kuzeyden ya da güneyden gelen hava akımları olmadığı günlerde, kirlilik olduğu gibi şehrin üzerinde asılı kalıyor. Kent,  deyim yerindeyse uzun mesafede bir çatağın içinde. Bir taraftan Karaca Dağları, bir taraftan Mardin Dağları, bir taraftan Batı Toroslar.. Kent de tam ortalarında.  Hevsel Bahçeleri ise sürekli bir oksijen deposu. Burada iyi bahçeler, tarım alanları var.  Sürekli oksijen veriyor. Yani, bahçeler Diyarbakırlı için yaşamsal önemde.”

Üniversite, kampüsü ve çevresini yeşillendirmeye çalışmış elinden geldiğince ama şimdilik sonucun çok başarılı olduğu söylenemez. Yine de 70’li yıllarda Tıp Fakültesi kurulurken olduğu çorak alan gibi değil. Sürekli bir ağaçlandırma çalışması yapılıyormuş, ancak ‘orman’ başka şey. Yine Hasankeyf’e dönüyoruz:

“Yeni Hasankeyf’e çok ağaç dikilmiş. Fidanlar, fidanlar… Fidan dikerek orman yapamazsınız ki. Orman habibatı bambaşka bir şey, fidan dikseniz bile onun bakımı, uzun süreli takibini yapmalı. Benim öngörüm, dikilen fidanların da tutmayacağı yönünde.

Ağaçlandırmada bir ezber olarak çam ağacının tercih edilmesi de ayrı bir sorun. Buranın bitkisi değil ki çam… Her dem yeşil olduğu için seçiyorlar, ama o yeşil de sürekli olamıyor. Bölgenin doğal bitkisi meşe ve geniş yapraklı ağaçlar. Onlar tür çeşitliliği de çamdan fazla ayrıca.”

Hasankeyf’te gördüğümüz palmiyeleri anlatıyoruz Kılıç’a. Yorumu “Palmiye belli bir santigrat ortalamasının altında yaşayamaz. Güneydoğu’da bir tek Urfa buna uygun. Urfa ile Diyarbakır arasında 3-4 derece fark var, burada da denediler tutmadı. Enlem olarak düşünmek lazım. Ama bana kalırsa israftır. Buna dünyanın parasını vermek yerine, buranın doğal bitki örtüsünü tercih etmemiz lazım” oluyor.

Bir de tabii çim ekilen alanlar var: “Çim, Güneydoğu’de kesinlikle israf. Çok su ister ama bizim bir damla suya ihtiyacımız var. Onun yerine kurtbağrı, mazı gibi çalılar var yerel örtü olarak. Damlama ile yapılırsa da hem çok az su gider hem daha dayanıklı… Bizim, bu günlerin daha iyi günlerimiz olduğunu insanlara ısrarla anlatmamız lazım. Gidişat daha kötü. İlle de suyun tamamen kesilmesi mi lazım? Tarımdaki rekolte düşüşü bu sene çok barizdi. Dicle Nehri’nin yakınındaki tarlalarda bu sene ürün kaldırılamadı, daha ne olması lazım harekete geçmek için?”

Dev bir şantiye halindeki Diyarbakır’da inşaat atıkları ve hafriyatın da doğrudan Hevsel’in derinliklerine döküldüğünü hatırlatan Kılıç, “Hafriyat buranın doğal yapısını, burada yaşayan ve üreyen canlıları olumsuz etkiliyor. Bu bahçelerin çöp alanı haline dönüşmesi inanılır gibi değil. Eğer buna devam edilecek olursa ve engellenemezse, UNESCO’nun listesinden çıkarılma durumuna bile gelebiliriz. Bu, büyük bir tehdit” diye konuşuyor.

Prof. Dr. Ahmet Kılıç’a son olarak önerilerini soruyoruz. Yanıtlar tanıdık:

“Birincisi tasarrufa dikkat etmemiz lazım. Nerede? Tarımda! Bizim özellikle suyu kirletmememiz lazım. Suları korumak için arıtma tesisleri çok önem arz ediyor. Atıksu arıtma tesisleriyle ister köy olsun ister ilçe asla dışarıya su bırakmamız gerekiyor. Damlamaya, yağmurlamaya öncelikle yer vermemiz gerekiyor. Bir diğer husus ağaçlandırma! Bizim küresel ısınmadan korunmada birinci çaremiz ağaçlandırma. Kuraklığa ve bu bölgeye dayanan türleri seçmemiz gerekiyor.

Güneş enerjisinden, rüzgar enerjisinden başka kurtuluşumuz yok. Mesela tuttular Şırnak’a termik santral yaptılar. Şimdi biz Paris Anlaşması’nı imzaladık, iyi bir olay. Ama artık fosil yakıtlardan elektrik üretmekten vazgeçmemiz lazım. Önceki yıllarda 50 milyar dolar ödememiz var. Sonra 40 milyar dolar dediler. Biz bunu dışarıya yakıt için veriyoyrz. Oysa rüzgardan güneşten faydalanırsak bu 40 milyar dolar,  bize hastane, iş sahası, emeklilik olarak geri dönecek. Ben evimde kaloriferi değil, klimayı çalıştıracağım. Suyumu bedavaya getireceğim. Atmosferdeki karbondioksit azaldığı zaman da yeniden o eski iklimime kavuşacağım.

Bunlar bugünden yarına olmaz belki, ama olanaksız değil. 200 yıldır dünyayı kömürle, petrolle, doğalgazla kirlettik. Şimdi bu kirliliği azaltmaya çalışmanın zamanı. Bilimin sesini dinlemek gerek. Ülkemizin doğal yapısı henüz tam olarak bozulmadı. İnsana en şerefli varlık deriz, ama bu diğer türleri ve yaşadığın dünyayı korumakla mümkün. Toprağı, suyu, doğal varlıkları korursam şerefliyim, yoksa perişanız. “