Ana Sayfa Blog Sayfa 206

Önce insan! Peki, sonra ne?

Lisans öğrenimimin son yılıydı (1990). Fakülteye çevre sorunları temalı bir konferans vermek üzere konuk olarak Ediz Hun gelmişti. Çoğumuz onu filmlerden bir aktör olarak tanırız ama Norveç’te Biyoloji ve Çevre Bilimleri okuduğunu, 90’lı yıllarda yeni yeni şekillenmeye başlayan kamu çevre organizasyonunda önemli bazı görevler aldığını pek azımız biliriz.

Konferans salonu hınca hınç doluydu. Sayın Hun konuşmasında önce o dönemin çevre sorunlarını anlatarak başladı. Henüz iklim değişikliği çok konuşulmuyordu o zamanlarda. Ozon tabakasındaki delik ve asit yağmurları gündemde çok daha öndeydi.

Sonra, konuşmasının ikinci bölümünde, insanın yüceliği ve kutsallığı üzerine sözlere sıra geldi. Biraz önce anlattığı sorunlara sanki insan değil de başka bir canlı neden olmuş gibi, insanı yere göğe sığdıramayan, çoğunlukla da dinsel dayanakları olan bir nutuk faslı başlamıştı.

Bu çelişkiyi oldum olası hazmedememiştim. Yeryüzündeki bütün kötülükler insandan gelirken insan nasıl kutsal sayılması gereken bir canlı olabilirdi? Sayın Hun’un konuşması bitince söz alıp, bu çelişkiyi kendimce açıkladıktan sonra, aşağı yukarı şuna benzeyen bir cümleyle konuşmamı tamamladım:

“İnsanların olduğu bir dünyada insan olarak yaşamaktan utanıyorum. Bunun yerine insanların olmadığı bir dünyada bir kartal, bir karınca ya da bir köpekbalığı olarak yaşamayı tercih ederdim.” [1]

Köpekbalığı!

Konferans salonunun ön sıralarında hocalar oturuyordu. Önce onların alkışlamaya başladığını gördüm. Sonra tüm salon alkışlamaya, alkışlar güçlenmeye ve yine ön sıralardan başlamak üzere dinleyiciler bir yandan alkışlarken bir yandan da ayağa kalkmaya başladılar. Doğal olarak herkes bana bakıyordu. İşin tuhafı Sayın Hun da alkışlıyordu.

O an beni çok utandıran bu durum ne kadar sürdü emin değilim. Ama etkileri çok uzun sürdü. Fakültenin milliyetçi ve muhafazakâr eğilimli öğrencileri o olaydan sonra bana köpekbalığı lâkabını taktı. Ben gelip geçerken bana duyuracak şekilde “köpekbalığı geliyor, köpekbalığı gidiyor” gibi cümleler kurup gülüşürlerdi. Bundan daha önemlisi fakülte kamuoyunda çok bilinen biri haline gelmiştim. Uzun yıllar sonra bile bazı hocaların bana “Cihan, o günkü konuşmanı hiç unutmuyorum. Muhteşemdi” dediklerini hatırlıyorum. O günden sonra kızların daha çok ilgi gösterdiğini de itiraf etmeliyim. Kısa da sürse peş peşe iki gönül ilişkisini olayı takip eden günlerde yaşadım.

Fakat esas sözünü etmek istediğim Ediz Hun’un konferans bittikten sonraki tepkisiydi. Salondan çıkıp arkadaşlarımla birlikte muhtemelen kantine doğru yürüyordum. Arkamdan birisinin adımla bana seslendiğini duydum. Döndüm. Sınıf arkadaşım Nejat (Çelik)’tı. “Ediz Hun seni görmek istiyor.” dedi. Döndüm. Etrafı kalabalıktı. Beni gördü ve bana sıkıca sarıldı. Epey uzun boylu olduğu için kafamın onun boyun kısmına geldiğini hatırlıyorum. İçten bir sarılma olduğunu hissettim. Sonra gözlerimin içine bakarak “Sen çok büyük bir hümanistsin.” dedi. Birkaç şey daha söyledi tabii, fakat benim aklımda hümanist olduğumu düşünüyor olması kaldı hep…

Hümanizm insancılık mı?

Hümanizmin bazı tanımlarında insanı en yüksek değer olarak kabul etmenin vurgulandığını görüyoruz. Örneğin TÜBİTAK’ın internet ansiklopedisinde hümanizm şu şekilde tanımlanıyor:[2]

“Hümanizm, akıllı insan varlığını tek ve en yüksek değer kaynağı olarak gören, bireyin yaratıcı ve ahlaki gelişiminin, rasyonel ve anlamlı bir bicimde doğaüstü alana hiç başvurmadan doğal yoldan gerçekleştirilebileceğini belirten ve bu çerçeve içinde, insanın doğallığını, özgünlüğünü ve etkinliğini ön plana çıkaran felsefi bir akımdır.”

Tanımdaki ‘tek ve en yüksek değer’ vurgusu ‘önce insan’ yaklaşımıyla epey benzeşiyor görünebilir. Ancak, örneğin hümanist filozof Peter Singer’in Birçok istisna olmasına rağmen hümanistlerin çoğu, kendilerini en büyük dogmadan özgürleştiremiyor: Ön yargılı türcülük. Hümanistler diğer canlı türlerine karşı düşüncesizce istismarlara karşı durmalıdır.” dediğini bir zamanların yasaklı ansiklopedisi Wikipedia’dan öğreniyoruz.

Felsefe uzmanlık alanım, hümanizm de çalışma konularımdan biri değil. Birkaç kaynak daha karıştırdığım ve hümanizmin ne olduğu konusunda tam bir mutabakatın sağlanmamış olduğu sonucuna ulaştım. Yanılıyor da olabilirim elbette ama ağırlıklı görüşe göre hümanizm, insancı olmaktan çok insan olmakla ilgili. Olay ve olguları açıklamak için doğaüstü güçlere dayanmadan insan aklını merkeze koyan, insanı bu açıdan tek değer olarak gören, buna karşılık haklar açısından insanla diğer canlılar arasında hiyerarşi oluşturmayan bir anlayış hümanizm. İnsan kadar diğer canlılar da değerli.

Böyle düşününce, Ediz Hun’un bana “Sen çok büyük bir hümanistsin.” demesi hem o günkü sözlerimle hem de benim kişilik özelliklerimle uyumlu bir şekle girdi.

İnsancılık neden sakat?

Şöyle başlamakta yarar var. İnsancılığın Türkiye kamuoyunda dile geliş hali, bence tabii, ‘önce insan’ sözü. Önce insan, insanı diğer canlılara göre daha önemli, daha değerli bir noktaya koymak anlamına geliyor.

Peki, canlılar arasında bir önem ya da değer hiyerarşisi yapılabilir mi? Bu hiyerarşiyi yapmaya yatkın bir zihin ‘önce insan’ demekle yetinir mi?

Önce insan, insan daha değerlidir demek. İnsan daha değerlidir demek, gerekirse insan için diğer canlıların hakları elinden alınabilir demek. Hadi lafı dolandırmadan söyleyeyim; önce insan, insandan başka bir canlının herhangi bir hakkı yoktur demek.

Şöyle bir savunma geliştirilebilir bu çıkarımıma; insana bir zararı dokunmuyorsa, hakları insanla çelişmiyorsa başka canlıların da hakları olabilir. Hayır, yanlış. Kimse kendini kandırmasın, bir canlının insana zararı dokunmadığı sürece hakları vardır demek, aslında o canlının hiçbir hakkı yoktur anlamına gelir.

Çünkü insanın ‘zararlı’ etiketini yapıştırmayacağı herhangi bir canlı yok yeryüzünde. Bu gözler neler gördü, bu kulaklar neler duydu! Kavak ağaçlarının tohumlarından (polen değil tohum, pamukçuk şeklinde, o pamukçukların içinde minik tohumlar var) dolayı kesildiğine mi şahit olmadı, manzara kapatıyor diye kesilen ağaçlar mı görmedi, basınca kayıp düşmeye yol açıyor diye kaldırımdaki doğal otların yolunduğunu mu duymadı… Son zamanlarda ülke gündeminde epey öne çıkan sözde sokak köpeği sorunu [3] nedeniyle masum köpeklere ve kedilere ‘zararlı’ etiketi yapıştırılarak zulmedilmesi ise hepimizin bildiği, gördüğü ve çoğumuzun hiç umursamadığı bir başka vahamet.

Öyle kibirli ve bencil bir canlı ki insan, onun için zaman ve koşula göre zararlı olmayacak başka hiçbir canlı yok. Gelin görün ki, şu koca yeryüzünde, aslında insandan başka zararlı bir canlı yok.

Yine de bir insanın insanı öncelemesi bir ölçüde anlaşılabilir. Umarım asla öyle bir durumla karşı karşıya kalmam ama bir insanı kurtarmak ile başka bir canlıyı kurtarmak arasında seçim yapmak zorunda kalsam ben de insanı kurtarmayı seçerim. Ama ikisini de yaşatmanın bir yolu varsa tercihim kesinlikle o olur.

Bu nedenle, ‘önce insan’ söylemi, karşılaşma ihtimalimiz çok çok ender de olsa teorik olarak var olan sınırlı bazı durumlar dışında, günlük yaşamın olağan akışında da insanı diğer canlılardan daha değerli görmenin bir sonucu.

İnsan diğer canlılardan daha mı değerli?

Yanıtı bulmak için soruyu şu şekle çevirelim: İnsan olmasa gezegen ne kaybederdi? Hiçbir şey. Tersine, gezegen çok fazla şey kazanırdı. Yani, insanın bugüne kadar gezegene kaybettirdikleri, yok olan ya da bozulan ekosistemler ile nesli tükenen canlı türlerinin hepsi yeryüzünde bulunmaya devam eder, dünya çok daha güzel ve dengeli bir gezegen olurdu.

Şu halde insanın değeri nerede? Bu değer bütünüyle insanın kendi kendine verdiği, diğer bir söyleyişle kendisi için yine kendisinin uydurduğu bir değer. Bilimsel bir karşılığı yok.

Oysa mesela bitkiler olmasa gezegen ne kaybederdi sorusu çok daha manidar. Açıklamaya gerek var mı? Çok çok fazla şey kaybederdi gezegen. Bırakalım bitkileri, büyük çoğunluğun zihninde ‘yenir mi?’ sorusundan başka bir yer tutmayan mantarlar olmasa dünya bir organik madde çöplüğüne dönüşür, devrilen ağaçlar, ölen hayvanlar ayrışmadan öylece kalır ve toprak çok ama çok verimsiz olurdu.

Canlılar arasında illa bir değer hiyerarşi yapılacak olsa, inanın insan çok altlarda kalır. Peki, böyle bir hiyerarşiye gerek var mı? Yok. Besin zinciri (hiyerarşisi) ya da insan için gereksinmeler hiyerarşisi yapabiliriz ama canlılar için değer hiyerarşisi yapamayız. Yapmamalıyız.

Buna karşın, yalnızca Türkiye’de değil dünya genelinde insanların hatırı sayılır bir bölümünün hiç düşünmeden ‘elbette önce insan’ diyebileceğini tahmin etmek güç değil. O hatırı sayılır bölüm tereddütsüz bir şekilde insanın tüm diğer canlılardan çok daha değerli olduğunu düşünür çünkü.

Bir an ‘önce insan’ anlayışının ekolojik anlamda olumsuz bir karşılığının olmadığını düşünelim. Önce insan diyerek ormanları yok etmediğimizi, gölleri kurutup denizleri kirletmediğimizi, sayısız canlı türünün yaşam hakkını elinden almadığımızı, gezegenin doğal dengelerini alt üst etmediğimizi varsayalım. Bence bu yine de çok zararlı bir düşünme şekli.

Eğer bir insan canlılar arasında bir değer hiyerarşisi yapmaya yatkın bir zihne sahipse, değer hiyerarşisi canlı türleri arasında yapılan bir hiyerarşiyle sınırlı kalmaz. Tutar insanlar arasında da değer hiyerarşisi yapar. Önce Türkler der örneğin veya önce Hristiyanlar. Önce beyazlar, önce erkekler, önce A mezhebinden olanlar, önce şunlar, önce bunlar… Hiyerarşik düşünme şekli sürer gider. Hep bir şeyi diğerinin önüne ya da ardına koymaya çalışır. Yan yana olan yoktur bu zihin için. Üsttekiler ve alttakiler vardır.

Tarih farklı canlı türleri ya da hepsi aynı canlı türü olan insanlar arasında değer hiyerarşisi yaparak düşünme şeklinin yarattığı ekolojik ve toplumsal felaketlerin örnekleriyle dolu. İklim değişikliğinin nedeni de bu Filistin halkına İsrail devletinin yaptığı zulmün de. Böyle düşünen zihin elbette Hrant Dink’e sıkılan kurşundan ya da Uludere’de sivillerin üzerine bırakılan bombalardan bir elem duymaz. Önce insan deseler de inanmayın, o sokaktaki köpeğe duyduğu düşmanca duyguları perdelemenin bir aracı mesela. Bu perdeyi kullananların sizce yüzde kaçı verdiğim iki örnekte ‘vah’ demiştir. ‘Oh’ diyenlerin onda biri var mıdır? Hiç sanmıyorum. Çünkü önce demeye alışan insan her durumda bir önce yaratır.

Önce diyenlerin egemen olduğu dünya batmaya mahkûm. Bu dünyanın asla kalıcı bir kazananı olmayacak. Bugün kazanmış gibi görünen yarın kaybedecek. İnanmıyorsanız düne bakın.

Kazanmanın tek yolu ‘hep birlikte’, ‘yan yana’ demek. İnsan, köpek, ağaç, ot, kuş, mantar… birlikte ve yan yana; Türk, Kürt, Arap, Rum, Ermeni, İngiliz, Fransız, Ugandalı… birlikte ve yan yana; beyaz, siyah, esmer, çekik gözlü…  birlikte ve yan yana; kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç, LGBTİ… birlikte ve yan yana; Müslüman, Hristiyan, Musevi, Budist, Atesit… birlikte ve yan yana…

Ya ‘hep birlikte’ deyip hep birlikte kazanacağız ya da ‘önce’ deyip hep birlikte batacağız. Belki batanların bazıları önce bazıları sonra batar. Önce demenin tek kazancı bu olur. Bu bir kazançsa tabii!

*

[1] Hangi hayvanları söylediğimden emin değilim. O an aklıma hangi hayvan geldiyse onu söylemiştim. Yani herhangi bir hayvan türüne özel bir göndermede bulunmadım. Fakat köpekbalığı dediğimi çok net hatırlıyorum.
[2] Madde yazarı: Mustafa Günay
[3] Sorun sokak köpeği sorunu değil insan sorunudur. Bu konuyu daha önceki pek çok yazımda açıklamaya çalışmıştım. O nedenle burada ayrıntısına girmeyi gerekli görmüyorum.

[Bir şarkının hikayesi] Handle with Care/ Traveling Wilburys

Sinema tarihi, birçok önemli yıldızın rol aldığı ama sonu hüsranla biten filmlerle doludur. Prodüktörlerin senaryoya yeterince güvenmediği ve sanki fazladan birkaç yıldız oyuncuyla açığı kapatmaya çalıştığı hissini uyandırır izleyicide.

1988 yılında beş tane Rock yıldızının bir araya gelip, albüm çıkardığını duyan müzikseverler de belki de benzer önyargılarla bu Supergroupa şüpheyle yaklaşmıştı.

Halbuki müzik tarihinin çok bilinmeyen ve tamamen spontane olarak doğmuş bu rock projesinde, beş önemli rock yıldızı, en iyi kişisel özelliklerini harmanlayıp, kolektif olarak ortaya harika bir ürün çıkarmıştı.

‘Efsane beşli’

Her şey 1988 yılının bir mayıs akşamında George Harrison’un Los Angeles’ta, Roy Orbison ve Jeff Lynne ile bir akşam yemeğinde buluşması ile başladı.  Harrison’un plak şirketi Warner Bros, yeni çıkaracağı albümün single’ı “This is Love” ın B yüzü için sanatçıdan yeni bir parça istemişti ve acele ediyorlardı.

George, prodüktörü de olan Jeff Lynne’in yardımını istediğinde, Roy Orbison da seve seve kayda katılmayı kabul etmişti. Yalnız bir sorun vardı, öyle kolay kolay boş bir stüdyo bulmaları pek mümkün değildi. George’un aklına, Malibu’daki evinin garajında bir stüdyosu olan arkadaşı Bob Dylan’ı aramak geldi. “Elbette gelebilirsiniz” demişti ünlü şarkıcı. Ertesi sabah George, gitarını almak için Tom Petty’nin evine uğradığında, o da ekibin büyüsüne kapılmıştı. Artık efsane beşli bir aradaydı.

George Harrison parçanın akor yapısını nerdeyse bitirmişti ama “Rock müziğin Caruso”su Roy Orbison grubunuzda ise, ona özel bir bölüm yazmamak olmazdı. Harrison şarkının sözlerini bitirmekte zorlanınca, şiirsel ustalığı, 2016’da aldığı Nobel Edebiyat Ödülü‘yle taçlandırılacak olan 1960’ın Shakespeare’i Dylan’dan yardım istedi. Barbekünün başında misafirlerini doyurmaya hazırlanan Dylan, şarkı ne ile ilgili diye sorduğunda George, Bob’un garajındaki bir kolinin üzerinde yazan uyarı işaretini gösterdi: “Handle with Care”. Artık şarkının ismi de hazırdı.

Şarkı üç farklı bölümden oluşuyordu.

John Lennon ve Paul Mc Cartney gibi iki büyük ustanın yıllarca gölgesinde kalmış en genç Beatle George, solo kariyerindeki başarısını “Oh ,the sweet smell of success”  (Başarının tatlı kokusu ) dizeleri ile alaycı bir tonda ve iliklerine kadar işlemiş olan Beatles soundu ile aktarırken, Roy Orbison şarkının ilk köprü bölümünde, kendine özgü karanlık ve duygusal baladlarına benzer bir tonda “Yalnız olmaktan yoruldum, hala verecek sevgim var” diye sesleniyordu.

I am so tired of being lonely
I still have some love to give.

Nakarat ise bir yorumcuya göre, Bob Dylan’ın 60’ların country dönemi şarkılarındaki “basit ve direkt cinselliği “anımsatıyordu: “Vücudunu benim yanıma koy ve hayal etmeye devam et

Everybody’s got somebody to lean on
Put your body next to mine, and dream on

Harrison’ın imzası olan “slide guitar” solosu, Dylan’ın alameti farikası olan mızıkası eşliğinde finale damgasını vuruyordu.

 

Harrison ve Lynne İngiltere’ye döndüklerinde şarkıyı plak şirketine götürdü. Ama şarkı bir single’ın B yüzüne konulmak için “fazla iyi” olmuştu ve albümde de yer olmadığı için yazık olacaktı. Neden aynı beşli bu birlikteliği devam ettirip bir albüm çıkarmasındı?

Dylan her zaman turdaydı ve onun Los Angeles’ta olduğu 10 günlük bir boşluk buldular. Her gün en az bir şarkı yazmaları gerekiyordu. Öğleye doğru Dylan’ın stüdyosunda toplanıyorlardı, birisi bir riff ortaya atıyordu ve herkes ona bir şeyler katıyordu ve akşama kadar şarkıyı bitiriyorlardı. Geceleri de Roy Orbison onlara Elvis’le olan maceralarını anlatıyordu. Beraber zaman geçirmekten keyif alıyorlardı ve sınırlı zamanları olduğu için de şarkılar ilk bestelendikleri gibi yalın ve özgün kalıyordu.

Büyük egoların egosuz birlikteliği

Dylan’ın garajındaki ekipmanlar yeni idi ve sürekli hatalar oluyordu. George bir ara gülerek, “We’ll burry them” demişti. “Traveling Wilburys” adını buradan aldılar ve her biri egolarından uzak, eşitliklerini simgeleyecek şekilde kendilerine birer takma isim taktı.

Grubun sembolik lideri ve fikir babası George Harrison Nelson Wilbury” olmuştu. Roy Orbison Lefty Wilbury Bob Dylan “Lucky Wilbury” Jeff Lynne “Otis Wibury” ve Tom Petty “Charlie T.JR” olmuştu. Baterist Jim Keltner ise bir Wilbury değildi. Onun da adı “Buster Sidebury” olmuştu.

İlk albüm “Traveling Wilburys Volume 1”, iki milyon kopya sattı ve 1990 yılında Grammy ödülü aldı. “Handle with Care”in yanı sıra albümdeki “End Of The Line” ve “Tweeter and the Monkey” adlı şarkılar ön plana çıktı.

Albümün yayınlanmasından iki ay sonra Roy Orbison ani bir kalp krizi sonucu, 52 yaşında hayatını kaybetti. Grup quartet olarak “Traveling Wilburys Volume 3” yi çıkardı ama albüm, ilki kadar başarılı olmadı.

George Harrison, Beatles’ın 1970 yılında dağılmasından sonra başladığı solo kariyerini başarı ile sürdürdü. Sanatçı, 2001 yılında 58 yaşında iken kansere yenik düştü.

Free Fallin” adlı şarkısı ile bilinen üç Grammy ödüllü Amerikalı şarkıcı Tom Petty ise 2017 yılında hayatını kaybetti.

Bob Dylan, 2016 yılında “Amerikan şarkı geleneğinde yeni şiirsel ifadeler yarattığı” için Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Ünlü şarkıcı konser vermeye devam ediyor.

Jeff Lynne,2023 yılında Beatles’ın son şarkısı “Now and Then”in prodüktörlüğünü yaptı ve aktif müzik hayatına devam ediyor.

Kaynakça

  • Youtube, The True Story of Traveling Wilburys documentary, 1990
  • George Harrison -Interview (Traveling Wilburys) on Countdown, 1990
  • Volski H., The Story of Traveling Wilburys, 5.10.2017, sinclairclarion.com
  • Taysom J., This is how George Harrison, Bob Dylan, Tom Petty, Jeff Lynne and Roy Orbison formed Traveling Wilburys, Far Out, June 2020
  • Wikipedia, Traveling Wilburys, Roy Orbison, Tom Petty, Jeff Lynne.

 

Çeşme projesinde kritik gelişme

Geçtiğimiz hafta kamuoyuna yansıyan bir haberle, İzmirliler Çeşme Projesi’nin önünü açan SİT kararının mahkemeden döndüğünü öğrendi.

Karara göre İzmir 2. İdare Mahkemesi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Çeşme Proje Alanında aldığı ve projenin önünü açan SİT kararını iptal etti. Karar, uzun bir zamandır; projeye karşı mücadele eden İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, TMMOB‘ne bağlı meslek odaları, İzmir örgütleri, çevre kuruluşları ve yarımada bölgesinde yaşayanlar tarafından da sevinçle karşılandı.

İzmirliler, İzmir’in “Kanal İstanbul”u olarak nitelendirilen Çeşme Yarımadası rant projesinden Covid-19 pandemisi günlerinde haberdar oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından o günlerde kamuoyundan sır gibi saklanan proje, İzmir’in Çeşme Yarımadası’nın yüzde 55’inin imarını değiştirecek imar plan değişikliklerinden oluşturuyordu. Bakanlık tarafından sonraki günlerde açıklanan “İzmir Çeşme Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi” alanı tam 16 bin 624 hektar… Bilindiği gibi Çeşme Yarımadası’nın tüm alanı ise topu topu 30 bin hektar ve çok büyük bir kısmı kamu malı.

Projenin özeti kamuya ait alanın sermayeye tahsisi

Proje ile kamu; yani halka ait araziler halkın elinden alınarak uluslararası ve ulusal sermayeye pazarlanmaya çalışılıyor. Projenin 5 bin 250 hektarı orman alanları üzerinde, üstelik bu orman alanları içinde nadir ve endemik türler barındıran, kendine has yaban hayatı ve habitatlar oluşmuş uluslararası öneme sahip doğal, bakir ve korunması gereken alanlardan oluşuyor. 600 hektardan fazlası mera alanı, 783 bin metrekaresi ise tarım alanı ve zeytinlik. Proje alanının halen 3 bin 400 dekarı dikili tarım arazisi, yaklaşık 4400 dekarı mutlak tarım arazisi, 7bin 900 dekarı ise marjinal tarım arazisi…

Bunun yanı sıra 2 bin 157 hektarı nitelikli doğa koruma alanı, bin 432 hektarı sürdürülebilir koruma alanı da bölge sınırları içinde yer alıyor. Planlara dahil edilen ve artık İzmirlilerin giremeyeceği kıyı uzunluğu ise tam 47 kilometre. Başka bir anlatımla kamu kullanımına açık ve devlete ait olan kıyıların ve hatta tapuda kaydı olmayan deniz alanlarının turizm amaçlı bölge ilan edilmesi ve yerli ve uluslararası sermayenin özel kullanıma tahsis edilmesi söz konusu…

Üstelik bu alanların önemli bir bölümü daha önce imara kapalı birinci derece sit kapsamında iken, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından, projenin hayata geçirilmek istendiği bölgelerde SİT dereceleri düşürülerek imara açılması da hedefleniyor. Bakanlığın son kararı ile birlikte Çeşme ve Urla ilçelerinde yer alan Karaköy ve Zeytineli bölgelerindeki “2.Derece Doğal SİT Nitelikli Doğal Koruma Alanı” ile kaplı alanlardaki çok sayıda bölgenin derecesi “3. Doğal SİT Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı”na düşürülerek yapılaşmanın önü açılmaya çalışıyor. İşte İzmir 2. İdare Mahkemesi, bu iptal kararı ile bakanlığın bu uygulamasını durduruyor ama Çeşme Projesi’nin durdurulmasını henüz sağlamıyor.

Talan, şimdilik durduruldu

İzmir Tabip Odası, İzmir Barosu, TMMOB bağlı meslek odaları, EGEÇEP, Yarımada Talanını Durdur Platformu ve yöre halkının projenin iptali için açtığı ana dava henüz sonlanmadı. 5 Şubat tarihinde İzmir Mimarlık Merkezi’de yapılan basın toplantısında, davacı kuruluşlar tarafından açılan davalarla da ilgili bilgi veren İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz’ında belirttiği gibi “kurumlar, dernekler ve bir kısım yurttaşlar tarafından İzmir 2. İdare Mahkemesinde açılan dava neticesinde Mahkemece nitelikli doğal sit alanlarını, turizm yapılaşma ve kullanımına imkan veren sürdürülebilir alanlara dönüştüren işlemi hukuka aykırı bulunarak iptal etti.”

Yani; Çeşme Projesi’nde halkımızın yaşam alanlarına sermayenin saldırısı şimdilik durduruldu. Davacı kuruluşlar tarafından açılan diğer davalarla da ilgili son durumla da bilgi veren Yılmaz’ın belirttiği üzere “Çeşme yarımadasında bulunan alanların mülkiyetinin özel kişilere devri ile buralarda mega yat limanları, alışveriş merkezleri, oteller ve turizm tesisleri yapılması ve bu alanların tamamen halka kapatılarak imtiyazlı kişilerin kullanımına tahsis edilmesi yönündeki turizm bölgesi ilanı işlemine karşı kurumlarımızca açılan davalarda yargılama devam etmekte olup Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun işlemi hukuka aykırı bulan kararı yönünde yargılamaların sonuçlanması beklenmektedir.”

Sonuç olarak projenin önünü açan SİT kararının iptal edilmesi büyük bir adım… Çeşme Projesi’nin hiç olmazsa bir bölümünde, şimdilik halkımızın yaşam alanlarına sermayenin saldırısı durduruldu. Fakat Çeşme Yarımadası’nın doğal yapısını koruyabilmesi ve ranta kurban gitmemesi için, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun kararı çok önemli…

 

 

 

 

Okyanustaki rekor sıcaklıkların gezegen için felaket sonuçları olacak

Yazan: Elizabeth Claire

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

*

İnsan eylemleri, aşırı avlanma, kirlilik veya kıyı yapılaşması yoluyla dünya okyanuslarını hızla değiştiriyor. Ancak şu anda denizler üzerindeki en yoğun baskılardan biri, insanlığın atmosfere tehlikeli miktarlarda sera gazı pompalayan fosil yakıtları yakmaya devam etmesi ve bunun sonucunda deniz sıcaklıklarının rekor seviyelere ulaşması. .

Gezegen yüzeyinin yüzde 70’ini kaplayan küresel okyanus, şu anda insanlığın karbon emisyonları tarafından hapsedilen güneş ısısının yüzde 90’ını emiyor. Bu da artan atmosferik sıcaklıkları büyük ölçüde dengeleyerek iklim krizinin şiddetini azaltmaya yardımcı oluyor. Başka bir deyişle, okyanus bu kadar ısıyı içine çekmeseydi dünya şimdiye kadar çok daha sıcak olurdu.

Ancak okyanusun bu antropojenik ısıyı emmesinin hala ciddi sonuçları var.

Bunlardan ilki küresel deniz sıcaklıklarında eşi benzeri görülmemiş düzeyde bir artış yaşanması, bunun da deniz yaşamı ve biyolojik süreçler üzerinde baskı yaratması ve karada aşırı hava koşullarının artması. Yükselen okyanus sıcaklıkları aynı zamanda denizlerdeki sıcak dalgalarının da artmasına yol açarak, diğer insan kaynaklı stres faktörlerinin yanı sıra okyanus asitlenmesi gibi fosil yakıt yakmanın getirdiği diğer değişikliklerle başa çıkmakta zorlanan deniz organizmaları ve ekosistemleri üzerinde daha da fazla baskı oluşturuyor.

Uzmanlar, karbon emisyonlarının azaltılması için acilen harekete geçilmemesi halinde okyanus ısısının artmaya devam edeceğini ve bunun da insanlığın hayatta kalması ve Dünya’daki yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli olan gezegensel sistemleri etkileyeceğini belirtiyor.

Açık ocak kömür madenciliği. Şu anda denizler üzerindeki en yoğun baskılardan biri, insanlığın fosil yakıtları yakmaya devam etmesidir. Görsel Gruendercoach tarafından Pixabay aracılığıyla (Kamu malı).

Okyanuslar modern tarihte hiç olmadığı kadar sıcak

Advances in Atmospheric Sciences dergisinde 11 Ocak’ta yayınlanan yeni bir araştırma okyanusların modern zamanlarda hiç olmadığı kadar sıcak olduğunu ortaya koyuyor. Çin Bilimler Akademisi Atmosfer Fiziği Enstitüsü tarafından toplanan verilere göre, denizin yüksek sıcaklıkları şu anda en az yedi yıl üst üste (veya verilerin yorumlanmasına bağlı olarak sekiz yıl) önceki ısı rekorlarını kırdı. Benzer verilerin ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) tarafından toplanması da bu bulguları destekliyor.

Minnesota‘daki St. Thomas Üniversitesi’nde termal bilimler profesörü olan çalışmanın eş yazarı John Abraham, Mongabay‘e şunları söyledi: “Her yıl okyanusta sıcaklık rekorları kırılıyor. Bu sürecin her yıl hız kesmeden devam ediyor olması bizim için aydınlatıcı, çünkü okyanusların küresel ısınmayla nasıl bağlantılı olduğunu ve dünyanın ne kadar hızlı ısındığını ölçmek için okyanusları nasıl kullanabileceğimizi ortaya koyuyor.”

2023 yılında okyanuslar yaklaşık 287 zettajul ısı emdi ki Abraham bunun her gün her saniye okyanusa atılan sekiz atom bombasına eşdeğer olduğunu söylüyor. Geçen yıl emilen ısı, okyanusun 2022’de emdiğinden 15 zettajul daha fazlaydı.

Araştırmacılar yüzeyden 2.000 metre derinliğe kadar okyanusun birçok yerinde ısı artışı tespit etti, ancak Abraham daha yüksek sıcaklıkların en çok yüzey sularında ya da en üst 20 metrede görüldüğünü belirtiyor.

Araştırmaya göre, 2023 yılının ilk yarısında sıcaklıklar 2022 yılı sıcaklıklarının 0,1°C üzerindeydi; yılın ikinci yarısında ise 2022 yılı sıcaklıklarından 0,3°C daha yüksekti.

Abraham, “Geçen yıl okyanus yüzey sıcaklıklarında gerçekten rekor kırdık. Akıl almaz derecede sıcaktı” diyor.

Ona göre, yüzey sıcaklıkları 2023 yılında uzun vadeli küresel ısınmanın ve şu anda devam eden güçlü El Niño iklim modelinin birleşik etkisi nedeniyle özellikle daha yüksek oluştu. El Niño, ekvator boyunca rüzgarları zayıflatıyor; deniz ve atmosferik sıcaklıklarda artışa yol açıyor.

Yeni Kaledonya’da floresan mercan. Yüksek sıcaklıklar en çok yüzey sularında ya da en üstteki   20 m’de görülmüştür. Görüntü Okyanus Ajansı / Ocean Image Bank.

Okyanuslar ısındığında ne olur?

Normalden daha yüksek deniz sıcaklıklarının okyanus genelinde yaygın etkileri bulunuyor: Su, termal genleşmeye maruz kaldığı için deniz seviyesinin yükselmesine neden oluyor. Ayrıca mercan resif sistemlerini strese sokuyor veya öldürüyor, kutuplardaki deniz buzlarının erimesini hızlandırıyor, balık popülasyonlarını dağıtıyor ve oksijen seviyelerini düşürüyor.

Su sıcaklığındaki artış, karada olanları da etkiliyor: Deniz yüzeyi bir kez ısındığında, yoğun yağış, kuraklık ve daha yıkıcı fırtınalar gibi karasal aşırı hava olaylarının gelişmesi için mükemmel koşulları yaratıyor.

“Okyanuslar hava durumunu yönlendirir” diyor Abraham: “Okyanuslar ısındıkça, hava okyanusların üzerinden geçerek ısı ve nem aktarımı yapar. Yani atmosferi ısıtmaya yardımcı olan okyanuslar ve atmosfere nem sağlayan okyanuslar… ve hava durumu sıcaklık ve neme göre şekilleniyor.”

Okyanusların ve atmosferin rekor düzeyde ısınmasıyla birlikte, aşırı hava olayları daha sık ve yoğun bir biçimde gerçekleşiyor. Örneğin 2023 yılında Çin, Avrupa ve Kuzey Amerika‘da ölümcül sıcak dalgaları, Kanada‘da aşırı bir yangın sezonu ve Libya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Avustralya‘da rekor kıran yağmur ve sel gibi aşırı olaylar yaşandı.

Abraham, “Hava durumumuz aşırı uçlar arasında bir salıncak gibi gidip geliyor,” dedi: “Ve bu aşırılıklar giderek büyüyor. Ve bu aşırılıklar maliyetli.”

Aşırı hava olayları ne kadar maliyetli? Geçen yıl Nature Communications‘da yayınlanan bir çalışma, aşırı hava olaylarının verdiği zararın her saat yaklaşık 16 milyon dolara mal olduğunu öne sürdü. Diğer veriler, 2023 yılında sadece ABD‘de 28 milyar dolarlık hava ve iklim felaketi yaşandığını ve toplam 92,9 milyar dolarlık zararın 2020’deki 22 milyar dolarlık bir önceki rekoru geride bıraktığını gösterdi.

Kutup buzlarının erimesi. Normalden daha yüksek deniz sıcaklıkları mercan resif sistemlerini strese sokabilir veya öldürebilir, kutuplardaki deniz buzlarının erimesini hızlandırabilir, balık popülasyonlarını dağıtabilir ve oksijen seviyelerini düşürebilir. Fotoğraf: Roxanne Desgagnés / Unsplash

Denizlerdeki sıcak hava dalgaları artıyor

Yüksek okyanus sıcaklıkları sadece karadaki aşırılıkları değil, sudaki aşırı olayları da etkiliyor. Küresel okyanus ısındıkça, denizdeki sıcak hava dalgalarının sıklığı ve yoğunluğu da artıyor.

Deniz sıcak dalgası, deniz sıcaklıklarının beş veya daha fazla gün boyunca belirli bir eşiği – özellikle 30 yıllık tarihi değerlerin yüzde 90’ını – aştığı bir olay olarak tanımlanır. Bu aşırı olaylara, okyanusun daha fazla ısı emmesine ve depolamasına neden olan sera gazı emisyonlarının akışı ve ayrıca deniz akıntıları vasıtasıyla daha sıcak suyun hareketi neden olur.

Okyanus suyunun küresel akıntı sistemleri aracılığıyla taşınması doğal bir olay olsa da, bu süreçler de iklim değişikliğinden etkileniyor.

Avustralya‘nın CSIRO İklim Bilimi Merkezi ve Tazmanya Üniversitesi Deniz Sosyoekolojisi Merkezi’nde araştırmacı bilim insanı olan Alistair Hobday, şu değerlendirmeyi yaptı: “İklim değişikliği okyanus akıntılarının farklı şeyler yapmasına neden oluyor. Ekvatordan kutuplara doğru akan akıntılar güçleniyor ve hangi yarımkürede yaşadığınıza bağlı olarak daha güneye ya da daha kuzeye daha fazla sıcak su taşıyorlar ve bu da deniz ısı dalgalarına sebep olabilir.”

Hobday, 2023-24 El Niño’sunun da okyanusun bazı bölgelerinde ısıyı güçlendirdiğini ve denizde sıcak hava dalgası oluşma olasılığını artırdığını söyledi.

Geçen yıl dünya, Kuzey Atlantik‘te endişe verici bir fitoplankton düşüşüne yol açan rekor düzeyde yüksek bir olay ve Florida‘daki mercan resiflerinin bir restorasyon projesindeki tüm mercanlar da dahil olmak üzere bir kısmını öldüren bir ısı kabarcığı da dahil olmak üzere birkaç deniz ısı dalgası gördü.

2019’da Frontiers in Marine Science dergisinde yayımlanan araştırma, 1925’ten 2016’ya kadar deniz sıcak dalgası günlerinin sayısının küresel olarak yüzde 50’den fazla arttığını ve bu olayların yoğunluğunun da 1982’de uydu verilerinin toplanmaya başlamasından bu yana yükseldiğini ortaya koydu.

Çalışmanın Hobday ile birlikte yazarlarından biri olan Batı Avustralya Üniversitesi‘nden (UWA) deniz ekoloğu Thomas Wernberg deniz  sıcak dalgalarını doğal olduğunu, ancak şu anda görülen artışın doğal olmadığını söyledi:

“Olayların giderek arttığını görüyoruz, ancak aynı zamanda hem türlerin kendileri hem de balıkçılık alanlarındaki değişiklikler, balık veriminin düşmesi, balıkçılık alanlarının yer değiştirmesi gibi okyanusların sağladığı ekosistem hizmetleri açısından etkilerinin de arttığını görüyoruz.”

2019 tarihli çalışma ayrıca, küresel ısınmanın dizginlenmemesi halinde dünyanın yüzyılın sonuna kadar neredeyse kalıcı bir deniz sıcak dalgasına girebileceğini öne sürdü. Bu durum, küresel okyanusun büyük bir bölümünün yılın büyük bir çoğunluğunda belli bir seviyede aşırı sıcaklık yaşamasına yol açacaktır.

Bali, Endonezya’da balıkçı tekneleri. Araştırmacılar, artan okyanus ısısı ve deniz ısı dalgalarının mercan resif sistemleri ve yosun ormanları gibi ekosistemlerin yok olmasına yol açacağını ve balık popülasyonlarını dağıtarak küresel balıkçılığı etkileyeceğini söylüyor. Görsel, Jorge Franganillo tarafından Flickr (CC BY 2.0) aracılığıyla kullanılmıştır.

2019’daki çalışmada yer almayan UWA araştırmacısı Karen Filbee-Dexter, neredeyse kalıcı bir deniz ısı dalgasına geçme fikrini “oldukça korkutucu” olarak nitelendirdi, ancak deniz ısı dalgalarındaki artış eğiliminin bu gerçeğe doğru yol aldığımızı gösterdiğini belirtti: “Tüm okyanuslar ısınır ve biraz daha uç noktalara ulaşırsa, esasen deniz yaşamının yeniden düzenleneceğini hayal edebilirsiniz. Bu en açık şekilde sığ sularda gerçekleşecek, ancak yine de deniz ısı dalgalarının daha derin bölgelere kadar gittiğini görüyoruz.”

Bazı organizmalar hayatta kalmak için daha uygun koşullara uyum sağlayabilecek veya göç edebilecekken, diğerleri bunu yapamayacaktır. Filbee-Dexter, bu durumun özellikle mercanlar ve istiridyeler gibi okyanus tabanına bağlı olan sapsız veya hareketsiz organizmalar için geçerli olduğunu söyledi.

Bilim insanı, artan okyanus ısısı ve deniz ısı dalgalarının mercan resif sistemleri ve yosun ormanları gibi ekosistemlerin yok olmasına yol açacağını ve balık popülasyonlarını yeniden dağıtırak küresel balıkçılığı etkileyeceğini de kaydetti.

Okyanuslar ısınmaya devam edecek mi?

Okyanuslar şu anda güçlü bir ısınma eğilimi gösteriyor ve hem karada hem de denizde aşırı olayların sıklığını ve yoğunluğunu artırıyor. Peki bu eğilimler devam edecek mi? Uzmanlar bunun kısmen insanlığın küresel iklim krizi karşısında atacağı adımlara bağlı olduğunu söylüyor.

Ancak Hobday’e göre, insanlık bugün fosil yakıt salınımını durdursa bile, hala “taahhüt edilmiş bir ısınma” dönemine kilitlenmiş durumdayız.

Hobday, “Muhtemelen 2050 yılına kadar ısınmaya mahkumuz… çünkü metan ve karbondioksitin atmosferde bir ömrü olacak. Yani bugün musluğu kapatsanız bile, okyanus karbondioksiti çekmeden ya da metan parçalanmadan önce yine de bir etkileri olacaktır” derken, Abraham, özellikle küresel okyanus ısınmasının hızlanıp hızlanmadığına dikkat ettiğini, bu eğilimin gelişmesi halinde durumun “endişe verici” olacağına dikkat çekti: “Şu anda, hızlanıp hızlanmadığını belirlemek için yeterli veriye sahip değiliz. Ancak içimden bir his, şu anda tespit etmeye başladığımız hafif bir hızlanma olduğu yönünde… ancak daha fazla veri elde edene kadar bir hızlanma olduğu iddiasında bulunamayız.”

Okyanus ve dolayısıyla tüm gezegen için gelecek iç karartıcı görünse de Abraham, okyanus ısınmasının sağladığı bilgileri kullanarak bazı küresel ısınma etkilerini yavaşlatmaya yardımcı olabilecek olumlu değişiklikler yapabileceğimizi de ekledi:

“Şu anda yapabileceğimiz gerçekten iki şey var. Enerjiyi daha akıllıca kullanmak ve temiz enerji kaynaklarımızı en üst düzeye çıkarmak. Bu enerjinin mümkün olduğunca çoğunu sera gazı yaymayan temiz yeşil enerjiden elde edelim.”

– Makalenin İngilizce orijinali.

Yer sarsıntısı kıygını bir yazarın aykırı düşünceleri

 “Toplumlar layık oldukları gibi yönetilirler; layık oldukları dertleri çekerler” anonim özdeyişini çoğunuz Jean-Jacques Rousseau’ya atfetseniz de bilirsiniz. Ama Churchill’in “Her millet hak ettikleri şekilde yönetilir ve her millet yaptıklarına katlandığı yönetimin sorumluluğuna ortaktır” ya da Acluni’nin “Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olurlar.”[1] özdeyişleri pek bilinmez.

O tarihe kadar Anadolu’da gerçekleşen en büyük ikinci, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük, Dünya’nın ise Ağustos 2021’den beri gerçekleşmiş en büyükleri olan olan depremler, “Kahramanmaraş Depremleri ya da “2023 Türkiye-Suriye depremleri” olarak adlandırılıyor.

Depremler, Mercalli şiddet ölçeğine göre en yüksek şiddet seviyesi olan XII (afetsel) olarak ölçüldü. Aslında ilki saat 04.17’de toplamı 110 saniye süren ve 7,4 ve 7,8 büyüklüğünde birkaç saniye arayla peş peşe gelen iki sarsıntı şeklindeydi[2],[3]. Bunları, 11 dakika sonra 6,7 büyüklüğünde 45 bir artçı sarsıntı izledi, ardından da yaklaşık 9 saat sonra saat 13.24’deki 7,5 (7,6) büyüklüğünde neredeyse ilk deprem kadar büyük bir artçı şok ya da bağımsız bir deprem daha geldi[4]. Depremlerden sonra büyüklüğü 6,7 Mw ’e kadar varan 45 binden fazla artçı sarsıntı gerçekleşti[5]. Depremler yaklaşık 350.000 km2 alanda (Almanya’nın toplam yüz ölçümü kadar) hasara yol açtı ve ülkemizin depremden etkilenen 11 ilindeki yaklaşık 14 milyon kişiyi etkiledi”[6].

Bir yıl önce 6 Şubat’ta yaşanan bu depremler nedeniyle bugünkü yazımızın konusu ‘depremden korunmak için alınacak güvencelerimiz’ olacak. Çernobil Halk Mahkemesi kitabı çevirimde Berkeley Nükleer Laboratuarı Merkezi Üretim Kurulu üyelerinden fizikçi Prof. Ross Hesketh’in yaptığı ilginç saptamayı her ‘korunma güvenceleri’ne uygulayabiliriz. Günümüz Türkiye’si bu saptamayı haklı çıkaran ve giderek çoğalan örneklerle doludur:

“Türkiye’de gördüğüm sorun, imar işlerinin denetim dışı olduğudur. Depremlerden korunma güvencelerine baktığımızda, bunların inşaat sektörünün kendisi tarafından yapılmış, halkın korunmasının onların insafına bırakılmış olduğunu göreceksiniz. Bu, Chicago gangsterlerinin polisliği kendilerinin yapmak istemesine benzer. Sanırım cevap burada saklıdır. Polis gücüne sahip bir toplumunuz olabilir, ama gangsterlerin polis olmayı istemesi halinde o gücün hiçbir faydası yoktur.”

Yukarıdaki paragraftan ‘Türkiye’ sözcüğünü kaldırır da; ‘imar işlerinin’ söz kümesi yerine ‘nükleer gücün’ söz kümesini, ‘depremlerden’ sözcüğünün yerine ‘atom silahlarında kullanılan nükleer maddelerden’ söz kümesini; ‘inşaat sektörünün’ söz kümesi yerine de ‘nükleer sanayinin’ söz kümesini koyunca Hesketh’in özgün saptaması ortaya çıkar.

Sorular

1.Gerçek suçlu kim?
a) Siyasiler, b)Yasa yapıcılar, c) yürütme organı, d) Yargı (yasama), e) İsmet İnönü.

Doğru yanıt: hepsi ve hiçbiri (Birinci soruya hepsi ve hiçbiri yanıtını verdiyseniz 2. Soruya geçiniz).

2. Suçlu yukarıdakilerden hepsi ve hiçbiri ise aşağıdakilerden hangisidir? (çeldirici soru)
a) Yapı denetim firmaları, b) sıvılaşma eğilim yüksek tarım alanlarını yapılaşmaya açanlar ve buralara yapı izni (yapı ruhsatı) verenler, c) Böylelerini Belediye başkanı veya belediye meclisi üyesi seçenler, d) Müteahitler, e) Prof. İhsan Ketin.

Doğru cevap yine hepsi ve hiçbiri.

1948 yılında, Kuzey Anadolu Kırık Hattı’nın gerçek yapısını ortaya koymasıyla tanınan ve “Türkiye’de Jeolojinin Babası” diye anılan jeoloji profesörü İhsan Ketin’in dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye (1938-1950) “Lütfen İzmit’i yerleşime ve sanayileşmeye açmayın” diye yalvaran bir mektup yazdığını biliyoruz[7]. O yıllarda Amerika etkisi bu kadar var mıydı, bilmiyorum, ancak bugünlerin taşları o zamandan döşenmiş olabilir; zira o yıllarda da Türkiye’nin seçme ve seçilme yasaları demokratik değildi, ama devlet yine de bilime saygılıydı. Yine de, Koca İnönü, Ketin’in tek mektubuyla iş yapacak değildi herhalde, değil mi?

Hesketh’in saptaması doğru da olsa Türkiye’nin gerçek nedenlerini anlatmıyor. Çünkü o Amerikalı ve Amerika’da işler ülkesinin yıllardır bize dayattığı, 12 Eylül Darbesi’yle oluşturduğu Türk-İslam sentezi ve tüm aydınları, bilim insanlarını yönetim danışmanın dışında bırakan seçme, seçilme ve yürütme yasalarıyla yürümüyor.

Yakında kaybettiğimiz ve iktidarın öz hakiki yandaşlığını kendisine hiç yakıştıramadığım Alev Alatlı‘nın, “Çoğunluğa dayalı demokrasilerin, giderek daha yetersiz yöneticilerin yönetimine evrilmek gibi bir kusuru vardır” anlamındaki sözlerinin Mustafa Kemal Atatürk’ü önder almış ülkemizde giderek doğrulanmasının en önemli nedeninin darbe yasalarıdır. O yasaların yapıcısı ve ABD’nin çocukları olan 12 Eylül’ün darbeci paşaları ve ardılları, bir yıl önce ve 1980 sonrası olan ve olacak tüm Türkiye’nin deprem ve doğal afetlerin insan nedenli yıkımlara dönüşmesinin en önemli nedenidir

Her deprem bize bir şeyler öğretti, ama ne fayda

“Ülkemizde, bugüne kadar 1947, 1953, 1961, 1968, 1975, 1998 ve halen yürürlükte olan 2007 olmak üzere, toplam yedi  kez revize edilen Bina Deprem Yönetmeliği güncellenmiş olup 18 Mart 2018 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanmış, 1 Ocak 2019 tarihinde de yürürlüğe girmiştir”.[8],[9]

1992 Erzincan depreminden sonra 1998 güncellemesiyle kolon demirlerinin yivli olması sağlandı ve kolonlar biraz daha kalınlaştı; çünkü o depremde çok katlı binaların birinci katları pestil gibi ezilmiş ama üst katlar yıkılmamıştı. Müteahhitlere (yüklenicilere) ömür boyu cezai sorumluluk getirildi, çünkü hastaneler dahil bütün kamu binaları yıkılmış ya da ağır hasar görmüştü. Ancak yasa koyucu siyasetçilere, imar müdürlerine, belediyenin denetim ve izin ekiplerine vb. cezai sorumluluk getirilmedi.

2001’de Yapı Denetimi Hakkında Kanun çıktı. Tüm yeni yapılar hızla işletmeye geçen özel denetim firmalarıyla denetlenmeye başlandı.

1999 Marmara depremlerinden (17 Ağustos 1999 Kocaeli (İzmit)- Gölcük ve 12 Kasım 1999 Bolu- Düzce) sonra 2007 güncellemesiyle temel kazıkları temelden de birbirine bağlandı (teknik deyimini bilmiyorum). Birçok yeni teknik güncelleme yapıldı. 31.05.2012 tarihinde çıkarılan ve 09.11.2023’de güncellenen yaygın adıyla Kentsel Dönüşüm Yasası ile eski ve depremselliği vb. çok olan yapılarda kentsel dönüşüm başladı. Yapı denetimi firmaları çoğaldı, ama son depremde yeni yapılar da yıkıldı.

Hesketh’in ülkesi devlet başkanlarını bile (Andrew Johnson, Richard Nixon, Bill Clinton ve Donald Trump) yargıç karşısına çıkardı[10]. Ama bizim ülkemizde oy toplamak için popülist politikalar uygulayarak hâlâ uygun olmayan alanları yapılaşmaya açan siyasilere, cumhurbaşkanı veya bakanlara; belediye meclis üyelerine vb. cezai sorumluluk talep eden halk yok; zavallı siyasilerimiz ne yapsın?

İnsanımızı değiştirip her türlü açlığı ve yoksulluğu yasaklayan kanun yok hâlâ. Böyle demokratik düzende daha çok ‘deprem kıranı yıkımı’ anması yaparız.

Hans Magnus Enzensberger’in “Her Şeye Tıpa Tıp Uyan ve Her Şeyi Çoktan Bilenlerin Şarkısı”ındaki gibi ve kimseye yardım edemiyeceğimizi/ve bize kimsenin yardım etmeyeceğini…/ ve yaşamanın güzel olduğunu/ ve bunun her şey olduğunu../ ve bunu çoktan bildiğimizi/çoktan biliyoruz.” ya da Leonard Cohen’in “Herkes Biliyor” şarkısındaki gibi,  herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini”.

*

[1] Nasıl Yaşıyorsanız Öyle Yönetilirsiniz. https://sorularlaislamiyet.com/nasil-yasiyorsaniz-oyle-yonetilirsiniz-sozunun-kaynagi-nedir Erişim: 03.04.2019.
[2] https://www.ntv.com.tr/turkiye/deprem-ne-kadar-kac-saniye-surdu-kahramanmaras-depreminin-yarattigi-etki,dPPvIMxsWkSQXrMl50Koig 22.01.2024 tarihli erişim.
[3] Bkz.: https://www.wikiwand.com/tr/2023_Kahramanmara%C5%9F_depremleri) (Prof. Övgün Ahmet Ercan depremlerin ardından yaptığı açıklamada bölgede iki değil üç deprem olduğunu; 04.17’de başlayan 7.8’lik ilk depremin 20. saniyesinde 7.6’lık 20 km ötede bir deprem daha, 13.24’de ise 7.5 büyüklüğünde üçüncü bir deprem olduğunu söyledi. 7.8’in patlayıcı, 7.6’nın irkilen deprem olduğunu, 7.8 büyüklüğündeki depremde fayın Pazarcık-Malatya‘ya doğru kırılırken 20 saniye sonraki 7.6 depreminde Nurdağı-Hatay’ı vurduğunu belirtti. -Tırnak içindeki alıntı yazar tarafından kaynaklarından derlenmiştir).
[4] https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/eventpage/us6000jllz/executive  22.01.2024 tarihli erişim.
[5] bkz.: 3 nolu dipnot
[6] https://wikideck.com/tr/2023_Kahramanmara%C5%9F_depremleri
[7] https://web.itu.edu.tr/~taymaz/docs/1999-COGITO-YKY-Deprem-Ozel-Sayisi-1999.pdf
[8] https://www.afad.gov.tr/turkiye-bina-deprem-yonetmeligi#:
~:text=Y%C3%B6netmelik%20Haz%C4%B1rlama%20Komisyonu
%20ve%20110,2019%20tarihinde
%20de%20y%C3%BCr%C3%BCl%C3%BC%C4%9Fe%20girmi%C5%9Ftir

[9] DEPREM BÖLGELERİNDE YAPILACAK BİNALAR HAKKINDA YÖNETMELİK https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2007/03/20070306-3.htm
[10] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2317716

Kilit

İnsan, müthiş bir “yıkıcı yaratıcılık” örneği göstererek “kilit”i tasarlamış ve yapmıştır. Bir diğer insanı “potansiyel düşman” olarak gören ve bu tehlikeden korunmak için üretilen kilit hemen her evin kapısında mevcuttur artık. Kilitle birlikte konukseverlik de “içeriksiz bir performans”a dönüşmüş, insanın kendisinin kendisine ihaneti ve giderek yükselen bir “iç savaş” potansiyeli cisimleşmiştir:

İkinci kilit, alarm sistemleri, gözetleme kameraları, [1] güvenlik görevlileri, … “iç savaş”ın tırmandığını gösteren işaretlerdir.

Evet, bu yüzden, her anahtar bir ihanet sembolüdür: Dünyanın bütün dindarları, milliyetçileri, kapitalistleri ve reel-sosyalistleri birleşememiş, ama bütün anahtar sahipleri anahtarsızlara karşı (= hareketli ve hareketsiz diğer canlı türlerine ve mültecilere karşı) birleşmiştir; çağdaşlaşma, uygarlık, medeniyet, ilerleme, çağ atlama ya da insanın kutsallığı ve yüceliği palavrasının ne denli içi boş, kof ve osuruk kokulu olduğunu gösteren bir rozettir artık anahtar! [2]

*

[1] Theodore Zeldin, İngiliz halkının 5 milyon kamerayla gün be gün takip edildiğini aktarıyor. Hayatın Gizli Hazları: Geçmişi Hatırlayıp Geleceği Hayal Etmenin Yeni Bir Yolu, s. 211.
[2] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Çok Kalpli Asi adlı deneme kitabından bir bölüm.

 

 

Maruldan yemek mi olur demeyin; yaptık, oldu!

Yeşil Tarifler‘de bugünün tarifi Marul Yemeği. Oldukça besleyici içeriğiyle sofralarınızı ve bünyenizi yeşillendirecek bu tarifi yapmaksa yalnızca 10 dakikanızı alacak. Üstelik ‘maruldan yemek olur mu?’ soruları da yanıtlanmış olacak. Yaptık ve çok da leziz oldu.

Bu haftaki programımızda kimi zaman bir taze soğan firar etti kimi zaman da bir domates gözlerden ırak bir noktada kendisini saklamaya çalıştı. Ancak usta gözlerden kaçamadılar ve leziz bir yemeğe sevgilerini katarak daha da lezzetlendirdiler.

Her hafta Yeşil Tarifler’de doğa dostu, uygun ve zamandan tasarruf etmenizi sağlayacak tarifleriyle Tomris Karakartal, evinize konuk oluyor. Marulla, yeşil ve sağlıcakla kalın! İyi seyirler:

Burgazadalılar Belediye’nin budadığı dalları elleriyle topluyor: ‘Adamız yanmasın diye seferber olduk’

Burgazada’da gönüllüler, belediyenin ormanlık alana attığı budanmış dalları temizlemek için seferber oldu.

İstanbul Adalar’a bağlı Burgazada’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ekipleri tarafından yapılan ağaç budama çalışması dün (8 Şubat’ta) tamamlandı. Kesilen dalların belediye ekiplerince toplanmadığını, bunun yerine ormanlık alanın içerisine gelişigüzel bırakıldığını fark eden Burgazadalılar, orman yangını tehlikesini ciddi biçimde artıran budanmış dalları elleriyle toplamaya koyuldu.

Adalılar, konuyla ilgili İBB’ye ve Orman Müdürlüğü’ne ulaştıklarını ancak yetkililerden ‘konuyla ilgileneceğiz’ dışında herhangi bir yanıt alınamadığını belirtiyor.

Burgazada
Ormanlık alanın içine atılan dalları yola çıkarmak için uğraşan Adalılar, kendi çabalarıyla yangın tehlikesini önlemeye çalışıyor.

‘Burgazada yanmasın diye seferber olduk’

Burgazada’da yerleşime yakın mezarlıklar yetersiz olduğu için yukarı kısımdaki ormanlık alanda Mezarlıklar Müdürlüğü’ne yeni bir mezarlık alanı tahsis edilmişti. İBB yetkililerinin dün bu Yeni Mezarlık alanına gelerek budama yaptığını belirten Burgazadalı Ela Ergun, Yeşil Gazete’ye “Adamız yanmasın istiyoruz. Biz burada birkaç kişiyiz, yaş ortalamamız da 65, kendi ellerimizle atılan dalları toplamaya çalışıyoruz” dedi.

Adalıların daha önce karşı çıkmış olmasına rağmen adada İBB’ye ve İSTAÇ’a ait iş makinalarının ve kamyonların bulunduğunu belirten Ergun, ellerinde tüm araçlar olmasına rağmen belediyenin bu dalları toplamadığını ifade etti ve “Damperli kamyonlar, İBB ve İSTAÇ araçları gelecek ve bu dalları toplayıp götürecekler diye bekledik. Bunun yerine dalların asfaltın hemen kenarındaki orman alanına gelişigüzel bir şekilde atıldığını gördük” dedi.

Ela Ergun, Burgazada’da 2003’te gerçekleşen büyük yangını hatırlatarak, “biz tekrar yanmak istemiyoruz, ancak buraya düşüncesizce atılan dallar kuruduğunda ciddi bir orman yangını tehlikesi oluşacak. Biz bu dalları toplamazsak yolun kenarından uçuruma doğru dağılan bu parçalar, tek bir sigara izmaritiyle çıra gibi yanabilir. Durum nereden bakarsanız yanlış” ifadelerini kullandı.

2022’de de Burgazada’nın en yüksek tepesi olarak bilinen Hristos tepesinde de kesilip budanmış dalları yangın tehlikesi oluşturan bölgelerden yine kendi çabalarıyla topladıklarını anlatan Ergun, yetkililere haber verilmesine rağmen bu dalların da hala toplandığı yerde durduğunu anlattı: “Bu kez kesilen dalları ormanın içerisine delil karartırcasına attılar. Yirmi sene önce ekilmiş fidanlar zaten burada zar zor büyüyor, bu orman suçudur.”

 El Niño ürünlere zarar verdi, kakao fiyatı rekor seviyeye ulaştı

Batı Afrika‘da süren kuraklığın mahsullere zarar vermesi nedeniyle üretimi düşen küresel kakao fiyatları yeni bir rekor seviyeye ulaştı.

Çikolata yapımında kullanılan temel malzemenin maliyeti, sıra dışı ve uzun süren kuraklık nedeniyle geçen yılın başından bu yana kabaca iki katına çıktı. Yükselen kakao fiyatlarının şimdiden tüketicilere yansıdığı ve büyük çikolata üreticilerini zor durumda bıraktığı belirtiliyor.

Bloomberg‘in aktardığına göre, New York emtia piyasasında kakao fiyatları perşembe günü ton başına 5.874 $ (4.655 £) ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.

Dünyanın en büyük çikolata üreticilerinden Hershey, “Tarihi kakao fiyatlarının bu yıl kazanç artışını sınırlaması bekleniyor” dedi. Şirketin CEO’su Michele Buck da fiyat artışının olabileceğine işaret etti: “Gelecekteki fiyatlandırma hakkında konuşamayız. Ancak kakao fiyatlarının durumu göz önüne alındığında, işi yönetmenin bir yolu olarak fiyatlandırma da dahil olmak üzere araç kutumuzdaki her aracı kullanacağız.”

El Niño etkisi

İklim değişikliği ve küresel ısınma nedeniyle dünya tarihindeki en sıcak 10 yıl, 2010 ile 2022 arasında yaşandı. El Niño hava olayının da etkisiyle 179 günde sıcaklık rekorunun kırıldığı 2023, tüm zamanların en sıcak yılı oldu.

El Niño,  dünyanın en büyük iki kakao çekirdeği üreticisi olan Gana ve Fildişi Sahili‘nde havanın daha kuru ve sıcak olmasına neden oluyor. İklim değişikliğinin neden olduğu daha yüksek sıcaklıklar ve yağış düzenindeki değişiklikler de hasat üzerinde etki yaratıyor.

Pasifik Okyanusu’ndaki fenomenin en büyük etkisi ise Güney yarımkürede görülüyor. Kuru havanın ve değişen yağmur rutinlerinin etkisiyle, çikolatanın ham maddesi olan kakaonun fiyatı geçen yılın başından beri yaklaşık iki katına çıkmıştı.

El Nino etkisi başladı: Şeker kıtlığı kapıda, gıda fiyatları yükseliyor
El Niño tarımı tehdit ediyor: Çiftçiler ürün ekmekten korkar hale geldi
El Niño etkisiyle sıcaklık rekorları 2024’ün yarısına kadar sürebilir

Price Futures Group analistlerinden Jack Scoville, “Tüccarlar bir başka kısa üretim yılı konusunda endişeli” dedi.

Bir aydır maksimum güvenlikli cezaevinde tutulan Ugandalı iklim aktivistleri hapis cezasıyla karşı karşıya

Uganda‘da tamamı üniversite öğrencisi olan 11 iklim aktivistini yargılanmasına, bir aydır “kötü şöhretli” bir  yüksek güvenlikli cezaevinde tutulduktan sonra başlandı. Aktivistler, suçlu bulunmaları halinde bir yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya kalacak.

İklim aktivistleri, Fransız holdingi TotalEnergies ve Çin ulusal petrol şirketi tarafından desteklenen 5 milyar dolarlık bir fosil yakıt projesi olan Doğu Afrika Ham Petrol Boru Hattı‘nın (Eacop) inşaatını durdurma çağrısında bulunan daha büyük bir protestodan ayrıldıktan sonra hedef alınmış; dördünün (Nicholas Lutabi, Jacob Lubega, Shafik Kalyango ve Abdul Aziz Bwete) 15 Aralık’ta başkent Kampala’da parlamentoya doğru barışçıl bir şekilde yürürken silahlar, göz yaşartıcı gaz ve coplarla donanmış polisler tarafından tutuklanıp dövüldüğü iddia edilmişti.

Dört aktivist, tek kullanımlık plastikler, temizlik ve iklim adaleti gibi konularda eğitim kampanyaları yürüten, gençlerin önderlik ettiği bir baskı grubu olan Uganda Adalet Hareketi‘ne üye. Lutabi, “Gezegen tehlikede olduğu için ayağa kalkıp halkımızı eğitmek gençlerin ve öğrencilerin görevidir” dedi.

Guardian’ın aktardığına göre, aktivistler, parlamento girişindeki numarasız bir binaya zorla sokulduklarını, polis memurlarının onları defalarca tekmelediğini, yumrukladığını ve ağır nesnelerle dövdüğünü anlatmıştı.  Aynı yeri ve polisin aynı saldırısını, geçen iki yılda en az iki düzine boru hattı karşıtı eylemci de bildirmişti.

900 millik boru hattı 379 milyon ton CO2 üretecek

Eacop, tamamen inşa edildiği takdirde batı Uganda’dan petrolün uluslararası alıcılara ihraç edileceği Tanzanya‘nın doğu kıyısına kadar 900 mil uzanacak. Proje , 25 yıllık ömrü boyunca tahminen 379 milyon ton CO2 üretecek. Bu, Birleşik Krallık‘ın 2022’deki ulusal emisyonlarından daha fazla.

Kaburgalarına ve göğsüne tekme atıldığını ve yumruk atıldığını söyleyen 26 yaşındaki Bwete,”Polis bizi şiddeti kışkırtmakla ve hükümeti devirmeye çalışmakla suçladı. Çok vahşiydiler. İşlediğimiz tek suç, insanları fosil yakıtlar ve iklim değişikliği konusunda eğitmeye çalışmaktır” dedi.

BM’nin insan hakları savunucuları özel raportörü Mary Lawlor da, Uganda’da, insan haklarının korunması ve iklim değişikliğinin hafifletilmesi için barışçıl bir şekilde savunuculuk yapan öğrencilerin şiddet yoluyla tutuklandığı ve cezalandırılmadığı bir şekilde suç sayıldığı bir modelin ortaya çıktığını söyledi.

Uganda hükümetinin bir sözcüsü ise  tutuklamalar hakkında hiçbir şey bilmediğini söyledi ve bunun polis meselesi olduğu konusunda ısrar etti.

19 Aralık’ta çıkarıldıkları ilk duruşmada aktivistler resmi olarak “halkı rahatsız etmekle” suçlanmıştı. Hukuk uzmanları tarafından ayrımcı olduğu gerekçesiyle geniş çapta eleştirilen bu geniş kapsamlı suç , şu anda iklim adaleti aktivistlerine ve LGBTQ+ topluluğuna karşı kullanılıyor .

Guardian’ın incelediği tıbbi kayıtlara göre öğrenciler, polisin dayaklarından kaynaklanan çok sayıda yaralanmanın yanı sıra hapishanede sıtma ve tifo gibi bulaşıcı hastalıklara da yakalandı.

Imperial College London’dan bulaşıcı hastalık biyoloğu ve doğrudan eylemli bir iklim adaleti grubu olan Scientist Rebellion‘ın üyesi Dr. Julia Halder, “Bu barışçıl iklim aktivistlerinin aşırı kalabalık bir hapishanede Eacop’a karşı çıktıkları için karşı karşıya kaldıkları aşırı koşullarla yüzleşmek akıl almaz bir şey. Tifo, dışkı kirliliğinin de dahil olduğu sağlıksız koşullarda kapılır ve hızla ölümcül hale gelebilir. Bunun ve sıtmanın, yıkıcı bir boru hattına karşı çıkmanın doğrudan sonuçlarının bir parçası olması zalimliğin de ötesinde” diye konuştu.

Tutuklamalar, başka bir boru hattı karşıtı grup olan Eacop Uganda’ya Karşı Öğrenciler‘den yedi aktivistin aynı yargıç tarafından benzer koşullar altında tutuklanıp gözaltına alınmasından yalnızca üç hafta sonra gerçekleşti.

Eylül 2022’de Avrupa Parlamentosu, Eacop’u “insan hakları savunucularının haksız yere hapsedilmesi, STK’ların keyfi olarak görevden alınması, keyfi hapis cezaları ve yüzlerce insanın adil ve yeterli tazminat olmaksızın topraklarından tahliye edilmesi” nedeniyle kınayan bir kararı kabul etmişti.

TotalEnergies’in bölgedeki faaliyetlerine ilişkin bir araştırma yayınlayan, kar amacı gütmeyen uluslararası Global Witness‘ın kıdemli araştırmacısı Hanna Hindstrom da şirketin Uganda ve Tanzanya’daki savunuculara yönelik baskıda çıkarı olduğunu ve bunun “boru hattından etkilenen topluluklar üzerinde caydırıcı bir etki yarattığını” söyledi.