Kolombiya’daki solcu hükümet, fosil yakıtlardan uzaklaşıp yeni bir sürdürülebilir ekonomiye geçiş yapmak istediği için yeni petrol ve gaz arama projelerini onaylamayacağını açıkladı.
Maden Bakanı Irene Vélez, Davos‘ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu‘nda dünya liderlerine “And Dağları ulusunun petrol ve gaza olan bağımlılığından uzaklaşma ve ülke tarihinde yeni, daha yeşil bir sayfa açmasının zamanının geldiğini” söyledi.
Geçen perşembe günü Davos’taki bir panelde konuşan Vélez, “Yeni petrol ve gaz arama sözleşmeleri yapmamaya karar verdik ve bu çok tartışmalı olsa da, iklim değişikliğine karşı mücadeledeki kararlılığımızın açık bir işareti. Bu, acil bir karar ve derhal harekete geçilmesi gerekiyor” dedi.
Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, geçen ağustos ayında ülkenin ilk solcu lideri olmadan önce, seçim kampanyasının önemli bir parçası ülkenin uzun süredir petrole dayalı ekonomik bağımlılığına son verme sözüydü. Ancak seçimin sonuçlarında parlamentonun çok parçalı biçimde oluşması, ekonomik krizin etkileri ve hükümetin bir dizi U dönüşü, bu iddialı hedefi uygulayıp uygulayamayacaklarının sorgulanmasına yol açmıştı.
Ülkenin maliye bakanı José Ocampo, Petro’nın açıklamaları Kolombiya pezosunun değerini düşürünce mali piyasaları rahatlatmak için birkaç kez devreye girmiş ve gazetecilere defalarca ülkenin büyük ölçüde sektörün gelirine bağlı olduğu için yeni petrol ve gaz projelerine açık olduğunu söylemişti.
Ancak Petro, bu hafta Vélez’in açıklamasını destekleyerek, alternatif ekonomilerin Kolombiya’nın toplam ihracat gelirinin yaklaşık yarısını oluşturan petrolden kaynaklanan kaybı telafi edeceğini söyledi:
“Ülkenin güzelliği, temiz enerji üretme kapasitesi ve potansiyeli göz önüne alındığında, turizme güçlü yatırımın kısa vadede fosil yakıtların bıraktığı boşluğu mükemmel bir şekilde doldurabileceğine inanıyoruz.”
Fosil yakıtçılar ve çevrecilerden farklı gerekçelerle eleştiri
Karar, başta fosil yakıtçılar olmak üzere, yetersiz olduğunu söyleyen çevreciler, hatta eski Çevre Bakanı tarafından da eleştirildi.
Kolombiya Petrol Mühendisleri Derneği eski başkanı Julio Cesa Vera, Kolombiya’nın temiz enerjiye geçmesi gerektiğini ancak “altın yumurtlayan kazı öldürmeden” yapması gerektiğini söyledi.
Çevre uzmanları da kararı, Amazon yağmur ormanlarında ormansızlaşmaya yol açan sığır çiftlikleri ve sürdürülemez tarım gibi ülkenin temel çevre sorunlarının ele alınmadığı gerekçesiyle eksik buldu.
1991’de ülkenin ilk çevre bakanı olan Manuel Rodríguez ise “Kolombiya, kendisini Latin Amerika’da enerji geçişinin şampiyonu yapmak için ekonomik büyümesini feda etmemelidir” diye konuştu:
“Bu, yanlış bir anlatıya dayanan çocukça ve popülist bir fikir çünkü araştırmalara göre, Kolombiya’nın üretimi fosil yakıtların küresel tüketimi üzerinde neredeyse hiçbir etki yapmazken, GSYİH’nın birkaç puanını kaybedeceğiz. Başka bir petrol üreticisi ülke, Kolombiya’nın açığını kapatacaktır.”
ABD‘nin Georgia eyaletinde, bir polis eğitim tesisi inşa etmek için Atlanta Ormanı‘nın yok edilmesine karşı çıkan Panamalı çevre aktivisti Manuel Esteban Paez Teran, geçen çarşamba günü polis tarafından vurularak öldürüldü.
Protestocuların “polis şehri” (cop city) adını verdiği, Atlanta kentinde yapılması planlanan kolluk eğitim merkezinin inşasını durdurmaya yönelik protestoya katılan 26 yaşındaki Teran, ABD tarihinde öldürülen tek çevreci aktivist.
O gün orman savunucularını alandan çıkarmak için çok sayıda emniyet gücü ormana baskın düzenledi. Ekiplerin arasında SWAT ekipleri, DeKalb İlçe polisi, Atlanta polisi ve Georgia eyalet polisi de yer alıyordu.
Teran’ın öldürülmeden önce çadırının içinde olduğu ve protestocuları ormandan çıkarmaya çalışan emniyet görevlilerinin sözlü emirlerini yerine getirmediği iddia edildi.
SWAT üyeleri, 18 Ocak’taki silahlı saldırının ardından Atlanta’daki Gresham Park komuta noktasından ayrılırken. Fotoğraf: AP
Sözlü uyarıları dikkate almayan Teran’ın bir polis memurunu vurduğu, diğer polislerin ise karşı ateş açarak Teran’ı öldürdüğü belirtildi.
Bu iddiaların kanıtlanamaması üzerine aktivistler emniyet güçlerinin vücut kamera görüntülerinin yayımlanması çağrısında bulundu. Emniyetten yapılan bir açıklamada ise, Teran’ı vuran emniyet memurunun yoğun bakımda olduğu ve güvenlik gerekçeleri nedeniyle Teran’ı vuran memurun adının açıklanmayacağı ifade edildi.
Georgia Eyalet Polisi, 18 Ocak’ta Teran’ın vurulma olayının ardından Atlanta’da bir yol kenarında. Fotoğraf: AP
‘Ellerinde silahlarla ormana girmeleri için bir sebep yoktu’
Community Movement Builders örgütünün kurucusu Kamau Franklin, polis güçlerinin ifadelerinden şüphe duyduklarının altını çizerek, şu ifadelere yer verdi:
Neler olduğuna dair çok az bilgimiz var; olayların gerçekten halka açıklanan tek versiyonunun polis versiyonu, polis anlatısı olduğunu söylememiz gerekir ve kurumsal medya daha ötesini sorgulamadan çekip gitti.
Şu ana kadarki bilgilerimize göre, olayların polislerin anlattığı şekilde meydana gelmiş olması çok düşük bir ihtimal. Yani Teran’ın çadırda otururken, parka yaptıkları baskın için muazzam sayılarla gelen SWAT ekibine, DeKalb İlçe polisine, Atlanta polisine, Georgia eyalet polisine ateş açtığı fikrine pek ihtimal vermiyoruz. Ve bu kişinin ateş ettiği, ardından karşılık verdiklerini söylüyor. Az bilgimiz olsa da, çevredekiler bir el ateş ve sonra verilen karşılık değil, birçok silah sesinin birden duyulduğunu söylüyor. Ayrıca, başka hiçbir bilgi verilmedi. Bu gence kaç kurşun isabet ettiğini bilmiyoruz. Bu kişinin nerelerinden vurulduğunu bilmiyoruz. Bunun muhtemel bir dost ateşi olayı olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, polisin anlattığı versiyon.
Biz işte bu yüzden bağımsız bir soruşturma istiyoruz, Georgia Soruşturma Bürosu veya bir federal otorite tarafından yapılan bir soruşturma değil, tamamen bağımsız bir soruşturma. Çünkü gerçekten ne olduğunu bilmemizin tek yolu bu. Ama şu anda bildiklerimize dayanarak bunun muhtemelen siyasi bir suikast olduğu dışında bir şey söyleyemeyiz. Bu önlenebilir bir şeydi. Ellerinde silah, biber gazı, gerçek mermilerle ormana girmek, sivil itaatsizlik ve doğrudan eylem siyaseti yapan orman savunucularını vurmak gibi taktiklere başvurmaları için hiçbir sebep yoktu.
Fotoğraf: Cheney Orr / Reuters
Teran’ın öldürülmesi ‘önlenebilir bir trajediydi’
Güvenlik gerekçeleriyle adının yayımlanmasını istemeyen aktivistlerden biri, o gün yaşadıklarını ve “Tortuguita” adıyla çağırdıkları Teran’ın başına gelenleri şöyle anlattı:
18 Ocak Çarşamba günü, benzeri görülmemiş sayıda ve güçte çok sayıda polis, Weelaunee Kamu Parkı’na baskın düzenledi. Hem yollardan hem de bisiklet yollarından parka girişi engellediler. O gün parkta polisin yaptıklarını kayıt altına almaya çalışan bazı kişiler tutuklandı.
Sabah 9.04’te silah sesleri duyduk, arka arkaya yaklaşık bir düzine el ateş edildi ve ardından yaklaşık bir dakika sonra yüksek bir patlama duyuldu. Tortuguita’nın öldürülmesinden saatler sonra polis, cesur orman savunucularımızı avlamaya, saldırmaya ve tutuklamaya devam etti.
Ağaçlardaki aktivistler, biber mermileriyle hedef aldı. Bir kişi ağaçta otururken, yiyecek ve sularını depoladıkları ağaç ev yerle bir edildi. Polis onları yakalamak için ağacın dibinde beklerken, ağaçta 12 saatten fazla yiyecek ve susuz kaldılar. Aynı kişi, ertesi sabah tutuklanana kadar ağaçta kalmaya devam etti.
Diğer orman savunucuları polis köpekleri tarafından kovalandı. Bu savunucular, yuva dediğimiz kutsal topraklarda sevgili yoldaşlarının öldürüldüğünü bilmenin mide bulantısıyla canları pahasına saklanmak ve kaçmak zorunda kaldılar.
Tortuguita parlak, neşeli, sevilen bir topluluk üyesiydi. Kutsal Weelaunee Ormanı topraklarını onurlandırmak ve korumak için yorulmadan savaştı. Karşılaştığı her insana iyilikle yaklaşmaktan büyük keyif alırdı. Tortuguita, hayatının her anına tarifsiz bir neşe katardı. Ölümü önlenebilir bir trajediydi. Tortuguita’nın öldürülmesi, hem insanlığın hem de onun çok sevdiği bu değerli Dünya’nın büyük bir ihlali.
Bu şiddeti görmezden gelmeyin. Polis devletinin duyarsızlığının kalbinizi uyuşturmasına izin vermeyin. Tortuguita’yı, polisin ve şirketlerin Weelaunee Ormanı’nda devam eden adaletsizliklerine cesurca tanıklık ederek onurlandırın. Tortuguita’yı neşe dolu cesaretini somutlaştırarak onurlandırın. Tortuguita’nın bu Dünya’daki varlığı, gelecek nesiller için bir armağandır. Şimdi, insanların bu harekete katılma ve polisin bu anlamsız tırmanışına hayır deme zamanı.
Bölgedeki aktivistler, polisin sadece Teran’a değil, ağaçlardaki savunucuları da hedef aldığını, ağaç evleri kestiğini, polis köpekleriyle kovaladıklarını söyledi.
Atlanta’daki protestolarda tansiyon yükseldi
Cumartesi günü, Teran’ın öldürülmesine tepki gösteren protestocular Atlanta sokaklarına akın etti. Göstericiler pankartlar ve Teran’ın fotoğraflarını taşıyarak bir yürüyüş gerçekleştirdi.
Sakin başlayan protestolar, bir grubun camları kırması ve polis araçlarına saldırmasıyla kısa zamanda şiddetli bir hal aldı.
Fotoğraf: Cheney Orr / Reuters
Üç işyerinin camlarının zarar gördüğü protestolarda, Weelaunee Kamu Parkı’na düzenlenen baskın sırasında Teran’ın polis güçleri tarafından öldürülmesine karşı çıkan göstericiler, güvenlik güçlerine ait bir aracı ateşe verdi.
Ormanın yok edilerek “polis şehri” kurulmasına karşı çıkan “Atlanta Ormanını Savun” hareketi üyelerinden Sean Wolters, protestoların Atlanta Polis Vakfı‘na ve ona bağlı bazı kuruluşlara farkındalık getirmeyi amaçladığını söyledi.
Fotoğraf: Cheney Orr / Reuters
Wolters, Teran’ın öldürülmesinin “polisin olayları aşırı ölçüde tırmandırma düzeyinin göstergesi” olduğunu söyleyerek şu soruyu yöneltti:
(Teran’ın) hayatına ve onun savunduğu şeylere odaklanmamız ve başına gelenleri bağımsız olarak araştırmamız gerekirken neden gerçekten birkaç pencereden bahsediyoruz?
Protestolarda altı gösterici göz altına alınırken, yapılan açıklamada polis sanıklarının her birinin yurt içi terörizm, birinci dereceden kundakçılık, ikinci dereceden cezai zarar ve devlet malına müdahale olmak üzere dört ağır suçlamayla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Yaşları 20 ila 37 arasında değişen şüpheliler, kısa süre sonra serbest bırakıldı.
Fotoğraf: Cheney Orr / Reuters
Polis Şehri
Atlanta Polis Vakfı, yaklaşık 35 hektarlık alan üzerine bir kolluk eğitim tesisi inşa etmek için 90 milyon dolar (1,6 milyar lira) değerinde bir proje yürütüyor.
Bölge halkının anlattığına göre, proje temel olarak, Siyah ve Kahverengi işçi sınıfı topluluğunun hemen yanında askerileştirilmiş bir polis üssü geliştirmek üzere düşünülüyor. Tesiste patlayıcı testleri için bir yer, atış poligonları, Black Hawk helikopter iniş pisti ve çok sayıda eğitim alanı yer alacak.
Öte yandan çevreyi savunan aktivistler proje için yüz dönemden fazla alanda çok fazla ağaç kesileceğini ve bunun bölge ekosistemine zarar vereceğini, kentlerinin hemen yanı başındaki bu üsse harcanacak milyonların çok daha faydalı işlere ayrılabileceğini belirtiyor. Aktivistler, bir yılı aşkın süredir devam eden direnişi sürdüreceklerini anlatırken, Atlantalıların yüzde 70’inin de bu tesise karşı olduğu kaydediliyor.
Gece gökyüzünde gördüğümüz yıldızların sayısı, ışık kirliliği nedeniyle hızla azalıyor.
Dünyanın dört bir yanındaki bilim insanlarının görebildikleri takımyıldızları hakkında topladıkları veriler, 2011-2022 yıllarında 50 binden fazla ‘çıplak göz’ gözlemini ele aldıkları Globe at Night projesinin bir parçası olarak açıklandı.
Verilerin yakın zamanda yayınlanan bir analizi, görünürlükte bildirilen değişikliklerin her yıl gökyüzü parlaklığında yüzde 9,6’lık bir artışa eşdeğer olduğunu buldu.
Eureonews‘den Rosie Frost’un aktardığına göre, gökyüzü bu hızla aydınlanmaya devam ederse, bugün doğan bir çocuk, 18 yaşına geldiğinde yıldızların yarısından daha azını görebilecek.
Araştırmanın başyazarı Christopher Kyba, “Kentsel ortamlarda yıldızların insanlar tarafından görülmez hale gelme hızı dramatik” dedi.
Işık kirliliğinin en yoğun olduğu ülkenin Singapur olduğu daha önce hesaplanmıştı. Dünya Atlası‘nı hazırlayan İtalyan bilim adamı Fabio Falchi “Öyle ki buradaki insanların gözü gece görüşüne uyum sağlama yeteneğini kullanamıyor” demişti.
Avrupa, Amerika ve Asya’daki büyük metropollerde sokaklardaki ışık seviyesi, gün batımında olması gerektiği gibi vücudumuzun gece düzenine geçmesini önlüyor ya da geciktiriyor.
Sorumlu beyaz LED’ler ve reklam ışıkları
Gezegenin büyük bir bölümünde gökyüzü, güneş battıktan sonra da uzun süre aydınlık kalmaya devam ediyor. “Skyglow-Gökyüzü Sisi” olarak bilinen bu yapay alacakaranlık, çevre için ciddi sonuçlar doğuruyor.
Çalışmanın yazarları, insan gözlemlerinden gelen sonuçlara şaşırdıklarını söyledi. Kyba, “gökyüzü parlamasının çoğunu oluşturan şeyin yatay olarak yayılan ışık olduğunu” bildirdi: “Yani, eğer reklamlar ve cephe aydınlatması daha sık, daha büyük veya daha parlak hale gelirse, uydu görüntülerinde pek bir fark yaratmasa da aşırı gökyüzü parlaması üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilirler.”
Ayrıca daha geleneksel turuncu sodyum buharlı lambalardan beyaz LED’lere geçiş ve bunların kullanımındaki artışın da gökyüzünün aydınlanma hızından sorumlu olduğu kaydediliyor.
Kyba, gözlerimizin LED’lerin ürettiği mavi ışığa karşı daha duyarlı olduğunu ve atmosfere dağılarak gökyüzü parlamasına neden olma olasılığının daha yüksek olduğunu belirtti.
Uzmanlar, açık ve karanlık bir gecede insan gözünün binlerce yıldızı görebilmesi gerektiğine işaret ediyor ancak dünyadaki insanların yüzde 30’undan azı Samanyolu’nun gece net bir görüntüsünü görebiliyor. Kuzey Amerikalıların ise yüzde 80’i geceleri Samanyolu galaksisini göremiyor.
Kirlilik dünyadaki biyolojik sistemlerin ona göre evrimleştiği yıldız ışığını ve güneş ışığını engelliyor. Bu, insan sağlığı üzerinde obetize, depresyon, bazı kanser türleri, duygu durum bozukluğu gibi olumsuz bir etkiye sahip olurken, tozlaşan böcekleri de bitkiler yerine yapay ışıklara çekerek, göçmen kuşlarda ve deniz memelilerinde ölüm olayları gibi ciddi sorunlara da yol açıyor.
Fransa’da ofisleri ve dükkanları gece ışıkları kapatmaya zorlayan yasalar gibi sınırlı girişimlerin pek bir işe yaramadığını söyleyen çalışmanın yazarları, ve karanlık gökyüzünü korumanın önemini vurguluyor.
Konya Cumhuriyet Başsavcılığı, görevli oldukları barınakta bir köpeği kürekle döverek ve işkence ederek öldüren iki sanığa verilen “iyi hal indirimli” bir yıl üçer ay hapis cezasına itiraz etti.
Başsavcılıktan yapılan açıklamada, “Sahipsiz Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi”nde şüpheliler M.B ve S.Ç’nin kürekle köpeğe sert şekilde vurduğuna dair görüntülerinin tespit edilmesi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığınca 24 Kasım 2022’de Hayvanları Koruma Kanunu‘na muhalefet suçundan resen soruşturma başlatıldığı hatırlatıldı.
Aynı tarihte gözaltına alınan iki şüphelinin nöbetçi sulh ceza hakimliği tarafından tutuklandığı ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:x
‘Alt sınırdan ceza verilmemesi gerekir’
“Yürütülen soruşturma sonucunda 08.12.2022 tarihli iddianame ile her 2 şüpheli hakkında, ‘Bir ev hayvanını veya evcil hayvanını kasten öldürme’ suçundan Konya Asliye Ceza Mahkemesi’ne kamu davası açılmıştır. Konya 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 20.01.2023 tarihinde sanıklar M.B ve S.Ç hakkında karar verilmiş olup, Cumhuriyet Başsavcılığımızca her iki sanık hakkında alt sınırdan daha fazla uzaklaşılması (daha fazla ceza verilmesi) gerektiği ve haklarında verilen hükmün açıklamasının geri bırakılmaması gerektiği gerekçeleri ile karar aleyhine itiraz yoluna başvurulmuştur. İtirazın değerlendirilmesi süreci devam etmektedir.”
Ne olmuştu?
Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait barınakta bir köpeğin eziyet edilerek öldürülmesine ilişkin görüntülerin sosyal medyada paylaşılması üzerine barınakta görevli Murat Bacak ve Sefa Çakmak tutuklanmıştı.
İddianamede, sanıkların “Ev hayvanını veya evcil hayvanı kasten öldürme” suçundan altışar yıla kadar hapisle cezalandırılmaları istenmiş, yargılama sonucu ise bir yıl üçer ay hapis cezasına çarptırılan sanıkların barınakta veteriner teknisyen ve sağlık teknisyeni olarak görev yapmaları “nitelikli hal” sayılarak ceza önce bir yıl altı aya çıkarılmış, mahkeme daha sonra cezayı “iyi hal” indirimiyle bir yıl üçer aya indirerek, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermişti.
Yaklaşık 10 bin Boğaziçi Üniversitesi mezununun imzaladığı “Mezunlar yuvasından, Boğaziçi Üniversitesi Kampüsü’nden çıkarılamaz” başlıklı dilekçe, Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne teslim edildi.
Aralarında Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği (BÜMED) Yönetim Kurulu üyelerinin de bulunduğu Boğaziçi mezunları, 20 Ocak’ta rektörlük binasına giderek bu imzaları doğrudan Rektör Naci İnci‘ye teslim edilmek üzere Rektörlük yazı işleri müdürlüğüne bıraktı.
Rektörlüğe girmeden önce Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinin rektörlük binasına sırtlarını dönerek gerçekleştirdikleri 508. Nöbet’e katılan Boğaziçi mezunları daha sonra rektörlük önünde bir açıklama yaptı.
‘Kira sözleşmesini yenilememe kararı mezunlarımızda büyük bir tepkiye neden oldu’
Açıklamayı okuyan BÜMED Başkanı Hülya Cesur, rektörlüğün mezunlar derneğini okuldan çıkarma tasarrufunun mezunların tepkisini çektiğini söyledi.
Cesur, “Boğaziçi Üniversitesi Yönetimi’nin BÜMED Tesisleri’nin kira sözleşmesini yenilememe kararının ardından mezunlarımızda büyük bir üzüntü, endişe ve tepkinin oluştuğu aşikardır. Gerek BÜMED’e gelen e-postalar, gerekse üniversite yönetimine ve CİMER‘e gönderilen dilekçeler rahatsızlığın boyutlarını apaçık ortaya koymaktadır. Bir kez daha vurgulamak gerekirse; rahatsızlığın temel nedeni biz mezunlar ile üniversitemiz arasındaki bağın ne yazık ki mal sahibi-kiracı ilişkisine indirgenmesi, mezunların kampüs hayatının içinde bulunarak okulumuza yaptığı yaşamsal katkının hiçe sayılmasıdır” dedi.
Kararın iptali için yürütmeyi durdurma davası
Bu hukuksuzluğa son vermek için yasal tüm yollara başvurulacağını söyleyen BÜMED Başkanı, rektörlüğe bu karardan vazgeçme çağrısında bulundu:
“Alınan kararın iptali için yürütmeyi durdurma davası açılarak hukuki süreç başlatılmıştır. Ayrıca ‘Mezunlar yuvasından, Boğaziçi Üniversitesi Kampüsü’nden Çıkarılamaz’ başlıklı imza kampanyası yürütülmüştür. Kampanyaya geride bıraktığımız bir hafta içerisinde 9 bin 355 Boğaziçi Üniversitesi mezunu imza atarak üniversite yönetiminin aldığı kararı kınadıklarını ve karardan vaz geçilmesini talep ettiklerini ilan etmişlerdir. Okulumuzun yaklaşık 10 bin mezununun, alınan kararı imzalı olarak yanlış bulduklarını beyan etmeleri önemle dikkate alınmalıdır. BÜMED Yönetim Kurulu olarak, okulumuza zarar veren bu karardan vazgeçilmesi için tekrar çağrıda bulunuyoruz.”
Kanada‘da bir grup yerli tarafından 2012’de açılan davada hükümet, yatılı okullarda yerlilere karşı “kültürel soykırım” işlendiği gerekçesiyle 2,8 milyar Kanada doları tazminat ödemeyi kabul etti.
Yerli çocukların ailelerinden koparılarak 19. yüzyılda açılan kilise okullarına zorla alınması ve sonrasında yaşanan ihlaller, “İlk Millet” (First Nation) olarak bilinen yerli grup tarafından yargıya taşınmıştı.
Kanada’da yerli halkla ilişkilerle görevli Bakan Marc Miller, “Bu kararın geçmişin acılarını silmeyeceğini veya telafi etmeyeceğini biliyoruz. Ancak bu kararla biz Kanada’nın geçmişinden kaynaklanan kolektif felaketle yüzleşmek istiyoruz” dedi.
Mahkemenin de onaylaması halinde bu para hükümetten bağımsız, kar amacı gütmeyen bir fona verilecek.
Asimilasyon, tecavüz, deneyler…
Kanada’da devlet tarafından geçmişte finanse edilen zorunlu yatılı kilise okulları, “çocukları asimile etmeyi ve yerli kültürleri ve dilleri yok etmeyi amaçlayan bir politikanın parçası” olarak görülüyor.
İlki 1840’ta Katolik Kilisesi tarafından Kanada hükümeti adına açılan ve sonuncusu 1997’de kapatılan yatılı kilise okulları, 150 binden fazla yerli çocuğun ailelerinden zorla koparılarak alıkonulduğu yerler olarak tarihe geçti.
Beyaz çoğunluğun hakim olduğu topluluklara “entegre edilmek için” zorla ailelerinden uzaklaştırılan Kızılderili çocukların büyük kısmının kötü muameleye maruz kaldığı, açlık ve soğuğun yanı sıra cinsel ve fiziksel tacize uğradığı, hatta bazı çocuklar üzerinde tıbbi deneyler yapıldığının belirlendiği öne sürüldü.
Yatılı kilise okullarında yaşanan trajedinin tüm boyutları ile ortaya çıkarılması için 2008’de ülkede Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu kuruldu. Hayatta olan mağdurların 6 bininden fazlasını dinleyen Komisyon, çalışmalarını 2015’te tamamladı ve yaşananları “kültürel soykırım” olarak tanımlayarak 4 bin sayfalık rapor yayımladı.
Bazı kaynaklarda, kilise okullarında kalırken ölen çocukların sayısı 4 bin 200 olarak verilirken, Komisyon raporunda, ölümlerin kilise yönetimlerince belgelenmemesi nedeniyle bu sayının 5 bin 995 olduğu kaydedildi.
Dava ise ilk olarak 2012 yılında First Nation olarak bilinen yerli grubun 325 üyesi tarafından Kanadalı yerlilerin yatılı okullarda uğradıkları ihlalleri gündeme getirmek için açıldı.
Ülke genelindeki 139 okulda başlatılan taramalarda, ilk kez 29 Mayıs 2021’de, British Columbia eyaletinin Kamloops kentindeki diğer bir yatılı kilise okulunun bahçesinde 215 çocuğa ait ceset kalıntılarının olduğu kayıt dışı mezarlar ortaya çıkarılmıştı.
Sakatchewan eyaletindeki Cowessess Bölgesi First Nation Yerlileri Şefi Cadmus Delorme, 24 Haziran 2021’de, 1990’lara kadar faaliyet göstermiş bölgedeki Marieval Yatılı Kilise Okulu’nun bahçesinde resmi kayıtlarda olmayan 751 çocuk cesedi kalıntısının olduğu mezarlar bulunduğunu açıklamıştı.
Ülkede son olarak Mart 2022’de, Alberta eyaletindeki eski bir yatılı kilise okulu arazisinde, resmi kayıtlarda görünmeyen 169 çocuk mezarı tespit edilmişti.
Geçen hafta da Ontario bölgesindeki eski yatılı kilise okulu sahasındaki araştırmada, mezar olduğu değerlendirilen 171 yeni yer tespit edildiği, bunların okulda yatılı kalan çocuklara ait mezarlar olabileceği açıklanmıştı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) önceki başkanlarından, Cumhuriyet Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni ve Cumhuriyet Vakfı yönetim kurulu başkanı Orhan Erinç, 87 yaşında hayatını kaybetti.
Erinç, 65 yıllık meslek hayatıyla Türkiye basınının en kıdemlileri arasında yer alıyordu.
TGC ve DİSK Basın-İş tarafından yapılan yazılı açıklamada, Orhan Erinç’in dün hayatını kaybettiği duyuruldu.
Erinç’in cenazesi 24 Ocak 2023 Salı günü saat 11:00’de Cağaloğlu‘ndaki Cemiyet binası önüne getirilecek, düzenlenecek törenin ardından Şakirin Camisi‘nde kılınacak öğle namazından sonra Merdivenköy Mezarlığı‘nda toprağa verilecek.
2009 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü ve Basın Şeref Kartı sahibi Erinç’in ölümüne ilişkin TGC’nin yayımladığı mesajda şu görüşler yer aldı:
Değerli meslektaşımız, önceki başkanımız Orhan Erinç’i kaybetmenin üzüntüsü içindeyiz. Orhan Erinç uzun yıllar süren meslek hayatında muhabirliği çok önemseyen tutumuyla öne çıktı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin hemen her kademesinde hizmet verdi. Son olarak 2001-2013 yılları arasında başkanlık görevini sürdürdü. Orhan Erinç Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda da iki dönem Genel Başkanlık görevinde bulundu.
Orhan Erinç hakkında
4 Ocak 1936’da Balıkesir’de doğan Orhan Erinç, Son Posta (1957-1962), Yeni Sabah (1962-1963), Cumhuriyet (1963-1981) gazetelerinde muhabir, istihbarat şefi, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Kısa bir süre Gece Postası gazetesinde (1962) genel yayın müdürlüğü görevinde bulundu. Hürriyet gazetesinde (1981-1984) köşe yazarı olarak görev aldı. Türk Haberler Ajansı’nda (1984-1985) genel yayın müdürlüğü, Güneş Gazetesi’nde (1987-1990) dizi yazılar ve araştırma müdürlüğü yaptı.
1960-1990 yıllarında TGC’nin yayımladığı İstanbul Bayram Gazetesi’nde muhabir, istihbarat şefi, yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü olarak görev aldı. 15 Şubat 1993’de Genel Yayın Danışmanı olarak Cumhuriyet Gazetesi’ne döndü. 3 Eylül 1994’de Genel Yayın Yönetmeliği’ne getirildi. 4 Ocak 2001’de köşe yazarı olarak görev yapmaya başladı. 6 Temmuz 2010’da Cumhuriyet Vakfı Başkanlığı’na seçildi ve Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahipliği’ne getirildi.
Cumhuriyet davasında çalışma arkadaşlarıyla birlikte yargılandı, hüküm giydi. Alev Coşkun‘un 8 Eylül 2018’de Cumhuriyet’te yönetime getirilmesiyle birlikte, arkadaşlarıyla birlikte gazeteyi bıraktı.
Erinç’in kitapları arasında ‘Seçim 1977’, ‘Türk Basınında Cumhuriyet’in 60 Yılı’, ‘Bir Arpa Boyu’, ‘Medya ile Politika’, ‘Pazartesi Yazıları/Şu Bizim Enayi Defteri’, ‘Demokrasiye Kitakse’, ‘Sıkmabaşın Başağrısı’,‘Medya ve Demokrasi Masalları’, ‘Atatürk’ün Emniyet Müdürü’, ’10 KASIM Öncesi ve Sonrası-Atatürk’ün Vefatı’, ’10 KASIM/Atatürk’ün Ardından Ne Yazdılar’ bulunuyor.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde (TGC) üç dönem, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda da iki dönemde başkanlık yaptı. Cevat Fehmi Başkut ve Nail Güreli’nin ardından iki kuruluşta da başkanlık yapan üçüncü gazeteci oldu. Cumhuriyet Gazetesi’nde Ekim 1963 ile Eylül 2018 arasındaki iki dönemde toplam 43 yıl muhabir, istihbarat şefi, editör, yazı işleri müdürü, genel yayın danışmanı, genel yayın yönetmeni, yazar ve imtiyaz sahibi olarak görev yapan ilk çalışan oldu. Evli ve iki kızı bir torunu var.
Cumhuriyet davası
Cumhuriyet yazar ve yöneticilerinin “FETÖ ve PKK terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” iddiasıyla başlatılan soruşturmada, 31 Ekim 2016’da Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay ve Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi, okur temsilcisi Güray Öz’ün ün evi 31 Ekim 2018 günü sabaha karşı 04.00’te basıldı.
Aynı gün Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, yazar Hakan Kara, yazar Hikmet Çetinkaya, karikatürist Musa Kart, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi avukat Bülent Utku, yazar Güray Öz, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi avukat Mustafa Kemal Güngör, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Önder Çelik, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Bülent Yener, Cumhuriyet Kitap eki Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay ve yazar Aydın Engin gözaltına alındı.
Erinç’in evinde arama yapıldı; yaşı dolayısıyla gözaltı kararı alınmadı. Erinç, operasyon kapsamında üç saat ifade verdi. Mustafa Balbay’ın tweeti ve Alev Coşkun’un da aralarında bulunduğu kişilerin tanık anlatımları ve Aydınlık Gazetesi yazarı Mehmet Faraç’ın iddiaları soruldu. Erinç, Faraç’ın iddiaları için “Adı geçenin ifadesini itibar edilemez buluyorum. Çünkü kendisi CHP Parti Meclisi’ne seçilmek için Cumhuriyet’in bir töreninde CHP Genel Sekreteri’nin elini öpmüş bir kişidir. Gazeteciliği tartışmalıdır” dedi.
5 Kasım 2016’da gözaltına alınan Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Musa Kart, Önder Çelik, Bülent Utku, Mustafa Kemal Güngör, Güray Öz, Hakan Kara, Turhan Günay tutuklandı.Yurt dışında olan Akın Atalay, 12 Kasım 2016’da Türkiye döndü ve aynı tarihte tutuklandı.
16 Kasım 2016 tarihinde soruşturma kapsamında savcılığa ifade veren Erinç’e savcılıkta Cumhuriyet’te yayımlanan bazı haberler ve haber başlıkları, tanık ifadeleri, ve Cumhuriyet Vakfı’nın gayrimenkul satışları soruldu.
O dönem gazetenin muhabirlerinden olan Ahmet Şık, attığı bir tweet nedeniyle 30 Aralık 2016’da tutuklandı. 7 Nisan 2017’de gözaltına alınan Cumhuriyet muhasebe çalışanı Emre İper, 16 Nisan 2017’de ByLock kullanıcısı olduğu iddiasıyla İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı.
43 yıla kadar hapsi istendi
Daha sonra hazırlanan ve Erinç’le birlikte toplam 19 Cumhuriyet yönetici ve çalışanının sanık olarak yer aldığı iddianamede, Erinç hakkında “terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütüne yardım etmek” ve “hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanmak” iddiasıyla 11.5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezası istendi.
Erinç hâkim karşısına ilk kez 24 Temmuz 2017 günü çıktı. Beş gün süren duruşmanın dördüncü gününde savunma yapan kıdemli gazeteci, bir gazetenin yayın politikasının değişikliğini sorgulamanın ceza mahkemelerinde yapılamayacağını söyledi. Erinç, “Bu konunun ağır ceza mahkemesinde tartışılmasını anlamıyorum” sözleriyle “gazeteciliğin yargılanmasına” tepki gösterdi.
Cumhuriyet gazetesi yazarları ve yöneticilerinin hapsedildiği davada iddia makamının tanıklarından olan ve Cumhuriyet gazetesi yönetimi hakkında Cumhurbaşkanlığı’na imzasız bir ‘ihbar mektubu’ yazdığı ortaya çıkan Alev Coşkun’un 2018 yılındaki toplantıda Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı’na seçilmesinin ardından Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği’ne yaklaşık 15 ay Silivri Cezaevi’nde tutuklu kalan Murat Sabuncu’nun yerine, Haber Koordinatörü Aykut Küçükkaya getirildi. Yönetim değişikliğinin ardından Yazı İşleri müdürleri Bülent Özdoğan ve Faruk Eren de görevden alındılar.
Murat Sabuncu’nun “Karanlığa karşı yaşasın Cumhuriyet” başlıklı veda yazısı gazetenin internet sitesine konmadı. Orhan Erinç de 2018 yılında Cumhuriyet gazetesinden ayrılan isimler arasında yer aldı.
Erinç, gazeteden ayrıldığı Eylül 2018’den itibaren uyguladığı “mutlak suskunluk” yaklaşımını 2021 yılında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘nun ‘terör manşetleri’ iddiası üzerine sorumlu olarak ‘Can Dündar ve ikinci cumhuriyetçilerin yönetimde olduğu’ dönemi gösteren bugünkü Cumhuriyet yönetimini eleştirerek bozdu.
Soylu’ya dolaylı dek verilen Cumhuriyet başyazında söz konusu edilen ‘hukuki başarı’ ifadesini eleştiren Erinç, Cumhuriyet Vakfı’nda yönetim değişikliğinin Alev Coşkun ve Mustafa Balbay‘ın odağında bulunduğu girişimlerle nasıl sağlandığına ilişkin süreci özetleyerek, “Cumhuriyet başyazısında sözü edilen hukuk başarısı ‘kirli’ bir başarıdır!” değerlendirmesini yaptı.
Erinç şunları söyledi: “Mutlak suskunluk’ yaklaşıma, başyazıdaki saldırı nedeniyle ara vermiştim. Bugün yeniden başlatıyorum. Umarım suskunluğumuzun verecek yanıtımız olmadığından kaynaklanmadığını öğrenmişlerdir. Mutlaka dikkat etmişsinizdir. Yazdıklarımda Cumhuriyet’in haberciliğinden hiç söz edilmedi. Bizim dönemimizde verilen dört sütunluk Fethullah Gülen haberinin çıktığı gazeteyi koltuğunun altına alarak ‘Sayfanın hiç bu kadar yukarısında verilmemişti. Bunlar FETÖ’cü” diye savcıya koşanlar ve gizli başyazar görün bakın ne hallere düştüler. FETÖ’nün “Şimdilik susun” talimatı, talimat olduğu da vurgulanarak 4 Mayıs 2021 tarihli Cumhuriyet’te dokuz sütuna manşet oldu. Boşuna “Allah’ın sopası yok” dememişler… Muhbir başkan ve onun ağzına bakan yayın kurulu üyeleri döneminde bunu da gördüm ya; artık gam yemem…”
Erinç, “hayatının yarısından fazlasını geçirdiğini” vurguladığı Cumhuriyet gazetesinde bugünkü yönetimin, “kendileri gazeteden ayrıldıktan sonra yaptığı ilk işin, adlarının yazarlar bölümünden çıkarılması ve gazete arşivine erişim sağlayan şifreleri iptal etmek olduğunu” açıkladı.
Geçen yıl yaşamını yitirenTürkiye medyasının en kıdemli isimlerinden Aydın Engin‘in ardından yaptığı paylaşımda, “Aydın Engin, 7,5 yıllık hapis cezasını Cumhuriyet’teki gammazların suratlarına çarparak gitti!” demişti.
“Köylüler bilinçsiz olabilir ama devlet yol gösterirse köylüler onu yapar.” Bu sözler, Düzce’nin Esmahanım Köyü’nde 2019’da eşi ve iki kızını selde kaybeden Kartal Kaplan’a ait.
Yurttaşlar, Türkiye’de iklim krizinin aşırı hava olaylarının ve afet sıklığının artırdığının farkında ancak kamu kurumları iklime krizine uyum politikası hazırlama ve hayata geçirmede ne ölçüde başarılı? Bu sorunun yanıtı, Düzce’nin Esmahanım Köyü’nde üç yıl önce yaşanan sel afeti ve sonrasında yaşanan gelişmelerde saklı.
Neden Esmahanım Köyü?
Türkiye’de iklim kaynaklı afetlerde can ve mal kayıplarını önlemek için hangi uyum politikaları hayata geçiriliyor? Afet sonrası can ve mal kayıplarını önlemek ve iklim krizine uyum için neler yapılıyor? Karadeniz bölgesinde yaşanan sel sonrası afet bölgelerinde hayat yeniden nasıl inşa ediliyor? ? Afetzedeler ve kamu kurumları, iklim krizine uyum sağlamak ve yeni afetleri önlemek için ne yapıyor?
Yanıtlar, küçük bir köyde sel afetinin ardından yaşanan gelişmeler ile özetlenebilir. Karadeniz İklim Eylem Planı’nın açıklanmasından bir hafta sonra Düzce’nin Esmahanım Köyü ve civar köylerinde meydana gelen sel afete dönüştü ve dördü çocuk yedi kişi can verdi.
Afetten iki yıl sonra 16 Aralık 2021’de köyün merkezi “Afete Maruz Bölge” ( Yapı ve İkamete Yasaklanmış Afet Bölgesi) ilan edildi ancak dere yatağına yakın yerleşim yerleri, köylülerin itirazları nedeniyle, tahliye edilmedi. Aşırı yağışların tekrar afete dönüşmemesi için bazı önlemler alındı ancak bunların ne kadar yeterli olduğu tartışmalı.
Karadeniz İklim Eylem Planı
İklim krizinin etkisiyle Türkiye’nin sıcaklık rejimi değişiyor, bu da aşırı hava olaylarını daha sık görmemize neden oluyor. “Türkiye Meteorolojik Afetler Değerlendirmesi (2010-2021)” raporuna göre, “12 yıllık dönemde 8 bin 274 meteorolojik karakterli afetlerin en sık görülenleri fırtına, şiddetli yağış, sel ve dolu.”
Karadeniz Bölgesi’nin iklim değişikliğine karşı direncinin artırılması için hazırlanan ve çözüm önerilerini içeren Karadeniz Bölgesi İklim Değişikliği Eylem Planı 12 Temmuz 2019’da açıklandı. Plan, “Karadeniz’de dere kenarlarında yapılaşmaya son verilmesini ve TOKİ tarafından 15 bin yeni konut yapılarak sel-heyelan riski altındaki bölgelerin tahliye edilmesini” amaçlıyor. 15 maddelik Plana göre, dere yatağındaki konutlarda yaşayanlar mağduriyet yaşamayacak; taşınma ve kira yardımı başta olmak üzere her türlü destek sağlanacak.
Peki, 2019’da ilan edilen Karadeniz Bölgesi İklim Değişikliği Eylem Planı’nın öngördüğü uygulamalar ne ölçüde hayata geçti?
Afet sonrası uygulama ve düzenlemeler
Düzce’de 17-18 Temmuz 2019’daki selde yaşanan can ve mal kayıpları, Karadeniz Bölgesi’nde dere ya da akarsu yatağına inşa edilen yerleşim yerlerinde yaşananların küçük bir örneği. Düzce’de 2019 Temmuz ayı ortalaması 39 kilogram iken; afet günü Akçakoca’ya 87 kilogram, Cumayeri’ne 75 kilogram yağış düştü.
Karadeniz’de sel afetlerinin oluşma nedenleri Esmahanım Köyü için de geçerli: Dere yatağına yakın yerleşimler, sel ile ilgili bilgilendirmenin yetersizliği, erken uyarı sistemlerinin bulunmaması, ormanların yerine fındık gibi gelir getirici bitkilerin dikilmesi, dere yataklarının bakımlarının yapılmaması ve temiz tutulmaması.
Türkiye’de iklim değişikliğine uyumda Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı görevli ancak aşırı hava olaylarıyla afet oluştuğunda, DSİ, AFAD, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Su Yönetim Genel Müdürlüğü gibi kurumlar da konuya dâhil oluyor.
Taşkın ve sel riskinin artmasına önlem olarak Doğu Karadeniz, Orta Karadeniz ve Batı Karadeniz‘de ayrı ayrı eylem planları hayata geçiriliyor. Bu kapsamda Düzce’de Kaynaşlı ve Akçakoca ilçelerinde taşkın uyarı sistemleri kuruldu: sistemle taşkın ve sel riskine karşı birkaç saat içinde bölgede ikamet edenlere, SMS yoluyla “taşkın riski yüksek, dere yatağını boşaltın” uyarısı iletiliyor.
Türkiye’de iklim krizinin etkisiyle yoğun yağışların afete dönüşme sıklığının artması nedeniyle AFAD, “afet riskini risk azaltma kültürü” anlayışı ile her ilde İl Afet Risk Azaltma planları hazırladı.
Düzce AFAD’ın 70’e yakın kurum ve kuruluşla görüşüyle hazırladığı Düzce’nin Afet Risk Azaltma Planı, 114 eylem içeriyor ve öncelikle heyelan, deprem ve seller ile ilgili bilinçli toplum yetiştirmeyi hedefliyor. Ayrıca 2019’da Devlet Su İşleri (DSİ) Düzce’de dere yataklarının genişlemesini tespit eden bir yayılım haritası yaptı. Afet meydana gelen bölgelerde “yapılaşma yasağı” kararı aldı.
AFAD Mekansal Planlama Müdürü Ayhan Kaya, sel ve taşkın sonrasında “afet bölgesi” ilan edilen yerlerin sadece tarla, bağ, bahçe olarak kullanılmasına izin verildiğini söylüyor. Bu şekilde mülkiyet sahibinin kullanım hakkı korunuyor. “Genel hayatı etkili bir afet” durumunda ise “hak sahibi olma ve ikinci bir sağlam konutu bulunmaması” şartıyla, yurttaşlar afet riski taşımayan başka bir alanda yer seçimi yapıyor; konutları TOKİ inşa ediyor. Bu konutlar, hibe olarak değil, vadeli borç olarak teslim ediliyor.
Afet sonrası yaşam: Farkındalık ve değişim
Düzce’nin Cumayeri ilçesi Kaymakamı Haluk Çakmak, benzer afetlerin yaşanmaması için dere yataklarında evlerin yapılmaması ve mevcut yapıların tamamen tahliye edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Bununla birlikte, Türkiye’de iklim değişikliğine bağlı olarak atan yağışlar nedeniyle, sel ve taşkın riski altındaki tüm yerleşim yerlerinin tek seferde ve hızla güvenli bölgelere taşınması, teknik ve ekonomik olarak mümkün değil.
Düzce’de 17 Temmuz 2019 ve yine 6 Temmuz 2021 tarihlerinde meydana gelen aşırı yağışlar sonucunda, Akçakoca ilçesine bağlı Esmahanım, Uğurlu, Dilaver, Yenice ve Küpler köylerinde AFAD kararı ile “yapı ve ikamete yasaklı bölge” ilan edildi.
Selden önce Esmahanım Köyü.
Cumhurbaşkanlığı’nın aldığı “afete maruz bölge” kararı çerçevesinde DSİ, 11 Temmuz 2021 tarihli jeolojik etüt raporu, “dere yataklarından her iki yöne doğru 105 metreyi bulan bölgelerin terki ve buradaki taşınmazların yıkılması” tespitini yaptı.
Rapor, “kamulaştırma kararı alınmadan dere yataklarındaki ev, bahçe, tarla gibi alanların kullanılamayacağı, mülkiyet sahibi köylülerin başka bir yere taşınacağı” anlamına geliyordu. Esmahanım Köyü’nde afet sonrası mal kaybına uğrayanlardan konutları oturulamaz durumda olan ve yeni konut edinme hakkına sahip olan 74 kişi bulunuyor.
Köylüler, “Evlerimizde afet riski nedeniyle oturmamıza izin verilmiyor. Kamulaştırma kararı alınmadan ve köyde evimiz olmadan toprağı ne yapalım? Yeni ev dediklerini de bize borçlandırarak verecekler. Bu nedenle taşınma kararına itiraz ettik” diyorlar. Söz konusu itirazlar sonucu, Esmahanım Köyü’nde dere yataklarında bulunan konut ve diğer yapıların taşınması kararı askıya alındı.
Çakmak, bu tutuma benzer şekilde Türkiye’de kurallara uyma ve tedbir alma konusunda hem kamu hem de yurttaşların eleştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Görüştüğümüz köylüler ise ağırlıklı olarak iklim değişikliğine ve neden olduğu aşırı hava olaylarına dair temel seviyede bilgi ve farkındalığa sahip görünüyor. Bununla birlikte köylüler, afetlerin önlenmesinde öncelikli olarak kamunun sorumlu olduğunda hemfikir.
Sel sırasında iki çocuğu ve eşini kaybeden Kaplan, “Köylüler bilinçsiz olabilir ama devlet köylüye yol gösterse köylü yapar. Üç sene oldu, selden zarar gören evlerin yerine ev vereceğiz demişlerdi, başvurduk ama hala bir gelişme olmadı. Bizi kaderimize terk ettiler” diye konuşuyor.
Dere yatağına yakın oturan köylülerden Gülşen Ersoy da “herkes dere kenarında, güzel ağaçların altında oturuyor ve mutlu şekilde yaşamayı sürdürüyordu. Ama ormanları yok edip, heyelanı düşünmeden, her yere fındık dikmek de biz köylülerin suçu” sözleriyle köylülerin sorumluluğunu kabul ediyor.
Köylüler genel olarak “iklim değişikliğine dair bilgi sahibi olsak bile ne yapacağımızı tam olarak bilemiyoruz.” diyorlar.
Yine dere yatağına yakın bir evde oturan ve daha çok yazın köyde bulunduğunu söyleyen Ziraat Mühendisi Emrah Kap, dere yatağındaki evlerin tahliyesi ve TOKİ konutlarının yapılmasının, bölgenin hem sosyolojik yapısına hem de yaşam tarzına uygun olmadığını düşünüyor.
İklim değişikliğine uyum: Kamu ve yurttaşın ortak sorumluğu ve disiplinlerarası çalışma
Esmahanım Köyü örneği, Türkiye’de iklim kriziyle mücadele ve uyum politikalarının tüm aktörlerin sürece dâhil edilerek ve eşgüdümle yürütülmesi gerektiğini gösteriyor. Ayrıca, hem kamu hem yurttaşlar düzeyinde kat edilmesi gereken yolun oldukça uzun olduğuna da işaret ediyor.
Düzce Üniversitesi’nden Prof. Dr. Abdurrahim Aydın, Düzce Afet Risk Azaltma Planı’nın kapsamlı olduğunu söylüyor ve şunu hatırlatıyor “Yeşil bitki örtüsünün korunması, dere yataklarına gelen suyun geciktirilerek alt havzaya bırakılması, akarsuda yaşayan canlıların yaşam haklarını ellerinden almadan bunun yapılması doğa bilgisi gerektirir.”
Prof. Aydın’a göre, afet riskinin önlenmesi için kamu kurumlarının yol gösterici olması ve köylülerin köylerine olan duygusal-ekonomik bağlarını dikkate alarak alternatif politikalar üretmesi gerekiyor. Diğer yandan, yurttaşların da anayasal haklarını kullanarak “daha güvenli, yaşanabilir bir çevre” talep ederek, mevzuatta yer alan düzenlemelerin hayata geçirilmesini sağlama sorumluluğu da bulunuyor.
Gelinen aşamada, Esmahanım Köyü’nde imar yasağına karşın, dere yataklarındaki yapıların taşınmasına dair süreç, köylülerin itirazı nedeniyle hala belirsizliğini koruyor.
Sonuç olarak, iklim değişikliğiyle mücadele ve uyumun, sadece mevzuat değişiklikleri ve kamu politikaları ile başarıya ulaşmasını ummak gerçekçi değil. Merkezi yönetim, yerel yönetim, akademi, sivil toplum kuruluşları ve yerel inisiyatifler ile koordineli bir şekilde hareket edilerek, yurttaşların iklim krizine uyum ve afet riskini önleme politikalarına eşgüdümlü olarak dâhil olması gerekiyor. Bu gereklilik ve aciliyet, her yeni afette bize kendini yeniden hatırlatıyor.
Nesin Vakfı, üç bankadaki vakfa ait hesaplarda bulunan 1 milyon 970 bin TL’nin Çatalca Kaymakamlığı tarafından “izinsiz bağış toplandığı” gerekçesiyle Hazine‘ye aktarılmasıyla ilgili açıklama yaptı.
Açıklamada Nesin Vakfı’nın sosyal medya hesabından yapılan açıklamada süreç en başından itibaren anlatılarak, “Facebook paylaşımı dört yıl sonra ‘izinsiz bağış toplama’ kabul edilmiş, olacak şey mi bu? Bağışçılarımızın ve Vakfımızın çıkarlarını sonuna kadar koruyacağız” denildi.
Çatalca Kaymakamlığı 12 Nisan tarihli kararıyla, izinsiz yardım toplandığı iddiası ve 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunun 7’nci maddesine muhalefet edildiği gerekçesiyle Nesin Vakfı’nın Türkiye İş Bankası, Yapı Kredi Bankası, Vakıfbank ve Ziraat Bankası’ndaki hesaplarını bloke etmişti. 27 Aralık 2022’de vakfın banka hesaplarında bulunan 1 milyon 970 bin TL’nin Hazine’ye aktararak hesaplardaki bloke kaldırıldı ve 20 Ocak’ta da vakıf hesaplarındaki paraya el konuldu.
Nesin Vakfı’nın Çatalca Gökçeali Mahallesi’ndeki 7 bin 955 metrekarelik arazisinin mülkiyetinin de kamuya geçirilmesi isteniyor.
‘Duyuru, bağış toplama kabul edildi’
Vakfın açıklamasında özetle şunlar denildi:
“2017 yazında Nesin Vakfı’na komşu 8 dönümlük arazi satışa çıkmıştı. İçindeki villayla birlikte 2 milyon liraydı, “kelepir” sayılırdı. Sahibinin acil paraya ihtiyacı olduğundan bir hafta on gün içinde almalıydık. Babam da birkaç defa bu araziyi almaya yeltenmiş ama parası çıkışmadığı için alamamıştı. Bizim de o kadar paramız yoktu tabii. Vakıf yöneticisi Süleyman Cihangiroğlu çok ısrar etti, Facebook’tan duyuralım, biraz destek gelir, kalan miktarı krediyle tamamlarız diye düşündük. Bu izinsiz bağış toplamak kabul edilerek vakfa ağır ceza verildi”
Kamuoyuna Açıklama
2017 yazında Nesin Vakfı’na komşu 8 dönümlük arazi satışa çıkmıştı. İçindeki villayla birlikte 2 milyon liraydı, “kelepir” sayılırdı. Sahibinin acil paraya ihtiyacı olduğundan bir hafta on gün içinde almalıydık. +1 pic.twitter.com/OfEhfFvPab
Kitap ve kira gelirleri dışında bağışlarla yaşadıklarını belirten vakıf, yürütmeyi durdurma isteklerinin mahkeme tarafından reddedildiğini ifade etti.
Açıklamada, bloke konulan 5 milyon liranın hesaplarından çekildiği, kısa süre sonra ise Valilik tarafından 3 milyon liranın iade edildiği bilgisinin alındığı; yalnızca 2 milyon liraya el konulduğunu ve hesaplardaki blokajın kaldırıldığını duyurdu.
‘Hem tapuya hem bağışa el koyamazlar’
Tüm hesaplarının açık olduğunu ve kendilerine ait olduğunu da belirten vakıf, “Tüm hesaplarımız açık ve bize ait. Dostlarımız bağışlarını gönül rahatlığıyla yapabilirler” dedi.
Duyuru şöyle sürdürüldü:
“Hiçbir surette yasaya aykırı olarak para toplama faaliyetinde bulunmadık. 2 milyon TL’nin hazineye intikal edilmesi hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğu çok açık. Buna rağmen bir an için usuli bir sorun olduğu düşünelim. Yine de mantıken hem gelen bağışa hem de tapuya el koyamazlar, hele ki yıllar sonra… Arazi üzerinde vakıf çocuklarımızın yaşam alanlarını zenginleştiren yapılar ve ekili dikili alanlar hayata geçti. Söz konusu arazi artık Vakfımızın ayrılmaz bir parçası. yine de mantıken hem gelen bağışa hem de tapuya el koyamazlar, hele ki yıllar sonra… Arazi üzerinde vakıf çocuklarımızın yaşam alanlarını zenginleştiren yapılar ve ekili dikili alanlar hayata geçti. Söz konusu arazi artık Vakfımızın ayrılmaz bir parçası.”
İnsan kaynaklı üretim ve tüketim faaliyetlerinin beslediği iklim değişikliğinin en yoğun etkileri son günlerde kuraklıkla yaşanıyor. Dünyada her geçen yıl daha çok hissedilen sıcaklık artışları Türkiye’de de etkisini gösteriyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün (MGM) kuraklık analizlerine göre; Ekim, Kasım ve Aralık şiddetli bir kuraklık yaşandı. Bu sürecin devamında Ocak’ta da yağmur ve kar yağışı kaydedilemiyor olması tarımdan, içme suyuna kadar pek çok noktada endişe yaratan bir boyutta tehlikeye işaret ediyor. Kuraklık, Güneydoğu’daki üreticileri endişelendirirken İstanbul’un barajlarında yalnızca yüzde 29,96 oranda su bıraktı. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) verilerine göre; bugün itibariyle barajların doluluk oranları şöyle:
‘İleride kış aylarında daha çok bahar havası görülecek’
Uzmanlar, Türkiye’de küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği nedeniyle ilerleyen dönemde kış aylarında bahar havasının daha çok görüleceğini ifade ediyor.
AA’nın aktardığına göre; Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı ve Meteoroloji Mühendisi Adil Tek, iklim krizinde temel nedenin enerji problemi olduğunu, bu çözülmeden iklim krizinin de çözülemeyeceğini söyledi.
Kaynak: İSKİ
Tek, “Eğer enerjiyi hala fosil yakıtlardan üretmeye devam edersek, Paris Anlaşması’nda öngörülen, sıcaklık artışının 1,5 derecenin altında tutulması mümkün görünmüyor. Çünkü hala fosil yakıtlar kullanıyoruz. Sıcaklık artışında karbondioksit en önemli faktör. Bunun için yenilenebilir enerji kullanmamız lazım” dedi.
Tek, bu durumun sıcaklığı arttırdığını, bazı bölgelerde aşırı sıcaklık ve yağışlar gibi farklı olayların meydana geldiğini anlatarak şöyle devam etti:
“İklim değişikliğiyle ilgili bazı öngörüler var, atmosfere salınan sera gazlarının miktarına bağlı olarak. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin (IPCC) yayınlamış olduğu 6. Değerlendirme Raporu var. Bu raporda yayınlanmış bazı haritalar var. Özellikle Meksika Körfezi‘nden başlayıp Atlantik boyunca Akdeniz‘in doğusuna kadar bizi de de içine alarak uzanan bölge boyunca yağışlarda ve toprak neminde azalma, sıcaklıklarda artış bekleniyor. Bu değerlendirme raporlarına baktığımızda bugünkü durumla birebir örtüşüyor.
Yaşadığımız kuraklık, önümüzdeki yıllarda sıklığını daha da artıracak. Yani kış ayında bahar havası yaşanabilir. Şu anda çok önemli bir kuraklık içinden geçiyoruz. Son dört aydır özellikle Marmara, Batı Karadeniz, Ege‘de yağışlarda yaklaşık yüzde 60 azalma var. Bunların sıklıkları daha da artacak görünüyor. Önümüzdeki dönemden kastım da 3, 5, 10, 20’li yıllarda. Bunu, daha da uzatabiliriz.”
İznik Gölü’ndeki çekilme en büyük iskeleyi karanın üzerinde sudan ırak bıraktı. Fotoğraf: İHA
İstanbul Aydın Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi ve Meteoroloji Mühendisi Güven Özdemir ise “Son 10 yılın en kurak mevsimini yaşıyoruz. Aralık ve ocak ayı sıcak olarak geçti. İklim krizi, sıcaklıkların global olarak artmasına neden oldu. Dünya atmosferinde cereyan eden hava olaylarının dengesinde bir farklılık oluşmaya başladı. Bu farklılığın önüne geçilmezse bu durum artarak devam edecek” değerlendirmesini yaptı.
‘Kış ayları azalacak’
Fosil yakıt kullanımının önüne geçilmediği takdirde sıcaklıkların her geçen gün daha da artacağının altını çizen Özdemir, şunlar kaydetti:
“Çünkü karbondioksit, karbonmonoksit ve metan gazı, atmosferde artıyor. Bu da güneşten gelen ışınların yardımıyla radyasyonla birlikte atmosfer içerisindeki sıcaklığın artmasına neden oluyor. Her geçen yıl daha sıcak geçmeye aday. Sıcaklıkların mevsim normalleri üzerinde devam etmesini öngörüyoruz. Sıcaklıkların artışı önümüzdeki yıllarda bu şekilde giderse iklim değişikliklerini de göreceğiz. Karadeniz Bölgesi‘ndeki yağışlı hava ama güney tarafta daha sıcak, daha kurak. Üretimde azalma, bunları göreceğiz. Maalesef kış ayları biraz kısalacak, yaz ayları biraz daha uzun olacak.”
Hava ve iklim olaylarının analizinin yapıldığı ve uzman bir ekip tarafından yürütülen Havadelisi.com’da yayımlanan son tahmin raporuna göre Ocak başlarından, en geç ortasından itibaren Aralık 2022’ye nazaran çok daha soğuk hava kütlelerinin etkisi altında kalacak. Buna göre; kış geçen sene olduğu gibi Mart’a sarkacak. Havadelisi.com’da yapılan analize göre;
Önümüzdeki üç ayın, özellikle de şubat ayının, ülkenin büyük kısmında mevsim normallerinin altında sıcaklıklarla geçmesini bekleyebiliriz.
Birçok yer 2017’den bu yana en soğuk birkaç kış ayını yaşayabilir.
Soğuklar çoğunlukla Karadeniz üzerinden geleceği için, özellikle İstanbul,Marmara’nın doğusu ve KaradenizBölgesi’nde bol bol yağış görülecek. Bu yağışlar sahillerde zaman zaman yağmur ve sulu kar, bazen de kar şeklinde olacak. En az bir adet çok soğuk / karlı bir Karadeniz sistemi bu bölgeleri etkileyecek (en çok nereyi, bunu şimdiden bilemeyiz).
Balkanlar üzerinden sarkacak birkaç soğuk dalga, kar yağışlarının iç bölgelerde de etkili olmasını sağlayacak alçak basınçların oluşumunu tetikleyecek.
Kuzeyli hava akımları sebebiyle yağışlı sistemlerin rotası da değişecek. Trakya, Ege, Batı Akdeniz gibi en batıda kalan bölgelerde yağışlar epey seyrekleşebilir.
Soğukların güneye doğru inmesi ile Doğu Akdeniz – Doğu/Güneydoğu Anadolu yağışlı sistem rotası devreye girecek. Bu rota üzerinde bol yağmur, yükseklerinde bol kar muhtemeldir.
Kuraklık: Ovacık ve Ağrı’daki kayak merkezleri sezonu açamadı
Öte yandan hava sıcaklığının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi kayak merkezilerini de olumsuz etkiledi.
Doğu Anadolu Bölgesi‘nde çetin kış şartlarının yaşandığı ve metrelerce karla özdeşleşen yerleşim yerlerinden Ağrı ve Tunceli‘nin Ovacık ilçesinde, kuraklık nedeniyle kayak merkezleri sezonu açamadı.
Fotoğraf: Sidar Can Eren – AA
Önceki yıllarda aralık ve ocak aylarında metrelerce kar örtüsüyle kaplanan Ağrı ve Tunceli’de, bu kış mevsimi kurak geçiyor.
Kar kalınlığının kayak yapmaya uygun olmadığı Ovacık Kayak Merkezi ile hiç kar bulunmayan Ağrı’daki Küpkıran Kayak Merkezi‘nin pistleri boş kaldı.
Kuraklık: Erzurum’da bahardan kalma günler yaşanıyor
Önceki yıllarda kış aylarında hava sıcaklığının zaman zaman gece sıfırın altında 30 dereceye kadar düştüğü ve buzlanma nedeniyle sıklıkla kazaların meydana geldiği Erzurum‘da, bu sene gündüz 10 dereceye kadar çıkan sıcaklık değerleri kaydediliyor.
Fotoğraf: AA
“Erzurum, 11 ay beyaz, bir ay ayaz, gerisi de yaz gardaş, yaz” deyimiyle soğuk havası ozanların türkülerine de konu olan kentte, bahardan kalma günler yaşanıyor.
Kentte güneşli havayı fırsat bilenler park, bahçe ve mesire alanlarında zaman geçirdi.Karsız ve güneşli kış günleri geçirmenin şaşkınlığını yaşayan yöre halkı, çocuklarıyla piknik yaptı, Erzurum Kalesi, Çifte Minareli Medrese ve Yakutiye Medresesi gibi tarihi mekanların etrafındaki yeşil alanlarda zaman geçirdi.
Kuraklık: Güneydoğu’da tarım endişesi
Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘nde etkisini sürdüren meteorolojik kuraklık tarımsal üretim yapanları endişelendiriyor.
Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Ali Çullu, Türkiye’de son yıllarda kuraklığın etkisinin daha çok hissedilmeye başladığını söylüyor.
Fotoğraf: Yasin Dikme – AA
Önceki yıllarda ortalama her 10 yılda bir kuraklık etkisi görülürken son 10 yılda beş kez kuraklığın ülke genelinde etkili olduğunu anlatan Çullu, 2021 ve 2022’de arka arkaya meydana gelen kuraklığın özellikle Güneydoğu, Doğu, İçAnadolu ve kısmen de Akdeniz ve Marmara bölgelerinde tarımsal ve doğal dengeyi bozduğunu ifade ediyor.
Kuraklık: Kızkuşları güneye göçmedi
Kar yağışının henüz olmadığı Ağrı Dağı Milli Parkı‘nda, Afrika‘ya göçmesi gereken kızkuşu görüntülendi.
Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin (IUCN) “Tehdite Açık” koduyla nesli tükenmekte olan türler arasında kırmızı listeye aldığı kızkuşu (Vanellus vanellus), Ağrı Dağı Milli Parkı’ndaki sulak alanlarda görülüyor.
Fotoğraf: Hüseyin Yıldız – AA
Yaz aylarında Kuzey Yarımküre‘yi kullanan kızkuşu, kış aylarında ise güneye göçerek kışı burada geçiriyor.
Göç esnasında Ağrı Dağı‘nın eteklerindeki sulak alanları kullanan kızkuşlarından bazıları, bu yıl kar yağışının olmadığı milli parktaki sulak alanlardan henüz göçmedi.