Ana Sayfa Blog Sayfa 323

İsrail-Hamas savaşında toplam ölü sayısı 6 bini aştı: Çoğu sivil, yaklaşık üçte biri çocuk

İsrail ile Filistinli militan grup Hamas arasındaki çatışmalar 17’nci gününde sürüyor. Çoğunu sivillerin oluşturduğu toplam ölü sayısı giderek artarken dünyanın dört bir yanından ateşkes ve barış çağrıları yükseliyor.

Gazze‘deki yetkililere göre 7 Ekim’den bu yana kuşatma altındaki bölgede en az 4 bin 651 kişi hayatını kaybetti, 14 bin 245 kişi yaralandı. Ölenlerin yaklaşık üçte birinin çocuk olduğu ifade edildi. İşgal altındaki Batı Şeria’da ölü sayısı 95’e, yaralı sayısı ise bin 650’ye yükseldi. İsrailde ise ölü sayısının bin 405, yaralı sayısının 5 bin 431’e ulaştığı kaydedildi.

İsrail, gece boyunca Gazze’ye saldırılarını sürdürdü. Hamas yetkilileri, hava saldırılarında en az 60 Filistinlinin öldüğünü, son 24 saat içerisinde ölen kişi sayısının 400’ü aştığını açıkladı.

İsrail, gece aralıksız sürdürdüğü bombardımanda birçok yerleşim birimini enkaza çevirdi. Refah’taki konut kulelerine düzenlenen saldırılarda ise 50 kişinin öldüğü sağlık görevlilerince doğrulandı. Enkaz altında halen çok insan olması nedeniyle bu sayının da artması bekleniyor.

Fotoğraf: Abed Khaled / AP
‣ İsrail-Hamas savaşı: 13 gündür Gazze’de her 15 dakikada bir çocuk öldürüldü

İsrail ordusu Gazze’de yüzlerce askeri hedefi vurduğunu açıkladı

İsrail ordusu gece boyunca Gazze Şeridi‘nde 320’den fazla askeri hedefe saldırı gerçekleştirdiğini açıkladı.

Ordu, silahlı grubun tünellerini, operasyonel karargahlarını ve gözlem noktalarını bombaladığını söyledi.

Ordu, kuşatma altındaki bölgeye yönelik uzun süredir konuşulan kara harekâtına gönderme yaparak, Gazze Şeridinde “manevra” hazırlığı yapan İsrail askeri güçlerini tehlikeye atabilecek bölgeleri imha ettiğini de ekledi.

Fotoğraf: Ibraheem Abu Mustafa / Reuters
‣ İsrail bombardımanı sürdürürken Gazze’de insani kriz derinleşiyor: İnsani felaketin eşiğindeyiz

İsrail güçleri Batı Şeria’ya baskın düzenledi

İsrail güçlerinin işgal altındaki Batı Şeria’da düzenlediği bir dizi baskın sırasında ateş açması sonucu en az iki kişi öldü, beş kişi de ağır yaralandı.

Filistin Yönetimi Sağlık Bakanlığı‘na göre olay Ramallah‘ın kuzeyindeki Jalazone mülteci kampına yapılan İsrail baskını sırasında meydana geldi.

Ramallah’ın yanı sıra Nablus‘ta da sabah erken saatlerde düzenlenen baskınlarda 123 Filistinli gözaltına alındı. Bunların 40’ının Gazze Şeridinden işçiler olduğu açıklandı. İsrail güçleri, gözaltına alınanlardan 37’sinin “Hamas üyesi” olduğunu iddia etti.

Baskında 20 Filistinli İsrail güçlerince gözaltına alındı.

Fotoğraf: Hannibal Hanschke / EPA
‣ İsrail Gazze’deki El Baptist Hastanesi’ni vurdu: En az 500 ölü

Hamas ve İsrail kara kuvvetleri Gazze’de çatıştı

Hamas’ın silahlı kanadı El Kassam Tugayları‘na göre Hamas savaşçıları dün (22 Ekim) Gazze Şeridi’ne sızan bir İsrail gücüyle çatışmaya girdi. Grup, çatışmanın Gazze’nin güneyindeki Han Yunus‘un doğusunda gerçekleştiğini söyledi.

Açıklamada, “Savaşçılar sızan güçle çatışmaya girerek iki buldozer ve bir tankı imha etti ve güvenli bir şekilde üsse dönmeden önce gücü geri çekilmeye zorladı” denildi.

İsrail ordusu da pazar günü Gazze’ye yapılan baskında bir askerin öldüğünü ve üç askerin yaralandığını doğruladı ve amacın Hamas’ın elindeki esirlerin yerini tespit etmek olduğunu belirtti.

Fotoğraf: Hannibal Hanschke / EPA
‣ Dünyadan barış çağrıları yükselirken İsrail tankları Gazze sınırına yaklaşıyor
‣ İsrail-Filistin savaşı: Mescid-i Aksa karıştı, HRW’den savaş suçu uyarısı

İsrail ordusu: Gazze’de en az 222 İsrailli esir alındı

İsrail ordusu son basın brifinginde 222 kişinin Hamas tarafından esir tutulduğunu açıkladı.

İsrail ordu sözcüsü Daniel Hagari gazetecilere yaptığı açıklamada, “Esirleri serbest bırakmak ve ailelerine teslim etmek için her türlü yönteme başvuracağız” dedi.

‣ İngiliz basınında ‘İsrail rüzgarı’: Guardian karikatüristini kovdu, BBC Arapça servisindeki altı gazeteciye soruşturma açtı

Lübnan-İsrail sınır bölgesinde binlerce kişi yerinden edildi

Lübnan yönetimi Hizbullah ve İsrail güçleri arasındaki sınır ötesi çatışmalar nedeniyle binlerce insan yerinden edildi. Lübnan-İsrail sınırının yaklaşık 100 km’si artık askeri bölge. Bu bölgede ya da yakınında yaşayan insanlar çatışmalardan kaçmak için Lübnan’ın içlerine doğru ilerlemeye başladı.

Lübnan’ın Sur kentinde bir okul, yerinden edilen insanların bir kısmı için sığınağa dönüştürüldü. Buradaki insanlar temel ihtiyaçların yetersizliğinden şikayet ediyor.

Yetkililer bu akınla başa çıkmakta zorlandıklarını ve bu tür bir insani krizle başa çıkmak için yeterli bütçeleri olmadığını söylüyor. Lübnan hükümetinin iflasın eğişinde olduğu belirtiliyor.

Fotoğraf: Zohra Bensemra / Reuters
‣ İsrail: Hamas rehineleri bırakana dek Gazze’ye gıda, su, ilaç, elektrik, yakıt yok

İsrail jetleri, Gazze’de bir camiyi daha vurdu

Gazze’deki İçişleri Bakanlığı‘na göre İsrail savaş uçaklarının Gazze Şeridi’nde bir camiyi daha vurduğunu belirtti. Bu saldırıyla 7 Ekim’den bu yana bölgede yıkılan cami sayısı 32’ye yükseldi.

Hava saldırısında Gazze’deki Şeyh Radvan mahallesinde bulunan Al-Noor Al-Mohammedi Camii hedef alındı.

‣ İsrail-Hamas savaşında yüzlerce sivil, en az sekiz gazeteci öldürüldü

İnsani yardımların üçüncü partisi Gazze’ye ulaştı

Mısır Kızılayı, üçüncü parti insani yardımı Refah sınır kapısından kuşatma altındaki bölgeye ulaştırdığını açıkladı.

Instagram hesabından yaptığı paylaşımda “Mısır Kızılayı, Filistin Kızılay Derneği‘ne teslim edilmek üzere Gazze Şeridi’ne üçüncü aşamada yardım malzemesi ulaştırdı” diyen Kızılay, “Yardım malzemesi temel tıbbi ve yardım ihtiyaçlarını içerecek şekilde hazırlandı” ifadelerine yer verdi.

Açıklamada yardım kamyonlarının sayısına dair bilgi verilmedi.

‣ İsrail-Hamas savaşında can kaybı 1500’e yükseldi: İsrail intikam için sivilleri öldürüyor

AB’den insani yardım için ateşkes çağrısı

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres‘in Gazze Şeridi’ne daha fazla yardım kamyonunun girebilmesi için ateşkes yapılması çağrısını yineledi.

Lüksemburg‘daki AB dışişleri bakanları toplantısına gelişinde gazetecilere yaptığı açıklamada Borrell, “Şu anda en önemli şey insani yardımın Gazze’ye girmesi. … Bence, insani desteğin gelmesine ve dağıtılmasına müsaade etmek için insani bir ateşkese ihtiyaç olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.

‣ İsrail, 50 yılın en ağır saldırısıyla karşı karşıya: Hamas’ın saldırılarında 700 kişi öldü
‣ İsrail Filistin’in Hamas güçlerine karşı ‘savaş’ ilan etti: Ölü sayısı 256’ya yükseldi

Rehineler için kara harekatının ertelenmesi gündemde

İsrail hükümeti üzerinde Gazze’ye planladığı kara harekâtını ertelemesi yönündeki baskı artıyor. ABD basınında yer alan haberlerde, Biden yönetiminin Hamas’ın elindeki rehinelerin kurtarılmasına zaman tanınması için harekâtın askıya alınması konusunda Binyamin Netanyahu hükümetine “tavsiyede bulunduğu” bildiriliyor. Öte yandan, rehinelerin ailelerinin Hamas’la müzakere edilmesi çağrısıyla İsrail’de düzenlediği eylemler devam ediyor.

Ailelerin İsrail Savunma Bakanlığı‘nın önünde önceki akşam Netanyahu’ya istifa çağrıları eşliğinde düzenlediği protestonun ardından, dün de İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog‘un Kudüs‘teki konutunun önünde eylem vardı. Hamas’ın 21 Ekim akşamı iki ABD’li rehineyi serbest bırakılmasıyla umutlanan aileler, kendi yakınlarının da bırakılması için Hamas’la müzakere çağrısı yaptı. Herzog’un 80 rehinenin ailesiyle görüştüğü sırada düzenlenen eylemde, kara harekâtının ertelenmesi istendi.

İsrail’deki kadın hakları hareketinin önde gelen isimlerinden Ruth Halperin-Kaddari ise “Müzakerelere girmeyi reddetmek, 7 Ekim’den sonra kalan en ufak güven kırıntısını da yok ediyor. Bu, devletle halk arasındaki sözleşmenin topyekûn ihlali” ifadelerini kullandı.

‣ İsrail toplumundan barış çağrıları yükseliyor: Filistin’deki işgale son verin!

Dünyanın dört bir yanında protestolar

Hamas-İsrail savaşına birçok noktadan protesto sesleri yükselmeye devam etti. Bazı ülkeler Filistin bazıları da İsrail yanlısı gösterilere sahne oldu.

ABD’nin Boston kentinde yüzlerce kişi kent meydanında toplanarak “Özgür Filistin” sloganları attı. Göstericiler Gazze’deki ablukayı durdurun yazılı pankartlar taşıdı.

ABD’nin Kuzey Carolina eyaletinde de Filistin yanlısı gösteriler düzenlendi. California eyaletinde ise İsrail destekçileri bir araya geldi.

İngiltere‘nin başkenti Londra‘daki Trafalgar Meydanı‘nda da İsrail yanlıları bir araya geldi. Yaklaşık 20 bin protestocu, ellerinde İsrail bayraklarıyla Hamas’ın elindeki rehineleri bırakmasını talep etti. Haber alınamayan İsraillilerin isimleri teker teker okundu.

Almanya‘nın başkenti Berlin‘de de Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier Brandenburg Kapısı‘ndaki etkinlikten seslenerek Yahudi karşıtlığına yönelik uyarılarda bulundu. Bu sırada Steinmeier’ın bulunduğu bölgeye yakın noktada yaklaşık 300 kişi İsrail karşıtı slogan attı. Polis, gruba müdahale etti. Gözaltına alınan protestocular oldu.

Fransa‘nın başkenti Paris‘te de Hamas saldırılarından bu yana ilk kez izinli bir şekilde Filistin’e destek gösterisi yapıldı. Binlerce kişi Filistin bayrağı sallarken; “Gazze, Paris sizinle birlikte”sloganı atıldı. Protestocular, Gazze’de ateşkes çağrısı yaptı.

Danimarka‘nın başkenti Kopenhag‘ta da binlerce kişi parlamento binasına yürüyüş gerçekleştirdi.

Pakistan‘ın Karaçi kentinde de Filistin yanlıları ABD Konsolosluğu‘nun  önünde bir araya geldi. ABD’nin İsrail’e verdiği destek protesto edildi.

Kenya’daki COP15’te uzlaşma: Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi hayata geçiyor

Kenya’nın başkenti Nairobi, Birleşmiş Milletler (BM) Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD) 15’inci Taraflar Konferansı’na (COP15) ve Bilimsel, Teknik ve Teknolojik Danışma Yardımcı Organı‘nın (SBSTTA25) 25’inci toplantısına ev sahipliği yaptı.

Dünyanın dört bir yanından gelen delegeler Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nin uygulanmasını ve ilerlemesinin izlenmesini destekleyen teknik altyapının diğer unsurlarını kapsayan tavsiyeler üzerinde uzlaştı.

COP15’in başkanı Zhou Guomei ise COP15 başarılı bir şekilde sonuçlandığını belirterek “Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesinin kabulü, merkezinde Birleşmiş Milletler’in yer aldığı çok taraflılık ve küresel biyoçeşitlilik yönetişimi için bir zaferdir” dedi.

İzleme sistemlerinin izlenmesi ve geliştirilmesi önemli

Zirvede Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu‘nun (IPBES) istilacı yabancı türler, biyolojik çeşitliliğin çoklu değerleri ve sürdürülebilir yaban hayatı yönetimi üzerine değerlendirmeler gibi çalışmaları ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) raporu da sözleşme kapsamındaki çalışmalar üzerindeki etkileri de dahil olmak üzere tartışıldı. Hükümetler, IPCC’nin 6. Değerlendirme Raporu’nda belirtilen iklim değişikliğinin biyolojik çeşitlilik üzerindeki olumsuz etkilerinin hızlanmasından duydukları endişeyi dile getirdi.

COP 15’te sözleşmenin tarafları, biyolojik çeşitlilik planlaması ve uygulamasına bilgi sağlamak amacıyla ulusal izleme sistemlerinin izlenmesi ve geliştirilmesinin önemini kabul etti. Hükümetler, izlemenin pratikte nasıl işleyeceği ile ilgili konuları ve tüm ülkeler için yüksek kaliteli, sağlam veri ve bilgilerin mevcut olmasını sağlamak için atılacak sonraki adımları da değerlendirdi.

Hükümetler Sekretarya’dan, taraflardan, diğer hükümetlerden, yerli halklardan ve yerel topluluklardan, kadınlardan ve gençlerden, diğer çok taraflı çevre anlaşmalarının sekretaryalarından, ilgili hükümetler arası kurum ve kuruluşlardan ve ilgili paydaşlardan görüş ve bilgi talep ederek, çerçevenin amaç ve hedeflerinin uygulanmasını destekleyebilecek mevcut araç ve rehberlerin kapsamlı bir incelemesini ve analizini yapmasını istedi.

Biyoçeşitlilik ve iklim değişikliği arasındaki ilgili bağlantılar konusunda farkındalığı artırmak için Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD) ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) arasındaki işbirliğinin geliştirilmesinin önemi vurgulandı.

Nairobi’deki bu toplantıda SBSTTA-25 tarafından hazırlanan tavsiyeler, 2024 yılında yapılması planlanan COP 16‘da kabul edilmek üzere gönderilecek. COP 17‘de ise Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nin uygulanmasındaki toplu ilerlemenin küresel bir değerlendirmesi yapılacak.

Türkiye ev sahipliği teklifini geri çekti

COP 16, COP-MOP-11 ve COP-MOP-5‘i kapsayacak olan bir sonraki BM Biyoçeşitlilik Konferansı’nın tarihi ve yeri henüz belirlenmedi. Toplantıyı düzenlemesi beklenen Türkiye, 6 Şubat’ta meydana gelen depremlerden kaynaklanan mücbir sebepler nedeniyle bu görevi yerine getirme teklifini geri çektiğini açıklamıştı.

Türkiye, 16. Biyoçeşitlilik Taraflar Konferansı’nın ev sahipliğinden çekildi

Potansiyel ev sahipleri ile görüşmeler devam ediyor. Herhangi bir ev sahibinin belirlenememesi halinde toplantılar Kanada‘nın Montreal kentinde, Sekretarya’nın merkezinde yapılacak.

Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi nedir?

7-19 Aralık 2022 tarihlerinde Montreal’de gerçekleşen BM Milletler Biyolojik Çeşitlilik Konferansı’nın 15. Taraflar Toplantısı’nın (COP 15) sonuç belgelerinden olan Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi, ekosistemlerin sürdürülmesi, geliştirilmesi ve eski haline getirilmesi, biyoçeşitliliğin “sürdürülebilir” kullanımı; türlerin ve habitatların insanlığa sağladığı gıda ve temiz su kaynağı gibi hizmetleri sunabilmelerini temin etmek, bitkilerden elde edilen ilaçlar gibi biyoçeşitlilikten sağlanan faydaların adil ve eşit bir şekilde paylaşılmasını ve yerli halkların haklarının korunmasını sağlamak, biyoçeşitlilik için fon sağlamak gibi hedefler içeriyor.

Hiranur Vakfı’ndaki ‘çocuğa cinsel istismar’ davasında karar çıktı: Toplam 66 yıl hapis cezası

İsmailağa cemaatine bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya G.’in, kızı H.K.G.’yi altı yaşındayken 29 yaşındaki Kadir İ. ile “evliliğe” zorlayarak istismara maruz bırakmasıyla ilgili davanın yedinci duruşması Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde görüldü.

Gizlilik kararı nedeniyle basına kapalı görülen duruşmada karar çıktı. Buna göre mahkeme, baba Yusuf Ziya G.’ye 20 yıl, H.K.G.’nin zorla “evlendirildiği” Kadir İ.‘ye  30 yıl, anne Fatıma G.’ye ise 16 yıl 8 ay hapis cezası verdi.

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, Kadir İ. hakkında “Çocuğun cinsel istismarı ve “Nitelikli cinsel saldırı” suçlarından 30 yıldan az olmamak, baba Yusuf Ziya G.ve anne Fatıma G. hakkında da “Çocuğun nitelikli cinsel istismarı” suçundan 18 yıldan az olmamak kaydıyla hapis cezası istenmişti.

Ne olmuştu?

BirGün yazarı gazeteci Timur Soykan, 3 Aralık’taki “Karanlık dünya bir çocuğu yuttu: Tarikat karanlığında henüz 6 yaşında…” başlıklı yazısında, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya G.’nin kızı H.K.G.’yi 2002’de altı yaşındayken imam nikahıyla ‘evlendirdiğini’, kadının çocukluğu boyunca cinsel istismarda bulunduğunu yazmıştı. Yaşananlar, H.K.G.’nin şikayetiyle ortaya çıkmıştı.

Soykan, 7 Aralık’ta BirGün’de yayımlanan “Utancın fotoğrafları” başlıklı yazısında da H.K.G.’nin çocuk yaşta gelinlik giydirildiği fotoğrafları yayımlamıştı. Sosyal medyada tepki yağan olaya ilişkin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı davaya müdahil olunduğunu duyurmuştu.

Kadir İ. ve Yusuf Ziya G. tepkiler üzerine, İstanbul Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla gözaltına alınmış, ardından tutuklanmıştı.

30 Ocak’ta görülen ilk duruşmada mahkeme heyeti yayın yasağı ve gizlilik kararı getirilmesine karar vermişti.

Yusuf Ziya G. ve Kadir İ.’nin tutuklu, anne Fatıma G.’nin tutuksuz yargılandığı davada 17 Temmuz’da görülen duruşma Yusuf Ziya G’nin avukatı istifa etmişti. 9 Ekim’de görülen duruşmada ise yeni avukat savunma yapmak için süre talep etmişti ve dava bu nedenle 23 Ekim’e ertelenmişti.

Hayal dünyasının kedilerinin artık bir müzesi var

Haber: Melisa GENÇGÜL

*

Ortaköy‘den Beşiktaş‘a giden ağaçlı yolda” yürürseniz karşınıza Kedi Müzesi’nin tabelası çıkacak, sakın şaşırmayın çünkü artık İstanbul’un bir kedi müzesi var.

Kedi müzesi deyince aklınıza ne gelir bilinmez ama burası masal, oyuncak, oyun ve çizgi roman kısaca hayal dünyasının kedilerini bir araya getiriyor.

Türkiye’nin hayvan temalı ilk müzesi olma özelliğini taşıyan müzede dünyanın pek çok ülkesindeki koleksiyonerlerden alınan eserler, koleksiyoner ve yazar Sunay Akın, sahne tasarım sanatçısı Ayhan Doğan ve arkadaşlarının çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

‘İnsana en yakın hep kedi olmuş’

 Sunay Akın, 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde gerçekleşen müzenin açılışında yaptığı konuşmada “korumacılık düşüncesini, doğa sevgisini, hayvan sevgisini, insan sevgisini geleceğe aktaran nesiller oluşturma” amacıyla Kedi Müzesi’ni kurmaya karar verdiğini söylüyor.

Akın neden özellikle kedi temalı bir müze kurmaya karar verdiğini ise şöyle açıklıyor:

“Neden kedi? Çünkü uygarlık tarihinde insana en yakın olan hep kedi olmuştur. Kuş, köpek ve at da var ama en yakın kedi olmuştur. Aslında bu kediler yok ama biz çocukların dünyasına, oyun dünyasına hayvan sevgisini en çok kediyle koymuşuz.”

 Müzenin ardında 15 yıllık emek var

Akın’ın deyimiyle “hayal dünyasının kedileri” hep birlikte bu müzede toplanmış: Garfield, Tom, Çizmeli Kedi, Slyvester, Hello Kitty, Felix, Mizayaki’nin Jiji’si, Komşum Totoro’nun Catbus’ı, Alice Harikalar Diyarı’ndaki sırıtan kedi, Hermione Granger’ın kedisi Crookshanks ve daha nicesi…

Bu popüler kedi karakterlerin yanında Pinokyo’nun kedisi Figaro ve Taş Devri’nden Wilma ve Fred’in kedisi gibi adını belki daha az duyduğumuz, var oldukları o hayali dünyada ikinci ya üçüncü sınıf rollerde kalmış kediler de yerini bulmuş. 

Müze için 15 yıl bilgi ve belge topladığını söyleyen Sunay Akın hayal dünyasında arka planda kalmış bu kedileri de bulup çıkarmak için çok emek vermiş. Akın daha önce yaptığı bir sosyal medya paylaşımında  Heidi’nin kedisini nasıl bulduğunu şöyle anlatıyor:

“Heidi’de kedi gördüğümde şaşırmıştım… Neredeyse bir yıl Avrupa’daki sahaflarda, Heidi kitaplarının sayfalarında bir kedi görseli arayıp, sonunda 1966 yılında Düsseldorf’ta basılan bir kitapta bulmuştum… Böylelikle Johanna Spyri’nin kaleminden çıkan bir edebiyat eserindeki kediyi oyuncağıyla buluşturmuş olduk…”

Müzede sanayi devriminden sonra üretilen ilk oyuncak kediler, kedili oyuncaklar, kedi temalı oyunlar da bulunuyor.  Akın bu oyuncaklardan birini şöyle bulmuş:

İzmir, Karşıyaka’da bir çocuğun oyuncaklarıyla çektirdiği fotoğrafta, yerli üretim, fareyi yakalayan bir kedi oyuncağı görülüyor… Önce bu fotoğrafı buldum, ardından peşine düştüm oyuncağın ve ona da yıllar sonra ulaştım…”

Müzede edebiyat dünyasından da kediler de unutulmamış.  Orhan Veli’nin “Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi” diye anlattığı kedilerin figürleri de müzede canlandırılmış.

Bunların yanında ziyaretçiler, kedi konulu ilk çizgi romanlar, kedi temalı bazı kitapların ilk baskıları, Cats müzikalinin Broadway’de sahnelendiği ilk yıldan, 1982’den kalma imzalı bir posteri, kedi temalı kartpostalları, pulları, fotoğrafları, tabloları görebilecek; çizgi film ve filmlerden kesitlerin yer aldığı bir barkovizyon gösterisini de izleyebilecek. İki katlı müzenin giriş katında Nuh’un Gemisi ve içinde yer alan hayvanlara da geniş bir yer ayrılmış.

‘Kediseverlere çağrı’ 

Müzenin bir ziyaretçisi “Eski kullanılmış oyuncakları ve fotoğrafları görmek çok güzeldi. Kedileri seviyorsanız mutlaka gelin görün” diyor. Bir başka ziyaretçi ise “Kendi çocukluğumuzdan oyuncak örnekleri görmek de nostaljik açıdan çok hoşumuza gitti. Umarım İstanbul’da daha çok böyle müze görürüz” diye konuşuyor

Ücretsiz olarak gezilebilecek Kedi Müzesi pazartesi hariç 09.00-17.00, hafta sonları ise 10.00-18.00 saatleri arasında ziyarete açık.

Sosyal medya hesapları: 

https://www.instagram.com/p/CPSxSA4gnws/
https://www.instagram.com/p/CDOSml5gDtB/

Aşı karşıtlığı hayvan sahiplerinde de yaygınlaşıyor

Araştırmacılar, evcil hayvan aşıları konusunda artan şüpheciliğin, sosyal medyadaki yanlış bilgilerin yanı sıra veteriner faturalarının artan maliyetinden kaynaklandığı sonucuna vardılar.

İnsanlardaki aşı karşıtlığına benzer

“Köpek gibi hasta mı? Köpek aşısı tereddütünün yaygınlığı, politikleşmesi ve sağlık politikası sonuçları” başlıklı çalışma, insanlara yapılan aşılarla ilgili çürütülmüş teoriler arasında benzeşen noktalar da  buldu. Örneğin ankete katılanların %40’ı aşıların köpeklerinde otizme neden olabileceğine inanıyor.  

Ankete göre, aşı konusunda şüpheci olan hayvan sahipleri, köpekleri için “doğal bir yaklaşıma”, masaj ve akupunktur gibi alternatif tedavilere odaklanan veteriner hekimler arıyor.

Çalışmayı yürüten bilim insanları ise aşılanan evcil hayvanların sayısının azalması sadece hayvan popülasyonlarını tehlikeye atmakla kalmadığına aynı zamanda aşıyla önlenebilir hastalıkların insanlara da yayılması riskini taşıdığına dikkat çekiyor. 

Baş araştırmacılardan, Boston Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu‘ndan,  Matthew Motta, The Wall Street Journal’a ulaştıkları bulgular karşısında şok olduklarını söyledi: 

“Daha fazla evcil hayvanın aşılanmadığı bir dünyada bu, evcil hayvanlarımız için bir tehdit ama aynı zamanda sizin ve benim için de bir halk sağlığı tehdidi.”

Amerikan Veteriner Hekimleri Birliği’ne göre ABD’de yaklaşık 50 milyon hanenin köpeği var. Kuduz gibi bir hastalığın yayılmasını durdurmak için köpek popülasyonunun %70’inden fazlasının aşılanmış olması gerekiyor. 

ABD eyaletlerinin çoğunda kuduz aşısı zorunlu tutuluyor ancak bu, yaygın olarak zorunlu kılınan tek aşı. Hayvan hastalıkları iyi bir şekilde kontrol altına alınmış olsa da araştırmacılar, çalışmalarında ortaya çıkan eğilimin devam etmesi halinde bulaşıcı hastalıkların yayılabileceği konusunda uyarıyor. 

Güneş enerjisinde ‘devrilme noktasına’ ulaştık mı?

Güneş panelleri artık daha ucuz ve geliştirilmesi daha kolay ve 2050 yılına kadar ana güç kaynağı olmaları muhtemel. Peki bu geçişe giden yolda ne gibi zorluklar var?

Yeni araştırmalar, dünyanın 2050 yılına kadar güneş enerjisini ana enerji kaynağımız haline getirecek bir “devrilme noktasını” aşmış olabileceğini söylüyor. “Devrilme noktası”, güneş enerjisi alanında geri döndürülemez değişikliklerin yaşandığı anlamına geliyor.

Birleşik Krallık‘daki Exeter Üniversitesi ve University College London‘dan (UCL) bilim insanları tarafından yürütülen araştırma, güneş fotovoltaiklerinin (PV) orta vadede nasıl ana güç kaynağımız haline geleceğini gösteren, veriye dayalı bir teknoloji ve ekonomi modeline dayanıyor. Araştırma, bu fotovoltaik hücrelerin yüzyılın ortasında ana güç kaynağı haline geleceğini öne sürüyor.

Çalışmanın sonuçları, hakemli bilimsel dergi  Nature Communications’da yayımlandı.

Exeter Küresel Sistemler Enstitüsü‘nden Dr Femke Nijsse, “Yenilenebilir enerjide son dönemde kaydedilen ilerlemenin, fosil yakıtların hakim olduğu projeksiyonların artık gerçekçi olmadığı anlamına geldiğini söyledi:

“Enerji sektörü için ‘olağan’ senaryolardan kaçındık. Eski tahminler genellikle yeniliği ekonominin dışında gerçekleşen bir şey olarak gören modellere dayanıyor. Gerçekte, kullanılan teknolojiler ile şirketlerin bunu daha ucuza yapmayı öğrenmesi arasında verimli bir döngü var. Bu döngüyü tahminlere dahil ettiğinizde, güneş enerjisinin son on yılda nasıl büyüdüğünü ve gelecekte hızlı bir şekilde büyüyeceğini görebilirsiniz.”

Nijsse, “Olumlu geri bildirimleri takip eden üç model kullanarak, güneş enerjisinin bu yüzyılın ortalarına doğru küresel enerji karışımına hakim olacağını öngörüyoruz” diye de ekledi.

Engeller henüz aşılmış değil

Ancak sürece engel olabilecek; istikrarlı enerji şebekelerine olan ihtiyaç, gelişmekte olan ekonomilerde güneş enerjisi için uygun finansman  arz kapasitesi ve işleri geleneksel enerji endüstrilerine bağlı olanların direnci gibi önemli “engeller” de halen aşılabilmiş değil.

Araştırma ekibi güneş enerjisinin hakim olduğu elektrik sistemlerinin, “dağıtılabilir enerji için fosil yakıtlara bağımlı olan, ne dayanıklı ne de sürdürülebilir olan konfigürasyonlara kilitlenebileceği” konusunda da uyarıyor ve hükümetlere güneş enerjisi geçişini kendi içinde uygulamaya çalışmak yerine, yukarıda bahsedilen dört spesifik engeli aşmaya odaklanmasını tavsiye ediyor.

Nijsse, “Bu değişkenlikle başa çıkacak süreçleri uygulamaya koymazsanız, fosil yakıtları yakarak telafi etmek zorunda kalabilirsiniz” diyor.

Bilim yazarı Dr. Russell Moul de rüzgar gibi diğer yenilenebilir kaynaklar için tirbünlerin artırılması ve bunlara yatırım yapılmasının yanı sıra farklı bölgeleri birbirine bağlamak için iletim kablolarının kullanılması, kapsamlı elektrik depolama seçenekleri oluşturulması ve talebi yöneten politikalar sağlanması gerektiğine dikkat çekiyor.

Yeterli finansmana erişim de bir başka sorun. Şu anda düşük karbonlu finansman yüksek gelirli ülkelerde yoğunlaşırken, düşük gelirli ülkeler bu fırsatı kaçırıyor. Uluslararası finansman girişimleri bile orta gelirli ülkeleri tercih ediyor, bu da büyük potansiyeline rağmen Afrika ve diğer yerlerdeki ülkeleri daha az mali destekle karşı karşıya bırakıyor.

Moul, iflsicence‘deki makalesinde tedarik zinciri için ihtiyaç duyulan malzemelerin sağlanmasına da dikkat çekiyor:

“Güneş enerjisinin hakim olduğu bir gelecek muhtemelen metal ve mineral yoğunluğu isteyecek ve bu da “kritik minerallere” olan talebi artıracak. Elektrifikasyon ve piller, lityum ve bakır gibi büyük ölçekli hammaddelere ihtiyaç duyar . Enerji kaynaklarımızı karbondan arındırma çabaları devam ederken, yenilenebilir teknolojilerin 2040 yılına kadar bakır ve nadir toprak elementlerine yönelik toplam maden talebinin yüzde 40’ını, nikel ve kobalt için yüzde 60 ve 70’ini ve lityum için yaklaşık yüzde 90’ını oluşturması bekleniyor .”

Çalışmaya katılan UCL Sürdürülebilir Kaynaklar Enstitüsü’nden Dr. Nadia Ameli “Yenilenebilir enerji kaynaklarının küresel ortalama maliyetindeki çarpıcı düşüşle birlikte, gelişmekte olan dünyanın karbondan arındırılmasının çok daha kolay olacağına dair artan bir inanç var” diyor:

“Araştırmamız, özellikle bu ulusların adil koşullar altında sermayeye erişimde karşılaştıkları zorluklar göz önüne alındığında, kalıcı engelleri ortaya koyuyor. Küresel karbonsuzlaştırma gündemini hızlandırmak için uygun finansman zorunlu olmaya devam ediyor.”

İzlanda’da yarın, Başbakan dahil on binlerce kadın iş bırakacak: Siz buna eşitlik mi diyorsunuz?

İzlanda‘da aralarında Başbakan Katrín Jakobsdóttir’in de bulunduğu on binlerce kadın iş bırakacak.

Katılımcıları arasında balıkçılık sektörü çalışanları, öğretmenler, hemşireler ve Başbakan’ın da bulunduğu kadın grevinin, ülkede süregelen cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğine ve cinsel şiddete dikkat çekmek için toplumu durma noktasına getirmesi planlanıyor.

Eylem,  ülkede yarım asırdır yapılan ilk “kadın grevi” olma özelliği taşıyor.  1975 yılında İzlandalı kadınların yüzde 90’ı “kvennafrí” (kadınlar izin günü) kapsamında çalışmayı reddetmiş, ve bu grev çalışma hayatında önemli değişimlere yol açmıştı. Ancak bazıları 1975 grevine de katılmış olan yarınki grevin organizatörleri, kadın emeğine değer verilmesi yönündeki temel talebin 48 yıl geçmesine rağmen hala karşılanmadığını söyledi.

Başbakan Katrín Jakobsdóttir.

Kazanımlar yeterli değil

Cinsiyet eşitliği konusunda küresel bir lider olarak kabul edilmesine ve 2023 Dünya Ekonomik Forumu‘nun küresel cinsiyet uçurumu sıralamasında üst üste 14. kez zirvede yer almasına rağmen, İzlandalı kadınlar bazı mesleklerde hala erkeklerden yüzde 21 daha az kazanıyor ve kadınların yüzde 40’ından fazlası cinsiyete dayalı veya cinsel şiddete maruz kalıyor.

Grev organizatörleri ayrıca temizlik ve bakıcılık gibi geleneksel olarak kadınlarla özdeşleştirilen işlere gereken değerin verilmediğini ve bu işlere düşük ücret ödenmeye devam edildiğini belirtti.

Kadınların yüzde 40’ı şiddete maruz kalıyor

Organizatörlerinden biri olan, İzlanda Kamu Çalışanları Federasyonu BSRB‘nin iletişim direktörü Freyja Steingrímsdóttir, “Bizden bahsediliyor, İzlanda’dan bahsediliyor, sanki bir eşitlik cennetiymiş gibi… Ancak bir eşitlik cennetinde yüzde 21’lik bir ücret farkı ve yaşamları boyunca cinsiyete dayalı ya da cinsel şiddete maruz kalan kadınların oranı yüzde 40 olmamalıdır. Dünyanın dört bir yanındaki kadınlar bunun için çabalamıyor. Küresel bir itibara sahip olan İzlanda’nın ‘bu beklentileri karşıladığından emin olmak’ gibi bir sorumluluğu var.” dedi.

1975’teki ilk kadın grevinden bu yana başka kadın grevleri de yapılmış olsa da yarınki eylem, ilk tam günlük grev olma özelliği taşıyor. “Kallarðu þetta jafnrétti?” (Siz buna eşitlik mi diyorsunuz?) sloganıyla yola çıkan grev, tabandan gelen bir hareketin ürünü ve yaklaşık 40 farklı örgüt tarafından planlandı. Organizatörler, İzlanda genelinde kadınlara “topluma katkılarının önemini göstermek için” yarın ev işleri de dahil olmak üzere ücretli ya da ücretsiz hiçbir iş yapmamaları çağrısında bulundu.

1975’teki ilk kadın grevinden.

Başbakan’dan çağrı: İzlandalı kadınlarla dayanışma içindeyim

Reykjavik şehir merkezindeki toplu etkinliğe en az 25 bin kişinin katılması ve çok daha fazlasının da ülke çapında düzenlenecek 10 etkinliğe katılması bekleniyor.

Greve katılımını duyuran Başbakan Jakobsdóttir, başbakanlık ofisinin çalışmayı durdurmasını beklediğini söyledi. Jakobsdóttir, “Her şeyden önce İzlandalı kadınlarla dayanışma içinde olduğumu gösteriyorum” dedi.

1975 yılındaki grevden farklı olarak yarınki eylem kadınların yanı sıra ikili cinsiyete sahip olmayan kişilerin katılımını da önemsiyor. Steingrímsdóttir, “Bunu yapıyoruz çünkü hepimiz aynı sistemle mücadele ediyoruz, hepimiz ataerkinin etkisi altındayız, bu yüzden mücadelemizi birleştirmemiz gerektiğini düşündük.” diye konuştu.

İlk kadın grevinde ne olmuştu?

1975 İzlanda Kadın Grevi, ülkede tarihi bir toplumsal eylem ve feminizm hareketinin önemli bir dönüm noktası olmuştu. 24 Ekim 1975 tarihinde yapılan ve Kadın Derneği’nin (Kvenfélagasamband Íslendinga) örgütlediği grev, İzlanda’da kadın haklarının ve eşitliğin vurgulanmasının bir yolu olarak gerçekleştirildi.

Greve katılan İzlandalı kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, ücret eşitsizliğine ve kadınların iş hayatında temsil edilmeyişine dikkat çekmek için iş yerlerinden evlere kadar her yerde eyleme  yaptı; işyerlerinde, okullarda ve evlerde çalışmayı reddetti.

1975 İzlanda Kadın Grevi, ülkedeki kadın haklarına yönelik reformların hızlanmasına katkı sağladı. Grevden beş yıl sonra, 1980’de , Vigdís Finnbogadóttir “dünyanın ilk demokratik olarak seçilen kadın başkanı” oldu.

 

Van depremi: 12 yıl sonra kentte iyileşmeyen yaralar, ekolojik tahribatlar

Dosya Haber: İdris YILMAZ

*

Van’da 12 yıl önce yaşanan depremlerin yıl dönümünde, kentteki tahribatın büyüklüğü ve depremzedelerin yaşadığı sorunlar halen hafızalardaki yerini koruyor.

Deprem, yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine, yaralanmasına ve binlerce depremzedenin evsiz kalmasına neden olmuştu.

Yaşanan yıkıcı depreme rağmen kentte halen ayakta olan ve insanların içinde yaşadığı riskli binalar olası bir deprem durumunda can güvenliğini tehdit ediyor. Aynı zamanda depremi fırsat bilerek oluşturulan ekolojik tahribatlar her geçen gün artarak devam ediyor.

Depremin bilançosu: Yaşamını yitiren 644, yaralı 1966, kurtarılan  252 

23 Ekim 2011’de saat 13.41’de Van’da meydana gelen ve 25 saniye süren deprem yüzlerce inanın hayatına mal oldu. Depremin büyüklüğü, Kandilli Rasathanesi tarafından Richter ölçeğine göre 6,6 ML, ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu tarafından ise Moment magnitüd ölçeğine göre 7,2 Mw olarak duyuruldu.

Deprem, Van’ın yanı sıra çevre illerde, İran ve Kuzey Irak’ta da hissedildi. Depremde binalar yıkıldı, elektrik ve telefon hatları kesildi. Deprem, Cumhuriyet tarihi boyunca Anadolu’da meydana gelen en büyük depremlerden biri olarak kayıtlara geçti.

Van’da yaraların sarılması ve enkaz kaldırma çalışmalarının devam ettiği sırada, ilk depremden 16 gün sonra 22’nci deprem 9 Kasım’da yaşandı.  5,6 büyüklüğündeki ikinci afette ise 40 kişi yaşamını yitirdi. Depremlerde toplam 644 vatandaş hayatını kaybetti, 1966 vatandaş yaralandı, 252 vatandaş ise enkazlardan sağ olarak kurtarıldı.

Fotoğraf: İdris Yılmaz

Erciş’te tahribat havadan görüntülendi

Depremde en çok hasar gören ilçelerden biri olan Erciş’te, yaklaşık 10 bin bina ağır hasar gördü veya yıkıldı. Erciş’teki tahribatın boyutu havadan çekilen görüntülerle ortaya çıktı.

Yaşanan deprem sonrası Erciş’te “Kentsel dönüşüm” adı altında kent yeniden yapılandırılmak istenildi. Ancak kentsel dönüşüm kapsamına mülklerine girilen depremzedeler, TOKİ ve yükleyici firmaların olayı fırsata dönüştürdüğünü belirterek projenin uygulanmasına izin vermedi.

Yapılan bir dizi görüşmeler sonrası çeşitli anlaşmalar gerçekleşse de ilçe merkezinde hayata geçirilen kentsel dönüşümün birinci etabı taleplere uygun yapılmadı. Burada yapılan işyerlerinde ısı ve benzeri zorunlu bir takım alt yapı çalışmaları yapılmadı. Esnaflar kışın işyerlerini elektrikli soba ile ısıtmak zorunda kalıyor.

TOKİ konutları sorunlu çıktı

Deprem sonrasında TOKİ tarafından inşa edilen konutlar ise birçok sorunla karşılaştı. Bazı vatandaşlar, konutların kalitesiz olduğunu, çatlaklar, sızıntılar ve rutubet oluştuğunu, ısıtma ve su sorunları yaşadıklarını söyledi.

Bazı vatandaşlar ise konutların kendilerine uygun olmadığını, kültürel ve sosyal olarak farklı bir ortama uyum sağlamakta zorlandıklarını dile getirdi.

Depremzedeler, ayrıca konutların fiyatlarının yüksek olduğunu, borçlarını ödemekte güçlük çektiklerini ve faiz oranlarının indirilmesini istediklerini kaydetti.

Türkiye’nin en büyük doğal afetlerinden biri olarak tarihe geçti

Van’da 12 yıl önce yaşanan depremlerin ardından, kentteki hasarlı binaların durumu ve alınan önlemler hala tartışma konusu.

Depremde yıkılması gereken binlerce bina halen ayakta duruyor. Bu binalar, can ve mal güvenliği açısından büyük bir risk oluşturuyor.

Deprem sonrası yapılan konutlarda ise birçok sorunla karşılaşıldı. Van depremi sonrası kentteki hasarlı binaların durumunu ve alınan yetersiz önlemleri bir bir ele alalım:

Hasarlı konutların birçoğu yıkılmadı

Van Valiliği İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD) verilerine göre, kentte depremden sonra yıkılması gereken toplam 12 bin bina bulunuyor. Bu binalardan sadece 4 bin tanesi yıkıldı. Geriye kalan 8 bin bina ise çeşitli sebeplerle yıkılmayı bekliyor

Bu binaların bir kısmı boş dururken, bir kısmı ise kaçak olarak kullanılıyor. Bu durum, hem bina sahipleri hem de çevredeki vatandaşlar için büyük bir tehlike arz ediyor.

Deprem sonrası Van’da 147 bin 622 konut, 18 bin 735 iş yeri ve 20 bin 209 ahırda inceleme yapan AFAD uzmanları, 31 bin 870 konut, 8 bin 849 iş yeri ile 9 bin 602 ahırın ağır hasar gördüğünü, 18 bin 181 konutun da orta hasarlı olduğunu tespit etti.

Ağır hasarlı binaların yıkımı için ihaleler yapıldı ancak bazı binaların sahipleri, hak sahipliği sorunu, mülkiyet anlaşmazlığı veya yeni konutlara yerleşmeme gibi nedenlerle yıkıma izin vermedi.

Depremden sonra yeni bir Van inşa edildi ama…

Deprem sonrası TOKİ tarafından yapılan 17 bin 489 konut, depremzedelere teslim edildi. Köylerde ise 8 bin 532 bireysel konut tamamlanarak hak sahiplerinin hizmetine sunuldu.

Van depremi sonrasında kentteki hasarlı binaların durumu, alınan yetersiz önlemler ve yıkılması gereken hasarlı binaların varlığı, deprem tehlikesinin devam ettiği ve Van’ın depreme hazır olmadığı gerçeğini açığa çıkarıyor.

2022-2032 yılları arasında Van Gölü ve civarında nerede deprem beklenebileceğini araştıran uzmanlar, Van Gölü ve civarında aktif fayların olduğunu ve gelecekteki muhtemel depremler için en riskli bölgelerin Muradiye, Çaldıran, Özalp, Erçek ve Van şehir merkezi civarı olduğunu belirtiyor. Bu nedenle, yıkılması gereken binaların bir an önce yıkılması ve yeni yapıların deprem yönetmeliğine uygun olarak inşa edilmesi gerekiyor.

1970-2022 arasında 14 bin 178 deprem kaydedildi

Uzmanlar, 1970 ile 2022 yılları arasında Van Gölü ve civarında 1,0’den büyük 14 bin 178 depremin kayda geçtiğini belirtiyor. Bu depremlerin büyük bir kısmı, Van Gölü’nün doğusunda meydana geldi.

Uzmanlar, Van Gölü’nün doğusunun, batısına göre daha yüksek riskli olduğunu söylüyor. Muradiye, Çaldıran, Özalp ve Erciş, bu riskli bölgeye karşılık geliyor.

Fotoğraf: İdris Yılmaz

Van depremi sonrası yapılaşma ekolojiyi nasıl etkiledi?

Deprem sonrasında TOKİ tarafından inşa edilen konutlar için tarım alanları yapılaşmaya açıldı. Bu durum, hem tarım üretimini hem de biyolojik çeşitliliği olumsuz etkiledi.

Örneğin, Van Gölü Havzası‘nda yer alan Erciş’te yaklaşık 2 bin hektarlık tarım arazisi üzerine 5 bin konutluk TOKİ projesi hayata geçirildi. Bu proje, bölgedeki tarım potansiyelini azalttığı gibi, bölgeye has doğal güzelliklere de zarar verdi

Su Kaynakları Kirlendi

Kıyı kanununun 5’inci Maddesi, “kıyılara moloz, toprak, curuf, çöp gibi kirletici etkisi olan atık ve artıklar dökülemez” ibaresine dikkat çekse bile devlet kurumları olan belediyeler, kanunları hiçe saydı.

Van Gölünün kıyıları dünden bugüne kadar inşaat ve asfalt molozlarıyla doldurularak işletmelere açık bir hale getirilmeye çalışıyor. Yaşanan bu durum gölün kirlilik oranın artmasında önemli bir etken oluyor.

Doğal Peyzaj Bozuldu

Deprem sonrasında bölgede yapılan yapılaşmalar, doğal peyzajın bozulmasına da sebep oldu.

Örneğin, Van Gölü’nün güney kıyısında yer alan Edremit ilçesindeki Altınkum plajı, depremden önce bölgenin en önemli turizm merkezlerinden biriydi. Ancak depremden sonra plajın hemen yanına inşa edilen konutlar, plajın doğal görünümünü ve çevresel değerini azalttı. Ayrıca plajın kumunun çalınması ve betonlaştırılması da plajın ekolojisini bozdu.

Ekolojik tahribatlar dünden bugüne devam ediyor

Van depremi sonrasında bölgedeki yapılaşmanın yarattığı ekolojik tahribatlar, göz ardı edilemeyecek bir gerçek.

Bölgenin ekolojik değerini korumak ve gelecek nesillere aktarmak için bilimsel ve duyarlı bir yaklaşım gerekiyor olsa bile gerek yetkililer gerekse kamuoyunun duyarlılıktan uzak olduğu her geçen gün bölgede artan yapılaşmayı açıklar nitelikte.

İran’da ahlak polisince dövüldüğü belirtilen 16 yaşındaki kızın beyin ölümü gerçekleşti

İran’da devlet medyası, ahlak polisi tarafından dövüldüğü iddia edilen 16 yaşındaki Armita Geravand‘ın beyin ölümünün gerçekleştiğini bildirdi.

Armita Geravand, 1 Ekim’de başkent Tahran’daki Şuheda istasyonundan bindiği metro treninde yere yığıldı. Genç kızın bilincini kaybetmiş halde trenden çıkartılırken gösteren, platformdan çekilen güvenlik kamerası görüntüleri yayımlanmıştı.

İnsan hakları grubu Hengaw, Geravand’ın ahlak polisleri tarafından “ciddi bir fiziksel saldırıya” maruz kaldığını iddia ediyordu. Yetkililer ise Geravand’ın bayıldığını savunuyordu.

Amsterdam merkezli Zamaneh Radyosu, isimsiz kaynaklara dayandırdığı haberde, genç kızın trene başörtüsüz binmesinin ardından “yetkililer tarafından itildiğini” ve “kafasını demir direğe çarptığını” iddia etti.

Geravand’ın Tahran’daki Fecr Hastanesi‘nde sıkı güvenlik altında tedavi edildiği ve aile üyelerinin telefonlarına el konulduğunu öne sürülüyordu.

İran’daki Kürt azınlığa odaklanan Hengaw, Geravand’ın Tahran’da yaşadığını ancak aslen batıdaki Kürt bölgesi Kermanşahlı olduğunu aktarıyordu.

‣ İran’da 16 yaşındaki kız çocuğu komaya girdi: Ahlak polisi saldırdı iddiası
‣ İran’da feshedildiği söylenen ahlak polisi yeniden sokaklarda

Ailesi ne söyledi?

Hengaw’a ait sosyal medya hesabında Geravand olduğu belirtilen bir kızın hastanede bilinçsiz halde çekilmiş bir fotoğrafı da paylaşıldı.

İnsan hakları örgütü, Geravand’ın ailesinin Fecr Hastanesi’nde üst düzey güvenlik yetkililerinin baskısı altında devlet haber ajansı Irna’ya röportaj verdiğine dair bilgiler edinildiğini de aktardı.

Irna’nın haberinde Geravand’ın annesinin, güvenlik kamerası görüntülerini izlediklerini ve olanların bir “kaza” olduğuna yönelik ifadeler yer aldı.

Irna tarafından paylaşılan videoda anne, “Kızımın tansiyonunun düştüğünü düşünüyorum. Bundan emin değilim. Sanırım tansiyonunun düştüğünü söylediler” diyordu.

Tahran metro yönetim müdürü Masood Dorosti de Geravand ile “yolcular veya metro yetkilileri arasında herhangi bir sözlü veya fiziksel tartışma” olmadığını söyledi.

Dorosti, “Metro görevlileriyle yaşanan bir tartışma hakkındaki söylentiler doğru değil ve güvenlik kamerası görüntüleri bu iddiayı çürütüyor” dedi.

Bu görüntülerde Geravand’ın saçları açık bir şekilde, iki başka kızla birlikte platformda bir trene bindiği görülüyor.

Birkaç dakika sonra kızlardan biri trenden inip eğiliyor.

Daha sonra bu kız ve diğer birkaç yolcunun baygın haldeki Geravand’ı kollarından ve bacaklarından taşıdığı ve platforma bıraktığı görülüyor.

Olay ilk sosyal medyaya yansıdığında, bazı İranlı kullanıcılar, yetkililer tarafından yayımlanan videonun sadece platformu gösterdiğini ve trenin içini göstermediğini belirtiyordu.

Başörtü takıp takmadığının kontrol edilebileceği turnikelerin bulunduğu istasyonun girişine ait görüntüler ise yayımlanmadı.

‣ İran’dan yeni ‘başörtü yasası’: Uymayan kadınlar 10 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya
‣ İran’da Mahsa Jina Amini’nin ölümünü duyuran iki kadın gazeteci hapis cezasına çarptırıldı

Akıllara Mahsa Jina Amini geldi

Fotoğraf: Markus Schreiber / AP

Sosyal medya kullanıcıları Mahsa Jina Amini olayıyla benzerliklere de dikkat çekti.

22 yaşındaki Kürt bir kadın olan Mahsa Amini, Eylül 2022’de Tahran’da ahlak polisi tarafından “uygunsuz” şekilde türban takmakla suçlanıp gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetmişti.

Tanıklar, Amini’nin polis memurları tarafından dövüldüğünü söylemişti. Yetkililer ise Amini’nin ölümünü mevcut tıbbi sorunlara bağlamıştı. Amini’nin ölümü sonrasında başlayan isyan dalgasında yüzlerce kişi polis şiddeti nedeniyle ölmüş, binlerce kişi de gözaltına alınmıştı.

‣ İran’da Amini’nin öldürülmesine kadın öfkesi: Saç keserek, başörtüsü yakarak protesto

İran’da Mahsa Jina Amini’nin ölümünü duyuran iki kadın gazeteci hapis cezasına çarptırıldı

İran’da Mahsa Jina Amini’nin kıyafeti uygun olmadığı gerekçesiyle ahlak polisi tarafından alındığı gözaltında öldürülmesini kamuoyuna duyuran iki kadın gazeteci, altı ve yedi yıl hapis cezasına çarptırıldı.

İnternet üzerinden yayın yapan Mizan Adalet Ajansı, “ABD ile işbirliği içinde olmak ve devletin güvenliğine yönelik komploya iştirakten” suçlanan 36 yaşındaki kadın gazeteci Elahi Muhammedi’nin altı yıl hapis cezasına çarptırıldığını duyurdu. Foto muhabiri 31 yaşındaki Nilüfer Hamedi de yine aynı suçlardan yedi yıl hapis cezasına çarptırıldı.

euronews‘ün aktardığına göre, geçen yıl eylül ayından bu yana Tahran’da cezaevinde tutulan iki kadın gazetecinin duruşmaları mayıs ayında başladı. Hapis cezası alan gazetecilerin, mahkumiyete 20 gün içinde itiraz etme hakları bulunuyor.

Şark gazetesinde çalışan Nilüfer Hamidi, Amini’nin ölmeden önce üç gün komada kaldığını belirten hastane raporu ve yaslı ailenin fotoğrafını sosyal ağlarda yayımlamakla suçlanıyordu. Mihan gazetesinde çalışan Elahi Muhammedi, Amini’nin İran’ın batısındaki Kürdistan vilayetindeki memleketi Sakkız kentindeki cenaze törenini haber yaptığı için tutuklanmıştı. İran yargısı salı günü Mahsa Amini’nin avukatını bir yıl hapis cezasına çarptırmıştı.

Fotoğraf: Markus Schreiber / AP

Amini’nin ölümü sonrası İran’da çıkan isyan

Mahsa Amini, 16 Eylül 2022’de kıyafeti uygun olmadığı gerekçesiyle İran ahlak polisi tarafından gözaltına alınmış ve bu sırada hayatını kaybetmişti.

Amini’nin polis gözetimindeyken hayatını kaybetmesi, ülke genelinde milyonlarca kişinin sokaklara dökülmesine neden olmuş ve İran güvenlik güçleri, protestoları güç kullanarak bastırmıştı.

Bir anlamda isyana dönüşen eylemler, İranlı yetkililerin 1979’daki devrimden bu yana karşılaştığı en büyük zorluklardan biri olarak yorumlanmıştı.

Merkezi Paris‘te bulunan Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), bir yıl içinde 79 gazetecinin gözaltına alındığını ve halihazırda 12’sinin cezaevinde olduğunu açıkladı.

Avrupa Parlamentosu‘nun her yıl insan hakları ve düşünce özgürlüğü alanında verdiği Sakharov Ödülü‘ne bu yıl, İran’da geçen sene hayatını kaybeden Mahsa Jina Amini ile yine İran’daki Kadın, Yaşam ve Özgürlük Hareketi layık görüldü.