Ana Sayfa Blog Sayfa 697

Küresel Karbon Bütçesi: Emisyonların azaldığına dair bir belirti yok

Küresel Karbon Projesi bilim ekibine göre, 2022 ‘de küresel karbon emisyonları rekor seviyelerde seyrediyor ve ısınmanın 1,5°C ile sınırlandırılması için acilen ihtiyaç duyulan düşüşe dair bir işaret yok.

Mevcut emisyon seviyelerinin devam etmesi halinde, 1,5°C’lik küresel ısınma eşiği yüzde 50 olasılıkla aşılacak.

Yeni rapor 2022’de toplam küresel CO2 emisyonlarının 40,6 milyar ton (GtCO2) olacağını öngörüyor. Bu artış, 2021 yılına kıyasla yüzde 1 oranında artarak 36,6 GtCO2 seviyesine ulaşması öngörülen fosil yakıt emisyonlarından kaynaklanıyor; bu miktar 2019 yılı COVID-19 öncesi seviyelerin biraz üzerinde.

Petrol, emisyon artışının bir numaralı sebebi

Ormansızlaşma gibi arazi kullanım değişikliğinden kaynaklanan emisyonların 2022 yılında 3,9 GtCO2 olacağı tahmin ediliyor.

2022 yılı için öngörülen kömür ve petrol kaynaklı emisyonlar 2021 seviyelerinin üzerinde ve petrol toplam emisyon artışına en çok neden olan kalem olarak öne çıkıyor.

Petrol emisyonlarındaki artış, büyük ölçüde COVID-19 pandemisi kısıtlamalarının ardından uluslararası havacılığın gecikmeli toparlanmasıyla açıklanabilir.

Fotoğraf: Reuters

Hindistan’da emisyonların yüzde 6 artması bekleniyor

Başlıca emisyona neden olanlar ülkeler için 2022 tablosu farklılıklar gösteriyor:

Emisyonların Çin (yüzde 0,9) ve AB’de (yüzde 0,8) düşeceği, ABD (yüzde 1,5) ve Hindistan’da (yüzde 6) artacağı, dünyanın geri kalanında ise toplamda yüzde 1,7 artacağı öngörülüyor.

Küresel ısınmayı yüzde 50 olasılıkla 1,5°C ile sınırlamak için kalan karbon bütçesi 380 GtCO2‘ye düştü (emisyonlar 2022 seviyelerinde kalırsa dokuz yıl sonra aşılacak) ve 2°C ile sınırlamak için 1230 GtCO2’ye düştü.

2050’ye kadar sıfır CO2 emisyonuna ulaşmak için artık her yıl yaklaşık 1,4 GtCO2 azaltım gerekecektir ki bu, COVID-19 kapanmalarından kaynaklanan 2020 emisyonlarında gözlemlenen düşüşle karşılaştırılabilir ve gerekli eylemin ölçeğini vurguluyor.

İklim değişikliği kara ve okyanus yutaklarının CO2 alımını azalttı

Karbonu emen ve depolayan karalar ve okyanuslar, CO2 emisyonlarının yaklaşık yarısını almaya devam ediyor. Ancak iklim değişikliği, 2012-2021 yılları arasındaki on yıllık dönemde CO2’in okyanus ve kara yutakları tarafından alımını sırasıyla tahmini yüzde 4 ve yüzde 17 oranında azalttı.

Öte yandan bu yılın karbon bütçesi, fosil emisyonlarındaki uzun vadeli artış hızının yavaşladığını gösteriyor.

Ortalama artış 2000’li yıllarda yılda yüzde 3’lük artışla zirve yaparken, son on yıldaki büyüme yılda yaklaşık yüzde 0,5 oldu.

‘Yavaşlama ihtiyacımız olandan çok uzak’

Exeter Üniversitesi, East Anglia Üniversitesi (UEA), CICERO ve Münih Ludwig-Maximilian Üniversitesi‘nden oluşan araştırma ekibi bu yavaşlamayı memnuniyetle karşılıyor ancak bunun ‘ihtiyacımız olan emisyon azaltımından çok uzak’ olduğunu belirtiyor.

Bulgular, dünya liderleri iklim krizini görüşmek üzere Mısır’da COP27’de bir araya gelmişken açıklandı.

‘Küresel fosil CO2 emisyonlarında bir artış görüyoruz’

Araştırmayı yöneten Exeter Küresel Sistemler Enstitüsü’nden Profesör Pierre Friedlingstein, “Bu yıl, hızlı bir düşüşe ihtiyacımız varken küresel fosil CO2 emisyonlarında bir artış daha görüyoruz” dedi ve ekledi:

“Bazı olumlu işaretler var, ancak COP27’de bir araya gelen liderlerin, küresel ısınmayı 1,5°C’ye yakın bir seviyede sınırlama şansımız olması için anlamlı adımlar atmaları gerekiyor. Küresel Karbon Bütçesi rakamları iklim eylemi konusundaki ilerlemeyi izliyor ve şu anda gereken eylemi göremiyoruz.”

‘Bir dönüm noktasındayız’

UEA Çevre Bilimleri Okulu’nda Royal Society Araştırma Profesörü Corinne Le Quéré şunları söyledi:

“Bulgularımız, bu yıl salgın ve küresel enerji krizlerinden kaynaklanan emisyon modellerindeki türbülansı ortaya koyuyor. Hükümetler temiz enerji yatırımlarını hızlandırarak ve ağaçları kesmek yerine dikerek karşılık verirlerse, küresel emisyonlar hızla düşmeye başlayabilir.

Bir dönüm noktasındayız ve dünyada yaşanan olayların bizi, küresel iklimi istikrara kavuşturmak ve artan riskleri azaltmak için emisyonlarımızı azaltmaya yönelik acil ve sürekli ihtiyaçtan uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz.”

Arazi kullanımı değişiklikleri, özellikle de ormansızlaşma, önemli bir CO2 emisyonu kaynağı (fosil emisyonlarından kaynaklanan miktarın yaklaşık onda biri). Endonezya, Brezilya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti küresel arazi kullanım değişikliği emisyonlarının yüzde 58’ine katkıda bulunuyor.

Yeniden ağaçlandırma veya yeni ormanlar yoluyla karbon tutma, ormansızlaşma emisyonlarının yarısını dengeliyor ve araştırmacılar, ormansızlaşmanın durdurulmasının ve ormanların yenilenmesi ve genişletilmesine yönelik çabaların artırılmasının, emisyonları azaltmak ve ormanlarda karbon tutmayı artırmak için büyük bir fırsat oluşturduğunu belirtiyor.

‘Atmosferik CO2 konsantrasyonları 2022’de sanayi öncesi seviyelerin yüzde 50 üzerine çıkabilir’

Küresel Karbon Bütçesi raporu, atmosferik CO2 konsantrasyonlarının 2022 yılında ortalama milyonda 417,2 parçacığa ulaşarak sanayi öncesi seviyelerin yüzde 50’den fazla üzerine çıkacağını öngörüyor.

2022’deki 40,6 GtCO2 toplam emisyon projeksiyonu, şimdiye kadarki en yüksek yıllık toplam olan 2019’daki 40,9 GtCO2 değerine yakın.

100’den fazla bilim insanından oluşan uluslararası bir ekip tarafından hazırlanan Küresel Karbon Bütçesi raporu, hem karbon kaynaklarını hem de yutaklarını inceliyor.

Rapor, yerleşik metodolojiler üzerine inşa edilen yıllık, hakemli bir güncelleme sağlıyor. Raporun 2022 baskısına (17th yıllık rapor) bağlantıdan ulaşılabiliyor.

[COP27] UNDP, en yoksul insanların yaşadığı 54 ülkenin borçlarının ertelenmesi için çağrı yaptı

BM Kalkınma Programı (UNDP), gezegendeki en yoksul insanların yarısından fazlasının yaşadığı 54 ülkenin acil borç ertelemesine ihtiyacı olduğunu söyledi ve gelişmiş ülkeleri adım atmaya çağıran bir bildiri yayımladı.

Uluslararası Borç Tahliyesinde ‘Çok Geç ve Çok Az’dan Kaçınmak başlıklı biliride, “Eylem olmadan, yoksulluk artacak ve iklim adaptasyonu ve azaltımı için çok ihtiyaç duyulan yatırımlar gerçekleşmeyecek” denildi ve bu ülkenin borçlarının yeniden yapılandırmasının neden faiz oranları düşene veya küresel bir durgunluk meydana gelene kadar bekleyemeyeceği açıklandı:

UNDP Başkanı Achim Steiner, “Borçların hafifletilmesi, zengin ülkeler için çok basit bir hareket olabilir, ancak bunu yapmamanın maliyeti dünyanın en fakirleri için acımasız. Gelişmekte olan ülkelerin borç yükünü yönetmede çok geç ve çok az yardım sağlama hatasını tekrarlama lüksümüz yok” dedi.

Ciddi borç sorunları olan söz konusu 54 ülke, dünyanın iklim krizine karşı en savunmasız 50 ülkesinden 28’ini içeriyor.

Bu ülkeler, dünyanın en yoksul insanlarının yarısından fazlasına ev sahipliği yapmalarına rağmen, küresel ekonominin yüzde üçünden biraz fazlasını temsil ediyorlar.

Potansiyel bir borç anlaşması

Belge, ufukta bir anlaşma olabileceğine dikkat çekerek, borcun yeniden yapılandırılmasına yönelik birkaç politika eyleminin ana hatlarını da çiziyor.

Dünya genelinde piyasa koşullarının hızla değiştiğine dikkat çeken UNDP, bu dalgalanmanın büyümenin yavaşlamasının yanı sıra  “senkronize mali daralma” tarafından körüklendiğini söyledi.

Halihazırda yaklaşık 20 gelişmekte olan ülke, sermaye piyasalarından borç para almak için ABD Hazine bono oranları üzerinden yüzde 10’dan fazla ödüyor. Aynı zamanda, birçok gelişmekte olan ekonomi tahvilinin sahipleri, dolar başına 40 ila 60 sent arasında değişen derin indirimlerle işlem gördüklerini bildiriyor.

UNDP bu koşulların dünyanın en büyük ekonomileri olan G20 grubu ülkeleri tarafından hazırlanan Ortak Çerçeve kapsamında borç indirimi müzakere etmeye teşvik ettiğini ve artık bir borç anlaşmasının mümkün olabileceğini söyledi.

Koşullar müzakereleri destekliyor

Bu hafta, G20 maliye bakanları, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yıllık toplantıları öncesinde Washington DC‘de bir araya gelecek. UNDP, alacaklıların ve borçluların G20 çerçevesinde borç yeniden yapılandırma müzakerelerini başlatması için koşulların olgunlaştığına inandığını belirtti.

Rapora göre zengin ülkeler borç krizini sona erdirecek kaynaklara sahip, çünkü hızlı gerileme, kısmen kendi iç politikalarından kaynaklanıyor.

Belge, borç sürdürülebilirliği analizi, resmi alacaklı koordinasyonu, özel alacaklı katılımı ve gelecekteki ekonomik ve mali dayanıklılığı hedefleyen devlete bağlı borç maddelerinin kullanımı gibi kilit alanlara odaklanan ileriye dönük bir yol öneriyor.

‣ BM: Somali’de insani kriz ‘dehşetle’ sürüyor, desteğin iki katına çıkması gerek
‣ [COP27] Afrikalı kadınlar iklim adaleti istiyor 
‣ Kısa bir özet: COP27 hangi tabloda gerçekleşiyor, taahhütler nerede?

İklim finansmanı gerekli

Ayrıca, bu planın odağının ülkelerin büyümeye, finansal piyasalara ve kalkınmada ilerlemeye daha hızlı geri dönmelerini sağlayacak kapsamlı yeniden yapılandırmalara kaydırılabileceği de ekleniyor.

UNDP, etkin borç yeniden yapılandırmasının, gelişmekte olan ülkelerin sürdürülebilir kalkınma konusunda ilerleme sağlamak için yeterli finansmana sahip olmalarını sağlamanın hayati unsurlarından yalnızca biri olduğuna dikkat çekti ve iklim adaptasyonu ve hafifletme yatırımları için acilen yeni finansman kaynaklarına ihtiyaç olduğunu söyledi.

 

 

 

İspanya’da kuraklık: Zeytin hasadının yarı yarıya düşmesi bekleniyor

Dünyanın en büyük zeytin ve zeytin yağı üreticisi İspanya’da yaz mevsiminde meydana gelen aşırı kuraklık sebebiyle bu sene zeytin hasadının yarı yarıya düşmesi bekleniyor.

Üreticiler 1964’ten bu yana İspanya’da en kurak üçüncü yaz mevsiminin yaşandığını belirtirken, aşırı sıcakların mayıs ayındaki çiçek açma döneminde zeytin ağaçlarının çiçeklerini büyük çapta kuruttuğunu kaydetti.

Euronews‘in aktardığına göre; aşırı kuraklık sebebiyle dallarda kalan zeytin çiçeklerinin küçülüp incelmesi de, mevcut zeytin hasadını kilo bazında büyük oranda düşürdü.

‘Bölgesel kuraklıklar küresel hale geldi’: Dünya alarm veriyor
Avrupa, küresel ortalamanın iki katı daha fazla ısınıyor
Patates krizi: Avrupa’da aşırı sıcaklar ve kuraklık, mahsulleri küçülttü
Avrupa yanıyor: Ancak iklim krizine karşı harekete geçmek için hala umut var 
Fotoğraf: Marcelo del Pozo/Reuters

‘İlk kez böyle bir durumla karşılaşıyorum’

İspanyol çiftçi Juan Antonio Delgado daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmadığını belirterek “Daha önce de buna benzer kuraklıklar yaşanmış ancak yağmur ve nem oranı daha fazlaymış. Ben de ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyorum. Zeytin hasadımız büyük ölçüde düştü ancak bu işi yapabildiğim kadar yapmaya devam edeceğim. Ancak böyle devam ederse masraflarımız, karımızdan daha fazla olacak. Böyle bir şey olursa greve gitmek zorunda kalabiliriz” diye konuştu.

‘Ulusal zeytin hasadının ortalaması da yine yarı yarıya düştü’

İspanya’da ekim ayı, zeytin hasadının yapıldığı dönem. Yağışlar azaldığı zaman zeytin yağının kalitesinde yükselme oluyor. Ancak çiftçi Delgado’ya göre yaz mevsimindeki nem oranı düşüşü, zeytin ağaçlarının bunu kaldıramayacak kadar fazla oldu.

İspanya’da 350 bini aşkın zeytin üreticisi bulunuyor. Zeytin tarımıyla ilgili kayıtların tutulmaya başlandığı 1964’ten bu yana ülkede en kurak üçüncü dönemini yaşıyor. Çiftçi Delgado’nun bu seneki hasadı, bir önceki döneme kıyasla yarı yarıya azalmış. Ülkedeki ulusal zeytin hasadının ortalaması da yine yarı yarıya düştü.

İspanya yıllık yaklaşık 10 milyon tonla, dünyanın en büyük zeytin üreticisi. Dünyadaki üretimin yüzde 75’i bu ülkede yapılıyor. Zeytin ve zeytin yağı üretimi listede ikinci ve üçüncü sırada olan İtalya ve Yunanistan’ın üç katından fazla. Ancak Avrupa’da ve Akdeniz’de görülen kuraklık Türkiye, Tunus, Fas,  Suriye, Portekiz, Cezayir ve Mısır gibi dünyanın önde gelen zeytin ve zeytin yağı üreten ülkeleri de gözle görülür bir şekilde etkiledi.

Copa ve Cogeca çiftçi örgütlerine göre Avrupa Birliği‘nde zeytinyağı üretiminin geçen yıla kıyasla yüzde 35’in üzerinde düşeceği tahmin ediliyor. Bu örgütler özellikle İspanya’da görülen hasat oranındaki düşüşün “endişe verici” boyutta olduğunun altını çiziyor.

[Şarm El-Şeyh’ten COP27 Notları-2] Herkesin dönüşümü kendine!

COP27’nin açılış konuşmaları her yıl olduğu gibi retorik açısından oldukça zengindi. Özellikle Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, BM İklim Değişikliği Başkanı Simon Stiell, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore ve başta Barbados Başbakanı Mia Mottley ve Antigua ve Barbuda Başbakanı Gordon Browne olmak üzere güçlü vurgular yapan bazı liderlerin, cehenneme giden otoyoldan girip intihar paktından ve ölüm kültüründen çıktıkları sert mesajlı konuşmaları basına yansıdı.

Yeşil Gazete’de de bu konuşmaların ana hatlarını bulabilirsiniz.

Al Gore ve Mia Mottley’in retoriğin de ötesine geçip İMF ve Dünya Bankası’nın iklim krizine çözüm olacak şekilde yeniden yapılanması çağrısı yapmaları da önemliydi.

Ülke gruplarının pozisyonları

Açılış günü akşam üzeri yapılan ülke gruplarının kısa pozisyon konuşmalarında da müzakerelerin nasıl geçeceğine dair bazı ipuçları bulunabilir.

Ancak en başta küçük bir spekülasyon yapmak yanlış olmazsa, çok da önemli bir COP olmayacağı düşünülen COP27’nin beklenenden daha kritik hale gelmesi, hatta son günlerinde kilitlenmeye doğru gitmesi ihtimal dahilinde diye düşünüyorum. Böyle bir şey olursa da bu bir kez daha zengin ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasındaki çelişki nedeniyle ve bu kez kayıp ve zarar finansmanı gerekçesiyle olacak. Bu konuyu sonraki yazılarda daha derinlemesine ele alacağım. Bugün önce ülke gruplarının ve bazı liderlerin pozisyon konuşmalarından çıkabilecek ipuçlarına bakalım.

Ülke grupları adına ilk konuşmayı yapan ve gelişmekte olan ülkeler grubu G77+Çin adına konuşan Pakistan’ın, ülkede yaşanan devasa sellere yaptığı vurguyu kayıp ve zarar finansmanına bağlaması önemliydi. Pakistan, kayıp ve zarar finansmanının sadaka değil iklim adaleti olduğunu söyledi. Afrika Grubu da daha sonra adaptasyonun ve kayıp-zarar konusunun Afrika için bir hayatta kalma sorunu olduğunu vurguladı.

Gelişmekte olan ülkeler, kayıp ve zarar için finansman yaratılmasını, ama önce güven yaratmak için 100 milyar dolar iklim finansmanı hedefinin yerine getirilmesini ve bu hedefin de artırılmasını istiyor. Zira bağımsız kuruluşlar gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin toplam iklim finansmanı ihtiyacının 100 milyar doların çok üzerinde, 2 trilyon dolar civarında olduğunu hesaplamıştı.

Avrupa Birliği’nin 1,5 derece hedefi ile finansman ihtiyacı arasında kurduğu bağlantı ve kayıp ve zarar mekanizmasında da ilerleme sağlanması gerektiği sözleri önemliydi. Ancak AB, eski öncülük günlerini mumla aratmaya devam ediyor tabii, finansman konusunda net bir pozisyon da gelmedi. Öte yandan ABD, Avustralya gibi AB dışı gelişmiş ülkelerin oluşturduğu Şemsiye Grubu’nun, kayıp ve zarar mekanizmasından söz ederken, daha çok teknik yardımla ilgili olan Santiago Ağı’na gönderme yapması, bu ülkelerin önümüzdeki günlerde Kayıp ve Zararlar için finans mekanizması oluşturulmasına ayak direyeceklerinin işareti olabilir.

Ada ülkeleri grubu AOSIS’in sözcüsü Antigua ve Barbuda’nın dünya finansal sisteminin fosil yakıtlar üzerine kurulduğunu ve dünyayı yok etmenin korumaktan daha ucuza geldiğini söylemesi de önemliydi. Fosil yakıt şirketlerinin günlük 3 milyar dolar kâr elde ettiği burada da sürekli tekrarlanıyor. Savaş nedeniyle kârlarının iyice katlanarak arttığını görmek de herkesi çileden çıkartmışa benziyor. Kömür, petrol ve gaz şirketlerinin artık devlet temsilcileri tarafından da suçlu sandalyesine oturtulduğunu görmek sevindirici. Fosil yakıt şirketlerinin kârlarının bir bölümünü “iklim tazminatı” ya da küresel karbon vergisi olarak ödemesi gerektiği de söylenmeye başlandı. Dünyanın bu en güçlü şirketleri topun ağzına doğru gidiyordur diye umalım!

Tabii bu arada ev sahibi Mısır’ın da üyesi olduğu Arap Grubu’nun sözcüsü Suudi Arabistan’ın açılışta çıkıp ortak fakat farklılaşmış sorumluluklar ilkesinden dem vurması ibret vericiydi. Arap Grubu’nda da elbette gelişmekte olan, hatta Sudan gibi az gelişmiş ülkeler var, ama bir yandan da sesi en çok çıkan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Umman, Bahreyn gibi dünyanın en zengin petrol üreticisi ülkeleri de var. Yıllardır Körfez ülkelerinin bile gelişmekte olan, kapasitesi yetersiz mağduru oynadıkları, üstelik bütün gelişmeleri yavaşlatmak için hiçbir fırsatı kaçırmadıkları bir oyun sürüyor. Kimse de çıkıp, el insaf, sizin mi paranız yok, sizin mi kapasiteniz yetersiz demiyor!

Dönüşümün iki yüzü

Bu yıl COP27’ye, 10 bini bizim gibi gözlemciler, sivil toplum aktivistleri ve akademisyenler olmak üzere 195 ülkeden yaklaşık 45 bin kişinin katıldığı söyleniyor. Tabii bu kadar büyük bir organizasyonda herkes kendi gündemini, kendi bakış açısını yansıtmaya çalışıyor.

İklim adaletinin, finansman sorununun ve iklim felaketlerinden zarar gören ülkelerin bu kadar göz önünde olduğu bir yerde bazı çelişkiler de iyice orta yere çıkıyor. Kimi ülkelerin can derdinde, kimi ülkelerin (ve şirketlerin) ise sinekten yağ çıkarma derdinde olduğunu görmek ilginç. Tabii ülkelerin ve kuruluşların açtığı yüzlerce pavilyon ve buralardaki etkinlikler, sergiler vb., COP’ların olmazsa olmazları arasında. Buraları dolaşmak iklim politikalarından kimin neyi anladığını göstermesi açısından da çarpıcı.

Örneğin İsveç pavilyonunda elektrikli otomobil tanıtımları dönerken, Papua Yeni Gine yağmur ormanlarının kesilmesini ne kadar azalttıklarıyla övünüyor. Almanya gibi iklim politikalarında liderlik iddiasında bulunan ülkeler müzakerelerle veya iklim bilimiyle ilgili içeriklere yer verirken, Afrika ülkeleri adaptasyonun önemini, Dünya Gıda Programı gibi örgütler ise açlık tehlikesini vurguluyor.

İnsan pavilyonlar arasında biraz dolaşınca, herkesin dönüşümü kendine diye düşünmeye başlıyor. Zengin bir Avrupa ülkesi veya ABD için dönüşüm, özel otomobilini istediği gibi kullanmaya devam ederken bunun emisyonsuz olması demek. Ortalama bir Avrupalı, Amerikalı veya dünyanın bütün üst orta sınıfları için tüketime dayalı modern, dijital ve küresel yaşam biçimini değiştirmeyecek iklim çözümleri (elektrikli ulaşım, ucuz yenilenebilir enerji, sağlıklı ve ucuz gıda, iklim felaketlerinden korunaklı ve konforlu barınma, kesintisiz iletişim, sürdürülebilir tatil ve bütün bunlar için inovasyon) her şeyden önemli. Bu ülkeler ve toplumsal kesimler için iklim eyleminin gerçekçi olmasından anlaşılan, emisyonsuz tüketim için emisyonsuz mal ve hizmetlerin üretilebildiği bir sistemin kurulması. Bu da tabii büyük bir sistem dönüşümü anlamına geliyor. Dönüşümün bir yüzü bu.

Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da veya Okyanuslardaki ada ülkelerinde yaşayan ortalama bir insan için ise dönüşüm tam olarak şu anki yaşam biçimlerini korumakla ilgili değil. İklim krizi gerçekten bir hayatta kalma meselesi, çünkü bu ülkelerde yaşayan ve hayatlarından memnun olan kesimlerin o hayatı mümkün kılan temel şartlar da ortadan kalkmak üzere. Üstelik bu ülkelerdeki çoğunluk zaten modern yaşam biçimi denen şeyin çok uzağında yaşıyor ve iklim krizi yaşam şartlarını daha da ağırlaştırıyor.

Afrika’da elektriği olmayan 600 milyon insan varsa, iklim çözümü denen şey onlar için elektrikli otomobil veya tatil değil demektir. Pakistan, Çad, Nijerya, Benin, Dominik Cumhuriyeti, Venezuela, Etiyopya, Filipinler, Kolombiya ve Kamerun’da son birkaç ayda on milyonlarca insanın evleri sel sularının altında kaldıysa, şu an onlar için iklim çözümü başını sokacak kuru bir ev, suya batmamış yatak ve çalışan bir ocak demektir.

Afrika Boynuzu denen Somali, Kenya, Eritre ve Etiyopya’nın bulunduğu alanda şu an en az 37 milyon kişi kuraklık nedeniyle açsa ve Afrika’da kuraklıktan ölen besi hayvanı sayısı milyonlarca ise, onlar için iklim çözümü günde bir tabak yemek ve hayvanlarının yiyeceği ot demektir. İnovasyon bunun neresinde?

Elbette “dünyanın güneyi” denen ülkelerin yönetici elitleri de iklim çözümünden kendi ekonomilerini büyütmeyi, geliştirmeyi anlıyor. Gelişmiş ülkeler yeşil ekonomiyle yeni iş imkânları yaratırken Afrika ülkeleri de doğal gaz kaynaklarını kullanıp enerji krizine düşen ülkelere gaz satarak para kazanmak derdinde. Aynı şeyi orman kaynaklarını “sürdürülebilir” bir şekilde kullanarak yapmak isteyen ülkeler de var.

Bunu, dünyanın iki küresi arasında siyah-beyaz ülkeler ayrımı yapmanın çok da kolay olmadığını söylemek için vurguluyorum. Ayrıca gelişmiş ülkelerdeki çalışan kesimlerin, adil geçiş gibi bambaşka dertleri de var. Ancak sonuçta bütün hükümetler bir şekilde kendi ülkelerindeki ekonomik güçlerin ve yaşam biçiminin temsilcisi. Herkesin dönüşümü kendine derken bu herkesi, sadece ülkeler olarak değil, toplumsal kesimler ve yaşam biçimleri olarak anlamak da mümkün.

Kayıp ve zarar finansmanı bir frekans bozucu

Kayıp ve zarar finansmanı, işte herkesin dönüşümü kendisine göre anladığı bu iklim politikaları ortamında, ciddi bir frekans bozucu hale gelmiş durumda.

Aslında kayıp ve zarar mekanizması ilk çıktığında, herkes bunu gelişmekte olan ülkelere erken uyarı sistemleri kurulması, felaketlere karşı kapasitelerinin geliştirilmesi, teknik ve uzmanlık yardımı olarak anlıyor ya da anlamak istiyordu. Bugün ise bir ülkenin milli gelirinin yüzde 10’una mal olan ve nüfusunun yüzde 15’ini sel suları altında bırakan Pakistan sel felaketinin ağırlığı altındayız. Hiçbir teknik yardım, hiçbir erken uyarı sistemi veya geliştirilmiş kapasite, sular altında kalan evleri, altyapıyı ve buğday tarlalarını koruyamazdı.

İklim felaketlerinin boyutu sadece yaşadığımız yerleri değil iklim müzakerelerindeki eski kalıpları ve teknik jargonu da sürükleyip götürüyor.

AİHM Rusya’yı hava kirliliğini önlemediği için suçlu buldu

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), dünya genelinde milyonlarca insanın erken ölümüne ve yaşamsal sağlık sorunlarına yol açan hava kirliliği ile ilgili önemli bir karara imza attı.

Rusya’nın ağır sanayi kentlerinden olan Lipetsk’te uzun yıllardır hava kirliliğine maruz kalan bir grup insan, şehirde 1900’lerin başından beri işletmede olan ve sayıları giderek artan demir-çelik, makine ve kimya fabrikalarının yarattığı hava kirliliği nedeniyle Rus devletini dava etmişti.

Davacı Pavlov ve arkadaşları, Rus mahkemelerinin devletin kirliliğe karşı bazı önlemleri aldığına dair kanıtlara dayanarak reddettiği davayı, 2009 yılında AİHM’e taşımıştı. AİHM, geçen Ekim ayında davacılar lehine karar verdi.

Fotoğraf: Valentina Dymchenko

‘Hava kirliliğiyle mücadelede yeterli özen gösterilmedi’

Mahkeme, Rus devletini, kentteki sanayiden kaynaklı hava kirliliği ile mücadelede yeterli özeni göstermediği ve davacıların sağlıklı bir çevrede yaşama haklarını gerektiği gibi gözetmediği için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ‘özel yaşama ve aileye saygı’ hakkını güvence altına alan 8. maddesini ihlal ettiği gerekçesi ile davacılara tazminat ödemeye mahkum etti.

‘Fabrikalar ve termik santrallere yakın yaşamak dahi dava açabilmek için yeterli önkoşul oldu’

Çevre Avukatı İsmail Hakkı Atal kararı şöyle değerlendirdi:

“AİHM’nin bu kararına göre, fabrikalar ve termik santrallere yakın yaşamak dahi dava açabilmek için yeterli önkoşul haline geldi. Bu kararla, artık ağır sanayi tesisleri çevresinde yaşayan insanlar, hasta olmasalar da gelecekteki sağlık riskleri nedeniyle dava açabilecekler.”

Karar emsal niteliğinde

AİHM’in kararları AİHS’e taraf üye devletler için hem kendi ulusal mahkemelerinin kararlarının, hem de Anayasalarının üzerinde bağlayıcılığa sahip. Ayrıca AİHM kararları diğer taraf devletlerden yapılacak tüm diğer başvurular için emsal olma özelliği taşıyor.

Türkiye’de de ağır sanayi bölgelerinde ölüm oranları yüksek

Davanın Türkiye için de önemli bir emsal olduğunu belirten Temiz Hava Hakkı Platformu’ndan halk sağlığı uzmanı Prof. Ali Osman Karababa şu açıklamada bulundu:

“Bilimsel çalışmalar hava kirliliğinin ani bebek ölümlerine, çocuklarda zihinsel ve bedensel gelişim bozukluklarına, çocuk ve yetişkinlerde çok ağır solunum ve kalp-damar hastalıklarına yol açtığını gösteriyor. Türkiye’den de hava kirliliğini kanser ve erken ölümlerle ilişkilendiren bilimsel çalışmalar var. Örneğin Prof. Dr. Hamzaoğlu ve arkadaşları ağır sanayinin ve hava kirliliğinin yoğun olduğu Dilovası’nda (Kocaeli) kanserden ölüm oranlarının Türkiye ortalamasının üç katı olduğunu ispatladı. Benzer şekilde 40 yıldır termik santralle yaşayan Yatağan’da devlet hastanesi kayıtlarına dayanarak çalışma yürüten Prof. Dr. Genç ve arkadaşları, Yatağan’da bu oranın iki kattan fazla olduğunu tespit etti. Sanayiden kaynaklı hava kirliliği ile ölümcül hastalıklar arasındaki ilişki bilimsel olarak net biçimde ortadadır.”

‘Temiz hava haktır’

“Türkiye’de de on yıllardır süren bir temiz hava hakkı mücadelesi geçmişi var. Konuyla ilgili yüz binin üzerinde imzacısı olan ‘Temiz Hava Haktır’ (change.org/TemizHavaHaktir) kampanyası da üç yıldır, havayı kirleten termik santrallerin kapatılması talebiyle devam ediyor” diyen Prof. Dr. Karababa herkesi kampanyayı imzalayarak destek olmaya çağırdı.

‘Türkiye’de hava kirliliği yüzünden her yıl 37 bin erken ölüm yaşanıyor’

Dünya Sağlık Örgütü‘ne (DSÖ) göre, Türkiye’de hava kirliliği yüzünden her yıl 37 bin erken ölüm yaşanıyor. Bu erken ölümler gayrisafi milli hasılanın yüzde 6’sı oranında ekonomik kayba yol açıyor.

‘Türkiye’de hava kalitesi izleme ağı yeterli değil’

Geçtiğimiz Temmuz ayında sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının Birleşmiş Milletler (BM) tarafından “evrensel insan hakkı” olarak tanındığını hatırlatan Prof. Dr. Karababa, “Ancak maalesef, bu davada Rusya’da olduğu gibi Türkiye’de de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı sanayiden kaynaklı hava kirliliğini önlemek için yeterli düzeyde izleme, denetim yapmıyor; sanayiye caydırıcı yaptırım uygulamıyor. Bakanlığın hava kalitesi izleme ağı önemli ölçüde yetersiz; ağı raporlama sisteminde kimi zaman yanlış, eksik veriler paylaşılıyor. Halen baca gazı arıtma tesislerini tamamlamamış kömürlü termik santrallerin çevre izni olmaksızın çalıştırılmasına izin veriliyor“ diye ekledi.

Sağlık raporu zorunluluğu davaları zorluyor

Avukat Atal, AİHM’in bu kararının özellikle termik santrallere karşı hukuki mücadelenin önünü açacağını söylüyor.

Çevre kirliliği davalarındaki en büyük engellerden birinin, davacıların, kirlilikten kaynaklı birebir zararlarını gösteren sağlık raporları alma zorunluluğu olduğunu ve bu raporlar için çok detaylı ve yüksek maliyetli laboratuar araştırmaları yapılması gerektiğini hatırlatan Atal şu ifadeleri kullanıyor:

“Artık kişideki hastalıkla ağır sanayi tesisi arasında ‘şüpheye yer bırakmayacak şekilde nedensellik bağını’ gösteren sağlık raporlarına gerek olmadan karar alınabilecek. AİHS’nin 8. Maddesi doğrultusunda özel yaşam hakkının ihlali kararının verilebilmesi sayesinde, hava kirliliğine sebep olanlar sorumluluğu üstlenmek durumunda kalacak.”

Bir insan hakkı olarak ‘temiz hava’

Kararı değerlendiren çevre avukatı Özlem Altıparmak ise şu görüşleri paylaştı:

“Lipetsk’te, davacıların evleri ile büyük sanayi kuruluşlarının bulunduğu bölgeler arasında birkaç kilometre mesafe var. Ancak AİHM, bu mesafeye bakılmaksızın davacıların sanayiden kaynaklı kirlilikten doğrudan etkilendiklerine ve özel hayatlarına saygı haklarının ihlal edildiğine karar verdi. Bu karara dayanarak, çevresel kirliliğin etki alanına ilişkin daha geniş yorum yapabilmek mümkün.

AİHM’in bu kararı çok önemli; çünkü sanayi kaynaklı hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde stratejik davalar yoluyla devletlerin sorumluluğunu hatırlatmanın önünü açıyor. Temiz havanın bir insan hakkı olması ve devletlerin, korunan menfaatler arasında denge kurarken temiz hava hakkını da dikkate alması gerekliliğini vurguladığı için bu gelişmeyi ve AİHM kararını ümit verici buluyoruz.”

Kadın ve LGBTİ+’lar Anayasa tartışmalarına karşı sokağa çıkıyor

Kadın ve LGBTİ+’lar önce “başörtüsü” akabinde “aile” öne sürülerek Anayasa’da yapılmak istenen değişikliğe karşı bugün saat 19.00’da Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde bir araya gelecek.

25 Kasım Kadın Platformu tarafından düzenlenen eyleme ilişkin yapılan açıklamada “Susmuyoruz! Kadın ve LGBTİ+ düşmanı Anayasa tartışmalarına karşı “Hayatımız bizim aileniz sizin olsun” demek için Süreyya Operası önündeyiz! 25 Kasım’a giden yolda alanları, meydanları bırakmıyoruz. Bekleyin, biz geliyoruz!” çağrısında bulunuldu.

‘Susmuyoruz’

Her 25 Kasım’da, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde, kadınlar ve LGBTİ+’lar sokaklarda erkek tahakkümüne, patriyarkaya, heteronormatif algılara ve biçilen toplumsal cinsiyet normlarına karşı mücadelelerini sürdürüyor. Bugün gerçekleştirilecek ve “Susmuyoruz” denilerek yapılacak eylemde, özellikle LGBTİ+’lara toplumdan dışlayan söylemlerle ortaya atılan anayasa değişikliğine karşı sesler yükseltilecek.

‘İsyandayız’’

Öte yandan eyleme ilişkin yapılan çağrıda ayrıca şu ifadelere yer verildi:

“25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne giderken, hayatımızdaki erkek şiddetine, erkek-devlet şiddetine, bizleri kapatmaya çalıştıkları sınırlara, emeğimizin, bedenimizin sömürüldüğü, özgürlüğümüzün kısıtlandığı ailelere, kadın ve LGBTİ+ düşmanı Anayasa tartışmalarına karşı isyandayız!”

Ne olmuştu?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüne yasal güvence adımı AKP’nin LGBTİ+’ların hayatlarına karışma dozunu artıran bir hamleye dönüştü. Erdoğan sürekli LGBTİ+’ları dışlamak ve hedef göstermek için ortaya atılan “aile yapısı” ifadeleriyle temellendirdiği konuşmasında “Son zamanlarda topluma LGBT’yi soktular” demişti.

Kılıçdaroğlu’nun buna yanıtı ise “Eğer arkasında yine kurnaz bir ajanda çıkmazsa her türlü desteği vermeye hazırız” şeklinde yanıt vermişti.

Tartışma toplumsal bir kod haline gelmiş olan başörtüsü üzerinden çıkarak LGBTİ+’ların yaşam hak ve özgürlüklerinin hedef alındığı bir noktaya evrildi. Söz konusu durum birçok LGBTİ+ ve kadın örgütünün tepkisini çekti.

Daha geçtiğimiz ay İstanbul, Saraçhane’de Fikirde Birlik ve Mücadele Platformu’nun LGBTİ+ düşmanı “Büyük Aile Buluşması” tüm kamuoyu tepkilerine rağmen İstanbul Valiliği’nden izinli olarak gerçekleştirildi.

Nefret söylemi paylaşımlarının ardından birçok sivil toplum kuruluşu, sanatçılar ve vatandaşlar tarafından söz konusu mitingin halkı kin ve düşmanlığa sürükleyeceği yönünde uyarılar yapılmış, iptal edilmesi talep edilmişti.

Ancak mitingin iptal edilmesi yerine Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) dahi eylem için oluşturulmuş, videoya kamu spotu diyerek radyo ve televizyonlara servis edilmesine izin vermişti.  

İstanbul’un ardından, Urfa’da, Konya’da ve Ankara’da nefret mitingleri yapıldı. 

RTÜK’ten LGBTİ+ düşmanı kamu spotu

Yüzlerce insanın gözaltına alındığı Onur Yürüyüşü’yle akıllara kazınan Onur Ayı ve 30. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’na ilk kez bu sene yasaklama getirilmişti. Yüzlerce insanın gözaltına alındığı Onur Yürüyüşü’yle akıllara kazınan Onur Ayı ve 30. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’na ilk kez bu sene yasaklama getirilmişti.

Yasaklamanın gerekçesi iki ay sonra ortaya çıkmıştı: Küresel güçler, şer odakları. Benzer şekilde LGBTİ+ karşıtı mitinge katılanların ağızlarından aynı kelimeler döküldü: Küresel güçler, şer odakları… 

Kaymakamlığın Onur Haftası’nı yasaklama gerekçesi: Küresel güçler, şer odakları!

Bu yasağın öncesinde Maçka’da piknik yapmak isteyen LGBTİ+’lara da engel olunmuş, sadece cinsel yönelim ve kimlikleri nedeniyle insanlar dışlanmış, polis tarafından çimenlerde oturan LGBTİ+’ların piknik yapmasına bile müdahalede bulunulmuştu.

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın bütün etkinlikleri Kadıköy Kaymakamlığı ve Beyoğlu Kaymakamlığı’nın kararıyla yasaklanmıştı.
26 Haziran günü saat 17.00’de başlaması planlanan yürüyüş öncesi saat 11.00’den itibaren Taksim’e çıkan metro durakları kapatılmıştı.

Taksim’in birçok sokağı polis ablukası altına almıştı. Basın mensuplarıyla eylemcilerin bir araya gelmemesi için polis üst düzey güvenlik önlemleri almış, gazetecilerin görevlerini yapmaları engellenmişti. Gün boyunca devam eden polis saldırılarıyla 373 kişi gözaltına alınmıştı.

LGBTİ+’lara karşı baskı ve şiddet Türkiye’deki iktidar ve kolluk kuvvetleri eliyle sürdürülüyor.

[COP27] Gençlerin ortak beklentisi somut eylemler: 1,5 dereceyi geçersek COP’ar kıyamet

Hafta sonu gerçekleşen 44’üncü İstanbul Maratonu, bu sene dünyanın en önemli iklim zirvesi COP27’nin ilk gününe denk geldi.

Maratona katılan genç iklim aktivistleri change.org/dunyatakimi adresinde başlatılan imza kampanyasını destekleyerek katılımcıları Türkiye’de iklim kriziyle mücadele ve COP27’ye dikkat çekmek için Dünya Takımı’na katılmaya davet etti.

Dünyanın her yerinden delegeler, liderler, aktivistler ve politika yapıcılar, 18 Kasım’a kadar iklim kriziyle mücadeleye yönelik planlarını görüşmek, Paris İklim Anlaşması‘nın gereklerini yerine getirmek için Mısır‘da gerçekleşmekte olan 27. İklim Zirvesi’nde (COP27) bir araya geliyor.

Uygulama İçin Birlikte” sloganıyla yola çıkan zirvenin bu seneki ana gündemlerinden bir tanesi sera gazı emisyonu azaltım taahhütleri ve iklim krizine uyum politikaları.

 BM Sentez Raporu’na göre Paris İklim Anlaşması’na taraf olan 193 ülkenin toplam iklim taahhütleri, yüzyılın sonuna kadar yaklaşık 2,5 derecelik ısınmaya sebep olabilir. Ayrıca rapor, mevcut taahhütlerle, emisyonların 2030’a kadar 2010’a kıyasla yüzde 10,6 artıracağını öngörüyor. Bu sebeple COP27’de emisyon azaltım hedefini güçlendirmeye ilişkin bir taslak kararın kabul edilmesi umuluyor.

Bir diğer önemli konu ise kayıp-zarar finansmanı ve iklim tazminatı. “İklim değişikliğinden kaynaklanan kayıplar ve zararlar için gelişmekte olan ülkelere tazminat ödenmesi” resmi gündemlerden biri olacak.

‘1,5 Dereceyi Geçersek COP’ar Kıyamet’

44. İstanbul Maratonu’nda “Dünya Takımı” adına yürüyen genç iklim aktivistleri yaratıcı pankartları ve sloganlarıyla, Dünya kostümü giyerek hem Türkiye’nin iklim kriziyle mücadele için atması gereken adımlara hem de COP27’ye yönelik mesajlarını ilettiler.

İklim Öncüleri ekibinden genç iklim aktivisti Baran Örnek‘in COP27’ye dair mesajı şöyle oldu:

“Umuyorum ki COP27, liderlerin konuşmakla kalmayıp harekete geçtiği bir süreç olur. Lafla peynir gemisi yürümüyor ve COP’un artık dünya liderlerinin greenwashing kampanyası olmasından öteye geçmesi gerekiyor, çünkü evimiz yanıyor! Evimizi, ormanlarımızı, denizlerimizi, dünyamızı korumamız için tüm liderlerin bizimle aynı takımda; Dünya Takımı’nda olduklarını göstermelerini bekliyoruz. Umuyorum ki Türkiye’den yetkililer de gerekli hassasiyeti gösterir; Paris İklim Anlaşması’nı layıkıyla uygular, 2030’a kadar kömürden temelli çıkış politikalarını açıklar ve termik santrallere ayırdığı tüm bütçeyi yeşil enerjiye aktarır.”

Youth for Climate Türkiye ekibinden Atlas Sarrafoğlu ise “İklim krizinden en çok etkilenen bölgeler, yani diğer adıyla “küresel güney”in bugün iklim krizine karşı zayıf ve kırılgan olmasının sebebi tarih boyunca doğal kaynakları ve insan gücü için sömürülmesi olduğundan, sömürgeci ve zengin ülkelerin Küresel Güneyde yaşanan, iklim krizi kaynaklı hasar ve kayıplar için daha önce söz verdikleri finansmanın bir an önce sağlamasını ve fosil yakıtların yayılmasının önlenmesi anlaşmasının tüm ülkelerce benimsenmesini bekliyorum,” yorumunda bulundu ve ekledi:

“Geçtiğimiz sene Paris Anlaşmasını onayladıktan sonra Türkiye’nin bu sene iklim eylem planını, Ulusal Katkı Beyanı ve emisyonların zirveye çıkacağı tarihi duyurmasını ve bu hedeflere ulaşabilmesi için de Türkiye’nin kömürden en geç 2030’a kadar çıkış tarihini ve yenilenebilir enerji yatırımlarında planladıkları en az yüzde 75’lik artışları açıklamasını ve gerçekleştirmesini umuyorum. İklim kıyametine giden yolda karar vericilerin, çocuklarının geleceğine öncelik vererek geri vitesi kullanmasını ve COP27’yi cesur eylemlerin ve taahhütlerin yerine getirildiği bir başlangıca dönüştürmelerini umuyorum.”

Türkiye’nin kültürü ve coğrafi yapısı dönüşümü sağlamaya oldukça müsait

İklim Öncüleri ekibinden genç iklim aktivisti Alen Zinzal, COP27’ye dair beklentilerini şöyle açıkladı:

“COP27’den beklentim, karar alıcıların gerçekçi ve sürdürülebilir politikaları hayata geçirme sözü vermeleri ve mevzu bahis politikaların uygulama süreçlerine farklı etnik, ekonomik, akademik kesimlerden insanların ve özellikle gençlerin dahil edilmesi. Türkiye’nin ise 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını en az yüzde 35 azaltması yönünde taahhüt vermesini talep ediyorum. Türkiye’nin kültürü ve coğrafi yapısı bu dönüşümü sağlamaya oldukça müsait. Sahip olduğu tasarruf kültürü, tabiatının zenginliği, tarım ve yenilenebilir enerji potansiyeli, Türkiye’nin, talep edilen dönüşümü gerçekleştirmesini mümkün hale getiriyor. Bu dönüşümle şüphesiz ki ekonomi de sürdürülebilir bir kalkınma yaşayacak, önemli olan bu alanlara yatırım yapılması. Bu nedenle COP27 liderlerine son sözüm: ‘Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, insanlık, paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.’”

Fotoğraf: Cansu Acar

Türk gençleri olarak COP’ta sesimizin dinlenmesini istiyoruz

Şu anda COP27’de bulunan genç iklim aktivisti Elif Sarah Hearn ise zirvede yaşananları şöyle anlattı:

“17. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Gençlik Konferansı Türkiye temsilcisi olarak katıldığım etkinlikte farklı ülkelerden gelen gençlerin, iklim krizi konusunda değişim yaratmak için ne kadar çabaladığını gördüm. Katıldığım çalıştaylarda farklı ülkeleri temsil eden delegelerle bölgesel sorunları ele aldık ve kriz bağlamında ülke bazında nelerin yapılabileceğini tartıştık. Eğitici panel kısımlarında COP27 ve UNFCCC temsilcileri ile gençler açısından alınan kararları dinledik ve fikirlerimizi paylaştık. Üç günlük pre-COP etkinliği sonrası yaptığımız çalışmaları COP27’de sunulacak olan Küresel Gençlik Beyannamesi’ne ekledik.

Biz Türk gençleri olarak COP’ta sesimizin dinlenmesini istiyoruz. Öncelikle Türkiye’nin iklim krizi bağlamında geleceğini belirleyen ve alacağı sorumluluğu gösteren Ulusal Katkı Beyanı’nın sağlam ve ulaşılabilir temellerinin atılmasını istiyoruz. Neredeyse her yıl olduğu gibi söylenenlerin yazıda kalmamasını talep ediyoruz. Türkiye’nin 2053’a kadar net sıfır emisyon düzeyine ulaşmak için somut adımlar atmasını istiyoruz. Fosil yakıt santrallerinin bu bağlamda kapatılması gerektiğini ve yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişin ve yatırımın teşvik edilmesi gerektiğini savunuyoruz.

Karar verme süreçlerinde Türkiye bazında gençlerin temsiliyetini daha çok görmek, bu bağlamda desteklenmek istiyoruz ve sesimizi olabildiğince duyurmayı hedefliyoruz. İklim krizi bağlamında yeterince ön planda tutulmayan kırılgan kesimlerin ön planda tutulmasına, özellikle bu yıl üzerinde durulacak olan “Kayıp ve Hasar” konusunda Türkiye’nin de iklim krizinden en çok etkilenen kesimler için ses olmasını istiyoruz.”

Bu belirsizlik ile gelecek hayalleri kuramıyorum

İklim Öncüleri ekibinden genç iklim aktivisti Melisa Akkuş, çocuklar ve gençler olarak dünyadaki krizleri çözmek için kimsenin üstlenmediği sorumluluğu üstlendiklerini belirtti:

“Sorunları kendi imkânlarımızla çözmeye çalışıyoruz. Dünden daha yoğun olacak şekilde gerçekten bir geleceğimiz olabilmesi için çalışırken, herkesin ve özellikle karar alıcıların sorunlar ve krizler karşısında sorumluluk alması gerekiyor. Özellikle karar alma süreçlerinin her aşamasında etkin, eşit, söz ve hak sahibi bireyler olarak yer almayı istiyoruz. Ortak geleceğimizi etkileyen kararlar alınıyor ancak bu kararların hiçbir sürecinde olmamıza izin verilmiyor, sesimiz duyulmamazlıktan geliniyor.

COP27’da gezegenimiz, gelecek için somut hedeflerin açıklanmasını istiyoruz. Vakit kaybetmeye devam edilsin istemiyorum çünkü bu belirsizlik ile gelecek hayalleri kuramıyorum.”

27 senedir bu konferans yapılıyor ve artık bir şeylerin somut bir şekilde değişmesi gerekiyor

İklim için Türkiye ekibinden genç iklim aktivisti Seren Anaçoğlu ise COP27’ye dair beklentilerini şöyle ifade etti:

“COP27’de dünya liderlerinin taraflarını seçmelerini, bilimin ve hukukun eşliğinde kömür, petrol ve doğal gazın yaygınlaşmasını durdurulması üzerine net sözler verilmesini bekliyorum. Yenilenebilir enerji kaynaklarının artırılması üzerine kesin bir karar verilmeli ve fosil yakıt kullanımı durdurulmalı.”

“Maalesef ki beklentim, ilk 2 günün geçmesi ardından kötü etkilendi; çünkü konferans sırasında tek kullanımlık ürünlerin ve açık büfe yemek sisteminin kullanıldığını duydum. Şarm El-Şeyh’teki dünya liderlerine soruyorum: İklim krizi kaynaklı felaketlerin insan haklarına ve canlılığa etkisini ne zaman fark edeceksiniz? 27 senedir bu konferans yapılıyor ve artık bir şeylerin somut bir şekilde değişmesi gerekiyor. Karbon borsası (ülkelerin santrallerini başka ülke topraklarına kurması) yapmak amacıyla kurulmuş santrallerin kapatılması gerekiyor.

Türkiye’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığına eklenen “İklim Değişikliği” ibaresine yönelik bu süreçte nasıl değişimlerin olduğunu açıklamalarını bekliyorum. NDC raporunda karbon salımı oranını açıkladıktan sonra bu orana yönelik neler yapılacağını halka açıklamalarını bekliyorum. Müfredat değişikliği konusunda somut bir şekilde iklim krizinin varlığının eklenmesi ile ilgili daha yoğun bir çalışma gösterilmesi gerekiyor. Türkiye’nin dünyadaki 35 ülkenin iklim acil durumu ilan etmesi gibi ilan etmesini ve IPCC raporuna uygun bir şekilde hareket etmesini talep ediyorum.”

İklim eylemcilerinin son hedefi Andy Warhol’un tablosu

“Stop Fossil Fuel Subsidies” (Fosil Yakıt Sübvansiyonlarını Durdurun) adlı çevreci protesto grubundan iki eylemci, Avustralya‘nın Canberra kentindeki Avustralya Ulusal Galerisi‘nde bulunan Andy Warhol’un “Campbell’s Soup Cans” adlı eserini mavi kalemle karaladı.

Sosyal medyada yayınlanan protesto görüntülerinde iki eylemcinin aynı zamanda, Campbell’s Soup I adlı baskı serisine ellerini yapıştırmaya çalıştığı da görülüyor.

‘Kapitalizm çıldırmış durumda’

Grup, yaptığı basın açıklamasında, protestonun Avustralya hükümetinin doğal gaz ve kömür gibi sektörlere mali desteğini sona erdirmeyi amaçladıklarını söyledi. Eylemci Bonnie Cassen ise Warhol’un ikonik baskı serisinin “çılgına dönen tüketim kültürünü” yansıttığını belirtti:

“Kapitalizm çıldırmış durumda. Aileler çocukları için ilaç ve yiyecek arasında seçim yapmak zorunda kalırken, fosil yakıt şirketleri rekor karlar elde ediyor. Yine de hükümetimiz fosil yakıt endüstrisine dakikada 22 bin dolar sübvansiyon veriyor.”

Birleşik Krallık’ta iklim eylemi: Genç aktivistler kendilerini ünlü tablolara yapıştırdı
İklim aktivistlerinin elleri bu kez ‘Son Akşam Yemeği’ tablosunda
Birleşik Krallık’ta iklim eylemi: Genç aktivistler kendilerini ünlü tablolara yapıştırdı
‣  Almanya’da iklim aktivistleri Monet tablosuna patates püresi fırlattı
‣  İklim aktivistleri Londra merkezindeki araba galerisini turuncuya boyadı
‣  İklim aktivistlerinden Van Gogh’un tablosuna çorbalı protesto
‣  Picasso’nun tablosu iklim protestosuna dönüştü

İklim aktivistleri yaz ayının ortalarından bu yana, hükümetlerin iklim politikalarını ve iklim krizine yanıt vermeyen kapitalizmi protesto etmek için sık sık sanat eserlerine yönelik bu tür eylemlerini sürdürüyor. Eylemlerde sanat eserleri koruma altında olduğu için zarar görmüyor, aktivistlerse sık sık tutuklanıyor ancak eylemler tüm dünyaya yayılarak devam ediyor.

Pop art akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Andy Warhol’un piyasaya sürülen çorba konserveleri çeşitlerini resmettiği tuvaller de cam ile korunduğu için zarar görmedi.

[COP27] Zirveye iklim krizinden en çok etkilenen on ülkenin temsilcisinden çok fosil yakıt lobicisi kaydoldu

Global Witness (GW), BM Kurumsal Hesap Verilebilirlik Grubu  ve Corporate Europe Observatory (CEO) bugün paylaşılan analizinde, COP27’nin geçici katılımcı listesinde fosil yakıt şirketleriyle bağlantılı 636 kişi bulunduğunu açıkladı.

Buna göre iklim krizinden en çok etkilenen on ülkenin temsilcilerinden daha fazla fosil yakıt lobicisi COP27’ye katılmak için kaydoldu.

Bu, Glasgow’daki geçen yılki iklim görüşmelerinde sayılan 503 fosil yakıt lobicisine kıyasla yüzde 25’ten fazla bir artış olduğunu gösteriyor.

Örgütler bunu, “Veriler halihazırda sivil toplum sansürü ve kurumsal etki suçlamalarıyla dolup taşan iklim görüşmelerinde fosil yakıt endüstrisinin etkisinde bir artış olduğunu göstermektedir” şeklinde değerlendirdi ve şu açıklamayı yaptı:

“Tütün lobicileri sağlık konferanslarında hoş karşılanmaz, silah tüccarları ticaretlerini barış sözleşmelerinde teşvik edemez. Dünyanın fosil yakıt bağımlılığını sürdürenlerin iklim konferansının kapılarından içeri girmesine izin verilmemeli.

Araştırmacılar, bu katılımcıların doğrudan Shell, Chevron ve BP gibi fosil yakıt şirketleriyle bağlantılı olduğunu veya fosil yakıt endüstrisi adına hareket eden delegasyonların üyeleri olarak katıldığını belirtti.

COP27, “Afrika COP’u” olmasına rağmen, Afrika kıtasındaki herhangi bir ulusal delegasyondan daha fazla fosil yakıt lobicisi kayıtlı.

Rapora göre toplamda 29 ülkenin ulusal delegasyonlarında fosil yakıt lobicileri var. Birinci sıradaki BAE’den sonra Rusya 33 kişi ile ikinci sırada yer alıyor.

Araştırmacılar, verilere doğrudan fosil yakıt şirketleriyle ilişkisi olanların yanı sıra fosil yakıt endüstrisini temsil eden ülke delegelerinin de dahil edildiğini belirtiyor. Bu verilere göre, zirvede Porto Riko, Myanmar, Haiti, Filipinler, Mozambik, Bahamalar, Bangladeş, Pakistan, Tayland ve Nepal olmak üzere iklim değişikliğinden en çok etkilenen 10 ülkenin toplam delegelerinden daha fazla fosil yakıt lobicisi COP27’de varlık gösteriyor.

Zirvedeki en büyük delegasyon ise gelecek yıl COP28‘e ev sahipliği yapacak olan Birleşik Arap Emirlikleri‘nden (BAE). Geçen yıl COP26’ya 170 delege gönderen BAE’yi bu yıl Mısır’da 1.070 kişi temsil ediyor. Global Witness analizi ise, BAE delegasyonununa 70’inin fosil yakıt endüstrisiyle bağlantılı olduğunu tespit etti. 

Rusya‘dan zirveye katılan 150 kişinin 33’ününde petrol ve doğalgaz lobicisi olduğu aktarılıyor.

Kötü bir şaka

Küresel Güney aktivistleri, yerli topluluklar ve iklim krizinin yükünü orantısız bir şekilde üstlenen diğer tüm toplulukların Şarm El-Şeyh’teki yüksek maliyetler, vize zorlukları ve ev sahibi ülkenin baskıcı eylemleri nedeniyle görüşmelerden dışlandığına dikkat çekilen raporda grup sözcüleri şu açıklamayı yaptı:

“İklim felaketini önlemek için zaman daralıyorken, COP27 gibi büyük müzakereler, iklime diğer endüstrilerden daha fazla zarar veren fosil yakıt endüstrisinin zehirli uygulamalarını durdurmak için kesinlikle somut adımlar atmalıdır. Bu endüstrinin lobicilerinin bu görüşmelerdeki olağanüstü varlığı, bu nedenle hem insanlar hem de gezegen adına kötü bir şakadır.

Bu, dünyanın dört bir yanındaki insanların yüksek enerji fiyatlarının neden olduğu mali sıkıntılardan ve iklim krizinin feci etkilerinden milyonlarca kişinin daha muzdarip olduğu bir zamanda yaşanıyor. COP27, ihtiyaç duyulan gerçek iklim eyleminin başlangıcı olmaktan çok, son zamanlardaki aşırı karlarla güçlenen fosil yakıt endüstrisi ve onların kirletici arkadaşlarının festivaline dönüşüyor.

Hükümetlerin kirleticilerin denetiminden çıkmalarının, akıllarını başlarına almalarının ve COP27’nin olması gereken başarıya ulaşmasına yardımcı olmalarının zamanı geldi.

COP’taki lobicilerin varlığı fosil yakıt endüstrisi ile bitmiyor.

Finans, tarım ticareti ve ulaşım gibi iklim krizine derinden dahil olan diğer kirletici endüstriler de bu özel analize dahil edilmese de mevcut.

Bu yeni bulgular, son yıllarda açık bir çıkar çatışması politikası oluşturarak BM’nin iklim müzakerelerinin bütünlüğünü korumaya yönelik çağrılarla eşleşiyor. Son yıllarda, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 70’ini temsil eden ülkeler, bu çıkar çatışmalarının ele alınmasını talep etti.

Bu yılki iklim görüşmelerinde eyleme geçme ihtiyacı her zamankinden daha da acil. İnkar eden, geciktiren ve dikkat dağıtan kirleticilere değil, adil ve hızlı bir geçiş için çağrıda bulunan insanları dinleyecek karar vericilere ihtiyacımız var. Onları kovmamız gerekiyor.”

Afrika Kurumsal Hesap Verebilirlik ve Kamu Katılımı’ndan Phillip Jakpor şöyle konuştu:

“Buna sözde Afrika COP’u denerek göstermelik destek verildi, ancak fosil yakıt delegasyonu herhangi bir Afrika ülkesinden daha büyük olduğunda, kıtadaki korkunç iklim etkilerini nasıl ele alınabilir? Dünya çapında 450’den fazla kuruluş, dünya hükümetlerini ilk günden beri yapmaları gerekeni yapmaya çağırıyor. Büyük Kirleticileri kovmanın zamanı geldi! Artık kuralları yazmak veya iklim görüşmelerini finanse etmek yok.”

‘Fosil yakıt endüstrisi fuarına benzemeye başladı’

Verileri yayımlayanlar arasında bulunan ve Corporate Accountability adlı kuruluşta kapmanyacı olan Rachel Rose Jackson, “COP27 bir fosil yakıt endüstrisi fuarına benzemeye başladı” dedi: 

“Fosil yakıt endüstrisinin ölümcül bir gündemi var. Motivasyonları ise sadece kâr ve açgözlülük. İklim eylemi konusunda ciddi değiller, hiçbir zaman olmadılar ve olmayacaklar.”

Afrikalı lobiciler, rezervleri kullanıma sokmak istiyor

BBC’ye konuşan Afrika Petrol Üreticileri Örgütü Başkanı Dr. Omar Farouk İbrahim, “Masada değilseniz menüdesiniz demektir” diyor.

Afrika Petrol Üreticileri Örgütü Başkanı Dr. Omar Farouk İbrahim

Afrika kıtasında elektriğe erişimi olmayan 600 milyon kişi olduğunu söyleyen İbrahim, kıtada petrol ve doğalgazın gelişimini destekleme yolunda müzakerecileri etkilemek için zirveye katıldığını paylaşıyor.
 Afrika’nın yenilenebilir teknoloji ve gelişmiş ülkelerden finansman karşılığında büyük petrol ve doğalgaz rezervlerinden vazgeçmesi gerektiği fikrini reddeden İbrahim, “Daha önce bizi hayal kırıklığına uğrattılar. Bu sefer de aynı şeyin olmayacağına dair bir garanti yok” diyor.

Ancak üst düzey müzakereleri etkilemek istediğini belirten İbrahim, bunun oldukça zorlu bir mücadele olduğunu aktarıyor:

“Buraya gelmek için para ödesek bile gelmemize izin vermeyecekler çünkü diğer tarafın sesinin duyulmasını istemiyorlar.”

Fosil yakıt atılımı

Son zamanlarda Avrupa‘da ve bazı diğer bölgelerde artan enerji talebi karşısında kaynaklarını kullanıma sokmak isteyen Afrika ülkeleri arasında bir “doğalgaz atılımı” yaşandığı da belirtiliyor.

Örneğin Senegal, yakın zamanda keşfettiği doğalgaz rezervini kullanıma sokmak isteyen ülkelerden biri.

Senegal delegasyonundan İdy Niang, “Bizim için önemli olan kaynaklarımızı ülkemizi geliştirmek. Ekonomimizi güçlendirmek için nasıl kullanabileceğimizi, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelere nasıl doğalgaz ihraç edebileceğimizi inceliyoruz” diye konuşuyor. 

Kıtadan bazı katılımcılar ise iklim krizinin artık fosil yakıtları destekleyenlerin sesine yer vermek için fazlasıyla kritik durumda olduğu kanısında. Nijeryalı olan ve Public Participation Africa adlı bir sosyal yardım kuruluşunu temsil eden Phillip Jakpor, “Eğer sıtma ile mücadele etmeye çalışıyorsanız sivrisinekleri davet edemezsiniz” diyor: “Fosil yakıt endüstrisi ve lobisi tüm hızıyla devam ettiği sürece ilerleme kaydedemeyeceğiz ve ilerleme kaydedemedik.”

Dünyanın en büyük karbon yutağı olan Kongo Havzası’nda ormansızlaşma bir yılda yüzde beş arttı

Mısır‘ın ev sahipliğinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 27. Taraflar Konferansı (COP27) kapsamında yayımlanan “Bölgesel Değerlendirme 2022” raporuna göre, sahip olduğu biyoçeşitlilikle dünyanın en büyük karbon yutağı olarak tanımlanan Kongo Havzası‘ndaki ormansızlaşma hızı, 2021 yılında, önceki yıllara kıyasla yüzde 5 artış kaydetti.

İklimle ilgili konularda danışmanlık hizmeti veren Climate Focus şirketi ile çeşitli sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek oluşturduğu The Forest Declaration Assessment girişimi, havzadaki ormansızlaşmayı ele aldıkları “Bölgesel Değerlendirme 2022” raporunun detaylarını, COP27 kapsamında yayımladıkları yazılı açıklamayla paylaştı.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Climate Focus kıdemli danışmanı ve raporun baş yazarlarından Dr. Marion Ferrat, “Kongo Havzası kritik yol ayrımında. Ormansızlaşma diğer tropik bölgelere kıyasla daha düşük ama 2020’den bu yana arazi parçalanması ve orman kaybında artma eğilimi görüyoruz” dedi.

Söz konusu eğilimin devam etmesi halinde, tropik bir bölgede bulunan el değmemiş en büyük ormanın kaybedilme riski bulunduğu uyarısını yapan Ferrat, bunun yanı sıra muazzam ve eşsiz biyoçeşitlilikle iklimsel ve insani değerlerin de risk altında olduğunu ifade etti.

Rapordan

Bölgesel Değerlendirme 2022 Raporu’nda, Kongo Havzası ülkeleri Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi, Gabon ve Kongo Cumhuriyeti’nin de aralarında bulunduğu 145 ülkenin geçen yıl “Glasgow Ormanlar ve Arazi Kullanımı Liderler Bildirgesi”ni imzalayarak 2030’a dek ormansızlaşmayı durdurma ve tersine çevirme sözü verdikleri hatırlatıldı.

Belirlenen hedef için yalnızca sekiz yılın kalması nedeniyle ülkelerin 2021 itibarıyla ormansızlaşmayı 2018-2020 yıllarına kıyasla her yıl yüzde 10 azaltmaları gerektiğinin altı çizilen raporda, bölgenin bu hedefe doğru planlandığı şekilde gitmediği ve ormansızlaşmanın, geçen yıllara kıyasla yüzde 5 arttığı kaydedildi.

Raporda, Kongo Havzası ülkelerinden sadece Kongo Cumhuriyeti ve Gabon’un 2030 hedefine uygun ilerlediğine ve bu ülkelerin ormansızlaşmayı sırasıyla yüzde 30 ve yüzde 28 azalttığına vurgu yapıldı.

Kongo Havzası’nın önemi

Kongo Havzası, gezegendeki tüm türlerin beşte birine ev sahipliği yapması nedeniyle biyoçeşitlilik bakımından son derece önemli. Raporda “Bölgedeki ormanlar, alanlarının sadece yüzde 60’ı ile Amazon Havzası ormanlarının yuttuğu karbonun yaklaşık altı katını yutma ve yılda 0,61 net gigaton karbondioksit eşdeğerini hapsetme kapasitesiyle aynı zamanda dünyanın en büyük karbon yutağını da barındırıyor” deniyor.

Havzanın insan yaşamındaki önemine ilişkin ise şu ifadeler kullanılıyor:

“Kongo Havzası ormanları, sosyo-kültürel, ekonomik ve ekolojik bir kaynak olarak, 60 milyon insana geçim kaynağı oluyor ve yakınlardaki kent merkezlerinde yaşayan 40 milyon insana besin kaynağı sağlıyor. Havza çevresinde yer alan Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi, Gabon ve Kongo Cumhuriyeti ülkelerinin nüfusunun üçte ikisi ise yoksulluk çekiyor.”

Kırsal alanlarda yer alan küçük çiftliklerde yapılan geçimlik tarımın, havzanın bozulmasının ve ormansızlaşmasının temel nedeni olduğu anlatılan raporda, yol ve yerleşim yerleri yapımlarının da arazi açılmasını hızlandırıcı rol oynadığına işaret ediliyor.

Raporda ayrıca madencilik, kerestecilik ve ticari tarım gibi endüstriyel faaliyetlerin havzadaki ormanlar için en büyük tehdit olduğu aktarılıyor.