Ana Sayfa Blog Sayfa 452

Dünyamız çok hasta

İki hafta önce Nature’de yayınlanan bir makale dünyamızın çok hasta olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Gezegenimizde özellikle savunmasız ülkeler ve topluluklar için kabul edilen sekiz güvenlik sınırının yedisinin aşıldığı dergide yayınlanan makalede açıkça ortaya konuyor.

“Gezegensel sınırlar” kavramı, herkesin, özellikle de en savunmasız olanların temiz bir çevre hakkının yanı sıra su, gıda, enerji ve sağlık konusunda mutlak hakka sahip olduğu gerçeğini dikkate alacak şekilde belirlenmiş. Aşağıdaki şekildeki kırmızı dairesel çizgiler, gezegenimiz için ‘güvenli’ olan sınırı gösteriyor. Yeşil alan, hem gezegen için güvenli olan hem de dünyanın en savunmasız nüfuslarını koruyan güvenli ve adil eşiği temsil ediyor. Dünya şeklindeki simgeler, belirlenen sekiz alanın yedisinde güvenli ve adil bir dünya için eşiklerin aşıldığını gösteriyor. Çalışmada sadece dünya ekosistemi için genel verilere bakmakla yetinmiyor, ülkeler, etnik topluluklar, cinsiyetler üzerinde farklı etkilere de bakıyor. Böylece zararı önleme açısından adaletli bir yaklaşımın nasıl olmasını da tartışıyor.

Earth Commission tarafından yayımlanan raporda iklim değişikliği, hava kirliliği, aşırı gübre kullanımından kaynaklanan fosfor ve nitrojen kirliliği, yer altı su kaynakların azalması ve kirliliği, yerüstü su kaynakları, doğal çevre ve yapay çevre sorunları araştırılmış. Sonuç olarak hava kirliliği dışındaki tehditler küresel tehlike boyutunda bulunmuş. Bilim adamları grubunun araştırmasına göre hava kirliliği de yerel ve bölgesel düzeyde tehlikeli bulunurken sistematik olarak gezegenin tamamı için güvenlik sınırlarını tam olarak geçememiş.

‘Hastalık’ tedavi edilmediği gibi ilerlemesine göz yumuluyor

Çalışmada dünya üzerindeki en riskli bölgeler olarak Doğu Avrupa, Güney Asya, Orta Doğu, Güney Doğu Asya, Afrika’nın büyük bölümü, Brezilya, Meksika, Çin ve ABD’nin batı bölgelerinin bir bölümü “sıcak noktalar” olarak bulunmuş. Araştırma grubu dünyanın 2/3’sinin tatlı su yeterlilik kriterlerini karşılamadığını da belirtiyor. Araştırma grubuna göre dünya ‘ekosistem sınırlarının’ neredeyse tamamında tehlike bölgesinin içinde…

Çalışma grubundan Kristie Elbi’ye göre “Dünya bir insan gibi yıllık hekim muayenesinden geçseydi, hekim dünyanın çok hasta olduğunu ve hastalığının yıldan yıla kötüleştiğini” söylerdi. Araştırma grubu yine de umutlu… Onlara göre dünyanın hastalığı henüz terminal dönemde değil. Yani etkin bir tedavi ile iyileştirilebilir. Ancak çalışmanın birinci yazarı ve Almanya’daki Postdam İklim Etkisi Araştırmaları Enstitüsü araştırmacılarından Johan Rockstrom’a göre bu yapılmadığı gibi tüm ölçütlerde yanlış yönde ilerleniyor. Yani hastalık tedavi edilmediği gibi, hastalığın ilerlemesine de bile bile göz yumuluyor. Günden güne çocuklar, yaşlılar, farklı ülkeler, hatta farklı türler daha fazla çevresel tehdit ile karşılaşıyor.

Rapor 2015 Paris İklim Antlaşması’nın ortaya koyduğu, sanayi öncesi zamanlardan bu yana 1.5 ° C derece ısınma sınırını kullanarak hazırlanmış. Şu ana kadar yaklaşık sanayi öncesi döneme göre dünyamız 1.1° C ısındı. Raporun birinci yazarı Rockstrom bu antlaşmaya göre iklim değişikliği açısından güvenlik sınırının geçilmediğini, ancak bunun insanların, özellikle de riskli grupların zarar görmediği anlamına gelmediğini belirtiyor. O nedenle de özellikle sürdürülebilirliğin yanı sıra çevre adaleti üzerinde de düşünmemiz ve somut adımlar atmamız gerekiyor.

Dünyamız hasta; hem de yıldan yıla durumu daha da kötüleşiyor. Birçok ülkede yoksullar, savunmasız toplumlar derinleşen ekolojik kriz nedeniyle günden güne daha büyük sağlık sorunları ile yüzleşiyor, sağlıklı bir çevrede yaşam haklarını kaybediyor. Üstelik sanayi öncesi döneme göre 1.1° C’lık ısınmada gelişiyor, bu durum… Paris İklim Antlaşması’nın 1.5° C, sağlanamazsa 2° C hedefinin çok altında yaşanıyor bu kriz… Bu araştırmada yer almayan bir bilim insanı olan Stanford Çevre Çalışmaları Şefi Chris Field “sürdürülebilirlik ile adaletin birbirinden ayrılmaması gerektiğini vurguluyor ve güvensiz koşulların yoksul ve savunmasız toplumların bulunduğu bölgelere yoğunlaşmasının kabul edilemez” olduğunu söylüyor.

İklim ve adalet; iklim değişikliğini önlemek, çevre adaletini sağlamak için dünyamızın tekrar ‘gezegensel sınırlarının’ içine çekilmesini sağlamak, onu tedavi etmek gerekiyor. Peki, bence şimdi öncelikle yanıtlanması gereken soru, yaşanan ekolojik krizin sorumlusu olan kapitalist sistem içinde; bunu gerçekleştirilmesinin mümkün olup olmadığı…

 

Çevre Günü yeşil yıkaması

Dünya Çevre Günü 5 haziranı geride bıraktık. Özel günler birçok kurum ve kişi için harika bir iletişim çalışması fırsatı yaratıyor, farkındalık artırıcı içerikler, herkesin kendi yaptıklarını yaygınlaştırması, etkinlikler, internette hashtaglerin parlaması…

Bunun yanında üretim yöntemlerinde veya yaklaşımlarında hiçbir şey değiştirmeyen, hatta daha da hızlı modaya daha da hız katan markaların dünya çevre günü iletişimlerini de gördük, yine, 50 yıldır olduğu gibi.

Özel günler iletişim fırsatı sağlasa da bu şaşaalı iletişim çalışmalarının gölgelediği eylemsizlikler dünya için sürdürülebilir olmanın çok uzağında yer alıyor.

Özel gün iletişimi yıkamaya dönüşüyor

Yılın belirli günleri birçok konuda özel günler olarak ulusal ya da uluslararası olarak anılır, çoğu zaman da bu fırsat farkındalık arttırmak veya geniş kitlelere duyulmak için kullanılır. Dünya Çevre Günü de 1972 yılında yapılan BM Dünya Çevre Konferansı’ndan beri çevrenin korunması konusunda dünya çapında farkındalık yaratılması ve eylemde bulunulması amacıyla kutlanıyor. Birçok kurum güne özel post paylaşıyor, okullarda çocuklara çevre ile ilgili çalışmalar yaptırılıyor, gazetelerde köşe yazıları ve haberler, internette konuyla ilgili tık oranları artıyor, kimi hashtagler yükseliyor, bu hareketlilikten geri kalmayan birçok marka da çevre gününe özel iletişim yapıyor.

Markaların Çevre Günü iletişiminin yeşil yıkama üzerinde yükselmesinin ardında birçok etken var. Yeşil yıkamaya dair yasal düzenlemeler son birkaç yılda art arda gelmeye başlasa da çok geç ve çağın gerisinde kaldı. Özellikle son 10 yılda markalar özel günleri veya tüketicinin sürdürülebilirlik taleplerini kötüye kullanarak agresif bir şekilde yeşil yıkama kampanyaları yaptılar. Üretim koşullarında, yaklaşımında hiçbir şey değiştirmeyen hızlı moda markaları özel günleri ve “sürdürülebilirlik, yeşil, dünya” gibi kimi kelimeleri sahte kampanyalarla kullanarak tüketiciyi manipüle ettiler. Yeni düzenlemelerle bu kampanyaların bir kısmından geri adım atmak zorunda kalsalar da bu düzenlemelerin ne kadar etkili olacağını birlikte göreceğiz.

Üstelik tüketimin azalmasına yönelik olması gerek bu günün daha fazla tüketim, daha fazla ürün satmak için kullanılmaya çalışılması en kötüsü. Hızlı moda plastik ve kimyasal kullanımı, aşırı tüketim, sera gazı emisyonları, ormansızlaşma, monokültür tarımı, biyoçeşitliliğe verilen zarar, yeraltı sularının kirlenmesi, ısınma ile birlikte iklim krizine olan bütün olumsuz katkısına rağmen gerçek dönüşümlerden kaçıyor. Bunun yanında çevre gününde “canım dünyamız” temalı simli plastikli yeni koleksiyonlar, yeşil kıyafet giydirilmiş ünlülerle kampanyalar, tüketimi artırmaya yönelik pazarlama çalışmalarıyla tüm yıl yapmadıklarını yeşil gölgeler ardına saklamaya çalışmaya devam ediyorlar.

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Fashion Revolution (@fash_rev)’in paylaştığı bir gönderi

Hızlı moda günü kurtararak hayatta kalmayı başarabilecek mi?

Markaların yeşil yıkamalarını ve kötü uygulamalarını frenleyecek bir başka etmen de tüketicinin tepkisi. Çok geç de olsa gelen düzenlemelerin ardında da tüketicilerin, aktivistlerin, sivil toplumun çalışmalarının ve farkındalık artırıcı faaliyetlerinin etkisi var. Gün geçtikçe her renkte yıkamaya inanmak yerine gerçek dönüşüm isteyen daha çok tüketici markaların hedef kitlelerine dahil oluyor. Genç kuşakların bilgiye erişimi, dijitali kullanımı ve çevre aktivizmi bu derece belirleyiciyken markaların yeşil yıkamayı daha ne kadar, nasıl kullanmaya devam edecekleri kendi devamlılıkları için de belirleyici olacak gibi görünüyor.

Bu günün kutlanmaya başlamasının üzerinden geçen 50 yıl, aslında birçok şeyi dönüştürmek için çok yeterli bir süre, ama geldiğimiz noktada hâlâ farkındalık çalışması diye tüketiciye neyi satın alması gerektiğini söyleyen kampanyalardan ötesine geçemeyen yaklaşımlar görüyoruz. Farkındalık yaratmak ile sorumluluğu yalnızca tüketiciye yüklemek arasındaki farkı düşünmek gerek. Yasal düzenlemelerden devletler, uygulamasından da şirketler sorumluyken dönüşümün sorumluluğunu yalnızca tüketicinin satın alma eylemine yükleyen piyasa yanlısı yaklaşımlara temkinli yaklaşmak gerek. Dönüşüm birçok kurumu, kişiyi, etmeni kapsayan uzun bir yol ve bu sorumluluk paylaşılmalı. Bu sebeple tüketici tepkisi, talebi çok önemli olmasına rağmen asla yeterli değil ve sorumlu kurumlardan gerçek dönüşümler için gerçek adımları talep etmeye her zaman devam etmeliyiz.

Hemen önümüzdeki günler…

[email protected]

Önümüzdeki günlerde demokrasinin var olma hali, uygulanma biçimleri ve olası genişleme-derinleşme arayışları bakımından sivil topluma çok daha fazla iş düşecek gibi görünüyor.

Basit bir soru ile başlayalım: Ekolojik dengelerin korunması, iklim değişikliği ile ilgili gelişmeler karşısında hazırlıklı olabilmek, gelecek kuşaklara daha az riskli ve tahrip olmamış bir gezegen bırakabilmek için kime/ neye güvenebiliriz ve ne yapabiliriz?

Burada karşımıza çeşitli örgütlenme ölçekleri çıkıyor.

İlk akla gelen elbette uluslararası kuruluşların bu konulardaki bilgilendirici yayınları, uyarıları, öneri programları vb…

Daha sonra göreli bir demokratik işleyişe sahip veya otoriter-despotik, gelişmiş kapitalist devletler/ merkezi yönetimler veya daha yoksul/ kaynakları sınırlı ve birçok ölçüt bakımından geride kalmış/ olanakları çok sınırlı devletler var. Bu ulus devletlerin oluşturduğu federatif-bölgesel birlikleri de bu sıralamada ulusal devletlerle uluslararası örgütlenmeler arasına yerleştirebiliriz.

Sıralamada biraz daha alt ölçeklere geldiğimizde yerel yönetimler, bölge veya kent yönetimleri ile karşılaşıyoruz. Yerel yönetimlerin bazı türleri merkezi yönetimin taşrası, bazı türleri de özerk veya göreli serbestlikleri olan belediyeler biçimlerinde örgütlenmiş olabilir.

Sivil toplumun demokratikleşmedeki rolü

Yukarıdaki örgütlenme türlerinin hepsini “resmi” veya kurallar/ yasalar/ kalıplar vb. ile tanımlanmış ve yurttaşın ancak çeşitli dolayımlarla eriştiği veya etkileyebildiği (bazen de hiç ulaşmadığı) örgüt (ve dolayısıyla politika) düzeyleri olarak düşünebiliriz.

Ancak yukarıdaki ilk soru bakımından dikkate almamız gereken bir örgütlenme ölçeği daha var: Sivil toplumun kendi ihtiyaçlarına-taleplerine göre gönüllü olarak oluşturduğu yurttaş veya sivil toplum örgütlenmeleri… Bu tür örgütlenmelerin hangi düzeydeki ihtiyaçlar-talepler için örgütlenmiş olursa olsun teorik olarak tabanı geniş ama etki-uygulama ve dönüştürme kapasitesi bakımından son derece sınırlı olduğunu görmemiz gerekiyor.

Bu örgütlenmelerin, yani yurttaşın kendi düşünceleri-talepleri ve ihtiyaçları için bir araya gelmesi ve etki düzeyini artırabilmesi için en çok gereksinim duyduğu şey demokrasi.

Ama nasıl bir demokrasi? Kapsayıcı ve özgürlükçü bir demokrasi mi yoksa göstermelik ve sınırlı-otoriter bir demokrasi mi? Göreli düzeyde özgürlükler tanımlanmışsa bile, demokratik alan sınırlı/ genellikle sadece sandığa indirgenmiş kalıplayıcı bir demokrasi mi? Yoksa özgür bir biçimde örgütlenmelere/ bu örgütlerde özgür tartışmalara ve kararlara, karar uygulamalarına ve denetimlerine elverişli bir demokrasi mi?

Sivil toplumun yaşadığı yer veya yerleşim biriminde deneyimlediği demokrasinin genel niteliği bakımından,

  • despotizm (ve çok güçlü yasaklamalar),
  • yarı despotik temsili demokrasisinin geçerli olduğu (otoriter-seçimli demokrasi),
  • demokratik temsili demokrasi ve
  • temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye açılan ve sonuç olarak temsil dolayımını daraltmayı/ortadan kaldırmayı amaçlayan en özgürlükçü

örgütlenme biçimlerini düşünebiliriz. Bu sıralama bir bakıma toplumun politik olarak etkinliğini ve belirleyici olabilme düzeyini de gösteriyor.

Eğer toplumun/ toplumun üyesi olan bireylerin bağlı olduğu federatif veya üniter devletlerin ve onların sınırları içindeki yerel yönetimlerin/ belediyelerin demokrasi konusundaki genel yaklaşımı, belirlenmiş olan kodlar-kurallar ve yasalar katılımcı bir demokrasiye doğru evrimi öngörmüyorsa ve bu anlayışın çok daha öncesinde sınırlar-engeller belirliyorsa sivil toplumun etkili olabilmesi, kararları etkileyebilmesi ve uygulamaları denetleyebilmesi oldukça sınırlı veya toptan olanaksız demektir.

Sivil bireyler nasıl örgütlenebilir/örgütlenmeli?

Türkiye’deki demokrasinin genel özelliklerinin, yukarıdaki sıralamaya göre ikinci sıradan birinci sıraya doğru yaklaşmakta olması riski ile karşı-karşıya olduğumuz bir ortamda eğer ilk soru bakımından bir şeyler yapabileceksek, yani toprağı, suyu, havayı ve biyolojik çeşitliliği korumak ve bunu da insan haklarına uygun bir biçimde yapabilmek istiyorsak demokrasinin genel kalitesi sıralamasında, üçüncü sıradan dördüncü sıraya geçebilmek için çabalamamız gerekir.

Sivil bireyler olarak, katılımcı demokrasinin olanaklarını tanımlamak-düzenleyebilmek ve uygulayabilmek bakımından önümüzde çeşitli örgütlenme ölçekleri olduğunu düşünebiliriz:

  • Öncelikle, kendi sivil toplum örgütümüzde veya girişiminde ne kadar katılımcı-demokratik/ eşitlikçi-hiyerarşiden uzak ve etkin bir çalışma ortamı yaratabiliyoruz?
  • Bu örgütlenmenin benzer veya işbirliği yapmaya elverişli diğer sivil toplum örgütleriyle ilişki kurma, beraberlik veya ortak programlar geliştirebilme ve uygulama becerileri bakımından “katılımcı demokrasi” ufkunu yaratma ve geliştirme deneyimi ne kadar? Bu düzeyde saydam-hesap verebilir ve etkin bir mekanizma (katılımcı demokratik bir işleyiş) yaratabiliyor muyuz?
  • İçinde bulunduğumuz sivil ve özgür örgütlenme biçimleriyle veya diğer ortaklarla birlikte davranarak-kooperatif biçimde çalıştığımız örgütlenmelerle birlikte, yaşadığımız çevrenin yerel yönetimleriyle/ belediyeleriyle demokratik (olabildiği kadar eşitler arası, katılımcı ve etkin) bir ilişki/ işbirliği mekanizması yaratabiliyor muyuz? Yerel yönetimlerle birlikte, program geliştirebiliyor ve ortakların her birinin kendi olanaklarına göre kaynaklarını kullanmasıyla uygulamalar/ uygulama denetimleri sağlayabiliyor muyuz?

Geçtiğimiz günlerde Denge ve Denetleme Ağı (DDA), “Sivil Toplumdan Yeni Hükümet ve Meclis’e Sorular” başlıklı bir metin yayınladı. Buradaki başlıklar:

  • “Kuvvetler ayrılığı ivedilikle tesis edilecek mi?”
  • “6284 ve kanunla tanınan haklar korumanız altında olacak mı?”
  • “Engelliler ile ilgili mevzuat, BM Engelli Hakları Sözleşmesi’ne uygun olarak değişecek mi?
  • “Yoksullukla mücadele ve önlemede hak temelli politikalar uygulanacak mı?”

biçiminde özetlenmiş.

Yaşadığımız dünyanın demokratik olanaklarını ne kadar kullanabiliyor ve genişletebiliyorsak, bu verili ortamda politik çabalar için örgütlenme ve kendi sivil toplum yaşamını dönüştürme- iyileştirme çalışmaları yapabiliriz. Önümüzdeki dönem, “yapabileceğimizi yapmak” için örgütlenmeyi geliştirebilir ve bu örgütlenmeyi etkin bir biçimde harekete geçirmek için bütün enerjimizle çalışabiliriz. DDA’nın meclis için hazırladığı türden soruları formüle etmek ve bu sorular doğrultusunda varılabilecek yerlere doğru ilerleyebilmek için çaba gösterebiliriz.

‘Bizi kolektif çaba onaracak’

Bunun için, çalıştığımız sivil toplum örgütü veya inisiyatifinden başlayarak, bir yandan demokrasiyi geliştirmek ve bu demokrasiyi işleterek etkinliğimiz artırmak için geliştirmesi gereken yaklaşımları bulmak bir yandan da bu örgütün (gerekiyorsa) ortaklıklar/ beraberlikler sağlayarak etki yarıçapını geliştirmek üzere arayış içinde olabiliriz. Yaşadığımız yerin yerel yönetimini ve belediyesini, bu gelişmiş demokrasiyi kullanarak işbirliğine ve birlikte geliştirilecek programlara, ortak uygulamalara çağırabiliriz.

Şöyle düşünelim örneğin: Yaşadığımız yerin (habitatın) ekolojik sorunları/ gereksinmeleri neler? Bunlar için ne tür iyileştirmeler, yeni düzenlemeler veya dönüşümler düşünülebilir? Bunları yapmak için kaynakları nasıl bulabilir/ çoğaltabiliriz? Uygulamanın etki alanımı genişletebilmek için ne tür ortaklıklar/ beraberlikler/ işbirliği programları vb. düşünebiliriz? Bu kooperatif çalışmayı belediye veya bir belediye alt birimi ile birlikte yapabilmek için, yeni bir akıl/ yeni bir model düşünebilir miyiz vb.

Sokağımızdaki ağaçlardan, otoparklardan veya çocuk bahçesinden, mahalle parkından, buraların genişletilmesi-daraltılması, bakımı ve denetimi sorunlarından başlayabiliriz. Atıklara/ atıkların geri kazanımına, altyapı iyileştirmelerine, enerji ve su kullanımında tasarrufa veya verimlilik artışına, tüketim maddelerindeki dayanışmanın örgütlenmesine, bazı eşyaların yeniden kullanımı için onarımına/ ortak onarım atölyelerine ve buradaki örtük bilgilerin paylaşımına kadar, binlerce küçük olay/ olgu için yaratıcı düşünceyi harekete geçirebiliriz.

Toplumsal cinsiyet, demografik yaş, ya da aidiyet-kültür veya sınıf gibi farklara dayalı ayrımcılığı olabildiğince ortadan kaldıran ve eşitliğe doğru ufkunu genişleten yerel düşüncelere, örgütlenmelere ve birlikte iş yapma pratiğine ihtiyacımız var.

Yaşadığımız baskıcı ortamını bunalımından, hissettiğimiz yenilginin depresyonundan kurtulmak ve yeniden denemek/ işlevli olabilmek için yaratacağımız kolektif çaba bizi onaracak ve iyileştirecek…

Neden yapamayalım?

 

[Bir şarkının hikayesi] Tina Turner/ The Best

Rolling Stone dergisi tarafından “Tüm Zamanların En İyi 100 Şarkıcısı” arasında gösterilen ve ünlü dergiye kapak olmayı başarmış ilk siyah sanatçı ve ilk kadın olan Tina Turner, geçtiğimiz ay hayata gözlerini yumdu.

Kız kardeşinin barmaid olarak çalıştığı barda, Ike Turner ile tanışması ile başlayan müzik kariyerinde, ancak 44 yaşına geldiğinde “Star” seviyesine yükselmeyi başaran Turner, kendine has pürüzlü ve güçlü sesi, sahne enerjisi ve elbette “meşhur bacakları” ile tanınıyordu.

1939’da Anna Mae Bullock adı ile dünyaya gelen sanatçı, kocasının tacizlerine dayanamayıp evi terk eden annesinin ardından, 11 yaşında iken anneannesinin yanına taşındı. 16 yaşında iken tekrar annesinin yanına, St. Louis’e yerleşen Anna Mae, kız kardeşi Alline’in çalıştığı gece kulübünde çalan Kings of Rhythm grubunun saksafoncusu ile çıkmaya başladı ve grubun lideri Ike Turner ile arkadaş oldu.

Bir gece barda, grubun molası sırasında mikrofonu kapan Anna Mae, B.B King’in “You Know I Love You” adlı şarkısını öyle güzel seslendirdi ki, nihayet Ike Turner’ı da etkilemeyi başardı.  O geceden sonra hayatı tümüyle değişecek ve ona bir gün “Rock’n Roll’un Kraliçesi” unvanını kazandıracak olan müzik kariyeri başlayacaktı.

Tina ve İke Turner.

Anna Mae’den Tina’ya

1960 yılında Ike Turner, şarkıcı Art Lassiter için “A Fool In Love” adlı şarkıyı yazmıştı. Stüdyo kiralanmıştı ancak Art Lassiter kayda gelmeyince Anna Mae, şarkıyı onun yerine söylemeyi teklif etti. Gerekirse sonradan onun ses kaydı silinip yerine Lassiter’ın ses kaydı eklenebilirdi. Fakat kayıt çok başarılı olmuştu ve değiştirmeye hiç gerek kalmamıştı. Arka plana kız vokal grubu “The Ikettes”in vokalleri ilave edildi. Ona bir de sahne ismi gerekiyordu ve Anna Mae Bullock artık Tina Turner olmuştu.

A Fool In Love”, Bilboard Hot 100 ‘de de 27.sıraya kadar tırmandı. Şarkının başarısının ardından Ike &Tina Turner Revueturneleri başladı. Artık David Bowie, Ray Charles, Elton John, Elvis Presley gibi ünlülerle sahne alıyorlardı. 1969 yılında, Rolling Stones’un Amerika turnesinde, açılış grubu olarak sahne alınca, popülariteleri de oldukça yükselmişti.

Tina’nın Ike’la olan ve şiddet gördüğü fırtınalı beraberliği 1967 yılına kadar sürdü. Bir turne başlangıcında yaşadıkları sert tartışma sonrasında Ike’ı terk etmiş ve boşanmalarının ardından başlayan solo kariyerinde, Rod Stewart, Rolling Stones gibi ünlülerin konserlerinde açılış sanatçısı olarak sahne almaya devam etmişti. Ama üç tane solo albüm çıkarmasına rağmen henüz hiçbir hit bir parçası yoktu.

1983 yılına gelindiğinde Turner, otellerde ve kulüplerde sahne alan “nostaljik bir aktris” olarak nitelendiriliyordu.

Muhteşem geri dönüş

O yıl Tina Turner, Al Green’in “Let’s Stay Together” adlı şarkısına bir cover çıkardı. İlk çıktığı 1971 yılında, Bilboard Hot 100’de liste başı olan şarkının, bu kez İngiltere listelerinde de altıncı sıraya, USA Bilboard Hot 100’de de 27’inci sıraya kadar çıkarak gösterdiği sürpriz başarının ardından Columbia Records, Tina Turner’a bir stüdyo albümü çıkarması için yeşil ışık yakacaktı ve iki haftada kaydedilen “Private Dancer” albümü, Turner’ın muhteşem “Geri Dönüşü olacaktı.

Tina Turner ve Bryan Adams.

Private Dancer”, Dire Strait’s in gitaristi Mark Knopfler’in bestesiydi ve şarkının bir kadın tarafından yorumlamasının daha uygun olduğunu düşünerek şarkıyı Tina Turner’a vermeye karar vermişti. Turner, daha sonra bir röportajında, şarkının bir “seks işçisi” ile ilgili olduğunun farkına varmadığını itiraf edecekti.

Turner’ın albümde bulunan ikinci hiti “What’s Love Got To Do With It”, Terry Britten ve Graham Lyle tarafından yazılmıştı ve Sir Cliff Richard ile Donna Summer’a da teklif edilmişti. Fakat turnayı gözünden vuran Tina olmuştu.

Albümdeki “We Don’t Need Another Hero” ve Bryan Adams’la düet yaptığı “It’s only Love” da, bu iki hit parçanın hiç de gerisinde kalmıyordu.

Albüm, 10 Milyon satarak beş platin plak ödülü aldı ve “What’s Love Got To Do With It”,  Turner ‘ın Bilboard Hot 100’de 1 numaraya yükselen ilk ve tek şarkısı oldu.

Ike Turner’dan boşanmasının ardından geçen uzun solo yıllarının ardınan “Private Dancer” albümü Tina Turner’ı tartışılmaz bir şekilde “Mega Star” seviyesine çıkarmıştı ve bu başarıyı ancak 44 yaşında iken yakalamıştı. Öyle kolayca “Rock’n Roll’un Kraliçesi” olunmuyordu.

Sanatçının bir sonraki hit parçası ise bu sefer onun imza şarkısı olacaktı.

1989 yılında Turner yeni albümü için şarkı seçiyordu ve birisi ona Gallerli şarkıcı Bonnie Tyler’ın bir yıl önce çıkardığı “Hide Your Heart” albümündeki “The Best “adlı şarkıyı önermişti. Şarkıyı daha önce Tina Turner için de şarkılar yazan ünlü besteci Holly Knight, Mike Chapman’la beraber bestelemişti.

Tina: Bildiğiniz gibi değil

Turner, Holly Knight’tan şarkıyı kendisi için tekrar düzenlemesini rica etti. Şarkıya bir köprü ilave etmek ve parçanın sonunda anahtar değiştirip bir üst tondan final yapmak istiyordu.

Knight şarkıyı baştan düzenledi, bazı sözleri değiştirdi ve parçaya bir de saksafon solosu ilave ettiler.

Turner şarkıyı yeni bir boyuta taşımıştı.

Bonnie Tyler, daha sonra “Dürüst olmak gerekirse, Turner parçayı benim yaptığımdan daha iyi yaptı” diyecekti.

 

Holly Knight da şarkının Turner tarafından bir hit’e dönüştürüldüğünü kabul etmişti: “Köşeli şarkıcılarla çalışmayı her zaman sevdim. Tina’nın pürüzlü tınısı olan benzersiz bir sesi var, O teknik olarak yetkin şarkıcı tiplerinizden değil. Öyle bir kişilik ve karakteri var ki onun için yazmak çok eğlenceli”

Nakaratı nedeniyle çoğunlukla hatalı olarak “Simply The Best” olarak da anılan “The Best”, Tina Turner ‘ın imza şarkısı oldu. Amerika’daki Schitt’s Creek adlı sitcom dizisinde kullanıldı, İskoç takımı Glasgow Rangers’ın taraftarları takımlarının şampiyon olduğu 2010 yılında yaptıkları kampanya ile “The Best”i İngiltere listelerinde 20 sene sonra ikinci kez Top 10’e taşıdılar.  Tina Turner, 1990 yılında Avustralya’ya giderek Rugby liginin tanıtım kampanyasını “The Best “ile yapmıştı. 30 yıl sonra 2020’de, şarkı gene Rugby liginin marşı olarak kullanıldı.

Tina Turner ve Mick Jagger.

Tina Turner, “The Best”i tüm konserlerinde icra etmeye devam ederek şarkının “Zamansız” yolculuğunu sürdürdü.

83 yaşında iken, İsviçre’deki evinde vefat eden Tina Turner’ın ardından Amerikan Başkanı Joe Biden, sanatçıyı, “her jenerasyonda bir kez görülebilecek yeteneklerden biri” olarak tanımladı. Rolling Stones’un solisti Mick Jagger ise, “İlham verici, sıcak, eğlenceli ve cömertti. Gençken bana çok yardımcı oldu ve onu asla unutmayacağım” dedi.

Kaynakça

  • Benitez Tina, Behind The song Lyrics “The Best” Tina Turner, American songwriter, Mayıs 2022
  • Eames T., The Story of… ‘The Best’ by Tina Turner, smooth radio, 30 Mayıs 2023
  • Songfacts, The Best
  • Wikipedia, Tina Turner, Ike Turner, Private Dancer, Let’s Stay Together.

 

İklim değişikliği atmosferik nehirleri nasıl daha da kötüleştirecek?

Yazan: Kasha Patel

Yeşil Gazete için çeviren: Canan Soylu

*

Geçtiğimiz haftalarda (2023 başı), Kaliforniya’yı vuran biz dizi fırtına, şiddetli yağmur ve ölümcül sel felaketleri getirdi. Atmosferik nehirler veya tropik bölgelerden akan uzun ve geniş su buharı bulutları ile ilişkili olanlar da dahil olmak üzere kışın tipik fırtınalar görülür. Fakat iklim bilimciler, dünya ısındıkça bu atmosferik nehir olaylarının daha da artabileceği ve daha fazla yıkım getirebileceği konusunda uyarıyor.

Başka bir deyişle, son olaylar önümüzdeki daha sıcak yıllarda yaşanacakların mütevazı bir önizlemesi olabilir.

Bu fırtınaların etkisi bir paradokstur. Atmosferik nehirler genellikle bir bölgenin su döngüsü için kritik öneme sahip yağışları sağlar. Bazen Mississippi Nehri‘nin 15 katı su taşıyan bu devasa nehirler, toplam 15 günden daha kısa bir sürede ABD‘nin batısındaki toplam yağışın yarısını taşır.

Ancak kısa sürede çok fazla yağmur yağması, toplumlar üzerinde yıkıcı etkiler yaratabilir. Atmosferik nehirler Kaliforniya’daki sel hasarının yaklaşık yüzde 90’ından sorumludur. Geçtiğimiz iki hafta boyunca yaşanan fırtınalar nedeniyle altyapı tahrip olmuş ve bir düzineden fazla insan hayatını kaybetmiştir.

Su yönetiminden sorumluların ve yerel yetkililerin gelecekteki olaylara daha iyi hazırlanmalarına yardımcı olmak için araştırmacılar, daha sıcak bir dünyanın atmosferik nehirlerin yağışını, yoğunluğunu, konumunu ve toplumsal etkilerini nasıl etkileyeceğini inceliyor. Bazı açılardan, iklim değişikliği şimdiden sistemler üzerinde zararlı etkiler yaratıyor.

Daha yoğun yağış

İklim değişikliğinin belki de en iyi anlaşılan yönlerinden biri yağmur üzerindeki etkisidir. Daha sıcak bir atmosferde buharlaşma oranları artar ve daha fazla sıvı su molekülünü havada buhar haline dönüştürür. Aslında, atmosfer her 1 santigrat derece artış için yaklaşık yüzde 7 daha fazla su tutabilir. Bu nem yüklü hava, tek seferde daha fazla miktarda yağış bırakarak yağmur olaylarının yoğunluğunu artırabilir.

Dünya atmosferi sanayi öncesi dönemden bu yana yaklaşık 1,3 santigrat derece ısındı ve araştırmacılar fırtınalarda, kasırgalarda günlük yağışlarda ve şimdi de atmosferik nehirlerde daha yoğun yağmur gözlemledi.

Yakın zamanda yapılan bir çalışmada araştırmacılar, iklim değişikliğinin Şubat 2017’de iki atmosferik nehirden gelen yağış miktarını artırdığını ve bunun da Kaliforniya’nın ikinci en büyük barajı olan Oroville Barajı’na önemli ölçüde zarar vererek 188.000 kişinin tahliye edilmesine neden olduğunu ortaya koydu. Atmosferik nehirler, fosil yakıtların yakılmasıyla ortaya çıkan ısınma nedeniyle yaklaşık yüzde 11 ve 15 daha fazla yağmur üretti.

Araştırmacılar, aynı olayların 21. yüzyılın sonunda öngörüldüğü gibi daha da sıcak bir dünyada gerçekleşmesi durumunda, yağış miktarlarının yüzde 20 ve 60 daha fazla olacağını tespit etti.

Bilim insanlarının, insan kaynaklı iklim değişikliğinin nasıl bir rol oynadığını belirlemek için mevcut atmosferik aktivitenin benzer bir derinlemesine analizini yapmaları gerekecek, ancak araştırmacılar iklim değişikliği nedeniyle artan yağışları görmenin kendilerini şaşırtmayacağını söylüyor.  Gelecekteki atmosferik nehirleri modelleyen diğer çalışmalar, ısınan bir dünyada yağışların şüphesiz artacağını – yüzde 40’a kadar daha fazla – gösteriyor.

2017’de Oroville Gölü’ndeki hasarlı dolusavak.

Northern Illinois Üniversitesi‘nde atmosfer araştırmacısı ve son çalışmanın başyazarı Allison Michaelis, “Atmosferik nehirlerle ilişkili daha fazla yağmur ve genel olarak daha fazla yağış görmemiz muhtemel” dedi.

Bazı atmosferik nehirlerin “iklim değişikliği ile ilişkili çevresel değişikliklere daha duyarlı” olabileceğini ve diğerlerine göre daha büyük değişiklikler gösterebileceğini de sözlerine ekledi.

Daha yoğun, daha maliyetli yıkım

Atmosferik nehirler, yerel topluluklar için bir felaket ya da nimet olabilirler. Daha küçük olaylar su rezervlerinin yenilenmesine yardımcı olabilir, ancak daha büyük veya kalıcı sistemler milyonlarca ila milyarlarca dolarlık sel hasarına neden olabilirler. Araştırmalar, daha sıcak bir dünyada atmosferik nehirlerin faydadan çok zarar verme eğiliminde olacağını göstermektedir.

Son araştırmalara göre, su kaynakları yönetimi için “çoğunlukla veya öncelikle tehlikeli” olan atmosferik nehirlerin sayısı artacağını, daha yakın aralıklarla meydana gelecek ve bir mevsimde daha fazla yağış düşeceğini öngörüyor. Aslında araştırmacılar, Amerika Birleşik Devletleri‘nin batısındaki atmosferik nehirlerin boyutunun yüzde 15 daha büyük olacağını ve her 1 santigrat derece artış için altı saat daha uzun süreceğini tahmin ediyor.

Bu daha yoğun atmosferik nehirler de daha sık hale gelecektir. Sanayi öncesi dönemde olduğu gibi insan kaynaklı iklim değişikliğinin olmadığı bir dünyada, yoğun atmosferik nehirler bir mevsimde zamanın yaklaşık yüzde 2’sinde meydana gelir. Isınmanın 3 dereceye ulaşması durumunda, bu nehirler bir mevsimdeki tüm atmosferik nehirlerin yüzde 8’inden fazlasını oluşturabilir.

Çalışmanın yazarları, dünyanın 3 santigrat derece ısınmaya ulaştığı bir durumda, daha yoğun olayların sel hasar maliyetlerini yüzyılın sonuna kadar 1 milyar dolardan yaklaşık 3 milyar dolara çıkarabileceğini tespit etti.

Çalışmanın başyazarı ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı‘nda araştırmacı bilim insanı olan Alan Rhoades, “Bu, ABD’nin batı kıyıları boyunca [en yoğun] olaylarda önemli bir artış anlamına geliyor. Bunun her bir santigrat derecelik ısınma için potansiyel sel sigortası hasarında kabaca 1 milyar dolar anlamına geldiğini bulduk” diye konuştu.

Rhoades, ısınmayı 3 santigrat derecenin altında tutmak için hala zaman olduğunu söyledi. Dünya’nın sıcaklığı 1,5 ila 2 santigrat derece arasında kalırsa, en yoğun atmosferik nehirler aynı sürenin yüzde 8’i yerine yüzde 4 ila 5’inde meydana gelebilir.

Daha az kar paketi

Atmosferik nehirler, ilkbahar ve yaz aylarında eridikçe önemli bir tatlı su kaynağı olarak hizmet veren dağ kar paketinin sağlanmasında kritik bir rol oynar. Bazı araştırmalar Sierra Nevada‘daki kar yığınının yaklaşık dörtte birini hava sistemlerinin sağladığını gösteriyor. Ancak sıcaklıklar arttıkça kar yağışı da azalıyor.

Araştırmalara göre, atmosferik nehirler kuzey Sierra Nevada‘ya daha az kar taşıyor, bunun yerine Dünya’nın aşırı sıcaklığı nedeniyle yağışlar yağmur olarak düşüyor.  Bu yağmurun bir kısmı nehirlere akarak sellere neden olabilir. Bazı durumlarda yağmur karların üzerine de düşerek erimeyi hızlandırabilir. Şubat 2017’de atmosferik nehirlerden gelen yağmur karın üzerine düşerek Oroville Barajı‘nın ana ve acil durum dolusavaklarına zarar veren akışa yol açmıştır.

Scripps Oşinografi Enstitüsü‘nde atmosferik nehirler üzerine çalışan Anna Wilson, “Buradaki asıl risk, Kaliforniya’nın tüm altyapısının- kar paketinden anladığımız kadarıyla, yani tüm kış boyunca- doğal bir rezervuar olarak inşa edilmiş olması” dedi: “Şimdi yıl boyunca daha fazla yağmur aldığımız durumlara giriyoruz. Bazen karın üzerine yağmur yağıyor.”

Soda Springs, Kaliforniya’daki Johnson Kanyonu’nda kros kayakçıları geçen yıl. (Nina Riggio/Bloomberg)

Araştırmacılar bu tür yağmur olaylarının Amerika Birleşik Devletleri‘nin batısında çoğalacağını öngörüyor. Kar üzerine yağmur olaylarının daha yüksek rakımlarda artması ve özellikle Sierra Nevada, Kolorado Nehri kaynakları ve Kanada Rocky Dağları‘nda sel riskini artırması bekleniyor.

Wilson ve diğer bilim insanları, su yöneticilerini yaklaşan şiddetli yağmur olayları hakkında daha iyi bilgilendirebilecek atmosferik nehir tahminlerini geliştirmek için çalışıyor. Wilson, bu durumlarda su yöneticilerinin, rezervuarları önceden açabileceklerini  ve atmosferik nehir olayı sırasında selleri önlemeye yardımcı olabileceklerine işaret etti.

Potansiyel yer değişiklikleri

Araştırmacılar hala nasıl olduğunu araştırıyor olsa da, iklim değişikliği atmosferik nehirlerin nereye indiğini de değiştirebilir.

Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi‘nde iklim bilimci olan Christine Shields, atmosferik nehirlerin düşük seviyeli jet akımı tarafından yönlendirildiğini söyledi. Ancak daha sıcak bir iklimin jet akımını ekvatora doğru itmesi bekleniyor. Shields ve meslektaşları, böyle bir değişimin kışın Güney Kaliforniya‘ya daha fazla atmosferik nehir olayı ve daha yüksek yağış oranları getireceğini tespit etti. Wilson gibi diğer bilim insanları da atmosferik nehirlerin enleme göre nasıl değişeceği ya da değişip değişmeyeceği konusunda henüz bir fikir birliği olmadığını söylüyor.

Shields, iklim değişikliğinin Batı Kıyısı boyunca atmosferik nehirlerin karaya çıkış yerini değiştirip değiştirmediğinin hala “açık bir soru” olduğunu belirtti.

Makalenin İngilizce orijinali

 

İklim Masası: Mega yangınlar biyoçeşitliliği tehdit ediyor, koruma şart

facebook sharing button
İklim değişikliğiyle ilgili güvenilir bilgileri yaygınlaştırmayı hedefleyen İklim Masası için bir makale kaleme alan Dr. Fulya Aydın Kandemir, iki yıl önce Manavgat‘ta çıkan yangınların biyoçeşitliğe etkilerini analiz etti.

2021 yılı temmuz ayında Antalya’nın Manavgat ilçesinde çıkan ve 10 gün süren zorlu mücadelelerle söndürülebilen orman yangınlarında, şehrin toplam orman alanının %5’inden fazlasına denk gelen yaklaşık 750 km² alan farklı şiddet seviyelerinde yandı.

Bu yangınlarda zarar gören ormanlık alanları ve yanan alanlardaki biyoçeşitlilik zararını analiz eden bir çalışmaya göre (Aydın-Kandemir ve Demir, 2023), birçok yaban hayatı türünün yaşam alanı zarar gördü. Üstelik zarar gören türler arasında, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından Kırmızı Liste kategorisinde sınıflandırılan ‘tehdide yakın’ ve ‘hassas’ türler de bulunuyor.

Araştırmada ayrıca, yanan toplam alanın yaklaşık %15’inin en yüksek derecede, yarısının ise orta derecenin farklı seviyelerinde zarar gördüğü belirlendi. Yükseltisi fazla olan alanlarda yüksek tür çeşitliliği bulunduğu, bu çeşitliliğin kentsel alana yaklaştıkça azaldığı tespit edildi. Öte yandan tür çeşitliliği gösteren bu alanların, aynı zamanda en yüksek şiddette yanmaya maruz kaldığı da araştırmanın sonuçları arasında.

Çalışmaya göre, bazı türlerin yangın sonrası rehabilitasyon ve iyileştirme süreci ile gelişim göstermesi mümkün. Ancak bunun için yanan alanların orman olarak korunması gerekiyor. Doğanın rehabilite olmasını beklemek şart.

Şekilde yüksek şiddette yanan alanlar kırmızı renkte gösteriliyor; yanma şiddeti azalırken renk turuncudan sarıya doğru değişiyor (Araştırmadan).

İklim değişikliği, Türkiye ormanlarını tehdit ediyor

Mega orman yangınları, dünya çapında büyük çevresel felaketler arasında yer alıyor. İklim ve hava koşulları, orman yangınlarının başlamasında ve yayılmasında etkili olan önemli etkenler arasında.

Hava sıcaklıklarındaki artış ve yağışların azalması, ölü örtü tabakasının ve yanıcı materyallerin neminin düşmesine sebep oluyor. Sonuç olarak tutuşma sıcaklıkları ve süresi de azalıyor. İklim değişikliğiyle birlikte yaşanan uzun süreli kuraklıklar, sıklaşan sıcak hava dalgaları, artan sıcaklıklar ve şiddetlenen yaz kuraklıkları, yangınların daha da şiddetli olmasına ve geniş alanları etkilemesine, yani ‘mega’ orman yangınlarına dönüşmesine neden oluyor. Bu konuda Türkiye, özellikle risk altında.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2014 yılında yayınlanan 5. Değerlendirme Raporu’na göre Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzası, iklim değişikliğinin olumsuzluklarından en fazla etkilenecek bölgeler arasında yer alıyor. Tam da bu nedenle, son yıllardaki orman yangınlarının önemli, hatta mega boyutlara ulaşması, ciddi bir endişe kaynağı.

56 memeli türünün yaşam alanı etkilendi

Türkiye tarihinin en büyük orman yangını olarak kayıtlara geçen 2021 Manavgat Mega Orman Yangını’nı inceleyen çalışmada, Avrupa Uzay Ajansı’nın servis ettiği Sentinel-2 uydu görüntüleri kullanılarak yanan alanlar belirlendi ve zararın büyüklüğü ortaya kondu: Yanan toplam 713 km² alanın yaklaşık %15’inin en yüksek derecede, yarısının ise orta derecenin farklı seviyelerinde zarar gördüğü belirlendi. Araştırmanın bir diğer önemli bulgusu ise, yangının biyoçeşitlilik üzerindeki etkisine dair.

Buna göre yangın, IUCN tarafından belirlenen Kırmızı Liste’de yer alan ve habitat verileri bulunan yaklaşık 56 memeli türünün yaşam alanını etkiledi.

Çalışmada ilk olarak biyoçeşitlilik modellemesi yöntemi kullanılarak yanan alanlardaki tür topluluklarının zenginliği, yani alanda kaç farklı tür bulunduğunu gösteren ölçütler analiz edildi. Memelilerden oluşan yaban hayatı türlerine odaklanılan çalışmalarda, yanan alan içinde bulunan tür zenginliği, türlerin nadirlik oranı ve tüm bölgedeki çeşitliliğin genel ölçütü gibi analizler yer aldı. Böylelikle yanan alanlardaki kayıp ve zararımız, hem nitelik hem de nicelik bakımından ortaya çıkmış oldu.

Endemizmi ve tür çeşitliliği en yüksek alanlar, en yüksek şiddette yandı

Araştırma sonucunda yanan alanlardaki örneklem alanlarında bulunan türlerin genel olarak yükseltisi fazla olan alanlarda yüksek çeşitlilik gösterdiği, kentsel alana yaklaştıkça bu çeşitliliğin azaldığı görüldü. Yüksek tür çeşitliliği gösteren bu alanların, yüksek şiddette yanmaya maruz kaldığı da araştırmanın sonuçları arasında.

Geniş bölgedeki tür çeşitliliğini de ölçen araştırma, bu türlerin de yine yanma şiddeti yüksek alanlar içinde kaldığını ortaya koyuyor. Bu bulgular, yanan alanlar içindeki tür zenginliğinin yangınlardan önemli ölçüde etkilendiğini gösteriyor.

Araştırmanın incelediği bir diğer unsur ise yanan alanlardaki endemizm (nadirlik). Çalışma, yanan alanların çok yüksek endemizm göstermediğini ortaya koyuyor. Öte yandan, yükseltisi fazla olan ve yanma şiddeti yüksek olarak tespit edilen alanlardaki endemizm oranının, diğer alanlardan fazla olduğu görülüyor.

Hassas türlerin yaşam alanları zarar gördü

Araştırmaya göre, Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan Ağaç yarasası (Nyctalus leisleri) türünün yaşam alanının neredeyse yarısı, yanan alanların içerisinde kaldı. Benzer şekilde, yalnızca Türkiye’de ve genellikle Akdeniz Bölgesi’nde bulunan ve Anadolu’yu eşsiz kılan küçük memeli türlerinden biri olan Kaya yediuyuru’nun (Dryomis laniger) yaşam alanı da önemli ölçüde zarar gördü.

Kaya yediuyuru.

Ancak Manavgat yangınından etkilenenler arasında geniş habitat alanına sahip türler de bulunuyor. Bunlar arasında Mısır meyve yarasası (Rousettus aegyptiacus), Anadolu serotin yarasası (Eptesicus anatolicus) ve Beyaz şeritli yarasa (Pipistrellus kuhlii) gibi türler sayılabilir.

Bu türlerin IUCN Kırmızı Liste kategorisinde sınıflandırıldığı da göz önünde bulundurulduğunda, orman yangını nedeniyle uğradıkları zarar, daha da kaygı verici hale geliyor.

IUCN’in Kırmızı Listesi, türlerin çeşitlilik durumu, karşı karşıya oldukları tehlike ve tehditler, tür sayısı gibi konuları değerlendirerek türleri farklı endişe kategorilerine göre sınıflandırıyor. Bu çalışmanın bulgularına göre, yangınlardan etkilenen türlerin yaklaşık %11’i, IUCN tarafından ‘hassas’ ve ‘tehdide yakın’ olarak sınıflandırılmış türler.

Üstelik yangınlar nedeniyle coğrafi alanların değişmesi ve tür çeşitliliği ile sayısının azalması, Kırmızı Liste kategorilerinin de olumsuz yönde değişebileceğinin sinyallerini veriyor. Tabii ki tür nüfuslarının azalmasında göçler, türler arası rekabet, av-avcı dengesinin bozulması, hava kirliliği gibi birçok faktör etkili olabiliyor. Ancak gelecekte yaşanacak büyük orman yangınları, durumun daha da kötüleşmesine, daha çok sayıda türün durumunun endişe verici olarak sınıflandırılmasına neden olabilir.

Ağaç yarasası.

Yangına dayanıklılık, türden türe değişiyor

Habitat alanı büyük oranda zarar gören türlerin aktivitelerinin, yangın öncesi zamana dönüp dönemediğini de inceleyen çalışmada, en fazla habitat alanı kaybı yaşayan tür olan Ağaç yarasasına odaklanıldı. Bu türün yangın sonrası aktivitelerinin incelenmesinde, Akdeniz Havzası’ndaki başka ülkelerde yapılan çalışmalardan da faydalanıldı.

İncelemede, Ağaç yarasasının yangın direncinin, yanma şiddetine bağlı olarak azaldığı ortaya çıktı. Çalışmada yer verilen araştırmalarda, türün yangınların öncesinde %40’a yaklaşan alan kaplama oranının, yangın sonrasında %14 seviyesine düştüğü görülüyor. Türün aktivitesi, bir daha yangın öncesi seviyesine ulaşamamış. Bu bulgular, Ege ve Akdeniz bölgelerindeki yaşam alanının %56’sı etkilenen Ağaç yarasasının yangına dayanıklılığının oldukça zayıf olduğunu ortaya koyuyor.

Ancak yangına dayanıklılık, türden türe farklılık gösteriyor. Çalışmalar, Türkiye’nin en küçük yarasa çeşidi olan Bayağı cüce yarasasının yangın sonrası aktivitelerinin önce düştüğüne, ancak daha sonra gelişim gösterdiğine işaret ediyor.

Yarasalar, ekosistemde kritik rol oynuyor

Orman yangınlarının yaban hayvanlarına en büyük zararı, sebep olduğu habitat bozulması dolayısıyla gerçekleşiyor ve farklı ölçülerde de olsa tüm türleri etkiliyor. Tür çeşitliliğinin yaşam zincirindeki önemi ve en küçük türlerin dahi üstlendiği kritik rol dikkate alındığında, yaşanan kayıplar, geri dönüşü mümkün olmayan sorunlara sebep oluyorlar.

Örneğin habitat alanı orman yangınlarında zarar gören yarasaların hayatta kalma oranlarının düştüğü ve başka türlerle rekabetinin arttığı, bilim insanları tarafından bilinen bir durum. Bu ise yarasaların, insan ile etkileşebileceği kent alanlarına daha da yaklaşması sonucunu doğuruyor. Nihayetinde, insanın, doğanın içerdiği farklı patojenler ile temas olasılığının artması anlamına geliyor.

Kısacası ‘yarasa’ deyip geçmemek gerekiyor. Hep olumsuz yanları konuşulsa da sivrisinek ve böcek gibi canlıları yiyerek artışlarına engel olan ve sıtma gibi hastalıkların önlenmesinde rol oynayan yarasalar, sistemin önemli bir parçası ve yangınlar, en çok onların hayatta kalma oranlarına zarar veriyor.

Büyük memeliler bile zaman içinde toparlanabilir

Yangınların sebep olduğu zararlara rağmen, büyük memelilerin bile toparlanması imkansız değil; yalnızca zaman alacak. Türlerin rehabilitasyonu ve toparlanma süreci için, yanan alanların kesinlikle başka arazi kullanımlarına dönüştürülmemesi ve doğanın rehabilite olmasının beklenmesi gerekiyor. Boz ayı, Karakulak ve Yaban keçisi gibi büyük türlerin dahi yanmış habitatlarda zaman içinde üreyip çoğalabildiği biliniyor.

Kayıtlara göre büyük memeli türleri, bu habitatları etkin bir şekilde kullanıyor. Yanma sonrasında tekrar yayılım gösterebiliyorlar. Yanmış alanların kendi haline bırakılması durumunda, bölgedeki büyük memeli türleri yaklaşık 10-15 yıl içinde toparlanabiliyor. Bazı çalışmalar, bu türlerin yangın göçü ile yakın alanlarda yeni yaşam alanları oluşturabildiğini de gösteriyor.

Mevcut kayıplar, büyük veya küçük bazı memeli türleri için, eski haline dönebilecek durumda. Bu nedenle, doğrudan yangın kaynaklı, habitat hasarı, yangın göçü gibi zararların dikkatle incelenmesi, özellikle Karakulak gibi bazı hassas türlerin ve biyoçeşitliliğin korunması için yaban hayatı koridorlarının planlanması gerekiyor.

Yangınlara önlem almak şart

Orman yangınlarının ivmelenen iklim değişikliği etkileri nedeni ile daha da büyük çaplı ve şiddetli olması ve yanan alan miktarının giderek büyümesi, geleceğimizi nasıl kurtaracağımız sorusunu da gündeme getiriyor.

Bu noktada karar vericilerin ve yöneticilerin planlama yaparken bilim insanlarıyla birlikte çalışmaları ve orman yangınları konusunda multidisipliner – sadece orman ve çevre mühendislerini değil, temel bilimci ve iklim bilimcileri de kapsayacak şekilde – ekipler oluşturulması önem taşıyor.

Bunun yanı sıra alınabilecek bazı önlemler de var: Öncelikle orman yangınları konusunda hassas alanların tespit edilmesi ve yangın sezonu öncesinde bu alanlara giriş-çıkışların yasaklanması gerekiyor. Bölgedeki yabancı canlıları, yani insanları tespit edecek kameralı sistemlerin ve alarm sistemlerinin kurulması; yangın havası erken uyarı sistemlerinin devreye alınması da atılabilecek önemli adımlar arasında.

2021 yangınlarını söndürmede yaşanan zorlukların tekrarlanmaması için, söndürme amacıyla yapılacak uçak, helikopter, akıllı yangın söndürme mühimmatları gibi tüm geliştirmelerin artırılması gerekiyor.

Yeni yangınlarla karşı karşıya kalmadan, biyoçeşitlilik modelleri ile ormanlarımızın zenginliklerinin ortaya çıkarılması ve yangınlardan sonra kayıp analizlerinin yapılması da büyük önem taşıyor. Yanan orman alanlarının başka arazi kullanımlarına açılmasını engelleyecek kanunların geliştirilmesi ve kati bir şekilde uygulanması, ayrıca orman köylülerinin kayıplarının tanzim edilmesi, uygulanması gereken politikalar arasında yer alıyor.

Ormanlarda yaşayan türlerin yangın anında kullanabilmeleri için kaçış koridorlarının oluşturulması, yaban hayvanlarının yangın sonrası davranışlarının gözlenmesi ve istilacı türlerin çoğalmalarının önüne geçilmesi, ormanları geleceğe miras bırakabilmek için gerekli.

Yangın anında değil, öncesindeki yardım çağrıları, işbirliği ve samimiyet, dünyada bizim dışımızdaki canlıların evlerini, bizim ise gezegenimizin en büyük karasal karbon yutaklarını korumanın en değerli yolu.

Sığır eti talebini karşılamak için altı yılda 800 milyondan fazla Amazon ağacı kesildi

Yazan: Andrew Wasley, Elisângela Mendonça, Youssr Youssef ve Robert Soutar

Yeşil Gazete için çeviren: Cemre Nayır

*

Yeni bir araştırmaya göre, iklim kriziyle mücadelede ormanın önemine ilişkin şiddetli uyarılara rağmen, dünyanın Brezilya sığır etine olan iştahını gidermek için Amazon yağmur ormanlarında sadece altı yılda 800 milyondan fazla ağaç kesildi.

Araştırmacı Gazetecilik Bürosu (TBIJ), Guardian, Repórter Brasil ve Forbidden Stories tarafından yapılan veri odaklı bir araştırma, büyükbaş hayvan yetiştiriciliğiyle bağlantılı sistematik ve geniş çaplı orman kaybını gözler önüne seriyor.

Brezilya sığır eti endüstrisi sürekli olarak ormansızlaşmayla ilişkilendirilen çiftliklerden uzak durma sözü vermişti. Ancak veriler, dünyanın dört bir yanına sığır eti ihraç eden et tesislerinin yakınında Amazon’un 1,7 milyon hektarlık (4,2 milyon dönüm) alanının yok edildiğini gösteriyor.

Araştırma, Forbidden Stories’in Bruno ve Dom projesinin bir parçası olarak; yerli halklar uzmanı Bruno Pereira ve Guardian’a uzun süre katkıda bulunmuş bir gazeteci olan Dom Phillips‘in çalışmalarını sürdürmek üzeren gerçekleştirildi.  İki kişi geçen yıl  Amazon’da öldürülmüştü.

Brezilya’daki ormansızlaşma, dönemin başkanı Jair Bolsonaro iktidarında, 2019-2022 yılları arasında artış gösterdi ve bunun bir numaralı nedeni sığır yetiştiriciliğiydi. Yeni başkan Luiz Inácio Lula da Silva‘nın yeni yönetimi ise yıkımı engelleme sözü verdi.

Ağustos 2020’de Amazonas eyaletinin Lábrea kentinde yanan orman. Fotoğraf: Christian Braga/Greenpeace

AidEnvironment danışmanlık şirketindeki araştırmacılar uydu görüntülerini, hayvan hareket kayıtlarını ve diğer verileri kullanarak 20’den fazla mezbahanın yakınındaki binlerce çiftlikte 2017 ile 2022 yılları arasında altı yıl boyunca tahmini orman kaybını hesapladı. Araştırma sonucunda Tüm et tesislerinin Brezilya’nın üç büyük sığır eti işletmecisi ve ihracatçısı olan JBS, Marfrig ve Minerva‘ya ait olduğu ortaya çıktı.

Araştırmacılar, her bir kesimhaneye tedarik sağlama olasılığı en yüksek olan çiftlikleri bulmak için “satın alma bölgelerine” baktı; bunlar tesis temsilcileriyle yapılan görüşmelerle de doğrulanan, ulaşım bağlantılarına ve diğer faktörlere bakılarak bulunan alanlardı. Tüm et tesislerinin AB, İngiltere ve Brezilya sığır etinin dünyadaki en büyük alıcısı olan Çin de dahil olmak üzere geniş çapta ihracat yaptığı tespit edildi.

Çalışma, çiftçilikle bağlantılı ormansızlaşmanın önemli noktalarından olan Mato Grosso, Pará ve Rondônia eyaletlerindeki mezbahalara odaklandı. JBS, Marfrig ve Minerva’ya tedarik sağlayan çiftliklerin toplam ormansızlaşma rakamının daha yüksek olması muhtemel, çünkü bu şirketler Amazon’un başka yerlerinde de tesisler işletmeyi sürdürüyor.

Her üç şirket de sürdürülebilirlik hedeflerine ulaştıklarından emin olmak için açık ve dürüst bir şekilde sıkı uyum prosedürleri işlettiklerini söylüyor.

Harita, Rondônia, Mata Grosso ve Pará’daki ‘satın alma bölgeleri’ içindeki mezbahaların ve ormansızlaştırmanın konumu göstermektedir.

Nestlé ve Lidl ve Aldi‘ye tedarik sağlayan Alman et şirketi Tönnies, araştırmada yer alan tesislerden et satın aldığı anlaşılan şirketler arasındaydı. Alıcılar listesinde, bazıları okul ve hastanelere hizmet veren catering işletmelerine tedarik sağlayan çeşitli AB ülkelerindeki düzinelerce toptan alıcılar da bulunuyordu.

Çalışmanın sonuçlarına ilişkin konuşan Nestlé yetkilileri, et kesimcilerinden ikisinin şu anda tedarik zincirinin bir parçası olmadığını belirterek “Standartlarımıza uyum konusundaki eksiklikleri gidermek istemeyen veya gideremeyen tedarikçilerimizle olan iş ilişkilerimizi gözden geçirebiliriz” dedi.

Tönnies ise “Bu Brezilyalı şirketler ihracat için yılda binlerce hayvan işliyor,” diyerek şirketlerinin aldıkları ürünlerin ormansızlaşmayla bağlantılı tesislerden elde edilip edilmediğinin belirsiz olduğunu iddia etti. Lidl ve Aldi ise sırasıyla 2021 ve 2022 yıllarında, Brezilya sığır eti satışını durdurduklarını açıkladı.

AB’ye gönderilen etlerin bir kısmı, tedarik zincirlerinde ormansızlaşmayla mücadele için tasarlanan yeni yasaları ihlal edebilir. Nisan ayında kabul edilen düzenlemeler, AB’ye getirilen ürünlerin Aralık 2020’den sonra gerçekleşen herhangi bir ormansızlaşma faaliyeti ile ilişkilendirilemeyeceği anlamına geliyor.

Mighty Earth savunma kuruluşunun kıdemli yöneticilerinden Alex Wijeratna şunları söyledi: “Amazon kritik bir eşiğin kenarında. Dolayısıyla bu rakamlar çok endişe verici çünkü Amazon bu sayıda ağacı kaybetmeyi göze alamaz… Bunun gezegen çapında etkileri olacaktır.”

AB Parlamento üyesi Delara Burkhardt da bulguların, ormansızlaşmayla mücadele için küresel çapta daha fazla yasal düzenleme yapılması ihtiyacını güçlendirdiğini kaydetti: “Amazon’un yok edilmesi sadece Brezilya’nın meselesi değildir. Bu aynı zamanda Amazon ormansızlaşmasını ithal eden AB, Birleşik Krallık veya Çin gibi dünyanın diğer bölgelerinin de meselesidir. Bu nedenle tüketici ülkeler, ithal ettikleri etin ormansızlaşmaya yol açmadan üretildiğinden emin olmak için tedarik zinciri yasaları çıkarmalıdır. İthal ormansızlaşmaya karşı yeni AB yasasının, Çin gibi diğer büyük ithalatçıların da izleyeceği bir model olmasını umuyorum.”

Marabá, Pará eyaletinde bir çiftlik.

Aidenvironment, JBS’ye ait 13 et tesisinin ormanların temizlendiği, kesildiği veya yakıldığı çiftliklerle bağlantılı olduğunu tespit etti. Marfrig’de altı, Minerva‘da üç tesis vardı.

Bruno ve Dom projesi için Guardian tarafından yapılan ayrı bir analize göre, bu şirketlere ait Amazon mezbahaları 2022 yılında hala Brezilya’dayken 5 milyar dolardan fazla değerde sığır eti işledi: Karmaşık tedarik zinciri boyunca buna daha fazla değer eklenecek ve ezici bir farkla bu endüstrinin ekonomik değeri Brezilya dışında, Pekin ve New York‘taki restoranların tabaklarında gerçekleştiriliyor. Son on yılda söz konusu şirketler tedarik zincirlerinin neden olduğu  ormansızlaşma nedeniyle defalarca eleştiriye maruz kaldı.

Başka şirketlerin de aynı alım bölgelerinden sığır tedarik ettiği biliniyor. Sığır eti tedarik zincirinin tamamının haritalandırılabildiği vakalarda, çalışma 2017’den bu yana şirket tesislerine doğrudan tedarik sağlayan çiftliklerde 100’den fazla orman kaybı vakası yaşandığını tahmin ediyor.

JBS’ye yaklaşık 500 sığır satan Mato Grosso eyaletindeki Pontes e Lacerda‘da bulunan São Pedro do Guaporé çiftliğinde şirket, gerekli incelemeler sonucunda bu çiftlikte usulsüzlük tespit edilmesi üzerine çiftliğin ‘engellendiğini’ söylemesine rağmen 2018-2021 yıllarında 2.000 hektardan fazla ormanlık alan tahrip edilmiş gibi görünüyor. Bu sığırları işleyen JBS et tesisinin son yıllarda İngiltere’ye ve başka yerlere sığır eti sattığı biliniyor.

Pontes e Lacerda’da bir çiftlik, 2015. Fotoğraf: Carolina Arantes

Aidenvironment’e göre çiftlik ayrıca 2018 ve 2019 yılları arasında üç et kesimcisine 18.000’den fazla hayvanın dolaylı tedarikiyle de bağlantılıydı. Her üç şirket de şu anda çiftlikten tedarik yapmadıklarını söyledi.

250’den fazla ormansızlaşma vakası dolaylı tedarikçilere (sığır yetiştiren veya besleyen ancak kesimden önce başka çiftliklere gönderen çiftlikler) atfedilebilir. (Bazı çiftlikler hem doğrudan hem de dolaylı tedarikçi olarak hareket ediyor).

Et şirketleri uzun zamandır karmaşık tedarik zincirlerine dahil olan çiftlikler arasındaki hareketleri izlemenin çok zor olduğunu söylüyor. Eleştirmenler bunun “kirli” bir ormansızlaştırma çiftliğindeki hayvanların kesimden önce sözde “temiz” bir çiftliğe götürülerek kökenlerinin gizlendiği “sığır aklama” işlemine olanak sağladığı kanısında. “Temiz bir çiftlik”, sahibi başka çiftliklerde ormansızlaştırma yapmış olsa bile, ormansızlaştırma nedeniyle ceza veya yaptırım geçmişi olmayan çiftliklere deniyor.

TBIJ ve Repórter Brasil, Dom Phillips ve Guardian ile birlikte çalışarak 2020’deki bir sığır aklama örneğini haberleştirdi. Ardından ekip, yasadışı ormansızlaştırma nedeniyle yaptırım uygulanan bir çiftlikteki ineklerin JBS kamyonlarıyla ikinci bir “temiz” çiftliğe taşındığını gösterdi. Haberin yayınlanmasının ardından JBS her iki çiftliğin sahibinden de alım yapmayı durdurdu.

Ancak araştırmamız, şirket sahibinin şu anda Brezilya’nın üç büyük et paketleyicisinden bir diğeri olan Marfrig‘e tedarik sağladığını ortaya çıkardı. Çiftliklerinden biri olan Mato Grosso eyaletindeki Estrela do Aripuanã hala yaptırım altında ancak uluslararası sığır eti tedarik zincirinin bir parçası olmaya devam ediyor.

Kayıtlar, 2021 ve 2022 yılları arasında yaklaşık 500 hayvanın tam olarak TBIJ’nin 2020 yılında araştırdığı güzergah boyunca taşındığını gösteriyor. Sığırlar, ambargo ya da diğer çevresel yaptırımların olmadığı, aynı şekilde “temiz” ikinci çiftlik olan Estrela do Sangue‘ye ulaştı.

Ayrı belgeler düzinelerce hayvanın Estrela do Sangue çiftliğinden Marfrig’in Tangará da Serra‘daki et tesisine taşındığını gösteriyor.

Geçen yıl, bir başka TBIJ araştırması da Tangará da Serra fabrikasını Brasnorte‘deki Menku Yerli bölgesinin işgaliyle ilişkilendirmişti.

Nakliye kayıtlarına göre tesis 2014 yılından bu yana Çin, Almanya, İspanya, İtalya, Hollanda ve İngiltere‘ye 1 milyar sterlin değerinden fazla sığır eti ürünü sattı.

Marfrig mezbahasında çalışan işçiler. Fotoğraf: Ricardo Funari/Lineair/Greenpeace

Marfrig yaptığı açıklamada, mal sahibinden sığır aldığını doğrulayarak şunları söyledi: “Marfrig yaptığı her işlemde sığır tedarik eden mülklerin durumunu kontrol eder. Kesim sırasında söz konusu çiftlik Marfrig’in sosyo-çevresel kriterleriyle uyumluydu, yani tesis ormansızlaşma, ambargo veya zorla çalıştırma olan bir bölgede, koruma biriminde veya Yerli topraklarında bulunmuyordu.”

Açıklamada şunlar da denildi: “Marfrig ‘sığır aklama’ olarak adlandırılan uygulamayı ve diğer tüm usulsüzlükleri kınamaktadır. Şirket tarafından onaylanan tüm tedarikçiler düzenli olarak kontrol edilir ve şirketin mevcut politikasında açıklanan zorunlu sosyo-çevresel kriterlere uymak zorundadır.”

Minerva da  “çiftliklerin durumunu takip ederek Minerva Foods tarafından satın alınan sığırların yasadışı olarak ormansızlaştırılmış alanlardan gelmemesini, çevresel ambargolara sahip olmamasını veya Yerli toprakları ve/veya geleneksel topluluklar ve koruma birimleriyle çakışmamasını sağladığını”” öne sürdü.

JBS ise araştırmada kullanılan “satın alma bölgeleri” metodolojisini sorgulayarak “tahmin, potansiyel maksimum satın alma bölgesini belirler, etkili satın alma bölgesini değil,” dedi. Ayrıca São Pedro do Guaporé çiftliğini, “herhangi bir usulsüzlük tespit edilir edilmez,” engellediğini açıkladı. Sorulduğunda ise tarih belirtilmedi.

Makalenin İngilizce orijinali

Yeşiller Partisi’nin seçim süreci nasıl geçti?

14 Mayıs 2023’te yapılan seçimlere, tarihi 40 yıla yaklaşan Yeşiller Partisi çizgisinde ilk defa, bağımsız adaylar dışında ve iddialı bir kampanya yürütme hedefini önümüze koyarak katıldık. Bu katılımın amacı TBMM‘de bulunacak ilk Yeşil milletvekillerinin bu seçim sonucunda seçilmesiydi elbette. Bu aynı zamanda 21 Eylül 2020’den beri devlet bürokrasisi ve hükümet yetkilileri tarafından engellenen bir partinin, “Biz buradayız ve fikirlerimizle karşınızdayız!” demesinin de bir yoluydu.

Yeşiller olarak enteresan bir seçim süreci yaşadık. Bu konuda not edilmesi gereken en önemli tarih 22 Mart 2023’tür. Bu tarihte HDP, kapatılma ihtimaline karşı seçime yönelik olarak hazır tuttuğu Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) ismi altında seçime girme kararı aldı. Bir anda Yeşiller Partisi’nin bazı üyelerinin (benim de) kurucusu olduğu, o güne kadar kamuoyunun ismini çok bilmediği bir parti, Türkiye‘nin en büyük 3. partisi oldu ve kulvar değiştirerek Kürt Sorunu’nun çözümünü temel mesele olarak gören geleneğin partisi haline geldi.

Yeşil Sol ile Yeşiller karışıklığı

Yeşiller ismi kimsenin tahmin etmediği bir şekilde, taşıdığı anlamlardan ve ideolojik bağlantılardan sıyrılarak gündemin üst basamaklarına tırmandı ve orada kaldı. Bu hamle ile Yeşiller Partisi olarak bizlerin hem partimizi, hem de yeşil ideolojiyi kamuoyuna duyurma sorumluluğumuz daha da arttı. 22 Mart’tan sonra sorumluluğumuz daha zorlu ve daha hayatî hale geldi. Hem bürokrasi ve siyasi mekanizmalar tarafından engellenerek hem de kendimizi taşıdığı ideolojik anlamlar haricinde başka bir kulvarda siyaset yapan bir parti ile karışan bir konumda bularak 14 Mayıs 2023’e ilerledik.

 

Seçim hedeflerimize adım adım ilerleyerek yaklaştık. Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’ne tek adayla gidilmesinin önemli olduğunu ve bu adayı da tüm demokrasi güçleri ile birlikte desteklediğimizi 31 Mart’ta kamuoyuna duyurduk. (Akılda kalması için not etmek isterim Emek ve Özgürlük İttifakı benzer bir kararı 28 Nisan’da kamuoyuna duyurdu.) 31 Mart’tan önce de Türkiye İşçi Partisi listelerinden aday olacağımızı ve Kemal Kılıçdaroğlu‘nu destekleyeceğimizi biliyorduk elbette fakat adım adım ilerlemek ve yukarda belirttiğim karışma halinin iki taraf için de sıkıntı olmaması ve farklılaşmanın netleşmesi için tüm kararlarımızı aynı anda açıklamadık. Millet İttifakı‘na değil, Kemal Kılıçdaroğlu’na verilen bu destek sonrasında TBMM Seçimleri’nde ise Emek ve Özgürlük İttifakı’nı destekleyeceğimizi 6 Nisan’da açıkladık. Son olarak da 9 Nisan’da adaylıkların kesinleşmesi sonrasında 11 Nisan’da bu kararımızı “TİP ile Yeşiller Meclise!” sloganı ile duyurduk ve çalışmalarımıza başladık.

Yeşiller Partisi’nin iki eş sözcüsü olarak sorumluluk aldık. Özlem Teke İstanbul 3. Bölge’de, ben de İstanbul 2. Bölge’de TİP listelerinden seçime girdik. Fakat yukarıda belirttiğim gibi amaç sadece 2. ve 3. Bölgeler ile sınırlı bir kampanya yapmak değildi. Yeşiller Partisi’nin, yeşil düşüncenin sesini duyurmak partimizin önüne koyduğu bir amaçtı. Fakat bunun yanında seçime giren ve iki yeşil aday olarak, savunduğumuz fikirleri ve mücadelemizi de seçim platformunu kullanarak hem niteliksel hem de niceliksel olarak geliştirmenin yollarını aradık.

Sokakta ve dijital ortamda propaganda

Yaklaşık 40 günlük, görece kısa bir sürede, imkânlarımız dâhilinde (ki bunu bir bahane ya da artık duyana bir şey ifade etmeyen bir adaletsizlik vurgusu için değil kayda geçmesi için söylüyorum. Beş katlı bir binanın yüzeyini kiralayabileceğimiz ama pankart bastırıp asamayacağımız bir bütçe ile hareket ettik.) bir kampanya sürdürüp hem sokakta hem de dijital platformlarda bulunmaya çalıştık. Yeşillerin Adayları olarak Akkuyu Nükleer Santrali‘ne ilk yakıtın getirilmesine karşı yeşil düşünceyi seçimlerde savunan iki aday olarak Akkuyu’da bulunduk. TİP Mersin Milletvekili Adayı Hakan Güneş ile birlikte üç aday olarak bu durumu protesto ettik.

Plastik çöp ithalatını, kadın emeğinin görmezden gelinemeyeceğini, kuraklığı, Marmara‘daki kirliliği, gıda üreticilerinin ve kentteki tüketicilerin sorunlarını, tarımdaki yıkımı, kent tarımını ve ithalata dayalı tarımın sorunlarını, temiz enerjinin çözüm olduğunu, deprem ve kentsel dönüşüm problemlerini dile getiren videolar çektik ve dolaşıma soktuk. Politikalarımızı anlatan broşürleri partililerin çok özverili çalışması ile İstanbullularla buluşturduk. Halk buluşmalarında ve toplantılarda konuştuk. Yeşil ideolojiyi, fikirlerimizi ve Türkiye’nin sorunlarına dair çözüm önerilerimizi anlattık. Bunlar sürecin güzel taraflarıydı. Eksik kaldığımız noktalar için hem partiyi, hem de adayları konu alan iç değerlendirmeler elbette yapılacaktır.

Kısaca çirkin tarafı hakkında da konuşmak lazım. 11 Nisan’dan 14 Mayıs’ta sonuçlar belli olana kadar yalan bilgilere dayalı olan ve kısmen Yeşiller Partisi’ni, çoğunlukla da listelerinden girdiğimiz Türkiye İşçi Partisi’ni hedef alan saldırı ve suçlamalar ile de karşılaştık. Bunlara da yanıt vermek için enerji harcadık. İçlerinden en komiği “Türkiye İşçi Partisi’nin sahte bir Yeşiller Partisi kurdurduğuna” yönelik iddiaydı herhalde. Fakat bu komik olması kadar bir fikrin, bir ideolojinin sadece sahibi olmanın yetmeyeceğini de bize göstermesi ve bu kampanyanın öneminin altını bir daha çizmesi açısından da önemliydi.

‘Tarihin doğru tarafındayız’

Türkiye İşçi Partisi 14 Mayıs’ta seçimlerden önemli bir başarıyla çıkıp sosyal demokrasinin solundaki partilerin makûs talihinin kader olmadığını, vizyoner ve varlığını ortaya koymayı (Biz buyuz, bize oy verin!) aşan bir politik çabanın başarılı olabileceğini tüm ülkeye gösterdi. Bunun içerisinde Yeşiller Partisi ve Yeşillerin Adayları olarak ne kadar payımız varsa o kadar mutluyuz. Seçim döneminde siyaset yapan tek yapının içinde olmaktan ise daha fazla mutluyuz.

Aday olduğumuz her iki bölgeden de birer milletvekilinin seçilmeyi başardığı seçimlerin sonucu TİP ve Yeşiller Partisi özelinde olumlu yanlar barındırsa da, Yeşiller Partisi olarak 14 Mayıs gecesi elbette Cumhur İttifakı’nın çoğunluk oylarını alması ve Recep Tayyip Erdoğan‘ın seçilmeye bir adım kalacak kadar yaklaşması sebebiyle üzgün ve yıkılmıştık.

Bu noktada Yeşiller tarihi açısından olumlu bir durumun altını çizmek istiyorum. Çünkü bu durum Yeşiller Partisi’nin seçim sürecindeki duruşunu açıklamak için önemli. Koskoca partiler daha ilk turun şokunu atlatamamışken ve bocalarken, biz, Türkiye’de ilk olarak 15 Mayıs 2023’te daha saat 10.00 olmamışken “Tarihin doğru tarafındayız! Milyonlarca insanız. Okullarda oy vermek için beklerken önümüzde arkamızda duran genç, yaşlı herkes ile aynı geleceği istiyoruz. Kafamızı kaldıralım! Milyonlarız! Kimse bizim varlığımıza rağmen bize zarar veremez!” diyerek 2. Tur için çalışmalara başlamıştık bile. Millet İttifakı bileşenleri sokağa çıkmamışken sokağa çıktık. Parti aidiyetini bir kenara bırakarak “Oylar Kemal’e” sloganıyla çalıştık. 15 Mayıs’tan 28 Mayıs’a kadar herhangi bir politik manevranın bu yolu değiştirmesine izin vermeyerek hareket ettik ve ilerledik.

 

Bugünden geçmişe bakınca süreç kaba hatlarıyla böyle görünüyor. Bir kaç ilçeye ve bir kaç konuya sıkışmış gibi görünen Yeşiller Partisi’nin afişleme ve tarama için gece yarılarına kadar şehrin sokaklarında ve yeşil fikriyatın çıkış noktası olan nükleer karşıtı mücadele için gereken yerlerde olduğu, ismini, fikrini ve varlığını savunduğu bir süreç geçirdik. Sonuçlara aldığımız doğru kararlar sonucunda Türkiye İşçi Partisi ile sevindik, Emek ve Özgürlük İttifakı ve Kemal Kılıçdaroğlu ile üzüldük.

Bugünden geleceğe bakınca bizi nasıl bir sürecin beklediği bir başka yazısının konusu. Fakat geleceğe dair şunu söylemem gerekir: Ne yazık ki bu seçimde de TBMM’ye bir ya da bir kaç Yeşil milletvekili giremedi ve bu ilkin yaşanması gelecek seçimlere kaldı. Ama 2023’te açılan bu yolun sonunun bu hedefe varacağı konusunda şüphem yok.

Peru’da El Niño etkisi: Yağışlar nedeniyle 18 bölgede olağanüstü hal ilan edildi

Peru hükümeti dün (8 Haziran), El Niño olayının yaklaşması nedeniyle şiddetli yağış riskine karşı ülkenin 25 bölgesinin 18’inde 60 günlük olağanüstü hal ilan etti.

Yerel basının aktardığına göre, hükümet, “zayıf veya olağanüstü” büyüklükteki bir iklim fenomeninin varlığının Peru kıyılarında ve And Dağları‘nın batı yamacında sellere ve kitlesel hareketlere yol açacağını ve bunun sonucunda kişisel ve maddi hasara yol açacağını belirten bir raporu göz önünde bulundurarak olağanüstü hal kararı aldı.

Resmi karar çerçevesinde, bölgesel ve yerel yönetimler, Ulusal Sivil Savunma Enstitüsü (Indeci) ve diğer kamu ve özel kuruluşlarla koordinasyon halinde “mevcut çok yüksek riski azaltmak için acil ve gerekli önlem ve eylemleri uygulama” planı yaptı.

Durum raporu nüfus, barınma, iletişim yolları, sağlık, eğitim ve yol altyapısının yanı sıra tarım arazileri ve diğer konularda tespit edilen çok yüksek riskin azaltılmasına yönelik önlem ve eylemlerin uygulanması gerektiğini ifade etti.

‣ El Niño zamanı geliyor: Benzeri görülmemiş sıcak dalgaları görülebilir
‣ Dünya Meteoroloji Örgütü: El Niño ihtimali arttıkça sıcaklık rekorları kırılacak

Kararname, bu olası senaryo göz önüne alındığında, bölgesel yetkililerin “yaklaşan tehlikeyi ele alma kapasitesine sahip olmadığını ve bu nedenle Ulusal Hükümet birimlerinin teknik ve operasyonel müdahalesinin gerekli olduğunu” belirtiyor.

Resmi gazete El Peruano‘da yayınlanan bir kararname ile resmiyet kazanan tedbir, Amazonas, Ancash, Arequipa, Ayacucho, Cajamarca, Huancavelica, Huánuco, Ica, Junín, La Libertad, Lambayeque, Lima, Moquegua, Pasco, Piura, San Martín, Tacna ve Tumbes bölgelerini kapsıyor. 

Mayıs ayında El Niño Ulusal Fenomen Çalışması’ndan (Enfen) sorumlu Çok Sektörlü Komisyon, mayıs ayında yaptığı bir uyarıda, fenomenin ülkeye nihai varışından sonra “kıyısal El Niño”nun en az 22 Eylül’de başlayan baharın başlangıcına kadar süreceğini kaydetmişti.

Peru’da 8 Şubat’ta meydana gelen son şiddetli yağışların yol açtığı sel ve toprak kaymalarında 40 kişi hayatını kaybetmişti.

‣ Araştırma: Küresel ısınma La Niña ve El Niño olaylarını daha güçlü hale getirecek
‣ İklim krizi El Nino’ları, El Nino’lar iklim krizini besliyor

El Niño nedir?

Doğu ve orta Pasifik Okyanusu‘ndaki okyanus sıcaklıklarında yaklaşık her üç ila beş yılda bir görülen yükseliş, El Niño’nun açık belirtilerinden biri. Bu durum dünya genelinde birbirini tetikleyen aşırı hava koşulları yaratarak bir yıla kadar etkili olabiliyor.

Bu dönemde doğu Pasifikte uzanan güney ABD gibi bölgelerde ortalamanın üzerinde yağış ve hatta tahribat yaratan toprak kaymaları yaşanabiliyor.

Okyanusun diğer ucundaki, Endonezya ve güneydoğu Asya gibi bölgelerde ise kuraklık etkili oluyor ve bu kuraklık yıkıcı orman yangınlarını tetikleyebiliyor.

Dünyanın diğer bölgelerinde ise yıkıcı sellergıda güvensizliğine yol açabilecek mahsul kayıplarıtropikal hastalıklardaki artış ve balık popülasyonlarında düşüş gibi etkiler gözlemleniyor.

Bu olayların tamamı, hem yerel hem de küresel ekonomileri zarara uğratabiliyor.

ODTÜ Onur Yürüyüşü’nde beş öğrenci gözaltına alındı: İşkence var

ODTÜ Rektörlüğü’nün bir maille yasakladığı ODTÜ Onur Yürüyüşü öncesi kampüse çevik kuvvet ve sivil polisler konuşlandırıldı. Fizik çimlerinde 16.00’da bir araya gelerek başlatacakları yürüyüş öncesi öğrenciler polis tarafından engellendi.

Şu ana kadar okulda en az beş gözaltı yapıldığı bildirildi. Gözaltına alınan öğrencilerin “İşkence var”diye bağırdığı görüldü. Öğrenciler okul içerisinden polislerin sert müdahalesine maruz kalarak gözaltına alındı.

Ne olmuştu?

ODTÜ‘te bugün (9 Haziran) gerçekleştirilmesi planlanan Onur Yürüyüşü öncesi ODTÜ Rektörlüğü‘nden geçen sene de olduğu gibi yine üniversite bileşenlerine mail atılmıştı.

Gerçekleştirilecek yürüyüşün “genel ahlak ve genel sağlığın” korunması için yürüyüşün yapılmaması gerektiğine işaret edilmişti. Geçen sene 8. İdare Mahkemesi yürüyüşün yasaklanmasını hukuksuz bulmuştu. Ancak ODTÜ Rektörlüğü yine aynı kararı aldı.

Yürüyüşün gerçekleştirilmesi durumunda “gerekli her türlü güvenlik önlemleri alınacaktır” denilmişti. ODTÜ LGBTIQAA+ Dayanışması‘ndan yasaklamaya rağmen yürüyüşün gerçekleştirileceğini duyurmuştu.